RSS

Etiket arşivi: meal

İslamoğlu Tef. Ders. HÜMEZE SURESİ (1-9) (197-A)

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim göğsüme genişlik ver kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbim hayırla başlat hayırla tamamlat, rabbim kolay kıl güç kılma amin, amin, amin.

Değerli Kur’an dostları bugün inşaAllah dersimize Hümeze suresi ile başlayacağız. Hümeze suresi elimizde ki mushafta 104. sırada yer alan bir sure. Adını ilk ayetinden alıyor. Hümeze ve lümeze aslında birbirinin zıddı, birbirinin karşıt kutbunda olan iki kelime. Kur’an ın özelliklerinden biridir meseniy; çift kutuplu olmak. Onun için Kur’an bize hep iki kutup arasında götürür ve getirir, tabir caizse ruhumuzu iki kutba gerer ve o gerilimden bize bir hassasiyet üretir. Gerilmeyen tel güzel tını vermez, gerilmeyen deriden güzel ritim çıkmaz ya onun gibi sayın. Birini ahirete diğerini dünyaya bağlar. Birini akla diğerini ruha bağlar. Birini maddi varlığa diğerini metafiziğe bağlar. Birini duyguya diğerini düşünceye bağlar. Birini cesede diğerini ruha bağlar ve yaklaşan tehlikeyi böylece haber alırız. Şeytanın ayak seslerini işte bu gerilim sayesinde duyarız, tabii ki meleklerin kokusunu da böyle alırız.

Kur’an ın meseniy özelliği ki Kur’an bu özelliğine bizzat kendisi vurgu yapar ve bu ismi bizzat kendisi verir. İşte bu özellik gereği Kur’an da çifte kavramlar vardır, bunlardan bir tanesi de hümeze – lümeze dir.

Bu sure Mekki bir sure, Mekke de nazil olmuş. Kıyamet suresi ile Mürselât suresi arasına yerleştirmiş ilk tertip sahipleri ki yaklaşık ilk yıllara, belki ilk veya 2. yıla yerleştirebiliriz bu surenin iniş zamanını.

Surenin konusu baştan ayağa kibirli, müstekbir bir tipin psikanalizini yapıyor. Psiko analizi. İlginçtir belki bu sureye psikanaliz suresi bile demek mümkin. Tabii Allah’ın gör dediği yerden bakınca tiplerin psikanalizi nasıl yapılır sualinin de cevabını buluyoruz. Dolayısıyla psikanalizin kendisine nispet ettiği Froyd un; insan psikolojisinin temeline libidoyu, şehvet duygusunu yerleştirdiğini biliyoruz.

Rabbimizin yaptığı psikanalizde aslında insanın özü itibarıyla temiz olduğu halde, insan içinde ki negatif tarafı sulayınca, insan dünyevileşince yani insan temiz tarafını örtünce, fıtratının üstünü kalın bir küfür perdesiyle örtünce neye döner, başına ne gelir, nasıl kendisine yabancılaşır, nasıl kendisi ile mesafesi açılır, nasıl kendi kendisinden kaçar ve tanınmaz olur işte bu surede biz onu görüyoruz.

İftira, tahkir, küçümseme, alay, gıybet hatta, ayıp arama, kusur arama, kusur bulma. Bütün bu hastalıklı tavırların arka planını bu surede görüyoruz. Bunların temelinde yatan şey dünyevileşme. Surenin 3 ve 4. ayetleri bize bunu zaten veriyor. Elleziy cemea mâlen ve addedeh, Yahsebü enne malehû ahledeh bu ayetler bütün bu hastalıklı tavırların temelinde dünyevileşmenin yattığını gösteriyor.

Dünyevileşme öyle korkunç bir sapma ki bu sapma Allah resulünün ağzından hubbud dünya ra’sı külli hatıyyeh dünya sevgisi aklınıza gelen tüm hataların, tüm günahların, tüm sapmaların, tüm yabancılaşmaların başıdır buyurur. Aslında efendimizin bu muhteşem tespitlerinin arka planında Kur’an yatar. Mesela Hümeze suresini bir cümlede özetle deseydiniz Allah resulüne Allah’u âlem böyle özetlerdi. Onun için bize nakledilen her sahih hadisin Kur’an dan bir aslı vardır aslında, efendimizin bir tefsiridir bu hadisler. Ya hayatı ya insanı ya Kur’an ı, ama neyi tefsir ediyor olursa olsun mutlaka vahyin verdiği bakış açısıyla, vahyin inşa ettiği zihinle, vahyin inşa ettiği tasavvur ve akılla tefsir ediyordur.

