RSS

İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (154-176) (11)

23 Mar

231

“Euzübillahimineşşeytanirracim.”

“Bismillahirrahmanirrahim”

Sevgili dostlar bu günkü dersimize bakara suresinin 154. ayeti ile devam ediyoruz.

154 – Ve la tekulu li mey yuktelü fı sebılillahi emvat* bel ahyaüv ve lakil la teş’urun.

Allâh için (iman ehli olduğu ve iman mücadelesi verdiği için) öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak siz bunu idrak edecek kapasiteye sahip değilsiniz. (A.Hulusi)

Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz. (Elmalı)

Ve la tekulu li mey yuktelü fı sebılillahi emvat* bel ahyaüv ve lakil la teş’urun. Allah yolunda öldürülen kimseler için ölü demeyin. Aksine onlar diridirler. Farklı bir düzlemde yaşamaktadırlar. Lakin siz bunun farkında değilsiniz.

Bu ayet Bedir öncesi nazil oldu. Ayetin indiği zamanı dikkate aldığımızda, Ayetin ilk muhatabı olan müminlere vermek istediği mesajı daha iyi anlıyoruz. Bedir gibi, İslam’ın ölüm kalım mücadelesine dönüşen bir savaşın arifesinde Rabbimiz şahadetten söz ediyor. Ölüm ve hayatın yeniden değerlendirilmesini istiyor. Müminlerin hayata ve ölüme bakış açılarını ilahi bir perspektife ayarlıyor. Onun için de ayette Allah yolunda ölen kimselerin ölü olarak görülmesini reddediyor. Hatta ölü denmesini bile reddediyor. Bunu bir sui edep, edep dışı bir muamele sayıyor.

Tabii bunun yorumu çok farklı yapılabilir. Hayat ve ölüm üzerine konuşurken spekülasyona açık bir konuda konuşulduğunu bilmek lazım. Hele hele ölüm üzerine. Çünkü ölüm, sözün bittiği yerde başlar. Ondan ötesi Allah’a aittir. Allah’ın haber verdiği kadar biliriz biz ölümden ötesini. Ama bu haber de Allah’a ait değil mi zaten? Zaten bizim bilgimizin bittiği yerde başlamıyor mu Allah’ın bu haberi.

Hayatın mertebeleri var. Bunu dünyada bile görmek mümkün. Bitkilerin hayatı, canlıların hayatı, hayvanların hayatı. Yani tek hücrelilerin, canlılardan kastım. Ondan sonra hayvanların hayatı, insanların hayatı ve daha üst mertebedeki hayatları da biliyoruz. Cinlerin hayatı, Meleklerin hayatı ve ölümsüz olanın, hayatı bahşedenin, yani Allah’ın hayatı.

Gördüğünüz gibi bildiğimiz bilgiler dahilinde ki hayat bile farklı farklı mertebelerden oluşuyor. Ya mertebelerini bilmediğimiz hayat, ya bilmediğimiz mertebeler? İşte bunlardan biri de Allah yolunda ölen kimsenin hayatıdır. Hayatın, bizim idrakimizi aşan çeşitlerinden bir tanesi Şehidin hayatıdır.

Hatta bundan öte hayat mertebelerini sayarken ben cansızların hayatı tırnak içinde bile diyesim geliyor. Sahi bize ilkokullarda eşyayı ikiye ayırdılar değil mi? Canlı varlıklar, cansız varlıklar. Oysaki bize sevgili rehberimiz, büyük önderimiz peygamberimiz, dağın bile sevileceğini öğretmişti; “Uhud bizi sever, biz Uhud’u severiz.” Diye. Taşa bile canlı gibi davranılacağını öğretmişti. Yağmura eteğini tutmuş; “Ne yapıyorsun ya Resulallah..!” Diyenlere, “Onun Allah’la sözleşmesi benden daha taze.” Demişti. Ve bize tabiata, doğaya, eşyaya bir canlı gibi bakmamızı, bir canlı gibi muamele etmemizi öğütlemişti. İşte hayatın mertebeleri çoktur ve bu mertebelerden bilmediğimiz bir mertebe de şehidin hayatıdır.

Şehidin hayatını nakleden birçok Nebevi haber var. Bunlardan bir tanesi; Ölümün en kolayı bir pamuk yığınının içinden bir kancanın çekilmesine benzer. İnsanın etinin içinden bir kancanın çekilmesinin verdiği acıyı verecek diyor en kolay ölüm. Düşünebiliyor musunuz etinize bir kanca sokulacak bir misina düşünün, bir balık oltası düşünün, sokulacak ve çekilecek, yırtarak çıkacak. Ölümüm en hafifi. Ama şehit, sadece şehit; “Ya Rabbi beni tekrar dirilt bir daha ölmek, şehit olmak için, tekrar dirilt, bir daha şehit olmak için.” Diyecek, ama bunu yalnızca şehit diyecek.

