RSS

İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (140 – 153) (10)

22 Mar

231

“Euzübillahimineşşeytanirracim.

“Bismillahirrahmanirrahim”

Sevgili dostlar bugün Kur’an dersimize 140. Ayetten devam ediyoruz.

140 – Em tekulune inne ibrahıme ve ismaıyle ve ıshaka ve ya’kube vel esbata kanu huden ev nesara* kul e entüm a’lemü emillah* ve men azlemü mimmen keteme şehadeten ındehu minellah* ve mallahü bi ğafilin amma ta’melun.

Yoksa siz, “Şüphesiz ki İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve oğulları Yahudi veya Nasara idi” mi diyorsunuz?.. De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allâh mı?”… İndînde, Allâh’ın şahitliğini gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allâh varlığınızın hakikati olarak, yaptıklarınızdan gâfil değildir. (A.Hulusi)

“Yoksa siz, İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakup da ve torunları da hep Yahudi ve Hıristiyan idiler mi demek istiyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah’ın şahitlik ettiği bir hakikati bile bile inkar edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Elmalı)

Em tekulune inne ibrahıme ve ismaıyle ve ıshaka ve ya’kube vel esbata Yoksa siz ey Yahudileşen İsrail oğulları. İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve onların torunları kanu huden Yahudilerdi mi demek istiyorsunuz) Ve ey Hıristiyanlar siz de ev nesara Bütün bu sayılan peygamberler Hıristiyan idi mi demek istiyorsunuz. Kul Cevap ver onlara e entüm a’lemü emillah siz mi biliyorsunuz, yoksa Allah’mı daha iyi biliyor. ve men azlemü mimmen keteme şehadeten ındehu minellah Allah’ın katından gelen bir belgeyi ve bilgiyi gizleyenden daha zalim kim olabilir ki. ve mallahü bi ğafilin amma ta’melun Unutmayın ki Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Öncelikle ayetin ilk cümlesi bir iddiayı dile getiriyor. Ayetin muhataplarından olan Yahudiler ve Hıristiyanların bir iddiasını. Onlar diyorlardı ki gelmiş geçmiş ne kadar peygamber varsa Ya Hıristiyan’dı, ya Yahudi idi. Çünkü onlar İbrahim’in, İshak’tan olma çocukları idi ve yukarıdaki isimleri sayıyorlardı örnek olarak ta. İşte Kur’an buna cevap verme sadedinde öncelikle bu yanlış tanımlamayı tümden reddediyor. Çünkü bu iddia tarihsel bilgilere göre yanlış.

Tarihle sabittir ki Yahudilik ismi bir inanç olarak Hz. Musa’dan çok çok sonraları, Yahudi tarihinde özellikle Patriyak denilen büyük atalar döneminden sonra konulmuş bir isim. Bu da Hz. Musa’nın vefatından yüzlerce yıl sonraya tekabül eder. Yani Hz. Musa döneminde Yahudilik diye bir inanç ismi bilinmiyordu.

Düşünebiliyor musunuz? Bir insanı bir inancın kurucusu olarak adlandıracaksınız, ama ondan yüzlerce yıl sonra dahi o inancın ismi anılmayacak. Bu Tarihlen sabit bir şey.

Hıristiyanlık yine tarihlen sabittir ki Hz. İsa’nın ve Havarilerinin döneminde Hıristiyanlık ismi kullanılmıyordu. Krists, ki Hz. İsa’nın adından bozma veya türetilme bir isimdir. Bu isim Hz. İsa’nın havarilerinin, son havarisinin vefatından sonra ortaya çıkan bir isimdi. Özellikle Poll’ün Hıristiyanlığa kattığı Poll ilahiyatından sonra ortaya çıktı. O nedenle Tarihsel olarak yanlış bu.

İkincisi; Hakikate aykırı. Çünkü tüm peygamberler İslam’ın peygamberidir. Ve onların getirdiği tüm mesajlar da İslam’ın mesajıdır. Aynı kaynaktan gelmektedir.

İşte Kur’an öncelikle diğer ilahi mesajlara inandığını iddia eden insanlara şu temel espriyi hatırlatıyor. Yeryüzünde İnsanlık destanı boyunca bir tek Hak din vardır. O da İslam’dır. O dinin dışında herhangi bir hak yoktur. Onun için eğer siz çağıracaksınız Hıristiyanlığa, Museviliğe, Yahudiliğe değil İslam’a çağırın. Bakın Muhammed sizi Muhammed’i olmaya çağırmıyor. Muhammed sizi Müslüman olmaya çağırıyor. Muhammed sizi İbrahim’e çağırıyor. Yani sizi büyük atanıza çağırıyor. İbrahim’in yoluna, yani teslimiyete girmeye. Haddi zatında Muhammed’in getirdiği inanç sistemi, sizin de inandığınızı iddia ettiğiniz Musa’nın, İsa’nın inanç sisteminin aynısı. Onun için son peygamber sizi kendisine çağırmadı, sizi kendinize çağırdı.

Kendinize gelin ey Yahudileşen İsrail oğulları, kendinize gelin ey Hıristiyanlaşan İsa ümmeti dedi. Kendinize gelin. Kendinize gelirseniz bana gelmiş olursunuz zaten. Çünkü ben, sizin inandığınızı iddia ettiğiniz Musa ve İsa’nın kardeşiyim. Ben sizin inandığınızı iddia ettiğiniz, lakin tahrif ettiğiniz Tevrat ve İncil’in eşini getirdim. İşte onun için kendinize gelin çağrısıydı. Yine ayette yer alan şahadeti gizleme hadisesi nedir. Ki;

ve men azlemü mimmen keteme şehadeten ındehu minellah Allah’tan gelmiş bir belgeyi, bir tanıklığı gizleyenden daha zalim kim olabilir. Diye soruyor Kur’an. Nedir bu tanıklık diye soracak olursanız, açık, Hz. Peygamberin geleceğinin haberi. Tanıklık buydu. Daha önce özellikle bakara suresinin 42. ve 86. ayetlerini tefsir ederken bu konuyu işlemiştik. Merak edenler ayrıntılar için o ayetlere bakabilirler. Ancak hemen şunu hatırlatmalıyım ki Tevrat’ta da, İncil’de de Resulallah’ın geleceği bir takım ima ve ihsaslarla bildirilmişti. Bu nedenle Yahudiler de, Hıristiyanlar da yeni bir peygamber bekliyorlardı. Özellikle Yahudiler yeni peygamberin geleceği yerin ismini dahi söylüyorlardı.

Ve yeni peygamber geldikten sonra ilk düşman olanda onlar oldu. Çünkü yeni peygamber kendi soylarından gelmemişti. Onlar bir peygamber değil, ırklarını kurtaracak milli bir lider bekliyorlardı. Onların derdi hakikat değildi. Derdi Allah davası değildi. Onların derdi kendilerini çıkmazdan kurtaracak, kendilerini dünyanın kovulmuş, sürülmüş ve ezilmişi olmaktan çıkarıp toparlayacak milli bir önder bekliyorlardı.

Hz. Peygamber İshak oğullarından değil de İsmail oğullarından gelince, yani onların amca çocukları idiler. İkisi de Hz. İbrahim’in iki oğlu idiler. İşte büyük dedelerinin öbür kolundan gelince, ilk inkar eden yine kendileri oldu.

141 – Tilke ümmetün kad halet* leha ma kesebet ve leküm ma kesebtüm* ve la tüs’elune amma kanu ya’melun.

İşte onlar bir ümmetti (topluluktu), geçtiler gittiler! Onların kazandıkları kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size! Ve size onların yaptıklarının hesabı sorulmayacaktır. (A.Hulusi)

Onlar bir ümmet idiler, gelip geçtiler. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandıklarınız. Ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. (Elmalı)

Tilke ümmetün kad halet Onlar bir toplumdu. Geldi ve geçti. Onlar yaşadılar ve gittiler. leha ma kesebet ve leküm ma kesebtüm Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız da size aittir. ve la tüs’elune amma kanu ya’melun Onların yaptıklarından kesinlikle siz sorumlu tutulmayacaksınız.

Hatırlayacaksınız bu ayeti geçen dersimizde bir daha tefsir etmiştim. Çünkü bir daha gelmişti. İşte oradaki gelişi ile buradaki gelişi aynımı, bu ayet bir tekrar mı diye soracak olursanız, işte ona vereceğim cevap; Kesinlikle hayır olacaktır. Lafızların aynı olması anlamın da, verilen muhtevanın da, lafzın arkasında yatan mananın da aynı olmasını gerektirmiyor. Daha önceki ayette;

Tilke ümmetün kad halet* leha ma kesebet ve leküm ma kesebtüm* ve la tüs’elune amma kanu ya’melun (Bakara/134) Ayetinde Yahudilere dikkat çekiliyordu. Özellikle onların yaptıklarına dikkat çekiliyordu. Daha doğrusu kötülüklere, kötü atalara dikkat çekiliyordu o ayette. Çünkü kötü atalar anlatılmıştı. Bu ayette ise, Hayır, affedersiniz o ayette iyi atalara dikkat çekiliyordu. Yani onlar geçmişte, atalarından gelen peygamberlerle övünüyorlardı. Burada ise hemen ayetin bir öncesindeki cümleyi hatırlayın, Allah’tan gelen bir belgeyi gizleyenden daha zalim kim olabilir.

İşte onların soyundan gelen atalarının yaptıkları büyük bir ayıp yüzlerine vuruluyor. Siz onların çocuklarısınız deniliyor, ama burada da deniliyor ki; Sizin atalarınızın Allah’tan gelen belgeyi gizlemelerinden dolayı sizi hesaba çekecek değiliz. Onların yaptıkları kendilerine aittir. Siz adam olun, siz düzelin. Siz onların suçunu işlemeyin. Siz onların yaptığından sorumlu değilsiniz denmek isteniyor.

Yani daha önceki aynı formdaki gelen ayet kötü atalarla suçlamanın, çocukları kötü atalarla suçlamanın yersizliğini, Ya da evlatların iyi atalarıyla övünmesinin yersizliğini vurgularken burada da kötü atalardan dolayı çocuklarına bir zarar gelmeyeceğini. Atalarının babasının yaptığından dolayı çocuğunun suçlanmayacağı vurgulanmış oluyor.

Hemen bu noktada bir parantez açıp Türkçede ki “PİÇ” kavramını kısaca ele almak istiyorum. Piç kavramı temelden yanlış bir kavramdır. İslam’da böyle bir kavramın yeri yoktur. Eğer bu hakaret maksadıyla söyleniyorsa annesi ve babasının günahından dolayı bir çocuğu nasıl suçlayabiliriz. Onun içinde İslam’da piç yoktur. Suçlu ve günahkâr o çocuk değildir. Onu o hale getiren annesidir, babasıdır. Annesi ve babası günah işlemişler, zina etmişlerse bunun hakaretini hiç kusuru olmayan masum bir çocuğa çıkarmamalıyız. Onun içinde İslami literatürde Piç kavramının karşılığı yoktur.

