RSS

Etiket arşivi: meal

İslamoğlu Tef. Ders. BEYYİNE SURESİ (1-8) (195-A)

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim göğsüne genişlik ver kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Amin.. amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize Beyyine surei celilesiyle başlayacağız. Beyyine; açık delil, vazıh delil anlamına geliyor. Aslında beyan, hatta beyn, açıklama. Beyn, arasında yani iki şeyi birbirinden ayıran nokta. İki şeyi birbirinden hall-ü fasleden yer manasına geldiği için aynı köke atfedilmiş, aynı kökten neş’edilmiş.

Beyyine kesin delil, açık delil demek. Suremiz elimizde ki mushafta resmi sıralamada 98. sıraya yerleştirilmiş. Resmi sıralama malumunuz veya bilenlerin malumu Hz. Osman döneminde 5 kişilik sahabenin, kura hafızlarından oluşturulmuş bir heyet tarafından Kur’an ın tedvini yani elimizde ki mevcut mushafta ki sıralamasını yapan kurul, bu kurul olmuştur. Onun için önümüzde ki mushafın sıralamasını biz bu mübarek insanlara borçluyuz. Ayrıca suremize tayyime ismi de verilmiş. Yine beriyye olarak ta adlandırılmış. Tayyime; kıymetli ya da bir şeyin ayakta durmasını sağlayan, bir şeyi ayakta tutan manasına. Yine beriyye; tebriye eden temizleyen arındıran manasına gelen bu isimler de verilmiş.

Surenin zamanı hiç tereddütsüz Medeni. Mekki surelerin arasında, kısa surelerin arasında Medeni bir sure olarak yer almış beyyine suresi. Surenin hacmi her ne kadar kısa ise de ayetlerine baktığımızda tıpkı Medine’de inen surelerin ayetleri gibi uzun. Zaten surenin konusu ehli kitap. Onun içinde konusu ile uyumlu bir iniş yeri var. Gerçi bunun tersini söyleyenler de olmuş, sureyi Mekki sayanlar olmuş. Fakat bu doğru değil. Aklen de naklen de üsluben de sure; Ben Medine’de indim diyor.

Surenin nüzul zamanı Nadir oğullarının sürülüşü ile alakalı. Yani Nadir oğulları kuşatması esnasında indirildiğini bize rivayetler naklediyor. Nadir oğulları Medine de mukim 3 Yahudi kabilesinden biri. Kureyza oğulları, Nadir oğulları, Kaynuka oğulları. Kaynuka oğulları ilk defa ihanet eden ve cezalandırılan bir kabile, sürüldüler. İkincisi Nadir oğulları, onlar da ihanet ettiler. Bir kısım rivayetlere göre Allah Resulüne suikast düzenlemeye kalktılar, kuşatıldılar ve silahsız olarak Medine’yi terk etmekle cezalandırıldılar. Hak ettikleri cezayı yine de görmediler aslında. Ve Kureyza oğulları en son ihanet eden Hendek savaşının en zor ve zorlu günlerinde Mü’minler ile müttefikken. Mü’minler de onlara bu ittifaktan dolayı eşlerini, çocuklarını, yani can parçalarını güvenmişken en zor anda ihanet ettiler. İşte o kabilelerden biri Ben-u Nadir. Ben-u Nadir’in kuşatıldığı günlerde inen bir sure bu.

Haşr suresinden önceye yerleştirilmiş onu ilk nüzul tertipleri. Ki hemen hemen de sebebi nüzulüne, ortamına uygun bir yer. Bu yaklaşık 4. yılın Rebiulevvel ayının başına denk geliyor. Ki Nadir oğulları kuşatması hicretin 4. yılında Rebiulevvel ayında gerçekleşti.

Surenin konusu adından da belli delilli iman. Yani iman delile dayanmalı. İman eden delil ile iman etmeli, belgeli iman etmeli. Delilsiz iman taklidi imandır. Dolayısıyla tahkiki iman suresi diyebiliriz biz beyyine suresine.

Sure bize zımnen şöyle diyor; Kurtuluş sabık olanın değil, hakikate sadık olanındır. Kurtulanlar kıdemli olanlar değil, kıdem insanı kurtarmaz Allah nezdinde. Kurtulanlar sadık olanlardır, hakikate sadakat gösterenlerdir.

Medine Yahudileri açık delile rağmen Allah resulünü ve ona gelen vahyi inkar ettiler. Surede ifade edilen açık delil aslında belli. Kendilerine gelecekte bir peygamber geleceğine dair bir bilgi verilmiş olması. Onun sıfatlarını kendi kitaplarında okuyorlardı. Hem Yahudiler Ahdi Akikte, hem Hıristiyanlar ahdi cediyd de, yeni sözleşmede Allah resulünün geleceğini, ona dair imaları, işaretleri görüyorlar biliyorlardı.

Buna dair o kadar rivayet var ki. Ama çok meşhur bir rivayeti hemen hatırlatmadan geçemeyeceğim. Allah resulünün hicret günü tam Medine’ye ayak basacaklar, rivayeti nakleden daha sonra Efendimizin eşlerinden olacak olan Huyey b. Ahtab’ın yani Taif reisinin kızı olan Safiye annemiz. O anlatıyor, rivayetin kökü sağlam sahih bir rivayet, şahit olduğu olayı anlatıyor çünkü.

Babam ile amcam ResulAllah Medine’ye geldiğinde gittiler merakla bir bakalım diye ve döndüklerinde babamın yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Amcamla babam konuşuyorlardı, ben de kapıdan kulak misafiri oldum. Amcam babama dedi ki Ebu Yasir kardeşi Huyey’e “Bu o mu?”

Soru bu. “Bu o mu?” Bu dediği Allah resulü. O dediği kim? O dediği de işte kendilerinde ki bilgi. Geleceğine dair bilgileri olduğu peygamber. “Bu o mu?” Babam dedi ki; “Evet o” Peki ne yapacağız dedi amcam. Babam dedi ki; Bu can bu ten de olduğu sürece ona düşmanlık edeceğiz. Hem o, hem de düşmanlık edeceğiz.

Birçok rivayetten sadece mü’minlerin annesi Safiye nin şahit olduğu bir rivayeti naklettim. Yeri, geldikçe zaten geçmiş tefsir derslerimizde ilgili yerlerde Allah Resulünün geleceğini bildiklerini ve bu bilgiyi kitaplarında hangi bölümlerinde muhtevi olduğunu söylemiştim, değinmiştim.