Şehit kimdir? Ayette açık. Bugün maalesef Allah’ın varlığına dahi inanmayan ya da Allah’a karşı savaş açan ideolojilerin mensupları dahi kendi ölülerini şehit ilan ediyorlar. Bu sizin ölünüzü ne ilan ettiğinize bağlı bir şey değildir. Allah’ın onu ne ilan ettiğine bağlı bir şeydir. Şehidi şehit yapan sizin tanımınız değildir. Allah’ın tanımıdır. Allah yoluna, yalnızca ve yalnızca Allah yoluna ölen şehittir.

Hatta Asr-ı saadette komutanı peygamber olan ordusu sahabe olan bir orduda nefer olan Kuzman isimli biri harpte ölmüştü. Annesi onun için; “Cennet sana mübarek olsun..!” Anlamında bir şey söyledi. Peygambere bu haber geldiğinde; “Hayır..!” Dedi reddetti. O Medine’de ki hurmalıkları için öldü.

Bu önemli bir şey peygamberin arkasında savaştı ama. İslam ordusunun bir askeri idi. Lakin yüreğinde Allah değil hurmalıklar vardı. İşte bu onu şehit olmaktan çıkaran bir sebepti. Yine bu ayette bel ahyaüv ve lakil la teş’urun Bilakis, aksine onlar diridirler. Lakin siz bunun farkında değilsiniz buyruluyor.

152. ayeti hatırlayın orada zikir ve şükürden söz ediliyordu. 153. ayette sabırdan söz ediliyordu ve salattan söz ediliyordu. 154. ayette yani bu ayette cihat’tan söz ediliyor. Zikir, şükür, sabır, salat ve cihat. Sıralamayı gördünüz mü? Bunları alt alta dizdiğinizde aslında bir süreçten söz edildiğini anlarsınız. Bir olgunlaşma sürecinden. Canını verebilmesi için bir insanın girdiği süreç önce yüreğini hazırlamak olmalı. Zikir ve şükür işte bu yürek hazırlığıdır. Ondan sonra Allah’la ilişkisini kurup şahsiyetini kazanma sürecine girmeli, bu da sabır ve salattır. Allah’la ilişkisini kurmalı. Ondan sonra cihat gelir. İşte o zaman gerçekten şehit olur.

Şehit, nedir şehit? İmanını, imanına canını şahit kılan demektir. Allah’a imanını, canıyla ispat eden demektir. Yani “Ya rabbi ben imanıma hayatımı şahit kıldım. Onun için de canımı imanıma şahit olarak gönderiyorum.” Demektir, budur.

Ve bir başka açıdan şehit, insanlığa örnek ve model olan kimsedir. Çünkü şehit sözcüğünün anlamlarından biri de örnek ve model demektir.

Şehit en büyük âşık, şahadet en büyük aşk demiştim bir eserimde. Niçin? İnsanla İslam’ı buluşturmak için, insanla İslam arasındaki engeli kaldıran insandır şehit. Tohumu toprakla buluşturmak için canını ortaya koyan insandır şehit.

[Ek bilgi; Ölüm, şu görünen bedene özgüdür. İnsanın asıl benliği bedeni değil, onun içinde gizli olan, ona hareket ve canlılık veren ruhudur. Beden kalıptır. Ruh onun hakikati, insanın gerçeğidir. Bedenin aslı topraktır. Topraktan süzüle süzüle gıdalarla insana geçmiş, insan vücudunda bir takım ameliyelerden geçip insan tohumu haline gelmiş, tohum haline gelirken de tıpkı süt içine yağın karışması, susam tanesinin zerrelerine yağlı nüfuzu gibi insan tohumunun içine de ruh cevheri, canlılık giydirilmiştir.

Ana karnında cenin haline gelen insandaki ruh da gelişmeğe başlamıştır. Cenini insan şekline sokup şu dünyaya getiren, Allah’ın izni ve iradesiyle onun içine üflenen ruhtur. Özü şu topraktan çıkan beden, zamanla değişikliğe uğrar, büyür, gelişir, ihtiyarlar ve içindeki ruhu kaybedince de tekrar toprağa düşüp çözülür, dağılır, adı olan toprağa karışır. Ama deneylerden geçip olgunlaşmak, ruhani bilgiler ve haller kazanmak için beden içine konup bir süre bedende konuk gibi kalan ruh, ölmez, yaşar. (Yüce Kur’an ın çağdaş tefsiri.- S. Ateş)]

155 – Ve le neblüvenneküm bi şey’im minel havfi vel cuı ve naksım minel emvali vel enfüsi ves semerat* ve beşşiris sabirın.

Sizi, korkacağınız bir şeyle, açlıkla, malınızı, canlarınızı (canınız gibi sevdiklerinizi), çalışmalarınızın mahsulü olan şeyleri eksiltmekle sınarız. Bu olaylara karşı sabredenleri (tepki koymayıp olayın nasıl sonuçlanacağını bekleyenleri) müjdele! (A.Hulusi)

Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri! (Elmalı)

Ve le neblüvenneküm bi şey’im minel havfi vel cuı ve naksım minel emvali vel enfüsi ves semerat And olsun sizi maldan, candan ve verim kaybından, korkudan bir şeylerle sınayacağız. ve beşşiris sabirın Direnenleri müjdele. Sabirın’e direnenler anlamı verdim. Çünkü sınanma karşısında direnmek, sabrın ta kendisidir. Minel havf Korku ile sınanmak. Nasıl bir şey korku ile sınanmak?