142 – Se yekulüs süfehaü minen nasi ma vellahüm anıbletihimülletı nasi ma vellahüm an kıbletihimülletı kanu aleyha* kul lillahil meşriku vel mağrib* yehdı mey yeşaü ila sıratım müstekıym.

İnsanların, anlayışı kıt ve aşağılık yaşam ehli olanları “Onları eski kıblelerinden (Kudüs’ten Kâbe’ye) döndüren (gerekçe) nedir?” derler. De ki: “Batı da doğu da Allâh’ındır. Dilediğine hidâyet eder, sırat-ı müstakime yönelmesi için.” (A.Hulusi)

İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, “Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir.”(Elmalı)

Se yekulüs süfehaü minen nasi ma vellahüm anıbletihimülletı nasi ma vellahüm an kıbletihimülletı kanu aleyha Onlardan kimi dar kafalılar, kimi basit adamlar diyorlar ki; Onu, üzerinde bulunduğu kıbleden döndüren sebep nedir? Diyorlar. Kul, Onlara cevap ver, lillahil meşriku vel mağrib Doğu da batı da Allah’ındır de.

Şimdi ayetin 1. cümlesi Kıble ile ilgili. Aslında Hz. İbrahim’den söz açılması, sözün buraya getirilmesi içindi. Kıble ilk İslam toplumunun hayatında büyük bir devrim olmuştu. Çünkü Kıblenin arka planında yatan bir takım sosyal, siyasal, ekonomik hatta ekonomik ve dini bir çok sebep vardı. Bütün bunlar bir araya toplandığında kıble değişimi bir devrim niteliğini alıyordu. Yeni bir ümmet vardı. Yeni bir ümmete yeni bir merkez gerekiyordu. Yeni bir kıble.

Aslında Kıble değişimi şunu ima ediyordu. Artık yeryüzünün mirasçısı, son peygambere iman edenler olacaktır. Kıble değişimi işte bunu ima ediyordu. Onun için Kıble değişiminden en çok gocunan ve alınan kesim Yahudiler olmuştu. Onlara verilen emanet geri alınıyordu adeta. Verin emaneti, verin ilahi emaneti, siz ihanet ettiniz. Deniliyordu. Ve kıble Kudüs’ten sonra tekrar Kâbe’ye döndürülüyordu.

İşte bu nedenle o dönemde henüz daha kıble değişmeden, Kıble değişimi olmadan inen bu ayette insanlar, dostlar ve düşmanlar yakında değişecek olan Kıbleye hazırlanıyorlardı. Onlar psikolojik olarak yakında ki bu devrime hazırlanıyordu. Ve deniliyordu onlara kul lillahil meşriku vel mağrib De ki onlara; Doğu da batı da Allah’ındır. Yani aslında kıble değişimi özünde hiçbir şeydir. İnsan sağa ya da sola dönerek erdemli olmaz.

Leysel birra en tüvellu vücuheküm Yüzlerinizi şu yana, ya da bu yana dönmeniz fazilet değildir. kıbelel meşrikı vel mağribi Doğuya ya da batıya dönmeniz hiçbir zaman kesinlikle fazilet değildir. ve lakinnel birra lakin fazilet iman edenlerin faziletidir diye devam ediyor ayet. Bakara/177)

Onun için mücerret olarak kıble bir kutsallık taşımaz. Çünkü Müminler daha önce Kudüs’e yönelerek namaz kılıyorlardı. 16 ay Medine’de hicretten sonra. Hicretten önce Mekke’de yine Kâbe’ye yönelerek namaz kılıyorlardı. Ancak araştırmalarım sonucunda vardığım kanaat o ki Kâbe’ye yönelerek namaz kılmalarına rağmen Hz. Peygamber Kâbe’nin avlusunda namaz kılarken Kâbe’yi Kudüs ile arasına alıyor, iki kıbleye birden yönelmiş oluyordu. Lakin Kudüs’e doğru namaz kılma hicretten sonra vuku boldu. 16 ay sürdü bu.

Yahudiler ve İsrail oğlu peygamberlerinin kıblesi Kudüs’tü. Kudüs’te ki Hacer ül Muallak denilen taş, kayaya dönerek kılarlardı. Ki bugünde o 6 ya da 8 gen biçiminde bir korunak içerisinde muhafaza edilen yerdir Hacer ül Muallak. Haddi zatında Kudüs meselesi etrafında taşınan tüm fotoğraflardaki o görüntü, o 6 ya da 8 gen bina, bizim daima dile getirdiğimiz Kudüs’te ki mukaddes mabet değildir. Yani Hz. Süleyman’ın yapıp daha sonra yıkılan, daha sonra Hz Ömer’in fethiyle yeniden bir mabet olarak inşa edilen yer değildir.

Genellikle yanlış bilinir. Bugün Kudüs çerçevesinde takvimlerde, posterlerde yer alan o 6 ya da 8 gen biçimindeki bina, yapı, Hacer ül Muallaktır. İşte Müslümanların 16 ay kendisine yönelerek kıble ittihaz ettikleri merkez orasıdır. Ve İsrail oğlu peygamberlerinin de kıblesidir.

Tabii ki kıble buradan Kâbe’ye doğru döndürülüyor. Bu müthiş bir sınav. Düşünebiliyor musunuz? Bu sınavın ne anlama geldiğini? Bir Arap için Kudüs’e yani Yahudilerin kıblesi olarak bilinen bir kıbleye dönüp te ibadet etmenin ne kadar onur kırıcı olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bir Arap İbrahim’in torunu biliyor kendisini ve yeryüzünün en eski mabedi kendi ülkesinde. Beyt-ül Atik Kâbe’nin bir ismi, Kur’an da ki ismi. Hem en eski, ilk mabet demektir, beyt demektir, hem de Hürriyet evi demektir. Özgürlük evi. Onun için, bir Arap için bunun ne kadar onur kırıcı olduğunu düşünmek gerekiyor.

İşte aslında Kudüs’e yönelerek namaz kılmak, Müslüman olan Arap’ları terbiye içindi. Bu müthiş bir terbiye idi. Onların Allah’a ne kadar teslim olduğunu ölçüyordu Cenab-ı Hak bununla. Onlar taşa, kayaya, binaya mı umut ettiler, yoksa Allah’a mı? Hatırlayın geçen dersimizde İbrahim’in teslimiyetini ifade eden ayetleri okuduk.

Niçin o ayetler bunun hemen önünde geldi? Adeta bu ayetler ki, Bu ayetlerin ilk nazil olduğu toplumu düşünün. Ayetlerin içine canlı nazil olduğu toplumu düşünün. O topluma bu ayetlerin vermek istediği neydi? Bu ayetler karşısında ki muhatabı olan insanları an be an terbiye ediyor, bir şeye hazırlıyordu. Teslimiyet isteyen bir şeye hazırlıyordu. Çünkü Kıble müthiş bir devrim, muhteşem bir imtihandı.

Onun için bir Arap için cidden onur kırıcıydı. Kendi kıblesi dururken, beytullah dururken, İbrahim’in elleriyle yaptığı Kâbe dururken, sen dönüp Kudüs’e doğru namaz kılacaksın. İşte Allah onları böyle sınadı. Siz milliyetçiliğinizden dolayı Muhammed AS. iman ettiniz, arkasına döküldünüz, yoksa Allah’a teslimiyetinizden dolayımı. Haydi bakalım.

Bu sınavı veremeyenler çıktı ve tescilli münafıklar safına katıldı. Bu sınavı veremeyenler.

Ve tabii müşrikler Kudüs’e doğru namaz kılınırken şöyle diyorlardı; ”Bak, Muhammed’e bak kendi atalarının kıblesini bırakmış, hem diyor ki ben İbrahim’in Dinindenim, İbrahim’in Milleti üzereyim, ve ben atam İbrahim’in dinini ihya için geldim diyor, hem de Atası İbrahim’in kıblesini terk etmiş sırtını o kıbleye dönüp Kudüs’e doğru ibadet ediyor. Dediler.

Münafıklar ayrı bir şey söylediler, onlar da; “Yahu bu daha nereye yöneleceğini bilmiyor, bizi mi irşad edecek.” Dediler.

Yahudiler ise dediler ki; “Hem bizim inancımızı beğenmiyor, hem de bizim kıblemize yöneliyor.” Dediler.

Hepsi böyle dedi. Bakın, hiç iyi ettin diyen yok. Aslında Yahudilerden bu beklenmez mi? Sizin kıblenize yöneliyor, demek ki sizi dışarıda tutmuyor. Sizin dayandığınız özde ki ilahi referansı o da kabul ediyor. Ve O, Musa’nın getirdiği mesajı destekliyor. O mesajı savunuyor. Sizin bunu takdir etmeniz gerekmez mi ey Yahudileşen İsrail oğulları? Ama onlar Yahudileştikleri için, onların derdi Hakka ittiba değil, onların derdi sadece ve sadece mazeret imal etmek.

Ve yine mazeret imal ettiler. kul lillahil meşriku vel mağrib deki; Doğu da batı da Allah’ındır. Parmak mı, ay mı diye sormak lazım. Doğu da batı da Allah’ındır. Ey bunu söyleyenler. Siz Kıblenin değişiminde parmağa mı bakıyorsunuz parmak ayı gösterirken. Yoksa Aya mı bakıyorsunuz. Eğer siz problemin doğu ya da batı, güney ya da kuzey, Kudüs’te ki kaya, ya da Mekke’de ki o mütevazı bina olduğunu zannediyorsanız, parmak ayı gösterirken aya değil parmağa bakıyorsunuz. Yok, eğer sizin derdiniz Allah’sa o zaman Allah’ın gösterdiği için oraya yönelin. Çünkü Allah teslimiyetinizi sınıyor. Hangi yön bir diğerinden kutsal olabilir ki, Bizatihi yönlerin hepsi de mübarektir. Çünkü hepside Allah’ın yönüdür. Dolayısıyla bir eşyaya, bir yöne kutsallığını veren Allah’tır. Siz o yönün kutsallığından dolayı o yöne dönmeyeceksiniz, Allah öyle emrettiği için döneceksiniz.

İşte teslimiyet buna denir. Eğer İbrahim’in inancına sadıksanız, eğer İbrahim büyük atamızdır diye övünmenizde samimi iseniz, siz kayaya mı, yoksa Allah’a mı iman ettiniz. Eşyaya kutsiyetini Allah verir. Allah bir eşyayı kutsarsa o kutsaldır. Dünya alem birleşse onu kutsiyetinden arındıramaz. Ama Allah bir eşyayı kutsamazsa, dünya alem onu kutsal bilse kutsal olmaz onu kutsal bilmek hurafe olur.

yehdı mey yeşaü ila sıratım müstekıym O Allah dilediği kimseyi dosdoğru yola döndürür.

