RSS

Etiket arşivi: meal

İslamoğlu Tef. Ders. DUHA SURESİ (01-11) (193-A)

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ve etba’ıhi ecmaiyn. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. (İsra/80) Amin, amin, amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize Duha suresiyle başlayacağız inşaAllah. Yavaş yavaş sonlara doğru yaklaşıyoruz. 10 yıl süren Kur’an ın görüntülü ve sesli tefsiri projesinde İnşaAllah hitamuhu misk olur, sonu misk olur projenin sonuna doğru geliyoruz. Artık kısa sureler geldi ve onların tefsirini yapıyoruz Belki bu şu açıdan çok önemli namazlarda okunan sureler genellikle geniş kitleler, namaz kılan kitleler tarafından okunan sureler kısa sureler olduğu için mevzuu daha bir önem kazanıyor, zira okumaktan maksat anlamaktır. Kişiye oku dendikten sonra ayrıca bir de anla denilmez. Çünkü oku demek anla demektir. Dolayısıyla namazda okuduğumuz surelerin manaları bir alt yazı gibi zihnimizden geçmeli ki ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun, dudaklarımızın telaffuz ettiğini zihnimiz kavrasın, tertil üzere Kur’an okumuş olalım Kur’an ın emri gereği. İşte bu açıdan önemli tefsir, bu açıdan önemli Kur’an ı anlamak.

Bugün işleyeceğimiz duha suresi elimizdeki mushafta 93. sırada yer alıyor yani sonlarda. Fakat takdir edersiniz ki Kur’an ın iniş sürecinde bu sure ilk başlarda yer alan bir sure.

Sure adını ilk ayetinden alıyor sabahın parlak aydınlığı manasına geliyor. Zaten oradan mülhem olarak kuşluk manasına geliyor. Kuşluk manası tali bir mana, asli bir mana değil. Kuşluk vaktinin günün en aydınlık sürecinin başlangıcı olduğu için kuşluğa duha denilmiş. Buhari ve Tirmizi bu sureyi ilk ayetinin tamamıyla anmış. yani VedDuha şeklinde anmışlar.

Suremizin ilk yılda inen sureler arasında olduğunu biliyoruz. Buna dair surenin içinde bir alamette var. Mâ vedde’ake Rabbüke ve mâ kalâ (3) rabbin seni ne terk etti ne de sana darıldı ayeti kerimesi. Fetreti vahiy diye bilinen dönemin hemen arkasından nazil olduğu kanaatimiz yaygındır. Bu kanaate bizi ulaştıran şey de bu ayettir. Fetret-i vahiy; vahiy kesintisi zannedilen normal bir ara vermenin adı. Aslında buna tam bir fetret demek de doğru değil. Çünkü henüz vahyin başında iken vahyin geliş sıklığını henüz ne ResulAllah ne de etrafı bilmiyorlardı. Onun içinde vahyin geliş sıklığına dair bir bilgi oturmayınca vahyin doğal olarak ara verdiği bir zaman parçasını fetret olarak anlamışlar.

Fetreti 3 gün, 12 gün, 7 gün, 15 gün, 25 gün, 40 gün ya da 6 ay, hatta 3 yıl olarak anlayanlar da var. Bir kez 3 gün, 7 gün, 12 güne bile getirmeye değmeyen bir kesinti. Çünkü zaten vahyin geliş sıklığında 3 gün, 5 gün, 7 gün, 10 gün, 15 gün hatta çok doğal ara vermeler. Elimizde ki vahyin 23 yılda nazil olduğunu hatırlarsak ve mushafta bulunan sure ve ayetleri 23 yıla yayarsak zaten doğal olarak böyle bir tempo, böyle bir geliş sıklığına ulaşırız. 3 yılı da başlangıçta hemen devre dışı bırakmalıyız, çünkü 3 yıllık bir kesinti öyle basit bir kesinti değil. Bu o zaman ihtilaflı bir mesele olmaz kesin olurdu. Bu kadar rakam da telaffuz edilmezdi. Üstelik 3 günle 3 yıl arasında, bir hafta ile 3 yıl arasında, 15 günle 3 yıl arasında hiçte kapanmayacak bir uçurum var. Yani te’lif edilemeyecek kadar. Belki 15 gün, 25 gün veya 40 günü doğal sayabiliriz fetret-i vahiy adı verilen bu tabii kesinti için.

Bu kesintide de bir hikmet vardı, Allah resulü vahyin gelişiyle sırtına dağlardan ağır bir yük yüklenmişti. Lev enzelnâ hâzelKur’âne ‘alâ cebelin leraeytehu hâşi’an mutesaddi’an min haşyetillâh. (Haşr/21) ayeti kerimesinde ifade ettiği gibi. Eğer biz bu Kur’an ı, biz bu vahyi bir dağa indirmiş olsaydık, dağın vahyin ağırlığı altında, vahyin yüklediği sorumluluğun ağırlığından paramparça toz duman olduğunu, yerinde yeller estiğini görürdün ayetini hatırlarsak, vahyin indiği omuzlara, indiği yüreğin sahibine ne ağır bir yük getirdiğini de anlarız.

Fakat işin bir tarafı bu, bir başka tarafı daha var o da vahyin aynı zamanda ne büyük bir rahmet, ne büyük bir bereket, ne büyük bir şeref, ne büyük bir onur olduğu gerçeği. Çünkü vahiy indiğine sadece sorumluluk yüklemiyor, aynı zamanda onu dillere destan ediyor, gönüllere sokuyor, gönüllerin efendisi haline getiriyor. Dahası alemlere rahmet ediyor.