150. ayette işlemiştik hatırlayın. “Onlardan değil Benden korkun” Diyordu Rabbimiz 150. ayette. “Onlardan değil Benden korkun” Korku ile sınanmak, korkunun kendisi zaten muhteşem bir sınavdır.

Düşünün; Aç olan kimseyi doyurabilirsiniz. Ama açlıktan korkan kimseyi hiç kimse doyuramaz. Açlık korkusu, açlığın kendisinden bin beterdir. İşte bu korku ile sınanıp ta kaybetmek demektir.

Ölümden korkan bir insan düşünün. Herkes, hepimiz ölümden bir parça korkabiliriz. Bu korkumuz Allah’ın huzuruna alnı açık çıkıp çıkamama korkusudur. Ama ölümün bizatihi kendisinden bir mümin niçin korksun. Ölüm bitiş değil, ölüm son değilse eğer ki öyledir; Ölümü bitiş ve son olarak görenler ölümden korkar. İşte onlar ölümden çok korkarlar. Böyle birini öldürmekten daha beterdir, ölümle korkutmak. Çünkü her gün ölür. Her ölüm gördüğünde ölür. Her mezar gördüğünde ölür. Onun için açlığın korkusu, ölümün korkusu, işsizliğin korkusu, bunların kendisinin başımıza gelmesinden daha beterdir.

Ama Allah’tan korkuyorsanız, yalnızca Allah’tan korkuyorsanız, başka hiçbir şeyden korkmuyorsanız; Sizi açlıkla korkutamazlar. Aç bırakabilirler ama açlıkla korkutamazlar. Aç bırakmakla açlıkla korkutmak ayrı şey. Sizi öldürebilirler, ama ölümle korkutamazlar. İkisi farklı şey. Onun için eğer sizi kendi korkuları ile korkutamazlarsa, korktukları arasına siz de girersiniz. Sizden de korkarlar. Onun için onlar sizi kendi korkuları ile korkutmaya kalkarlar. Çünkü onlar korkunun ekmeğini yerler. Tarih boyunca tüm zalimler korkuyu sermaye etmişlerdir. Eğer onların korkuttuklarından korkarsanız, siz de onların sermayesi olursunuz.

[Ek bilgi; (Bu ayet) Standart bir imtihan konusu olmadığını gösteriyor, diyor ki bazen korkuyla olur. Hatta birilerine korku ile olur. Bazen açlıkla olur, birilerine açlıkla olabilir. Bazen malların eksilmesiyle olabilir, bazen vücutla alakalı olur, bazen ürünlerle alakalı olur. Bu imtihan herkese standart aynı şeyler sorulacak manasına gelmez.

Mesela bir kişi Anadolu’da veya Mekke de veya İslam coğrafyasında dünyaya gelmeniz takdir edilmişse, bir diğeri de kutup bölgelerinde, Afrika’da, Güney Amerika da doğması takdir edilmişse bu ikisine de aynı sorular sorulacak değildir.

Böyle bir şey olabilir mi, nasıl aynı şey sorulacak Allah’ü tealâ Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ. (Bakara/286) demiyor mu? Bir insanın kaldıramayacağı ile onu yükümlü tutmayacağını beyan ediyor Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ hiçbir can gücünün kaldıramayacağı şeyden sorumlu tutulmaz diyor. Öyle ise Allah elbette standart soruları sormaz,

Ve onun için bakın İnsan/2. Ayette şöyle buyuruyor; İnna halaknel’İnsane min nutfetin emşâc* nebteliyhi fece’alnahu Semiy’an Basıyra. (İnsan/2) İmtihan yapacağız, onun için kulak ve göz verdik. Başka bazı ayetlerde de Mesela; Ve lâ takfü ma leyse leke Bihi ‘ılmun. (İsra/36) bilmediğin şeyi biliyormuşsun gibi numara yapma diyor. Bilmediğin şeyin peşine biliyormuşsun gibi düşme innesSem’a vel Besara vel Fuade küllü ülaike kâne anhu mes’ula bir göz neleri görme noktasında imkânlı kılınmışsa ondan sorulacaktır. (Prof.Dr. Mehmet okuyan)]

156 – Ellezıne iza esabethüm müsıybetün kalu inna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Onlar, kendilerine hoşlanmadıkları bir olay isâbet ettiğinde, “Biz Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içiniz ve O’na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız)” derler. (A.Hulusi)

Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” derler. (Elmalı)

Ellezıne iza esabethüm müsıybetün İşte bu kimseler, yanı bu sınava karşı direnen kimseler, kendilerine başlarına bir bela, bir musibet geldiğinde; kalu Derler ki; inna lillahi ve inna ileyhi raciunZaten biz Allah’tan gelmiştik, Allah’a ait’iz ve yine ait olduğumuz yere döneceğiz. Allah’a döneceğiz”. Derler.