[Ek bilgi; HZ. MUHAMMED (SAV)’İN ÖNCEKİ KUTSAL KİTAPLARDA MÜJDELENMESİ (TEBŞÎRÂT)

“Hakkında bilgi verdiğimiz Hinduizm’in bu kutsal kitaplarının, Yüce Allah’ın vahy ettiği kitaplardan olduğu düşünülmektedir. Bu durumda, bu kitapların da Hz. Peygamber’in geleceğine dair müjdeler ihtiva etmeleri ihtimali vardır. Nitekim bazı âlimlerimiz, bu kitaplarda bulunan, Hz. Peygamber’le ilgili müjdeleri ortaya çıkarmışlardır. Şimdi bu müjdelerden bazılarına değineceğiz:

1. Müjde: “Melekhalı (yabancı bir memlekete mensup olan ve yabancı bir dili konuşan) bir ruhsal öğretici, kendi yoldaşları ile birlikte zuhûr edecek; adı ‘Mohammad’ olacak; Raca Bhoj (ilâhî kata ait), bu Maha Dev Arab’ı, Panchgavya ve Ganj sularında yıkadıktan sonra (yani bütün günahlardan arındırdıktan sonra), ona en samimi sadakatini ve bütün saygıları sunduktan sonra şöyle dedi: ‘Sana bağlı kalacağım. Ey sen beşeriyetin efendisi, Arabistan’ın sakini! Sen, şerri yok etmek için büyük bir güç topladın ve Melekhalı düşmanlardan kendini korudun. Ey sen, en büyük Rab olan Tanrı’nın en mü’min görünüşü! Ben senin kölenim; beni ayaklarının altına yatır!’”34

Hz. Peygamber’le ilgili bu övgüde, şu noktalar sıralanıyor:

a) Peygamberin adı, açıkça ‘Muhammed’ olarak bildirilmiştir.

b) Onun Arabistanlı olacağı bildirilmiştir.

c) Peygamberin sahabesine de özel bir atıf vardır.

d) Peygamber, bütün günahlardan arınmıştır.

e) Peygambere, düşmanlarından korunması için yardım edilecektir.

f) O şerri yok edecek, putları ortadan kaldıracak, aracı rolündeki her ilahı ilga edecektir.

g) O, beşeriyetin efendisidir.

Hz. Peygamber’in Panchgavya ve Ganj nehirlerinde yıkanması, onun günahlardan arınmasına işarettir; zira bu nehirler, Hindularca kutsal kabul edilirdi35.

2. Müjde: “Melekhalılar, Arapların meşhur beldelerini yağmaladılar. Bu ülkede ‘Arya Dharma (şeriat, yasa)’ dan hiçbir eser yoktur. Daha önce de orada, bizzat benim gördüğüm, sapıtmış bir ifrit ortaya çıkmıştı; şimdi o, güçlü bir düşman tarafından gönderilmiş olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Bu düşmanlara, doğru yolu göstermek ve onları hidâyete çağırmak üzere, ‘Muhamad’ –ki ona ben ‘Brahma’ lakabını verdim- , Pishachaları doğru yola getirmekle meşhurdur. Ey Raca, aldanmış Pishachaların ülkesine gitmene gerek yok; nerede olursan ol, benim müşfikliğim sayesinde arınacaksın. Geceleyin, melek mizacında olan o zeki adam, bir Pishacha kılığında Raca Ishvar Parmatma’nın emirlerine göre, et-yiyici bu insanların akidesini güçlendireceğim. Benim takipçim, sünnetli, başında saç örgüsü olmayan, ‘ibadete çağrı (ezan)’ okuyan ve meşru her şeyin yenilebileceğini söyleyen bir adam olacaktır. Domuz hariç, her türlü hayvanı yiyecektir. Onlar, kutsal içki ile arınmaya önem vermeyecekler; fakat savaş ile arınacaklardır. Dinsiz milletlere karşı mücadele etmeleri sebebiyle ‘müslümanlar’ olarak tanınacaklardır. Ben, et yiyen bu milletin dininin meydana getiricisi olacağım.”36

Bu müjde, Hz. Peygamber’in gelişiyle ilgili şu işaretleri içerir:

a) Arapların ülkesi, kötü insanlar tarafından bozulmuştur.

b) Bu ülkede Arya Dharma (şeriat) yoktur.

c) Gelecek olan peygamber, Arya akidesinin hakikat olduğunu beyan edecek ve halkı ıslah edecektir.

d) Bu peygamberin takipçileri sünnet olacak, saçlarını örmeyecek ve büyük bir devrim yaratacaklardır.

e) İbadete çağrı (ezan) okuyacaklardır.

f) Domuz hariç her hayvanın etini yiyeceklerdir.

g) Savaş ile arınacaklardır.

h) Dinsiz milletlerle savaşan bu insanlar, Müslümanlar olarak bilineceklerdir.

Ayrıca bu haberde Hz. Peygamber’in, Arya akidesinin gerçekliğini doğrulayacağı ve Arya Dharma’nın, bütün dinler üzerinde hakim olacağı söylenmektedir37.

3. Müjde: Vişnu Puran adlı kitabın 24. bölümünde şöyle denilmektedir: “Vedalar (gerçek ilim kitapları) tarafından öğretilen hareket ve fiiller, hakîkî müesseseler, mevcudiyetlerini tam kaybedecekleri sırada, bu karanlık çağların sona ermesi yaklaşacak ve Tanrı’nın son tenâsühü, bir cenkçi, muharip şeklinde tezâhür edecektir. Bu muharip, Sambla Dîb (Kumlu Ada)’de, ârif ve namlı bir aileden dünyaya gelecek. Babasının adı ‘Vişnuyasa (Allah’ın kulu: Abdullah)’, anasının adı ‘Somti (emîn olunan kişi: Âmine)’ olacaktır.”38

Bu anlatılan sıfatlar, Peygamber Efendimiz’e tıpatıp uymaktadır39.

Hindistan Brahmanlarının kutsal kitabı olan Vedalara göre bu muharip kişi, kumlar diyarında doğacak, sonra vatanını terk edip kuzeyde bir yere iltica edecek (Bu, Peygamberimiz’in Medine’ye hicretine işarettir.); göğe değecek bir arabası olacak (Bu da mîrâca işarettir.); bu zât, deve sahibi, hikmetli bir kişi olacak; yapacağı iki büyük savaşın birincisinde 300, ikincisinde 10.000 askeri bulunacaktır40.