Yani burada kıble ile doğru yola dönmek arasında bir ilişki kuruluyor. Aslında Kıblenin, İbrahim’in Kâbe’sine döndürülmesini adeta İslam’ın tamamlayıcısı ve son elçisi olan peygamberin, İbrahim’in getirdiği mesaj gibi evrensel bir mesaj getirdiğine de bir işarettir. Çünkü hemen hemen tüm semavi dinlerin temelinde İbrahim AS. yatar. İbrahim’in Kıblesine dönmekle aslında yeni gelen şeriatın evrensel olduğu da vurgulanmış oluyor.

143 – Ve kezalike cealnakmüm ümmetev vesetal li tekunu şühedae alen nasi ve yekuner rasulü aleyküm şehıda* ve ma cealnel kıbletelletı künte aleyha illa li na’leme mey yettebiur rasule mimmey yenkalibü ala akıbeyh* ve in kanet le kebıraten illa alellezıne hedellah* ve ma kanellahü li yüdıy’a ımaneküm* innellahe bin nasi le raufür rahıym.

Böylece, sizi insanlar üzere şahit, Rasûlü de sizin üzerinize Şehiyd kıldık. Siz ümmeti Vasat’sınız (adalet ve Hakkaniyet üzere olan). Kendisine yöneldiğin kıbleyi, Rasûle tâbi olanlarla, ondan yüz çevirip geri dönenleri ayırt etmek için değiştirdik. Allâh’ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere bu olay çok ağır gelecektir. Allâh imanınızı boşa çıkarmaz. Allâh insanlara hakikatlerinden açığa çıkan Rauf ve Rahıym’dir. (A.Hulusi)

Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Daha önce içinde durduğun Kâbe’yi kıble yapmamız da şunun içindir: Peygamber’in izince gidecekleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım. Bu iş elbette Allah’ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti. Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Elmalı)

Ve kezalike cealnakmüm ümmetev vesetal Ve işte böylece sizi dengeli bir ümmet kıldık. Ya da dengeli bir ümmet olmanızı istedik.

Bu ayete dikkatinizi çekiyorum. Dengeli bir ümmet. Niçin? Yani İbrahim’in Kâbe’sine dönmekle dengeli bir ümmet olmak arasında bu ayette bir ilişki kuruluyor, mantıki bir ilişki. Bu mantıki ilişkinin nedeni nedir?

Burada ki vesetal kelimesi orta anlamına gelir. Mücerret kelime manası. Ama bu ortalık mekân ortalığı değil. Çünkü biliyorsunuz ki İslam ümmeti İsa ve Musa ümmeti ortasında gelmedi. Onlardan sonra geldi.

Peki denge neyin dengesi? Ben bunu denge olarak en güzel bir biçimde Türkçeye çevirmenin denge olarak çevirme olduğuna inanıyorum, onun için de denge olarak çevirdim.

Dengeli bir ümmetten kasıt nedir o halde; Hıristiyanlar gibi dini vicdanileştirmeyen, Yahudiler gibi dini törenselleştirmeyen. Yahudiler gibi dini sevgisizleştirmeyen, Hıristiyanlar gibi dini sırf ahlaka mahkûm etmeyen. Yahudiler gibi peygamber taşlamayan, Hıristiyanlar gibi peygamberi ilahlaştırmayan. Yahudiler gibi Devleti teokratik devlet yapmayan, Hıristiyanlar gibi Devleti dinsiz devlet yapmayan. Yahudiler gibi Allah’ı insanlaştırmayan, Tevrat’a baktığınızda, tahrif edilmiş Tevrat’ta bunu görürsünüz. Beşerleştirilmiş bir ilahla karşılaşırsınız. Ve hatta büyük ataları İsrail lakaplı Yakup Peygamberin Tevrat’ta Allah’la güreştiğini yazar. Haşa..! Güreşip onu yendiğini yazar Tevrat. Yani insanlaştırılmış bir ilah anlayışı var.

İşte onun için ilahı kendisine ibadet edilecek mabudu insanlaştırmayan Yahudiler gibi, Hıristiyan hümanizmi gibi insanı ilahlaştırmayan. Dengeli bir ümmet. İşte denge bu dengedir. Duygu dengesi, düşünce dengesi, eylem dengesi. Onun için İslam adalet ve itidal dinidir. Bu ümmette ne Hıristiyanlaşan, ne Yahudileşen ama İbrahim’in milletine talip ve tabi olan bir ümmettir.

Onun için Ve kezalike cealnakmüm ümmetev vesetal İşte böylece dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki; li tekunu şühedae alen nasi ve yekuner rasulü aleyküm şehıda İnsanlığa önder, örnek, rehber olasınız diye. Şüheda bir anlamı da örnek ve model demektir. Model, İnsanlık modeli olasınız diye. ve yekuner rasulü aleyküm şehıda ve aslında Resulde size model ve örnek değimlidir. Yani Resulde, elçide gördüğünüz modeli bir toplum olarak alasınız ve siz de insanlığın örnek toplumu olasınız. Önder ve model toplumu olasınız.

Bu ayetle daha önce geçen imam ve ümmet kavramları arasında çok yakın ilişki var. Geçen dersimizde tefsir ettiğim ayetlerin içerisinde Ümmet ve imam kavramlarını işledim. İmam, ümmetin anası demiştim. Ümmet insanlığın anası. İşte insanlığın anası olan ümmet nasıl ana olabilir burada onun şartı yazıyor.

li tekunu şühedae alen nas İnsanlığa anne bir toplum olmak istiyorsanız model olunuz. Örnek olunuz. O zaman şahit olmuş, o zaman şehiyd olmuş olursunuz. Şehiyd budur zaten. İnsanlığın imanına şahid olan ve insanlığı, Allah’a teslimiyetine şahit tutan bir toplum. O topluma şehiyd toplum denilir.

Tüm insanlara sorulunca; “Ey insanlık ailesi, ey dünya milletleri, bu toplum size model olabildi mi? Bu toplum Allah’a teslimiyetini gösterdi mi? Bu toplum sizi değişmez değerlere çağırdı mı? Bu toplum kendi hayatında Allah’ın modelini uyguladı mı? Bu toplum yeryüzünde Allah’ın emir ve nehiylerini tatbik etti mi?” Diye sorulduğunda dünya milletleri; “Evet Ya rabbi..! Biz şahidiz, buna şahidiz.” Derlerse eğer, İşte o toplum şehiyd toplumdur. Kendi teslimiyetine dünya insanlığını şahit tutan toplum.

İmam da kimdi? İmam da böyle bir toplumun anası. ve yekuner rasulü aleyküm şehıda Bu topluma önder ve model olan ümmetin anası. Zaten ümmet te, İmam da aynı kökten gelir demiştim ve izah etmiştim daha önceki derste.

ve ma cealnel kıbletelletı künte aleyha illa li na’leme mey yettebiur rasule mimmey yenkalibü ala akıbeyh Biz senin daha önce üzerinde bulunduğun kıbleyi, ökçesi üzerinde gerisin geriye dönecek olan kimseleri ve Resule tabi olup ta sebat gösterecek kimseleri birbirinden ayıralım diye döndürdük. Yani senin daha önce yöneldiğin kıbleye ökçesi üzerinde Allah’ a verdiği sözden dönenlerle, elçiye sadık kalanları birbirinden ayırıp tanıyalım diye döndürdük.

Şimdi yukarıda ki izahlarım daha bir netleşti, aslında kıble dönüşümünün ne müthiş bir devrim olduğu daha iyi anlaşılmıyor mu? Ökçesi üzerinde gerisin geri dönenler, kıbleyi sindiremeyenler çıkmış demek ki. Ve çıkmıştı demek kişi çok fazla. Çıkmıştı ve onlar münafıklardan olmuşlardı. Çünkü yediremediler kendilerine. Bir kısmı dediğim gibi; “Daha nereye yöneleceğini bilemiyor, bizi mi irşad edecek. Bizimi doğru yola götürecek…!” Gerekçesi ile ökçesi üzerine döndü.

Bir kısmı Yahudiler; “Hem bizim kıblemize yöneliyor, hem de bizim yolumuzu yanlış buluyor, kendine davet ediyor..!” Dediler.

Müşrikler ise; “Hem İbrahim’in inancını yenilediğini söylüyor, hem de İbrahim’in kıblesine sırt dönüyor..!” Demişlerdi.

Peki diyeceksiniz en azından geri Kâbe’ye yönelince bunu diyenlerin yüzü kızarıp ta özür dilemeyecekler mi? Onlar mazeret fabrikasıdır. Onlar o zaman da bir şey buldular. Geri Kıbleye yönelince bu sefer ne dediler, bu sefer şöyle dediler “Daha durun bakalım, şimdi atasının kıblesine döndü, yarın atalarının dinine dönecek, bize gelecek o yine..!” Dediler.

İşte burada ima edilen de biraz o. Yani ökçesi üzerinde dönenlerle Allah’a verdiği sözde sabit kalanları birbirinden ayıralım diye biz kıbleyi, seni eski kıblene döndürdük.

Buradaki, eski kıblene döndürdük ibaresinden anlıyoruz ki Peygamber Mekke de Kâbe’ye doğru namaz kılıyordu müminlerle birlikte. Ve Medine’deki o 16 yıllık fetret, 16 yıllık süreç, sadece Kudüs’e doğru namaz kıldığı iki parantez arasıydı ki, onun da elbette bir hikmeti vardı. Bu hikmetin başında hem peygambere iman edenler sınanıyordu, hem de Yahudiler sınanıyordu. Her iki kesiminde bahanesi kalmamıştı böylece.

ve in kanet le kebıraten illa alellezıne hedellah Evet, söylediğim şeyi bakınız ayet hangi kelimelerle açıklıyor;

Hiç şüphesiz bu olay çok zor bir sınavdı. le kebıraten illa alellezıne hedellah De ki Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimseler hariç bu sınav herkes için çok zor gelen bir sınavdı.

ve ma kanellahü li yüdıy’a ımaneküm Allah sizin imanlarınızı boşa çıkaracak, araya verecek, zayi edecek değildir. Bu ayetin tefsirinde eski müfessirler buradaki imanı namaz olarak tefsir edip şöyle bir de sebep-i Nüzul naklederler.

Bedir de ölen ya da bu ayetler inmeden, kıble değişmeden daha önce ölen bir takım müminler olmuş, onları kastederek onların yakınları peygambere gelip kıble değişmeden önce Kudüs’e doğru namaz kılarak vefat edenlerin namazı ne oldu Ya Resulallah diye sormuşlar, Resulallah’ın cevap vermesini beklemeden ayet onlara cevap vermiş diye bir sebep-i nüzul nakledilir.

Ancak bendeniz burada açıkça imandan söz edildiğini görüyorum. Böyle bir iniş sebebine bu ayeti, bu cümleyi mahkûm etmek istemiyorum. Bu cümlenin o derin çağrışımlarını böyle bir sebep-i nüzul rivayetine kurban etmek istemiyorum. Onun için de yeniden;

ve ma kanellahü li yüdıy’a ımaneküm Allah sizin imanınızı zayi edecek, boşa çıkaracak değildir. Yani bu ağır ve şiddetli sınamadan sonra, bu ağır sınamaya rağmen imanında direnenlerin imanını Allah boşa çıkarmayacak deniyor burada.