Sevgili dostlar bu ayet İslam’ın kodlarından biridir. Temel kodlarından biri. inna lillahi ve inna ileyhi raciun “ cümleciğine istirca denir. Tevhidin anahtarıdır. Tevhidin anahtarı. Bu anahtarla yüreğini açan, bu anahtarı hayatının düsturu edinen bir kimseyi kim korkutabilir ki? Söyler misiniz?

İslam Alimlerinin birini ölümle tehdit ediyorlar ve cevabı şu oluyor; “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Öldürülmem şahadet, sürgün edilmem hicret, hapsedilmem halvettir. Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum. Düşmanlarım bana ne yapabilir ki?” Onun için inna lillahi ve inna ileyhi raciun “ Her ölüm duyduğumuzda biz istirca yaparız. Bu cümleyi söyleriz. Allah’tan geldik, ya da biz Allah’a ait’iz ve yine ona döneceğiz. Bunu söyleriz. Çünkü bu bizim anahtarımız. Tevhidin sırrı burada yatıyor. Bu cümlenin içinde yatıyor.

Bu bizim kültür kodlarımızdan biri aynı zamanda. Ölüme bakışımız bu kodun içinde gizli. Hangi medeniyetin mensupları ölüme bizim kadar güzel bakabilmiş ki? Hangi medeniyetin mensupları hayata bizim kadar, bizim medeniyetimiz kadar güzel bakabilmiş ki? Bakın bizim medeniyetimizin kurduğu kentlere bakın, ortasında mezarlık bulunur. İnsanlar sabah perdelerini açtığında geçmişleriyle karşı karşıya kalırlar. Ölülerine güler yüzle bakan bir medeniyettir bizimkisi. Ölüleri ile konuşan bir medeniyettir. Ölülerini öldürmeyen bir medeniyettir. Modern uygarlıksa ölülerini bir daha öldüren ve şehrin dışına bir kedi gibi azıtan bir uygarlıktır. Ölülerini görmek istemeyen, bırakın ölülerini, yaşlılarını bile ölü kabul eden bir uygarlıktır. İşte fark bu.

[Ek bilgi; “Bir Müslümanın ölümünü duyunca, “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” dedikten sonra, “Ya Rabbi onu Salihlere kat, rahmetine eriştir, çoluk çocuğuna iyilikler ihsan et, bizi de onu da mağfiret et” diye dua edin!” (İbn-i Asakir)

“Birinize bir musibet veya bir bela geldi mi, istirca ettikten sonra “Ya Rabbi, senin yanında bu musibetin ecrini (sevabını) bekliyorum, bunun ecrini bana ver ve bunu daha hayırlı bir şeyle değiştir” diye dua etmelidir.) (Tirmizi)]

157 – Ülaike alayhim salevatüm mir rabbihim ve rahmetüv ve ülaike hümül mühtedun.

İşte bunlar üzerinedir Rablerinin salâvatı (hakikatlerini fark ettirmek üzere tecellisi) ve rahmeti (Esmâ’sının açığa çıkış seyri güzellikleri)… İşte bunlardır hidâyet bulanların ta kendileri. (A.Hulusi)

İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır. (Elmalı)

Ülaike alayhim salevatüm mir rabbihim ve rahmetüv İşte bu kimseler, işte bunlar var ya, Rablerinden bir destek üzerinedir onlar ve Rablerinin bağışları onlaradır. ve ülaike hümül mühtedun Ve işte bu kimseler doğru yolu bulanların ta kendileridir. Allah’ın desteği ve bağışı işte bunlar üzerinedir.

alayhim salevatüm Allah’ın, hem de sınırsız desteğine salatüm değil salevatüm Kul Allah’a salat eder, Allah’ta kula salat eder. Salat sözcüğü Arapçada; Hem kuldan Allah’a, hem Allah’tan kula kullanılan bir sözcüktür. Kulun Allah’a salatı acziyyetini itiraf, dua, niyaz ve namazdır, Allah’ın kula salatı; Onun duasını kabul etmek ve ona rahmet etmektir.

158 – İnnes safa vel mervete min şeairillah* fe min haccel beyte evı’temera fe la cünaha aleyhi ey yettavvefe bihima* ve men tetavvea hayran fe innellahe şakirun alıym.

Safa ve Merve, Allâh işaretlerindendir. Kim hac veya umre niyetiyle El Beyt’i (Kâbe) ziyaret ederse, onları da (Safa-Merve) tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Kim hayır olması için daha fazlasını yaparsa, Allâh (varlığındaki Esmâ mertebesinden) Şakir’dir (yapılanları fazlasıyla değerlendiren), Aliym’dir. (A.Hulusi)

Gerçekten Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ’be’yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir. (Elmalı)

İnnes safa vel mervete min şeairillah Safa ve Merve Allah’ın sembollerinden biridir. Safa, bildiğiniz gibi Mekke’de , Kâbe’nin güneyine doğru düşen Ebu kubeys dağının hemen önündeki, bugün hemen hemen kaybolmuş bir tepeciktir. Merve de yaklaşık ondan 400 m. Uzaktaki bir kumluk tepedir. O da bugün maalesef otantik yapısını kaybetmiştir. Her hacca giden insan hatırlayacaktır bu iki tepe arasında 7 kez gidip gelir. Buna Say derler. Bu mevkie de mes’a denir.