Bu savaşlar, Bedir ve Mekke’nin fethi savaşlarıdır. . Puranalarda Arap asıllı bir peygamberin müjdesini gören Panditler (din adamları), bu kitapların tahrif edilmiş olduğu iddiasını ortaya attılar; fakat bir tahrif olmuş olsaydı, bu tahrif, kendi lehlerine olacak şekilde gerçekleşirdi41.

4. Müjde: Kuntap Sukt, Atharva Veda’nın çok iyi bilinen bir bölümüdür. Bu bölümün ilk mantrası (cümlesi) şöyledir:

Dinleyin ey insanlar! Bir kahramana övgü olarak, bunun için (bir şarkı) söylenecek.” ‘Övülecek kişi’ ifadesi, ‘Muhammed’ kelimesinin tam karşılığıdır.

Bu mantranın metni, onun gerçekten bir tebşîr olduğunu göstermektedir. Hindular, bu sözleri dikkatle ve saygıyla dinlemekten büyük bir zevk alırlar. Bu mantrada kullanılan ‘Astvishyate’ sözcüğü, Sanskritçe’de, gelecek zaman kipinde ‘övülecek kişi’ anlamına gelir; bu, onun bir tebşîr oluşunun delilidir; bu olay, gelecek bir zamanda vuku’ bulacaktır. Dünyadaki peygamberler içinde en çok övülen ve saygı gören, Hz.Muhammed’dir. Bütün peygamberler onu övmüş ve geleceğini haber vermiştir42.

Kuntap Sukt’un ikinci mantrasında, deveye binen ve arabasıyla göğe yükselen birisinden sözedilmektedir. Bu kişi, bir Hint Rişi’si (din adamı) olamaz; çünkü onlara deveye binmek yasaktı. Bu kişi, bir Arap olmalıdır ki o da Hz. Peygamber’dir. Göğe yükselen araba da, daha önce geçtiği gibi, onun mîrâcına işarettir43.

Özetle Atharva Veda, şu haberlerle Hz. Peygamber’i müjdelemektedir:

a) O, ‘Narashansah’, yani ‘Övülen (Muhammed)’dir.

b) O, barış prensi veya muhâcirdir. (Mantra 1)

c) O, deveye binen bir rişidir; arabası göklere ulaşır. (Mantra 2)

d) O ve onu izleyenler, daima ibadeti düşünürler; savaş alanında bile Rablerinin önünde secde ederler. (Mantra 4)

e) O, düyaya hikmeti yaymıştır. (Mantra 5)

f) O, dünyaların efendisi, bütün beşerin en iyisi ve rehberidir. (Mantra 6)

g) İnsanlar, onun idaresinde mutlu bir şekilde yaşarlar. (Mantra 9-10)

h) Ondan, kalkıp insanları uyarması istenmiştir. (Mantra 11) ı) O, çok cömerttir. (Mantra 12)44”

ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İLÂHİYAT FAKÜLTESİ(Şu’arâ/196 dan)]

Surenin ana fikri hakikat kendisini her zaman ve zeminde ifşa eder. Doğuda, batıda, güneyde, kuzeyde İbranilerin eliyle, Arapların eliyle, falancaların eliyle feşmekancaların eliyle fark etmez. Ama hakikat kendisini mutlaka her zaman ve zeminde ifşa eder. O halde eğer sen hakikate talipsen ey muhatap, hakikatin hangi zaman ve zeminde kendini ifşa ettiğine bakma. Hakikati arıyorsan kimin dili ile, kimin eliyle ifşa ederse etsin ona sahip çık ona talip ol. Ama sen eğer hakikat benim dilimle ve elimle ifşa edilirse onu kabul ederim. Yok bizim dilimizle ifşa edilmezse onu etmem dersen aslında şunu demiş olursun. Ben hakikatin peşinde değilim, hakikatin benim olmasının peşindeyim. İşte Yahudilerin yaptığı buydu, hatta Hıristiyanların yaptığı da buydu. Onun için sure işte bu gerçeği ifade ediyor. Bu girizgahın arkasından suremizi tefsire geçebiliriz.

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim” kovulmuş, taşlanmış mel’un ve maksud olmuş, tard edilmiş, Allah’ın lanetine uğramış, yani Allah’ın rahmetinden dışlanmış olan şeytanın şerrinden, içimize üflemesinden, zihnimizi yanıltmasından kalbimizin sinyallerini parazitle bozmasından Allah’a sığınırız. İşte istiaze bu. Euzü Billahi mineş şeytanir racim.” Kur’an kendisini okumaya başladığımızda istiaze etmemizi emrediyor. Feizâ kara’tel Kur’âne feste’ız Billâhi mineş şeytânir raciym. (Nahl/98)Kur’an ı okumaya başladığında Allah’a sığın “Euzü Billahi mineş şeytanir racim” i oku değil, Allah’a sığın, yani bir şeyi yapma emri bu, bir fiili yapma emri. Bir şeyi söyleme emri değil. Ayrıca söyleme emri de var. Ama sözümüz yaptığımız ve düşündüğümüz şeyin dışa vurumudur. Asıl o sözün arkasında ki iradeye, tasavvura akla ve o sözün önünde ki eyleme bakmak lazım. Onun için istiaze Allah’a sığınma emri.

Neden? Şeytandan. Şeytan burada neyi temsil ediyor? İnsan selim aklına, insanın seliym kalbine, Akleden kalbine Kur’an ın ifadesiyle yönelik her türlü içten ve dıştan paraziti. İnsanın Akleden kalbine yönelik içten ve dıştan her türlü saptırma teşebbüsünü, girişimini ifade ediyor. Bu şeytan bazen iki ayaklı olur bazen görünür bazen görünmez, bazen fikir biçiminde gelir. Tefekkür değil dikkat buyurun, fikir biçiminde gelir. Bazen sağdan gelir, tumturaklı gerekçeleri olur, bazen soldan gelir düşman gibi görüne görüne gelir. Bazen önden gelir, bakarsınız görürsünüz ama eğer iradeli değilseniz, takviyeli değilseniz, takvalı değilseniz göz göre göre sokmasına izin verirsiniz akleden kalbinizi. Bazen de arkadan gelir yani sinsice gelir, sezdirmeden gelir, hırsız gibi gelir ve kapınızı vurmaz pencereden girer, bacadan girer.