Bu gerçekten de Bedir’den, Uhut’tan adeta daha ağır bir sınav gibi veriliyor. Çünkü insanlar burada tamamen çevreleri ile sınanıyorlar. Tamamen atalarıyla sınanıyorlar. Tamamen bir takım fosilleşmiş bağlılıkları ile sınanıyorlar.

Bugün böyle bir sınav verildiğini düşünün. İnsanların en çok bağlandığı, işte toprakçılık yaptığı, ulusalcılığın zirvesinde olduğu, böyle bir toplumun içerisinde, toplumun düşman olduğu bir kesimin kıblesine yönlendirin sizi. Sırf denemek için, sırf sınamak için. Ve görün insanların halini.

İşte bir Arap için Kudüs’e doğru yönelerek ibadet etmenin ne zor bir sınav olduğunu buradan anlayabilirsiniz. Kaldı ki bir Arap iliklerine kadar kavmiyetçilikle, ırkçılıkla doludur. Yani İslam gelmeden önce onların tek değeri ataları idi. Atalarının değeri idi. İşte bu ayet adeta Kıblenin dönüşümünün, atalarının dinini yıkmak, atalara bağlılığı yıkıp Allah’a bağlılığı yapmak için olduğunu ima ediyor.

innellahe bin nasi le raufür rahıym Allah İnsanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

144 – Kad nera tekallübe vechike fis semai fe lenüvelliyenneke kıbleten terdaha* fevelli vcheke şatnal mescidil haram* ve haysü ma küntüm fevellu vücuheküm şatrah* ve innellezıne utül kitabe le ya’lemune ennehül hakku mir rabbihim* vemallahü bi ğafilin amma ya’melun.

Biz, vechinin semâda takallüb ettiğini (Hakk’ı müşahede âleminde hâlden hâle girdiğini) görmekteyiz. (“Hakk’ın vechi ne yana dönersen orada” gerçeğince, niçin illâ Kudüs’e bağlı kalayım, İbrahim’le davet ettiği Kâbe varken, düşüncesi.) Artık seni razı olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz. O hâlde vechini (yüzünü – Hakk’ı müşahedeni) Mescid-i Haram’a (Kâbe – içi mutlak yokluk – gayb olana) döndür. Ve nerede olursanız olunuz “vech”lerinizi O’nun tarafına döndürün. Muhakkak ki kendilerine Kitap (hakikat ve Sünnetullah bilgisi) verilenler bilirler ki o, Rablerinden bir HAK’tır! Allâh onların hakikatleri olarak, yaptıklarından gâfil değildir. (A.Hulusi)

Doğrusu, biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekle geçerek, aranıp durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Haydi bakalım, yüzünü Mescidi Haram’a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rablerinden gelen o emir haktır. Ve Allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir.(Elmalı)

Kad nera tekallübe vechike fis semai Hiç şüphesiz biz senin yüzünü göğe doğru çevirdiğini görüyoruz. fe lenüvelliyenneke kıbleten terdaha fevelli vecheke şatnal mescidil haram Artık seni kesinlikle razı olacağın bir Kıbleye döndüreceğiz şimdi. Peygamber gözünü göğe doğru çevirir, bu arzusunu izhar edermiş. Ya rabbi Kâbe’ye doğru ne zaman yöneleceğiz dercesine. Yüreğinden Allah’a dua edermiş İbrahim’in kıblesine dönmek için.

Düşüne biliyor musunuz? İbrahim’in kıblesi o zaman müşriklerin tekelinde ve içinde 360 tane put var. Tekrar kıble o tarafa döndürülünce bir kısmı daha münafık oldu. Sebep, o Kâbe putların kıblesi şekli. Biz onlarla savaşmadık mı, biz onlarla canımız pahasına vuruşmadık mı? Onlar bizi ülkemizden çıkarmadı mı? Şimdi bir de onun merkezine mi namaz kılacağız. Görüyor musunuz sınavın ağırlığını?

Onun için yukarıdaki ayet çok daha iyi anlaşılıyor. le kebıraten çok zor bir sınavdı. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimseler dışındaki insanlar için, herkes için çok zor bir sınavdı. Gerçekten zordu.

fevelli vecheke şatral mescidil haram Artık yüzünü mescit-i Haramdan yana çevir. Şatral, doğru, e yana, o tarafa demektir. Bazı fakihler, bu kelime olmasaydı eğer, her namaz kılan müminin doğrudan Kâbe’yi tutturması şart olurdu derler ve tutturamayınca da namazının olmaması gerekirdi derler. Ancak bu kelime olduğu için o tarafa doğru durmak, kıbleyi ifa etmek anlamına gelir. Yani kıbleye yönlemiş olmaya yeterlidir.

Bu ayetin fıkhı bir takım istiğraklara kaynaklık teşkil ettiği konunun uzmanlarınca bilinen bir gerçek. Özellikle Kıble meselesinde bu ayet ve bundan sonraki ayetler temel delil olarak alınırlar. Şu bir gerçek ki Kâbe’yi gören için kıble, Kâbe’nin kendisidir. Kâbe’yi göremeyip te haram bölgesinde yaşayan için kıble Mescid-i haramdır. O bölgenin dışında olanlar için kıble Mekke’dir. Diğer kıtalarda yaşanlar için kıble o coğrafyadır. Arap yarımadasıdır. Uzayda yaşayalar için kıble yeryüzüdür. Eğer bir gün komşu galaksilerden Hz. Muhammed AS. A iman edip İslam’a girenler olursa onların yöneleceği kıble güneş sistemidir ve Samanyolu galaksisidir. Et, yani merkezden muhite doğru müthiş bir, denize düşen bir taşın açtığı helezonik çizgiler gibi böyle dalga, dalga, dalga merkezden muhite doğru yayılır gider. O nedenle bizatihi orada bulunan için kıble, Kâbe’nin kendisidir.

Merkezden periferiye döndükçe, neye doğru açıldıkça kıble yön olmaya başlar. Kıble aslından bir tevhit unsurudur. Bir ümmeti ümmet yapan değerlerden biri de kıbledir. Kıblesi olmayan bir ümmet olur mu? Kıbleye yönelmek o nedenle İslam ulemasının ortak görüşü olarak ehl-i kıble ifadesi İslam ümmetini belirleyen en geniş sınır olmuştur. Ve ehl-i kıble tekfir edilemez ilkesi, kıbleyi esas alarak konulmuştur.

Yönünü ibadetinde Kâbe’ye doğru çeviren herkes genel hatlarıyla İslam ümmetine mensup bir Müslüman sayılır. Yani birinin Müslüman olup olmadığını dışardan bakınca öğrenmek için konulan temel çizgi kıbledir. Onun için Kıble, ümmeti ümmet yapan unsurlardan biridir ve çok önemlidir. Eğer Allah nereye yöneleceklerini bildirmemiş olsaydı insanlara, insanların sayısınca kıblesi olurdu. Ve dinin birleştiricilik değeri, fonksiyonu ifa edilmiş olmazdı. Oysaki dinler birleştirmek fonksiyonuna sahiptirler. İnsan topluluklarını birleştirirler. Bir duygu, bir hedef, bir düşünce, bir eylem etrafında birleştirirler. Ve bu birlikteliğin sembolik ifadesi de kıbledir. Aynı kıbleye yöneliyor olmak insana müthiş bir duygu verir.

Düşünebiliyor musunuz, namaz kılarken sizinle birlikte yeryüzünde sarı, siyah, beyaz, Avrupalı, Asyalı, Afrikalı, Amerikalı kardeşlerinizin sizin döndüğünüz yere döndüğünü hissetmek. Milyonların, yüz milyonların sizinle beraber aynı coşkuyu, aynı heyecanı hissettiğini düşünmek. Sizin eğildiğiniz, sizin yere kapandığınız, secdeye kapandığınız kıbleye doğru onlarında secdeye kapandığını düşünmek, hissetmek. Bu Müslüman’ı evrensel insan yapan duygudur işte. Her mümin evrensel insandır onun için. Sizin yeryüzünde milyonlarca kardeşiniz var. İşte kıble insana bu duyguyu verir.

ve haysü ma küntüm fevellu vücuheküm şatrah Nerde olursanız olunuz yüzünüzü o yana çeviriniz.

Bu bir emir. Kıble emri. Peygambere özel olarak geldi, bir de tüm müminlere genel olarak geldi. Kur’an da böyle çift form olarak gelen emri çok az bulursunuz. Zaten temel usul kuralı gereğince peygambere yapılan emir, özel emir değilse eğer, bir takım karinelerle o emrin sadece peygamberin şahsını ilgilendirmediği biliniyorsa, tüm müminleri bağlar. Bu usul kuralıdır zaten. Ama buna rağmen bakınız ikinci kez emir genel olarak geliyor. Nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü o yana çevirin.

Bu da emrin çok keskin olduğunun bir ifadesi. Kesin, net ve keskin bir emir. Ve tabii buradan yola çıkarak şunu bir daha söyleyebiliriz; Kıble meselesinin o günkü toplumda yankıları çok büyük olmuştu. Buradan bunu da çıkarabilirsiniz.

[Ek bilgi; Vech; “yüz” anlamına gelir. Ama bildiğimiz “surat”, ya da “sima”, yani suret olarak görünen yanımız kastedilmiyor burada. “İçyüz”ümüzdür bahis konusu olan.

Meselâ bir insan için deriz ki “iki yüzlü”. Burada anlatılmak istenen “iki yüz” nedir? Diyelim ki iki kişilik, ya da “binbir yüzlü” deriz. Yani çok kişilik anlamına.

Vech; Kişilik yüzü anlamına kullanılmaktadır. Buna manevi yüz de denilebilir. Keza kişinin “düşünsel kimliği” de demek uygundur. Ya da başka bir ifade ile “şuursal kişilik” de diyebiliriz. (A. Hulusi/Hz. Muhammed neyi okudu)]

ve innellezıne utül kitabe le ya’lemune ennehül hakku mir rabbihim Bu emrin, rablerinden gelen bir gerçek olduğunu kendilerine daha önce ilahi mesaj verilmiş olanlar çok iyi bilirler.

Suçüstü, Allah onları suçüstü yakalıyor. Cürm-ü meş’hut halinde. Yani onların, bu emrin Allah’tan gelen bir emir olduğunu bildiklerini söylüyor Kur’an. Peki, bildikleri halde niçin karşı çıkarlar diyorsanız eğer, ben bir tek kelime ile cevap vermek istiyorum; Problem, İMAN problemi.