Onun için Allah resulüne beklide bununla verilmek istenen mesaj şuydu; Vahyin inişini ağır buluyorsan kısa bir keselim, küçük bir ara verelim de gör bakalım vahiysizlik neymiş. Vahiysizlik daha da ağırdır. Onun için bunda da bir hikmet olduğunu düşünüyoruz ve işte bu sure, duha suresi böyle doğal bir kesintinin aslında fetret denilemeyecek, vahyin iniş sıklığı içerisinde doğal sayılması gereken bir kesintinin arkasından iniyor ve Allah resulünün acaba rabbim benimle konuşmayacak mı, bir daha yüreğime Kur’an inmeyecek mi diye içinden geçen acabaya cevap veriyordu. Mâ vedde’ake Rabbüke ve mâ kalâ rabbin seni ne terk etti, ne de sana darıldı ayeti kerimesiyle.

Sure Hz. peygamberin kişisel tarihini işleyen bir sure. Belki Kur’an ın içerisinde Allah resulünün kişisel hayatına vahiy öncesi hayatına dair kısa vurgulu ama aynı zamanda derin ve özet halinde en bir arada bulduğumuz bilgiler bu surede yer alıyor. Sure bir motivasyon suresi aslında. İçeriği ile ilk muhatabı olan Allah resulünü motive ediyor, onu teselli ediyor, onu güçlendiriyor. Sanki ona bir takviye, inzal olmuş bir takviye işlevli görüyor bu sure. Bu sureyle birlikte inşirak veya doğru ismiyle şehr suresini, yine bu ikisiyle birlikte Kevser suresini de motivasyon suresi olarak adlandırabiliriz.

Motivasyon deyip geçmeyelim, motivasyon sadece içinde yaşadığımız çağın altın kelimesi değil, demek ki tüm çağların altın kelimesi, altın kavramı. Şöyle kısaca isterseniz bu sureye kadar inmiş olan Kur’an pasajlarının, surelerinin kısaca bir muhtevasına göz atalım.

Fatiha gerçek bir önsöz, dolayısıyla onu bir önsöz olarak, Kur’an vahyinin gerçek bir önsözü olarak bir tarafa bırakırsak ilk inen ‘alak 5 ya da 8 ayeti, bilginin inşasıydı, bilgiyi inşa ediyordu. İnsanoğlunun en temel problemi olan bilgiyi elde etmek, bilgiyi üretmek ve bilgiyi iletmekle ilgili problemin inşasına dayanıyordu. Zaten insanoğlunun en temel iki sorusu bilgi ve varlık sorusudur. Daha doğrusu varlık ve bilgi sorusudur. Neden varım, niçin varım, ben kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum. Var oluşumun amacı nedir, sebebi nedir. İşte varlık ve bilgi sorusu sadece felsefenin değil insanın en temel sorusu ve dahi sorunudur. Zaten ilk inen vahiylerde bu iki temel problemi ele alıyor ve çözüm yolunu gösteriyordu.

İkinci inen pasaj ise Müzzemmil suresinin ilk ayetleriydi ilk 11 ayeti. O da duygu ve düşüncenin inşasını içeriyordu. İlk inen ayetler varlık ve bilgi sorularının inşasını, cevabını. İkinci inen pasaj Müzzemmil suresinin ilk 11 ayeti duygu ve ahlakın inşasını içeriyordu.

3 inen pasaj Müddessir suresinin ilk 7 ayeti idi ve o da misyon ve vizyonun inşasıydı. Varlık ve bilginin, duygu ve ahlakın, misyon ve vizyonun inşası. İşte ondan sonra bize göre duha suresi geliyor. Yani tüm çalışmalarımız ve araştırmalarımız sonucunda ikna olduğumuz şey Kur’an dan inen fatiha, ‘Alak, Müzzemmil, Müddessir in arkasından 5. sure Duha suresidir. Duha ise teşvik ve motivasyon suresiydi. Ondan sonra kardeşi ikizi olan İnşirah (Şerh) suresi azim ve kararlılık inşa eden bir sure idi. İşte ilk inen vahiylerin konusu böyle. Şimdi bu girizgâhtan sonra suremizin tefsirine geçebiliriz.

[Ek bilgi-2; Hakim Zeyd bin Erkam’dan şunu rivâyet eder: Tebbet sûresi geldikten sonra Allah’ın Resûlü bunu ilân edip insanlara yaydı, duyurdu.

Sûrede lânetle hicvedilen Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil bu duruma çok içerledi ve Rasulullah efendimizin huzuruna gelerek: Beni ve kocamı niçin Hicvettin ey Muhammed? Beni boynumdaki bir iple nerede gördün ki onunla hicvettin? dedi. Allah’ın Resûlü de: Vallahi seni ben hicvetmedim! Seni Rabbim hicvetti buyurdu.
Bundan sonra bu kadın onu kontrole başladı. Rasulullah efendimizi takip etmeye başladı. Zira Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil Rasûlullah’ın kapı dibi komşusuydu. Leheb sûresinde de ifade ettiğimiz gibi bu çirkef kadın Rasulullah efendimizin evinin önüne, geçeceği yollara dikenler atar, yemeğinin içine toprak döker, onu rahatsız ederdi.
Rasulullah efendimize bir süre vahiy gelmeyince Ümmü Cemil: Ne o ey Muhammed! Umarım ki şeytanın seni terk etti. Sahibini görmüyorum! Her halde sana veda etmiş, darılmış! dedi. Veya öteki müşrikler de Muhammed’in Rabbi onu terk edip darılmış, onunla diyalogunu kesmiş gibi sözler ettiler de Allah’ın Resûlü buna çok üzüldü. (Besâiru-l Kur’an – Ali Küçük)]

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, Rahiym olan Allah adına. Özünde merhametli, işinde merhametli Allah’ın adıyla.