Nedir bu? Bu bir semboldür diyor Kur’an, Allah’ın sembolü. Allah’ın sembolü demek aslında bu eylemin sembolize ettiği bir hakikat vardır demektir. Bir şeye sembol diyorsanız, onun sembolize ettiği bir şey var demek istiyorsunuz. Bu bunun sembolüdür demek istiyorsunuz. Bu durumda Hac ibadeti komple bir semboller bütünü olmuş oluyor. Sembolün hareketleri, mektubun zarfına benzer. Sembolize ettiği gerçek ise zarfın içindeki mektuba benzer. Düşünün, eğer zarfın içinde mektup yoksa zarf ne işe yarar. O halde Hacca giden herkes yaptığı işin, yaptığı ibadetin neyi sembolize ettiğini bilmek zorunda.

Örneğin Say, Safa ile Merve arasında gidiş geliş Hacer’i sembolize eder. Hacer kim? İbrahim’in siyahi cariyesi, İsmail peygamberin annesi. Hz. İbrahim karısı Sara’nın kıskançlığından korumak için, kuş uçmaz kervan geçmez, ıssız ve kurak bir vadi olan Mekke vadisine getirip Kucağında yavrusu ile birlikte Hacer’i bıraktığında Hacer şu soruyu sormuştu. “Bizi kime bıraktın..!” İbrahim’in cevabı; “Allah’a bırakıyorum.” Hacer bunun karşısında sadece şöyle söyledi. “Allah’a mı bırakıyorsun, o halde Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.”

Yanlarında bir kırba su bir çıkım ekmek, su içildi, ekmek yendi. Kucakta ki bir bebe olan İsmail artık annesinin göğsüne yapışıp emecek lakin annesi çocuğuna verecek süt bulamıyor. Ve işte bu acı içerisinde oradaki iki tepe Safa ile Merve arasında gidip gelmeye başlar. Bölgede bir tane sahra ağacı vardır. Zaten bu yavrucakla annesi Hacer o ağacın dibindedirler. Bir tane ağaç, garip bir ağaç sahra ağacı. Ve bu gidip gelme arasında Hacer bayılıverir.

İşte bu ceht, bu gayret, kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımının başladığını gösterir. Sembolü budur. Eğer bu ayet neyi vermek istiyor, ya da bu ayet hangi hakikati tefsir ediyor derseniz ki benim tefsir usulüme göre her ayet; Hem müfessir, hem müfesserdir. Yani ayetin kendisi tefsir eder. Bu ayet neyi tefsir ediyor derseniz şunu derim; Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımının başladığını.

İşte bölgedeki bir su kaynağı bu şekilde keşfedilmiş olur. Onun adı zemzemdir ve halen o kaynak akmaya, olanca gücü ile akıp hüccacı sulamaya devam etmekte, Hacer’in bir hatırası olarak hala yaşamaktadır. Ve kıyamete kadar gelecek tüm müminler işte bu siyahi cariyeyi taklit etmektedirler. Allah nasıl memnun olmuşsa bu siyahi cariyenin kendisine olan teslimiyetinden, bu memnuniyetini Allah onun adını ölümsüzleştirerek ona ödül olarak vermiştir.

fe min haccel beyte evı’temera fe la cünaha aleyhi ey yettavvefe bihima Kim Kâbe’yi hacceder ya da umre ederse, umre yaparsa ortayı say etmesinde, Merve ile safa arasında say etmesinde onun için herhangi bir mahsur yoktur.

Bu cümle niçin böyle gelmiş diye sorarsanız, hemen ayetin indiği ortama dönüp sebep-i nüzule ilişkin bir bilgi vermem gerekiyor o da; Müşrikler Merve ile Safa arasında say’i, kendilerine ait bir sembol zannederlerdi ve Müslümanların da Say yaptığını görünce; “Bak bak Muhammed’e ve arkadaşlarına bizim sembolümüze sarılıyor.” Demişlerdi de Allah onlara cevap vermişti. “Nereden sizin oluyor, İbrahim’in sembolü. Siz İbrahim’in sembolünü yapıyorsunuz.”

Bu aynı zamanda şu mesajı veriyor. Bir hakikat onu yapanın batıl kimse olmasıyla batıl olmaz. Onun için de icra edenine değil, yapılan eyleme bakılır. Yapılan eylem eğer sağlam ve sahih ise onu yapanın kim olduğu önemli değildir. İbrahim peygamberin bıraktığı hatıra zaten müşrikler tarafından bozulmuş bir biçimde yaşatılıyordu. Onların kurban kesmeleri, onların tavaf etmeleri, onların say etmeleri, onarlın Mina’ya çıkmaları, Arafat’a çıkmazlardı. Özellikle dışardan gelenler çıkarlar, Mekkeliler kibirlerinin bir gereği olarak çıkmazlardı.

İşte bütün bu yaptıkları şeyler aslında sünnet olmaları, ölülerini kefenlemeleri ve Allah’a iman etmeleri putları ile birlikte hep İbrahim peygamberden gelen inancın kalıntılarıydı.

ve men tetavvea hayran fe innellahe şakirun alıym Kim de yapması gerekenden daha fazla hayır yaparsa iyi bilsin ki Allah yaptığının karşılığını bol bol veren ve iyiliği bilendir. Alıym iyilik bilendir. Allah iyiliği bilir.

tetavvea hayran tetavvea; Gönüllü olarak bir şeyi yapmak demektir. Onun için gönüllülüğe mütatavve denir. Arap dilinde. Gönüllü olarak bir şey yapmak, daha fazla hayır yapmak.

Burada nafilenin mantığı veriliyor. Nafilenin mantığı, Hani bizim insanımız aslında fıkıhta yeri olmayan, nafile namaza dururken Falanca vaktin falanca sünnetine diye niyet eder ya, bunu tekrar asli mecrasına bindirmemiz gerekiyor galiba. Nafilenin böyle niyeti olmaz. Nafile; Yalnızca ve yalnızca sırf Allah rızası için kılınır. Peygamberin niyeti yapılır. Peygamber niçin yapmışsa, onun için yapılır. Bu çok önemli. Nafilenin mantığı nedir? Allah’ın bana emrettiği, benim için hayırlıdır. İşte peygamberimiz nafileleri böyle yaptı. Allah ona Farzları emretti, O benim için hayırlıdır madem, ben Rabbime hediye de ederim deyip farzların önüne ve arkasına nafileler koydu.

İşte sünnet diye kıldığımız namazlar budur. Nafiledir. Peygamberin nafilesi. Allah ona orucu emretti, o Allah’ın emretmediği nafile oruçları da tuttu, Allah’ın benim için emrettiği hayırlıdır diye. Allah ona haccı emretti, o umre de yaptı. Allah ona zekatı emretti, o emrettiğinden fazlasını infak ve sadaka da verdi.

Görüyorsunuz değil mi? Nafilenin mantığı budur. Allah’ın benim için emrettiği şey, benim için hayırlı olduğuna göre ben fazlasını yaparım. Rabbime emrettiğinden fazlasını hediye ederim mantığıdır bu mantık.

[Ek bilgi; Şüphesiz kalbin varlığı olan Safa ile nefsin varlığı olan Merve “Allah’ın koyduğu nişanlardandır.”Yakîn, rıza, ihlas ve tevekkül gibi kalbi ibadetlerden olup dininin işaretlerinden ve namaz, oruç gibi bedeni ibadetlerden oluşan kalıplardandır. (İbn. Arabi-Te’vilat)]

159 – İnnellezıne yektümune ma enzelna minel beyyinati vel hüda mim ba’di ma beyyennahü lin nasi fil kitabi ülaike yel’anühümullahü ve yel’anühümül laınun.

Kitapta apaçık bildirdiklerimizden sonra kim ki o işaret ve hidâyet vesilelerini gizlerse, işte Allâh onlara lânet eder (Allâh’tan uzak düşerler), lânet edebilecek herkes dahi lânet eder (yani hem bâtından hem de zâhirden gelen bir Allâh’tan ayrı düşmenin sonuçlarını yaşarlar). (A.Hulusi)

İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler. (Elmalı)

İnnellezıne yektümune ma enzelna minel beyyinati vel hüda mim ba’di ma beyyennahü lin nasi fil kitab İnsanların önüne kitap aracılığı ile hakikati rehberlik delillerini ve apaçık belgeleri koyduktan sonra o belgeleri, hakikatin apaçık belgelerini gizleyenler var ya? ülaike yel’anühümullahü ve yel’anühümül laınun İşte onlar Allah’ın lanetine uğrayacaklar. Onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. ve yel’anühümül laınun ve lanet etme yeteneğine sahip olan her bir varlığın lanetine uğrayacaklardır.

Hakikatin apaçık delillerini ve hidayetin belgesini gizleyenler. Bundan kastın ne olduğunu sanırım tahmin ediyorsunuzdur. Özellikle bu ayetin ilk muhataplarından Yahudilere hitap ediliyor. Onlar Resulallah’ın peygamberliğini kitaplarında gördükleri halde gizlemeye çalışıyorlardı. Ama ayetin, Kur’an ın mesajının evrenselliği gereği ayetin alanı sınırsız ve her şeyi, hatta gizlenen her şeyi bu ayetin kapsamında görebiliriz. Bildiği hakikati herhangi bir gerekçe ile saklayan herkes bu ayetin muhatabıdır. Çünkü bilgiye ulaşmak insanın hakkıdır. Bilgi alma hakkı doğuştan gelen temel bir haktır. Bilgi edinme hakkı. Hele bu bilgi hak bilgi ise, hele bu bilgi insanın ebedi mutluluğunu sağlayan bilgi ise. Bu hakkı ketmetmek, lanete muhatap olmak demektir.