Bilmek yetmiyor da onun için. İnanmak gerekiyor. Bilmek yetseydi; Peygamberin içine gönderdiği toplumdaki hemen birçok kâfir, peygamberin samimi bir insan, Allah’ın gönderdiği gerçek bir peygamber ve getirdiği mesajı önce kendi şahsında yaşayan gerçek bir lider olduğunu biliyorlardı. Bildikleri halde inkâr ediyorlardı. O halde problem bilmekten öte bir problemdir. İnanma problemidir. Ve Allah burada o dönemde kıble meselesine itiraz edipte, seni bu kıbleden, daha önceki kıblene yönlendiren nedir diye soranların, aslında bilmedikleri bir şeyi sormadıklarını, bile bile sorduklarını, bu sorunun Allah’a karşı yöneltilmiş bir itiraz olduğunu söylemek istiyor.

vemallahü bi ğafilin amma ya’melun . Evet, daha önce Ta’melun Biçiminde gelmişti. vemallahü bi ğafilin amma ya’melun. Burada ya’melun biçiminde geliyor. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. Ta’melun biçiminde gelen de; Allah sizin yaptığınızdan habersiz değildir. Bakınız onlar demek ki, kendi içlerinde düşündükleri, zihinlerinde oluşan bir takım itirazları, Allah’ın şahit olmadığını zannediyorlardı. Onlar, Allah’ın kendi yüreklerinde olanı bilmediğini zannediyorlardı. Bu da bir iman problemi değil mi aslında. Ve Allah onlara yüreklerinde gizledikleri şeyi bildiğiniz söylüyor burada.

145 – Ve le in eteytellezine utul kitabe bi kulli ayetim ma tebiu kibletek, ve ma ente bi tabiin kibletehum, ve ma ba’duhum bi tabiin kiblete ba’d, ve leinitteba’te ehvaehum mim ba’di ma caeke minel ilmi inneke izel le minez zalimin.

Kendilerine Kitap verilenlere her âyeti (hakikate işaret eden bilgiyi) getirsen yine de senin kıblene tâbi olmazlar! Sen de onların kıblesine tâbi olucu değilsin. (Hatta) onlar birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. Yemin olsun ki, İlimden sana gelenden sonra onların hevâlarına (şartlanmalarına göre oluşan fikirler/istekler) tâbi olursan, kesinlikle zâlimlerden olursun! (A.Hulusi)

Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun. (Elmalı)

Ve le in eteytellezıne utül kitabe bi külli ayetim ma tebiu kıbletek Onlara elindeki tüm delilleri getirsen eğer, onlar yine de senin kıblene yönelmezler. Vema ente bi tabiin kıbletehum sizde onların kıblesine zaten yönelecek değilsin. Sende onların kıblesine yönelmezsin. Daha ilginci ve ma ba’duhum bi tabiin kiblete ba’d onlar senin kıblene yönelmedikleri gibi, birbirlerinin kıblesine de yönelmezler.

Bunun ima ettiği gerçeği anlamanız için hemen tarihsel bir malumat vermem gerekiyor; İlk dönem Hıristiyanları doğuya doğru ibadet ederlerdi, Yahudiler Kudüs’te ki hacer-ül Muallaka doğru ibadet ederlerdi. Onun için de birbirlerinin kıblesine dahi tabi olmayanlar, seni nasıl Hıristiyan ve Yahudi olmaya çağırıyorlar denilmek isteniyor adeta. Yukarıda.

ve leinitteba’te ehvaehum mim ba’di ma caeke minel ilmi Eğer sana kesin olan, delili, belgesi olan bu bilgi geldikten sonra onların heva ve heveslerine arzularına tabi olursan inneke izel le minez zalimîn o zaman hiç şüphesiz, kesinlikle sen, kendi kendisine kötülük edenlerden olursun. Onların hevalarına tabi olursan eğer.

Bu azar. Bu bir azar, aynı zamanda bir cevap. Çünkü bazıları Kudüs’e yönelmeyi, Yahudilerin gönlünü almak için zannediyorlardı. “Bakın bakın, peygamber Medine’ye gelir gelmez Yahudilere şirin görünmek için onların kıblesine dönüverdi.” Diyorlardı.

Kur’an da Kudüs’e yönelerek namaz kılınacağını emreden bir ayet yok. Biz böyle bir ayet görmüyoruz. Peki, bu emir peygambere Allah’tan gelmiş bir emir mi diye soracak olursanız, benim âcizane kanaatim evet. Peki, bu emri ifade eden metin nerede diye soracak olursanız, o metin Kur’an da değil, bu fiili bir emir. Fiili bir emir. Demek ki peygamber kavli emirler yanında doğrudan fiili emirler de alıyordu. Neden bu görüşe vardığımı soracak olursanız hemen söyleyeyim; Bir üstteki ayet delilim. Eski kıblesine yönelmek için başını göğe, gözünü göğe dikip duran bir peygamber, nasıl kendi kıblesi olmayan bir kıbleye yönelmeyi Allah’tan bağımsız gerçekleştirebilir ki? Onun için Kudüs’e yönelerek namaz kılmayı, Allah’tan aldığı fiili bir, kavli olmayan, nas bulunmayan bir emirle aldı diye düşünüyorum.

Bu noktada tabii ki hemen gündeme Vahyi metlu, Vahyi gayri metlu tartışması giriyor. Ben o tartışmaya girmiyorum, ancak peygamberin Allah’tan, doğrudan fiili emirler aldığını, doğrudan haberler aldığını bendeniz biliyorum ve inanıyorum. Çünkü suikast haberleri birkaç kez, yine harple ilgili haberler, yine Kur’an da olmadığı halde şunu biz sana haber vermedik mi diye bir ayet görüyorsunuz. Mesela Tahrim suresinde. 5. Ayetinde. Oysaki o konuda Kur’an da bir ayet yok. Demek ki peygambere yine ilahi kanallardan haberler akıyordu. Bu haberler içerisinde bazıları fiili olarak geliyordu. İşte bu da o çerçevede değerlendirilmeli diye düşünüyorum.

Şimdi, biraz önce söyledim ki bazıları; Bakın bakın, Yahudilerin gönlünü almak için onların kıblesine yöneliyor. Diye iddia ediyorlardı. Bu; “Onlar ne der” mantığının bir ürünüydü aslında. Bakınız, “onlar ne der”. Şimdi eğer onlar ne der diye düşünseydi peygamberimiz, Kudüs’e yönelmezdi. Çünkü Kudüs’e yönelirken bu memleketin yerlisi ne der diye düşünmez mi insan. En yakınındaki müminler ne der, bu güne kadar Mekke’ye doğru, Kâbe’ye doğru namaz kılıyorduk demez mi? “Onlar ne der” diye düşünen bir insan öncelikle bunu düşünür. Haydi oldu, Kudüs’e yönelin di, bu sefer de şöyle düşünmez mi; Yine “onlar ne der”. Biz şu kıblemize devam edelim demez mi? Onun için “onlar ne der”. Sorusunu sorarsan, onların hevasına tabi olmuş olursun.

Ayeti tefsir ediyorum. Hani Ayette öyle deniliyor ya; ve leinitteba’te ehvaehum mim ba’di ma caeke minel ilmi sana kesin bilgi geldikten sonra eğer onların hevalarına tabi olursan, arzularına uyarsan, inneke izel le minez zalimîn o zaman kendi kendine kötülük edenlerden olursun deniliyor ya.

Onların hevasına uymak, Onlar ne der kaygısıyla hareket etmektir. Allah bir şey demişse, onlar ne dese, ne yazar ki? Allah ne der sorusunun karşısında, onlar ne der sorusu yer alıyorsa eğer, onlar Allah’a ortak koşuluyor demektir. Onun için Allah bir şey demişse, onlar ne derse desin, onlara rağmen “Allah’ın dediği olur” la olmalıdır. İşte peygamber bu teslimiyeti gösterdi.

[Ek bilgi; Nübüvvetin doğruluğuna ve kıblenin Hak olduğuna ilişkin her türlü delil, onların kendi kitaplarından veya kesin akli bir kaynaktan getirsen de “onlar senin kıblene dönmezler.” Çünkü kendi dinleriyle ve akıllarının kapasitesi ile perdelenmiş, kayıtlanmışlardır. “Sen de onların kıblesine dönecek değilsin” çünkü sen onların dinlerinin mertebesinden yukarı makamlarının üstündesin. “Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler.” Çünkü her biri kendi diniyle perdelenmiştir. Öz doğalarında kök salmış duygu ve eğilim zıtlıklarının bir sonucu olarak zıt taraflara bakmaktadırlar.(İbn Arabî/ Tevilât)]

146 – Ellezine ateynahumul kitabe ya’rifunehu kema ya’rifune ebnaehum, ve inne ferikam minhum le yektumunel hakka ve hum ya’lemûn.

Kendilerine (Kitap) Bilgi verdiklerimizden bir kısmı Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir grup bilerek Hakk’ı gizlerler. (A.Hulusi)

O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler. (Elmalı)

Ellezine ateynahumul kitabe ya’rifunehu kema ya’rifune ebnaehum Kendilerine daha önceki ilahi mesajı tevdi ettiğimiz insanlar, onu öz oğullarını bildikleri, tanıdıkları gibi tanırlar. Bu ayetin tefsirini daha iyi algılayabilmeniz için 76. ayete bakmanız gerekiyor. 76. ayeti tefsir ederken değinmiştim. Bilmek değil tanımak burada geçiyor. Yani 76. ayetin tefsirinde daha önceden kitaplarında Hz. peygamberin geleceğine işaret gördüklerini daha önce değinmiştim. Tevrat’ta ve İncil’de Hz. Peygamberin geleceğine birçok delil bulmuşlardı. Bu ayette özellikle tanırlar diyor. bilirler de demiyor. Onlar öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar Hatta bu ayetin tefsiri çerçevesinde müfessirler bir hadise naklederler.

Ünlü Yahudi Haham’ı iken İslam’a giren ve Resulallah’a iman eden Abdullah bin Selam’a bir gün Hz. Ömer sorar; “Onu daha önceden biliyor muydunuz geleceğini?” Der. A.Bin Selam cevap verir: “Vallahi O’nu, oğlumuzu, öz evladımızı tanıdığımız gibi tanıyorduk.” Hatta sözünün devamında şöyle bir söz de ettiği nakledilir; “Ne bileyim belki validesi ihanet etmiştir bana oğlumun annesi. Ben onu oğlumdan daha iyi tanıyorum.” Der.

Onun için burada böyle bir kıyaslama yapılmış, onlar tanıdıkları peygamberi inkâr ettiler diyor bu ayet. Tanımadıkları bir peygamberi inkâr etmediler, tanıdıkları bir peygamberi inkâr ettiler.

Tarihin hemen hemen tüm inatçı kâfirleri aslında hakikati tanımadıkları için değil, sadece nefislerine ve şeytanlarına köle oldukları için kul oldukları için inkâr ederler. Yoksa doğrunun o olmadığını bildikleri için değil. Doğrunun o olduğunu birçoğu bilir. Sizin Hak’ta olduğunuzu bilir. Allah’ın emirlerinin kendisi için ve insanlık için saadet getireceğini bilir. Bilmediğinden değil. Ama Yahudileşmiş bir kafa ile nefsinin esiri olur, şeytanın kölesi olur onun için inkâr eder.

ve inne ferikam minhum le yektumunel hakka ve hum ya’lemûn Onlardan bir çoğu bile bile hakikati gizlerler. Ki daha önce yine gelmişti buna benzer bir ayet. Hemen birkaç ayet öncesinde de tefsir etmiştik.

