RSS

Yazar arşivleri: ekabirweb

İslamoğlu Tef. Ders. FİL SURESİ (01-05) (197-B)

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Fiyl suresi 105. sure. Mekki bir sure, zaten üslubundan da, muhtevasından da açıkça anlaşılıyor. Kâfirun suresinden sonraya yerleştirmiş elimizdeki tertip sahipleri onu. Yani peygamberliğin 2. yılına koyabiliriz.

Konusu fil olayı. Aslında fil olayı üzerinden tüm zamanlar ve zeminlerde geçerli olan bir hakikati anlatmak. Nedir o? Ahlaksız gücün ibretlik akıbeti. Ahlaksız güç dedim dikkat buyurun, gücün de ahlakı olur, iktidarın da ahlakı olur. Gücün ahlakını alınca geriye zulüm kalır, geriye güç kalır ahlaksız güç. Güç sahibi olmak felaket değil, belki ahlak güçle birleşince saadettir. Ama gücün ahlakını alınca ahlaksız güç sahibi olmak felakettir. Hem buna sahip olan için, hem de onun sahip oldukları için. Böyle bir güç tarafından yönetilmekte felakettir. Güçlüyüm haklıyım. Niye haklısın? Çünkü güçlüyüm diyen her gücün akıbetini bu surede görüyoruz fil suretinde. Hayır, güçlülük insanı haklı kılmaz ama haklılık güçlü kılabilir, Kur’an ın verdiği cevap bu.

Fil; surede büyüklük tutkusunu sembolize eder. Hayvanların en irisidir en büyüğüdür ya hacımca, büyüklük tutkusunu. Aslında en irisidir ama canlılar dünyasının küçük bir canlısı olan, kendisinden kat kat hacımca küçük kiloca az olan insan tarafından bir fil sürüsü yönlendirilir. Bir tek insan 1.000 fili yönetir, götürür ama bin fil bir insanı yönetemez, götüremez. Orada aslında büyüklük tutkusunun insanı nasıl insanlıktan çıkarıp hayvanlığa o derekeye düşürdüğünün de zımni bire ifadesi var. Zaten surenin fil ordusu ibaresinin neye tekabül ettiğini açıklarken buna da değineceğim.

[Ek bilgi; Kuşlara ve vahşi hayvanlara ilham etmekle insana ilham etmek birbirine yakın mahiyettedir. Çünkü söz konusu varlıkların nefisleri yalındır. Ayrıca, yüce Allah’ın kendilerine verdiği özellikler itibariyle taşların bir varlık üzerinde etkili olmaları da görülmemiş, garip, akıl almaz bir şey değildir. Bir kimse kudret âlemine muttali olur, gözlerinin önünden hikmet perdesi açılırsa, buna benzer birçok şey görecektir. (İbn. Arabi-Te’vilat)]

Her hesabın üstünde bir hesap vardır fil suresi bize bunu söyler. Her hesabın üstünde Allah’ın hesabı vardır. Yer yüzünde büyük güçler her zaman olmuştur. Ama büyük güçlerin hesap edemediği kendilerinden daha büyük bir gücün olduğudur, işte bunu hesap etmezler. Bunu hesap edemediklerinde sahte tanrılığa kalkışırlar fakat sonunda helak olup giderler.

Bakın insanlık tarihine Nemrut’un kurduğu o imparatorluk nerde. İbrahim’i ateşe atan Nemrut’u. Nerede o imparatorluk. Firavunların kurdukları imparatorluklar nerede. Musa’ya yer yüzünü dar getireceklerdi, Musa’nın adı göndere çekilmiş ama onlar neredeler. Hani kurdukları o görkemli krallıklar nerede.

Evet, Roma nerde, İskender nerde, İskender’in devleti nerde. Pers imparatorluğu nerde, kisraların o büyük dağları ben yarattım küçükler babamdan kaldı havasıyla talan ettikleri dünya nerde ve o güç gösterisi nerde, Bizans nerde, bütün bunlar nerde. İşte bakın etrafınıza 5 – 6 – 7 – 8 metre surlar, bu surları yapan insanlar acaba ne düşünüyorlardı. Titanik’i yapan usta gibi düşünüyordu; Bunu tanrı bile batıramaz haşa diyordu herhalde. Hayır, nerdeler şimdi? Dolayısıyla bize bu soruyu sorduruyor aslında fil suresi.

Tarihi bir arka plan var surenin dayandığı. Bizans ve Pers rekabeti vahyin indiği yüzyılda, hatta bir önceki y.y. da, yani miladi 6. y.y. da kızışmıştır, zirvesine çıkmıştır. Yemen üzerinden bölgeyi nüfuz altına alma yarışına girişirler Bizans ve Pers imparatorlukları. Dönemin iki süper gücüdür bunlar. Biri Hıristiyanlığa, diğeri ise zerdüştizme dayamıştır arkasını. 6. y.y. rekabetin zirvesini ifade eder.