1-) VedDuha;

Kasem ederim duhaya (Güneş’in dünyayı aydınlatmaya başladığı saatlere), (A.Hulusi)

01 – O duhâya. (Elmalı)

VedDuha kuşluğa yemin olsun, ağaran güne yemin olsun, sabahın en parlak anına yemin olsun. sabahın parlak aydınlığına yemin olsun. “vav” vavı kasem, yemin “vav” ı. Fakat “vav” yemin için konulmuş bir edat değil. “vav” aslında özü itibarıyla bir bağlaç. Fakat burada yemin vurgusuna sahip. Tabii ki VedDuha ile uksimu Bi’d-Duha arasında fark var. Olmasın mı yani sabahın parlak aydınlığına ben yemin ederim ile, sabahın parlak aydınlığına “vav” ile yemin olsun vurgusu taşıyan vavı kasem elbette ki bir farklılık arz ediyor.

Aslında yemin “vav” ıyla indirilen 16 sureden biri bu ve bu “vav” ile başlayan tüm sureleri alt alta dizip okuduğumuzda çıkardığımız sonuç şu oluyor. Kendisiyle yemin edilen muksemun Bih olan mesela burada Duha, kendisiyle yemin edilendir. Muksemun Bih tir. Kendisiyle yemin edilen şeyler somut, müşahhas, fiziki şeyler. Fakat Muksemun aleyh, yani kendisi üzerine yemin edilen şeyler ise metafizik, manevi ve soyut hakikatler. Dolayısıyla burada nedir kendisi üzerine yemin edilen? 3. ayet. Mâ vedde’ake Rabbüke ve mâ kalâ yani rabbin terk etmesi ve rabbin darılması hadisesi soyut bir hadise. Yani manevi bir olay fiziki bir olay değil. Ama yemin edilen Duha fiziki bir hadise yani güneş ışığının yer yüzüne günün ilk vaktinde en yoğun bir biçimde geldiği an tasvir ediliyor. Bir sonraki VelLeyli izâ seca da öyle, karanlığın dibini bulup sakinleşen gece şahit olsun, kuşluk şahit olsun, sabahın aydınlığı şahit olsun, karanlığın dibini bulup sakinleşen gece şahit olsun.

Gece de zamanın bir parçası olarak somut bir şey. Ama rabbin darılması ve terk etmesi soyut bir hakikat. Onun için bu yeminlerin niteliği de Kur’an da bu. Duha arasında akşamın mukabili olarak geçiyor Kur’an da. lem yelbesû illâ ‘aşiyyeten ev duhaha. (Nazi’at/46) bu ayette olduğu gibi. Yani onlar yer yüzünde sadece bir akşam ya da bir sabah kaldık zannedecekler. Yani o kadar bereketsiz geçecek ki cehennemle sonlanmış bir hayatın sahibi için ömrü, onlar bu dünyada 70 -80 – 90 yıl yaşayacaklar ama tüm hayatlarını bir akşam ya da bir sabahtan ibaret zannedecekler, çünkü bereketsiz olacak. Onun için bu ayette de olduğu gibi akşamın zıddı olarak geçiyor.

Yine udhiye diyoruz. Neye diyoruz? Kurbana. Eydül edha diyoruz Kurban bayramına, Arapçası bu, Kur’anca sı bu. Neden? Öteden beri gelenekte kuşluk vakti kesildiği için kurbanlar udhiye denilmiş, yani kuşluktan alınmış ışıkla beraber kesildiği için. Bu gece kurban kesilmeyeceği anlamına gelmiyor, bu geleneksel olarak insanların o dönemde tabii sokak lambası yok, elektrik yok, başka imkanlar yok. İnsanlar ellerinde ki bıçaklarla bir birlerini yaralamasınlar, yada zarar vermesinler diye gün ışığıyla birlikte Kur’an kestiklerini bize hatırlatıyor. Yani bir geleneği hatırlatıyor bu yoksa gece kurban kesmekte herhangi bir sakınca olduğundan değil.

Yine hepside Allah’a isnat etmezler yemini, çok ilginçtir, Mekki dir ve burada kasem “vav” ıyla başlayan tüm surelerin Mekki olmasından çıkardığımız sonuçta şudur muhatabın dikkatini sureye çekmek. Muhatabın dikkatini somut gerçeklerden maddi olmayan manevi hakikatlere çekmek, muhatabın zihnini miraca çıkarmak yani şu katı maddeler dünyasından yükseltmek. Ey insan katı maddeler dünyasında çakılıp kalma. Allah sana öyle bir yetenek vermiş ki aş bunları, zihnen miraca çık, yüksel, yücel manasına geldiğini biliyoruz.

Zariyat suresi hariç hepsinde rab ismi kullanılmış Allah’ın bu 16 surenin hepsinde Zariyat hariç, bu da çok önemli. Demek ki Allah’ın rububiyetiyle ilgili bir probleme çözüm olarak iniyor bu sureler.