147 – Elhakku mir rabbike fe la tekunenne minel mümterın.

HAK, Rabbindendir (beynini oluşturan Esmâ bileşiminin sonucudur). O hâlde sakın (bu gerçekten) şüpheye düşenlerden olma! (A.Hulusi)

O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın! (Elmalı)

Elhakku mir rabbike Hakikat rabbinden gelendir. Yani gerçeğin kaynağı sadece Allah’tır. fe la tekunenne minel mümterın Sakın işkillenenlerden olma. Bu ayette hakikatin kaynağı problemine dikkat çekiliyor. Kıble meselesinin içerisine sıkıştırılmış bir cümle gibi gözüküyor ilk bakışta. Ama ayet, çok derin çağrışımları olan bir ayet. Sadece kıble problemi ile ilgili olarak ele alamayız bu ayeti. Bu ayet insanlığın en temel problemi olan, ontolojik problemi olan hakikatin kaynağı problemine bir cevaptır. Kıble meselesi sadedinde gelmiş bir cevap.

Bu soruya hakikatin kaynağı nedir sorusuna insanlık tarihinde verilen tüm cevapları ikiye ayırabilirsiniz.

1 – İlahi kökenli cevap olarak adlandırabilirsiniz,

2 – Beşeri kökenli cevap.

İlahi kökenli cevabın tek olduğunu biliyorsunuz. Hakikatin kaynağı Allah’tır. Hakikat Allah’tandır. Onun için de bir mümin başka yerde hakikati aramaz. Hakikati Allah’ın kapısında arar.

Allah’ın kapısında arar derken sadece Allah’tan gönderilmiş kitapların içinde değildir. Allah’ın yarattığı kâinatın içindedir hakikat. Onlarda birer ayettir çünkü. Onlar yazılı olmayan ayetlerdir. Yine Hakikat Allah’ın yürüyen ayetleri olan insanların içindedir. İnsanların fıtratları hakikatin ta kendisidir. Onun için hakikatin yazılı olan şekli, canlı olan şekli, cansız olan şekli, yürüyen şekli, duran şekli vardır. İşte kâinattaki tüm oluş aslında hakikatin yansımasıdır.

Peki, bunun karşısındaki cevapları toplarsak onar ne der? Onların ne dediği hiç önemli değil doğrusu. Kimisi hakikatin kaynağını akıl, Kimisi hakikatin kaynağını madde, kimisi hakikatin kaynağını ide, görünmez özler, tözler. Kimisi hakikatin hiç olmadığını, kimisi eşyanın görüneninin arkasında bir hakikat olmadığını, kimisinin sofistler gibi hakikatin bilinemeyeceğini, bilinse dahi isimlen dirilemeyeceğini, dile getirilemeyeceğini, ifade edilemeyeceğini, kimisi de antik ve modern mülhitler gibi hakikatin toptan inkârını tercih ederler. Hiç fark etmiyor, bunların hiçbiri diğerinden üstün, önce ve arka değil. Hepsi tektir. Bunlar hakikati inkârdır. Akıl olduğunu söyleyenler, hakikatin kaynağı akıldır diyenlerle hakikati inkâr eden, aslında temelde aynı materyalist görüşe tabi olmuş olur. Çünkü Hakikatin kaynağı Allah’tır.

Akıl mı? Akıl Hakikatin kaynağına insanı bağlayan bağdır. Onun için Ak, Ugaal kökünden gelir. Bağ demektir. Akıl ismi kelime anlamı itibarıyla bağ manasına gelir. Yani insanı hakikatin kaynağına bağlayan aracı, bağ, siz aracı amaç ederseniz amacı da araç etmiş olursunuz. Allah’a bundan büyük hakaret olur mu?

148 – Ve li külliv vichetün hüve müvellıha festebikul hayrat* eyne ma tekunu ye’ti bikümüllahü cemıa* innellahe ala külli şey’in kadır.

HERKESİN O’NA DÖNEN BİR VECHİ VARDIR… O hâlde hayırlı çalışmalarda (Rabbini tanımada) yarışın! Nerede olursanız olun hepinizi, hakikatiniz olan Allâh cem eder. Kesinlikle Allâh her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir. (Elmalı)

Ve li külliv vichetün hüve müvellıha festebikul hayrat Her kimsenin onun yönlendirdiği bir yönü vardır. Her bir ümmetin, Her bir toplumun onun yönlendirdiği bir yönü vardır. Benim tercih ettiğim buradaki Hüve’ye verdiğim mana, O’nun yönlendirdiği biçimindedir, diğer mealler bu manayı tercih etmemiş olabilirler. Yani her ümmete bir kıble tespit edilmiştir. Burada aynı zamanda daha öte bir çağrışımı da var bu ayetin; Her toplumun kendine göre bir gidişatı vardır.

festebikul hayrat Siz mi, siz hayırlarda yarışınız. İyilikte yarışınız. Yani sizin eğer birileri ile yarışmanız gerekiyorsa, o yöne bu yöne dönme kavgası olmamalı. Bu kavga erdem kavgası olmalı. Erdem yarışı olmalı, fazilet ve iyilik yarışı olmalı. Bunu yapın siz.

eyne ma tekunu ye’ti bikümüllahü cemıa Nerde olursanız olun, nerede bulunuyor olursanız olun, Allah sizin tümünüzü bir araya toplayacaktır kesinlikle. Yani bununla söylenmek istenen şey şu; Nerde bulunursanız bulunun, hangi yana dönerseniz dönün, hangi inanca mensup olursanız olun bir gün çıkarılıp Allah’ın huzurunda; İnandıklarınızdan da, inanmadıklarınızdan da, inanmanız gerekirken inkâr ettiklerinizden de hesap vereceksiniz. innellahe ala külli şey’in kadır Allah her bir şeyi yapmaya güç yetirendir.

Burada özellikle bu ayetin başındaki cümlede Ve li külliv vichetün hüve müvellıha her bir toplumun yönlendirildiği onun yönlendirdiği bir yön vardır. Ayetinin çağrıştırdığı bir başka ayet var. Maide 48. ayet. Biz her bir toplum için farklı bir usul ve sistem belirledik. Ayetini bana çok çağrıştırdı bu ayet. Adeta toplumlar, dünya toplumları içerisinde ki farklı gören işlerin temel mantığının aslında insanın doğasından kaynaklanıyor. Hakikatin birden fazla olmasından değil kesinlikle, ama insanın doğasında bulunan o sapma eğilimi var ya, zaaf var ya, işte o zaaftan kaynaklandı. O zaaf sebebiyle insanların hakikatten sapıp başka başka yollara yöneldiklerini ifade ediyor. Ancak siz hayırda yarışınız diyor.

149 – Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram* ve innehu lel hakku mir rabbik* ve mallahü bi ğafilin amma ta’melun.

Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini (yüzünü – müşahedeni) Mescid-i Haram’a (çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde edilen mahale) döndür! Bu elbette Rabbinden (kaynaklanan) bir Hak’tır. Allâh varlığınızın hakikati olarak, ortaya koyduklarınızdan gâfil değildir. (A.Hulusi)

Hem her nereden yola çıkarsan (namazda) hemen Mescidi Haram’a doğru yüzünü çevir. Bu emir şüphesiz hak, Rabbinden olduğu gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz de değildir.(Elmalı)

Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram Nereden yola çıkarsan çık yüzünü mutlaka mescid-i haram’dan yana çevir. Bakınız 149. ayeti okuyoruz ve yine aynı emir geldi, ikinci kez geliyor bu emir. Hatırlayın, 144. ayette gelmişti ilk kıble dönüşüne. İkincisi bu ayette geliyor. Bir daha gelecek. O da bir sonraki ayette. Onda da yine aynı emir tekrarlanacak.

Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram ve innehu lel hakku mir rabbik evet. Bil ki bu emir Rabbinden gelen bir hakikattir. Yine ısrarla üzerinde duruluyor bakınız.

ve mallahü bi ğafilin amma ta’melun. Geldi. Orada “Ya’melun” gelmişti, burada ta’melun. Orada Allah onların yaptığı kötülükten habersiz değildir diyordu, burada da muhataplara sesleniyor ayet kendi muhataplarına; “Allah sizin yaptığınız iyilikten gafil değildir. Habersiz değildir.” Evet, özellikle bu ayetle o ayeti karşılaştırdığınızda iki kesime de şu söylenmek isteniyor. “Halinizi değiştirirseniz ey Yahudiler, Yahudileşmekten kurtulursanız, Allah sizin döndüğünüzü de bilecek. Ondan da gafil olmaz. Ve ey ümmet-i Muhammed siz de bir gün Yahudileşirseniz Allah ondan da haberdar olacaktır. Aklınızı başınıza toplayın ve dikkat edin.” Demektir.

150 – Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram* ve haysü ma küntüm fe vellu vücuheküm şatrahu li ella yekune linnasi aleyküm hucceh* ilellezıne zalemu minhüm fe la tahşevhüm vahşevnı ve li ütimme nı’metı aleyküm ve lealleküm tehtedun.

Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini (yüzünü – müşahedeni) Mescid-i Haram’a (çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde edilen mahale) döndür! Nerede olursanız olun, vechlerinizi o tarafa döndürün ki, insanların sizin aleyhinize bir delili olmasın. Ancak onlardan bilfiil zulüm edenler aleyhinize olur. O hâlde, onlardan korkup çekinmeyin benden çekinin ki üzerinize olan nimetimi tamamlayayım… Ki böylece umulur ki hidâyete ulaşırsınız. (A.Hulusi)

Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescidi Haram’a doğru çevir, ve her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil olmasın. Ancak içlerinden haksızlık edenler başka. Siz de onlardan korkmayın, benden korkun. Hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem gerek ki doğru yolu bulasınız.(Elmalı)

Ve min haysü haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram Yine üçüncü kez geldi emir. O halde nereden gelirsen gel, yüzünü mescidi Haramdan yana çevir. ve haysü ma küntüm fe vellu vücuheküm şatrah Yine emir bu kez genele geldi; Siz de nerede olursanız olunuz yüzünüzü o taraftan yana çeviriniz. li ella yekune linnasi aleyküm hucceh* ilellezıne zalemu minhüm fe la tahşevhüm vahşevnı Niçin dönünüz ey müminler o tarafa doğru? li ella yekune linnasi aleyküm hucceten Ta ki insanların size hiçbir bahanesi kalmasın. İnsanların eline bahane vermeyin. Bahane kalmasın.

Evet, bu önemli. İnsanların bahanesi ne olabilir? Yukarıdaki soruları biliyorsunuz. Yöneltilen itirazları hatırlayın. Daha önce zikretmiştim. Böyle itirazlar yönlendiriyorlar peygambere. Bir takım itirazlar yönlendiriyorlar. Diyorlar ki; “Daha önce atalarının kıblesine yönelirken, şimdi atalarının kıblesini terk etti. İbrahim’in inancındayım diyor, İbrahim’in inancının ters istikametine yöneliyor.” Ötekiler de diyor ki; “Hem bizim inancımızı tenkit ediyor, hem de bizim kıblemize yöneliyor.” Münafıklar diyorlar ki; “Bir oraya bir buraya, bizi mi irşad edecek.”

