RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2012

İslamoğlu Tef. Ders. MERYEM SURESİ (41-98)(97)

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Meryem suresinin 40. ayetine kadar işlemiştik. Bugün aynı surenin 41. ayeti ile dersimize devam ediyoruz.


41-) Vezkür fiylKitâbi İbrahiym* innehu kâne sıddiykan Nebiyya;

Gelen BİLGİ içinde İbrahim’i de hatırla (zikret)! Muhakkak ki O Sıddık’tı, Nebi idi. (A.Hulusi)

 41 – Kitap da İbrahim’i de an, çünkü o bir sıddık, bir Peygamber idi. (Elmalı)


Vezkür fiylKitâbi İbrahiym bu kitap ta İbrahim’i de an. innehu kâne sıddiykan Nebiyya hakikaten o doğruluk ve dürüstlük abidesi idi. Yani bir peygamberdi.

 Hatırlayacak olursanız Meryem suresinin başından buraya kadar Hz. İsa merkezli bir kıssa anlatıldı. Bu yeni girdiğimiz bölüm de Hz. İbrahim merkezli, daha doğrusu Hz. İbrahim’in putperest babasıyla olan diyalogu gündeme geliyor. Bu iki bölüm arasında hiç şüphesiz bir irtibat var ve bu irtibat iki bölümün de, yani Hz. İsa merkezli olan önceki işlediğimiz bölümle şimdi işleyeceğimiz Hz. İbrahim merkezli iki bölümün arasındaki irtibat; İnsanın Allah tasavvurunu inşadır. Yani vahiy Hz. İsa’nın şahsında Allah’a karşı, Allah inancına yönelik yapılan tahribatı, yani insanın tanrılaştırılmasını. Yüce insanların, ulu insanların ilahlaştırılmasını işleyip bunun bir şirk olduğunu ve bunun hem insanın iç dinamiklerini yok eden ve manevi tüm enerjisini sıfıra indiren bir tehlike bir durum. Hem de yer yüzünde İnsanın Allah ile, İnsanın insanla, insanın eşya ile ilişkisini bozan bir ters durum olduğunu açıklamıştı. Şimdi de Hz. İbrahim’in babası ile olan diyalogundan yola çıkarak şirke, küfre, putlaştırmaya farklı bir açıdan yaklaşıyor bu ayetler.


42-) İz kale liebiyhi ya ebeti lime ta’budu ma lâ yesme’u ve lâ yubsıru ve lâ yuğniy anke şey’a;

 (İbrahim) babasına demişti ki: “Ey babacığım… İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye niçin tapınıyorsun?” (A.Hulusi)

 42 – Bir vakit babasına demişti: â babacığım! o işitmez görmez ve sana hiç faydası olmaz şeylere niçin taparsın. (Elmalı)


İz kale liebiyhi ya ebeti lime ta’budu ma lâ yesme’u ve lâ yubsıru ve lâ yuğniy anke şey’a hani o, yani İbrahim babasına; Ey babacığım demişti. Niçin işitmeyen, görmeyen ve senden hiçbir zararı def edemeyen şeylere kulluk ediyorsun.

 Dikkat buyurunuz; Burada muhteşem bir terbiye var, davetçi terbiyesi. Babasına konuşan bir peygamber evlat ile karşı karşıyayız. Baba putperestte olsa evladın terbiyesine bakınız. Davet usulüne ve üslubuna bakınız. “Babacığım” diyor. “Neden görmeyen işitmeyen ve senden hiçbir zararı kaldıramayan şu putlara tapıyorsun.”

 Bu üsluptaki incelik şu; Hatayı yapanı değil, hatayı hedef alıyor. Önce hatayı yapanla hata arasına bir duvar çekiyor burada ve doğrudan hatayı tanımlıyor. Eğer hata yerine hatayı yapanı hedef alsaydı o zaman hiç kimsenin böyle bir üslupla sonuç alması mümkün değil. Ama Hz. İbrahim bu üsluba rağmen sonuç alamamışsa artık sorumluluk muhatabındır tabii. Fakat bu üslup bize aynı zamanda bir örneklik teşkil ediyor.

 Hatayı yapanla hatayı özdeşleştirirseniz, hata ile hatanın faili arasında ayniyet kurarsanız, hataya yaptığınız her atışı muhatabınız kendisine yapılmış bir atış gibi algılayacaktır. Yok hatayı ondan ayırarak, hata sana ilişmiş bir hastalık gibi izlenimi verirseniz, ki öyledir zaten. Sapma arizidir, doğal olan tabii olan, fıtri olan haktır, doğruluktur, İslam’dır, güzelliktir, iyidir. Onun için bu temel üzerine, İslam’ın insana verdiği bu akıl üzerine kurmak gerekir İslam daveti, metodu.


43-) Ya ebeti inniy kad caeniy minel ılmi ma lem ye’tike fettebı’niy ehdike sıratan seviyya;

 “Ey babacığım. Kesinlikle sende olmayan ilim, bende açığa çıktı! Bu nedenle bana tâbi ol, seni düzgün yola yönlendireyim.” (A.Hulusi)

 43 – Â babacığım emin ol bana ilimden sana gelmeyen hakikat geldi, gel bana uy da seni bir düz yola çıkarayım. (Elmalı)


Ya ebeti inniy kad caeniy minel ılmi ma lem ye’tik Ey babacığım, inan ki bana, sana ulaşmamış olan hakikat bilgisinden bir pay ulaşmış bulunuyor. O bilgiye ulaşmak için Hz. İbrahim’in sarf ettiği çabayı hepimiz biliyoruz değil mi? En’am/76-78. ve diğer ayetlerde işlenmişti bu. Hz. İbrahim’in aklını kullanarak, eşyayı doğru okuyarak önce yıldız, sonra ay ve sonra güneşten, yani tabiattan, yani eserden, yani sanattan yola çıkarak nasıl müessire, nasıl sani aleme, yani nasıl sanatkâra ulaşılacağını göstermişti.

 İşte bu çabaydı ve bu çaba sonuç getirdi. Belki buna da bir ima olmak üzere Hz. İbrahim bunu söylüyor. Sana ulaşmamış olan bir bilgiye ben ulaştım, o bana ulaştı. Yani ben çaba gösterdim, akıl yürüttüm, kafamı kullandım, eşyayı doğru okudum, Allah’ın gör dediği yerden baktım, esere eser gibi baktım, sanata sanat gibi baktım müessiri gördüm, sanatkârı, O büyük sanatkârı gördüm.

 fettebı’niy ehdike sıratan seviyya öyle ise bana uy ki seni dosdoğru bir yola yönelteyim ey babacığım.


44-) Ya ebeti lâ ta’budişşeytan* inneşşeytane kâne lirRahmâni ‘asıyya;

 “Ey babacığım… Şeytana kulluk yapma! Muhakkak ki şeytan Rahmân’a âsi oldu.” (A.Hulusi)

 44 – Babacığım Şeytana tapma, çünkü Şeytan rahmana âsi oldu. (Elmalı)


Ya ebeti lâ ta’budişşeytan Ey babacığım ne olur şeytana kulluk etme. Nefse, iç güdülere, hazza, hevaya, hevese, tutkuya, el hasıl arzu ve dünyevi şehvetlerin her birine olan kulluk, aslında Kur’an a göre şeytana kulluktur. Yani Allah dışında neye kulluk ediyor olursanız olun şunu iyi biliniz ki şeytana kulluk etmiş olursunuz diyor Kur’an.

 inneşşeytane kâne lirRahmâni ‘asıyya hatırla ki şeytan O rahmet kaynağına, o sınırsız merhamet menbaına isyan eden biriydi. Ona kulluk eden de şeytanın askeri olur. Şeytanı kendisine komutan ilan etmiş olur. Dolayısıyla şeytan Allah ilişkisi neyse, onun da Allah ile ilişkisi o olur.


45-) Ya ebeti inniy ehafü en yemesseke azâbün miner Rahmâni fetekûne lişşeytani veliyya;

 “Ey babacığım… Ben, sana Rahmân’dan bir azap dokunmasından, böylece (gelecek yaşamda da) şeytanın dostu (bedensellik sınırları içinde kalmış) olmandan korkarım.” (A.Hulusi)

 45 – Babacığım ben cidden korkarım ki sana o rahmandan bir azâb dokunur da Şeytana yar olursun. (Elmalı)


Ya ebeti inniy ehafü en yemesseke azâbün miner Rahmân ey babacığım o sınırsız rahmet kaynağından gelecek bir azabın sana dokunmasından endişe ediyorum.

 Değerli dostlar fark ediyor musunuz sanki baba İbrahim, evlatta baba Azer, şuna bakın. Bir peygamber ümmetinin babası. İsterse öz babası olsun o da ümmeti daveti. Ümmeti davet ya da ümmeti icabet. Davetine ister icabet etmiş olsun, ister etmemiş olsun Peygamberin çağında yaşayanlar onun ümmetidir. Bu tasnif ve bu tarife göre Hz. İbrahim, ümmetinden biri olan babasını İmana çağırıyor bir baba şefkatiyle.

 Roller nasıl değişiyor görüyorsunuz değil mi? Aslında burada şefkatli olanın baba olması gerekirken, oğul babalığa soyunuyor. Hem de öyle bir babalık ki, dünya ve ahiretini mamur edecek. Ebedi mutluluğu ona kazandıracak bir baba, İman atalı.

 fetekûne lişşeytani veliyya işte o zaman şeytanın bir dostu da sen olmuş olursun ey babacığım.


46-) Kale erağıbün ente an alihetiy ya İbrahiym* lein lem tentehi le ercümenneke vehcürniy meliyya;

 (Babası) dedi ki: “Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun, İbrahim? Yemin ederim ki eğer vazgeçmezsen, seni mutlaka taşlatarak öldürürüm. Uzun müddet benden uzak kal!” (A.Hulusi)

 46 – Sen dedi: benim mabutlarımdan geçmek mi istiyorsun ya İbrahim? yemin ederim ki eğer vazgeçmezsen seni muhakkak recm ederim, hem beni uzun müddet bırak git. (Elmalı)


Kale erağıbün ente an alihetiy ya İbrahiym babası İbrahim’in bu ısrarlı ve müşfik çağrılarına şu zorbaca yanıtı verdi. Ey İbrahim, yoksa sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun. lein lem tentehi le ercümenneke vehcürniy meliyya eğer buna bir son vermezsen, eğer bu çağrılarına bir son vermezsen, yemin olsun ki seni öldüresiye taşa tutarım. Şimdi vehcürniy meliyya şimdi gözümün önünden defol bakayım dedi.

 Evet, manzara ortada. İbrahim’in üslubu bir tarafta babası Azer’in üslubu öbür tarafta. İbrahim’in üslubu müşfik ve sevecen ve nazik, babanın üslubu zorba, kaba ve nezaketsiz. Biri imanın üslubu diğeri ise inkarın üslubu. Biri Allah’a davetin üslubu, diğeri şeytana çağrının üslubu.

 Küfür daima zorbadır. İman daima naziktir. Çünkü iman üstündür. Çünkü iman haklıdır, haklı olmanın sükûnetini taşır. Küfür haksızdır, haksız olmanın hırçınlığını taşır. Onun için kaba kuvvet kullanır. Onun için zora başvurur, onun için susturur. İman ise konuşmaya çağırır, dinlemeye çağırır, diyaloga çağırır. Çünkü söyleyecek sözü vardır. Çünkü Hakk sözü elinde bulunduruyordur. Bunun üstünlüğünü duyuyordur.

 İşte iki taraf arasındaki o bitimsiz mücadelenin iki sembolü. Ve bugün de baktığınızda, aslında bir tarafta imana çağıran İbrahim’in yolundakileri öbür tarafta ona karşı zorbalıkla duran, onu susturmaya çalışan, ona karşı güç kullanan küfür ehlini görürsünüz.

 Eğer göremiyorsak, eğer iman ehli Azer’in üslubunu takınmışsa burada bir problem var demektir. Burada roller değişmiş demektir. Burada ciddi bir sıkıntı var demektir. bence o sıkıntı da iman ehli henüz kendi inancından emin değil. Bu da cehaletten kaynaklanır. Bilmiyor üstün olduğunu. Kendi inancının, kendi değerlerinin yüceliğinin farkında değil demektir.