Ama şükür iki yerden gelmeyi unutmuş üst ve alt sayılmıyor ayette. Yukarıdan ve aşağıdan, yani şeytanın da unuttuğu yerler var. Onun için bari yukarıyı ve aşağıyı açık tutalım. Yukarıyı Allah’a açık tutalım, aşağıyı fıtrata açık tutalım. Allah’ın nazil ettiği bir kitap olan fıtrata, yazdığı, imanın nakşettiği ilk kitap olan fıtrata. İşte istiaze budur.

Büyük alimlerimizden biri öyle der. Şeytan; azgın, dizginlenemez bir köpeğe benzer. Yani köpeklerden özür dilemek gerekir mi bilmiyorum ama bir benzetme bu. Onu yenmenin iki yolu var. 1 – elinize bir sopa alır kovalarsınız, 2 – sahibine dersiniz ki şu köpeği bağla da veya durdur da geçeyim. 2. garantidir der. İşte istizae “Euzü Billahi mineş şeytanir racim” bu ikinci yoldur. Allah’a; Ya rabbi senin kulun, senin yarattığın olan bu şeytanı bağla da bana zarar vermesin yoluma revan olayım demektir.

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, Rahıym olan Allah adına. Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına. Merhameti kainatı kuşatmış olan, varlığı merhametle var etmiş olan ve varlığın içerisinde bilinçli ve iradeli bir biçimde kendisini tercih edenlere çok özel merhamet edecek olan, Rahym ismi ile tecelli edecek olan Allah’ın adıyla. Her bildiri bir otoritenin adıyla okunur, sen ilahi bildiri olan kelamı Allah’ın adıyla oku ey kul demektir zımnen.

1-) Lem yekünilleziyne keferu min ehlil Kitabi velmüşrikiyne münfekkiyne hattâ te’tiye hümülbeyyinetü;

Ehl-i Kitap’tan ve müşriklerden hakikat bilgisini inkâr edenler, kendilerine o beyyine gelinceye kadar (sapkınlıklarından) ayrılacak değillerdi. (A.Hulusi)

1 – Ehli kitab ve müşriklerden o küfredenler: infilâk edecek değildi gelinciye kadar kendilerine beyyine. (Elmalı)

Lem yekünilleziyne keferu min ehlil Kitabi velmüşrikiyne… münfekkiyne hattâ te’tiye hümülbeyyineh bölemedim, tercüme edeceğim ama bölerek edemedim doğrusu, onun için önce böldüm sonra bölmeksizin ayeti bitirdim. Toparlamam herhalde biraz zor olacak ama deneyeyim. Lem yekünilleziyne keferu min ehlil Kitab kafirlerden, inkarda ısrar edenler. Aslında elleziyne keferu nun vurgusu bu, çünkü mazi. elleziyne keferu onlar küfrettiler yani küfürde direndiler, küfürde ısrar ettiler, küfrü ahlak haline getirdiler belki. İnkarda ısrar edenler, küfürde ısrar edenler ister kitap ehline, ister müşriklere mensup olsunlar yani fark etmez. Kitaplılardan veya kitapsızlardan. Kafirler kitaplılardan da olur demek bu kitapsızlardan da. Kitaplı kafir olunur mu diyeceksiniz. Zaten ayetin bize sorgulamak istediği şey de bu. Hem kitaplı hem kafir. Çok ilginç. Yani kitapsız kafirleri anladık ta kitaplılar niye kafir oluyor. Aslında zımnen bize sordurmak istediği soru bu.

Hangisinden olursa olsun kendilerine hakikatin apaçık delilleri hattâ te’tiye hümülbeyyineh gelinceye dek dışlanacak değillerdi. Alternatif manalar olabilir tabii ki. Çünkü bu surenin ilk üç ayetini bazı müfessirler Kur’an ın en zor ayetleri ilan etmişler. Tefsir tarihimizde ve müfessirlerimiz arasında ilk üç ayetin nasıl olduğunun anlaşılması gerektiğine ilişkin çok derin ihtilaflar zuhur etmiş. Bu ihtilafların kökeninde de, temelinde de bir kelime yatıyor münfekkiyn kelimesi. Bu nasıl anlaşılacak?

Kur’an ın en zor ayetleri diyen müfessirlerimiz var. Münfekkiyn kelimesi eksen ihtilafta, yani nasıl anlayacağız bu ihtilaf Kur’an ın kendisinden kaynaklanmıyor, Kur’an ın bir kısmının muhkem, bir kısmının müteşabih olduğunu biliyoruz. Fakat Kur’an ın müteşabihliği asla hatipten kaynaklanmıyor. Çünkü hiçbir hatip anlaşılmasın diye söz söylemez, anlaşılsın diye konuşur. Ağzını açan anlaşılmayı ister. Men feteha femehu galebe fehmehu ağzını açan anlaşılmak ister Haydeger in dediği gibi. Dolayısıyla Allah’ta anlaşılmayı ister anlaşılmasın diye konuşmaz.

O zaman geriye kaldı hatipten kaynaklanmıyorsa hitap ve muhatap. Hitaptan kaynaklanabilir mi? Bu da ikiye ayrılır. O zaman bu ikiyi müteşasbih bazında ayıracaksak eğer izafi müteşabihlik ve hakiki müteşabihlik diye. Hitaptan kaynaklanan hakiki müteşabihlik ahiretle ilgili ayetlerle olur. Çünkü ahiret mecazi anlatım kullanılmadan anlatılamaacak bir hakikattir. Çünkü güzelliğin üretildiği merkezdir cennet. Ahiret gaybdır, gaybı müşahede alemine, şahadet alemine indirmek için mutlaka beşerin konuştuğu dilin içine koymak lazım. Onun içinde beşerin bildiği şeylerden yola çıkarak anlatacaksınız. Yani sedirler diyeceksiniz, divanlar diyeceksiniz, bahçe diyeceksiniz ağaçlar diyeceksiniz sular ırmaklar diyeceksiniz. Evet tabanından ırmaklar çağlayan cennet.

