RSS

Yazar arşivleri: ekabirweb

İslamoğlu Tef. Ders. TEKASÜR SURESİ (01-08) (196-B)

231

[["Euzü Billahi mineş şeytanir racim"

“BismillahirRahmanirRahıym”]]

Bu ruhumuzu ayağa kaldıran, tüylerimizi diken diken eden, içimizi çamaşır gibi sıkan ayetlerin arkasından tekasür suresi sanki gerçekten de konunun bir devamı gibi, sanki gerekçe, kararın gerekçesi gibi geliyor.

Tekasür suresi adını ilk ayetinden alıyor tutkuyla çoğaltmak manasına geliyor, yani servet manasına değil. Çünkü kalıp olarak böyle tutkuyla çoğaltmak. Bir hadiste makbura diye anılıyor ismi.

İniş zamanı Mekki, hem de Mekke’nin ilk döneminin surelerinden biri. İlk tertiplerde Kevser suresi ile maun suresi arasına yerleştirilmiş ki, takriben 16. sıraya gelse gerek yanlış hatırlamıyorsam. Bunu da eğer yıl itibarıyla tarihlendirirsek peygamberliğin 2. yılına tarihlendirebiliriz. Yani çok erken indirilmiş bir sure.

Demek ki insanlığın en temel problemlerinden birine parmak basıyor. Nedir o? Çoğaltma tutkusu, yığma tutkusu, dünyevileşme. Bir önceki derste günahtan bir adam yapsanız kellesinin yerine neyi koyarsınız diye sormuştuk ya, efendimiz dünya sevgisini koyuyor. Hubbud-dunya ra’su kulli khooti’ah dünya sevgisi her hatanın başı onun için bu da biriktirme tutkusu aslında dünya sevgisinin bir devamı, belki sebebi, belki sonucu. Ama mutlaka onunla ilgili bir şey.

[Ek bilgi; Hz. Ömer'den şöyle rivayet ediyor: Hz. Peygamber; Kim bir gecede bin ayet okursa Allah'ın huzuruna Cenab-ı Hak onun yüzüne güldüğü halde varır» dedi. Hz. Ömer, «Ey Allah'ın Resûlü! Gecede bin ayet okumaya kimin gücü yeter?» dedi. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem Tekasür Suresi'ni sonuna kadar okudu ve «Nefsimi yedi kudretin¬de tutan Allah'a yemin ederim, bu bin ayete denktir» diye buyur¬du. (Hadis)]

Servet mülkiyet değil, bu ayetler bize servetin mülkiyet değil emanet olduğunu söylüyor. Çoğaltma tutkusunun insanı nasıl oyaladığını, ölünceye kadar insanı insanlıktan çıkardığını söylüyor ve diyor ki elbet o gün tüm nimetlerden hesaba çekileceksiniz. le tüs’elünne yevmeizin ‘anin na’ıym (8) evet, kesinlikle o gün size verilen, yani dünyada verilen nimet değil, çünkü na’ıym Kur’an da 16 yerde geçer hepsi de ahiret nimeti. Ahiret nimetlerinin nasıl kaybettiğinizden, dünya nimetlerinin yerine neden ahiret nimetlerini takas ettiğinizden, dünyayı kazanmak için ahiret nimetlerini nasıl feda ettiğinizin hesabı size sorulacak diyor. Şimdi suremizin tefsirine geçebiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

1-) Elhakümüt tekâsürü;

Tekasür (zenginlik ve sülaleniz) sizi aldatıp oyaladı! (A.Hulusi)

1 – Oyaladı o çokluk kuruntusu sizleri. (Elmalı)

Elhakümüt tekâsürü çoğaltma tutkusu sizi oyaladı durdu.

Kınanan mal değil, servet değil burada çoğaltma da değil hatta, çoğaltmanın tutkusu. Tam burada Bağdat’lı Cüneyd’in o meşhur harika sözü geliyor aklıma; Fakr, yani bizim fakirlik dediğimiz şey. Efendimizin el fakru fahrıy; Fakr övüncümdür der. İşte fakr ı tarif ediyor şimdi. Fakr; senin hiçbir şeye sahip olmaman değildir, asıl fakr dünyalara sahip olsan da hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir.