47-) Kale Selâmun aleyke, se estağfiru leke Rabbiy* inneHU kâne Biy hafiyya;

 (İbrahim) dedi ki: “Selâm üzerinde olsun. Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Muhakkak ki O, bana çok ikramda bulunandır” dedi. (A.Hulusi)

 47 – Dedi: selâm sana, senin için rabbime istiğfar edeceğim, çünkü o bana çok lütufkârdır. (Elmalı)


Kale Selâmun aleyk İbrahim; Sen sağlıcakla kal dedi. sana güle güle. se estağfiru leke Rabbiy seni bağışlaması için rabbime yalvarmayı sürdüreceğim dedi.

 Şu güzelliğe bakıyor musunuz sevgili Kur’an dostları. Seni bağışlaması için rabbime yalvarmaya devam edeceğim. inneHU kâne Biy hafiyya çünkü O, bana karşı oldukça lütufkârdır. Olur ki duamı kabul eder. Olur ki yalvarmalarımı boşa çıkarmaz.

 Her peygamber bir şefkat pınarıdır değil mi dostlar. Bir Adem, bir alem diye çıkarlar yola. Bir yürek seferberliğinin bitimsiz yolcusudurlar. Ellerinde demir asa, ayaklarında demir çarık, mataralarında tuzlu su sonsuz bir yolculukta insan ararlar. İmanı yudum yudum sunmak için dünya çölünde susamış olan insana ve bize de bu çağrıyı getirirler. Ve bizim de kendilerinin arkasına takılmamızı isterler. Ve bunun sevincini, bunun hazzını yaşamamızı isterler. İnsan doğurmanın, insan doğuran adam olmanın, adam doğuran adam olmanın sevincini. İşte o sevinci biz bu satırlarda görüyoruz.


48-) Ve a’tezilüküm ve ma ted’une min dûnillâhi ve ed’u Rabbiy ‘asa ella ekûne Bi du’âi Rabbiy şakıyya;

 “Sizden de, sizin Allâh dûnundaki yöneldiklerinizden de uzaklaşıp; Rabbime dua ediyorum. Rabbimin yönelişi ile mutsuz sona ermeyeceğimi umarım.” (A.Hulusi)

 48 – Hem sizi Allah dan başka taptıklarınızla bırakıp çekilirim de rabbime duâ ederim, umulur ki rabbime duâ ile bedbaht olmam. (Elmalı)


Ve a’tezilüküm ve ma ted’une min dûnillâhi ve ed’u Rabbiy artık sizden de, sizin Allah’ı bırakıp ta yalvardığınız, yakardığınız tüm tanrılardan da uzaklaşacağım. Putlarınızdan da uzaklaşacağım ve sizin için rabbime yalvarmayı sürdüreceğim. ‘asa ella ekûne Bi du’âi Rabbiy şakıyya umarım rabbime duamdan dolayı mahrum olmam.

 Burada ki; ‘asa ella ekûne Bi du’âi Rabbiy şakıyya ibaresinin iki şekilde anlaşılması mümkün. “Umarım size duamdan dolayı rabbimle aram açılmaz” şeklinde anlayabileceğimiz gibi; “Duam rabbim tarafından umarım kabul görür.” Biçiminde de anlayabiliriz. Ama birincisi daha uygun gibi görünüyor. Yani “size duada ısrar etmem rabbimle aramı açmaz umarım.” Çünkü bu konuda diğer surelerde gelmiş olan Hz. İbrahim’in duası konusunda diğer surelerde gelmiş olan malumatı birleştirdiğimizde onu görüyoruz. Hz. İbrahim sonunda babasına ısrarlı dua etmekten nehy olunuyor.


49-) Felemma’tezelehüm ve ma ya’budune min dûnillâhi vehebna lehu İshaka ve Ya’kub* ve küllen ce’alna Nebiyya;

 (İbrahim) onlardan ve onların Allâh dûnundaki yöneldiklerinden uzaklaşınca, Ona İshak’ı ve Yakup’u hibe ettik… Hepsini Nebi oluşturduk! (A.Hulusi)

 49 – Vaktaki onları ve Allahtan başka taptıklarını bırakıp çekildi, bizde ona İshak’ı ve Yakup’u bahş eyledik ve her birini birer Peygamber yaptık. (Elmalı)


Felemma’tezelehüm ve ma ya’budune min dûnillâhi vehebna lehu İshaka ve Ya’kub en sonunda onlardan ve onların Allah’ı bırakıp ta taptıklarından uzaklaşınca biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik.

 Evet, armağan ettik diyor yani açıkça. Burada kullanılan şey vehebna leh ona armağan etmiştik. Bir armağan sebepsiz verilmez dostlar. Hak etmek gerekir değil mi? Hangi ödül hak edilmeden alınır. Allah armağanı hak edenlere verir. Burada söylenen açık. Nedir söylenen? O Allah’ı tercih etti, yurdunu yuvasını terk etti. O Allah’ı tercih etti ateşe atladı. O Allah’ı tercih etti ağır sınavlar verdi ve biz de onun tercihini ödüllendirdik. Bu ödüllendirmeyi ahirete bırakmadık, daha dünyada iken verdik ve ona evlat, hem de ömrünün sonunda evlat ile ödüllendirdik, taltif ettik.

  ve küllen ce’alna Nebiyya ve onların her birine de peygamberlik verdik. Bakın ödülü verdik, ödülü çift kat verdik. Sadece evlat vermiş olmadık, verdiğimiz evlatları da peygamber olarak verdik. İşte madden ve manen iki taraflı ödül. Ödüllerin en güzeli, aslında ödüllerin en büyüğü. Salih bir evlat. Bir evlat bir ödül. Ama Salih bir evlat iki ödül. Bir evlat dünyevi bir ödül. Ama ahlaklı, imanlı bir evlat aynı zamanda uhrevi bir ödül. Çünkü devam eden ameldir o. Süre giden ameldir o. Siz öleceksiniz o yaşayacak. Yani siz öldükten sonra yaşayan amelinizdir o.


50-) Ve vehebna lehüm min rahmetiNA ve ce’alna lehüm lisane sıdkın ‘aliyya;

 Onlara rahmetimizden hibe ettik ve onlarda Sıddıkiyet (Hakikati yaşayarak tasdik) ilminin yüce anlatım kuvvesini oluşturduk. (A.Hulusi)

 50 – Ve bunlara rahmetimizden ihsanlar eyledik ve hepsine dillerdi yüksek bir yadı sıdk verdik. (Elmalı)


Ve vehebna lehüm min rahmetiNA ve onlara rahmetimizi bahşettik. ve ce’alna lehüm lisane sıdkın ‘aliyya dahası onları doğruluğun ve hakikatin yüce dili yaptık. Hakk’ı haykıran, bunu da yüksek bir dille, üslup kalitesi ile yapan demektir. Yüce bir dil, lisane sıdkıyn ‘aliyya. Ya da doğruluklarını dillere destan yaptık manası da verilmiştir eski müfessirler tarafından.


51-) Vezkür fiylKitâbi Musa* innehu kâne muhlesan ve kâne Rasûlen Nebiyya;

 Gelen BİLGİ içinde Musa’yı da hatırlat (zikret)… Muhakkak ki O muhlas (Allâh’a kulluğunun farkındalığında olan, seçilmiş) idi; Rasûldü, Nebiydi. (A.Hulusi)

 51 – Kitabda Musâ’yı da an, çünkü o bir muhlis idi ve bir Resul bir Peygamber idi. (Elmalı)


Vezkür fiylKitâbi Musa bu kitap ta Musa’yı da an innehu kâne muhlesan ve kâne Rasûlen Nebiyya gerçekten o da müstesna seçkin biriydi. O da vahiy yolu ile haber alan elçilerimizdendi.

 Hz. İsa merkezli bir anlatıma sahip olan bu Meryem suresinde Hz. Musa, ki bir önceki peygamber Hz. İbrahim idi. Onun anlatısı bitti, şimdi Hz. Musa’ya geçti. Hz. Musa ve daha sonra diğer peygamberlerle devam edecek bu silsile. Bütün bunların geçit resmi yapmasının sebebi ne? Açık, şu; Onlar da İsa gibi seçilmiş peygamber idiler. Ama hepsi de insandır bunların. Yani biri diğerinden ayırt edilemez. Eğer siz İsa’yı tanrılaştırıyorsanız o zaman diğer peygamberler de aynısı olması lazım. Oysa ki İsa tek değil ki. Bu anlamda İsa, Allah’ın nebilerinden bir nebidir. Onun için de;

 La nuferriku beyne ehadin min RusuliH (Bakara/285) onun resulleri arasından herhangi birini ayırıp ta tanrılaştırmayız, ya da alçaltmayız. İşte bu dengeye çağrıdır bu kıssalar.

 {Atlanan cümle; innehu kâne muhlesan ve kâne Rasûlen Nebiyya.

 Çünkü o bir muhlis idi ve bir Resul bir Peygamber idi. (Elmalı)}


52-) Ve nadeynahu min canibitTuril’Eymeni ve karrebnahu neciyya;

 Ona Tur’un sağ tarafından (benliğinin sağ yanı, hakikatinden) nida ettik ve Onu neciy olarak (hakikatinin seslenişini duyacağı makama) kurb makamına erdirdik. (A.Hulusi)

 52 – Hem ona Tûrun canibi eymeninden nidâ ettik, hem de onu makamı münacatta mertebe i kurbe erdirdik. (Elmalı)


Ve nadeynahu min canibitTuril’Eymeni ve karrebnahu neciyya hani ona sina dağının sağ tarafından nida etmiş ve onu özge bir söyleşi için, ya da nasıl diyeyim özge bir söyleşi yerine; Sırlı, gizemli esrarlı bir söyleşi için vahyimizi ona yaklaştırmış, ya da onu vahyimize yaklaştırmıştık. ve karrebnahu neciyya. Neciyya nın belirsiz gelmesinin anlama yansıması olarak özgeyi tercümeye kattım. Neciyya aslında gizli haber, sırlı haber iletme anlamına gelir. Necva da buradan gelir. Ve necva sadakasından söz eden ayetleri bilenler hatırlayacaklardır. Ama burada sırlı, mahiyetine insanın akının ermediği, ki zaten neciyya kelimesinin belirsiz olarak, el takısı olmadan gelmiş olmasının anlama yansıması budur. Yani insanın aklının ermediği acayip bir  biçimde konuşmak için vahyimize yaklaştırdık.


53-) Ve vehebna lehu min rahmetiNA ehahu Harune Nebiyya;

 Rahmetimizden, Ona kardeşi Harun’u Nebi olarak hibe ettik. (A.Hulusi)

 53 – Ve rahmetimizden ona biraderi Harûn’u da bir Peygamber olarak ihsan eyledik. (Elmalı)


Ve vehebna lehu min rahmetiNA ehahu Harune Nebiyya ve ona rahmetimizin bir nişanesi olsun diye kardeşi Harun’u peygamber kılarak yardımcı yaptık.

 Farkında mısınız bilmiyorum. Çok kısa kısa geçiyor Kur’an. Bir iki ayetle peygamberler, aslında diğer surelerde onlarca ayetle anlatılmış peygamberler bunlar. Burada çok özet halinde geçen bu kıssaların Kur’an ın diğer yerlerinde  çok çok ayrıntılı anlatımı mevcut, Fakat burada neden ele alınıyor. Aynı zamanda Hz. Peygamber inşa ediliyor burada. Yani daha önceki peygamberlere daraldıklarında ve sıkıştıklarında nasıl yardım etmişse rabbim, korkma, çekinme, endişe etme, kaygılanma. Seni de yalnız bırakmaz. Bittim dediğin yerde yettim kulum, yettim peygamberim diyecektir. Hiç şüphen olmasın garantisidir bu aslında.


54-) Vezkür fiylKitâbi İsma’ıyl* innehu kâne sadikalva’di ve kâne Rasûlen Nebiyya;

 Gelen BİLGİ içinde İsmail’i de hatırla (zikret)… Muhakkak ki O sadık-ul va’d (Allâh’a kulluğundan gâfil olmayacağı vaadine sadık) ve Rasûl idi, Nebi idi. (A.Hulusi)

 54 – Kitabda İsmail’i de an, çünkü o cidden vaadinde sadık idi, ve bir Resul, bir Peygamber idi. (Elmalı)


Vezkür fiylKitâbi İsma’ıyl Bu kitap ta İsmail’i de an. innehu kâne sadikalva’di ve kâne Rasûlen Nebiyya şu bir gerçek ki o da sözü özü doğru biriydi ve bir haberci, bir peygamberdi.