Ama ne ırmak bizim bildiğimiz ırmağa, ne sedir bizim bildiğimiz sedire, ne ağaç bizim bildiğimiz ağaca, ne bahçe bizim bildiğimiz bahçeye benzer. Asla hiçbiri bizim bildiklerimize benzemez. Biz sadece benzetme yoluyla anlarız.

küllemâ ruziku minhâ min semeratin rızkan kalû hâzelleziy ruzıknâ min kablu ve utû Bihî müteşabiha. (Bakara/25) öyle diyor ya rabbimiz bakara suresinde. Ne zaman cennetliklerin önüne cennet meyveleri ikram edilse, çıkarılsa diyecekler ki bizim gözümüz bir yerden bunu ısırıyor. Daha önce galiba biz bir yerlerde bunu yemiştik dünyadayken hatırlayacaklar. Ve cevap şu; Hayır, sizin yediğiniz bu değildi ve utû Bihî müteşabiha. Onlara benzer gösterildi. Yani sadece bir yönüyle benzettiniz. Belki biçim yönüyle sadece bu. Ama ne tadı, ne kokusu ne rengi ne muhtevası hatta. Benzemez dolayısıyla o başka bir şey. İşte müteşabihlik eğer hitaptan kaynaklanıyorsa gaybi meselelerin anlatımında olur o da mecburdur, zorunludur kul için. Allah için değil çünkü kul zihni böyle çalışır. Allah zihnin çalışma yasalarını böyle koymuştur.

İkincisi itibari olan, izafi olan müteşabihlik ki işte burada da muhataptan kaynaklanan müteşabihliği görüyoruz. Muhatabın iki şeye uzaklığından kaynaklanır bu da. Ya hatibe uzaklığından, ya da hitaba uzaklığından. Hatibe uzaklığını nasıl aşar? İman ile ikan ile ferasetle basiretle ibadetle iz’an ile teslimiyetle irfan ile ihsan ile. İmanla başlayan bu silsile tamamlandığında tıpkı gaybi meselelerde olduğu gibi iman ederek aşar müteşabihliği.

İkincisinde ise ilimle aşar. İlim ve irfanla. Nasıl? Arapça’yı bilecek, dili bilecek, Kur’an ın yapısını bilecek, üslûb-ul Kur’an ı bilecek, Kur’an ın adetini bilecek. İbn. Aşûr’un isimlendirmesiyle Adat-ul Kur’an ı bilecek. Yani Kur’an ı çok iyi bilecek. Ulûm-ul Kur’an ı bilecek, Kur’an ilimlerini. Kur’an ayetlerinin tek tek nerede durduğunu bilecek. Kur’an ın bütünü içerisinde mesajın bastığı yeri bilecek. Mesajın başının durduğu yeri bilecek, manayı bilecek, maksadı bilecek, lafzı bilecek. Bunlar arasındaki koordinatları bilecek. Sünneti bilecek, Kur’an ın uygulanmasını bilecek. Yani bilgiyle. Eğer bunlarla aşabilirse bazı müteşabihler muhkeme dönüşürler. Onun için ilim ehli nezdinde muhkem olan, cahiller nezdinde bazen müteşabih olabilir.

İşte bu çerçeve de düşünecek olursak bu ayetlerde dibine daldıkça ilim ehli nezdinde muhkemleşir. Burada münfekkiyn kelimesi ihtişlafın merkezini oluşturuyordu müfessirlerin ihtilafının. Birincisi kendi inançlarından kopacak değillerdi şeklinde anlaşılabilir. Yani kopmak manası verilebilir Müfekkiyn e. Çünkü infikâk; parçalanmak, bölünmek, kopmak, kırılmaktır aslında. Ama bu manayı bağlam desteklemiyor, iç ve dış bağlam da desteklemiyor.Metin içinde desteklemiyor.

İkincisi onun geleceğini ilan etmekten geri durmadılar manasını da verenler olmuş zaten yine müfekkiyn e başka mana. Bu takdir gerektiriyor. Eğer biz tefsirde takdir etmeksizin metne herhangi zihni bir ilave kelime koymaksızın metnin kendisiyle anlayabiliyorsak muradı ilahiyi takdir yapmamak lazım. Şahsen fakirin tabi usul de budur. Takdir son çare olarak düşünülmelidir. Çünkü Kur’an kendi içerisinde bir bütündür ve kendi kendine yetmektedir bizim onu anlamamız gerekiyor. Onun içine onda olmayan kelimeler idhal ederek anlamamız değil. Çünkü Kur’an bir şeyi öyle söylediyse o söylemde de bir mesaj vardır. Temelde usul bu olmalıdır.

Onun geleceğini ilan etmekten geri durmadılar manasını tercih edenler olmuş ama benim tercihim verdim mana ki bu İbn ül Cevzi’nin verdiği mana. İbn-ül Cevzi en doğru manayı vermiş diye düşünüyorum Enfal/42. ayeti ışığında anlamak lazım bunu;

liyehlike men heleke an beyyinetin ve yahya men hayye an beyyinetin. (Enfal/42) helak olan bir delille helak olsun, dirilecek olanda bir delille dirilsin diye.

             Ne kadar muhteşem değil mi. Yani delilsiz ne diriliş olur, ne helak olur. Delilsiz hiçbir şey olmaz. Delili olmayanın çek kuyruğundan diyor yani amiyane tabirle Kur’an. Eğer inkar ediyorsan delille inkar et. Bilimsellik nedir? İlmilik nedir şimdi. Bu ayet kapı gibi bize ilmiliğin aslında tarifini yapmıyor mu. Bir şeyi benimsiyorsan, kabul ediyorsan delil ile kabul et inkar ediyorsan da delil ile inkar et. Yok inanmıyorum. Niye inanmıyorsun? Keyfim öyle istedi. Yani gâvurluğun da bir abdesti olur diyor Kur’an, gâvurluğun da bir adam gibisi olur diyor. yani eğer birileri gâvurluk yapacaksa,kafirlik yapacaksa ki girişinde söyledi delil ile yapsın, bir delil getirsinler. Biz inkâr ediyoruz delilimiz de şu desinler. Ama delil getiremiyorlarsa iman etsinler. Zaten delil aramaya kalksa insan iman ederdi. Delil arama imanın kapısına getirir insanı.

            Onun için Kur’an ile kilise arasında ki farklılık budur. Kilise önce inan sonra düşünürsün. Kur’an ise önce düşün, sonra inan der. Önce düşün, önce delili bul sonra inan. Onun için biz delile iman ederiz aslında, bizim imanımız delile imandır, bizim imanımız körü körüne iman değildir. Kur’an muhatabını körü körüne imana çağırmaz. Zaten surede budur, beyyine suresi adı üstünde, belge suresi, açık delil suresi.