Mal; surede takva dışında ki her şeyi temsil ediyor. Adeta takva karşısında mal sevgisi, tabii ki dünya malının kendisi değil, mal Allah’ın nimeti, mal Allah’ın ihsanı. Kur’an ın hiçbir tarafında servet mücerret olarak yerilmemiştir, kınanmamıştır, mal sahibi olmak kınanmamıştır. Tıpkı Tekasür suresinde olduğu gibi tutku kınanmıştır, mal biriktirme tutkusu. Bu tutkunun insanı nerelere götürdüğü belli onun için tutku ile sarılmak. Tutku tutuklar onun için insanın tutuklanmasını istemiyor rabbimiz,

İnsanın mal tarafından tutuklanması ne demek? Şerefli bir varlık olan insanın kendisinden daha aşağı değerde ki varlıklara köle olması demek. Yani süvarinin ata değil, atın süvariye binmesi demek. Mal çok iyi bir köledir fakat çok berbat bir efendidir, onun için rabbimiz malla insan arasında ki ilişkiyi seliym bir yere oturtur, oturtmamızı ister. Malın efendimiz değil, malın kölemiz olmasını ister. Bütün Kur’an da insan ve servet ilişkisinin özeti budur. Mal insanın efendisi olursa insan malın kölesi ve kulu olursa insan vahşileşir, insan nesneleşir, insan şerefinden olur. Eğer mal insanın kölesi olur insan malın efendisi olursa mal yaratıldığı yerde tutulmuş olur, sırtına binilir, bir Burak gibi insanı götürür, yükseltir. Onun için her şey Allah’ın koyduğu yerde durmalı, Allah’ın yarattığı bir yer var ve her şey yerinde olmalı surenin mesajı bu. Şimdi suremizi tefsire geçebiliriz.

Aslında sözün özü şu; başkalarının hatasını aramak, başkalarını karalamak, çekiştirmek, arkasından olsun önünden olsun. Gıyapta olsun vicahta olsun başkalarının hatasını aramak ve bunun listesini yapmak Allah’tan rol çalmaktır. Evet, Allah’tan rol çalmaktır.

Neden öyle? Çünkü insanın hesabını Allah tutar, insanın hesabını Allah görür, hesap gününün hâkimi Allah’tır. Rabbimizi; başkalarının hatasını arayan, kaş göz eden, onları tahkir eden, onların kusurlarını yüzüne vuran veya arkasından söyleyen bu müstekbir tipi ele alırken bize şunu veriyor. Hepinizin hesabını görecek olan Allah’tır, Allah’tan rol çalmaya kalkmayın. Hesap gününün hâkimi olan rabbinize iman etmek yerine, onun bir gün hesap soracağına iman etmek yerine, hesap gününü inkâr edip, gelip siz dünyada birilerini hesaba çekeceksiniz öyle mi? Aslında zımnen böyle bir layd motif var gibidir tüm ayetlerin arkasından dipten akan bir ıramak bir akıntı gibi akar bu.

BismillahirRahmanirRahıym

1-) Veylün li külli hümezetin lümezeh;

Vay hâline tüm hümeze (arkadan dedikodu yapıp çekiştiren) ve lümeze (kınayıp tahkir eden) güruha! (A.Hulusi)

1 – Veyl bütün «hümeze lümeze» güruhuna. (Elmalı)

Veylün li külli hümezetin lümezeh yazıklar olsun, vay gele şu hümeze lümeze takımına. Hümeze ve lümeze kavram çifti demiştim, iki kutupluluğunu ifade eder Kur’an ın meseni özelliği gereği. Biri gizli biri açık, biri arkadan biri önden çekiştirmeyi ifade eder. lügatlerde ki tüm karşılıklarına baktığımızda vardığımız sonuç bu. Hümeze genellikle bir kişiyi o yokken çekiştirmek, karalamak, ayıplamak, tahkir etmek. Lümeze diye de bir kişiyi yüzüne karşı hatalarını vurmak, ayıplarını vurmak, ayıplarını yüzüne vurmak manasına geldiğini görüyoruz.

            Özünde bizim dilimizde ayıplama, karalama, çekiştirme gıyapta yapılana da gıybet denilir. Aslında etin hükmünü soranlar gıybet ediyorlarsa eğer, insan eti yemenin hükmünü sormalıdırlar. Doğu toplumlarının temel bir hastalığı belki ondan Kur’an bu hastalık üzerinde ciddi biçimde duruyor. Kur’an insanı bedevilikten medeniliğe çağırıyor. Bu anlamda bu kavram çifti bize ahlaki bir zemin oluşturuyor. Birbirinizi ne yüzünüze ne arkanıza çekiştirmeyin, dedikodu yapmayın. Muhasip değilsiniz Allah sizi hesaba çekecek. Siz Allah’tan rol çalmaya kalkmayın.