 Hz. İsmail’den müstakil olarak söz edilmesi, onun İbrahim’i inancın Arap boylarının atası sayılmasından dolayı. Hz. Peygamberin de mensup olduğu Kureyş, Hz. İbrahim’in soyundan geliyordu. Onun için vahyin ilk muhatabı olan Kureyşe vahyin çağrısı; “eğer mensubiyet iddianızda samimi iseniz, buyurun. Hz. İbrahim’in ve onun oğlu olan Hz. İsmail’in imanına çağırıyor sizi Muhammed. Gelsenize bu çağrıya.”

 Aslında bu çağrının muhatabı tüm insanlık. Fakat özel olarak ta kendilerini Hz. İbrahim’in inancına nispet eden ehli kitap, eğer onlar bu çağrıyı reddediyorlarsa, Hz. İbrahim ile övünmeleri bir samimiyetsizliğin eserinden başka bir şey olmuyor.

 Burada dikkatinizi çekmiştir Rasûlen Nebiyya, aynı ayet içerisinde hem İsmail peygamber için resûl ve nebi kılındığı söyleniyor. Gerçi Kur’an da bu iki kavram birbirinin yerine kullanıldığı yerler varsa da iki kavram arasında nüansa ilişkin de olsa bir fark olduğu bu ayetle sabit olmak gerekir.

 Resûl; Kitap getiren peygamber, Nebi; Vahiy alan diye tarif edilmiş ve bu tarifin üzerine çok başka çok farklı, çok çeşitli tarifler de yapılmış. Resûl.Risalet kökünden türetildiği için bir şeriat sahibi peygamber olarak nitelendirilmiş. Nebi de özgün şeriat sahibi olmayıp, kendisinden önce gelmiş şeriata uyan peygamber diye nitelendiren tarifler de olmuş. Bu tarifleri uzatabiliriz. Ne kadar uzatırsak uzatalım sonuçta değişmez. Bu iki kavram arasında küçük bir fark olsa da her Resûl, bir Nebi olduğu kesindir. Fakat her Nebi’ye bir Rasûl diyebilir miyiz. Bu Rasûl ve Nebi’yi nasıl tarif ettiğimize bağlıdır.

 Kısaca Nebi’nin nübuvvet kökünden, haber alma kökünden gelen bir etimolojik arka planı olduğunu hatırlarsak Nebi; Vahye nispetle bir tarif. Rasûlün de Haberi ulaştıran, haberi ileten, muhataplarına haber götüren kökü olan Risaletten geldiğini hatırlarsak bu kavramında muhataba nispetle bir tarif olduğunu anlarız. Yani nebi Haberin kaynağına nispetle isimlendirmedir, Resul haberin muhatabına nispetle isimlendirmedir. Dolayısıyla Nebi vasfı, Nebi kavramı peygamberle vahiy arasında kalan bir isimlendirmedir, Rasûl kavramı ise peygamberle ümmeti arasında kullanılan bir isimlendirmedir.

 [Ek bilgi; Rasûl; vahiy yoluyla aldığı ilâhî hakikati, beşere nakleden insan, kişi... 

 Rasûl; bir diğer anlamıyla, ilâhî hakikati bir alt boyutta ortaya çıkaran aracı kat anlamında... 

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de yalnızca Nebi ve Rasûller için değil, melekler için de “Rasûl” tâbiri kullanılıyor... Melekler de “ALLÂH’ın Rasûlleri” olarak geçiyor. Zaten o yüzden biz, “Cebrâil aleyhisselâm” diyoruz. 

Aleyhisselâm” tâbiri kime kullanılır..? 

Rasûllere ve Nebilere kullanılır! 

İşte “RİSÂLET” görevi yapması ve Kurân’da da meleklerden “Rasûl” diye bahsedilmesi sebebiyle, “Cebrâil aleyhisselâm, Mikail aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselâm” diyoruz... 

Bu “melekler” bizim dışımızda birer kişilik sahibi varlık olduğu gibi; ayrıca bizim yapımızda da birer boyut veya katman olarak mevcutturlar!.. 

Yani “Risâlet” boyutu aslında hepimizin nefsinde var olan bir mertebe ya da katman... Ancak bizlerin kendini o boyutta bulup hissedebilmesi mümkün değil! Enfüs derken senin bedeninden zâtına giden bir derinlikte demek istiyorum...

Bütün Nebilerin ve Rasûllerin görev yapmalarını oluşturan “Risâlet Boyutu”, senin varlığında katmansal olarak mevcut!.. 

Ancak, senin bilincin o boyuta ulaşamadığı için, bulunduğun boyutun yani mertebenin kemâlâtıyla yaşamına devam ediyorsun... 

O Risâlet boyutuna ulaşabilme istidatına sahip bilinç ise, Cebrâil’in o boyuttan ve frekanstan kendisiyle iletişim kurması sonucu Nübüvvet görevi ifa etmeye başlıyor... 

(A.Hulusi- Akıl ve İman)

 http://download.ahmedhulusi.org/download/pdf/akilveiman.pdf ]

        

[Ek bilgi 2; Bureyd el-İcli, Ebu Cafer (Muhammed Bakır r.a.)dan ve Ebu Abdullah (Cafer Sadık (r.a.'dan;

 (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder (güçlendirir). Allah Alîm'dir (herşeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)” (elmalı) (Hacc/52)

 Ayetiyle ilgili bir soru sordum ve dedim ki:

 - Sana kurban olayım! Biz âyeti bu şekilde okumuyoruz. Resul, nebi ve muhaddes ne demektir?"

 Buyurdu ki:

 «Resul, meleğin açıkça göründüğü ve onunla konuştuğu kimsedir. Nebi ise meleği rüyasında gören kimseye denir. Bazen bir kişi hem resul hem de nebi olabilir. Muhaddes (Sadık-ül hads olan kimse.) ise meleğin sesini işitir; ama şahsını görmez.»]

            [Ek bilgi; Nebî ve Resul

En’am/83-90. ayetine kadar bir pasaj var o pasajda şöyle ana hatlarıyla bazı ayetleri size aktarayım sonra tercüme edeyim;

Ve vehebna lehu İshaka ve Ya'kub, önce Hz. İbrahimden başlıyor, ona İshak’ı ve Yakub’u verdik. küllen hedeyna* ve Nuhan hedeyna min kablü ve min zürriyyetihi Davude ve Süleymane ve Eyyube ve Yusufe ve Musa ve Harun* ve kezâlike neczil muhsiniyn. (En’am/84)

Ve Zekeriyya ve Yahya ve Iysa ve İlyas* küllün mines salihıyn. (85)

Ve İsma'ıyle vElyese'a ve Yunuse ve Luta* ve küllen faddalna alel alemiyn. (86)

Ve min abaihim ve zürriyyatihim ve ıhvanihim* vectebeynahüm ve hedeynahüm ila sıratın müstekıym. (87)

Zâlike hüdAllâhi yehdiy Bihi men yeşaü min ıbadiHİ, velev eşrekû le habita anhüm ma kânu ya'melun;(En’am/88)

Diye geliyor. Pek çok peygamberi sayıyor, sayıyor rabbimiz, hepsine vahy ettiğini söylüyor, hepsine vahy edilmiş olduğunu ilan ediyor.

Bu camia bilir ama izleyen kardeşlerimden bilmeyenler varsa onlara hatırlatmış olayım: Her peygamber kitap almıştır, kitap almayana peygamber denmez. Siz bakmayın Nebi’ler kitap almamışlardır, resuller kitap almışlardır. Öyleyse her nübüvvet bir risalet değildir. Ama her risalet bir nübüvvettir gibi böyle ağız oyunları yapılıyor.

Yok kardeşim, nübüvvet ilahi bilgilerden haberdar edilmek demektir, risalet o bilgileri ümmete aktarma kurumudur. Her peygamber hem Nebî dir, hem resuldür. Her Nebî Resuldür, her Resul Nebî dir. Ama her peygamber önce nebidir, sonra resuldür.

Olanı bu. Mesenlin kitap verilmemesiyle alakası yok, yok böyle bir alaka. Ama gelin görün ki piyasa böyle bilgilerle dolu. Ama Kur’an dan okusalar bu bilgiler emin olun birinci okumada düzelecektir. Çünkü okursa şu ayeti okuyacak; Şimdi rabbimiz sayıyor kaç tane peygamber adı saydık? 15-20 tane saydık. Onların sonunda 89. ayette buyuruyor ki rabbimiz;

Ülaike, işte bunlar varya, bu peygamberler; elleziyne ateynahüm. Biz onların her birine verdik. Neyi? El kitabe. O mesajı. Her birine kitap vermiş. Başka; vel Hükme. Her birine muhakeme gücü vermiş. Sonra; ven Nübüvvete böylece hepsine zaten nübüvvet vermiş. Bak kitap alınca Nebî oluyormuş. Biz ne dedik? Kitap almayana Nebî denir. Hayır doğru değil bu. Doğru değil ama asıl konu o değil fakat bir iki ayet daha içimi tırmalamaya başladı; bir iki ayet daha size öyleyeyim anti parantez hallolsun bu iş.

Bakara/213. ayet, buyuruyor ki rabbimiz; este’ızü Billah KânenNâsu ümmeten vahıdeten insanlar tek bir ümmetti febe'asellahün Nebiyyiyn Allah peygamberler, ne nebiyyin gönderdi. Niye? mübeşşiriyne ve münziriyn müjdeleyiciler olsunlar ve uyarıcılık yapsınlar diye. Şimdi cümleye bakın; ve enzele mealhümül Kitâbe her biri ile beraber Allah kitap indirdi. Hani Nebîye kitap gelmiyordu? Daha nasıl olacak, daha nasıl diyecek bunu.

Hani hala ikna olmayanlar oluyor onlara son bir ayet daha okuyorum. Meryem suresinde Hz. İsa’nın konuşmalarına bak. Hz. İsa konuşturuluyor; Kale inniy Abdullah. (Meryem/30) ben Allah’ın kuluyum ataniyel Kitabe Allah bana kitap verdi. ve ce'aleniy ( resule demesi lazımdı kitap verildikten sonra peygamberlikle alakalı bir kelime kullanılacaksa bu resul olmalıydı, ama öyle değil ataniyel Kitabe ve ce'aleniy Nebiya. (Meryem/30) bana kitap verdi ve beni nebî kıldı. Bu kadar kardeşim başka bir şey yok, hepsi bu. (Mehmet okuyan Envaru’l Kur’an 1. video)]


 55-) Ve kâne ye’muru ehlehu Bis Salâti vez Zekâti, ve kâne ‘ınde Rabbihi mardıyya;

 Ailesine salâtı yaşamayı ve sâfiyeti emrederdi. Rabbinin indînde mardiye (şuurunda – tecelli-i sıfat) idi. (A.Hulusi)

 55 – Ve hanedanına namaz ve zekât ile emrederdi ve rabbinin indinde merdıyy idi. (Elmalı)


Ve kâne ye’muru ehlehu Bis Salâti vez Zekâ ve yakınlarına salâtı ve arınmak için ödenmesi gereken bedeli ödemeyi emredendi. Kim? Hz. İsmail.

 Burada salât var. salât diye çevirmedim aynen kullandım çeviride de. Aslında salâtı şöyle tarif edebiliriz. Yani namaz salâtın bir simgesidir. Fakat bu simgenin simgeleştirdiği, sembolize ettiği hakikat şudur. Kulun Allah karşısında ki klas duruşu, esas duruşudur. Onun içinde salât sılm kökünden gelmiştir. Sılm; İnsanı dik tutan omurgaya denir. Yani insanın bel kemiği. O nedenle “Es salâtu imadüddiyn.” Buyurmuştur efendimiz ve böyle tanımlamıştır. Namaz dinin direğidir.

 Salât Kur’an ın kimi yerlerinde çok zengin çağrışımla, ibadet, kimi yerlerinde de dindarlık biçiminde kullanılır. Bu anlamlarıyla bu çağrışımlarıyla kullanılır.

 ve kâne ‘ınde Rabbihi mardıyya dahası o da rabbi katında hatırı sayılan biriydi, Hz. İsmail için.


56-) Vezkür fiyl Kitâbi İdriys* innehu kâne sıddiykan Nebiyya;

 Gelen BİLGİ içinde İdris’i de hatırlat (zikret)… Hakikaten O Sıddık idi, Nebi idi. (A.Hulusi)

 56 – Kitap da İdris’i de an, çünkü o bir sıddık, bir Peygamber idi. (Elmalı)


Vezkür fiyl Kitâbi İdriys bu kitapta İdris’i de an.

 İdris ismi Kur’an da enbiya/85. ayeti ile birlikte sadece 2 yerde kullanılır. Bir burada bir de enbiya suresinde. Klasik tefsirlerimiz Tevrat’ta ki Hanok’la özdeşleştirirler. Hz. İdris’i. Fakat bunun din içinde bir delili yok. Kimi modern müfessirler ise Osiiris’in Arapçalaşmış biçimi olarak tefsir ederler bu İdris sözcüğünü. Ki Osiris eski Mısırlıların sonradan tanrılaştırdıkları hikmet sahibi, ilim sahibi bir bilge kral imiş. Fakat İbn. Mes’ud, Katade, İkrime; İlyas peygamberin ikinci adıdır derler Hz. İdris için. Ki bu da makul bir yaklaşım olarak görünüyor eğer Hz. İlyas ile ilgili gelen isimlerle, İdris peygamberin adının geçtiği ayetler yan yana  konulursa.

 Ama  daha sonra okuyacağımız 58. ayette dikkate alındığında Adem’in neslinden gelen peygamberden söz ediyor 58. ayet. Allah’u alem, Adem’in neslinden gelen peygamber, Nuh ve Nuh’un neslinden gelenler ayrıca anıldığına göre, Adem’in neslinden gelen peygamberler içinde Hz. İdris’i saymak hiçte yabana atılacak bir düşünce olmasa gerektir. Bu durumda Hz. İdris’i, Hz. Adem’le Hz. Nuh arasında bir yerlere yerleştirmek mümkündür.

 innehu kâne sıddiykan Nebiyya elbet o da doğruluk ve dürüstlük abidesi idi. Yani bir peygamberdi. Her peygamber sıddıyktır. Yine Kur’an ın tanıklığına göre böyledir.


57-) Ve refa’nahu mekânen ‘aliyya;

 Biz Onu yücelik makamına yükselttik! (A.Hulusi)

 57 – Ve biz onu yüksek bir mekâna refettik. (Elmalı)


Ve refa’nahu mekânen ‘aliyya ve biz ona da yüce bir konum bahşettik.


58-) Ülaikelleziyne en’amAllâhu aleyhim minen Nebiyyiyne min zürriyyeti Ademe ve mimmen hamelna me’a Nuh* ve min zürriyyeti İbrahiyme ve İsraiyle ve mimmen hedeyna vectebeyna* izâ tütla aleyhim ayaturRahmâni harru sücceden ve bükiyya;

 İşte bunlar, Allâh’ın kendilerine in’amda bulunduğu Nebilerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in (Yakup) zürriyetinden hakikate erdirdiğimiz ve (ezelden) seçtiğimiz kimselerdir. Onlara Rahmân’ın varlığının delilleri okunduğu zaman (yakînî müşahede ile) secde ederler ve ağlarlar. (58. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

 58 – İşte bunlar Allahın kendilerine inam eylediği Peygamberlerden, Âdem zürriyetinden ve Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan ve İbrahim ve İsrail zürriyetinden ve hidayete erdirdiğimiz ve intihap eylediğimiz kimselerdendir. Kendilerine rahmanın âyetleri tilâvet olunduğu zaman ağlayarak secdelere kapanırlardı. (Elmalı)


Ülaikelleziyne en’amAllâhu aleyhim minen Nebiyyiyn

 Şimdi bu peygamberleri andıktan sonra sure toparlayıp şöyle bir sonuç veriyor bize ve diyor ki; İşte bütün bunlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden sadece bir kısmıdır.

 min zürriyyeti Ademe ve mimmen hamelna me’a Nuh* ve min zürriyyeti İbrahiyme ve İsraiyle ve mimmen hedeyna vectebeyna yani Adem’in neslinden Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın neslinden ve İbrahim ve İsrail’in neslinden olup doğru yolu gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden bazılarıdır bunlar.

 izâ tütla aleyhim ayaturRahmâni harru sücceden ve bükiyya Ne zaman o rahmet kaynağının ayetleri kendilerine okunsa hepsi de göz yaşları içinde yere kapanarak teslimiyetlerini sunmuşlardır.

 Evet, sözün özü bu. Yani bütün bu peygamberleri anmasının sebebi, Allah’tan aldıkları vahye teslim olmuşlardır. O vahyi insanlığa ulaştırmışlar ve o vahyin gereklerini hayatlarında yerine getirmişlerdir.

 Onun içinde hem bu vahyin ilk muhatabı olan Resulallah’a, hem de bu vahyin tüm muhataplarına ve son muhatabı olan bizlere bu peygamberleri örnek gösteren vahiy bunların yolunu izleyin. Onların ardına düşün. Bu kervanı terk etmeyin. Bu kervanı izlemezseniz eğer şeytanın kervanını izlersiniz mesajını vermiş oluyor.

 

  59-) Fehalefe min ba’dihim halfün eda’usSalâte vettebeuşşehevati fesevfe yelkavne ğayyâ;

 Onların ardından bir nesil geldi ki, salâtı (hakikatlerine yönelişi) yitirdiler ve şehvetlere (kendilerini beden kabulünün dürtülerine ve boş heveslerine) tâbi oldular… Gayyayı (içinden çıkılamaz cehennem çukurunu) boylayacaklar! (A.Hulusi)

 59 – Sonra arkalarından bozuk bir güruh halef oldu, namazı zayi’ ettiler ve şehvetleri ardına düştüler, bunlar da «Gayya» yı boylayacaklar. (Elmalı)


Fehalefe min ba’dihim halfün derken,onların ardından öyle bir kuşak geldi ki eda’usSalâ ibadetin içini boşalttılar. Aslında lafzen anlamı salâtı zayi ettiler, ya da namazı zayi ettiler. Ama bu çok anlam daralmasına uğruyor böyle çevirirsek eğer. İbadetin içini boşalttılar, verilmeye çalışılan bu olsa gerek burada. Eda’usSalâ; İbadetin, dindarlığın içi boşalınca ne kalır geriye, gösterisi kalır. Dindarlık gösterisi. Kur’an ın; Feveylün lil musalliyn. (Maun/4) dediği, yani böylesine bir dindarlığa, gösterişçi bir dindarlığa yazıklar olsun dediği şey de işte budur aslında.

 Vettebeuşşehevat daha ne yaptılar; sadece dindarlığın, ibadetin içini boşaltmakla kalmadılar, dünyevi zevklerin peşine düştüler. Yani ilahi vahyin ve hakikatin peşine düşeceklerine geçici ve yalan olanın peşine düştüler. Sahte olanın peşine düştüler. Aldatıcı ve yaldızlı olanın peşine düştüler. Gerçek altının peşine düşmediler. Altın yaldızla kaplanmış tenekenin peşine düştüler. Onun için gerçek değerlerin ardınca gitmediler. Sahte değerlerin ardınca gittiler. Onun için de kıymetleri olmadı. Fiyatları oldu.

 fesevfe yelkavne ğayyâ işte bu yüzden gelecekte derin bir düş kırıklığı yaşayacaklar. Bir daha okuyayım değerli dostlar; fesevfe yelkavne ğayyâ işte bu yüzden derin, çok derin bir düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşayacaklar.

 

 60-) İlla men tabe ve amene ve amile salihan feülaike yedhulunel cennete ve lâ yuzlemune şey’a;

 Tövbe eden, iman eden ve imanın gereğini uygulayanlar müstesna… İşte onlar cennete dâhil olurlar ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz kalmazlar. (A.Hulusi)

 60 – Ancak tevbe edip imana gelen ve Salih amel işleyenler müstesna, çünkü bunlar zerre kadar hakları yenmeyerek Cennete gireceklerdir. (Elmalı)


İlla men tabe ve amene ve amile salihan ancak hatadan dönüp Allah’a yönelenler, doğru ve erdenli davranıp bu davranışı bir ahlak ve yaşam biçimi haline getirenler müstesna. feülaike yedhulunel cennete ve lâ yuzlemune şey’a işte bunlar cennete girecekler ve en ufak bir haksızlığa da uğratılmayacaklar.

 

 61-) Cennati adninilletiy veaderRahmânu ıbadeHU Bil ğayb* innehu kâne va’duHU me’tiyya;

 Rahmân’ın kullarına gayblarından vadettiği, ADN (tecelli-i sıfat) cennetleridir… Muhakkak ki O’nun bildirdiği yerine gelmiştir. (A.Hulusi)

 61 – Rahmanın kullarına vaat buyurduğu Adin Cennetlerine, şüphe yok ki onun vaadi icra oluna gelmiştir. (Elmalı)


Cennati adninilletiy veaderRahmânu ıbadeHU Bil ğayb o rahmet kaynağının kullarına söz verdiği insanın kavrama kapasitesini aşan. Bu bilğayb’ı nasıl çevireceğim diye duraksadım. İnsanın kavrama kapasitesini aşan mutlak mutluluk ve güzelliğin merkezi olan cennetler onların olacak.

 Evet, neden bu kadar çoğalıverdi söz demeyeceksiniz değil mi. Çünkü Kur’an eksiltili bir metindir.Çünkü Kur’an mucizdir, vecizdir. O nedenle biz zipli olan, sıkıştırılmış olan bu muhteşem metni açıyoruz. Aslında burada yaptığımızda budur.

 Güzelliğin, mutluluğun merkezi çevirisini nereden getirdim? Cennati adnin daha önce farklı ayetlerde geçti ve oralarda ayrıntılı işlemiştim. Burada üzerinde durmayacağım ama Adn ile maden aynı kökten gelir. Maden bir şeyin çıktığı merkezdir, kaynaktır. Onun için madene maden derler. Cennetü adn, güzelliğin merkezi demek, güzellik merkezi değil. Öyle bu günkü çirkinlik merkezleri gibi falan değil. Sahte güzellikler değil. Bu kalıcı, daimi güzelliğin ve mutluluğun üretildiği yer demektir.

 Mutluluğun üretildiği merkez. Cennet bu. Aklınıza mükemmel güzellik geliyorsa cennet o dur diyeceğim ama aklınıza, güzelliğin merkezi nasıl gelsin. Çünkü görmediniz ki. Sadece imana konu olması da bu yüzden işte.

 innehu kâne va’duHU me’tiyya  ve her halükarda O’nun sözü yerini bulacaktır, yani Allah’ın sözünü.


62-) Lâ yesme’une fiyha lağven illâ Selâma* ve lehüm rizkuhüm fiyha bükreten ve ‘aşiyya;

 Orada lağv (dedikodu) değil sadece “Selâm” (Selâm isminin mânâsı açığa çıkar ve böylece kendi hakikatlerinden açığa çıkan kuvveleri konuşurlar) işitirler… Orada kendilerinin sabah – akşam, yaşam gıdalarıyla beslenmeleri söz konusudur. (A.Hulusi)

 62 – Orada hiç boş söz işitmezler, ancak bir selâm, rızkları da vardır orada sabah, akşam. (Elmalı)


Lâ yesme’une fiyha lağven illâ Selâma orada mutluluk tebliği dışında asla boş bir söz işitmeyecekler. Yani ne mutlu size, gözünüz aydın olsun ve ..Tûba leküm..,(Rad/29) yani ne iyisiniz ya, ne nasibi bol insansınız dışında bir söz işitmeyecekler. ve lehüm rizkuhüm fiyha bükreten ve ‘aşiyya ve onlar orada sabah akşam rızıklandırılacaklar.


63-) Tilkel cennetülletiy nurisü min ıbadiNA men kâne tekıyya;

 İşte kullarımızdan çok korunanları (yalnızca fiillerde değil, düşünsel anlamda korunanları) mirasçı yapacağımız cennet budur! (A.Hulusi)

 63 – O o Cennettir ki kullarımızdan her kim korunur takıyy ise ona miras kılarız. (Elmalı)


Tilkel cennetülletiy nurisü min ıbadiNA men kâne tekıyya sorumluluk bilincine ermiş olanları mirasçı kılacağımız cennet işte budur. Yani Muttaki olan, Allah’a karşı takva sahibi olan, sorumluluğunun bilincinde bir hayat yaşayan müminlere mirasçı olarak kılacağımız, onlara miras olarak bırakacağımız cennet budur.


64-) Ve ma netenezzelü illâ Biemri Rabbik* leHU ma beyne eydiyna ve ma halfena ve ma beyne zâlik* ve ma kâne Rabbüke nesiyya;

 Biz sadece Rabbinin hükmüyle tenezzül ederiz (boyutsal geçiş)! Bilgimiz dâhilinde olan ve olmayan ve bunların ötesindeki her şey O’na aittir! Rabbin için unutma kavramı geçersizdir! (A.Hulusi)

 64 – Bir de rabbinin emri olmayınca biz (rabbinin Resulleri) inemeyiz, önümüzdeki ardımızdaki ve bunun arasındaki hep onundur ve rabbin seni unutmuş değildir. (Elmalı)


Ve ma netenezzelü illâ Biemri Rabbik Burada bir üst ile sanki bağlantısız gibi tırnak içinde bir ayet geldi. Ve melekler der ki; Biz yalnızca rabbinin emri ile ineriz. leHU ma beyne eydiyna ve ma halfena ve ma beyne zâlik hem bize açık olup bilebildiğimiz, hem de bizden gizli olup bilemediğimiz, ya da bunlar arasında bulunan her şeyin sahibi O’dur.

 Bu ikisi arasında bulunanla kasıt varlığını meleklerin bildikleri halde, gerçeğini kavrayamadıkları, mahiyetini kavrayamadıkları ara kategoriler. Meleklerin mahiyetini kavrayamadığı elbette çok şey olmalıdır. Yani sadece Allah’ın bildiği, meleklerin dahi bilmekten aciz olduğu. Ona bir atıf var.

 ve ma kâne Rabbüke nesiyya ve senin rabbin asla unutacak değildir.

 Yukarıdaki konu ile bağlantısız olan bu ayet ne anlatmak istiyor derseniz, Buhari, Tirmizi, Ebu Davud ve diğer hadis derlemelerinde yer alan meşhur bir habere başvurmamız gerekiyor, o habere göre Resulallah bunaldığı zaman vahiyle teselli olurdu. Bu surede er Rahman ismi çok geçiyor Adeta er Rahman suresinden sonra sanırım Kur’an da saymadım ama er Rahman isminin en çok geçtiği sure bu olsa gerek. Onun içinde bendeniz bu sure ile Er Rahman suresinin yakın zamanlarda indiğini düşünüyorum içeriğine bakarak.

 Bunu anti parantez belirttikten sonra bu ayetin sebebi nüzulüne ilişkin anlatılan o meşhur haberde Resulallah teselli bulmak maksadı ile içi daraldığında vahyin bir müddet kesildiğini görüp Hz. Cibril’e; “Biraz daha sık sık gelsen, getirsen..!” der. Yani ister. “Buna bir mani mi var?” diye sorar. O da der ki; “Ben kendim getirmiyorum ki.” İşte bu onun cevabıdır. Bu aynı zamanda vahyin peygamberin kişiliğinden bağımsız kaynağına bir atıftır.


65-) Rabbüs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma fa’budhu vastâbir li ‘ıbadetihi, hel ta’lemu leHU semiyya;

 Semâların, arzın ve ikisi arasında olanların Rabbidir… O hâlde O’na kulluğunu fark et ve O’nun ibadetine sebat et… O gibisini duyup bildin mi hiç? (A.Hulusi)

 65 – O bütün Semavât-ü Arzın ve aralarındakilerin rabbi, binaenaleyh ona ibadet et ve ibadetine sebatla sabreyle, hiç sen ona bir adaş bilir misin? (Elmalı)


Rabbüs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma o gün göklerin de, yerin de ve bunlar arasındakilerin de rabbidir. fa’budhu vastâbir li ‘ıbadetihi, o halde yalnız O’na kulluk et ve O’na kulluk ederken dirençli ve sebatlı ol. hel ta’lemu leHU semiyya hem adı onunla birlikte anılmaya layık olan başka birini biliyor musun. Var mı başka biri? Adı O’nunla birlikte anılsın, O’na adaş olsun, var mı böyle biri? Hayır, haşa.

 Mertebesi ne denli yüksek olursa olsun hiçbir ölümlü O’nunla eşit olamaz. Bu hassasiyete Kur’an da rastlıyoruz. Kur’an Hz. Peygamberin adını dahi aynı zamir içinde Hz. peygambere atıf yapmıyor. İkisini ayrı ayrı anıyor, Allah ve resulü diyor, ama daha sonra söylediği şeye zamir atfederken tek zamirle atfediyor. Çok ilginç. Onun için Tevbe/62. ayeti bu hassasiyete müthiş bir örnektir.

 Fakat biz bu örneği aynı zamanda Resulallah’ta da görüyoruz. Bu hassasiyeti. Bir hatip Allah ve peygamberine atfen “hüma” zamirinde ki ikili zamirde kullanınca Allah ve peygamberini imaen; “Vay hat..!” diyor Resulallah. “Yazık sana, sen ne kötü hatipsin beni Allah ile beraber aynı zamir içinde kullanma.” Çünkü bir zamire girmesi için aynı varlık kategorisinde olması gerekir. Oysaki, Allah ve resul, insan ve yaratıcı, yaratılmış ve yaratıcı arasında mahiyet farkı vardır. İşte bu hassasiyeti biz Resulallah’ta da görüyoruz.

 

 66-) Ve yekulül İnsanu eizâ ma mittü lesevfe uhrecü hayyâ;

 İnsan der ki: “Ben öldükten sonra ölümsüz olarak mı çıkarılacağım?” (A.Hulusi)

 66 – Böyle iken insan diyor ki: her ne zaman ölürsem ileride mutlak bir zîhayat olarak çıkarılacak mıyım? (Elmalı)

 

 Ve yekulül İnsanu eizâ ma mittü lesevfe uhrecü hayyâ

 Yeni bir konuya girdi. Tabii kiş yukarıdaki ile bağlantılı olmakla birlikte yeni bir pasaj. Buna rağmen insan kalkıp; “Ne yani” der, “Ölümümün ardından gün gelip tekrar mı diriltileceğim.”


67-) Evela yezkürul’İnsanu enna haleknahu min kablü ve lem yekü şey’a;

 O insan, daha önce o yok iken onu yarattığımızı hatırlamaz mı? (A.Hulusi)

 67 – Ya o insan hiç bir şey değil iken bizim kendisini halk etmiş olduğumuzu düşünmez mi? (Elmalı)


Evela yezkürul’İnsanu enna haleknahu min kablü ve lem yekü şey’a

 Cevabını Kur’an verir bu nankörce sorunun. Çünkü nankörce diyorum zira her şeyini borçlu olduğu Allah’ı unutmaktır bu. Sanki kendi bedelini ödemiş gibi davranmaktır bu. Sanki iki gözün iki kulağın, dilin dudağın elin ayağın, aklın, kalbin ve tüm varlığının bedelini önceden birine ödemişte satın almış gibi konuşuyor bu. İşte onun için cevap geliyor.

 Peki ama insan hatırlamaz mı ki kendisini hiçbir şey değilken dahi biz yaratmışızdır.


68-) FeveRabbike lenahşurennehüm veş şeyatıyne sümme lenuhdırennehüm havle cehenneme cisiyya;

 Rabbine yemin olsun ki, onları şeytanlarla beraber haşredeceğiz… Sonra onları elbette Cehennem’in etrafında dizüstü çökmüş hâlde bulundururuz. (A.Hulusi)

 68 – Evet rabbine kasem ederim ki biz onları ve o Şeytanları muhakkak ve muhakkak mahşere toplayacağız, sonra onları muhakkak ve muhakkak dizleri üstü Cehennemin etrafına ihzar eyleyeceğiz. (Elmalı)


FeveRabbike lenahşurennehüm veş şeyatıyn madem öyle rabbine and olsun ki onlara, şeytanlarla bir araya toplayacağım onları.

 Onları şeytanlarla bir araya toplamak, şeytani amelleri, şeytani duyguları, şeytani düşünceleri de bu ibarenin içine girer ki, iyiliklerin meleke haline gelmesi durumuna biz meleke diyoruz değil mi? Yani iyilikler insanda melek haline geliyor. Meleke kesp edince iyilik, melek oluyor onda. Kötülüklerin meleke haline gelmesi de insanda şeytana dönüşür. İnsan neyi meleke haline getirmişse huzuru ilahi’ye onunla çıkacaktır. Yani meleke haline getirdiği, artık melekleşmiş olan iyilikleri ya da meleke haline getirip artık şeytanlaşmış olan kötülükleri. İşte buradan o çağrışımları da algılamamız gerekiyor.

 sümme lenuhdırennehüm havle cehenneme cisiyya ardından cehennemin etrafında diz üstü bir halde bekleteceğiz.

 Buradaki cisiyya; diz üstü sürünmek anlamına gelir ama, bu belki şuna bir şeydir; Perişan bir halde, bitmiş bir halde, rezil ve rüsva bir halde.


69-) Sümme lenenzianne min külli şiy’atin eyyühüm eşeddü alerRahmâni ıtiyya;

 Sonra da her gruptan, onların azgınlık ve isyan itibarıyla Rahmân’a inkârda en katı olanlarını çekip çıkarırız (ateş için). (A.Hulusi)

 69 – Sonra her zümreden rahmana karşı en ziyade serkeşlik eden hangileri ise muhakkak ve muhakkak nez’ edeceğiz. (Elmalı)


Sümme lenenzianne min külli şiy’atin eyyühüm eşeddü alerRahmâni ıtiyya sonra her topluluktan o rahmet kaynağına karşı kimin daha azgın ve sapkın olduğunu seçip ortaya çıkaracağız. Kimin kötülük önderi, kimin onun ardına düşmüş olan artçı, kimin bilinçli ve inançtı bir biçimde inkarcı, kimin de böyle körü körüne taklidi bir biçimde inkarcı. Kimin Allah’a karşı savaş açıp küfründe direnen, kiminde küfründe direnip Allah’a karşı savaş açanların böyle propagandasına kapılıp, sele kapılıp giden olduğunu, yani içlerinde ayrım yapacağız diyor. Küfrün lokomotifleri ve vagonları.


70-) Sümme lenahnu a’lemu Billeziynehüm evla Biha sıliyya;

 Zira ateşte yanmayı kimler hak etmiştir biz iyi biliriz. (A.Hulusi)

 70 – Sonra elbette biz o Cehenneme yaslanmaya evlâ olanların kimler olduğunu daha iyi biliriz: (Elmalı)


Sümme lenahnu a’lemu Billeziynehüm evla Biha sıliyya hem biz kimin cehenneme yaslanmayı en çok hak ettiğini elbet daha iyi bilir. Bilmez mi Allah. Yani hiç adaletinden kuşkunuz olmasın hiç. her şeyden şüphe duyabilirsiniz, Allah’ın adaleti hariç. Ondan kuşkunuz olmasın. Ondan kuşkunuz varsa Allah’tan kuşkunuz var demektir. Allah’tan kuşku duymak Allah’a küfürdür. Adalete iman ahirete imanla özdeştir.


71-) Ve in minküm illâ varidüha* kâne alâ Rabbike hatmen makdıyya;

 Sizden Cehennem’e uğramayacak hiç kimse yoktur! Bu Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür. (A.Hulusi)

 71 – Hem içinizden hiç biri yoktur ki mutlak ona varacak olmasın, ve bu rabbinin uhdesine vacip kıldığı bir kazıyyei mahkeme olmuştur. (Elmalı)


Ve in minküm illâ varidüha ve mutlaka sizin her biriniz oraya takdim edileceksiniz.

 Variduha sözcüğünden yola çıkarak bazı ilk otoriteler oraya gireceksiniz biçiminde anlamışlar bu ayeti ve dolayısıyla her insan önce cehenneme girecek, bazıları yanacak, bazıları yanmayacak. Bazıları etkilenecek bazıları etkilenmeyecek biçiminde anlamışlar. Fakat varid ile dahil aynı şey değil. Yani vird ile duhul aynı şey değil. Bu manada Takdim edileceksiniz karşılığı en doğru karşılıktır.

 Takdim edileceksiniz, hepiniz. Fakat o, cehennemlik olanları tanıyacak. Zaten onun tanıyacağına dair ayetler Kur’an ın başka yerlerinde de var. Onun için hepiniz bir biçimde onu müşahede edeceksiniz. İyiniz ya da kötünüz onun dehşetini müşahede edeceksiniz. Göreceksiniz. GİRECEKSİNİZ DEĞİL tabii bu.

 kâne alâ Rabbike hatmen makdıyya Bu rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.

 [Ek bilgi; Hud/103 O, öyle bir gündür ki, bütün insanlar onun için toplanacaktır ve o, öyle bir gündür ki, mutlaka görülecektir.

 Hud/105; O gün gelince Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onların kimi bedbaht, kimi de mutludur.

İyi kötü herkes Cehenneme girer. Yalnız mümine, serin ve selâmet olur, İbrahim’e ateşin serin olduğu gibi. Allah takva ehlini kurtarır, zalimleri ise orada yüzüstü bırakır.”) (İbni Mace –Hadis)..!?...Allah’u alem]


72-) Sümme nüneccil leziynettekav ve nezeruz zâlimiyne fiyha cisiyya;

 Sonra korunanları (korunmanın getirisi, nûrânî kuvve sahiplerini) kurtarırız; nefsine zulmedenleri de dizüstü orada bırakırız. (A.Hulusi)

 72 – Sonra muttaki olanlara necat veririz de zalimleri dizleri üstü bırakırız. (Elmalı)


Sümme nüneccil leziynettekav ve nezeruz zâlimiyne fiyha cisiyya en sonunda hayatta sorumluluk bilinci ile hareket etmiş olanları kurtaracağız.(?)  Fakat kendilerine kötülük edenleri orada diz üstü bir halde, zelil ve rüsva bir halde bırakacağız.


73-) Ve izâ tütla aleyhim ayatuna beyyinatin kalelleziyne keferu lilleziyne amenû eyyül feriykayni hayrun makamen ve ahsenü nediyya;

 Onlara delillerimiz açık açık okunup bildirildiğinde, hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere: “İki fırkanın hangisi makam itibarıyla daha hayırlı ve meclisi daha iyidir?” dedi. (A.Hulusi)

 73 – Âyetlerimiz kendilerine açık açık tecvit üzere okunduğu vakit da o küfredenler dediler ki iman edenlere: «bu iki ferikin hangisi makamca daha iyi ve meclis-ü mahfilce daha güzel?». (Elmalı)


Ve izâ tütla aleyhim ayatuna beyyinatin kalelleziyne keferu lilleziyne amenû Ne ki, hakikatin apaçık belgeleri olan ayetlerimiz ne zaman kendilerine ulaştırılsa küfürde direnenler, imanda sebat gösterenlere şöyle sorarlar. eyyül feriykayni hayrun makamen ve ahsenü nediyya bu iki gruptan hangisi konumca daha üstün, yani makam olarak daha üstün ve hangisi daha hatırlı bir çevreye sahip haydi söylesenize. Derler.

 İki tür toplum. Yani burada ki eyyül feriykayn hangi grup. İki tür toplum. İki tür yaşam tarzı, iki tür hayat tasavvuru. Ona vurgu yapılıyor. Biri dünyevileşmiş berbat bir hayat tasavvuru. Cehennemle sonuçlanan dünyevileşmiş bir hayat tasavvuru. Diğeri ise dengeli bir hayat tasavvuru. İki dünyalı bir hayat tasavvuru. Biri iç güdülerinin kulu, diğeri Allah’ın kulu. Biri gücü hak bilen bir mantığa sahip, diğeri Hakk’ı güç bilen bir mantığa sahip. Onun için biri tüm varını yoğunu yer yüzüne, dünyaya, hayata yatırmış. Öbürü ise Ahireti de gören bir hayat yaşıyor. Onun için çift dünyalı. Biri ahlaki hiçbir kaygı gütmeden sırf çıkarlarını düşünüyor. Öbürü ise her yaptığında Allah ne der diye yapıyor.

 İşte size iki ayrı hayat tasavvuru, iki ayrı dünya ve iki ayrı sonuç. Eğer iki ayrı hayat varsa. İki ayrı davranış biçimi varsa, iki ayrı bakış açısı varsa, iki ayrı hayat modeli varsa ve bunlarda birbirinin zıddı ise bu ikisinin akıbeti ve sonu nasıl bir olur. Sizin adaletinize sığar mı ki bu Allah’ın adaletine sığsın. Testiyi kıranla suyu getirenin bir tutulduğu bir dünyada kim su getirir. Kaldı ki testiyi kıranla suyu getirenin karşılığı verilecekse, bu suyu getirene zulüm olmaz mı?


74-) Ve kem ehlekna kablehüm min karnin hüm ahsenü esâsen ve ri’ya;

 Onlardan önce, nice nesilleri helâk ettik ki, onlar zenginlik ve görünüş itibarıyla daha iyiydiler. (A.Hulusi)

 74 – Halbuki biz kendilerinden evvel meta’ ve manzaraca daha güzel nice karınlar helâk etmişiz. (Elmalı)


Ve kem ehlekna kablehüm min karnin halbuki biz onlardan önce de nice uygarlıkları helake uğratmışızdır. hüm ahsenü esâsen ve ri’ya onlar varlık ve görkem açısından daha öndeydiler. Yani bunların taptığı varlık ve görkem. Yeter bu. Gerçekten esâsen ve ri’ya Birincisi varlık ve görkem. Güç ve gösteriş, servet ve iktidar diye de çevirebiliriz bu ikiliyi. Güç ve gösteriş, servet ve iktidar, varlık ve görkem albeni. İşte ayet size tanıdık bir uygarlığı tarif ediyor görmüyor musunuz. Kim güce tapıyor, kim görkeme tapıyor, kim içi boşaltılmış sahte bir hayatı süsleyip insanlara dayatıyor.

 Bugün aslında batı modernleşmesinin getirdiği şeyde bu değil mi? Batı moderniz minin batı uygarlığının dayattığı hayatın tarifi işte bu ayette. Ahlaksız, ama ahlaklıymış gibi duruyor. Fakat makro planda baktığınızda ahlakın kayıtlı olduğunu görüyorsunuz. Bencil ve çıkarcı. Egosantrik bir yaklaşım, ben merkezli bir yaklaşım. Dünyayı kendine göre tanımlıyor. Kendini en üste yerleştiriyor. Harita da bile en üste yerleştiriyor. Kendini merkez olarak tanımlatıp diğerlerini çevreye alıyor. Kendi saadetini başkalarının felaketi üzerine bina ediyor. İlerleme mitine dayalı kutsalsız bir uygarlık. İşte burada tanımlanan da o ve devamını okuyalım, asıl orada geliyor.


75-) Kul men kâne fiyd dalaleti felyemdüd lehür Rahmânu medda; hatta izâ raev ma yû’adune immel azâbe ve immes saate, feseya’lemune men huve şerrun mekânen ve ad’afü cünda;

 De ki: “Kim dalâlette ise, Rahmân ona mühletini uzatsın! Nihayet kendilerine vadolunanı -azabı veya o saati (ölümü veya kıyametin kopuşunu)- görecekleri zaman, kim daha şerrli ve ordusu itibarıyla kim daha zayıf, anlayacaklar!” (A.Hulusi)

 75 – De ki: kim dalâlette ise rahman onun istediği kadar meddini uzatsın, nihayet vaat olunacak şeyi gördükleri vakit: ya azâb veya saat, o zaman bilecekler ki kimmiş o mevkii daha fena ve iradesi daha zayıf? (Elmalı)


Kul men kâne fiyd dalaleti felyemdüd lehür Rahmânu medda de ki; sapıklığın içine dalan kim olursa olsun o rahmet kaynağı onun süresini uzattıkça uzatabilir, bu mümkündür. Yani sapıkların ömrü kısa olur diye bir şey yok. Ya da sapıkların sefası kısa sürer diye bir şey yok. Ama dünya hayatıyla sınırlı. Bu tür güç ve iktidarın uzaması, eğer sahipleri öğüt almazsa, ibret almazsa, onların aleyhinedir. Allah’ın bir cezası olarak uzar. Ona da bir ima var gibidir. Yani uyarmak lazımdır. Şimdi uyarma vakti.

 Fakat uyaracak olanlar neredeler. Şu ayetlerin muhatabı olan ve bu ayetler kendi omzuna bir sorumluluk olarak yüklenmiş olan müminler neredeler. Uyarıcılar neredeler. Muhammed AS. ın risaletinin taşıyıcısı olan yiğitler neredeler. Modern batıyı; Öleceksiniz, sizin de sonunuz gelecek. İnsanlığın sonunu getirmeden aklınızı başınıza alın. Allah’a kul olduğunuzu anlayın. Kutsalsız bir uygarlık kurdunuz, insanı yok edeceksiniz. Yeryüzünü yok edeceksiniz. Kendinize geliniz. Allah’a karşı savaşamazsınız.” diye uyaracak olan yiğitler nerdeler.

 hatta izâ raev ma yû’adune immel azâbe ve immes saa’ ta ki kendilerinin tehdit edildikleri şeyi, ister bu dünya azabı olsun, ister son saat olsun, görünceye kadar… Görünceye kadar uzatabilir diyor yani. Bir üstteki cümle ile bağlantılı.

 feseya’lemune men huve şerrun mekânen ve ad’afü cünda İşte o zaman, kimin konumca daha kötü ve destekçe daha zayıf olduğunu, öğrenecekler. Buradaki cünd, ordu anlamına; yani “Kimin ordusunun daha zayıf olduğunu, kimin ordusunun da daha güçlü olduğunu öğrenecekler.” diyor. Yani Allah’ın ordusu karşısında, kendi ordusuyla Allah’a savaş açanlar, Allah’ın ordusunun güçlü olduğunu öğrenecekler.” diyor ayet.


76-) Ve yeziydullahulleziynehtedev hüda* vel bakıyatus salihatu hayrun ‘ınde Rabbike sevaben ve hayrun meradda;

Allâh doğru yolda olanların hakikat bilgisini arttırır! İmanın gereği fiillerin getirileri Rabbinin indînde hem sevap olarak hem de sonucu itibarıyla, daha hayırlıdır. (A.Hulusi)

 76 – Hidâyeti kabul edenlere ise Allah daha ziyade hidayet verir ve bâkı kalacak olan Salih ameller rabbinin indinde sevapça da daha hayırlı akıbetçe de daha hayırlıdır. (Elmalı)


Ve yeziydullahulleziynehtedev hüdan* Öte yandan Allah, doğru yola yönelen kimseleri, doğru yolda sebatlı kılar. vel bakıyatus salihatu hayrun ‘ınde Rabbike sevaben ve hayrun meradda ve insanoğlunun verimli ve kalıcı ürünleri olan erdemli ve yararlı davranışları, senin rabbinin katında hem karşılık olarak daha iyi, hem de kazanç olarak, daha üstündür.