Klasik tefsir yemin edilen yani muksimu Bih olan unsurların azametine yormuş bu yemini. Böyle olsaydı bizce ki isabetsiz bu namaz vaktine yemin edilirdi. Duha namaz vakitlerinden bir vakit değil. En azından namaz vakitlerinden bir vakte yemin edilirdi. Onun içinde azamet ifade etmese gerektir. Yani yemin edilen vaktin büyüklüğüne, ululuğuna, azametine delalet eder demek biraz zor görünüyor. Yine biraz önce de söylediğim gibi kendisine yemin edilen unsurların metafizik ve manevi unsurlar olduğunu görüyoruz bu yeminde.

Cahiliyeden sonraki sabaha da bir atıf var gibidir aslında. Yani sabahın parlak vaktine yemin etmekle, uzun cahiliye gecesinin ardından gelen sabaha yemin olsun veya sabah şahit olsun. Çünkü cahiliyenin karanlık gecesi insanların aslında yüreğinde ki karanlığı ifade ediyordu. Yoksa insanlar gündüzü de geceyi de görüyorlardı. Fakat eğer karanlık, eğer gece akıldaysa o aklın sahibine güneşi 24 saat batırmasanız dahi gecedir. O aklın sahibinin içindedir gece. Akıl kararmışsa, yürek kararmışsa, kalp kararmışsa gece onun içindedir. Siz gündüzü onun önüne getirseniz ne değişir ki. Yine eğer aydınlığı içine koymuşsanız, eğer insanın güneşi içindeyse, ışık yüreğinden doğuyorsa, o insanın dışı karanlık olsa ne yazar ki. İçinden aydınlanan dışını aydınlatır.

Burada problem içinden aydınlanma. Onun için de burada cahiliye karanlığının arkasından vahiyle gelen vahyin aydınlığı, vahyin ışığı. Buna dikkat çekildiğini düşünüyoruz. Zaten Kur’an da vahye bir biçimde dolaylı ve dolaysız atıfla başlamayan bir sure bulmak hemen hemen imkansızdır.

Amme cüzü tefsirinde Muhammed Abduh, güneşin yeşerttiği gibi vahiy güneşi de yer yüzünü yeşertir diye bir tefsir yapmış. Doğrusu Nil’in kenarından yapıldığı belli bu tefsirin. Doğrudur Nil’in kenarında oturuyorsanız güneş yeşerten bir şeydir, ama çölün içinde oturuyorsanız güneş kavuran bir şeydir. Evet, VedDuha konusunda söylenecek çok söz olmakla birlikte şimdilik bu kadar, yani VedDuha insanlığın kararan gecesinden vahyin aydınlığı ile çıkılan sabah şahit olsun.

[Ek bilgi-1; Burada "Duha" kelimesi gecenin mukabili olarak kullanılmıştır. Bu nedenle, "duha"dan kasıt apaçık gündüzdür. Bunun benzeri, A'raf Suresi 97-98. ayetlerde de geçmiştir: "O memleketin halkı, geceleyin uyurlarken ansızın azabımızın gelmeyeceğinden emin miydiler? Yoksa o memleketlerin halkı güpegündüz eğlenirlerken azabımızın birden bire gelmeyeceğinden emin miydiler?" (A'raf 97-98) .
Bu ayetlerde "duha" kelimesi, gecenin mukabili olarak kullanılmıştır. Bunun için "duha"dan maksat, kuşluk vakti değil, mutlak gündüzdür.(Tefhimu-l Kur’an E.A. Mevdudi)]

2-) VelLeyli izâ seca;

Sükûnet vaktinde geceye ki, (A.Hulusi)

02 – Ve dindiği zaman o geceye kasem olsun ki. (Elmalı)

VelLeyli izâ seca karanlığın dibini bulup sakinleşen gece şahit olsun. Seca; essecvu. Bu kök sağılıp sakinleşen deve için kullanılıyor. Evet, sütü sağıldığı zaman sakinleşen deve için kullanılıyor ve başka bir yerde de kullanılmıyor Kur’an da. Gecenin en sakin zamanı, en sükûnetli zamanı. Neden acaba öyle deniliyor? Yani Duhan ın arkasından gece geliyor. Bunda bir nükte var tabii ki yani hiçbir gündüz ebedi değildir şu dünyada. Yani hiçbir kolaylık sonsuz değildir. Hiçbir iniş sonsuz değildir, bir yokuş vardır. Hiçbir güzellik sonsuz değildir şu darı dünyada, mutlaka onu gölgeleyen bir şey vardır. Hiçbir sevinç sonsuz değildir, bir keder vardır, bir hüzün vardır, bir acı bir elem vardır.

Dolayısıyla bu dünyayı tasvir ediyor aslında. Bu hayatı tasvir ediyor, içinde yaşadığımız hayatın kılçıksız olmadığını, mutlaka inişleri çıkışları, yokuşları olduğunu, ama bütün bunlarla beraber hayatın güzelliğini, gecenin de bir ayeti ve ışığı olduğunu, gece var diye ışıktan vazgeçmememiz gerektiğini, gündüzün ışığının nasıl güneş ise, gecenin ışığı da ay olduğunu yani vahiy sadece gündüz değil gece de insanın önünü aydınlatır, rehberlik yapar mesajını alıyoruz. VelLeyli izâ seca ile.

Kur’ân ın hiçbir tarafında mücerret olarak yalınkat geceye yemin edilmez. Mutlaka bir vasıfla yemin edilir. İzâ seca, Velleyli izâ ‘as’ase. (Tekviyr/17) yani nerede gece gelmişse hep mutlaka bir zaman zarfıyla takyid (Kayıt ve şarta bağlanma) edilerek gelmiş. Bunun ifadesi de şu; gece sizi korkutmasın, gece görecedir, gece asli değildir, asli olan ışıktır. Işık kaynağı olandır, gece ise ışığın yokluğu halidir. Onun için geceyi mazeret kılmayın vurgusuna sahiptir.