            İnsan eti yemek, hani Kur’an; …fekerihtümuh. (Hucurat/12) diyordu ya. Kardeş eti yemekten bahsediyor ve arkasından da tiksindiniz değil mi diyordu. Evet, tiksindirici bir şey. Bakıyorum bazen mü’minler işte tavuk şöyle kesilirse hükmü ne olur, kasap eti şöyle keserse hükmü ne olur, içinde emülgatör 428 varsa hükmü ne olur, lesitin şu varsa hükmü ne olur, jelatin varsa hükmü ne olur diye güzel bir hassasiyet sergiliyorlar. Fakat bu hassasiyeti sergileyenlerin çoğuna bakıyorum insan eti yersek ne olur diye hiç sormuyor, düşünmüyor bile.

Kur’an insan eti yemek diyor gıybete, arkadan çekiştirmeye. Bunu söyleyince hemen itiraz şöyle yapılıyor; Ama biz olmayanı söylemedik ki olmuş olanı söyledik. Evet efendim olmuş olan gıybettir. Olmamış olanı söyleyince iftira oluyor, o ayrı bir şey onun hükmü de ayrı, cezası da ayrı. Olmuş olan, var olan ama duyunca hoşuna gitmeyecek olan konuştuğunuz kimsenin duyunca hoşuna gitmeyeceği şeyleri arkasından söylemek gıybet oluyor.

İşte bu manada eğer toplum ondan zarar görecek ise bu zararı telafi etmek için söylenen şey gıybet değildir. Kamuya mal olmuş insanların kamu önünde yaptıkları hataları dile getirmek gıybet değildir. Yine kamuya mal olmuş, topluma mal olmuş insanların gerçekte hakikate uygun olmayan ve başkalarının onu iyi zannetmesi halinde kötülüğü üretmeleri söz konusu olan hususları dile getirmek gıybet değildir.

Eleştiri ile, çirkinliği tarif ile günahı dile getirmekle kötü şeyden sakındırmak için emri bil ma’ruf, nehy-i anil münker yapmak için, iyiliği önerip kötülükten sakındırmak için kötü olanı dile getirmek gıybet cümlesinden değildir elbette. Kötülük zaten kötüdür, kötünün gıybeti değil, kötülüğü sakındırmak maksadı ile, mev’ize maksadıyla, öğüt maksadıyla tarifi ve tasnifi yapılır.

Bunun dışında kalan kişisel, bireysel, insanın onuruna yönelik her türlü gıyapta taarruz gıybettir ve gıybet mü’minin ismetine, insanın ismetine hakarettir. Onun için burada onun da daha ötesinde müşrik muhataplar üzerinden bir ders verildiğine göre gıybet dostların, veya aynı inanca mensup insanların kendi ismetlerine dönük bir ihlal, bir hata. Ama burada asıl insanın insanlığına dönük bir temel problem dile getiriliyor hümeze, lümeze ile.

Bu temel problemin arka planında yatan şey çok daha derin. Burada ilk muhatap olan müşriklerin mü’minlere, mü’minlerin yüzüne veya arkasından yaptıkları alay, küçümseme ve tahkir dile getiriliyor.

Malumunuz Mekke de mü’minlere yönelik saldırı 4 aşamalı olarak gerçekleşmişti. Yani Mekke müşrik ortamının imanın erlerine karşı 4 aşamalı bir planı vardı ve bunu yürüttüler.

1 – Gelen vahyi, hakikati suskunlukla karşılamak, olmamış gibi görmek, görmezden gelmek, unutuluşa mahkûm etmek.

2 – Alay, hakaret, tahkir. İşte burada ikinci aşamayı gösteriyor. Bu sure 2. aşamanın yürürlüğe girdiği, müşriklerin imana karşı mücadelesinde 2. aşamayı yürürlüğe koydukları bir zaman diliminde inmiş bir sure. Tahkir, alay, hakaret, küçümseme işte bu.

3 – İftira.

4 – Fiili eziyet, eza, cefa ve hatta öldürme idi. İşte bu 2. aşamayı gösteren bir sure.

Veylün li külli hümezetin lümezeh önden ya da arkadan, açıktan ya da gizli olarak çekiştiren, tahkir eden alay edenlerin topuna birden veyl olsun, yazıklar olsun.