Mekke bu rekabette bir ara istasyondur. Yani Mekke’nin içinde bulunduğu bölge ne İran’a ne Bizans’a bağlıdır fakat yine de bu bağımsız bölge üzerinde mücavir devletler, komşu devletler hakimiyet kurma rüyası görmektedirler, tam hakimiyet de kuramamaktadırlar. Bu rekabet Mekke’de ki tüccar topluluklarına da yansır. Mekke baharat yolu üzerinde en verimli ticaret şehirlerinden biridir. Kabe’nin hürmetine, içinde ne hayvancılığa, ne ziraata elverişli herhangi bir unsur bulunmamasına rağmen, simsiyah lav kayalıklarından oluşmasına rağmen Mekke’nin ehli bir eli yağda, bir eli balda bölgenin en müreffeh şehrinde yaşamaktadırlar ticaret sayesinde. Bu ticaret kuzeyle güney arasında yapılmakta. Okyanusla Akdeniz arasında yapılmaktadır.

İşte Mekke bu konumu dolayısıyla iştah kabartmaktadır, fakat her tarafa uzaklığından dolayı Mekke üzerinde herhangi bir süper güç nüfuz kuramamaktadır. Mekke’nin içinde bu nüfuz yarışı, bu rekabet şöyle karşılığını bulur. Mutayyebun ve haliyf diye ikiye ayrılır Mekke’li kodamanlar, tüccarlar. Mutayyebun yani güzel kokulular, güzel kokulu bir kaba daldırıp ta ellerini sözleşmelerini böyle imzalamalarından dolayı bu ismi almışlardır. Haliyf te işte birbirleriyle hıyf ettikleri için, yani anlaşma yaptıkları için bu ismi almışlardır. Bunlardan biri Bizans’ı, öbürü ise kisra’yı yani iki süper güçten birini desteklemişlerdir. Yani iki süper gücün ikisin de temsilcisi Mekke’de bulunmaktadır.

Ve Allah resulünün doğumundan yaklaşık 50 gün önce olan bu fil hadisesinin öncesinde de, yani 570 lere doğru bu rekabet kızışır ve İran nüfuzu bölgede hakim unsur olur ve Habeşistan üzerinden Yemen’i ele geçiren ve bir ordu darbesiyle orduyu ele geçiren Ebrehe isimli Habeşistan’a, dolayısıyla Habeşistan’ın da bağlı olduğu Bizan’sa bağlı olan Ebrehe isimli bir komutan Mekke’nin elinden ticari üstünlüğü alıp san’a ya vermek istemekte ve San’a yı bölgenin ticaret merkezi haline getirmek istemektedir. Bunun için bir kilise yapar, kaynaklarımızda kulleys diye anılan, aslında kaliys, kulleys, nasıl okunduğu konusunda ihtilaf var, aslında kilise nin bozulmuş şekli gibi geliyor. Hatta Ebrehe ismi de İbrahim isminin Habeş’çe söylenişi gibi geliyor. Yani Allahu alem öyledir.

İşte bu zat, bu komutan Mekke’den ticaret merkezini San’a ya kaydırmak için San’a ya bir büyük kilise, katedral inşa ettirir. Mekke’liler ve Mekke’nin civarında ki insanlar bu teşebbüsü hoş karşılamazlar, hatta iki kişi gizlice anlaşarak giderler sabotaj düzenlerler ve kirletirler o kiliseyi bir gece. Bunu gören Ebrehe haddini bildirmek için zaten bahaneye bakmaktadır. Fillerden oluşan ve fillerin de içinde bulunduğu büyük bir ordu hazırlar ve Yemen’den Mekke’ye doğru yola çıkar.

İşte 570 lere doğru gerçekleşen bu olay üzerinde bu sure iner. Ki ticaret Mekke’nin aslında can damarıdır ve bu can damarını kesmeyi amaçlamaktadır Ebrehe. Sabotajı bahane ederek Kâbe’yi yıkmaya yürüdüğünde şöyle bir olay nakleder kaynaklarımız Ebrehe ile AbdülMuttalip arasında. Mekke’nin reislerinden biri veya 1. reisidir AbdülMuttalip. 200 devesi kırda otlamakta iken Ebrehe’nin adamları deve sürüsünü toplayıp ordugâha getiriler. AbdülMuttalip bunu haber alınca develerini istemek için Ebrehe’nin çadırına gider ve aralarında şu mükaleme geçer;

- Ben develerimi almaya geldim.

- Sen kimsin?

- Ben Mekke’nin reisiyim.

- Mekke’nin reisi bizden Kâbe’yi yıkmama ricasında bulunacağına develerinin peşine mi düşüyor. Diye tarizde bulunur, hatta alaya alınca Ebrehe, Abdül Mttalip’in verdiği cevap dillere destandır.

- Kâbe’nin rabbi var, rabbi Kâbe’yi korur, sen benim develerimi ver.

Gerçekten de Rab Kâbe’yi koruyacaktır ve sonuç Allah’a karşı güç gösterisinde bulunanlar yenilmiş ekine döneceklerdir. ke’asfin me’kûl (5) yenilmiş ekine döneceklerdir.

Müşrikler bu olay üzerine kendilerine ehlûllah lâkabını takarlar, yani Allah’ın ev halkı payesini verirler. Kâbe’nin ekmeğini yerler fakat Kâbe’nin rabbine küfrederler.