3-) Mâ vedde’ake Rabbüke ve mâ kalâ;

Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı! (A.Hulusi)

03 – veda’ etmedi rabbin sana ve darılmadı. (Elmalı)

Mâ vedde’ake Rabbüke ve mâ kalâ rabbin seni ne terk etti ne de sana darıldı. Aslı galeta demişler. Bir önceki rabbüke ma vedde’ake, ve mâ kalâke. Fakat fasıla gereği düştü iddiasında bulunan müfessirlerimiz olmuş. Oysa böyle bir iddia pekte isabetli değil. Bir kez rabbükenin hitap zamiri kalâ içinde geçerli. Orada geldiği için burada gelmesine gerek yok.

İkincisi eğer fasıla için, ses için ayet sonlarındaki ses için sırf bazı kelimeler veya zamirler düşseydi, değişseydi aynı surenin en sonunda yer alan 11. ayet Ve emma Bi nı’meti Rabbike fe haddis fe haddis diye bitiyor. se sesi ile bitiyor. Oysa ki ondan önceki ayet “r” sesi ile bitiyor. Tenher. Ondan bir önceki 9. ayet “r” sesi ile bitiyor takher. Bu ayette “r” sesi ile bitmesi lazım onun içinde bu kelimenin eş anlamlısı olan he haddis değil, fe habbir olması lazımdı. Yani haber ver, an dile getir haber ver şeklinde. Bu manaya gelen fe habbir olurdu. Eğer sırf ayet sonunda ki ses için bazı harfler düşmüş olsaydı. Onun için bu iddiayı pek tutarlı görmediğimiz için değinip geçiyoruz.

Vahyin bazen kesilip bazen gelmesi bir hikmete mebni olarak dile getiriliyor aslında. Başta ki duha şahit olsun, kuşluk şahit olsun. Günün en aydınlık vakti şahit olsun ve sakinleştiğince, dibini, bulduğunda gece şahit olsun. Bu üçü arasında bir irtibat olması lazım. Rabbin seni ne terk etti, ne de darıldı. Bu üçü arasında hangi irtibat bulabiliriz;açık irtibat aslında.

Vahyin doğal ara vermeleri var, fetretleri var. Dolayısıyla bu fetret garibine gitmesin gündüz de aralıksız değil. Nasıl ki senin dinlenmen için rabbin geceyi yaratmışsa insanoğlunun dinlenmesi için, yine aynı gerekçe içinde vahye doğal bir ara takdir etti. Böyle gece gündüz akacak hali yok. Veyahut ta geçmiş insanlık tarihinde vahiyler neden bazen kesildi. İşte fetreti,ü vahiy fetret dönemi diyoruz o büyük fetrete. Hz. İsa dan Allah Resulüne kadar bir fetret var. Uzun bir dönem peygamber gelmiyor, vahiy gelmiyor, bu fetretin sebebi nedir diye soracak olursan aynı şeydir, Allah’ın yasası böyledir. Yani hiçbir şey sürekli değildir, bazen Allah keser değerini öğretmek için, bazen de yağdırır manasına geliyor.

4-) Ve lel’ahıretü hayrün leke minel’ûla;

Elbette sonsuz gelecek yaşam senin için şimdikinden hayırlıdır. (A.Hulusi)

04 – ve her halde sonu senin için önünden daha hayırlı. (Elmalı)

Ve lel’ahıretü hayrün leke minel’ûla sonrası senin için öncesinden daha hayırlı olacak. Yevm ve dâr sız gelen her ahiret kelimesi Kur’an da gelecek, akıbet, sonrası manasına gelir, hem dünya için hem ahiret için kullanılır. Dolayısıyla burada da öyle kullanılmıştır. Yani hem dünyada ki geleceğin hem ahirette ki geleceğin öncesinden daha güzel olacak müjdesini içeriyor, bu ayet bir müjdedir.

Muhammedi davetin geleceğinin daha parlak olacağına dair bir müjde. Ki biz bu müjdenin aslında geriden gelen şahitleriyiz. Bırak darılmayı ve bırakmayı, yani kim diyor rabbin sana darıldı ve rabbi seni bıraktı diye. Onu bir kenara koy geleceğin, geçmişinden daha parlak olacak diyor ayeti kerime.

Rivayetlere göre bazıları vahyin doğal bir kesintisi sırasında ümmü cemil olduğunu söyleyen bir rivayet var mesela. Ebu Leheb’in karısı. Şeytanın seni terk etti demiş (haşa) Allah resulüne. Veya Mekke de rabbi onu terk etti, Muhammed’in rabbi kendisini terk etti diye bir şayia çıkmış. Öyle olsaydı Mâ vedde’ake Rabbüke ve mâ kalâ yerine Mâ veddehau rabbuhu şeklinde gelirdi. Yani cevap olarak bunu söyleyen 3. şahıslara cevap olarak. Rabbi onu terk etmedi şeklinde. Ama sanırım Allah resulünün bu doğal ara sırasında kendi içine böyle bir tereddüt doğsa gerek ki, acaba rabbim vahyi kesti mi şeklinde bir tereddüt Allah resulüne hitap zamiriyle hitap ediliyor Allahu alem.