Lanet; Arap dilinde İb’at anlamı verilmiş. Uzaklaştırma, yani dışlama. Onun için bu cümleyi şöyle anlamamız ve çevirmemiz de mümkün. ülaike yel’anühümullah işte onlar, Allah’ın dışladığı kimselerdir. Ve Allah’ın sevdiklerinin de dışladığı kimselerdir.

Allah dışlarsa ne olur? Allah sürgün ederse, Allah dışlarsa, Allah tard ederse bir insana ne olur? Onu kim kurtarabilir. Allah’ın yüzüne bakmadığı, Allah’ın dışladığı bir insan elbette mel’un bir insandır.

160 – İllellezıne tabu ve aslehu ve beyyenu fe ülaike etubü aleyhim* ve enet tevvabür rahıym.

Ancak bunlardan tövbe edenler (yanlışını idrak edip kesin olarak ondan vazgeçenler) ve ıslah olanlar (içinde bulundukları yanlışlar ortamından çıkanlar) ve gerçeği dile getirenler istisnadır. Ben Tevvab ve Rahıym’im (tövbeyi kabul edip, çeşitli güzel sonuçlarını yaşatan). (A.Hulusi)

Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.(Elmalı)

İllellezıne tabu ve aslehu ve beyyenu Ancak tevbe edenler, yani yaptığına pişman olanlar ve halini ıslah edenler, düzeltenler. Ve gizlediği hakikati gizlemekten vazgeçip açıklayanlar. fe ülaike etubü aleyhim İşte onların tevbelerini kabul edeceğim. Ben de onlara tevbe edeceğim diyor cenab-ı Hak. Allah’ın insana tevbe etmesi nedir? Tevbeyi kabul etmesidir.

ve enet tevvabür rahıym Zira benim tevbeleri kabul eden. Yalnızca benim tevbeleri kabul eden ve merhametli olan. Sadece tevbeleri kabul etmekle kalmam aynı zamanda fazlasını da veririm, çünkü vasfım merhamettir. Rahiym bildiğiniz gibi, eyleminde merhametli olan demektir.

161. İnnellezıne keferu ve matu ve hüm küffarun ülaike aleyhim la’netüllahi vel melaiketi ven nasi ecmeıyn.

Muhakkak ki kâfir olup (âlemlerin ve nefslerinin Allâh Esmâ’sının açığa çıkışı olduğunu inkâr edenler) ve bu anlayışla ölenlere gelince… İşte Allâh lâneti (Allâh’tan uzak düşmenin sonuçları), meleklerin lâneti (nefslerini Esmâ kuvvelerinden ayrı düşünmenin sonuçları) ve bütün insanların lâneti (onlardan uzak düşmenin sonuçları) onların üzerindedir! (A.Hulusi)

Ama âyetlerimizi inkar etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlara gelince, işte Allah’ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onların üzerine olsun. (Elmalı)

İnnellezıne keferu ve matu ve hüm küffarun Hakikatin üzerini örten. Burada keferu bu. Hakikatin üzerini örten biçiminde veriyorum, kelime anlamıyla veriyorum. Çünkü yukarıda hakikati gizleyenle ilgili bir ayet geldiği için. Hakikatin üzerini örten, ki kefera örtmek demektir. Onun için çiftçiye de kafir derler Arapça da. Toprakla tohumun üzerini örttüğünden dolayı. Kâfir ıstılahi kullanımda Hakkın üzerini örten demektir. Hakikatin üzerini örten ve bunda direnerek ölüp giden. Ölünceye kadar bu halde direnen kimse.

ülaike aleyhim la’netüllahi Tekrar geldi. İşte Allah’ın laneti, yani Allah’ın dışladığı işte bu kimselerdir. vel melaiketi Melekler de dışlar bunları. ven nasi ecmeıyn Ve insanların tamamı da bunları dışlar.

Aslında burada emr-i bil ma’ruf, Nehy-i anil münker gündeme geliyor. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak farzı. Bu İslam’da bir farzdır. Kur’an da birçok ayet bu farzı vurgular. İnsanların, Müminin diyen insanların, insanlığa karşı böyle bir görevleri var. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak. Bunu yapmayan bir insanda hakikati gizlemiş olur ve hakikati gizleyenler gibi Allah’ın dışladıkları arasına girer. Bunu da söylemiş olayım.

162 – Halidıne fıha* la yühaffefü anhümül azabü ve la hüm yünzarun.

O lânetlerin sonuçlarını sonsuza dek yaşarlar. Bunun azabı asla hafifletilmez ve onlara mühlet (yanlışı düzeltme süreci) de verilmez. (A.Hulusi)

Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır. (Elmalı)