2-) Rasûlün minAllâhi yetlû suhufen mutahhereten;

Allâh’tan (şirk pisliğinden arınmayanın dokunamayacağı) tâhir (orijinal hakikati yansıtan) sayfaları (bilgileri) bildiren bir Rasûl! (A.Hulusi)

2 – Allah dan bir Resul, peyderpey mutahhar sahifeler okur öyle ki onlarda bütün. (Elmalı)

Rasûlün minAllâhi yetlû suhufen mutahhereh Allah’tan kendilerine tüm şaibelerinden arınmış, vahiyleri; yetlû suhufen mutahhereh tüm şaibelerden arınmış vahiyleri ileten bir elçi gelinceye dek onlar yani ister kitaplı ister kitapsız kafirler dışlanacak değillerdi. Ama ne zaman ki Allah’tan bir Resul geldi ona da vahiyler geldi. Onlar resulü ve vahyi inkar ettiler artık o zaman dışlandılar. Yani eğer soruyorlarsa Allah bizi neden dışladı diye işte bunun için. Müşrikleri dışlamamıştı çünkü fetret ehli idiler, henüz davet edilmemiştiler. Onun için;

ve ma künna muazzibiyne hatta neb’ase Rasûla. (İsra/15) biz elçi gönderinceye kadar hiçbir kavme azab etmedik. Elçi göndermedikçe hiçbir topluma azab etmeyiz. Hiçbir toplumu mahrum etmeyiz. Azabın kelime anlamıyla. Ancak o zaman dışlandılar.

3-) Fiyha kütübün kayyimeh;

Onların (o bilgilerin) içinde kütüb-ü kayyime (en kaîm – sağlam – payidar kitaplar) vardır. (A.Hulusi)

3 – «Kütübi kayyime».(Elmalı)

Fiyha kütübün kayyimeh içinde önceki kitapların ölümsüz yaşayan değerleri bulunan vahiyler gelinceye kadar. Bir önceki ayetin devamı, bu üçü de aslında birbirinin devamı, tek bir cümle gibi okunabilir. Fiyha kütübün kayyimeh Kur’an ın içinde önceki vahiylerin diri soluğu var. Önceki vahiylerin ruhu Kur’an a geçti tabiri caizse. Evet, Kur’an da yaşıyor Kur’an da önceki tüm vahiylerin ruhu. Kur’an onun için vahiylerin mecmuasıdır. Kur’an bu manada tüm vahiylerin müheyminidir, otoritesidir. Diğer vahiylerden ne bozuldu ne bozulmadı anlamak isteyen Kur’an la sağlamasını yapmalı.

4-) Ve ma teferrakalleziyne ûtül Kitabe illâ min ba’di ma câethümül beyyineh;

Kitap verilmiş olanlar, ancak kendilerine o beyyine geldikten sonra ayrılığa düştüler. (A.Hulusi)

4 – Böyle iken o kitab verilmiş olanlar ancak geldikten sonra ayrıldılar kendilerine o beyyine. (Elmalı)

Ve ma teferrakalleziyne ûtül Kitabe illâ min ba’di ma câethümül beyyineh kitap ehli durdular durdular da hakikatin açık delilleri geldikten sonra ayrılığa düştüler. Onların işi nasıl iş? Onun geleceğini ilan etmekten geri durmadılar, her fırsatta yeni bir peygamber geleceğini söylüyorlardı. Hatta Medine’li Yahudiler Evs ve Hazreçli Medine’de ki Araplara; siz biraz daha bekleyin yakında bir peygamber gelecek o zaman biz onunla size üstün geleceğiz diye tehdit ediyorlardı. Tehdit ettikleri peygamber kendilerinden gelmeyince inkâr ettiler. Garip bir mantık, gerip bir bencillik, garip bir ırkçılık doğrusu ben merkezlilik. Onun için geleceğini ilan ettikleri peygamber gelince inkâr ettiler.

El beyyineh; peygamber geleceğini haber veren kendi kitaplarında ki bölümler aslında. Vahiyler ve nebiler aslında. Belki hepsine birden delalet eder. Hasetliklerinden reddettiler. Hani ..bağyen beynehüm.. (Şûrâ/14) diyordu ya Kur’an. Aralarında ki hasetliklerinden dolayı sadece ve sadece Allah resulü Araplardan geldi diye onu inkâr etseler tamam bir yere kadar anlaşılır. Kendi içlerinden çıkan Hz. İsa Yahudi idi. Yani İbrani kavmine mensuptu. Fakat onu bile inkâr ettiler. Onun için samimi değiller.

Ama biz Hıristiyanız diyenler ne yaptılar? Yahudilerin kendi peygamberlerine yaptıklarını onlar da son peygambere yaptılar. Bağyen beyhehüm,, sırf hasetlikleinden, kıskançlıklarından dolayı. Teslim olmak istemediler sözün özü bu. Teslim olmaları gerekiyordu fakat hakikati teslim almaya kalktılar. Hakikat bizim olursa kabul ederiz dediler. Hakikati teslim almak budur işte. Yani ben haktanım demek değil, Hakk benim demek. Hakk benim dediğiniz zaman hakikati teslim almış olursunuz. Ama ben Hakka aitim dediğiniz zaman hakikate teslim olmuş olursunuz. İşte onlar bunu diyemediler.

[Ek bilgi; Her iki kitapta (Tevrat ve İncil’de) vaat edilen, bu kitaplarda, kendisine itaat etmemiz emredilen Nebî ortaya çıkıncaya kadar üzerinde bulunduğumuz dinden ayrılmayız. O Nebî ortaya çıkınca, Ona tabi oluruz, hak üzerinde ve tek bir inanç üzerinde birleşiriz. Tıpkı şu anda ehli değişik mezheplere mensup mutaassıp kimselerin ahir zamanda ortaya çıkacak Mehdi’yi beklemeleri ve O ortaya çıkınca, tek bir söz üzerinde ittifak edeceklerini vaat etmeleri gibi.

Bana göre, hak söz etrafında birleşmek için ahir zamanda Mehdi’nin ortaya çıkmasını bekleyen grupların durumu, yukarıda işaret edilen inkârcıların durumundan farksızdır. (İbn. Arabi-Te’vilat)]

5-) Ve mâ ümirû illâ liya’budullahe muhlisıyne lehüd diyne hunefâe ve yukıymusSalâte ve yü’tüzZekâte ve zâlike diynülkayyimeh;

Oysaki onlar, Hanîfler olarak Dini O’na (yalnız Allâh’a) hâlis kılarak; Allâh’a kulluk yapmalarından, salâtı ikame etmelerinden ve zekâtı vermelerinden başka bir şeyle emir olunmadılar… İşte budur Din-i Kayyim (geçerli hak din – sistem)! (A.Hulusi)

5 – Halbuki onlar ancak şununla emr olunmuşlardı: hak perest müvahhid (hanîfler) olarak dîni Allah için halis kılarak yalnız Allaha ibadet etsinler ve namazı dürüst kılsınlar ve zekâtı versinler, ve odur «dîni kayyime».(Elmalı)

Ve mâ ümirû illâ parça parça vereyim manayı; Oysa kendilerinin emr olunduğu şeyler şunlardan ibaretti, İllâ, şunlardan ibaretti. Nelermiş onlar; liya’budullah Allah’a kulluk etmek muhlisıyne lehüd diyne hunefâe dini yalnız O’na has kılarak şirkten uzak bir akideye tabi olmak muhlisıyne lehüd diyn dini yalnız O’na has kılmak, dinde ihlas sahibi olmak budur işte şirkten arınmaktır ihlas. İhlas; şirki reddetmektir, ihlas; mükemmelliği Allah’a hasretmektir. İhlas; Allah’tan başkasına tanrılık yakıştırmamaktır. İhlas; Allah’ın hakkını Allah’a vermektir. İhlas; Allah’ın hakkını başkasına vermemektir. İhlas Allah’a ait olan hiçbir vasfı O’nun kullarında ister Aziyz, ister veli, ister şâki, ister asi, ister peygamber kim olursa olsun Allah dışında bir varlığa yakıştırmamaktır.

ve yukıymusSalâte ve namazı sâlâtı ikame etmek, Allah’a desteği ayağa kaldırmak, Allah’a destek vermek anlamına, belki namazı bu manasıyla kılmak, namazın gerçek anlamının bu olduğunu. Allah’ı desteklemek, Allah’ın desteğe ihtiyacı mı var? in tensurullahe yensurküm ve yüsebbit akdameküm. (Muhammed/7) diyen Kur’anımız; siz Allah2a yardım ederseniz Allah’ta size yardım eder. Allah’ın desteğe ihtiyacı olduğu için değil, bizim Allah’ın desteğine ihtiyacımız olduğu için. Evet, Allah’ın hakkını teslim etmektir İslâm, Müslüman olmak budur. Allah’ın hakkını teslim etmek; Allah’ın hakkını nasıl teslim ederiz? Allah’a tam teslim olarak, çünkü başka çaresi yok. İşte İslâm budur, Müslüman olmak budur.

ve yü’tüzZekâh ve arınmak ve artmak için verilmesi gerekli olanı vermek. Tabii burada Medeni bir sure de Zekatı doğrudan anlayacağız. ‘ita ilginçtir ‘iğta dan farklıdır. ‘iğta da vermektir, ‘ita da vermektir. Fakat ‘iğta gönüllü gönülsüz vermeye denir, ‘ita ise kolayca, suhuletle, gönüllü olarak vermektir. Yani Allah farz kılmış, ama sen de gönüllü vereceksin diyor. Yani sırf Allah farz kıldığı için veriyorum, farz kılmasa vermezdim şeklinde değil. Zekatı böyle vereceksin. Çünkü artarsın diyor. malından verirsin ama artarsın.

Zekat vermek malın budanmasıdır. Budanan çubuk daha fazla üzüm verir, meyve verir. Onun için iman matematiğine göre 40 – 1 = 400 kalır, rasyonel matematiğe göre 40-1= 39 kalır. Sen ey kul iman matematiği ile hareket et. Tabii sadece burada maldan vermek yok. Onun için verilmesi gereken her şeyden vermek. İlimden vermek ilmin zekatıdır. Allah’a ömrümüzden vermek ömrümüzün zekatıdır, evladımızdan bir tanesini Allah yolunda, mesela ilim yolunda vakfetmek evladımızın zekatıdır. Zamanımızın bir kısmını Allah yolunda harcamak zamanımızın zekatıdır. Yani zekat sahibi olduğumuz tüm değerlerden verilebilir verilemesi gerekli olan değerlerden.

ve zâlike diynülkayyimeh işte ebedi değerler sistemi budur.

6-) İnnelleziyne keferu min ehlilKitabi velmüşrikiyne fiy nari cehenneme halidiyne fiyha* ülâike hüm şerrülberiyyeh;

Muhakkak ki ehl-i kitaptan ve müşriklerden hakikat bilgisini inkâr edenler, onda ebedî kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler! İşte onlar halkın en şerrlisidir! (A.Hulusi)

6 – Küfr edenler: gerek Ehli kitab dan olsun gerek müşriklerden muhakkak Cehennem ateşindedirler, orada muhalled kalacaklardır, onlardır bütün «şerrülberiyye».(Elmalı)

İnnelleziyne keferu min ehlilKitabi velmüşrikiyne fiy nari cehenneme halidiyne fiyha o küfürde ısrar eden, inkârda ısrar eden, kâfirliği tabiat haline getirenler var ya, ehli kitaptan olsun, müşriklerden olsun, Kitaplı-kitapsız kâfirler, küfürde ısrar edenler; fiy nari cehenneme halidiyne fiyha onlar içinde ebedi kalmak üzere cehenneme sokulacaklar, cehennem ateşinde olacaklar.

ülâike hüm şerrülberiyyeh cehennem ateşi onların içinde olacak çünkü. Küfür cehennem ateşi olacak, içlerinde götürecekler ateşlerini ve yüreklerinde ki ateş varlıklarını kaplayacak. ülâike hüm şerrülberiyyeh işte onlar canlıların en şerlileridir.

Ne çarpıcı bir ifade. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Canlıların en şerlisi. Ağır mı buldunuz? İlk bakışta çok ağır, canlıların en şerlisi kâfirlerdir. İster kitaplı ister kitapsız. Neden? Anlamaya çalışalım rabbimizi, yargılamaya değil, haddimiz de değil zaten. Ama anlamaya çalışalım. ..summül bükmülleziyne lâ ya’kılun. (Enfal/22) ayetini hemen hatırladım canlılar içerisinde en şerli olanı hakikate karşı kör ve sağır davranan akletmeyen insanlardır. Arasında bir bağlantı var canlıların şerlileri açısından.