[Ek bilgi; Yani senin için her gelecek bir öncekinden hayırlı olacaktır. “Ey Peygamberim âhiret senin için dünyadan daha iyidir, öyleyse hiç yaşama dünyada, hemen ölüver,” diyemeyiz. “Hiç durma dünyada” diyerek bu âyetin Rasûlullah’ı ölüme dâvet ettiğini söyleyemeyiz. ,,, Düşünün, bir kadın mutfakta doğradığı soğanın acısıyla ağlasa bile onun için üzücü ve yorucu olmaz. Niye? Çünkü bu kadın doyuma gidiyor da ondan. Az sonra doyacak ve tüm çektiklerini unutacak. Veya meselâ fakir birisinin doyuma ulaşma adına, ehlinin, çoluk-çocuğunun rızkını kazanıp, karınlarını doyurup, akşam yüzlerini güldürme adına gündüz çalışarak yorulup terlemesi zor gelmez ona. Niye? Çünkü ehlini ve kendisini doyuma götürüyor da ondan. (Besâiru-l Kur’an-Ali Küçük)]

5-) Ve lesevfe yu’tıyke Rabbüke feterda;

Elbette Rabbin sana verecek de razı olacaksın! (A.Hulusi)

05 – ve ileride rabbin sana atâ edecek öyle atâ edecek ki rızaya ereceksin. (Elmalı)

Ve lesevfe yu’tıyke Rabbüke feterda zamanı gelince rabbin sana verecek, feterda, ve sen de razı olacaksın. Rabbim zamanı geldiğinde ona neler verdi. Düşünün, Mekke de zor bir ortam, kor bir ortam. Taşlandı, hakarete uğradı, dövüldü, sövüldü, muhasara altına alındı, boykota tabi tutuldu, bir yudum su çok görüldü, canına kastedildi, arkadaşları, ashabı işkenceler altında inletildi, yurtlarını yuvalarını terk etmek zorunda bırakıldılar, etrafına acı çektirildi, sırtına işkembe konacak kadar ileri vardılar ve en sonunda kendisine başka bir yurt aramak zorunda bırakıldı. Taif lere gitti, taşlandı, ayağı kan revan içinde kaldı ve her türlü acıyı gördü, çekti ve en sonunda hicretle yurdunu yuvasını terk etti.

Bütün bunlar oldu, peki ondan sonra ne oldu? Kendisine yer yüzünü dar eden Mekke bir gün geldi fethedildi, bir gün geldi ondan evvel hicretin 7. yılında Mekke’nin reisi Mekke’de ki yaygın açlıktan dolayı Allah resulüne gelip bir şeyler dilendi. O Mekke’nin gururlu adamları Ebu Süfyan ve çevresi Allah resulünden Mekkeli açlar için bir şeyler istemek zorunda kaldı. Allah verdi yani Allah verdi ve o da Hayber’den gelen gümüş külçelerini Mekke’nin yoksullarına dağıtılmak üzere gönderdi.

Dahası Mekke’yi fethetti, dünyanın en kansız fetihlerinden biri olarak. Kendisin yer yüzünü dar eden Mekke’yi fethetti ve Mekke’nin o müşrik uluları Kâbe’nin avlusunda toplanıp, boyunlarını büküp kaderlerine razı oldular. Ve başlarına neyin geleceğini bilmeksizin beklediler ve onlara Haydi dedi İz hebu fe entüm tuleka. Gidin siz salıverilmişlerdensiniz. Yani sizi saldım, sizi bıraktım. Onlar; Sen keriym bir babanın keriym bir evladı olan keriym bir kardeşsin demek zorunda kaldılar. Düşmanları bile takdir etmek zorunda kaldı.

Kendisini kan revan içinde taşlatan Taif eline geçti, Hayber eline geçti. Kendisi vefat etmeden kurduğu devletin sınırları Avrupa büyüklüğüne ulaşmıştı. Vefatından çok değil 30 yıl sonra kurduğu İslam devletinin sınırları, bugün batıda İspanya’ya dayanmış, doğuda Çin’e dayanmış, kuzeyde Rusya ya dayanmış, güneyde ise okyanusa açılmış. Yani Allah verdi, öyle ki daha vefat etmeden yer yüzünün iki süper gücünün başında ki iki imparatora davet mektubu yazmış, yer yüzünün tüm meşhur krallarını davet etmiş ve sözü dinlenilir olmuş. Dahası yer yüzünde onun kadar sevilen bir fani olmamış. Allah şanını yüceltmişti. İşte Ve lel’ahıretü hayrün leke minel’ûla biz bunun şahidiyiz.

Ve lesevfe yu’tıyke Rabbüke feterda rabbin zamanı gelince sana verecek ve sen de rabbinden razı olacaksın.

6-) Elem yecidke yetiymen fe âva;

Seni bir yetim (babasız ve anasız) bularak barındırmadı mı? (A.Hulusi)

06 – O seni bir yetîm iken barındırmadı mı? (Elmalı)

Elem yecidke yetiymen fe âva o seni yetim olarak bulup sana sığınak olmadı mı?

7-) Ve vecedeke dâ(aaa)llen feheda;

Seni dall (Zâtî hakikatini bilmeyen) bulup da hakikate erdirmedi mi? (A.Hulusi)

07 – Ve seni yol bilmez iken yola koymadı mı? (Elmalı)

Ve vecedeke dâ(aaa)llen feheda varlığını kaybetmiş olarak, yani yoksul olarak bulup seni doğru yola yöneltmedi mi?