Sahip olmak, sahip olunmak, işte bütün mesele bu. Olmak ya da olmamak, Shakespeare’in dediği gibi; to be or not to be. Yani sahip miyiz, yoksa bizim sahibimiz mi. Malım derken iki vurguya sahip. Ya benim malım demiş oluruz, ya da ben malım demiş oluruz. Hangisini diyoruz? Eğer 2. vurguyu diyorsak mal bizim süvarimiz olmuş demektir, sırtımıza binmiş demektir. Eğer biz malın atı olmuşsak vay gele başımıza. O zaman biz hiçbir şeyin sahibi değiliz, çünkü bizim sahibimiz o. Eğer benim malım vurgusuyla söylemek istiyorsak mal, servet atımız olmalıdır, ipi de elimizde olmalıdır. Yani o bize sahip olmamalıdır.

Dünya bir denize benzer, yürekte bir gemiye benzer. Su geminin içine girerse gemi batar, su geminin dışında durursa gemi yol alır, gemi güzergahında menzili maksuda erişir. Onun için suyun geminin içine girmesine izin vermemek lazım. Dünyanın, yüreğin içine girmesine izin vermemek lazım. Bir yürekte iki sevda olmaz, çatal kazık yere geçmez

Ma ce’alAllâhu li racülin min kalbeyni fiy cevfih. (Ahzab/4) biz bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadık diyor. Eyvallah..! Bu mana da el kârda, gönül yarda olmalı. Gönül de kârda olursa yara ne kalır ki. Onun için insan dua edecekse elimizde çok eyle kalbimizde yok eyle diye dua etmelidir. O zaman korkmasın.

[Ek bilgi; Hani bir hadiste anlatılır: Ashabın fakirlerinden bir grup bir yanlışın içine düşerek gelip ResulAllah’a dert yanarlar. “Ey Allah’ın Resûlü, zenginler tüm mükâfatları alıp götürdüler. Bize bir şey kalmadı. Bizim kıldığımız namazı onlar da kılıyorlar, bizim tuttuğumuz orucu onlar da tutuyorlar. Ama onlar bizden farklı olarak mallarının zekatını da veriyorlar. Halbuki biz bundan mahrumuz. İlim peşinde, kulluk peşinde koşacağız diye bizim mal, mülk toplayacak zamanımız olmadı. Dünyayla ilgilenecek zamanımız olmadı. Şimdi o zengin kardeşlerimizi kıskanmıyoruz ama bize bir yol göster. Biz ne yapalım? Biz de dünyalık peşine düşelim mi? Biz de işe, aşa atılalım mı? Biz de mal, mülk sahibi olmaya çalışalım mı?” dediler.

Ashabın bir dönem düştüğü ve ResulAllah’ın ikazından sonra vazgeçtikleri servet toplama derdi Müslümanların kıblesi haline gelmiştir. Herkes bunun derdinde. Herkes biraz daha büyüme derdinde. (Besairu-l Kur’an- Ali küçük)]

2-) Hattâ zürtümülmekabir;

Öylesine ki mezarlıkları ziyarete gittiniz. (A.Hulusi)

2 – Ta.. ziyaret edişinize kadar kabirleri. (Elmalı)

Hattâ zürtümülmekabir ta ki mezarlara varıncaya dek. Bu iki manaya da gelebilir.

1 – Ölünceye dek, yani çoğaltma tutkusu sizi o kadar oyaladı ki ölünceye dek bu dalganın arkasına takıldınız, oyalandınız.

2 – ikinci manası; Ki bazı müfessirler bunu tercih ederler, bu sebebi nüzule dayalı bir mana. Birincisi bağlamın desteklediği, bu sebebi nüzulün desteklediği mana. Kabirleri ziyaret edinceye kadar çoğaltma tutkusu sizi oyaladı. Çoğaltma tutkusu sizi o kadar oyaladı ki, en sonun da kabirleri bile saymaya kalktınız. Bu da sebebi nüzulden yola çıkılarak verilen mana. Nedir bu? Mekkeli iki müşrik kabile birbirine soy sop yarıştırmaya kalkışmış, bu yarışma o noktaya gelmiş ki birbirlerine nüfuslarıyla ve kalabalıklarıyla iftihar ederken artık kabir taşlarını, kabirleri saymaya kadar varmışlar. Bu çok bana makul gelmiyor, bağlamla da uyumlu gelmiyor.

Aslında burada söylenen şey ölünceye kadar. Çünkü Arap dilinde mecazen ölmek, kabre girmek, kabre varmak, kabri ziyaret etmek manasına. Zaten Arap şiirinde de kullanılmış.

Aslında elhaküm, el lehve, el lehüv mastarından türetilmiş, değirmenin ağzından çıkanı geri değirmene vererek oyalamak. Değirmen taşları un öğütürken kendini de öğütür. Taşlar kendini öğütmesin, boşa dönmesin diye ağzından çıkanı içine koymaya lehüv denilmiş. Onun içi oyalamak manasına geliyor. Şuğul den farklı yalnız şuğul de meşgale mesela. Farkı da şuğul; yararlı ya da yararsız oyalamaya denir oyalanmaya denir. Ama lehüv sadece faydasız ve yararsız oyalanmalar için kullanılır.

[Ek bilgi; “Ademoğlu hep, “malım, mülküm, malım mülküm” der. Halbuki senin malın; yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip de onayladığından başkası değildir.” (Müslim 2958)

"Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır." (Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46)]

3-) Kellâ sevfe ta’lemun;

Hayır! Yakında (vefat ile) bileceksiniz. (A.Hulusi)

3 – Öyle değil, ilerde bileceksiniz. (Elmalı)

Kellâ sevfe ta’lemun ama hayır vakti geldiğinde gerçeği öğreneceksiniz sevfe ta’lemun vakti geldiğinde gerçeği öğreneceksiniz. (hatta gerçeği burada öğreneceksiniz.) Çünkü bir sonraki ayet bize zımnen bunu veriyor. Gerçeği bu dünyada vakti geldiğinde öğreneceksiniz. Vakti gelecek yani ölmeye gerek yok, kabirlere gitmeye gerek yok. Dünyanın sizin işinize çok yaramadığını, hani öyle derler ya 3 – 5 yaş psikolojisi:

3 yaş ve 5 yaş psikolojisinin temeli şuymuş; 3 – 5 yaşında ki çocuklar ellerine aldıklarını kendilerinin zannederlermiş. Onun içinde tuttuklarını vermezlermiş. Hatta parayla her şey alınır sanırlar bu yaşta ki çocuklar. Para her şeydir zannederler. Ama 30 lu yaşlara geldiklerinde paranın her şey olmadığını öğrenirler. Eğer akılları normal büyümüşse, ortada bir anormallik yoksa 40 yaşını aştığında paranın hiçbir şey olmadığını öğrenirler. Onun için burada haddi zatında büyümeyi de bize öğretiyor. Yani ey insanoğlu çocuk kalma aklını bil geliştir deniliyor. Büyümemiz içinde para iler her şeyin satın alınamayacağını öğrenmemiz lazım. Dünyanın her şey olmadığını öğrenmemiz lazım. Kellâ sevfe ta’lemun budur işte, bir gün elinden kayar gider. Bir varmış bir yokmuş olur. Etrafınıza baksanıza dün dünyalıklar içinde yüzenlerin, bugün sergi sefil bir halde olduğunu görmek mümkün. Onun için dünyanın insana vefa gösterdiğini görmek için ahirete gitmeye gerek yok , dünyada da bunu görecekler, göreceksiniz diyor.

Ama görmediniz diyelim ki; Sümme kellâ sevfe ta’lemun o da olmadı diyelim, görmediniz. Vakti gelince gerçeği burada olmazsa orada göreceksiniz. Evet, sümme bize bunu veriyor, daha sonra göreceksiniz. Burada olmadı diyelim orada göreceksiniz.