İşte bu sure bu küfrü dile getirerek; Kâbe’nin ekmeğini yiyorsunuz ey Mekke’liler, Allah sizi Ebrehe’nin elinden aldı fakat siz böyle mi teşekkür ediyorsunuz Allah’a, Kâbe’nin rabbine dercesine işte bu sure bu mesajı verir. Şimdi surenin tefsirine geçebiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

1-) Elem tera keyfe fe’ale Rabbüke Bi ashâbil fiyl;

Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı, ashab-ı fil’e? (A.Hulusi)

1 – Görmedin mi? Nasıl etti Rabbin ashabı fîle? (Elmalı)

Elem tera keyfe fe’ale Rabbüke Bi ashâbil fiyl fil ordusuna rabbinin ne yaptığını görmedin mi, baksana bir fil ordusuna rabbin nasıl muamele etti.

Fil ordusu ilginçtir, ashabul fiyl. Burada bir nükte var gibi. Ordu file nispet ediliyor. Ordunun file nispet edilmesi, hayvan sizden daha akıllıydı, hayvan Ebrehe den, askerlerden daha akılıydı gibi bir nükte içeriyor dilsel olarak, belagat olarak. Yani fili komutan seçen ordu. Filden komutanı olanların başına gelecekte budur dercesine.

Ama fil Mekke’nin üzerine onca ısrara rağmen yürümedi. Filin bakıcısı ne kadar ısrar ettiyse hayvanı Mekke tarafına döndüremedi. Baş fil mahmud diyorlar. Belki mamutta oradan geliyor olabilir. İşte bu fili razı edemediler Mekke üzerine yürümeye. Hayvan sizden akıllıydı manasına veya nüktesini içeren bu ibare aslında gerçekten de hayvanın onlardan akıllı olduğunu gösteriyor. Onlar bilemediler ama hayvan Allah’ın beytini yıkmak için bir adım atmamıştı.

[Ek bilgi; EBREHE’NİN FİL İLE KÂBEYE SALDIRDIĞININ VE HELAK OLDUĞUNUN HİKAYESİ.

Rivayet edenler der ki; bu Ebrehe’nin fil ile Mekke’yi yıkmaya varması şundan ötürüydü;

Necaşi Ebrehe’den memnun kalınca Yemen ilinde onu padişahlıkta bıraktı. Ebrehe bu habere çok sevindi, yoksullara sadaka dağıttı, ihsanlarda bulundu, kurbanlar kesti. Her şehirde kiliseler yaptırdı. Kendisi San’a şehrinde Necaşi adına bir kilise kurdu ki o diyarda ondan büyük bir bina yapılmamıştı. Sayısız mallar altınla o kilisenin süslenmesine harcandı. Öyle bir bina yapılmıştı ki görenler şaşkına dönerlerdi, insanoğlunun eli ile yapılmamış sanırlardı. Bu kilisenin yapılması tam dört yıl sürdü, bina tamamlanınca o kilisenin adını Kaliç koydular. Bu kilisenin ünü bütün dünyada duyuldu……

Araplar da bir kişiyi Yemen’e o kiliseyi görmesi için Ebrehe’nin yanına yolladılar. O kişi kiliseyi görmüş, seyre başlamıştı. Yemenliler onu görüp Hıristiyan olmadığını anlayarak; “ Sen ne kişisin Burada işin ne) dediler. O Mekke’li de; “BenArap taifesindenim, oraya Yemen meliki’nin bir kilise yaptırmış olduğu haberi geldi. Onu göreyim hem de Arapları hac etmek için buraya getireyim diye geldim. Dedi.

Bu haberi Ebrehe’ye bildirdiler. Ebrehe de; “ onu kiliseye alın her yerini ona gösterin, ona engel olmayın” dedi.

Arap vakta ki kilsienin içine girdi, orada bir şeyi gördü ki onu bütün ömründe görmemişti. Öyle lâtif resimler nakşolunmuş, öyle cevherle süslenmiş, hele o altın salipler ki kızıl yakutla ve incilerle zinetlenmiş olup altın zincirlerle asılmıştı. Süslenmesine o kadar çok mal harcanmıştı ki hesabı ve kararı hiçbir zaman hesap edilemezdi.

Mekke’li kişi kiliseyi böyle görünce şaşırdı kaldı. Sonra bir yerde durdu, çok ağladı gözyaşları döktü. Mabedin hizmetçilerinden izin diledi. “Beni bu gece burada bırakın, burada yatayım, ibadet edeyim.” Dedi. Onlarda izin verdiler. Oda kiliseyi sabaha kadar bomboş buldu. Büyük abdesti gelmiş ve necisini kilisenin mihrabına ve duvarlarına sürmüştü.

Sanah olunca bu kişi kapıcılardan izin istedi Kiliseden dışarı çıktı hemen o saat oradan kaçtı gitti. Yemen’li halk ibadet için kiliseye girince kilisenin içinin pislenmiş olduğunu gördüler. Hemen Ebrehe’ye haber verdiler.