77-) Eferaeytelleziy kefera Bi âyâtiNA ve kale leuteyenne malen ve veleda;

O işaretlerimizi inkâr eden ve: “Kesinlikle bana mal ve çocuk verilir” diyen kimseyi gördün mü? (A.Hulusi)

 77 – Şimdi şu küfredip de bana muhakkak mal ve veled verilecek diyen herifi gördün. (Elmalı)


Eferaeytelleziy kefera Bi âyâtiNA ve kale leuteyenne malen ve veleda Küfre saplanmış olan, üstelik “Servetle evlat elbette bana verilecekti.” diyen kimseye baksana bir… “Şunun haline bak hele.” diyor. Servet ve evlat; Yani insan gücü ve ekonomik güç elbette bizim elimizde olacaktı diyenlere söylüyor bunu. Yani sanki, babasının malıymış gibi, sanki yeryüzündeki tüm servet ve güç, ona babasından kalmış gibi davrananlar, ve bunu Allah’tan bir imtihan olarak değil de, sanki dünyanın tüm servetinin üzerine bir baba mirası gibi konduğunu zannedenler…

  “Baksana bunların haline.” diyor. Yani adeta, şunların düştüğü açmaza bak. Ahmaklığa bak.” dercesine. Ahlaki ve manevi kaygıları taşımayıp, tek değer bu dünyada iyi yaşam olan bir mantığın resmi bu. Ahlaki hiçbir kaygısı yok. Dini hiçbir kaygısı yok. Manevi hiçbir kaygısı yok. Kutsalla irtibatı yok. Dünyevileşmiş bir zihin. Dünyevileşmiş bir tasavvur. Sadece ben diyen ve kendi dışındakileri “Seni sevmeyen ölsün.” Mantığı işte… İşte burada…


78-) Ettaleal ğaybe emittehaze ‘ınder Rahmâni ahda;

Gayba ait bilgisi mi oldu yoksa Rahmân’ın indînde bir söz mü edindi? (A.Hulusi)

 78 – Gayba muttali’ mi olmuş? Yoksa rahmanın huzurunda bir ahit mi almış? (Elmalı)


Ettaleal ğayb  O kendisine gaybın sırlarının açıldığını mı düşünüyor? O adam. emittehaze ‘ınder Rahmâni ahda Yoksa rahmet kaynağının, yani Allah’ın o rahmet kaynağının katında muteber olan bir sözleşme mi yaptı? Tabii ki, kendi içinde zavallı ve aldanan bir tasavvur bu. Ona sesleniyor ayet.


79-) Kella* senektübü ma yekulu ve nemüddü lehu minel azâbi medda;

Hayır! Biz onun söylediğini kaydedeceğiz ve onun için azabını, uzattıkça uzatacağız. (A.Hulusi)

 79 – Hayır biz onun dediğini yazacağız ve kendisine azâb dan bir med çekeceğiz. (Elmalı)


Kella* Kesinlikle hayır. senektübü ma yekulu biz onların söylediklerini kaydedeceğiz. Biz onun Allah’a karşı bu isyanlarının tamamını kaydedeceğiz. Yani hiç birisini unutuyor değiliz, atlıyor değiliz. Fakat ihmal etmiyoruz, ihmal ediyoruz, mühlet veriyoruz, erteliyoruz. ve nemüddü lehu minel azâbi medda ve onun cezasını uzattıkça uzatacağız. Yani ona süre vermemiz aslında cezasını uzatmamız anlamına geliyor fakat farkında değiller.


80-) Ve nerisühu ma yekulu ve ye’tiyNA ferda;

 Dediklerini yitirir de, biz onun vârisi oluruz… Ve o, bize tek başına gelir. (A.Hulusi)

 80 – Ve o söylediği şeyleri hep elinden alacağız da o bize tek başına gelecek. (Elmalı)


Ve nerisühu ma yekulu ve ye’tiyNA ferda ve onun gururla dile getirdiği servet ve evlat bize kalacak bize..! Yani hiçbir şey götüremeyecek ve kendisi huzurumuza yalnız başına çıkacak. Ne mal, ne evlat getiremeyecek, kabre götüremeyecek, kefenin cebi olmayacak, mezarda işe yaramayacak. Yani mirasın Allah’a kalması burada Allah’ın baki, dünyanın fani, insanın fani olduğunun bir göstergesi.


81-) Vettehazu min dûnillâhi aliheten liyekûnu lehüm ‘ızza;

 Kendilerine üstünlük edinsinler diye Allâh dûnunda tanrılar edindiler. (A.Hulusi)

 81 – Tuttular Allahtan başka mabutlar edindiler ki kendilerine izzet ve kuvvet olsunlar diye, (Elmalı)


Vettehazu min dûnillâhi aliheten liyekûnu lehüm ‘ızza bu gibiler Allah’tan başkalarını kendilerine statü ve nüfus sağlamak için tanrılaştırırlar.

 Neymiş dostlar; Şöyle bir nefes alıp bu ayeti bir daha okumalıyım. Vettehazu min dûnillâhi aliheten liyekûnu lehüm ‘ızza bu gibiler Allah’tan başkalarını kendilerine statü ve nüfus sağlamak için tanrılaştırırlar. Bir daha çevireyim mi? Bu gibiler Allah’tan başkalarını sırf kendilerine statü ve nüfus kazandırmak için tanrılaştırırlar.

 İşte tüm surenin anahtar ayeti budur dostlar. Surenin başından sonuna kadar anlatılan bütün tevhidi hassasiyeti bu bir tek ayet özetler ve tüm dünya tarihi boyunca başkalarını tanrılaştıran, başkalarını ilahlaştıran insanların amacı budur. Statü ve nüfus kazanmak. Onların tanrılaştırdıkları şeylerin sırtından geçinmek. Onların sırtına binip statü ve nüfus kazanmak. Aslında onlar tanrılarını uşaklaştıranlardır. Veya tanrılarının uşağı olup birbirine uşaklık yapanlar. Görüyorsunuz sahte ilahçıların tek derdi nüfus ve statü kazanmaktır başka bir şey değil. Onların sırtından geçinmektir.


82-) Kella* seyekfürune Bi ıbadetihim ve yekûnune aleyhim dıdda;

 Hayır! (O tanrıları) onların tapınmalarını inkâr edecek ve onların karşıtı olacaklar! (A.Hulusi)

 82 – Hayır yarın ibadetlerini inkâr edecekler de aleyhlerine zıdd olacaklar. (Elmalı)


Kella ama hayır, seyekfürune Bi ıbadetihim ve yekûnune aleyhim dıdda aksine ahirette onlar kendilerine yönelik tüm tapınmaları reddedecekler ve berikilerin aleyhine zillet ve utanç delili olacaklar. Yani kendilerini ilahlaştıranların aleyhine zillet ve utanç delili olacaklar. Dıdda’yı tersine olacak biçiminde anlayacağız.Zıddı olacak ve bunun zıddı olacak ta yukarıda hani iddia etmişti ya, Yukarıda niçin tanrılaştırmıştı? Statü ve kendisine nüfus kazandırmak için. Oysa ki ahirette kendisine dünyada nüfus ve statü kazanmak için tanrılaştırdığı bu kimseler, ahirette kendisi için zillet ve utanç delili olacaklar.


83-) Elem tera enna erselneş şeyatıyne alel kafiriyne teüzzühüm ezza;

 Görmedin mi biz şeytanları, hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine irsâl ettik de onları (vehimlerini tahrik ederek) oynatıp duruyorlar. (A.Hulusi)

 83 – Görmedin mi biz o Şeytanları o kâfirlerin üzerine salmışız onları kaynatıp oynatıp kıvrandırıyorlar. (Elmalı)

 

 Elem tera enna erselneş şeyatıyne alel kafiriyne teüzzühüm ezza ey insan, şimdi sözü toparlıyor Kur’an ve hepimizi muhatap alarak her birimize tek tek hitap ediyor. Ey insan, ey bu vahye muhatap olan. Küfrü tabiat haline getirenlerin üzerine iç güdülerini kışkırttıkça kışkırtan, şeytanları musallat ettiğimizi görmez misin.

 Evet, irade ve seçme ile sınanmaya bir atıf bu aslında. İnsan irade ile, seçme ile sınanıyor. Şeytanın musallat edilmesi, insanın iyiliğe mahkum edilmeyip, iyilikle kötülüğü seçim yetkisinin kendisine verilmesidir. Hani İbrahim/22. ayetini hatırlayın; .. ve ma kâne liye aleyküm min sültan.. (İbrahim/22) diyordu değil mi şeytan. Kendisini bahane edenlere ahirette. Benim sizin üzerinizde herhangi bir gücüm kuvvetim yok. ..illâ en deavtüküm festecebtüm liy. Sadece ben davet ettim sizde benim davetime koşa koşa geldiniz. Gelmeyeydiniz. Yani başınıza vura vura asker yapmadım kendime sizi diyor. Ben davet ettim siz de davetime koştunuz. Ben gözünüzün arkasında ve beyninizin önündeki perdede film oynattım, siz de o filmiş gerçek sandınız.

 Ve arkasından müthiş bir şey söylüyor; fela telumuniy ve lumû enfüseküm İbrahim/22 de. Beni kınamayın, beni kınamayın ey dünyada şeytanın arkasına düşenler. Kendinizi kınayın, kendinizi diyor.


84-) Fela ta’cel aleyhim* innema neuddü lehüm ‘adda;

 Onlar için acele etme… Biz onlar için gün sayarız. (A.Hulusi)

 84 – Aleyhlerinde acele etme, biz onlar için ancak bir sayı sayıyoruz. (Elmalı)


Fela ta’cel aleyhim* innema neuddü lehüm ‘adda şu halde onların feci akıbete uğramaları için acele etmene gerek yok. Şu kesin ki biz onların günlerini tek tek sayıyoruz. Niye acele edersin. Bizim unuttuğumuzu mu sanırsın buyuruyor rabbimiz.

 Unutmadığını biliyoruz Allah’ım. Biliyoruz ama insanız, bazen acele ediyoruz.


85-) Yevme nahşurul müttekıyne ilerRahmâni vefda;

 Korunmuş olanları, ikrama nail olmuşlar olarak Rahmân’a haşrettiğimiz süreçte! (A.Hulusi)

85 – Muttakîleri vedf halinde (bir mes’us olarak) huzuru rahmana cem edeceğimiz gün, (Elmalı)


Yevme nahşurul müttekıyne ilerRahmâni vefda o gün gelince o rahmet kaynağının huzurunda sorumluluk bilinci ile hareket edenleri ağır konuklar olarak toplayacak ve ağırlayacağız. Yani Allah’ın misafiri olacaklar. Konuğu olacaklar onlar.


86-) Ve nesukul mücrimiyne ila cehenneme virda;

 Suçluları da suya hasret olarak Cehennem’e sevk ettiğimizde! (A.Hulusi)

 86 – Mücrimleri de susuz olarak Cehenneme sevk edeceğiz. (Elmalı)


Ve nesukul mücrimiyne ila cehenneme virda fakat günaha batmış olanları bir sürü gibi cehenneme doğru süreceğiz.

 Vird, sürünün suya götürülmek için öndeki insanın eline bir tutam ot alarak koca bir sürüyü bir tutam otun arkasında götürmesine denilir Arap dilinde. Ne ilginç değil mi? Ne ilginç bir tasvir. Ne muhteşem bir seçim, kelime tam yerinde. Yani siz dünyada bir tutam otun peşinden giden koyun olmaya razı oldunuz. O halde ahirette dünyada ki gerçek tercihinize bürünün. Dünyada sürü psikolojisiyle hareket ettiniz, şahsiyet olmadınız. Kişiliğinizi yitirdiniz, koyunlaştınız, mallaştınız. Onun içinde kul oldunuz birilerine. Onun içinde kul oldunuz bir tutam ota. Haydi şimdi de sürü olarak çıkın bakalım. İşte bu.


87-) Lâ yemlikûneşşefaate illâ menittehaze ‘ınder Rahmâni ahda;

 Rahmân’ın indînde ahd edinmiş (hakikati olan bir kısım Esmâ kuvveleri kendinden açığa çıkmış) olandan başkası, şefaat edemeyecek! (A.Hulusi)

 87 – Rahmanın nezdinde bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaate malik olamayacaklar. (Elmalı)

 

 Lâ yemlikûneşşefaate illâ menittehaze ‘ınder Rahmâni ahda işte o gün o rahmet kaynağı ile yaptığı iman sözleşmesine sadık kalanlar dışında hiç kimse şefaate nail olamayacaktır.

 Evet yani hiç kimse kayırılacağını beklemesin. Allah ile sözleşmesine sadık olanlar dışında. Demek ki Allah ile sözleşmesine sadık olanlar, yani iman ve ameli olanların şefaatçisi imanı ve ameli olacaktır. İman zaten Allah ile sözleşme yapmaktır. Bu sözleşmeye sadakat gösterenlerle ihanet edenler aynı olur mu? İhanet edenlerin bir başkasından yardım beklemesi, yataklık beklemesi, O’nun kayırıcılığını umması Allah’ın adaletine aykırıdır demeye getiriyor bu ayet.