[Ek bilgi; MALIN AFETLERİ

Malın Âfetleri; Bunlar da dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır: Dinî âfetler üç gruptur:
Birincisi; Günahlara sevk etmesidir. Çünkü şehvetler çok değişiktir. Âcizlik ve imkânsızlık bazen kişi ile günah arasına perde olarak gerilir. Nitekim 'bulmamak, masum kalmaktandır' denilmiştir. İnsanoğlu günahın bir çeşidinden ümitsiz olduğu zaman, artık ona karşı şehveti kabarmaz. Günaha muktedir olduğunu hissettiği zaman nefis kendisini dürter. Mal da kudretin bir çeşididir ve günaha davet edici karakteri insanı dürter. Eğer kişi onun isteğini yaparsa helâk olur. Eğer sabrederse, sıkıntıya girer; zira yapma gücü olduğu halde sabretmek daha zordur. Zenginlik fitnesi fakirlik fitnesinden daha büyüktür.
İkincisi; Mubahlara dalmaya (ve israfa kaçmaya) sürükler. Bu ise malın âfetlerinin başlangıcıdır. Bu bakımdan mal sahibinin arpa ekmeği yemeye, yamalı elbise giymeye, yemeklerin lezzetlilerini bırakmaya, Hz. Süleyman'ın (a.s) zenginliği terk ettiği gibi terk etmeye gücü ne zaman yetebilir?

Öyle ise mal sahibinin en güzel durumu (kendisine göre) dünya ile lezzetlenmek, nefsini buna alıştırmaktır. Öyle ki dünya ile lezzetlenmek, onun yanında normal bir âdet haline gelir. Dünya zevklerinden uzak duramayacak bir duruma gelir!

Dünyanın bir kısmı kendisini, diğer bir kısmına çeker. İnsan bu zevklere alıştığı zaman, bazen helâl kazanç ile bunlara ulaşma imkânından yoksun olur. Dolayısıyla şüphelilere dalar! Maddî durumunu düzeltip, dünya lezzetlerine nail olmak için riyakârlık, yağcılık, yalan, nifak ve diğer rezil şeylere yeltenir; zira malı çok olan bir kimsenin halka ihtiyacı çok olur. Halka ihtiyacı olan bir kimse ise, elbette onlara münafıklık yapmak, onların rızasını kazanmak için Allah'a isyan etmek mecburiyetinde kalır.

Eğer insan bilfiil lezzetlere başlamaktan ibaret olan birinci âfetten kurtulursa, bu ikinci âfetten kurtulamaz. Düşmanlık ve dostluk da halka olan ihtiyaçtan doğar. Bu ihtiyaçtan haset, kin, riya, gurur, yalan, kovuculuk, gıybet, kalp ve dile mahsus olan diğer günahlar neşet eder! Bu günahların diğer azalara sirayet etmesinden de insan kurtulamaz. Bütün bunlar malın uğursuzluğundan, onu korumak ve çoğaltmak ihtiyacından doğar.

Üçüncüsü; Öyle bir beladır ki hiç kimse bu beladan kurtulamaz, Şöyle ki, malı koruyup çoğaltmak insanoğlunu Allah'ın zikrinden alıkoyar. İnsanı Allah'ın zikrinden alıkoyan her şey zarardır ve bunun için de Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:

-Malda üç âfet vardır; biri helâlinden kazanmamaktır.

-Helâlinden kazanırsa diğer âfet nedir?

-Hakkı olmayan yere sarf etmektir!

-Hakkı olan yere sarf edilirse diğer âfet nedir?

-Bu takdirde de malı korumak ve geliştirmek kendisini

Allah'ın zikrinden alıkoyar!

İşte müzmin hastalık budur. Çünkü ibâdetlerin temeli, beyni ve sırrı Allah'ın zikrini ve azametini düşünmektir. Bu ise, her şey den boş olan bir kalp ister. Gayri menkulün sahibi ise sabah akşam çiftçi ile mücadele edeceğini, hesaba tutulacağını, ortaklarla münakaşa edeceğini, su ve sınır meselelerinde münazaa edeceğini, vergi hususunda devlet memurlarıyla uğraşacağını, tamirde ücretlilerin kusur gösterdiği şeyler hususunda münakaşaya tutuşacağını, çiftçilerin hainlik yapıp çaldıkları için, onlarla mücadele edeceğini düşünür.

Ticaret sahibi, ortağının hıyanetini kârı kendisine alacağını, çalışmaktaki kusurluluğunu ve malı zayi edeceğini düşünür. Koyun sahibi de bunun gibi şeyler düşünür. Diğer mal sahipleri de bu tür şeyler düşünür.

Oysa insanoğlunun düşüncesi, parayı nereye sarf edeceği nasıl koruyacağı, birisi ona muttali olursa ne olacağı ve halkın oradan tamahlarını nasıl keseceği hususunda durmadan düşünür. Dünya için düşünmenin sonu gelmez. Günlük nafakasını bulan bir kimse, bütün bunlardan emin ve salimdir.

İşte dünyevî âfetlerin özeti bunlardır. Hele mal sahiplerinin dünyada çektikleri korku, üzüntü, gam; haset edicileri defetmek hususundaki yorgunluk, malın kazanılması korunması hususundaki zorluklar da cabası! Onlarda durum bu iken, malın panzehiri; nafakasını ondan almak, kalanını hayrat yollarına sarf etmektir. Bundan başkası zehir ve âfettir. Allah Teâlâ'nın selâmetini, lütuf ve keremiyle güzel yardımını talep ediyoruz. Allah her şeye kâdirdir. (İ. Gazali- İhya)]

5-) Kellâ lev ta’lemune ‘ılmel yekıyn;

Hayır! İlm-el yakîn (olarak vefattan önce) bilseydiniz! (A.Hulusi)

5 – Öyle değil, ilmelyakîn bilseniz. (Elmalı)

Kellâ lev ta’lemun yoo..! veya kella nın farklı manaları Basra lılara göre manası farklı, Kûfe’lilere göre manası farklı. Kûfe’liler içinde de Ferra’ya göre manası ayrı Kisai’ye göre manası ayrı. Dolayısıyla yoo..! da diyebiliriz buna, şu kesin ki, elbette de diyebiliriz. Şu kesin ki eğer bu tutkunun neye mal olduğunu tam olarak kavramış olsaydınız lev ta’lemune ‘ılmel yekıyn yakıyn bir bilgi ile tam olarak kavramış olsaydınız;

[Ek bilgi; Dünya hayatının nimetlerinden olan mal, neseb gibi maddi, hayali ve fani lezzetler (tekasür) sizi o kadar oyaladı ki, bunlarla perdelendiniz, kemalinizin bunlarda olduğunu sandınız. Ahiret nimetlerinden olup kalıcı manevi kemalattan, akli lezzetlerden, akıl ve makulattan, istidat nuru ve fıtrat saflığından oluşan güzelliklerinizi yok ettiniz…….

….Bedenler harap olduğu, varlıklar üzerindeki perde kalktığı zaman bileceksiniz. Ama o zaman, bilmenin size bir faydası olmayacaktır. Çünkü ölümle birlikte sizi kemale erdirmeye yarayan sebepler ve araçlar yok olacaklardır.

ilmel yakin mertebesine ulaşsaydınız, şehvetlere dalmak, vehim menşeli ve hayali lezzetlerin peşinde ömür tüketmek, maddi ve bedensel kemalat için uğraşmak gibi başınızı daldırdığınız, üzerine üşüştüğünüz rezillikler gibi şeylerle perdelenen kimselere özgü olan tabiat cehennemi ateşini görürdünüz ve bunlardan kesin olarak vaz geçerdiniz (İbn. Arabi- Te’vilat)]

6-) Le terevünnelcahıyme;

Andolsun, cahîmi mutlaka görürdünüz! (A.Hulusi)

6 – Kasem olsun o Cahimi çaresiz göreceksiniz. (Elmalı)

Le terevünnelcahıym o zaman cahıymi görürdünüz. Dikkat buyurdunuz gibi tercüme etmiş değilim. Ne demek cahıymi görürdünüz? Burada ki “lâm” bir önceki ayetle bu ayetin aslında sebep sonuç ilişkisi içinde olduğunu gösterir. Onun için bir önceki ayet şarttır, bu da cevabıdır. Çünkü “lâm” cevap “lâm”ıdır. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz, tek cümle gibi görülmelidir. Aslında secavent sahibi buraya “tı” koymuş, ama gerçekte buraya “lâm” koymalıydı. “lâm elif” koymalıydı ki aynı cümle gibi okunmalıydı. Bu tabii onun, secavebt sahibinin görüşü. Fakire göre ise böyle. İkisini birlikte okursak Kellâ lev ta’lemune ‘ılmel yekıyn, Le terevünnelcahıym kesinlikle görürdünüz cahıym i, cehennemi, kışkırttığınız korkunç ateşi.

Nedir bu? Cahıym acaba dünya için kullanılıyor mu. Benim ilk merak ettiğim burayı tefsir ederken bu oldu ve baktım ilginçtir Kur’an da cahıym dünya için kullanılıyor. Saffat/97. ayetinde dünyada ki ateş için. Gönlüm şöyle bir rahatladı, tam oturdu dedim. O zaman verdiği mana öyle dehşetli ki eğer bilseydiniz tam olarak kavramış olsaydınız bu çoğaltma tutkunuzun neye mal olduğunu, dünyayı da cehenneme çevirdiğinizi de görürdünüz. Çünkü dünyayı cehenneme çevirenler çoğaltma tutkusu olanlar.

Görmüyor musunuz büyüklük tutkusuna kapılanlar dünyayı nasıl cehenneme çeviriyorlar. Ellerine geçirdikleri kitle imha silahlarıyla nasıl kitlesel imhalara başvuruyorlar. Hiç acımadan çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden. Sadece insanları değil bitkileri bile, doğal canlı hayatı bile mahvederek. Ne bu? bunların arkasında ne yatıyor, bu azgınlık ne Allah aşkına. Evet, Le terevünnelcahıym eğer siz gerçekten de bunu tam kavramış olsaydınız tutkuyla biriktirmenin, biriktirme tutkusunun neye mal olduğunu, dünyayı nasıl cehenneme çevirdiğinizi de görürdünüz. Dünyayı cehenneme çevirenler, biriktirme tutkusu olanlar, güç tutkusu, iktidar tutkusu, servet tutkusu. Yetmiyor mu? bu üç tutku bir araya geldiğinde şeytanlar orada temerküz etmiyor sadece, onlar da şeytanlaşmış oluyor. Tut tutabilirsen insanoğlunu kim tutacak? Nefret tutacak tabii ki onun için Allah tutmak istiyor, Allah insanoğluna kendini tut ey insanoğlu diyor, kendini tut. Onun için oruç tut diyor oruç tutmak kendini tutmaktır da onun için. Onun için namaz kıl diyor. Yani namaz seni kılsın aynı zamanda sen namazı kıl ki diyor. Vakit sana sahip çıksın, sen vakte sahip çıkma. Onun için ibadetleri emrediyor. Bundan tek çıkarı olan taraf biziz aslında.

İşte burada dünyada yaktığımız cehennem ateşini bize gösteriyor Allah. Eğer biriktirme tutkusu benliğimizi sararsa önümüze kimse duramıyor. Baksanıza yer yüzünü cehenneme çevirenler hep bu yüzden çevirdiler, bugün de hala bu yüzden çeviriyorlar. Ve devam ediyor;

7-) Sümme leteravünneha ‘aynel yekıyn;

Sonra yemin olsun onu (cehennemi) kesinlikle ayn-el yakîn – gözlerinizle göreceksiniz. (A.Hulusi)

7 – Sonra kasem olsun onu çaresiz aynelyakîn göreceksiniz. (Elmalı)

Sümme leteravünneha ‘aynel yekıyn tut ki burada göremedin (Parantez içinde böyle bir fahvel hitab, söz geliminden bir giriş cümlesi takdir etmemiz gerekiyor.) tut kl burada görmedin bu cehennemi, yaktığınız, tutuşturduğunuz cehennemi, veyahut ta tutkunların tutuşturduğu cehennemi burada görmedin. Sümme leteravünneha ‘aynel yekıyn ama daha sonra ahirette onu zaten gözlerinizle göreceksiniz. leteravünneha ‘aynel yekıyn aynel yakıyn olarak, bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Burada görmediniz diyelim, ama orada bir gün gelecek sümme, daha sonra ahirette gözlerinizle göreceksiniz. Dünya da ilmel yakıyn görmezseniz tutuşturduğunuz cehennemi, ahirette aynel yakıyn göreceksiniz diyor.

8- ) Sümme le tüs’elünne yevmeizin ‘anin na’ıym;

Sonra andolsun, elbette sorulacaksınız o süreçte nimetlerinizden. (A.Hulusi)

8 – Sonra kasem olsun o gün o naîmden muhakkak sorulacaksınız. (Elmalı)

Sümme le tüs’elünne yevmeizin ‘anin na’ıym nihayet o gün geçici nimetleri kendisine tercih ettiğiniz( Bu parantez içi bir söz gelimi açıklaması) Geçici nimetleri kendisine tercih ettiğiniz tüm ahiret nimetlerinden dolayı bir gün gelecek o gün hesaba çekileceksiniz. Yani sen hangi nimeti kaybettin ey kul, sen neyi neye tercih ettin ey kul biliyor musun diye sorguya çekilecek, veya sorulacaksınız. Size sorulacak ey kul sen nettin be kul, sen nettin. Sen ne büyük bir yanılgıya düştün, sen ne dehşet bir hata işledin, sen neyi neye takas ettiğini biliyor musun ey insan. Şu nimetleri feda edipte dünyanın geçici nimetleri alınır mı. Dünyanın 3 kuruşluk nimetleri için ahi,retin ebedi nimetleri feda edilir mi be insan. Sen netti be insan..! İşte böyle sorulacak.

Dikkat buyurun mevcut meal ve tefsirlerin hiç birisinde olmayan bir şekilde anladım. Hakikaten doğrusunun bu olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum. Çünkü burada ki en naıym; Kur’an da nerede geçerse ahiret nimeti için kullanılır, sadece ahiret nimeti için. Burada istisna saymak keyfilik olur, delil ister istisna olması için. Onun için burada ki de ahiret nimetidir. Çünkü kullanıldığı tüm yerlerde Kur’an da ahiret için geliyor. O zaman burada da ahiret için. Onun için dünyada ki nimetlerden hesaba çekileceksiniz değil burada, ahirette o ebedi nimetleri neden dünyada ki geçici, anlık nimetlere feda ettiğinizin sorgusu yapılacak, bu sorulacak size, değdi mi şimdi, gördün mü yaptığını denilecek, sorulacak.

Rabbim ebedi nimetleri dünyanın geçici nimetlerine takas etme zilletinden bizi korusun. Bize akıl, fikir ve istikamet ihsan etsin de hakkı Hakk, batıla batıl muamelesi yapalım. Hakkı Hakk bilip Hakka ittiba edelim, batılı batıl bilip batıldan kaçınalım. Bize o derin basiret ve feraseti lûtfetsin de küçüğe büyük, büyüğe küçük. Geçiciye kalıcı kalıcıya geçici mauamelesi yapmayalım. Bize böylesine derin bir basiret versin de Allah’ın gör dediği yerden bakıp O’nun gösterdiği hakikatleri görelim inşaAllah.

Sadakallhul azıym. Allah en gerçeğini en doğrusunu hakikati söyledi.

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ekim 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 164 takipçiye katılın