O Arap ki buraya gelmişti kiliseye böyle böyle iş yapmış. Her halde Mekke halkı kilisemizi pislemek için bu kişiyi göndermiş olsalar gerek dediler.

Ebrehe bu haberi alınca kızdı; “Arapların o kutsal evini yıkmayınca ve viran etmeyince içini mırdarlıkla doldurmayınca geri dönmemeye yemin etti. Necaşî nin bir fili vardı Adı mamud’du he hangi orduda bulunursa o asker basılmaz, mağlup olmazdı, daima zafer kazanırdı Hem de Habeş ilinde ondan daha büyük, ondan daha gökçek daha güzel fik yoktu. Bütün filler ondan korkarlardı, ona daima yenik düşmüşlerdi. Habeş ülkesinde ne kadar fil varsa o mamud fili önlerinden yürür, öteki filler onun ardından yürürlerdi. Habeş fillerinde Ebrehe’nin 13 fili vardı ki onunla birlikte götürülmüşlerdi…….

…. Ebrehe’nin askerleri Mekke’ye yaklaşınca Mekke halkı toplandı. Mekke başkanı olan Abdulmuttalib’in önüne geldiler. O Muhammed Mustafa S.A.V) in dedesiydi. Ona; “Ya Abdülmuttalib dediler biz bu Ebrehe ile savaşamayız, işte geldi, Mekke’ye yetişti. Ne yapalım, nice edelim, halimiz nice olacaktır. Dediler.

Abdulmuttalib; “Yapılacak iş şudur Oğlumuzu ve kızımızı alalım, Mekke dağlarına dağılalım. Bu ev Yüce Allah’ın evidir, yine yüce Allah’a ısmarlayalım. O’nun gücü bizden artıktır. Gerekiyorsa evine düşmanları musallat etsin, onu yıktırsın. Gerekiyorsa onu saklasın. Düşmanı evinin üstünden kovsun hüküm onundur Ne dilerse onu işlesin. Dedi.

Onlar bu fikirde iken Ebrehe Mugammes’ten 5.000 er seçti, Mekke’nin üzerine gönderdi. Esved bin Matfur adında bir komutanı başlarına dikti ve ona; “Var Mekke’yi kuşat, dört yanını muhasara et, insandan hayvandan ne bulursan yakala, topla bana getir. Sakın Mekke’nin içine gireyim deme.

Esved Bin Matfur da Mekke’ye saldırdı. Attan deveden, koyundan, sığırdan ne buldu ise sürdü. Çobanlarını tutsak kıldı, hepsini Ebrehe’nin katına getirdi. Develerin arasında Abdulmuttalib’in de 200 devesi vardı.

Ebrehe; O çobanları ve tutsakları bana getirin dedi. Onlara;Mekke kavminin tedbirleri nedir diye sordu. Bizimle savaşa girişebilirler mi, yoksa aman mı dilerler diye sordu. Onlar da; Mekke kavminin tedbiri şehri padişaha teslim etmektir. Hiç cenk etmek niyetinde değiller. Abdulmuttalib onlara böyle öğüt vermiştir. Dediler.

Ebrehe’nin yanında Hayyad adında Arap taifesinden bir bey vardı ona şu buyruğu verdi; “Hemen yürü var Mekke halkına şunları söyle;

Benim maksadım Mekke’lilerin kanlarını dökmek değildir. Benim buraya gelmekliğim bu evi yıkmak harap etmek içindir. Ben bu işi yapmaya and içmişimdir. Kendileri emin olsunlar, hiç korkmasınlar. Mallarından, davarlarından, oğullarından ve kızlarından ötürü korku duymasınlar.

Ebrehe bu buyruktan sonra da; Onların ulularını al bana getir. Göreyim o ne sıfatta bir kişidir. Dedi. Hayyad Mekke’ye geldi Ebrehe’nin buyruğunu halka bildirdi Abdülmuttalib’i de aldı Ebrehe’nin katına getirdi. O gün bunların Ebrehe ordusuna getirilmesiyle akşam oldu. Ebrehe ile buluşulamadı. Abdülmuttalib o geceyi tutsak edilen Zünefer ve nüfeyl’in yanında geçirdi. Zünefer Abdülmuttalib’in dostu idi ona;Bana bir himmetin varmıdır ya Zünefer dedi. O da;

“ Benim elimde ne var ki ben bir tutsak kişiyim her gün başımın korkusu içindeyim. Ebrehe’ye, ben bu sözü söyleyemem Ama şu fil bakıcıları ki ulu Mamud adında ki filin hizmetkarlarıdırlar. Onlar padişahın sır sahipleridir Onların da bir büyükleri vardır, adına Enis derler, çok ta iyi kişidir. Hem de benim dostumdur. Ona senin halini ve Araplar içinde ki saygını Ebrehe’ye bildirmesini söyleyin. Ta ki Ebrehe de sana mertebene göre izzet ve saygı kılsın,dedi.

Abdülmuttalib çok ulu kişiydi halkı içinde ve bütün Arap taifesi arasında ondan daha saygın kişi yoktu. Çok ta öz ehliydi. Cömertlikte eşi benzeri yoktu. Ne zaman bir deve boğazlasa etini adem oğullarına üleştiridi. Devenin karnını bağırsaklarını dağlara taşıttırırdı Onları da kuşlara, yırtıcı hayvanlara yedirirdi. Bundan ötürü onun bir lakabı da Mut’ıminnas-ı ves Siba yani insanları ve yırtıcı hayvanları tamlandırıcı demekti.

Zunefer o dostu olan Enis’i yanına çağırttı. Abdülmuttalib’i ona anlattı.

Sabah olunca Enis Abdülmuttalib’in kim olduğunu Ebrehe’ye bildirdi. Ebrehe de izin verdi Abdülmuttalib’i katına getirdiler. O da içeri girdi. Ebrehe tahtında oturmaktaydı Abdülmuttalib’i tahtının aşağısında oturmasına rıza göstermedi, tahtının üstünde kendi yanında oturmasına halktan çekindi hemen tahtından yere indi döşek üzerine oturdu.

Sonra Abdülmuttalib geldi Ebrehe ona izzetler ve saygılar gösterdi, yanına aldı, ona nazar kıldı. Boyunu posunu, şeklini ve şemailini yakından gördü, çok beğendi. Abdülmuttalib’in duru ve vakarı Ebrehe’ye çok hoş geldi, tercümanına;

Onunla konuş sözlerini duyayım dedi. Abdülmuttalib konuşurken onun sözlerinde ki açıklığı ve muhabbeti yakından gördü. O zaman Kâbe’yi yıkmaya ve onun hürmetine gerek Kâbeyi ve gerekse Mekke şehrini viran etmeye karar verdi.

Tercüman kişiye; “Sor bakalım bu kişi benden ne istiyor “dedi. “her ne diliyorsa onu şimdiden kabul eyledim”.

Bu sözleri tercüman Abdülmttalib’e bildirdi O da; “Dileğim şudur ki dünkü gün 200 devemi sürmüş götürmüşlerdi onları bana geri versinler.” Dedi.

Ebrehe Abdülmuttalib’den bu sözleri işitince üzüldü ve; “Ne yazık ki bu kişinin şekil ve şemailine göre aklı yokmuş, tedbiri kötüymüş. Ben kudret ve kuvvetimle bunların Kâbe’sini yıkmaya geldim, dünyada bunların öğünüşü bu Kâbe iledir onu viran etmek kastımdı. Oysa ben umardım ki benden bu Kâbe’yi viran etmemekliğimi itsiye idi. Onun hatırı için onu yıkmayayım. Kâbe’yi ona bağışlayayım, askerlerimi geri döndürüp gideyim Kıyamete kadar da Kâbe’yi kurtarmak ona Fahir onur vereydi. Oysa o benden Kâbe’ye hizmeti bir yana bırakıp 200 devesini istiyor. Ey kişi ben bu Kâbe’yi sana bağışlayıp gitseydim senin nice 200 deve kazancın olurdu. Asıl gereklisini bilmiyorsun.” Dedi.

Tercüman bunları Abdülmuttalib’e söyledi Abdülmuttalib de şu cevabı verdi. “Bu ev benim değildir. Onun sahibi vardır ki evini saklamasını bilir. Benim korumama ihtiyacı yoktur. Dilerse saklasın dilerse yıktırsın benim bu arada sözüm yoktur. Ancak ben develerimi isterim. Melik; Hemen develerimi geri verilsin” dedi.

Ebrehe de buyurdu ki “Abdülmuttalib’e 200 devesini geri verin”. Develerini geri verdiler. O da develerini aldı sürüp Mekke’ye geldi. Abdülmuttalip o zaman Mekke halkına; “Varın dağılın, dağlara kaçın dedi Bu kutsal evi sahibine ısmarlayın, şehirden gidin.

Mekke halkı da karısını kızanını alıpMekke dağlarına kaçıp gittiler Abdülmttalib’de çocuklarını aldı Hira dağına gitti. Vakta ki o gün geldi, sabaha erildi Mina yakınında kondu Mekke’nin halinden haber sordu Ona;Halk dağıldı gitti, şehirde kimse kalmadı dediler. Ebrehe o zaman buyruk salarak;

“O mamud filini ve öteki filleri Mekke’ye sürünüz Kâbe yıkılsın harab edilsin. Mekke şehrini de yıkınız” dedi. Ama kimseye ziyan verilmeden. Oradan gidilsin.

Mamud fili Mekke’ye yönelince harem sınırına gelince bir adım daha adım atmadı, yerinde durdu. Ne kadar uğraşıp onu dövdüler, başına vurdularsa da çare olup ileri gitmedi. O durunca da öteki filler de yerlerinde durdular.

Sonra yüce Allah Ebabil kuşlarına emreyledi, deniz kıyısına indiler her birisi üçer parça balçık aldılar, ağırlıkları mercimek kadardı. İki tanesini iki ayağı ile bir tanesini de burunları ile götürüyorlardı. Hava boşluğunda Ebrehe’nin askerlerinin üstüne gelince Yüce Allah’ın emri ile Cehennemden bir parça yalın (ateş) belirdi, o balçık parçalarına dokundu onları taş haline getirdi. Ebabil kuşları da o taşlar henüz kızgın iken her taşı bir kâfirin tepesine bıraktılar. Bu taşlar o anda kime dokundu ise gövdesini ateş sardı, vücutları kabardı, etleri parça parça oldu, etleri yere döküldü.

Ebrehe’nin ordusu o hale geldi ki her asker kendi başının çaresine düştü, kimi öldü, kimisi dağıldı, kaçtı. Kaçanlarında kimisi yolda öldü, kimisi Yemen’e vardı orada öldü. Ancak başına taş düşmeyenler canlarını kurtarabilmişlerdi.

Ebrehe’nin de başına bir ebabil kuşu taşı indi. Gövdesi şişti Yemen’e gelinceye kadar acı çekti Oraya gelince gövdesi parça parça olarak can verdi. O filler yine geriye dönüp kaçtılar Onları Yüce Allah sakladı böylece selamet buldular kurtuldular.

Abdülmuttalib’e ve Mekke kavmine bu hal haber verildi yine hepsi Allah’ın evi olan Beytullah’a geldiler. Herkes yerli yerinde karar kıldı. Bu olaydan dolayı Abdulmyttalib’in Arap içinde hürmeti ve izzeti arttı. Kâbe’nin Allah’ın evi olduğu iyice bilinip anlaşıldı ki ona kötü niyette bulunanı Hak Teala helak eder. Bundan ötürü Abdulmuttalib’e manevi kazancı da bol oldu. (Tarih-i Taberi-Ebu Cafer Muhammed bin Cerir’üt Taberi Cilt 2/531-540)]

Süheyli 570 yılının şubat ayında gerçekleştiğini söyler. Nebinin doğumundan 50 gün öncesine denk geliyor, muharrem ayına bu olay.

2-) Elem yec’al keydehüm fiy tadliyl;

Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? (A.Hulusi)

2 – Kılmadı mı tedbirlerini müstağrak tadlîle.. (Elmalı)

Elem yec’al keydehüm fiy tadliyl Allah onların entrikalarını saptırmadı mı. Yani kendi başlarına dolamadı mı fiy tadliyl aslında. tumturaklı gerekçelerin ardında gizli emeller sakladıklarını gösteriyor keyd ifadesi burada. Onların gizli emellerini, amaçlarını boşa çıkarmadı mı, amaçlarından saptırmadı mı onları, fiy tadliy bu. Dolayısıyla Ebrehe kiliseye yapılan sabotajı bahane etmişti. Fakat Ebrehe’nin zihninin arkasında Kâbe’yi yıkıp Kâbe’nin ticari potansiyelini San’a ya aktarmak vardı. Burada ki keyd kelimesi bize bunu veriyor aslında.

Barış operasyonu falan derler ya hani günümüzün süper güçleri. Giderler konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan silahlarıyla mahvederler, altını üstüne getirirler, binlerce, on binlerce masumu öldürürler adına da barış operasyonu koyarlar ya onun gibi. İşte keyd bu aslında. Entrika, hile, görünenin arkasında görünmeyen sebepler var, gizli gayeler var, gizli niyetler var. Ama ne yaptı Allah o gizli niyetlerini başlarına doladı yani kendi, kendilerinin kazdıkları kuyuya düştüler.

3-) Ve ersele aleyhim tayren ebâbiyl;

İrsâl etti üzerlerine tayrân ebabil’i (Ebabil kuşları). (A.Hulusi)

3 – Saldı da üzerlerine sürü sürü kuşlar (Ebâbil). (Elmalı)

Ve ersele aleyhim tayren ebâbiyl ve O, Allah onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi. Aslında tayr; kuş diye çevrilebilir mi buna bakalım. Tayr havada intikal eden herşey demektir. Peki ille de kuş mu diyeceğiz? Hayır, tayr dan sadece kuş anlaşılmadığı 6. surenin, yani En’am/38. ayetinde ayrıca kanat zikredildiğinden anlıyoruz. Demek ki kanat şart değil burada. Ayrıca kanat zikredilmediğine göre bu ayette kanatlı olması şart değil, havada intikal eden her şey, küçük veya büyük. Havanın içinde intikal eden her şey akla gelir.

Ebabil; Aslında bu kelime bülbülü de çağrıştırıyor, ki bülbül de Arapça bir kelime belbele den geliyor. Yani böyle bir yakınlığı var sadece dikkat çekmek istedim.

Aslında; Ve lillâhi cünudüs Semavati vel’Ard. (Fetih/7) göklerin ve yerin orduları Allah’ın emrindedir. Ayeti kerimesini hatırlatıyor.

Yine; ve ma ya’lemu cunûde Rabbike illâ HU. (Müddessir/31) Allah’ın ordularını O’ndan başka kimse bilmez ayetini hatırlıyorum ben.