[Ek bilgi; GIYBET TÜRLERİ

1 – Alenî sade gıybet: Sevgili Peygamber (a.s.m.) gıybeti “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” şeklinde tanımlamış; (1) “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi ardından söylemen gıybettir” (2) demiştir. Bir kişinin gıyabında ondan hoşlanmayacağı şekilde, hakkında doğru olan bir şeyi söylemek, alenî gıybetin ta kendisidir. Eğer hakkında konuştuğunuz kişi huzurda olsaydı, cümlelerinizi, hatta o andaki duruşunuzu değiştirme ihtiyacı duyar mıydınız? Eğer öyleyse- doğruları söylemeniz şartıyla- yaptığınızın adı gıybettir ve bu, gıybetin en sade formudur.

2 – İftiralı gıybet: Peygamber (a.s.m.) devam eder: “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.” (3) İftira, kusurların en çirkinidir. Eğer gıybet ederken kullandığımız bilgi bizzat kendi gözlemimize ait değilse, başkasından duymuşsak, dilden dile kesinlikle değişime uğramıştır ve tam olarak doğru değildir.

3 – Gizli gıybet: Çoğu zaman yaptığımız, kalbimizden geçirmek, yani zannetmek suretiyle gıybete girmektir. Gıybetin ne kadar kötü olduğunun vurgulandığı âyette, Kur’ân şöyle der: “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın.”(4) Bütün zanlar ve tahminler değil; ama kimi zanlar, gıybet hâlini almaktan kendini kurtaramaz. Hazret-i Gazalî, bunu ‘kalp ile gıybet’ şeklinde tanımlamış; ‘bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini’ bile reddetmiş; kalp ile gıybeti, ‘gözü ile kötü birşeyi görmeden, kulağı ile duymadan, bir kimseye suizanda bulunmak’ şeklinde tarif etmiştir.

Peygamber (a.s.m.) der ki, “Bir kimse kardeşini bir kusur ile ayıplarsa, o kimse ölmeden o kusuru işler.” Başkalarının hoşlanmadığımız özelliklerinin hangi şartlardan kaynaklandığını nereden biliyoruz? Kimlerin hangi zorluklar yoluyla kaderleri tarafından eğitildiklerini bilmeksizin, kimi kusurlu gözüken yönlerinin gizli bile olsa gıybetini yapmaya ne hakkımız var!

4 – Münafıkâne/ikiyüzlü gıybet: Gıybetin en utanç verici biçimidir ki, İmam Gazalî buna ‘münafıkâne gıybet’ demiştir. Gıybeti yapan şöyle der: “Allah affetsin, o da bizim gibi bazen karıştırıyor,” “İnşaallah düzelir, daha iyi olur.” Bu gibi sözlerle görünürde hakkında konuştuğu kişiyi sevdiğini, iyiliğini dilediğini demeye çalışmakta; ama gizliden gizliye de o kişinin bozulmuş olduğunu, yanlışlar yaptığını ima etmektedir.
Dinleyenin ikiyüzlülüğü de şu şekildedir: “Boş ver gitsin, gıybet oluyor.” Bunlara benzer sözleri söylerken, aslında gıybeti gerçekten engellemek istemiyor; görünürde aksini savunsa da, içten içe o kişi hakkında gıybet yapılmasından hoşlanıyor.

5 – Söz taşımalı gıybet: İnsanların sözlerini muhataplarına ara bozmaya yol açacak şekilde taşımak biçimindeki gıybettir. Şöyle der Peygamber(a.s.m.): “(Arabozucu) söz taşıyan cennete giremeyecektir.” (8) Kur’ân bizi uyarır: “Ey inananlar, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (9)

Hasan-ı Basrî şöyle der: “Başkalarının sözünü sana ileten, getiren, muhakkak senin sözünü de başkalarına iletir. Zira onun yaptığı hem gıybet, hem zulüm ve hıyanet, hem de aldatma ve haset, hem nifak, fitne ve hiledir.” Elbette başkalarının sözlerini nakletme hakkımız var. Ama, “Sevgili arkadaşım veya aziz hocam şöyle demişti…” gibi bir dostluk ifadesiyle başlayacak isim zikrini, ancak sözün sahibinin güzel ve duyduğunda hoşuna gidecek olumlu sözleri takip edebilir. Yoksa, “Adam senin -veya filancanın- hakkında dedi ki…” şeklinde başlayıp, sözün sahibini üzecek bir cümle söyleyen, kendisini felaketler arasından felaket beğenmeye hazırlansın.

6 – Kitlesel gıybet: Yukarıda ayrımlaştırılan gıybet türleri tek tek bireyler hakkında olabileceği gibi kitleler ve insan toplulukları hakkında da olabilir. Bir topluluk hakkında gıybette bulunanın kurtulabilmesi için o topluluğun tümünden affedilme dilemesi gerekir. Kitlesel gıybet, bir insanın irtikap edebileceği, altından kalkılması en zor, en acınası, en dehşetli gıybettir. Yukarda geçen âyetin “. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız…”(11) şeklindeki bölümü, ‘bir kavme sataşma’ terimiyle suçun kitlesellik tehlikesine vurgu yapmaktadır.

7 – Paylaşımlı/ortaklaşa gıybet: Gıybeti yapan, sadece onu söyleyen veya ima eden değil, aynı zamanda rıza ile dinleyendir veya yapmasa da yapılmasından hoşlanandır. Cinayeti izlerken gücü yettiğince karşı koymayan da katil sayıldığı gibi, yanında gıybet yapıldığı halde müdahale etmeyen de tam olarak o gıybetin ortağı olacaktır. Gıybet bu yönüyle -gizli biçimi hariç- ancak birden fazla kişinin ortaklaşa irtikap edebileceği fuhuş gibidir.

Sevgili Peygamberin(a.s.m.) “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” (12) şeklindeki sözü, gıybeti dinleyenin sorumluluğuna işaret eder. Hatta bu hadis, gıybeti yapandan çok, yanında gıybet yapıldığı halde derhal müdahale edip kardeşinin onurunu korumayanı tehdit ediyor.

GIYBETTEN NASIL KORUNURUZ? İşte çözümler:

1 – Gıybet yapmamak…

2 – Övünmemek ve başkalarını küçümsememek…

3 – Kıskanmamak/kıskandırmamak…

4 – İkiyüzlü olmamak…

5 – Kendini temize çıkarmamak…

6 – Eğlence için aşağılamamak…

7 – Üzüntü veya öfkeye teslim olmamak…

8 – Alışkanlığa direnmek…

9 – Gıybet salgınına karşı korunmak…

10 – Failleri gizlemek…

Sonuç: Görüyoruz ki gıybet konusunda hepimiz kendimizi eğitmeliyiz. Gıybetten korunmayı bize ancak biz öğretebiliriz. Bu bir yetenektir, bir kişiliktir, bir alışkanlıktır. Okumakla öğrenmiş olmayız, uygulayarak alışkanlık ve tutum hâline getirebildiğimiz ölçüde başarılı oluruz. Sadece empati yapalım; kendimizi gıyabında konuştuğumuz insanların yerlerine koyalım. Ya onların geçmişini aynen yaşamış olsaydık, acaba onlardan farklı mı davranacaktık? İnsanların hata yapabileceklerini ve her hatanın eleştiriyi hak etmeyebileceğini göreceğiz. Başkalarını ayaklarımız altına aldığımız sürece, başımızı ayakların altından kurtaramayacağımızı unutmayacağız. (Muhammet Bozdağ)]

2-) Elleziy cemea mâlen ve addedeh;

O ki, varlık topladı ve onu tekrar tekrar saydı (her gün banka hesabına bakıp ne kadar param varmış, kontrol etti. A.H.)! (A.Hulusi)

2 – Ona ki bir mal toplamış ve onu saymaktadır. (Elmalı)

Elleziy cemea mâlen ve addedeh o tip, bu bir tip burada tipolojiler gündemde isimler değil. İsim şu veya bu olabilir. Zaten Kur’an isimlerden bahsetmez. Kur’an kötülerden sadece ve sadece Ebu Leheb’in, iyilerden de Zeyd’in ismini verir Allah resulü dışında yaşayanlardan. Bunun dışında Kur’an ın inanmayan ya da inanan muhataplarından başka birinin ismini Kur’an da göremezsiniz. Neden? Kur’an tipolojiyi verir. Çünkü o tip hayatın her alanında her zaman ve zeminde bulunabilir. Kendi çağınızda bulabilirsiniz o tipi. İster kötü, ister iyi tip olsun o tipi bulabilirsiniz ve işte bu ayet bu tipi çiziyor dersiniz.

Kur’an ın çağlar zamanlar ve zeminler üstü hitabının mesajının da amacı budur zaten yoksa zamanın herhangi bir döneminde yaşayıp ölüp gitmiş, tarihte kalmış bir tipten bahsetmez Kur’an. Kur’an ın bahsettiği iyi ve kötü her tipoloji her zaman ve zeminde karşımıza çıkacak bir tiptir. Tıpkı burada ki tip gibi.

İşte o tip Elleziy cemea mâlen ve addedeh malı biriktirdi ve saydı. Burada tipin özelliğinden söz ediyor. Malı biriktiren ve sayan bir tip.

3-) Yahsebü enne malehû ahledeh;

Sanır ki varlığı, onu ebedî dünyada yaşatacak hâlde! (A.Hulusi)

3 – Malı kendisini muhalled kılmış sanır. (Elmalı)

Yahsebü enne malehû ahledeh düşündü ki o, hesap etti ki malı kendisini ölümsüzleştirir, ebedileştirir. Malı biriktiren ve sayan bu tip malının kendi,sini ölümsüzleştireceğini zannetti. İki ayeti birden tercüme edersek daha iyi anlaşılır.

Evet ve addedeh diyor sayan. Aslında burada yığan, mecazen o manayı veriyor malı biriktiren, yığan. Tekasür suresini hatırlatıyor. Elhakümüt tekâsür, Hattâ zürtümülmekabir. (Takâsür/1-2) çoğalma tutkusu sizi öyle oyaladı, öyle oyaladı ki ta kabre girinceye kadar, ölünceye kadar. yani çoğalma tutkusuyla oyalana oyalana ölüp gittiniz. Bu tutku sizi öyle bir sardı ve tutukladı ki yüreğinizi işlemez hale getirdi. Mal sizin köleniz olacağı yerde siz malın kölesi oldunuz, mal sizin efendiniz oldu. Allah onu sizin emrinize vermişti fakat siz onun emrine girdiniz.

Orada ifade edilen hakikat aslında burada farklı bir boyutuyla dile geliyor. Yahsebü enne malehû ahledeh Ahledeh; ölümsüzlük, zannetti ki malı kendisini ölümsüzleştirir. Mal ölümsüzleştirir mi? Servet ölümsüzleştirir mi? makam, mevki, para, pul insanı ölümsüzleştirir mi? Öyle olsaydı malı çok olanlar ölmezlerdi, bir biçimde yaşamanın yolunu bulurlardı, ölüme karşı tedbir alırlardı ve ölümsüzleşirlerdi. Öyle olsaydı kendisini ölümün elinden satın alacak kadar serveti olanlar ölüme o bedeli öderler ve kendilerini satın alırlardı. Ama görüyoruz ki hiçte öyle değil, ölüm karşısında yoksul ve zengin yok. Ölüm karşısında yüksek ve alçak yok, ölüm karşısında sınıf yok, ölüm geldi mi hepsini buluyor. Ölüm geldiği zaman hiç kimse kaçamıyor.

Evet, tıpkı ayetin buyurduğu gibi; Eyne ma tekûnu yüdrikkümül mevt.. nerede olursanız olun ölüm gelir sizi bulur. velev küntüm fiy burucin müşeyyedeh. (Nisa/78) isterseniz sağlam kulelerde, sağlam kalelerde olun ölümden kaçamazsınız. Onun için varsılın varlığı ölümden kendisini satın alamıyor. Ölümün elinden kurtaramıyor.

İşte burada insanın ebedileşme tutkusuna bir atıf var. Biz bu tutkuyu şeytanın Âdem’i ve Havva’yı insanoğlunun sembol atasını aldattığı ve aldatırken kullandığı argümandan yola çıkarak hatırlıyoruz. Ne diyordu? en teküna melekeyni ev teküna minel halidiyn. (‘araf/20) iki melek olmak istemez misiniz ya da ebedileşmek, sonsuzca yaşamak dünyada istemez misiniz? O zaman Allah’ın yasakladığı bu ağaçtan yiyin. Yani Allah’ın yasağını çiğneyin.

Niye? Ebedileşin. Demek ki insanoğlu ezeli olarak şeytanın tuzağına hep ebedileşme problemi, ebedileşme arzusu yüzünden düşüyor. Oysa rabbimiz de insana ebedi yaşayacağı bir dünya gösteriyor ama o bu dünya değil, öte dünya. O bu âlem değil öte alem ve o alemde ebedi mutluluğun yolunu da gösteriyor. Onun için bu dünyada ebedileşmeye çalışmak insanın kendi kendisine söyleyeceği en tumturaklı yalandır. Olmayacak bir duaya âmin demektir.

Ne buyuruyordu Kur’an; Senden önce hiç kimseye bu dünyada ebedilik vermedik, evet Ve ma ce’alna li beşerin min kablikel huld. (Enbiya/34) senden önce biz hiç kimseye ebedilik vermedik, yani sana da vermeyeceğiz diyor Allah resulüne doğrudan, yekten. Dolayısıyla insanoğlunun dünyada ebedileşme, dünyaya kazık çakma, kazık kakma merakı, tutkusu haddi zatında tek dünyalılığın bir göstergesi, tek dünyalılar yapar bu hatayı, iki dünyalılar yapmaz. Tek dünyalılar neden böyle isterler, çünkü tek dünyaları var ve o da ellerinden gidince ellerinde hiçbir şey kalmayacak. İki dünyalının böyle bir talebi olmaz. Hatta bırakın bu talebi iki dünyalı vakti geldiğinde bir an evvel gidip yerine yerleşmek ister. Onun için güzel yaşamış, iman ile yaşamış mü’minlerin ahir ömürlerinde artık ahireti özledim cümlesini işitirsiniz. Tek dünyalı bunu söyleyemez mümkin değil, servet yığsan bunu söyletemezsin. Ahireti iki dünyalı mü’minler özler.

Efendimizin son sözü o değil miydi İlel rafi’kıl alâ evet Allah’ın katında ki yüce dostların yanına, yüce dostlar katına. Dolayısıyla eğer yüce dostlarını özlemişse insan yüce dostların yanına gitmeyi de özler. Onun için iki dünyalı ve tek dünyalı arasında ki farkı görüyoruz.

Servet demek ki insanın efendisi olursa insan servetinin yanında kalmak istiyor. Yani köle efendisinden ayrılmak istemiyor. Gönüllü tutukluluk, ama insan servetinin efendisi olursa sırtına biniyor ve ahirete bir burak üstünde gider gibi gidiyor yüceliyor. Onun için burada malın nasıl insanı tutukladığı, nasıl insanı köleleştirdiği dile getiriliyor. İnsanı köleleştirince mal tek dünyalı yapıyor.

4-) Kellâ, leyünbezenne fiyl hutameti;

Hayır, (iş sandığı gibi değil)! Yemin olsun ki o, Hutame’ye (insanı darmadağın edip göçertene) atılacaktır. (A.Hulusi)

4 – Hayır celâlim hakkı için atılacaktır o (tamuya) hutameye. (Elmalı)

Kellâ yo..! asla böyle yapmayın, bu doğru değil bu kendi kendinize kıymak olur. leyünbezenne fiyl hutame and olsun ki yemin olsun ki bu tipleri hutameye atılacaklar, hutameye sokulacaklar.

5-) Ve mâ edrake mel hutameh;

Hutame’yi sana bildiren nedir? (A.Hulusi)

5 – Ve bildin mi hutame ne? (Elmalı)

Ve mâ edrake mel hutameh kırıp geçiren bir ateş diye çevirebiliriz hutameyi, kırıp geçiren. Yani hücresine kadar yok eden bir ateş. Hiçbir şey bırakmayan, hani dünyada ki ateşler kül bırakır ya, oradaki adeta hiçbir şey bırakmayacak. Veyahut ta şöyle diyebiliriz. Öyle bir ateş ki dünyada ki ateşler yakarlar, yakma bittikten sonra yani en iç dereceye 1. dereceden yanık olduğunda veya 3. dereceden mi diyorlar (Evet 3. derece olacak) en derin yanık, artık acı duymaz. Çünkü hücreler yanmıştır. İnsanın beynine acıyı iletecek deri hücreleri yandığı için artık, ama burada değil, yangın ne kadar derine işlerse acı da o kadar büyüyecek, işte böyle bir acı.

Ama ben hutameyi çevirmiyorum çünkü Ve mâ edrake mel hutameh hutamenin ne olduğunu sen nereden bileceksin, sana ne bildirdi. Kur’an da nerede edrake geldi mazi biçiminde geldi, onun cevabı gelmiştir der otoritelerimiz. Ama nerede muzari geldi, yudrike geldi onun cevabı verilmemiştir der. Gerçekten de bu istikrai okumanın doğru olduğunu görüyoruz. Ve mâ edrake mel hutameh hutamenin ne olduğunu sen dirayetle bilemezsin, Allah rivayet etsin de oradan öğren.

6-) Narullahil mûkadeh;

(O Hutame, fıtratından gelen bir şekilde bilincinde açığa çıkan) Allâh’ın tutuşturulmuş Nârı’dır! (A.Hulusi)

6 – Allahın tutuşturulmuş ateşi. (Elmalı)

Narullahil mûkadeh o Allah’ın tutuşturduğu bir ateştir. Narullahil mûkadeh Allah tarafından tutuşturulmuş bir ateş. Allah’ın ateşi elbette ki insanın ateşine benzemez. Neden böyle diye soracağız tabii ki. Ama önce şu cevabı bir okuyalım.

7-) Elletiy tettali’u alel ef’ideh;

O ki çıkar (kaplayıp örter) FUADlar (Esmâ mânâ özelliklerini şuura yansıtıcılar) üzerine. (A.Hulusi)

7 – Ki çıkar gönüller üstüne. (Elmalı)

Elletiy tettali’u alel ef’ideh öyle bir ateş ki o yüreklerin üzerinde yanar. O duyguların ya üstünde yanar. Tabir caizse insanı yüreğinden tutuşturan bir ateş, insanı ta ciğerinden yakan bir ateş manasına geliyor. Yüreğin cehennem kesilmesi desek olur mu? Olur.

Evet, neden bu kadar keskin değerli dostlar. Neden? Sualimizin cevabı suremizin içinde. Rabbimiz her şey senin için seni ise benim içinsin demiş insana. Malı senin için yarattım, yeri göğü senin için yarattım, mülkü senin için yarattım, yeryüzünü senin için donattım, ama seni kendim için yarattım. Allah kendisi için yaratmışken insanı. İnsan efendisi olacak, düşünün efendisi olduğu yerde malın eğer kulu kölesi oluyorsa işte bu felakettir. Bu öncelikle Allah’a ihanettir, Allah’ın hakkına ihanettir, Allah’ın hakkına ihanetin cezası yüreğin cehennem kesilmesidir. Hadise budur.

Bakınız çok ilginç bir şey geldi aklıma, beşeri aşktan ilahi aşka geçmek daha kolaydır. Neden? İnsan eşrefi mahlûkattır, mahlûkatın şereflisi. Allah ise eşrefi mevcudattır, mevcudatın en şereflisi varlığın. Mahlûkatın şereflisinden mevcudatın şereflisine geçmek kolay. En azından insan geriye dönmemiştir. Allah’a da dönmemişse olduğu yerde kalmıştır. Ama insanın mala yönelmesi Allah’a dönüşünün tam tersidir, yani geriye gitmektir. İnsan göğsünü mala dönerse, dünyaya dönerse, servete dönerse, sırtı Allah’a gelir. Onun için rabbimiz mala yönelişi bu kadar sert bir biçimde cezalandırıyor. İşte bunu düşündüğümüzde daha kolay anlıyoruz.

Ef’ideh; Fuad, duygusal yeteneklerin tümünü birden ifade eder. Özellikle çoğul geldiği yerlerde. Tekili fuad dır. Yalnız manevi duygular için kullanılır Kur’an da. Kalp bazen maddi bazen manevi, ama bu yalnız manevi, bütün bir iç dünyayı ifade eder. Aslında fe’d; ateşte kızartmak, ateşli hastalık, kalbin yanması manasına gelir. ..nüsebbitü Bihi fuadek.. (Hud/120) diyordu ya, peygamber kıssalarını biz vahyi kalbinde tespit edelim, sabit kılalım diye anlattık buyuran ayeti hatırlayalım.

Dolayısıyla burada fuad; Elletiy tettali’u alel ef’ideh iç dünyanın tamamını kaplayan bir ateş olduğunu anlıyoruz hutamenin.

8- ) İnneha aleyhim mu’sadeh;

Muhakkak ki o (Hutame) onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir (içinde ebedî mahpusturlar). (A.Hulusi)

8 – O kapatılacaktır onlar üstüne. (Elmalı)

İnneha aleyhim mu’sadeh o ateş, o hutame; o tiplerin üzerine güdümlenecektir. Mu’sede, el İ’sa; güdümlenme, kilitlenme manasına gelir. Yani tam da üzerlerine güdümlenecek, kaçıp kurtulamayacaklar. Neden? Çünkü aslında ateş dışardan gelmeyecek, ateş içlerinde olacak, cehennemini yüreğinde taşıyacak. Neden? Çünkü Allah onu kendine kul olsun diye yarattı, o gitti kendisi için yaratılmış olanın kulu oldu, malın kulu oldu, servetin kulu oldu. Rabbimizin çok gücüne gidiyor. İnsan gibi şerefli bir varlığın servetin kulu olması.

9-) Fiy ‘amedin mümeddedeh;

Uzatılmış direkler içinde. (A.Hulusi)

            9 – Uzatılmış sütunlarda. (Elmalı)

Fiy ‘amedin mümeddedeh Evet, orada ebediyen kalacak, öyle yuvarlakça çevirelim. Yani o ateş mi yüreğinde kalacak, insan yüreği mi ateşte kalacak diye sormaya gerek yok. Aslında ateş içinde olacak ve o ateş orada ebediyen kalacak.

Rabbim sizi ve bizi bu duruma düşmekten muhafaza buyursun, bizim emrimize verdiği servetin, malın emrine girmekten, bizim çok iyi kölemiz olsun diye yaratılmış olan bu şeylerin kölesi olmaktan bizi muhafaza etsin. Amin diyor yeni suremize geçiyoruz.

{ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10)

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.(Elmalı)}

 
2 Yorum

Yazan: 13 Kasım 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 172 takipçiye katılın