Bu sefer doğru kıbleye doğru yönlendiriliyor peygamber. Yani Kâbe’ye doğru yönlendiriliyor. Kimsenin delili kalmasın diye. Aslında herkesin bu kıbleye itaat etmesi gerekmiyor mu? Çünkü Yahudiler diyorlar ki; Biz İbrahim’in torunlarıyız.

İbrahim’in torunları iseniz İbrahim’in kıblesine niçin itiraz ediyorsunuz. Hani İbrahim’in torunları idiyseniz? Kâbe’yi İbrahim yapmadı mı? İbrahim’in yaptığı Kâbe’yi niçin eleştiriyorsunuz? Diyor onlara özellikle.

Burada bu üç ayetin kısa bir kıyasını yapmak lazım. 144, 149, 150. ayetler. Üç kez geliyor emir. 144. Ayette gelen emir hemen öncesinde Resulallah’ın arzusunu gerekçe gösteriyor. Üç ayetteki de tekrar değil. Farklı. Farklı şeylere işaret ediyor. 144. ayetteki gerekçe Resulallah’ın arzusu, Yani kıble dönüşümünün üç gerekçesini veriyor bu üç emir. Birincisi; Resulallah bunu çok arzu ediyordu, istiyordu. Onun için döndürüldü bir. Lakin tek sebep bu değil. 149. Ayette ne deniliyor? Orada ise 148. ayetin gerekçesi olarak; Her ümmetin bir kıblesi var.

Bakınız 149. da ki emrin gerekçesi 148 de geliyor. Her ümmetin bir kıblesi var. Yeni bir ümmettir ümmet-i Muhammed, Ümmet-i Muhammed’in de yöneldiği bir kıble olması gerek. O da orada izah ediliyor. Ve bununla aslında şu söylenmek isteniyor. Ümmet-i Muhammed evrensel bir ümmettir. Evrensel bir ümmete evrensel bir kıble gerekir. Onun için de hiç kimsenin bahanesi kalmamalı artık. Dememeli ki insanlar; Yahu bu Yahudilerin kıblesi, bu Hıristiyanların kıblesi dememeli. Çünkü İbrahim yeryüzünde tevhidin babasıdır. Tevhidin babasının kıblesine yönelmenin mazereti olabilir mi? Oysa ki İbrahim, hiçbir millete mal olmamıştır. Her millet İbrahim’e sahip çıkmıştır.

İbrahim nereli? İbrahim Anadolulu. Urfa’lı mı, Irak’lı mı, urulu mu, Filistinli mi, Mısırlı mı, Arabistanlı mı. İbrahim dünyalı. İbrahim yeryüzünün evrensel mümin’idir. Onun için İbrahim’in kıblesine yönelin. Kimse iddia edemez ben falanın, falancaların, falan ırkın kıblesine yöneleceğim diye. O nedenle evrensel bir muvahhidin kıblesini teklif ediyor Kur’an. İkinci gerekçe de bu. Emrin ikinci kez gelmesinin sebebi; ikinci gerekçeyi açıklamak için.

Üçüncü gerekçe, 150. ayetteki gerekçe nedir? Onu da ayetin içindeki bir parça veriyor. li ella yekune linnas insanların bahanesi kalmasın diyordu ya, insanların bahanesi kalmasın için. Üçüncü sebepte bu. Tabii ki bütün bu sebeplerin sebebi de nedir? O da şurada gizli. Özellikle 147. ayette. Elhakku mir rabbike Yani peygamber istedi diye sadece bu kıblenin dönüşümü gerçekleşmedi, Allah’tan gelen bir hakikattir hepsinden önce kıble dönüşümü denilmek isteniyor burada.

Yine burada söylenen şey kıble, şahsiyet oluşumunda müthiş bir deneme tahtası olmuştu. Onların şahsiyetini oluşturmuştu. Hakkın hatırı mı, halkın hatırımı sorusunda, Hakkın hatırı öne geçti. Çünkü devam ediyoruz; fe la tahşevhüm vahşevnı Onlardan korkmayın, benden korkun. Onlardan dediği kimler; Yani sizi kınayacak olanlardan. Halk ne der demeyin, öncelikle Hak ne der deyin. Hakkın dediğini tutun o zaman Allah’tan korkmuş olursunuz. Onlardan korkarsanız ne olur? Devam edelim isterseniz;

ve li ütimme nı’metı aleyküm ve lealleküm tehtedun Eğer onlardan değil de benden korkarsanız, sizin üzerinize nimetimi tamamlarım. Tamamlamam için benden korkun. ve lealleküm tehtedun o zaman sonunda dosdoğru yola ulaşabilirsiniz diyor.

Evet, burada düşmandan korkmak. Düşmandan korkmak aslında baştan yenilmek demektir. Düşmanına endeksli hareket edenler hiçbir şeyi doğru yapamazlar. Düşmanım ne der diye bir soru ile yola çıkan insan, nasıl dostlarını memnun edebilir ki? Dostum ne der diye yola çıkmalı bir insan, düşmanım ne der diye değil. Dostum ne der diye yola çıkan insan eğer Allah’ı dost edinmişse, “Allah ne der” diyecektir.

İşte İbrahim’in örnek gösterilmesi de bu yüzdendir. Çünkü İbrahim, Halilullah’tır. Allah’ın dostu. Eğer Allah’tan korkarsa bir insan iki şeye kavuşur.

1 – Özgürlüğe. Çünkü Allah’tan korkan başka bir şeyden korkmaz.

2 – Güvenliğe. Allah’tan korkan kendini güvenlikte hisseder. Çünkü bilir ki, korktuğu Allah kendisine sahip çıkacaktır. Çok güçlüdür, çok azîzdir, çok alîmdir, çok Hakîmdir. Onun için Allah’tan korkan iki şeye kavuşur hem özgürlüğe hem güvenliğe.

Bakınız Allah’ı ne sevip ne korkan tuzu kuru ve imanı kırık bir takım zümreler korkulan bir Allah değil de, sevilen bir Allah şeyini öne geçirirler. Sanki Allah’ı çok seviyorlarmış gibi. Allah’la korkutmayın derler bahane bulurken, Allah’tan uzaklaştırmak isterken. Ama onlar Allah’ı sevmezler de aynı zamanda. Oysaki Allah’ı sevenler Allah’tan korkar. Neden? Allah’ın sevgisini yitirmekten korkarlar. Allah’ın sevgisini yıpratmaktan korkarlar. Beni sevmez diye korkarlar da onun için. Allah’tan korkmakla, aslandan korkmak arasında dağlar kadar fark var. Onlar Allah’tan korkmakla aslandan korkmayı karıştırıyorlar birbirlerine.

Onun için hidayete ulaşamıyorlar. lealleküm tehtedun Hidayete ulaşabilenler yalnızca Allah’tan korkanlardır.

151 – Kema erselna fıküm rasulem minküm yetlu aleyküm ayatina ve yüzekkıküm ve yüallimükümül kitabv vel hıkmete ve yüallimüküm ma lem tekunu ta’lemun.

Nitekim, içinizden (hakikati dillendirmek üzere) Rasûl irsâl ettik (açığa çıkardık); âyetlerimizi (varlığın hakikati oluşumuza dair işaretleri) size tilavet ediyor (okuyup anlatıyor), sizi arındırıyor ve Kitabı (hakikat ve Sünnetullah bilgisini) Hikmeti (varlığın oluş sistem ve düzenini, oluş mekanizmasını) ve bilmediklerinizi öğretiyor. (A.Hulusi)

Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor. (Elmalı)

Kema erselna fıküm rasulem minküm yetlu aleyküm ayatina İşte böylece biz sizin içinizden size ayetlerimizi okuyacak, ve yüzekkıküm sizi arındıracak, ve yüallimükümül kitabv vel hıkmete size kitabı ve hikmeti öğretecek ve yüallimüküm ma lem tekunu ta’lemun ve size bilmediğiniz bütün şeyleri öğretecek bir peygamber gönderdik size diyor.

Bu ayet Hz. İbrahim’in 129. ayetteki duasına bir cevaptır. Hatırlayın 129. ayette Hz. İbrahim; Rabbena veb’as fıhim rasulem ..İla ahir diye bir dua etmişti. Ey Rabbim, ey Rabbimiz onların içinden bir elçi gönder. Onları arındıracak, onlara kitabı okuyacak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek diye dua etmişti. Yani Rabbimiz burada buyuruyor ki İbrahim böyle dua etti, ben de onun bu duasını işte böyle kabul ettim, Muhammed, İbrahim’in duasının, İsa’nın müjdesinin, Amine’nin rüyasının bir ürünüdür demek istiyor.

152 – Fezkürunı ezkürküm veşküru lı ve la tekfürun.

O hâlde beni zikredin (anın – düşünün) ki sizi zikredeyim. Şükredin bana (değerlendirin beni), sakın küfretmeyin (hakikatiniz ve varlığın hakikati olduğumu inkâr etmeyin). (A.Hulusi)

O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin. (Elmalı)

Fezkürunı ezkürküm veşküru lı ve la tekfürun O halde ey insanlar siz beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin. Beni anınla bir önceki ayet arasındaki irtibat dikkatinizi çekiyor mu? Beni anın demeden önce İbrahim’in duasını nasıl kabul edildiğine dikkat çekti. İbrahim beni andı, ben de onu böyle andım demek istiyor.

İşte İbrahim Yürekten bana dua etti ben de onun duasını kabul ettim. İbrahim, benim neslimden önderler çıkar dedi, ben Muhammed gibi bir önder çıkardım, İbrahim bir beyt yaptı aczi yetini ifade eden mütevazi bir bina, bir küp bina yaptı. Yeryüzünün en sade, en mütevazi bir binası. En nakışsız, en süzsüz, en sade binası. Adeta dedi ki bana; Sana şükretmek isteyen insan işte aczi yetini böyle itiraf eder ya rabbi. Sana şükretmekten bile acizim ya rabbi dedi Kâbe’yi yaparak. Ben de onun bu şükrüne karşılık, onun yaptığı o yeryüzünün en sade ve en mütevazı binasını, yeryüzü insanlığının gözbebeği yaptım. Merkeze aldım ve milyonlarca insanın ağlaya ağlaya ziyaret ettiği, yana yana, yürekleri yana yana vardığı bir merkez yaptım Kâbe yaptım demek istiyor.