Bu Ebabiller farklı tefsirlere konu olmuş. Bunlar kuştur denilmiş, bunlar taştır denilmiş, bunlar mikroptur denilmiş, bunlar havada intikal eden başka şeylerdir denilmiş vs. vs. Veyahut ta bir yanardağın püskürttüğü lavlardır denilmiş vs. Bütün bunlar müfessirin ufku nispetinde yaptığı açıklamalar. Ama biz bunların Allah’ın ordularından bir ordu olduğunu, Allah dilerse kendine karşı açılmış savaşta, yarattığı her şeyi istihdam edebileceğini görüyoruz. Bu da onlardan biridir.

Bizzat neye tekabül ediyor olursa olsun mesele ortadadır ve Allah’a karşı savaş açan güç helak olmuştur, hadise budur.

[Ek bilgi; Ebabil Kuşu Nedir? Ebabil Kuşu Özellikleri Nelerdir?

Ebabil kuşu nedir? Ebabil kuşu tüm yaşamı boyuca uçan ve sadece üremek ve yavru beslemek için yere inen kainatın en gizemli kuş türlerinden birisidir. Birçoğunuz aslında ebabil kuşlarını biliyorsunuz. Halk dilinde bu kuşlara baharın habercisi denilmektedir. Sanırım bunu söyledikten sonra yazımıza konu olan kuşların hangi kuş olduğunu daha iyi anlamışsınızdır. Gelin ebabil kuşlarının hayatına birlikte göz atalım.

Ebabil kuşları görünüş itibariyle kırlangıçlara benzer. Hatta birçok kişi ebabil kuşlarıyla kırlangıçları karıştırmaktadırlar. Ebabil kuşları yapısal olarak kırlangıçlardan daha itidir. Kanatları daha çatallı ve kuyrukları daha uzundur. Ayrıca kırlangıçlar uçarken kanat çırpar.

Ebabil kuşlarının temel özelliği ise kanat çırpmadan uçmalarıdır yani uçma işlemini süzülerek gerçekleştirirler. Ebabil kuşları çok nadir yere ayak basarlar. Eğer bir ebabil kuşunu yerde gördüyseniz ya yem yemek için yere inmiştir ya da kendisine bir yuva arıyordur. Ebabil kuşları yuva olarak yüksek binaların çatılarının köşe noktalarını seçer. Diğer kuşlara göre çok hızlı ve ürkektirler. Bir canlı kendilerinden ne kadar küçük olursa olsun her daim ondan kaçmaya çalışırlar. Bu özellikleri de kimi kuş severler tarafından bu kuşlara korkak kuş denilmesine neden olmuştur.

Ebabil kuşlarının ortalama yaşam süresi 20 yıldır. Herhangi bir hastalığa yakalanmama ve ya vurulmama durumda bu süre zarfında hayatlarını devam ettirebilirler. Ebabil kuşları çok keskin bir göz yapısına sahiptir. Gündüzleri onları uçarken havada görmek neredeyse imkansızdır. Çünkü çok yüksek uçup yiyecek ararlar.

Bazı kişiler ebabil kuşlarının uyku ihtiyacını bile gökyüzünde gerçekleştirdiğini söylemekte. Ancak bu durumun kanıtlanmış bir verisi bulunmamaktadır. Ebabil kuşlarına rastlamak istiyorsanız geceleri özellikle ilkbahar akşamlarında gelen kuş seslerini takip etmenizi tavsiye ederiz. (mukaddertoprak sorgu sitesi)]

4-) Termiyhim Bi hıcâretin min sicciyl;

Atıyorlardı onlara, kurumuş çamurdan taşlarını. (A.Hulusi)

4 – Atıyorlardı onlara «siccil» den taşlar. (Elmalı)

Termiyhim Bi hıcâretin min sicciyl onlar sicciyl den taşlar atıyorlardı, fırlatıyorlardı. Sicciyl; Taş kesilmiş balçık türü şeylerdir diye çevirebilirim. O zaman ayeti şöyle manalandırmalıyım; Onlar taş kesilmiş balçık türü tanımlanamayan cisimler veya tanımlanamayan şeyler atıyorlardı diye çevirmeliyim. Neden? Bi hıcâretin; bu bildiğimiz taş olsaydı eğer Bil hıcâra, “lam” ı tarifle marife gelirdi. Belirlilik takısıyla gelirdi. Bildiğimiz taş değil bunlar. Bi hıcâretin diyor, belirsiz, tanımlanamayan, yani taş türünden, ama tanımlanamayan şeyler. Demek ki bizim bildiğimiz cinsten değil bunlar.

Min sicciliyn; yine bu da belirsiz gelmiş. Yani sicciyl i sengiyl olarak Farsça aslından gelme bir kelime olarak okuyanlar da var. Aslında tesciyl den geliyorsa sicciyl, tesciyl mastarından üretilmişse güdümlü, adrese teslim manasına gelir. O da olabilir. Yine bu kelime eğer secl den türetilmişse, kova manasına gelir -ki Alusi bunu zikretmiş- kovalar dolusu, bakraçlar dolusu bela indiriyordu. Yani kova kova bela yağdırmak manasına gelir.

[Ek bilgi; Siccîl, dünya semasına da isim olarak verilmiştir. Ayrıca Cehennemde bir vadinin ismidir ve bu sebeple Cehennemin taşlarına da siccîl denilir. Cenab-ı Allah, kiremitten daha sert çamurdan pişmiş taşları (siccîl’i) kuşlara attırması neticesinde onların bedenlerinin delik deşik edilerek kırılıp serilişlerini “asf-ı me’kül” (yenmiş ekine) yani hayvanlar ve böcekler tarafından yenip çiğnenmiş, lime lime olup özleri çekilmiş ekin ve yapraklara benzetmiştir.(Besâiru-l Kurân-Ali Küçük)]

Lût kavminin helaki anlatılırken Hud/82. ayetinde sicciyl; Zariyat/33. ayeti ile karşılaştırdığımızda min dıyn ile aynı kelimeye, aynı manaya geldiğini görüyoruz. Hud/82 ile Zariyat/33. yan yana koyduğumuzda birinde aynı kavmin sicciyl ile, diğerinde min dıyn, yani çamur, katılaşmış çamur ile. O zaman biz bunu yine taş türü, yani çamurdan yapılmış taş türü şeyler, tanımlanamayan şeyler diye çevirebiliriz. Her ne olursa olsun tanımlanamaması esas. Yani rabbimiz onları helâk etmiş.

5-) Fece’alehüm ke’asfin me’kûl;

Nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı. (A.Hulusi)

5 – Derken kılıverdi onları bir yenik hasıl gibi. (Elmalı)

Fece’alehüm ke’asfin me’kûl ve Allah onları yenilmiş ekine, yenilmiş, biçilmiş, yeri de yakılmış hatta ekine çevirdi. Tarihçilerimiz ve kaynaklarımız ilk defa o bölgede çiçek hastalığının bu olaydan sonra görüldüğünü söyler. Ordu öylesine, daha saldıramadan dağılmış ki, ordunun içerisine salgın bir hastalık gibi veya ölümcül bir, sanki kıran girmiş derler ya böyle bir tabirimiz vardır ya Türkçede Kıran girme, kıran girmişti. Hatta Hz. Aişe; ben diyor filin seyisini Mekke’de kör bir halde, kör ve kötürüm, eli ayağı tutmaz, yürüyemez bir halde dilenirken gördüm diyor.

Demek ki o, o zamana kadar yaşamış. Ebrehe de zaten yine bu kıran sırasında hastalanıyor ve yolda ölüyor. Dolayısıyla bir şeyler oluyor. Ortada kesin olan sonuç bu ordu Kâbe ye saldıramadan kırılıyor. Ta Yemen’den Mekke’ye geliyor, fakat Mekke’nin önünden Kâbe’ye gelemiyor, saldıramıyor.

Hatta çok ilginçtir Taif’ten birileri bu ordunun yolunu gösteriyorlar, yani rehberlik yapıyorlar. Taif’e saldırmasınlar diye onlara şirinlik gösterisinde bulunuyorlar ve birileri kendi bölgelerine ihanet etme pahasına kısa ve kestirme yolu onlara göstermek maksadıyla önlerine düşüp Mekke önlerine kadar getiriyorlar. Ve bu ordu kırıldıktan sonra o Taif’lilerin, yani Ebrehe’nin ordusuna yol gösteren Taif’lilerin mezarını müşrikler on yıllardan beri her yıl o günlerde taşlama merasimiyle taşlarlarmış.

Fakat ilginç, dün Ebrehe’nin Kâbe’ye yaptığını bugün kendileri Kâbe’nin inancını, itikadını, Kâbe’yi bina eden İbrahim peygamberin itikadını temsil eden Muhammed A.S. a yaparlar. Yani nasıl Ebrehe Kâbe’ye saldırmışsa onlarda peygambere saldırırlar. Bu sure aslında şunu söylüyor; Ebrehe Kâbe’yi nasıl yıkamadıysa siz de Muhammed’i öyle yıkamaz. Eğer bunda ısrar ederseniz sizi de yenilmiş ekine çevirir. Başınızda ki o fillerinize bakmaz, fil gibi reislerinize bakmaz hepinizi yenilmiş ekine çevirir. Allah’ın ordularının sayısını O’ndan başka kimse bilmez. İbret alın, ders alın manasına geliyor.

Sadece onlara mı? Hayır, hepimize, tüm çağların Ebrehe’lerine. Çağında kutsallara saldırı için harekete geçen, dokunulmaz şeylere, masum canlara -ki onlar kutsaldır-. Masum canlar, çocuklar, kadınlar yaşlılar, mabedler kutsaldır. İşte masum ve dokunulmaz olan şeylere saldırı için harekete geçen her çağın Ebrehe’leri, ordunuzun en önünde fillerde olsa, filler gibi hiç kimsenin tahrip edemeyeceği tanklar da olsa, uçaklar da, bombalarda olsa fark etmez. Allah’ın orduları vardır, eğer Allah’a savaş açarsanız sizinle baş eder ve yenilmiş ekine dönersiniz. Mesaj budur aslında. Bu mesajı alırsak bu sureyi gerçekten okumuş oluruz.

{ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10)}

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.(Elmalı)}

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Kasım 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 172 takipçiye katılın