Şûra/51. (Hayır, Hicr/87 olacak) ayetini hatırlamak lazım. Ve lekad ateynake Seb’an minel Mesâni vel Kur’ânel Azıym. (Hicr/87)Biz sana birbirine benzer yediliyi, yani fatihayı ve azıym olan Kur’an ı verdik. Şûra/52. ayeti; mâ künte tedriy melKitâbu ve lel iymân..(Şûra/52) sen bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin diyor bu ayet. Yani burada aslında dalâl şaşırmak manasına. Yanlışı fark etmişti Allah resulü fakat doğruyu bulamamıştı. Onun için Ve vecedeke dâ(aaa)llen feheda yolunu kaybetmiş bulup seni doğru yola yöneltmedi mi buyuruyordu. Daha önce kitap nedir iman nedir bilmezdin diyen Kur’an ona doğru yolu ve sana Allah göstermişti diyor.

           8- ) Ve vecedeke ‘âilen fe eğna;

            Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr – “yok”lukta) bulup da zenginliğe (“gına”ya) kavuşturmadık mı (El Ğaniyy kulu yapmadık mı, Âlemlerden Ğaniyy olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? (A.Hulusi)

08 – Ve seni bir yoksul iken zengin etmedi mi? (Elmalı)

Ve vecedeke ‘âilen fe eğna seni muhtaç bulup mala tamahtan müstağni kılmadık mı. Zengin kılmadı mı diye çevirmedim. Çünkü bu manada zenginliği Allah resulü hiç istemedi ki. Fe eğna; aslında ığna, ğına servetin müteradifi değil, eş anlamlısı değil Kur’an da. Servet ayrı mal olarak gelir o. Fakat malsız ğına da mümkindir Kur’an ın ifadesi ile. Onun için Lâ temüddenne ayneyke ila ma metta’na Bihi (Hicr/88) onlara verdiğimiz geçici dünya mallarına gözünü dikme diyor Kur’an da rabbimiz. Dolayısıyla yani biz sana Kur’an ı verdik bir önceki ayetle birlikte hatırlarsak; Biz sana fatihayı verdik, Kur’an ı verdik, aziym olan Kur’an ı. Ve lekad ateynake Seb’an minel Mesâni vel Kur’ânel Azıym. (Hicr/87) biz sana fatihayı ve Kur’an ı verdik, sen onlara verdiğimiz geçici nimetlere gözünü dikme. Yani Kur’an dünyalara bedel, Kur’an servetin en büyüğü, vahiy yer yüzünden daha büyük bir servet. Onun için Kur’an elinde ya sen yer yüzünün geçici nimetlerine gözünü dikme manasına gelen bu ayetle aslında o ğaniy kılınmıştı, gönlü zengindi, dünya malına bakmazdı.

Allah resulünün bu ayeti aldıktan sonra Hz. Aişe şöyle diyor; sevdiği hiçbir şeye bir daha doyasıya bakmadı. Atları severdi, kızıl develeri severdi fakat bu ayetten sonra sevdiği bir şeye sanki ayıpmış gibi gördüğünde gözünü indirirdi diyor.

9-) Feemmel yetiyme fela takher;

O hâlde, yetime hor bakma! (A.Hulusi)

09 – Öyle ise amma yetîme kahretme. (Elmalı)

Feemmel yetiyme fela takher artık yetime asla otoriter davranma. Evet, yetim. Aslında kimsesiz demektir, tek başına yani bakanı olmayan gözeteni olmayana yetim denir.

Efendimiz öyle buyuruyor; Yetin hakkında Allah’tan korkun, Allah’tan diyor. Yine; Ben ve yetimin kefili cennette böyleyiz buyuruyor. Sahih yetimlerden ne çıkar hiç düşündük mü? Bugün biz yetimlerden sokak çocukları, kapkaççılar, caniler, tinerciler vs. çıkarıyoruz. Fakat bizim medeniyetimiz işte bu ayetlerin inşa ettiği İslam medeniyeti yetimlerden fatihler çıkardı. Afrika fatihi Musa Bin Nuseyr bir yetimdi. Endülüs’ün büyük fatihi Tarık Bin Ziyad bir yetimdi. Anadolu’nun ilk iman fatihlerinden Abdullah el Battal Antakyalı bir yetimdi. Biz yetimlerden fatihler çıkarmıştık.

Bugün Çin’de büyük bir yekün tutan, Müslüman Çin’li bir nüfus var, Uygur Türkleri değil, bunlar Çin asıllı Müslümanlar. Bu Müslümanların ilk olarak nasıl ortaya çıktığı anlatılırken meselenin, hikayenin temelinde yetimliğin olduğunu görüyoruz. Eski Çin’de yetimler satılırmış, kimsesi olmayanlar basbayağı böyle satılırmış. Müslümanlar bunu fark edince satılan yetimleri almak için vakıflar kuruyorlar, aldıkları yetimlere darül eykamlar açıyorlar, yetim evleri ve buralarda onları güzel birer Müslüman olarak eğitiyorlar, şimdi milyonlara, belki 200 milyona bali, -ki bir Çin’li Hui Müslüman’dan duyduğum rakam buydu- bir Müslüman nüfusa dönüşüyor. Bunlara Hui Çinlileri, Hui Müslümanlar deniyor.