Küfür Allah’ın hakkını inkârdır dostlar, hemen bir önceki ayette de işledim, küfür Allah’ın hakkını inkârdır. Allah’ın hakkını inkar eden canlıların en şerlisidir. Çünkü Allah’ın hakkını inkâr eden hiçbir hakka riayet etmez. Düşünsenize adam Allah’ın hakkını inkâr etmiş, kimin hakkını teslim eder. Varlığını borçlu olduğu Allah’ın hakkını inkâr eden hangi hakka riayet eder. Ondan gerisini saymak gerekmez, üstü kalsın. Onun için canlıların en şerlisi.

7-) İnnelleziyne amenû ve ‘amilussalihati ülâike hüm hayrülberiyyeh;

İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, işte bunlar halkın en hayırlısıdır! (A.Hulusi)

7 – Muhakkak ki iman edip yarar ameller yapanlar onlardır bütün «hayrulberiyye».(Elmalı)

İnnelleziyne amenû ve ‘amilussalihati ülâike hüm hayrülberiyyeh yine iman edenler, salih amel işleyenler yani imanını düzelten amellerle, bir bozukluğu düzelten, bir kötülüğü düzelten, bir çirkinliği güzelleştiren amellerle imanını ispat eden kimseler canlıların en hayırlısıdırlar. Hayrülberiyyeh Allah’ın hakkını teslim edenler de canlıların en hayırlısıdır. Çünkü Allah’ın hakkını teslim eden herkese hakkını verir. Çünkü Allah herkese hakkını vermemizi emrediyor.

İnnAllâhe ye’muruküm en tüeddül emanati ila ehliha. (Nisa/58

İnnAllâhe ye’muru Bil adli vel’ihsani ve iytai zilkurba ve yenha anil fahşai velmünkeri velbağy. (Nahl/90) gördüğünüz gibi Allah adaleti emrediyor. Allah emaneti ehline ver diyor, vermeyi emrediyor. Yani bütün bunlar hakkını vermekle alakalı. Herkese hakkını vermekle alakalı.

8 – Cezâühüm ‘ınde Rabbihim cennatü ‘Adnin tecriy min tahtihel’enharu halidiyne fiyha ebeda* radıyAllâhu ‘anhüm ve radu ‘anHU, zâlike limen haşiye Rabbeh;

Rablerinin indînde onların cezası (çalışmalarının karşılığı), altlarından nehirler akan Adn cennetleridir… İçlerinde sonsuza dek kalmak üzere… Allâh onlardan razı olmuştur ve onlar da O’ndan razı olmuşlardır (ilâhî özelliklerin tecellisi)… İşte bu, Rabbinden haşyet duyan kimse içindir! (A.Hulusi)

8 – Onların mükâfatı rableri indinde altından ırmaklar akar Cennetlerdir, onlar içinde ebediyen muhalled olacaklar, Allah onlardan hoşnut, onlar da ondan hoşnut, bu işte rabbine haşyet duyanlara. (Elmalı)

Cezâühüm ‘ınde Rabbihim cennatü ‘Adnin tecriy min tahtihel’enharu halidiyne fiyha ebeda işte bunların yani Allah’ın hakkını Allah’a teslim edenlerin ödülleri karşılıkları rableri katında bakidir. O ödüllerin ilk akla geleni nedir? Cennatü ‘Adn. ‘Adn cennetleri diye çevirmeyi pek anlaşılır bulmuyorum. Güzelliğin üretildiği merkezlerdir. Çünkü ‘Adn; madenle aynı köktendir. Maden bir cevherin üretildiği merkeze denir, Cennatü ‘Adn; kalıcı güzelliğin, ebedi güzelliğin merkezleridir cennetler.

Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün. (Secde/17) gelinde bu ayeti hatırlamayın. Orada cennetliği bekleyecek sürprizleri hiç kimse bilemez, tahayyül ve tasavvur dahi edemez. nasıl bilelim ki ‘adet tü li’ ibadi’s salihîyn salih kullarım için ahirette cennette öyle büyük nimetler hazırladım ki mâ lâ ‘aynün ra’ed hiçbir göz onu görmedi Velâ üzünün semi’at hiçbir kulak onu işitmedi Ve lâ hatara ‘alâ kalb-i beşerin (Hadis) hiçbir insanın aklına öylesi gelmedi. Daha ne olsun. Rabbim hepimize lûtfetsin inşaAllah, layık kılsın.

tecriy min tahtihel’enharu halidiyne fiyha ebeda tabanından ırmaklar çağlayan cennetler. Cennet içinde su olmayan bahçe suyu ile birlikte ayrıca anılması o yüzden. Hadika ise içinden su çıkan bahçe. Onun için hadika geçen yerlerde ayrıca sudan bahsedilmez. halidiyne fiyha ebeda içinde ebedi kalmak üzere girecekler. radıyAllâhu ‘anhüm ve radu ‘anHU Allah onlardan razı olacak, onlar da Allah’tan razı olacaklar. Allah razı olsun diyen, sen Allah’tan razı mısın. Kendine bir sor, aynaya dön ey nefsim sen Allah’tan razı mısın de. Sen Allah’tan razı değilsen Allah senden niye razı olsun. Önce sen Allah’tan razı ol. Rabbim, benim için takdirine razıyım de, Rabbim boynum kıldan ince de, Rabbim emrin başım üstüne de. De ki razı olduğun anlaşılsın. İşte budur, çünkü rıza karşılıklıdır. Allah rızayı tek taraflı görmüyor.

zâlike limen haşiye Rabbeh işte bütün bunlar rablerinin sevgilerini yitirmekten korkanlar içindir. limen haşiye Rabbeh i böyle çevirdim. Rablerinin sevgilerini yitirmekten korkmak. Yani Allah’tan korkmak değil, böyle yalınkat korku değil, Allah’ın sevgisini yitiririm diye tir tir titremek. Ya beni sevmezse..! işte bu, aslolan bu. Allah – kul ilişkisinin rafine hali sevgi halidir. Ya beni sevmezse, dünya alem sevse ne olur. Hatta Allah beni sevmezse cennet benim olsa ne olur. diyebilmesi lazım.

Rabbim bizi sevsin rabbim bizi sevdirsin rabbim bizi cennetiyle sevindirsin inşaAllah.

Değerli Kur’an dostları, Beyyine suresinin hemen arkasından zelzele suresi geliyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ekim 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 162 takipçiye katılın