88-) Ve kalüttehazerRahmânu veleda;

 “Rahmân çocuk edindi” dediler! (A.Hulusi)

 88 – O rahman velet edindi dediler. (Elmalı)


Ve kalüttehazerRahmânu veleda bir de çıkıp o rahmet kaynağı kendisine bir oğul edindi dediler.

 Başta Hz. İsa’yı putlaştıranlar olmak üzere birini, bir şeyi, ya da bir düşünceyi, bir eşyayı putlaştıran herkes bu ayetin muhatabı. Aslında bir üstteki ayetle de bağlantılı. Putlaştıranlar, putlaştırdıklarını aracı olarak görecekler. Hani müşrikler de öyle diyordu ya; ..illâ liyükarribûna ilAllâhi zülfâ (Zümer/3) bu putlara niçin tapıyorsunuz deyince cevapları bu oluyordu. Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye. Allah ile aramızda aracı olsunlar diye diyorlardı. Yok diyor, öyle yok. Bu Allah’a en büyük iftira.


89-) Lekad ci’tüm şey’en idda;

 Andolsun ki pek çirkin bir şey yaptınız. (A.Hulusi)

 89 – Kasem olsun pek ağır pek şeni’ bir cür’ette bulundunuz. (Elmalı)


Lekad ci’tüm şey’en idda doğrusu siz öyle dehşet verici bir iddiada bulundunuz ki;


90-) Tekadüs Semavatu yetefettarne minhu ve tenşakkul Ardu ve tahırrulcibalü hedda;

 Bu yüzden neredeyse semâlar çatlayacak, arz yarılacak ve dağlar yıkılıp düşecek! (A.Hulusi)

 90 – Az daha ondan Gökler çatlayacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecek. (Elmalı)


Tekadüs Semavatu yetefettarne minh bundan dolayı neredeyse gökler paramparça olacaktı. ve tenşakkul Ard ve yer yarılacaktı. ve tahırrulcibalü hedda ve dağlar toz duman olacaktı. İşte böylesine ağır bir iftirada bulundunuz siz.

 Görüyor musunuz, Allah’a oğul isnat etmek, işte falanca Allah’ın oğlu, baba, oğul, şu, bu gibi teslis akidesine benzer sapkınlıkları cenab-ı Hakkın nasıl tanımladığını görüyorsunuz. Rabbimizi gerçekten oldukça fazla üzüyor böyle bir yaklaşım. Onun için dağları toz duman eden bir iftira bu diyor. Allah’a öyle bir iftira ediyorsunuz.


91-) En deav lirRahmâni veleda;

 Rahmân’a çocuk nispet etmelerinden ötürü! (A.Hulusi)

 91 – O rahmana velet iddia ettiler diye,(Elmalı)


En deav lirRahmâni veleda O rahmet kaynağına bir oğul isnat etmek ha?

 

 92-) Ve ma yenbeğıy lirRahmâni en yettehıze veleda;

 Rahmân’a çocuk edinmek gibi bir kavram yakışmaz. (A.Hulusi)

 92 – Halbuki velet edinmek rahmana yaraşmaz. (Elmalı)


Ve ma yenbeğıy lirRahmâni en yettehıze veleda iyi ama O rahmetin ebedi kaynağının bir oğul edinmesi olacak şey değil ki, akıl kabul etmez ki. Yani aklen muhaldir böyle bir şey. Oğul sahibi olmak soya muhtaç olmak demektir. Allah ise muhtaç olmaktan münezzehtir. Bu O’nu insansılaştırmaktır, bu ise küfürdür. Halık ile mahluk nasıl aynı olabilir. oğla, babaya yaratılmış olan insanın, aciz olan insanın ihtiyacı vardır. Siz Allah’a böyle bir şey isnat etmekle aslında Allah’a hakaret etmiş olmuyor musunuz diyor ayet.


93-) İn küllü men fiysSemavati vel Ardı illâ atir Rahmâni ‘abda;

 Semâlar ve arzda kim var ise Rahmân’a kulluk eder! (A.Hulusi)

 93 – Göklerde ve Yerde hiç bir kimse yoktur ki o rahmana kul olarak gelecek olmasın. (Elmalı)


İn küllü men fiysSemavati vel Ardı illâ atir Rahmâni ‘abda hem göklerde ve yerde olan herkes o rahmet kaynağının huzuruna sadece ve sadece bir kul olarak çıkarılacaklardır. Yani peygamberler de, hatta meleklerde, aziyzler de, veliyler de, aliymler de, aklınıza şu çok büyük bir insan diye gelen kimler varsa onlarda hepsi sadece ve sadece O’nun huzurunda birer kuldurlar. Abduhu ve Resulûhu. Ne diyordu efendimiz;

 –  La tutruni kema etriyepne Meryem. Meryem’in oğlunu uçurdukları gibi, yücelttikleri gibi beni de uçurup kaçırmayın. Fein nema ene abdün. ben sadece bir kulum. Benim için deyin ki; Abdullah ve resulühu Allah’ın kulu ve resulüdür deyin.


94-) Lekad ahsahüm ve addehüm ‘adda;

 Andolsun ki (Rahmân) onları çok yönlü tüm detaylarıyla bilir! (A.Hulusi)

 94 – Kasem olsun ki hepsini ihsa etmiş, hepsini sayı ile ta’dad buyurmuştur. (Elmalı)


Lekad ahsahüm ve addehüm ‘adda doğrusu onların tümünü derin bir bilgi ile kuşatmış ve tek tek saymıştır.


95-) Ve küllühüm atiyhi yevmel kıyameti ferda;

 Onların hepsi, kıyamet sürecinde O’na TEK olarak gelir. (A.Hulusi)

 95 – Ve hepsi Kıyamet günü ona tek olarak gelecektir. (Elmalı)


Ve küllühüm atiyhi yevmel kıyameti ferda sonunda onların her biri kıyamet günü onun huzuruna tek başına çıkarılacaktır.


96-) İnnelleziyne amenû ve amilus salihati seyec’alü lehümür Rahmânu vüdda;

 İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, Rahmân onlar için bir sevgi oluşturacaktır. (A.Hulusi)

 96 – İman edip Salih işler yapanlar muhakkak, rahman onlar için bir meveddet (bir sevgi) verecek gönüllere sevdirecektir. (Elmalı)


İnnelleziyne amenû ve amilus salihati seyec’alü lehümür Rahmânu vüdda imanında sebat eden; ayete bakın ayete dostlar. Ayete bakın. İmanında sebat eden, erdemli ve dürüst davranan kimseler var ya, o sınırsız rahmet kaynağı olan Er Rahman, yani Allah, işte onların yüreğini çok farklı bir sevgi ile donatacak. Evet, Burada ki seyec’alü yu seyahlükup olarak ta anlamış bazı müfessirler. Yani bir sevgi yaratacak. Özel bir sevgi. Ama kendisinden sevgi verince yaratmasına gerek yok. Çünkü O Vedûd’dur, zaten aynı kökten gelen bir sözcük kullanılmış Habbe kökünden gelen bir sözcük değil. Vûd’ kökünden gelen bir sözcük. Vedûd; iki boyutlu bir sözcüktür. Hem ismi fail, hem ismi mefuldür bu kalıptan gelirse kelime. Yani çok seven ve çok sevilen. İşte Vedûd olan Allah’ta iman eden, imanda sebat gösteren ve imanını Salih amelle taçlandıran kimseler için onların yüreğini çok farklı bir sevgi ile donatacak.

 Bu çok farklı ibaresini dışarıdan parantez içi katmadım. Vudden kelimesinin nekira, belirsiz olarak gelmesinden dolayı anlama katkısı budur. Çok özge bir sevgi, farklı bir sevgi.

 Alemde felek kuvve i pazu ile dönmez.

Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez.

 Diyordu ya şair. Bir Şem’a ki, bir kandil ki Allah yaka üflemekle sönmez. Söner mi? Bir sevdanın ateşi ki, onu Allah tutuşturmuş olsun, kim söndürebilir. Allah severse, Allah sevgi ile donatırsa, Allah’ın verdiği sevgi ölümsüz sevgi olur. İnsanın sevda dediği bir çok şey aslında tutkudur. Tutku ayrı sevgi ayrıdır. Tutku tutuklar, sevgi özgür kılar. Allah verirse, Allah donatırsa sevgiyle muhabbet, müebbet olur, ebedi olur. İşte burada Allah’ın sevgi ile donattıklarından olmaya bakın diyor. O zaman alemi bir aşk suretinde görürsünüz, eşyaya sevgi ile bakarsınız. Sizi öldürmeye gelen dahi sizde dirilir. O zaman açan çiçeklerin dilini duyarsınız, sesini duyarsınız. O zaman esen rüzgarların sesini duyarsınız, O zaman Yakub’u anarsınız, O zaman Yusuf’u anar, o zaman İbrahim’i anlar, o zaman Muhammed’i anlarsınız. Salâtu selâm hepsine olsun.


97-) Feinnema yessernahu Bi lisanike litübeşşira Bihil müttekıyne ve tünzira Bihi kavmen lüdda;

 Biz O’nu, O’nunla korunanları müjdeleyesin ve inatçı bir topluluğu da O’nunla uyarasın diye, senin anlatımınla kolaylaştırdık. (A.Hulusi)

 97 – Sırf o Kur’an ı senin lisanınla şunun için müyesser kıldık ki onunla muttakîleri müjdeleyesin inat edenleri de inzar edesin. (Elmalı)


Feinnema yessernahu Bi lisanike litübeşşira Bihil müttekıyne ve tünzira Bihi kavmen lüdda işte sadece bu yüzden biz onu senin konuştuğun dil aracılığı ile kolaylaştırdık ki, sorumluluk bilinci taşıyan kimseleri onunla müjdeleyip, sorumsuzca savrulanları da uyarasın diye.


98-) Ve kem ehlekna kablehüm min karn* hel tuhıssü minhüm min ehadin ev tesmeu lehüm rikza;

 Onlardan önce de nice nesilleri helâk ettik… Onlardan herhangi birini hissediyor yahut onların fısıltılarını işitiyor musun? (A.Hulusi)

 98 – Hem onlardan evvel nice karn helâk ettik, hiç onlardan birini hissediyor musun, yahut gizli bir seslerini işitiyor musun?(Elmalı)


Ve kem ehlekna kablehüm min karn zira biz onlardan önce nice uygarlıkları helak etmişizdir. hel tuhıssü minhüm min ehadin ev tesmeu lehüm rikza Kur’an da ender kullanılan kelimelerden biridir son kelime. Sen şimdi onlardan herhangi birinin varlığını hissedebiliyor, ya da onların ardından cılız bir sesle de olsa söz edildiğini duyuyor musun? İşte yoklar. Helak ettik. Onca iddialarına rağmen arkalarında isim bile bırakmadılar. Kendilerinin hiç yıkılmayacağını sanıyorlardı. Bilmem kaç bin sene yaşayacaklarını düşünüyorlardı. Surlarını düğmelerini yaparken, ordularını hazırlarken, silahlarını hazırlarken, imal ederken, “bizi hangi güç devirebilir” diyorlardı. Fakat bak, bak şöyle insanlığın tarihine. O beni kim yıkabilir diyenlerin yerinde yellerin estiğini göreceksin.

 Onun için hangi uygarlık Allah’a karşı başkaldırı gösterisine soyunmuşsa o uygarlık sonu gelmiş bir uygarlıktır. O kendisinden öncekilerin atıldığı tarihin çöp sepetine büyük bir gürültüyle gümbür gümbür yuvarlanacağı günleri düşünsün diyor rabbimiz ve tabii ki hepimize kendisi karşısında, azameti karşısında,i celali karşısında, cemali karşısında, hiddeti karşısında, gazabı karşısında kendimize dönmemizi ve Allah’sız bir hayattan sakınıp Allah’ı, Sadece Allah’ı razı edecek bir hayatı zimmetlememizi istiyor. Biz de rabbimizden bunu istiyoruz ve diyoruz ki Ya rab, bize razı olacağın bir ömrü çok görme. Tıpkı İsa gibi, tıpkı İbrahim, tıpkı Meryem, tıpkı Musa, tıpkı Hz. Muhammed ve onların yolundan gidenlerin hayatı gibi bir hayat. Hepsine salâtı selâm olsun.

 “Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Mayıs 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 151 takipçiye katılın