Evet, yetimden neler çıkarmış meğerse. Yine Ahmed Dahlan isimli Endonezya’lı bir zat Mekke ve Medinede ki tahsilinden 1912 de döndüğünde Cakartanın banliyölerinden biri olan Cokça da bir yetimhane açıyor. Bu yetimhaneyle başlayan bu yürüyüş öyle bir noktaya geliyor ki, bugün Muhammediye hareketi diye bilinen bu hareketin Ahmed Dahlan’dan henüz daha 100 sene geçmeden 30 milyon müntesibi var. 10 milyon camisi var. 3.700 koleji var, 166 üniversitesi bar ve daha neleri neleri, neleri var. yani yetimden ne çıkar dememek. Yetimin velisi Allah’tır deyip eğer yetime sahip çıkarsam velisi Allah olan birine sahip çıkarım demeli. Onun için yetim üzerinde Kur’an ımız daha ilk indiği dönemde duruyor. Çünkü yetimlerin efendisi bir peygamber. Allah resulü de bir yetim. Adeta eğer Allah babasını almışsa, annesini almışsa yani o kimsesiz kalmışsa biraz da ilahi takdirin sırrı gereği kalmıştır. Siz onunla imtihan ediliyorsunuz, o da babasızlıkla imtihan ediliyor. Siz imtihanınızı güzel verin uyarısını içeriyor.

Bu ayetin Allah resulünün Hz. Hatice nin eski kocasından olan oğulluğuna kızması üzerine indiği rivayet edilir bazı kaynaklarda.

10-) Ve emmessâile felâ tenher;

İsteyeni, soru soranı sakın azarlama! (A.Hulusi)

10 – Ve amma sâili azarlama. (Elmalı)

Ve emmessâile felâ tenher isteyeni azarlama yani burada ki isteme aslında her türlü isteme, sail, hatta soranı azarlama manasına da gelir. Çünkü sual hem soru sormak hem istemektir. Se e le soru sordu, istedi ikisi eşit aynı manaya gelir. Dolayısıyla soru soranı azarlama veya isteyeni azarlama.

Fakat Kur’an bu ayette bunu ifade buyururken bunu dengeleyecek bir başka ayette de şöyle buyurur; lâ yes’elunen Nase ilhafa. (Bakara/273) Mü’minlerin vasıflarını sayarken arsızca istemezler insanlardan. Efendimiz bir seferinde sırf bu konuda sahabeden bey’ad istemişti. Hiç kimseden gücünüz yettiği sürece bir şey istememek üzere sizden bey’âd talep ediyorum buyurmuştu. Hatta bir örnek vermişti bu bey’ad talebi sırasında. Eğer siz devenin üzerinde olsanız yere düşen kamçınızı yanındakine şunu bana ver deneyecek şekilde istememek üzere Bey’ad istiyorum demişti.

Bunu anlamak için deveye binmek lazım. Deveyi ıhtırmanın ne zor bir şey olduğunu, yere düşen kamçıyı almak için deve üzerinde ki birinin ne uzun uğraşlar vermesi gerektiğini bilmek lazım. Yani mü’minler her iki şekilde de dengeli bir ahlaki zemine oturtuluyor. Bu konuda hem isteme hem de yardım etme hususunda bir denge kuruluyor.

11-) Ve emma Bi nı’meti Rabbike fe haddis;

Rabbinin nimetini, dillendir! (A.Hulusi)

11 – Fakat rabbinin nimetinî anlat da anlat. (Elmalı)

Ve emma Bi nı’meti Rabbike fe hadis ve en sonunda rabbinin sonsuz nimetini dile getir. Yani rabbinin nimetini dillendir. Buna tahdisi nimet denilir, nimeti anmak, nimeti dile getirmek. Bu bir İslami edeptir, aynı zamanda Allah’a karşı kulluk edebidir. Çünkü nimeti anmayan şükretmez, nimeti hatırlamayan o nimetin şükrünü eda etmez, nimeti unutanı Allah’ta unutur. Dolayısıyla tahdis-i nimet, nimeti dile getirmek o nimete aslında bir şükürdür, nimeti verene bir teşekkürdür.

Rabbimiz bizden ne iyilik isteyecek ki, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yok ki. Ama biz tahdis-i nimetle, nimeti vereni anmakla aslında Allah’ı zikretmiş oluruz. Zikir de zaten nimetin sahibini unutmamaktır. Unutmayalım teşekkür etmeyi değil, ekmeği verenin hakkıdır. Eğer ekmeği verene teşekkür etmiyorsak ekmeği hak etmiyoruz demektir. Onun için bu ayet bize tahdis-i nimeti, yani nimeti dile getirmeyi, sadece içimizden teşekkür yetmez, aklımızdan bilmemiz yetmez; onu dile getirmek etrafımızda ki insanlara içinde yüzdükleri nimeti hatırlatmaktır. Bu aynı zamanda nimetin kıymetini bilmeyenlere nimetin kıymetini bilmeleri için öğüt vermeyi de kapsar.

Dizi ağrıyan ve bundan şikayetçi olan bir insana Allah diz vermiş, heleki dizin var, var da ağrıyor diye hatırlatmak lazım. Çünkü o unutur. O dizinin olduğunun büyük bir nimet olduğunu unuttu, şimdi ağrıyı görüyor sadece. Oysaki dizi olmasaydı ağrımazdı. Başım ağrıyor, bakarsız velveleye veriyor etrafı oysa ki bir başı var da ağrıyor. Hele ki varsın, var ki ağrıyı hissediyorsun. Veya ağrıyor; sinir sistemin çalışıyor da ağrıyor, önce şükret, sonra şikayet et. Ama önce şükret. Sinir sistemin çalışmasaydı ağrıyı algılayamazdın. Ağrıyı algılamamak çok çok daha büyük bir beladır. Onun için ağrı aslında vücudun alarm sistemi, haber veriyor ben buradayım diye, beni onar diye. Dolayısıyla her şeyin içinde şükredecek bir şey bulmak. İşte tahdis-i nimetin bize hatırlattıkları.

Sadakallahul azıym. Allah hakikati söyledi. 53.24

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 159 takipçiye katılın