Fezkürunı ezkürküm siz beni böyle zikredin ki, ben de sizi böyle zikredeyim. Siz bana böyle dua edin ki ben de duanızı kabul edeyim. Siz beni böyle çağırın ki ben de yardımınıza geleyim. Siz bana böyle teslim olun ki, bende size böyle Rab’lik yapayım. Siz bana böyle kulluk edin ki ben de sizi böyle yücelteyim. Siz benim önümde böyle yere kapanın ki, bende sizi böyle göklere çıkarayım. Siz bana karşı böyle mütevazi olun ki, ben de adınızı binyılların üzerine yazayım ve insanlığın destanı olsun. İşte Allah’ı zikretmek ve Allah’ın sizi zikretmesi budur.

[Ek bilgi; Öyle ise beni anın, çağrıma icabet ederek emir ve yasaklarına itaat edip irademe uymak suretiyle beni anın ki ben de sizi daha çok anayım. Sülukla ilgili direktifleri ard arda göndereyim, yakîn Nûrunu size bahşedeyim. (İbn Arabî/ Tevilât)]

[Ek bilgi 2: Allah’ı Zikr’etmek Demek Ne Demektir? (Video/A. Hulusi) http://www.youtube.com/watch?v=uLUnPcQ_6wA ]

153 – Ya eyyühellezıne amenüsteıynu bis sabri ves salah* innellahe meas sabirın.

Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır (dayanma kuvvesi) ve salât (hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede ile) yardım isteyin. Muhakkak ki Allâh sabredenlerledir (Es Sabur Esmâ’sıyla – mâiyet sırrı). (A.Hulusi)

Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir. (Elmalı)

Ya eyyühellezıne amenüsteıynu bis sabri ves salah* innellahe meas sabirın Ey iman edenler, ey iman ettiğini iddia edenler, sabır ve dua ile yardım isteyin. Allah direnenlerle beraberdir. Yani sabır burada direniş manasına gelir. Bedrin hemen öncesinde nazil olduğunu hemen hatırlatırım. Bedrin öncesinde bu ayet, Dikkat edin, direnmeye hazır olun, başınıza öyle şeyler gelecek ki direniş ister onlar.

Allah’ı zikredin, Allah’a yönelin, Allah’tan yardım isteyin. Allah barınağınız, tutamağınız, sığınağınız olsun. Tek sığınağınız Allah olursa o zaman yardımınızı da Allah’tan alırsınız diyor ve direnenleri müjdelememizi istiyor. Biz de Allah’tan bizi sabredenlerden yani Küfre, şirke, isyana, tubyana, şeytana ve öz benliğimizin ayartmalarına karşı direnen İbrahim’i bir imana sahip olanlardan kılsın diyorum.

[Ek bilgi; Kur’ân’dan Mü’minlere Hitaplar-II

Sabır ve Namazla Allah’tan Yardım İsteyin!
İnsan, dünya üzerine ayak basmış, ahiret istikametinde yürüyen bir garip yolcudur. Hayatını idame ettirebilmesi için pek çok şeye muhtaçtır.

el-Ganî (mutlak zengin) ve es-Samed (hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkes kendisine muhtaç olan) yalnızca Allah Teâlâ’dır. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Halbuki Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegane layık olan) ancak Allah’tır.” (el-Fâtır 35/15) âyet-i kerimesi bu hakikati en açık şekilde beyan eder.

İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, insanın aczine, fakirliğine ve ihtiyaçlarına da nihayet yoktur. Bu noktada insanın tevekkül edip dayanacağı, güvenip bağlanacağı ve ihtiyaçlarını arz edeceği varlık, Kâinatın Halikı ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dır. Bu gerçeğin bir neticesi olarak Rabbimiz, “Yalnızca Sana kulluk eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz” (el-Fâtiha/5) muhtevasında bir kulluk ömrü sürmemiz ve yardımı sadece kendisinden istememiz gerektiğini haber vermekte; bu yardım talebinin öncelikli şartının da “kulluk” olduğunu bildirmektedir.

O halde yardım sadece Allah Teâlâ’dan istenecek ve ondan gelecektir. Zira “Yardım ancak Allah tarafındandır. Şüphesiz ki Allah Azîz (kudret ve kuvveti her zaman üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetle olan)dır.” (el-Enfâl 8/10) İlâhî yardımın gelmesi için onu celbedecek yollara ve vesilelere tevessül etmek lazımdır. Yüce Rabbimiz, şu âyet-i kerimede bunlardan ikisini bildirir:
“Ey iman edenler! Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin. Muhakkak Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara/153)

Yardımın gelmesini sağlayacak iki yol: Sabır ve namaz. Sabır, itidali muhafaza etmek, tahammül göstermek, acıya katlanmak, sıkıntı ve meşakkatlere karşı mukavemet etmek, aklın ve dînin gösterdiği yolda sebat etmektir. Sabır, nefsi emredilen şeyleri yapmaya ve nehy edilen şeylerden sakınmaya mecbur kılmaktır. Bu da ibadetlerin meşakkatlerine, belâlara ve musibetlere tahammülle gerçekleşir. Sabır, başa gelen bir musibet ânında birden tehevvüre kapılarak daha sonra pişman olunacak işler yapmayı engelleyen bir teskîn ve tesellî vâsıtasıdır. Bu sebeple asıl sabır, musîbetin ilk anında gösterilendir. Allâh Resûlü: “Hakîkî sabır, felâketin ilk ânında gösterilendir!” buyurmuştur. (Buhârî, Cenâiz, 32)

Cenâb-ı Hak kullarını, sabredenleri ortaya çıkarmak ve mükâfatlandırmak için imtihan etmekte (Muhammed 47/31), kulları içinden sabredenlerini sevmekte, onlarla beraber olduğunu bildirmekte ve “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (ez-Zümer 39/10) ilâhi fermanıyla sabır silahını kuşananlara ecirlerini hesapsız olarak vereceğini vaat etmektedir.

İlâhî yardımın celbi için tavsiye edilen ikinci yol namazdır. Ayette zikredilen “salât: namaz” şer’i manasında kullanılmış olup söz, amel ve itikadî açıdan Allah Teâlâ’ya takdim edilmesi gereken bütün hamd çeşitlerini ihtiva etmektedir. Şartlarına ve rükünlerine dikkat edilerek huşu ile kılınan “namaz, insanı hayasızlıklardan ve çirkin şeylerden uzak tutar.” (el-Ankebût/45) Çünkü böyle bir namaz dünya ile meşguliyete mani olur ve kalbe huşu verir. Namaz vesilesiyle Kur’an okumak, ondaki va’d ve vaîdlere, öğüt ve nasihatlere kulak vermek kalbi Allah’a yönlendirir ve Cenâb-ı Haktan güç ve kuvvet almasına yardımcı olur.

Namaz ibadeti, kulun Allah Teâlâ’ya teşekkürüdür. Şükür insana nimetleri hatırlatır ve nimet verenin emirlerine uymaya teşvik eder. Ayrıca kişi, namaz kıldığı zamanlarda onun gerektirdiği hale bürünmeli, namaz haricindeki mutad haline muhalefet etmeli ve bu noktada sabır göstermelidir. Namazda, Rabbânî rızanın musalli üzerine tecelli etmesinden kaynaklanan ilâhî bir sır saklıdır. Hüzünleri dağıtmak ve gam ve kederi yok etmek hususunda namaz ibadetinin büyük bir ehemmiyeti vardır. (et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, I, 479) Bu sebeple Allah resulü bir sıkıntı ile karşı karşıya kaldığında hemen namaza koşardı (Ebû Dâvûd, Tatavvu, 22/1319)

Âyet-i kerimede ilâhî yardımı çekecek vesile olarak özellikle sabır ve namaz zikredilmiştir. Çünkü sabır, batınî amellerin en zoru ve insana en ağır gelenidir. Namaz da zahirî amellerin en ağırıdır. Zira namaz farz, vacip, sünnet ve âdâb gibi taatin bütün çeşitlerini; huşu, hudu, huzûr ve sukûn gibi her türlü kalbi faziletleri içinde toplayan mühim bir ibadettir. Namaz kılarken bunların herbirinin hakkını vermek, ancak Allah Teâlâ’nın nusret ve inayetiyle mümkün olabilir.

Yine ayette, zararlı şeyleri defetmenin faydalı şeyleri elde etmeden önce olduğu kaidesinden hareketle önce sabır, sonra namaz zikredilmiştir. Sadece sabır ve namaza yer verilmesi, bu ikisinin imandan sonra bütün mü’minler için geçerli olmasından kaynaklanmaktadır. Zira zekât, nisap miktarı mala sahip olanlara; hac, gitmeye güç yetirenlere mahsustur. Oruç ise zaten yeme ve içmeye sabretmektir (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, İstanbul, 1389, I, 257.)

Allah Teâlâ, sabredenlerle beraberdir. Çünkü sabredenler, hiçbir zaman Allah’ın zikrinden uzak kalmazlar. Sabırsızlar ise bunu başaramazlar; kalpleri hemen zikr-i ilâhiden gafil olur. Zikirden gafil olan kalp ise, bütün dünya zahiren kendinin olsa bile, her türlü endişe ve sıkıntılarla dolup taşar.

Sabır, namaz ve niyazla Allah’ın yardımını isteyip O’nunla beraberlik şuuruna ermek, kişinin manen terakki ederek huzur ve itminana ermesi ve ruhî problemlerini halletmesi bakımından oldukça önemlidir.

Al-i İmran sûresinin 146. ayetinde bu berberliğin keyfiyeti “muhabbet” olarak açıklanmıştır: “Muhakkak Allah sabredenleri sever.” Yüce Rabbimiz’in muhabbetini elde etmek, beraberliğini elde etmektir. Muhabbet olmadan beraberlik olmaz. Allah muhabbeti ise oldukça mücerred bir hadisedir. Mahiyeti tam olarak bilinmese de, “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler” (el-Mâide/54) ilâhî müjdesi vardır.

Âyet-i kerimenin sonunda ise Cenâb-ı Hakk’ın “namaz kılanlar” ile değil de “sabredenlerle beraber olduğu” zikredilmektedir. Namaz sabırdan daha şerefli ve faziletlidir. Zira sabır namazdan ayrı düşünülebildiği halde namaz sabırdan ayrı düşünülemez. Bu açıdan bakıldığında Allah Teâlâ sabredenlerle beraber olunca, namaz kılanlarla beraber olduğunda hiçbir şüphe kalmamaktadır.

Cenâb-ı Hak, günahlara ve hak yolunda zorluklara sabredenlere yardım edecek; düşmanlarına karşı onlara kafi gelecektir. “(Ey Resûlüm!) Onlara karşı Allah sana kafidir!” (el-Bakara/137) hitabı, öncelikle Peygamber Efendimiz’e, sonra da biz ümmetine rahmânî bir beşâret ve teminât olarak yeter. Dolayısıyla kullar, belâlara tahammül gösterme, günahlardan uzak durma ve itaate devam etme hususunda sabır ve namazla Allah Teâlâ’dan yardım istediklerinde, kâinâtın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, onlara mutlaka yardım edecek, onlara olan tevfik ve lütuflarını artırarak devam ettirecektir.
(Prof. Dr. Ömer Çelik/ 2003 – Aralık, Sayı: 214, Sayfa: 025)]

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mart 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: