RSS

Tag Archives: yorum

İslamoğlu Tef. Ders. TEFSİRE GİRİŞ

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

İlâhi hamdini sözümüze Sertaç ettik, zikrini kalbimize mirac ettik, adını gönlümüze minhac ettik. Biz yoktuk var ettin. Varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümüzü bî karar ettin. Hidayetine sığındık, kapına geldik. İnayetine sığındık lûtfuna geldik. Kulluk edemedik, affına geldik. Bize Hakkı duyur, hakikati öğret. Gerçeği göster, gerçeği söyle. Sen göstermezsen biz göremeyiz. Sen söyletmezsen biz söyleyemeyiz. Sevdir bize hep sevdiklerini, yâr et bize erdirdiklerini. Sevdin de habibini kâinata gönderdin, Muhammed Mustafa kıldın, server-i enbiya kıldın, şefi’i ruzi ceza kıldın. Her türlü salât ona, onun âl ve ashabına olsun yarab.

Sevgili dostlar uzun bir maraton olan tefsir derslerimizin bu ilk dersinde ölümsüz bir tefsirin yazarı olan değerli bir müfessirimizin tefsirinin girişinde ki bir dua ile başlamayı anlamlı buldum. Ta gönülden amin dediğim bu içten duayı tefsire giriş olarak işleyeceğimiz bugünkü dersin de bir girizgâhı olarak okudum.

Bugün tefsir derslerimizin, Kur’an derslerimizin ilki olan bu derste size tefsir değil, tefsir ilminin usulü hakkında, tarihsel gelişimi hakkında, anlama ve yorumlamanın mantığı hakkında bir takım temel bilgiler vermek istiyorum. Çünkü Usül tüm ilimlerin olmazsa olmazıdır. Onun için eskilerin eskimez bir sözü vardır; Usulsüzlük, usulsüzlüktendir. Yani vasıl olamayış amaca ulaşamamak, usul bilememekten dolayıdır. O sebeple bir ilim, ilim olabilmesi için bir disiplin, müstakil bir disiplin olabilmesi için, bir metodolojiye ihtiyaç duyar.

Aslında yöntem, metot bir Sünnetullahtır. Sünnetullah’ta Allah’ın yöntemi değil midir. Yöntemsiz başarı düşünülemez. Yöntemsiz bir ilim ve disiplin düşünülemez. Hele bu ilim Kur’an ı anlamanın ilmi olan tefsir gibi önemli bir ilimse, böyle bir ilmin yöntemi, metodolojisi olmasın mı. İşte bugün ilk dersimizde biz 1.400 yıllık müthiş bir geleneğe ve kütüphaneleri taşıran muazzam bir birikime sahip olan ve belki de dünya ilim tarihinde eşine ve benzerine bir başka medeniyette rastlanmayan tefsir usulü üzerinde duracağım.

Varlık kategorileri İslâm ilâhiyatında üç ana başlık altında değerlendirilir.

1 – Zorunlu varlık.

2 – Mümkin varlık,

3 – Muhal varlık.

Zorunlu varlık, vacip varlık Allah’tır, yaratıcıdır. O’nun varlığı bir başkasının varlığında mebni değildir. O kendi başına vardır, bizatihi vardır, varlığının öncesi ve sonrası yoktur varlığı bir başkasının varlığına muhtaç değildir. O’nun dışında var olan her bir şey, O’nun varlığının ispatı ve delilidir. Onun içindir ki Kur’an da spesifik olarak hiçbir ayet bulamazsınız Allah’ın varlığını ispat eden. Çünkü Allah’ın varlığını inkar, ilahiyatın konusu değildir. Psikolojinin ve tıbbın konusudur. Çünkü bir ruh hastalığıdır. Böyle bir şey ancak klinik vaka olarak tedavi edilmelidir. Çünkü bir insan kendi varlığını inkâr etmeden Allah’ın varlığını inkar edemez.

Gerçi Allah’ın varlığını inkar edenler de inkar ettikleri Allah’ın yerine mutlaka peydahlanmış bir tanrı koymak zorunda kalıyorlar ve o tanrıya da “tesadüf” ismini veriyorlar. Oysa ki bu muazzam alem, muazzam kainat, bu alemdeki her bir şeyin muhteşem işleyişi, birbiri arasındaki o muazzam ilişki ve yine insanın kendi bünyesinde gerçekleştirilen o muhteşem ilişki. Hep bütün bunlar Allah’ın kudretinin, varlığının, birliğinin en büyük delilleridir.

Onun için Kur’an Allah’ı ispat sadedinde herhangi bir gayrete girişmez. Kur’an ın bu alanda söylediği şey Allah’ın yanında başka tanrılara yer vermek, yani şirk olgusuna karşı Kur’an daima tevhidi savunur. Yoksa Allah’ın bizatihi varlığını ispat için bir tek ayet gösterilemez. Çünkü bu lüzumsuzdur, gereksizdir. Onun için Kur’an da İhlas suresi diye bildiğimiz;

Kul HUvAllâhu Ehad. (İhlas/1) Allah vardır diye başlamaz, Allah birdir diye başlar, tektir diye başlar. Çünkü varlığı; ispatı gerekmeyen bedihi bir hakikattir. Eğer varlık aleminde bir tek hakikat varsa o da Allah’ın varlığıdır.

İkinci Kategoride mümkün varlık yer alır. İnsan da işte bu kategori içinde değerlendirilir. Mümkün varlık, yani varlığı bir başka varlığa dayalı olan, varlığını bir başka varlığa borçlu olan varlık. İşte tüm mahlukat mümkin varlıktır. Çünkü kendi başına var değildir, kendi başına var olamaz, kendi başına varlığını sürdüremeyecektir. Allah’a muhtaçtır, bir başka zata muhtaçtır. Bir başka zat onu var etmiştir. Varlığını sürdürmesi için sürekli ona ihtiyaç durmaktadır. İşte onu mümkin varlık kılanda budur.

İnsan mümkün varlık kategorisinin zirvesinde yer alır. Yani mahlukatın ekseninde insan, mevcudatın ekseninde Allah yer alır. Mevcudatın, tüm varlıkların ekseninde ve zirvesinde yer alan Allah, yaratıklarının en önünde de insanı koymuş ve onu şerefli bir varlık olarak yaratmıştır.

Üçüncü varlık yani aslında varsayım, muhal varlıktır, yoktur, yokluktur yani. Var kabul edilir. Niçin böyle bir üçüncü kategoriye ihtiyaç duyuldu derseniz İslâm ilahiyatında, Hâlık ve mahlûkun dışında bir alem yoktur. Eğer ille de bir şey var diyecekseniz o yokluktur.

Yokluk karanlığa bedeldir. Varlık aydınlığa. Aydınlığın bir kaynağı vardır. Varlık aydınlığının kaynağı Allah’tır, ışığını Allah’tan alır. Allâhu Nûrus Semâvâti vel Ard. (Nûr/35) budur işte. Allah göklerin ve yerin nurudur. Ama O’nun karşısında karanlık yer alır. Karanlık aslında yoktur, muhaldir, farzı muhaldir. Işığın yokluğuna karanlık denir. Aydınlığın yokluğu halidir karanlık. Yoksa bizatihi kendi başına var değildir. Onun içinde karanlığın kaynağı olmaz. İman ve Tevhid aydınlığa, Küfür, şirk ve batıl da karanlığa benzer.

Bu varlık kategorileri açıklamasından sonra mümkin varlığın zirvesinde oturan insan, Allah’ın kendisine şuûr verdiği bir varlıktır. Mevcudatın ekseni olan Allah, Mahlûkatın ekseni olan insana özel bir muamele yapmıştır. Onu yer yüzünde halife olarak seçmiş ve onunla konuşmuştur. Allah’ın insana verdiği o özel yeteneği biz Allah’ın ikramı olarak görüyoruz ve Kur’an da bize bunu böyle söylüyor.

Ve lekad kerremna beniy Adem. (İsra/70) Biz Ademoğluna, insanoğluna kat kat ikram ettik. Kerremna nın anlamı kat kat ikram ettik.

Peki Allah’ın insana olan kat kat ikramı nedir diye soracak olursak;

1 – Fıtrattır. Allah’ın insana ilk ikramı fıtrattır. Yani doğası, temiz doğası. Allah bu fıtratı Kur’an da şöyle vurgular;.

fıtratAllâhilletiy fetaren Nase aleyha. (Rûm/30) İnsanları üzerinde yaratıldığı fıtrat, Allah’ ın fıtratı, yani temiz bir fıtrat, pak bir doğru. İşte Allah’ın insana ikramı, ilk ikramı bu temiz fıtrat, yani temiz vicdandır. Eğer başka bir ikram olmasaydı insan doğruyu yanlıştan bu temiz fıtrat ve vicdan sayesinde ayırması gerekirdi. Ama Allah ikramını da bununla da sınırlı tutmayıp bunun üzerine 2. bir ikram daha etti ve insana;

2 – Duyuları ve şuûru verdi. İnsan şuûrlu bir varlıktır, duyularını şuûrlu bir biçimde kullanan tek varlıktır. Onun için de insanı diğer canlılardan ayıran şuûrudur.

Bir fare için peynir peynirdir, ama bir insan için peynir, peynir değildir sadece. Onun için bir fare peynirin nerede olduğuna bakmaz. Tuzağa onun için yakalanır. İnsan fare gibi görmez peyniri, sadece peyniri değil, peynirin altındaki tuzağı da görür, O peynir nerede sorusunu sorar insan, niçin orada sorusunu sorar insan. Bunu soran sadece insandır. Oraya niçin yerleştirmişler diye sorar insan. Onun için fareyle insanı ayıran temel özellik işte bu şuûrdur. Allah’ın bir lûtfudur insana.

3 – Üçüncüsü Allah insana olan ikramını bu kadarla da sınırlamamış, bir üçüncü ikram daha vermiş; Akıl. İnsan akıllı bir varlıktır. Aklıyla iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan güzeli çirkinden ayırandır ve;

4 - Allah insana olan ikramını, bu üç kevni ikramın üzerine bir dördüncü ikram daha yapmış ki o da şer’i ikramdır. Nedir? Vahiy. Allah insanla konuşmuş. Oysaki ilk 3 ikramı insanın doğruyu bulması için yeterliydi. Ama rahman ve rahim olan Allah, insana olan şefkatini, merhametini, sevgisini işte bir dördüncü biçimde, yani vahiy biçiminde göstermiş.

Tabii ki bu kadar ikram edilen insanın, bu kadar hak tanınan insanın sorumluluktan azade olması düşünülemezdi. Eğer bir yerde hak varsa orada sorumlukta olmalıydı. Onun için insan varlık içerisinde en çok sorumluluğu olan bir varlıktır. Bu sorumluğu Kur’ an’ dan da anlıyoruz;

Eyahsebul’İnsanu en yutreke süda. (Kıyamet/36) İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor. Yine başıboş bırakılmayacağını sanan, bilmesi gereken insana irade verildiği Kur’an tarafından hatırlatılıyor ve deniliyor ki;

Elem nec’al lehû ‘ayneyn. (Beled/8) biz ona bir çift göz vermedik mi?

Ve lisanen ve şefeteyn. (Beled/9) aslında bakınız bir çift göz diğer canlılarda da var. Hayvanlarda da var. Ancak ayetin arkasını dinlediğinizde insana verilen gözün çok farklı bir fonksiyonu olduğunu da anlarsınız. Ve lisanen ve şefeteyn ve bir dil ve bir çift dudak. Konuşmak için bir çift dudak vermedik mi?

Ve hedeynahünnecdeyn. (Beled/10) ve bunlarla donattıktan sonra insanı iki yolun ağzına getirip bırakmadık mı. Yani iki yöne doğru yönelttik. Çatal bir yol. Ve hedeynahünnecdeyn.

Felaktehamel’akabete. (Beled/11) Ama insan yükü yüklenmedi. Buradaki yük sorumluluk. Buradaki yük hakikati taşıma sorumluluğu. Buradaki yük gözün, dilin ve dudakların işaret ettiği bilinç, akıl ve idrak sorumluluğudur. Çünkü göz mecazi olarak nazara delalet eder, araştırmaya delalet eder, ya gözlemle bilirsiniz bir şeyi, ya işitmeyle bilirsiniz bir şeyi, ya da sezgi ile bilirsiniz. Sezginin merkezi kâlp, gözlemin merkezi göz, işitmenin merkezi kulaktır. İşte bu nokta da Kur’an bize verilen bu hassaları hatırlatarak bizim sorumluluğumuzun ne kadar büyük olduğunu söylüyor. İnsan, yine bir başka ayette;

.. imma şakiren ve imma kefura. (İnsan/3) iki yolun ağzına bıraktık insanı. Ya küfreder, ya şükreder. Ya iman eder, ya da inkar eder. Bu iradenin, insana verilen iradenin en büyük delili. İnsan iradesi sonucunda seçiminin sahibidir ve seçiminin sonucunda da ya ödüllendirilir, ya cezalandırılır.

İşte bu anlamıyla dini kavramların tümünü yan yana dizersek, din, sırat, tarîk, şeriat, hepsi yol ve yolun türevleri anlamına gelir. İnsanda bir yolcudur, yolcu. Müebbet bir yolcu, ebedi bir yolcu, uzun yola çıkmaya hüküm giymiş bir yolcu. Din de işte insanin yürüyeceği, yürümesi gereken yoldur. Çünkü Allah eğer insana sen yolcusun demişse onu yolsuz bırakması düşünülemez, “ben yolcuysam yolumu göster ya Rabbi” diyen insana; “İşte kulum sana yolunu da gösterdim hangi yolda  yürüyeceğini de gösterdim, yürüyeceğin yolun işaretlerini de verdim” demiştir. Din bu manada bir hayat tarzıdır. Bir yaşam biçimidir. İslam ebedi yolculuğun ebedi ilkelerine verilen isimdir.

Peki İslam bu manada ne zaman başladı diye soracak olursak, tek bir cevap verilebilir, Allah insan la konuşmaya başladığında başladı. İslam’ın başlama tarihi, Allah’ ın insanla konuşma tarihine eşittir. Buradan yola çıkarak sunu hemen söyleyebiliriz, İslam hiçbir peygambere verilmiş özel şeriatın adı değildir, İslam zamanlar ve zeminler üstü insanlığın değişmez değerleridir.

Bilinen ve bilinmeyen peygamberler sadece İslam’ın peygamberidir. Bilinen ve bilinmeyen tüm kitaplar, sadece İslam’ın kitabıdır, onun için İslam sadece belli bir zümrenin, sadece belli bir ümmetin, sahip çıkacağı ipotek altına alacağı, mevzi bir inanç sistemi değil; İslam tüm insanlık tarihi boyunca, doğruyu hakkı  hakikati temsil eden değişmez değerlerin tek  adıdır.

Kur’ an bu  gerçeği söyle vurgular. 18 peygamberi sayar. En’am suresi 90. ayete kadar18 peygamberi sayar; Nuh peygamberi, İbrahim peygamberi, Lût peygamberi, Musa peygamberi, Elyesa peygamberi, Yunus peygamberi, İsa peygamberi. Bir çok peygamberi sayar ve en sonunda döner ve son peygambere der ki;

Ülaikelleziyne hedAllâh. (En’am/90) İşte bütün bu sayılan peygamberler ve daha sayılmayanlar da Allah tarafından bir hidayet üzeredirler. Yani Allah’ın yönlendirdiği yol üzerindedirler ve muhataba dönülerek; fe Bi hüdahumuktedih. (En’am/90) sen de bunların yoluna uy. Yani sen kendinle başlayan bir surecin mübeşşiri değilsin, sen senden evvel insanlık tarihi ile yaşıt bir surecin son müjdecisin.

Peygambere nübüvvetin hiç kesilmeden akan bir ırmak olduğu hatırlatılıyor. Ve deniliyor ki sen de senden önce ki gidenlerin yoluna tabi ol. İşte onun için Resulallah kendisinden evvelki peygamberlerin bir devamı olduğunu sık sık  hatırlatmış ve “Ben bir türedi değilim.“ demesi istenmiştir Kur’an da.

Hidayet, biraz önceki ayette ve diğer ayetlerde  geçen hidayet nedir? Allah’ ın yönlendirmesi nedir diye soracak olursak, öncelikle hidayeti insanın Allah’ tan isteyebileceği en büyük nimettir diye tanımlamak lazım. Yani bir insan Allah’ tan bir tek şey isteyecekse eğer, o bir tek şey;

İhdinasSıratal’müstakıym (Fatiha/6) olmalıdır. Bizi hidayete, dosdoğru yola ulaştır, bize dosdoğru yola ulaşacak bir şuûr diriliği ver. İşte Allah’ tan insanın isteyeceği bir tek şey olsaydı eğer, o da hidayet olmalıydı diyor. Bu manada hidayet, Allah’ın insana şefkat ve merhametidir. Allah’ ın insana şefkat ve merhameti, rahman ve rahim olan Allah’ ın insana şefkati, merhameti.

Vahy: Allah’ ın dil dışı yöntemlerle insanla konuşması, insana mesaj iletmesidir ve vahy Allah’ ın en büyük hidayetidir. İhdinasSıratal’müstakıym diyen insana;

Zâlikel Kitâb’u lâ raybe fiyhi hüden lil muttekıyn. (Bakara/2) diye vahyin kitabı uzatılmaktadır.

İşte bu kitap kendisinde şüphe bulunmayan bu kitap Allah’ a karşı sorumluluk duyanlar için hidayettir. Onun için Vahy mahza (tek) hidayettir.

Vahy nedir: Biraz öncede tanımladığım gibi Allah’ ın dil dışı yani göstergeler olmaksızın sözsüz bir bildirimidir, insanla konuşmasıdır. Bu teşri-i kanundur.

Bir de tekvini kanun vardır. Tekvini kanun, kâinatın tabi olduğu yasadır. Kâinata bakın Allah’ ın tekvini kanunları üzerinde durur. O halde statik bir kadere sahip olan kâinatın nasıl kanunları varsa, dinamik bir kadere sahip olan insanın da tabi olduğu birtakım kanunlar olmalıydı değil mi? Dinamik bir kadere sahip olan insanın tabi olduğu kanunlar da dinamik, statik bir kadere sahip olan tabiat ve doğanın sahip olduğu kanunlar da statiktir.

Onun için insanın tabi olduğu kanunlar tıpkı dinamik bir kadere sahip olusu gibi dinamiktir. Onun için Allah insanlık tarihinin uzun yürüyüşü boyunca birden çok peygamber, birden çok kitap göndermiştir, Allah insanla, insanlık yürüyüş destanı boyunca sık sık konuşmuş, insana sık sık mesaj yollamıştır.

Vahiy Allah’ ın adem oğluna kat kat ikramının en sonuncusudur, hani; Ve lekad kerremna beniy Adem.(İsra/70) buyruluyordu. Biz adem oğluna kat kat ikram ettik, İşte o kat kat ikramın bir katı en son katı vahiydir. Vahyin inişini ifade eden İNZAL, TENZİL lafzı lügat olarak ikram manasına gelir. Onun için Araplar, misafire ikram ettikleri yemeğe nüzul derler,

İlginç, onun için görüyorsunuz Kur’an da biz bir şeyi indirdik, inzal ettik ifadesi geçtiği yerde, siz bundan insana ikram ettik, insana hediye ettik, insana lütfettik anlamını çıkarmalısınız. O nedenle Kur’an da inzal, tenzil ifadeleri, demir için kullanılır. Demiri indirdik, hayvan için kullanılır, 8 çift hayvan indirdik. Su için kullanılır, su için kullanıldığında, gökten yere doğru yağdığı için, belki kelime olarak mantığına uygun düşüyor. Ama bu kelime dağ için kullanıldığın da, demir için kullanıldığın da, elbise için  kullanıldığın da, ki Kur’ an da elbise için, elbise indirdik. Elbisenin gökten inmediğini biliyorsunuz. Demirin gökten inmediğini biliyorsunuz.

O halde bütün bunları aslında doğru bir biçimde ayet indirdik, melek indirdik, hepsini birden insana ikram olarak, bir kerem olarak verdik ki; İşte Ve lekad kerremna beniy Adem. (İsra/70) de ki insan oğluna kat kat ikram ettiğinin en büyük anlamı da burada yatmaktadır. Birincil anlamı. Vahiy insanoğluna Allah’ın en büyük ikramıdır.

Meryem suresi 11. ayette. Zekeriya (A.S.) için kullanıldığı gibi Vahy, “Söz kullanılmadan bizim kullandığımız göstergeler, kelimeler kullanılmadan bir mesajı, söz dışı bir biçimde birine bildirmeye denir,”

.. feevha ileyhim.. (Meryem/11) deniliyor mezkur ayette. Onlara Vahy etti, bildirdi oysaki, Meryem suresinin 10. ayetinde Zekeriya (A.S.)a insanlarla konuşmaması emrediliyor. 3 gün insanlarla konuşmaması ve insanlara da bunu söylemesi, yani;“Ben sizinle üç gün konuşmamak üzere sükut orucu tutmak zorundayım, tutmakla emr olundum,” işte bunu insanlara ifade etmesini.. feevha ileyhim.. biçiminde veriyor Kur’an. Yani insanlara bunu söyledi. Nasıl, ben insanlara konuşmayacağım diye, konuşmamak üzere susma orucu tutan biri, bunu nasıl söyler; işaretle söyler.

İste Kur’ an buna vahy diyor, Buradan anlıyoruz ki vahiy söz dışı bir yöntemle bir bildiriyi muhatabına ulaştırmaktır. Kur’an da ki; “ gale”, “nâda” söyledi, ünledi, “ evha”  bildirdi, “ enzele” indirdi, gibi ifadeler hep vahyin değişik bir biçimde indirilişine delalet ederler ve hepsi söz dışı bir şekilde insana indirilmiştir.

Yine Kur’an da vahyin 3 şekilde  gönderildiği söylenir. (ŞURA /51) ayette; vahyin gönderiliş şekillerinden birisi rüyada, yani vahyen olarak nitelendirilir. Rüyada gönderilir.

İkinci şekli . ev min veraiy hıcabin... (Şûra/51)) bir perde gerisinden. Vahyin gönderilişinin ikinci şekli budur.

Üçüncü şekli ise ..ev yursile Rasûlen.. (Şûra/51) ya da bir elçi aracılığıyla, bir elçi göndermek suretiyle.

Demek ki vahy  tarihi boyunca insana gönderilen tüm vahiyler bu 3 biçimde gönderilmiştir. 1. si; vahyen diyor Şûra/51ayeti, vahyen. Biz bunu Resulallah’tan gelen rivayetleri de yan yana dizdiğimizde, Resulallah’a Hıra da indirilen ilk 5 ayetin işte bu birinci sınıfa girdiğini anlıyoruz. Yani rüyada Allah tarafından gönderilen bir mesaj olduğunu.

 İkincisi bir perde gerisinden ki rabbimizin Musa. (A.S.)a indirdiği vahiy ve onunla konuşması bu ikinci vahye bir örnektir.

3. çeşidine ise Kur’an ın geri kalan tüm ayetlerinin Resulallah’a gönderilişini verebiliriz. İşte bir elçi aracılığı ile indirilen vahy, rabbimizden yani vahyin ana beyni olan levhi mahfuzdan sözsüz bir biçimde bir simgeler yığını halinde alınıp, bir mana halinde alınıp peygamberin kalbine ilka edilmesi, işte 3. türü de vahyin budur ve Kur’an 5 ya da 7 ayeti hariç tamamen bu 3. biçimde indirilmiştir.

Şuûrsuz ve cansız varlıkların tabi olduğu kanunların kendilerine bildirimi de Kur’an da vahiy olarak adlandırılır. Ancak biraz öncede söylediğim gibi  onlara statik vahiy, insana dinamik vahy olarak indirilmiştir. Çünkü statik kadere sahip olan kainatın yasaları, vahyi, statik vahiyle, değişmez vahiyle, sabit bir vahiyle. Dinamik bir kadere sahip olan, daima ameline  göre kaderi de değişen insana da vahiy, dinamik bir biçimde  gönderilmiştir.

Kur’an da yere vahy edildi, göğe vahy edildiği, bal arısına vahy edildiği ifade edilir ki, bu ifadelerden biz şunu anlıyoruz. Bunların tabi oldukları kanunlar, bunların, bu varlıkların, yerin, göğün, bal arısının tabi olduğu doğa yasaları, bir vahy olarak adlandırılıyor. Arının bal yapması işte Allah’ın kendisine tabiat olarak kıldığı bu vahiy sayesindedir.

Biz buradan yola çıkarak şunu da anlayabiliriz, bal arının amelidir, kendisine kanun kılınan vahy sayesinde o vahyi arı bala döndürmektedir. Ve insana da arı örnek gösterilmektedir. Bakınız şuûrsuz bir varlık, kendisine statik bir vahiy gönderiliyor ve bu vahyi bala çevriliyor, yani itiraz etmiyor görevini yapıyor. Ey insan sen şuûrlu bir varlık olduğun halde arı kadar dahi görevini yapmayacak mısın uyarısıdır adeta.

Yine göklere  ve yere vahy edilmesinden kasıtta budur. Ey insan şuûrsuz varlıklar olan gökler ve yerler aldıkları vahyi tamamen uyguluyorlar ve Allah’ a isyan etmiyorlar. Örneğin güneş bugünde “Yoruldum ya rabbi.” demiyor, “doğmayacağım” demiyor, “yanmayacağım” demiyor, “aydınlatmayacağım” demiyor. Ay itiraz etmiyor “başım döndü” demiyor.

O halde ey insan, yerler ve gökler Allah’ın statik vahyine muhatap olan yerler ve gökler bu vahye amade olmuşken, sen, Allah’ın şuûr verdiği, irade verdiği, akıl verdiği, vicdan verdiği ve birde dönüp konuştuğu bir varlık olarak bu kadar ikramın muhatabı bir varlık olarak nasıl Allah’a isyan edersin denilmek istenmektedir.

Vahyin de tanımını kısaca yaptıktan sonra, şimdi vahyin son kitabi olan Kur’an ın tanımı üzerinde durmak istiyorum.

Kur’an nedir:  Allah’ın kendisine en son hitap ettiği Hz.  peygambere indirilen en son mesaja Kur’an adı verilir, Kur’an, melek Cebrail aracılığı ile peyderpey 23 senede yaklaşık Hz. Muhammed (A.S.)ın kalbine indirilen ilahi mesajların tümüne verilen ortak isimdir. O yine kendisine göre bir Ramazan ayında Ramazandan bir gece olan, mübarek bir gece olan, Kadir gecesinde yani, kader  gecesinde, ölçü gecesinde, ilk kez Hıra da indirilmeye başlanmıştır ve bu iniş yaklaşık 23 yıl sürmüştür.

Kur’an kelime anlamı olarak bir araya getirmek toparlamak,  telif etmek, söz dizmek anlamlarına gelir ki qarane kökünden geldiği söylenir dilciler tarafından. İsmi meful manasına mastardır, okunan demektir, yani sizin için Kur’an ın Kur’an olması, okunmanıza bağlıdır, okuyorsanız sizin de Kur’ an ınızdır. Okumayan için Kur’an değildir. Kur’an okumayanın Kur’an ı değildir.

“Garae” okumak  anlamına gelir ikincil olarak. Okumak, yani anlamları yan yana dizmek, kelimelerden anlamlı sözlükler üretmek, kelimeleri yan yana dizerek bir anlam elde etmek ve bunu birbirini ayırmadan kesintisiz yapmak anlamına gelir. Buradan yola çıkarak sunu söyleyebiliriz, okumak sadece ne dediğini bilmeden okumak değil, okumak; anlamak için okumaktır ki ayni kökten gelen istikra kelimesi okumak, anlamak, yaşamak ve  hissetmek manalarına gelir. Aynı kökten gelir. Onun için Kur’an işte bütün bu anlamları içerir. Okumak anlamak, hissetmek ve hayata dökmek yaşamak.

Eşyanın insanın ve hakikatin tefsiridir bu. Yani Kur’an ın kendisi hem müfessirdir, hem müfesserdir. Yani hem tefsir eder, hem tefsir edilir. Tefsir eder neyi? Hakikati tefsir eder. O sözcükler aslında sözcüklerin gerisinde yatan bir hakikati ifade etmek için vardır. Onun için Kur’ an hakikatin, ebedi ve değişmez değerlerin bir tefsiridir.

Kendisi bizatihi müfessirdir. Eşyayı tefsir  eder, varlığı tefsir eder, mahlûkatı tefsir eder ve hepsinden öte Allah’ ı yaratıcıyı tefsir eder. Ve yine Kur’an müfesserdir, tefsir edilmiştir. Kur’an ı ilk tefsir eden de yine Kur’ an ın sahibi olan Allah’tır. O Kur’an da öyle buyurur;

Sümme inne ‘aleyna beyaneh. (Kıyamet/19) Sonra yine onu beyan edecek, açıklayacak olan biziz. Yani onu sana açıklamak bizim üzerimize düşer buyuruyor. Onun için Kur’an hem müfessirdir, hem müfesserdir.

Kur’an kendisini bize söyle tanıtır. Biz Kur’an a sen kimsin, nasıl bir kitapsın, özelliklerin nedir diye sorduğumuzda Kur’an ın su cevapları verdiğini görürüz.

1 – Ben Allah ın kelâmıyım der. Bu Allah ın dili demek değildir. Kur’ an “Kelamullahtır”, “Lisanullah” değildir, Allah ın dili değildir. Vahyin dili, dediğim gibi biraz öncede, sembolsüzdür. Vahiy tamamen konuştuğumuz hecelerden meydana gelen, harflerden meydana gelen, dilden aridir. Ancak Kur’an ın dili Arapçadır. Allah ın dili değil. Onun için Allah her peygambere kendi dili ile hitap etmiştir. Tevrat İbranice, İncil Aramice, İbrahim (A.S.) in suhufları ise Süryanice’ydi.  Ve tabii ki  diğer tüm peygamberler gönderilen bilmediğimiz ve bildiğimiz tüm kitaplarda kendi dillerinde gelmişti. Onun için Kur’an Allah ın kelamıdır, onun manaları tamamıyla Allah tan dır.

2 – Kur’an Arapça bir kitaptır; Kur’an ın dili Arapçadır. Dil manadan ayrılamayacağı için lafızlar anlamdan ayrı tutulamayacağı için Kur’an ın  Arapça olması da Kur’an’ ın kendi beyanı ile tevkifidir, ilahidir.

3 – Kur’an mütevatirdir yani bize kadar yalanlanması mümkün olmayan çok sayıda insanın kafasında, gönlünde, göğsünde ve yazılarında aktarılarak gelmiştir.

İlk nesil Kur’an ı sadırlarına yazıyordu, daha sonraki nesiller, satırlara yazarak bize kadar ulaştırdılar. Kur’an 1.400  yıldan beri hem sadırlar tarafından göğüslerde, kalplerde, zihinlerde; hem de satırlarda kitaplar da bugüne kadar taşına gelmiştir.

İlk indirilen ayetleri  ashabı kiram bir müjde bekler gibi bekliyor. Ayet indiğinde birbirlerine sanki bir define bulmuş gibi müjdeliyorlar ve inen ayeti herkes tabiri caizse bir mücevher gibi yüreğinin en müstesna kösesine saklıyor ve oradan hayatına doğru dönüştürüyordu. İşte Kur’an ın ilk muhatabı olan nesil ayetleri adeta yutarcasına hiçbirini bir kelimesini bir harfini zayi etmeden gözledikleri  bir yolcu bekler gibi aşk ile sevk ile bekledikleri ayetleri en müstesna yerlerinde hıfz ediyorlar, yaşıyorlar hayata  aktarıyorlar ve gelecek kuşaklara taşıyorlardı.

Bu noktada bir misal hatırlıyorum, Resulallah’ın vefatından hemen sonra Ömer ve Ebubekir (r.a.h) Ümmü  Eymen i ziyarete giderler, Ümmü Eymen Resulallah’ın annesinin azatlı cariyesi, Resulünün sevdiği bir annemiz, yaşlı bir kadın,

Ümmü Eymen ağlamaya başlar, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer de ağlamaya başlar ve onu teselli ederler. Derler ki;

- Resulallah bir insandı Allah katına aldı onu,

Ümmu Eymen yanlış anlaşıldığını anlar ve hemen der ki;

- Ben Resulallah’ın vefatına ağlamıyorum, ben asıl vahyin gökten vahyin kesilişine ağlıyorum, artık Allah bizimle konuşmayacak ben ona ağlıyorum. Der.

Vahyin kesilişine ağlamak, vahiy işte süren vahiy, vahyin ilk muhatapları tarafından böylesine canla başla karşılanmış, böylesine müthiş bir muhabbetle karşılanmış ve yaşlı bir kadın, okuması yazması olmayan bir kadın, bugünün normlarıyla, hiç bir şeyden haberi olmayan, cahil bir kadın, vahyin kesilişine ağlıyor, artık Allah bizimle  sıcak bir biçimde konuşmayacak diye ağlıyor. Onun için o insanlar  bu ruh, bu şuûr, bu bilinçle herhalde vahyin  bir tek kelimesini araya vermezler zayi etmezlerdi. Bu şuûr içinde vahyi taşıdılar sonraki nesillere, elden ele, yürekten yüreğe, dilden dile, gönülden gönüle ve kitaptan kitaba aktardılar.

4 – Kur’an apacık bir kitaptır, apacık. Kendisi bunu söyler kitabın mubin, apacık kitap, Kur’an ın apacık olması kuskusuz,  dil sanatları açısından, mecaz, tesbih, istiare taşıyor olmasına engel değildir. Kur’an da ki mütesabih ayetlerin varlığıda Kur’an ın apacıklığına engel değildir. Dikkatinizi çekerim, Kur’an da anlamsız hiçbir kelime yoktur. Kur’an da anlamı belli olmayan hiçbir cümle yoktur. Kur’an da anlamı insan  tarafından bilinmeyecek bir tek ayet yoktur, Çünkü Kur’an ın maksadı anlaşılmak içindir, Allah Kur’an da birşey söylemiş ve söylediğini de insana anlaması için söylemiş, anlamaması için değil..!

Kur’an da ki mütesabihat anlaşılmayacak sözler değil; aksine anlaşılması için üzerinde ciddi bir biçimde durulması, tefekkür edilmesi, tedebbür edilmesi yani maksadının anlaşılması gereken bir ayettir, Onun için Kur’an da anlamı anlaşılmayacak olan ayet yoktur, kelime yoktur, ancak anlamı ilk bakışta anlaşılacak, ilk bakışta anlaşılmayıp üzerinde uzun uzun düşündükten diğer ayetlerle olan bağlantısı tesbit edildikten, onun yaptığı gönderme bulunduktan sonra anlaşılacak tefekkür, tedebbür ve teemmülden sonra anlaşılacak  ayetler vardır. Onun için Kur’an;

Efela yetedebberunel Kur’an. (Nisa/82) Buyurur.

Kuran üzerinde derin derin düşüncelere dalmıyor mu, Kur’an ı tedebbür etmiyorlar mı, Kur’an üzerinde  derin derin tefekkürde bulunmuyorlar mı diye sorar. Niçin ilk etapta anlaşılacak ayetler ve kelimeler olduğu gibi, ilk bakışta anlaşılmayacak bir çok ayet ve lafız da vardır da onun için.

Müteşabihat başka yerlere gönderme yapan dipnotlar gibidir aslında. Kur’an ın diğer ayetlerine, yani tefsiri olan diğer ayetlere gönderme yapan, özlü dipnotlardır. Bu manada Kur’an apaçık bir kitaptır.

Yine Kur’an da çok anlamlı kelimeler olması da Kur’an da mananın anlaşılmamasına mazeret değildir. Her dilde çok anlamlı kelime vardır. Örneğin quru’ kelimesi hem hayız zamanına, hem temizlik zamanına işaret eder. İki anlamı birden  içerir, ancak Kur’an da her kullanıldığı yerde bunun hangi anlama geldiğini bağlamından (siyak-sibak dan) çıkarmak mümkündür. Onun için heva kelimesi hem çıkmak manasına gelir, hem inmek manasına gelir. Ancak kullanıldığı yerde ne için kullanıldığını önüne ve ardına (siyak-sibakına) bağlamına bakarak bulabilirsiniz.

Yine Kur’an da müşterek manalı bir çok kelime vardır, ayn kelimesi, ayn kelimesi bir ayette göz olarak kullanıldığı gibi, bir ayette, bir başka ayette su kaynağı olarak kullanılır. Her dilde öyledir. Bizim dilimizde de su kaynağına; su gözü ya da göz derler. Onun için bunlardan hangisinin anlamını verdiğini öğrenmek için cümledeki yerine bakmanız kafi. Eğer cümlenin tamamını doğru bir biçimde anlarsanız, o gözün su gözü mü insan gözümü olduğunu çıkarırsınız rahatlıkla, bütün bunlarda Kur’an ın anlaşılmamasına gerekçe değildir.

Yine sahabe ve müşrikler Kur’an ı anladılar, Kur’an a iman edenler anladıklarına iman ettiler, inkar edenlerde anladıklarını inkar ettiler.Yani lafızlarının anlamlarını biliyorlardı, bilmediklerini de zaten  soruyorlardı. Örneğin Hz. Ömer ebba kelimesinin anlamını soruyor araştırıyordu, aslında ebba kelimesi ot, çayır manasına gelir, bunu bilmediğinden değil, lakin cennette  cennetlik müminlere müjdelenen bu şeyin cennetteki gerçek mahiyetini bilmiyordu.

Zaten  bilmesi de mümkün değildi çünkü gayba ilişkin bir şeydi, cennete ilişkin bir şeydi, yoksa ebba kelimesinin çayır anlamına gelmediğini bilmiyor değildi Hz. Ömer, lakin cennette cayırın nasıl müminlere müjdelenen bir nimet olacağı üzerinde duruyor,  herhalde farklı bir şey olsa gerek diyor ve hemen arkasından da bu tekellüftür, eğer öğrenmemiz, da daha açıklanması gerekseydi Kur’an bize açıklardı deyip geçiyordu.

Onun için mesela ashabı kiramdan bazıları, bazı kelimeleri bilmedikleri zaman yazdıkları Mushaflara, yazdıkları ayetleri, yazdıkları sahifelere not düşüyorlardı, zuhruf kelimesi, hemen yanına not düşüyorlardı zeheb  manasına gelir, altın manasına gelir diye, yani bu da çok azdı. Onun için onlar Kur’an ı anlıyorlardı. Anlamadıkları çok ender kelimelerin yanına düştükleri o notlardan  anlıyoruz ki, geri tarafını anlamışlardı. Anladıkları için de sormuyorlardı ve müşriklerde anladıkları bir Kur’an ı inkar ediyorlardı.

Lakin bu manada lafzı bilmek, anlamak ayrı, kavramak ayrı, yani ne dediğini anlamak ayrı, ne demek istediğini anlamak ayrı. Ne demek istediğini anlamak için tedebbür ve tefekkür lazım. İşte inanmayanlar ne demek istediğini anlamıyorlardı. Ne dediğini değil. Çünkü dilleri Arapçaydı, eğer o Arapça ile inmemiş olsa idi, Kur’an ın da dediği gibi Araplara Arapça olmayan bir kitap ha! diye sorarlardı, diyor ayet. Çünkü onu anlayasınız diye Arapça indirdik diyor yine Kur’an. Bu manada Kur’an apaçık bir kitaptır.

5 – Mucizedir. Kevni, bir mucize değil, Kelâmi bir mucizedir. Diğer  peygamberlerin tümüne verilen mucizeler kevni  idi. Hatırlayın; İbrahim peygamberin mucizesini, hatırlayın Musa peygamberin mucizesini, hatırlayın Salih peygamberin mucizesini. Onlar kevni idi. Ama bu Kelâmi bir mucizedir. Kevni mucizeler Tarihseldir, sadece gönderildikleri zamanda geçerlidir. Ancak bu mucize bu son mucize zamanlar üstü bir mucizeye dönüştü. Çünkü Kelâmi idi onun için her çağda kıyamete kadar mucize olmayı sürdürecektir.

6 – Evrenseldir. Kur’an ın getirdiği ilkeler bölgesel değildir. Kur’an ilk hitap ettiği toplum, Arap yarım adasında yaşayan küçük bir toplum olmasına rağmen getirdiği hiçbir ilke bölgesel değildir. Evrensel ilkelerdir. Onun için o günden bugüne Kur’an da bölgesel hiçbir şey, hiçbir ilke bulunmamıştır. Hiç kimse bu ilkenin de bölgesel olduğunu iddia ediyorum diyememiştir. Hatta Kur’an a bakarak bölgenin iklimini bile tespit edemezsiniz. Yani bölgenin 45 – 50 dereceye varan sıcaklıkların yaşandığı bir bölge olduğunu dahi Kur’an a bakarak tespit edemezsiniz. Kur’an bu kadar evrensel bir üslup kullanmıştır ve onun için de getirdiği ilkeler zaman ve zeminler üstüdür.

7 – Hayatı kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatı parçalayıcı değildir. Kur’an ın üslubu, Kur’an ın ilkeleri, Kur’an ın getirdiği mantalite, Kur’an ın teklif ettiği hayat biçimi, hayatın tüm alanlarını kapsar. Sadece bireyi değil, toplumu da hedef alır Kur’an. Kur’an sadece insanın aklını değil, kalbini de hedef alır. Ya da sadece duygularını değil, düşüncelerini de hedef alır. Kur’an sadece canlı varlıkları değil, cansızları da içerir. Cansızlar için de bir takım ilkeler belirler.

Kur’an insanın sadece Allah ile olan ilişkisini değil, insanın diğer insanlarla olan ilişkisini de belirler. Kur’an sadece diğer insanlarla  olan ilişkiyi değil, insanın kainatla, insanın doğa ile, insanın tabiatla olan ilişkisini de belirler. Onun için Kur’an bütüncüldür kapsamlıdır. Kapsayıcıdır. Hayatı parçalamadan ele alır ve hayatı bir bütün olarak gözler önüne serer. Hayat hakkında getirdiği teklifte bütüncüldür. Parçacı değildir.

8 – Kur’an; Hidayet, nur ve fûrkandır.

      a)- Hidayettir kendi isimlendirmesi ile, çünkü insana rehberdir. insanlığa rehberdir, bireye rehberdir, topluma rehberdir, aileye rehberdir, tüm insanlığı oluşturan kabilelere, kavimlere, ırklara, cinslere, soylara, boylara hepsine rehberdir.

   b)- Nur dur, bir ışıktır o. Karanlığı aydınlatır. Kur’an girdiği yerde; eğer gönüle girmişse, gönlü, kalbi aydınlatır. Kafaya girmişse girdiği kafayı aydınlatır. Eğer eve girmişse girdiği evi aydınlatır ve orayı dar ül İslam yapar. Eğer bir toprağa girmiş, bir ülkeye girmişse orayı aydınlatır. Bir topluma girmişse o toplumu aydınlatır. O bir nûr dur.

     c) – Fûrkan’dır. Kur’an hakkı batıldan ayıran bir ölçüdür. Kur’an ölçüsü ile insanlar; doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, suçu, sevaptan ayırabilirler. Onun içindir ki Kur’an kendi kendisine “Fûrkan” ismini vermektedir. Hakkı batıldan ayıran.

9 – ve sonuncusu; Kur’an tedricen indirilmiş bir kitaptır. Bu da şuna delalet eder. Yani peyderpey. Hayat çünkü bir süreçtir. Bir süreç olan hayatın kitabı olan Kur’an da bir süreç içinde indirilmesi gerekliydi. Onun için Kur’an hayatın her boyutuna gönderme yapar. O bir tek celsede değil 23 yıl boyunca peyderpey, hayatın her bir alanında yaşanan tüm olayların üzerine indirilmiştir. O hayati bir kitaptır. Hitabi bir kitap değildir çünkü. Onun içinde O hayatın içine inmiştir. Hayata verilmiş bir cevaptır Kur’an. Kur’an sadece sorulara cevap değildir, sorunlara bir çözümdür. İşte bunun için peyderpey indirilmiştir.

Kur’an ı da tanımladıktan sonra şimdi asıl ilk dersimizin konusu olan tefsire geçmek istiyorum.

Tefsir nedir peki; Tefsir kısaca anlama ve yorumlama faaliyetine verilen isimdir. Fessera veya sefera kökünden geldiği söylenmiştir. Hangi kökten gelmiş olursa olsun bir şeyi açmak, kapalı bir şeyin üzerindeki perdeyi kaldırmak, gizli bir şeyi ortaya çıkarmak, bilinmeyen bir manayı bilinen hale getirmek anlamına gelir.

Te’vil ise; tefsir kavramı ile yan yana kullanılan bir kavram olması hasebiyle onu da açıklamamız gerekiyor ki; ilk müfessirler yaptıkları, meydana getirdikleri eserlere tefsir demezlerdi  TE’VİL derledi. Bu nedenle Taberi de kendi kitabına Te’vil ismini koymuştu.

Ancak tefsir ile Te’vil arasında fark var. Evl kökünden türemiş olan Te’vil, Bir lafsın arkasında yatan maksadı anlamaya denilir. Buradan yola çıkarak Tefsir bir kelimenin lafzı ile ilgilidir, Te’vil ise bir kelimenin maksadı ile ilgilidir diyoruz. Ve ilerde yine bu konuya dönmek üzere bu konuyu, tefsir ve te’vil kelimelerini bu kadar açıklamakla yetiniyoruz.

Kur’an dili Arapça olan bir dildir. Yani Kur’an Arapça bir metindir. Dolayısıyla bu metnin tabi olduğu bir dil vardır ve bu dil de dünya dillerinden biridir. Her dil gibi yaprağını döken, kelimelerini tazeleyen, başka dillerden kelime alan ve her dil gibi mecazı olan, istiaresi olan, söz sanatları olan bir dildir.

Kur’an anlamlı ve anlaşılabilir bir metindir. Daha önce de vahiy bahsinde söylediğim gibi Kur’an sadece bir dilde indirilmiş değil, anlaşılabilir ve anlamı olan bir dilde indirilmiştir. Onun için içinde anlamsız olan bir tek ayet, anlaşılamayan bir tek kelime olduğu söylenemez. Çünkü bu Allah’ın muradına terstir. Allah insanla konuşmasını anlasın diye konuşmuştur, ne dediğini anlasın diye konuşmuştur. Eğer anlaşılmayacak bir söz söyleseydi Allah, o zaman üzerinde niçin düşünmüyorsunuz demez ve anlaşılmasını istemesi de teklifi malâyutak yani güç yetirilemeyecek bir teklif olmuş olurdu. Eğer insandan Kur’an ı anlaması, okunması, üzerinde düşünmesi ve yaşaması isteniyorsa bu kesinlikle Allah’ın insana son vahyi olan Kur’an ın da anlaşılmasını gerektirir.

Peki elimizde bir metin var, bu metnin bir dili var ve bu dilde bilinen ve anlaşılan bir dil ise bir metin nasıl anlaşılabilir sorusu gündeme gelir. Biz bir metni nasıl anlayabiliriz .Bu soruyu cevaplandırmak için 4 soru sormamız lazım.

1 – Kim konuşuyor, Yani metnin sahibi kim. Yazılı bir metinse kim yazdı, sözlü bir hitap ise bunu kim söyledi, kim söylüyor. Ki Kur’an bildiğimiz gibi önce sözlü bir metin olarak indirilmiştir. Yani indirilen bir söz dür. Daha sonra yazıya dökülmüştür. Onun için Kur’an öncelikle bir gavldir, sözdür bu manada. Kim söylüyor. Bu sorunun cevabı gayet net ve açık. Kur’an Allah’ın Kelâmıdır. Yani Kur’an da ki tüm manalar Allah tarafından indirilmiştir. Bu konuda hiçbir insanın tereddüdü olmamalıdır.

En büyük şansımız Müslüman olarak şudur; Allah gönderdiği gibi Kur’an bize ulaşmıştır. Kur’an ı anlamak isteyen bir insanın en büyük şansıda budur işte. Onun için Kur’an da geçen bir kelime, Kur’an da geçen bir harf üzerine her türlü yorumunuzu samimi ve sahih olarak bina edebilirsiniz. Niçin? Çünkü O indiği gibi bize gelmiştir. Bunda tereddüdümüz yoktur.

Her türlü yorumu derken şunu kesinlikle demiş olmuyorum. Siz aklınızda ki yorumu Kur’an a adapte edin, yani Kur’an a ne söyletmek istiyorsanız onu söyletin. Zaten büyük problem de budur. Onun için ben öncelikle bu problemi def etmek gerektiğine inanıyor ve Müslümanların Kur’an ı anlamamalarında ki en büyük nedenin de bu olduğunu düşünüyorum. Yani Kur’an ın ne dediğini Allah’ın maksadını ve meramını anlamak yerine, anladığınızı Kur’an a rabdetmek, Kur’an a kendi düşüncenizi söyletmek, bu değildir. Tefsir bu değildir. Te’vil bu değildir. Onun için kim söylüyor sorusunu sormak ve gönül rahatlığı ile Allah söylüyor demek.

2 – Ne söylüyor? Kim sorusunu söyleyene cevap verdikten sonra ikinci soracağınız soru; Bir metni, bir sözü anlamak için budur. Ne söylüyor. Tabii ki Allah’ın söylemesi başkasının söylemesine benzemez. Allah söylüyorsa insanın söylemesine benzemeyeceği için tüm duyargalarınızla kulak verirsiniz. Can kulağı ile dinlersiniz. Çünkü Allah’ın sözü can kulağı ile dinlenilmeyi hak eder. Can kulağınızı verdikten sonra ne söylüyor diye sorarsınız. Ne söylüyor.

Ne söylüyor lafza delâlet eder. Bu önemi çünkü anlam ve anlamanın işte karşılığı ne söylüyor sorusudur. Lafza delâlet eder. manası nedir. Söylediği sözün manası nedir. Bir dil de söylüyor. O halde ne söylüyor sorusunu iyi bilmek için mutlaka  Kur’an ın, Allah’ın söylediği söze mazruf olan, zarf olan, mazrufa zarf olan Arap dilinin çok iyi bilinmesi lazım. Çünkü birinin ne söylediğini bilmeniz için onun dilini bilmeniz lazım. Kur’an ın ne söylediğini öğrenmeniz için Kur’an ın dilini bilmek zorundasınız. Bir Japon eğer bana bir şey söylerse kimin söylediğini bilsem de ne söylediğini anlayamam. Ne söylediğini bilebilmem için onun dilinden anlamam gerekiyor. Onun için ne söylediği tamamen lafızla ilgilidir. Manası nedir, yani zahir budur işte. Eğer Kur’an ın bir zahiri ve batını varsa İ. Şatıbi nin dediği gibi Kur’an ın zahiri de tamamen lafzın ne söylediği ile ilgilidir. Anlam ve anlamak budur. Tefsir de bununla ilgilidir.

Bunu sorduktan sonra ne söylediğini biliyorsunuz, yani ağzından çıkan söz, sizin anladığınız bir söz, sizin anladığınız bir dilde söylendi. Yetmiyor:

3 – Niçin söylüyor sorusunu sormanız lazım. Çünkü anlamak kavramak değildir. Her anladığınızı kavranmış sayılmazsınız, Ne söylenileni bilebilirsiniz, ama söylenilen şeyin maksadını bilemiyorsanız, yani ilahi kelâmın maksadı nedir. Bu söylenilen sözün amacı nedir. Niçin söyleniyor sorusunu sormazsanız, işte müşrikler bu soruyu sormuyordu. Onlar ne söylendiğini biliyorlar ama söylenilenlerin maksadını anlamıyorlardı. meramı ilahiyi anlamıyorlardı. Onun içinde Kur’an.

Efela yetedebberunel Kur’an. (Nisa/82) Yani Kur’an ın maksadı üzerinde durmuyorlar mı, bu sözün maksadını düşünmüyorlar mı diyordu. Yoksa anlamıyorlar değildi, iyi anlıyorlardı. Anlıyorlardı ne söylediğini biliyorlardı. Çünkü o dili konuşuyorlardı. Konuştukları bir dilde hitap ediliyordu kendilerine. Eğer zaten anlamasalardı; “Ey Muhammed sen ne diyorsun, biz senin dediklerinden hiç bir şey anlamıyoruz.” Derlerdi. Hiç böyle bir şey demediler. Aksine gelip dinliyorlardı. Gece yarısı Resulallah’ın okuduğu Kur’an ı gizlice dinliyorlardı. Anlamasalar dinlerler mi idi.

Ne söylediğini biliyorlar ama niçin söylendiğini bilmiyorlardı. Yani kelâmın maksadını anlamamışlardı. Niçin söylendiğini merak etmek bir metnin Te’vil e girer. İşte İ. Şatıbı’nin dediği manada bir sözün batını budur. Batını niçin söylediğini bilmek, zahirinin ne söylediğini  bilmektir. Zahiri kelimenin anlamını bilmek, Batıni ise o sözün arkasında kastedilen manayı bilmek demektir. Tabii ki bu soruya tam cevap verebilmek için bir dördüncü soru daha sormanız lazım;

4 – Kime, nerede, ne zaman söylüyor, yani; bağlamı ne bu sözün. Bu sözün tarihsel ortamı ne. Tarih içerisinde bu söz kime söylenmiş, nerede söylenmiş, ne vesile ile söylenmiş, ne zaman söylenmiş. Bu soruyu sormadan niçin söylüyor sorusuna tam cevap bulamazsınız. Onun için bağlam önemlidir.

Bağlamı da ikiye ayırıyoruz;

a) iç bağlam,

b) dış bağlam.   

İç bağlam; Kur’an da ki her kelimenin kendisinden önceki ve sonra ki kelime ile alakası, Kelimenin cümle içindeki yeri, Cümlenin de kendisinden önceki ve sonraki cümlelerle ilişkisi, o cümlenin içinde yer aldığı bölümün kendinden önceki bölümlerle ilişkisi. Yani kelimenin ayetle, ayetin kendisinden önceki ve sonraki ayetlerle, o ayetin ait olduğu surenin kendisinden önceki ve sonraki surelerle alakası. Ve yine o kelimenin Kur’an da geçen diğer kelimelerle, akraba kelimelerle alakası, Yine o kelimenin içinde geçtiği ayetin ve o ayetin anlamının, Kur’an da ki o anlama gelen diğer ayetlerle ilişkisi nedir. İşte buna iç bağlam denir buna.

Buna ilişkin bir örnek vereyim; zihninizde iç bağlam bilinmeden nasıl yanlış anlaşılır, ya da Kur’an ın maksadı neden anlaşılmaz o netleşmiş olsun. Örneğin;

Ve men a’reda an zikrİY feinne lehu me’ıyşeten danken. (Tâhâ/124) ayeti kerimesi. (124 olacak 126 değil)

Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır, geçim kıtlığı veririm ona diyor. Zikrimden yüz çevirirse. An zikriy, zikrimden yüz çevirirse. Şimdi burada ki zikir ne manaya gelir. Eğer bağlamı bilmezseniz bunu bilemezsiniz. Arap dilinde mastar hem failine, hem mefulüne muzaf olabilir. “Zikry” deki “y”, benim zikrimden demektir. Burada failine mi muzaf olmuştur mefulüne mi. İkisi de geçerlidir. Bunu birbirinden bu lafza bakarak anlayamazsınız.

Failine muzaf olursa ne manaya gelir? Şu manaya gelir. Benim zikrimden yüz çeviriyorlar. Zikir Allah’ın Kur’an ı dır. benim hatırlatmam olan Zikir Kur’an’ın isimlerinden biridir biliyorsunuz;

İnna nahnu nezzelnez Zikra ve inna lehu leHafizu. (Hicr/9) yani kim benim Kur’an ım dan, benim hatırlatmam olan, hatırlattığım kelâm olan Kur’an dan yüz çevirirse manasına gelir. ama mefulüne muzaf olursa o zaman beni hatırlamaktan anlamına gelir yani, estağfurullah el azim, ya da süphanallah, elhamdülillah, Allahuekber demek Allah’ı hatırlamak. İşte bunlardan yüz çevirirse manasına gelir.

Bakın ikisi de çok ayrı bir mana, çok farklı. Birinde mef’ul olarak Allah’ı hatırlamaktan, ikincisinde Allah’ın hatırlattığı Kur’an dan yüz çevirmek anlamına geliyor.

Peki nasıl bileceğiz? bağlamına bakacağız. Hemen bir yukarıdaki ayete bakacağız. Örneğimizde ki ayet 124 olduğuna göre 123. ayete baktığınızda bunun Kur’an anlamına geldiğini anlayıveriyorsunuz. Çünkü 123. ayette Kur’an dan bahsediliyor. İnsana Allah’ın gönderdiği vahiyden bahsediliyor. Ha, anlıyorsunuz ki burada Allah’ın zikrinden yüz çevirmekten maksat, Kuran’dan yüz çevirmektir.

Yine bir başka ayet, bir başka örnek vereyim;

ve lirRicali aleyhinne deracetün. (Bakara/228) Şimdi burada diyor ki hemen bir üstte ki cümle ve lehünne mislülleziy aleyhinne Bil ma’rûf kadınların erkekler üzerinde ne kadar hakkı varsa erkeklerin de kadınlar üzerinde o kadar. Yani birbirleri üzerinde ki hakları eşit. Onların onlar üzerinde, onların da onlar üzerinde hakkı var. Ancak burada bir cümle geliyor arkasından; ve lirRicali aleyhinne deracetün erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece fazla hakkı vardır.

Şimdi bu ayette ki bir dereceyi anlayabilmeniz için o ayetin ne hakkında olduğunu unutmamanız lazım. Ayetin başına bakıyorsunuz ki ayet mutallâkattan bahsediyor. Yani boşanmış kadınlar. Yani boşanma ile karşı karşıyasınız.

O halde bu derecenin ne olduğunu hemen anlıyorsunuz. Hamile ise o boşanan kadın, boşanmak üzere olan kadın, rahminde kocası ile müşterek bir değeri taşıyor. Ortaklaşa bir değerleri var ve onu da kendisi taşıyor. Kocası işte o boşamak üzere olan kadın üzerinde bir hakkı var. Çünkü o ondan bir değeri taşıyor, ortaklaşa bir varlıkları var. Onun içinde boşama konusunda kocası son sözü söyleme, eğer o kadın 3 ay geçmeden bir karar verecekse bu kararda kocasının, kendisini boşamış olan kocasının vazgeçmesi halinde kocasına dönme hakkını kullanırken kocasını tercih etmesi isteniyor. Yani öncelik sırasını eski kocasına ilk kocasına vermesi. Yani yeni bir evlilik düşünüyorsa eğer bu evlilikte, çünkü hamile, çünkü müşterek bir varlık taşıyor.

İşte bundan dolayı ve lirRicali aleyhinne deracetün boşanmış olan bir kadın eğer yeni bir evlilik düşünüyorsa ve boşama süresi de bitmemişse, bu sürede önceliği beraber, ortak meyvelerini taşıdığı kocasına vermesi isteniyor. İşte bunu anlamanız için mutlaka ayetin boşanma konusunda olduğunu gözden uzak tutmamanız lazım. İç bağlamdır bu ve dış bağlama geçiyoruz;

 b) Dış bağlam sebep i nüzul, işte dış bağlamın en büyük belirleyicisi, ayetlerin sebep i nüzulünü bilmeden siz ayeti anlamayabilirsiniz. Tabii her ayet için böyle kesin bir sebebi nüzulden söz edilemez, ancak eğer kafir Mekke toplumunu bilmiyorsanız, Kâfirun suresini anlayamazsınız. Eğer siz Mekke tarihini bilmezseniz fil suresini anlayamazsınız. Eğer Uhut savaşını bilmezseniz Nûr suresini anlayamazsınız. Yine ifk hadisesini, Hz. Aişe ‘ye iftira hadisesini bilmezseniz Nûr suresini doğru dürüst anlayamazsınız.

Görüyorsunuz arka planını bileceksiniz ki ayetin ne dediğini anlayabilesiniz. Yine Maun suresini iyi anlamanız için, maun suresinde; feveylül lil musalliyn. (Mâûn/4). “Namaz kılanlara yazıklar olsun” ayetinin ne olduğunu, orada namaz kılandan kastın ne olduğunu bilmeniz için ayetin nerde indiğini, o  surenin hangi dönemde indiğini bilmeniz lazım. Mekke’de indiğini bilince bu ayette namaz kılanlardan muradın Müslümanlar değil, namaz kılan müşrikler olduğunu otomatik olarak anlıyorsunuz. Ama bunu anlamanız için öncelikle o surenin nerede indiğini bilmeniz lazım. İşte bu da bağlamdır. Yani kim ne zaman deniliyor, kime deniliyor, nerede deniliyor. Bu çok önemli.

Yine sözün bağlamını bilmeden Kur’an da ki ayeti bir başka anlama dönüştürmek mümkündür. Bu Yahudilerin de kendi kitaplarına yaptığı bir şeydi. Onun için …yüharrifunel Kelime an mevadı’ıhi… (Nisa/46) Kelimeleri bağlamlarından koparıyorlar diyor Yahudiler için Kur’an.

Onlar Tevrat’a bu muameleyi yaptılar. Onun içinde eğer Kur’an da bazı  ayetleri, ya da ayetin içinden bir cümleyi bağlamından kopardığınızda, ait olduğu manadan tamamen farklı bir mana verebilirsiniz. O zaman bu verdiğiniz mana Allah’ın maksadı mı olur, yoksa sizin kafanızda düşündüğünüz anlamı Kur’an a yamamak mı olur. Bu da tahriftir işte. Onun için Allah’ın anlatmak istediğini anlamaktır tefsir ve te’vil, sizin söylediğinizi Kur’an a söyletmek değildir.

 Tefsir ve Te’vil in amacı dedim muradı ilahiyi anlamaktır. Bu uğurda bizden öncekilerin çabası, gerçekten övgüye değer bir çabadır. Kur’an ın ilk muhatabı olan Muhammed A.S. ve ilk muhatapları olan sahabe, saadet asrında Kur’an ı iyi anladılar. Çünkü onlar kim için, nerde, ne zaman indiğini biliyorlardı. Sözün bağlamını biliyorlardı. O ayet indiğinde hangi olaya telmih yapıyor onu biliyorlardı. Ayetin gönderme yaptığı şahısları biliyorlardı, zamanı ve zemini biliyorlardı. Onun için de onlar çok fazla tefsire ihtiyaç duymadılar.

Peygamberin tefsir ettiği ayet sayısı çok azdır. İbn Teymiye tersini iddia etse de. Her ayeti tefsir ettiğini söylese de. Çünkü ihtiyacı yok, onlar ayetleri çok iyi anlıyorlardı. Resulallah’a sordukları ayet sayısı da çok azdı. Çok az ayeti sormuşlardır.  Hatta bize koskoca bir kitap dolusu rivayet nakledilen kendisinden İbn Abbas dahi çok az rivayet edilmiştir. Sadece diyor Ahmed Bin Hambel ibn Abbas’tan rivayet edilen tefsir sayısı 100 ayet hakkındadır diyor. Ama gelin görün ki İbn Abbas’tan rivayet edilen tefsir koskoca bir kitap olmuştur. Onun için biz buradan anlıyoruz ki İlk nesil Kur’an ı doğru bir biçimde anlıyordu.

Ancak gelelim Kur’an ın muhatabı olan, modern muhatabı olan bizim neslimize. Biz nasıl anlıyoruz

Bugünkü modern neslin muhatap olduğu kur’anı nasıl anlıyoruz? Biz, Kur’an ın modern muhatapları Kur’an ı doğru bir biçimde anlamıyoruz.

1 –  Çünkü Kur’an ı bize gönderen Allah’ı tanımıyoruz. Modernleşmiş bir beyne sahip olduğumuz için, bireyleştirildiğimiz için Allah ile olan irtibatımızı kopardılar. Allah’ı tanımadığımız için, göndereni tanımadığımız için Kur’an ı anlamıyoruz.

2 – Konuşulan Kur’an ı tanımıyoruz. Konuşan Allah ‘ı tanımadığımız gibi konuşulan Kur’an ı tanımıyoruz.

a – Dil, Dilini tanımıyoruz, dilini bilmiyoruz. Dilini bilmediğimiz bir metni elbette ki tanıyamayız.

b – Bağlamını tanımıyoruz. Kur’an ın ayetlerinin ve surelerinin hangi bağlamda nazil olduğunu tanımıyoruz.

İşte bunun için de mealler yetmiyor. Mealler kafi gelmiyor, Olmuyor meallerle.

Yeni bir dünyanın inşası, yeni bir medeniyetin inşası ile mümkün. Yeni bir medeniyetin inşası, yeni bir toplumlumun inşası ile mümkün, Yeni bir toplumun inşası, yeni bir insanın inşası ile mümkün. Bu da yeni bir hayatın inşası demektir. Bunun içinse yeni bir bilinç inşa etmek lazım. Kur’an işte bunun tek garantisidir. Kur’an yeni bir bilinci inşa edecek tek metindir. Bunun için de yöntemimiz şu olmalıdır.

1 – Önce lafızların anlamını anlamalıyız.

2 – Sonra cümle ile diğer ayetlerle, ayetlerin diğer surelerle, surelerin ise Kur’an ın bütünlüğü içindeki yerini iyi fark etmeliyiz.

3 – Kur’an da aynı konuda ki diğer ayetleri birlikte düşünmek ve Kur’an ın o konuda bütüncül olarak ne dediğini anlamak zorundayız.

4 – Her bir ayetin ve cümlenin bağlamını bilmek zorundayız.

5 - O ayeti Peygamber nasıl anladı ve hayata koydu onu bilmek zorundayız.

İnşallah biz bundan böyle tefsirimizi işte bu açıkladığımız bu ilkeler üzerinden bina edecek ve Kur’an ı birlikte bu ilkelerden yola çıkarak yeniden ayetleri, Allah’ın söylediği maksada mebni olarak, bizim söylettiğimiz değil, Allah’ın söylediği anlamı anlamak için Rabbim bu ayette ne buyuruyor, ne diyor, ne demek istiyor. Maksadı nedir, Meramı ilahi nedir diyerek birlikte bu ilkelerle Kur’an ı anlayacağız inşallah.

Hepinize Kur’an la yaşanmış bir hayat ve Kur’an la verilmiş bir nefes temenni ediyor, Allah ‘a emanet ediyorum.

Esselamün aleyküm.

 
Yorum yapın

Posted by 13 Mart 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 145 takipçiye katılın