Halidıne fıha Bu halde kalıcıdırlar. la yühaffefü anhümül azabü ve la hüm yünzarun Onların azabı hafifletilmeyecek. Hafifletilmeyecek, bu azap ne azabıdır. Bu azabın en büyük boyutu Allah’ın dışlamasıdır. Düşünün, ahireti düşünün, mahşeri düşünün. Kimsenin kimseye yardım etmediği o günü düşünün. Öyle bir günde size yardım edecek ve rahmeti sınırsız olan Allah yüzünüze bakmıyor. Bundan büyük azap mı olur. Bu cehennemin ta kendisidir işte. Belki cehennemin ateşi bile, Allah’ın bir insanı; Çekil karşımdan, görünme deyişinden daha hafif bir ateş olsa gerek. İşte azap, azabın en şiddetlisi bu. Onun için de ayet şöyle bitiyor;

ve la hüm yünzarun Ne de kendilerine göz açtırılacak. Göz açtırılmayacak, yani Rahmete bile bakamayacak. Mağfirete bile bakamayacak. Kurtuluşlara bile bakamayacak. Yüzünü kaldıramayacak. Gözünü kaldıramayacak. Pişmanlığın, bitmişliğin, Allah’ın Tard ve lanet etmiş olmasının acısı, pişmanlığı yüreğine öyle oturacak ki, gözünü bile kaldıramayacak.

163 – Ve ilahüküm ilahüv vahıd* la ilahe illa hüver rahmanür rahıym.

İlâh kabul ettiğiniz, Vahid’dir (TEK’tir, ikincisi olmayan sayılırlıktan berî olan)! Tanrı yoktur, sadece “HÛ” ve Rahman ur Rahıym’dir (herşeyi kendi rahmetinden, Esmâ’sından meydana getirmiştir). (A.Hulusi)

Her halde hepinizin ilâhı, bir tek ilâhtır. Ondan başka bir ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîm’dir. (Elmalı)

Ve ilahüküm ilahüv vahıd ve söz tevhide getirildi. Adeta sözün özüne geldik. Tanrınız bir tek tanrıdır. İlahın Türkçedeki tam karşılığı tanrı olabilir. Ancak Allah’ın karşılığı kesinlikle tanrı olamaz. Çünkü Allah müfrettir. Cemisi yoktur. Haşa Allah’lar denilemez, ama ilahlar, alihe biçiminde gelir, denilebilir. Onun için Allah’ın karşılığı değildir. Tanrı. İlahın karşılığıdır ve ben de bunun için kullandım.

la ilahe illa hu O’ndan başka tanrı yoktur. Bu kelime-i tevhit, iyi hatırlayacaksınız. Ancak kelime-i tevhitte La ilahe illallalah diyoruz. Burada “Hu” gelmiş. Kur’an da kelime-i tevhit bu formda yer alır. Hz. peygamberin dilinde La ilahe illallalah biçiminde formunu bulmuştur.

Niçin burada Hu olarak geliyor? Hüve, O Arap dilinde o zamiri iki şeye işaret eder.

1 – uzaklığa,

2 – Aşkınlığa.

Burada ikincisidir. Yani bildiğiniz, aklımıza ve hayalimize gelen her şeyden aşkındır O. Kendisinden başka ilah olmayan O, aklımıza gelen her şeyden aşkın bir varlıktır. İdrakiniz onu kavrayamaz. Aklınız onu kavrayamaz. İşte onun için O, O deniliyor. O burada büyüklüğe delalet ediyor, aşkınlığa delalet ediyor, azamet’e delalet ediyor.

Kelime-i Tevhit bir paroladır dostlar. Özgürlük ve güvenlik parolası. Bu parolayı söyleyen, Allah’ın hükümranlığında ki ülkeye girmiş olur. Bu parola ile Allah’ın emniyet ve güvenlik sınırına dahil olur. La ilahe illallalah diyen uzun bir listenin altına imza atmıştır. Bu liste de Allah’ın tüm emir ve nehyleri yazılıdır.

Onun için bu parolayı söyleyen o sınırdan içeri adım atar. Adım attıktan sonra da artık parolayı söyleyerek girdiği yere bağlıdır. İhanet etmemelidir. Eğer parolayı söyleyerek müminlik sınırından girdiği halde ihanet ederse o zaman düşman olduğu halde parolayı kaçak olarak, çalıntı olarak söyleyen bir casusa döner. Ve Allah’ın güvenlik sınırına kaçak olarak girmiş bir casus muamelesi görür. Çünkü La ilahe illallalah diyen özgürlük ve güvenlik ülkesine sığınmış demektir. Allah’ın garantörü olduğu, garantisi Allah’ın elinde olan özgürlük ve güvenliğe sığınmış demektir. Bunun için de ilahi hayat tasarımına teslim olmak zorundadır.

La ilahe illallalah demek; “Allah’ım benim için çizdiğin hayat programını komple kabul ediyorum.” Demektir. hüver rahmanür rahıym İşte bunun böyle demek olduğunu da bu cümle veriyor. O Rahmandır, O Rahiymdir. Rahman ve Rahiym olmak aynı zamanda kendisine sığınana sonsuz bir merhametle muamele etmek demektir. La ilahe illallalah diyen Allah’a sığınmıştır. Allah’a sığınan ise ebediyen bağışa nail olmuştur.

164 – İnne fı halkıs semavati vel erdı vahtilafil leyli ven nehari vel fülkilletı tecrı fil bahri bima yenfeun nase ve ma enzelellahü mines semai mim main fe ahya bihil erda ba’de mevtiha ve besse fıha min külli dabbetiv ve tasrıfir riyahı ves sehabil müsahhari beynes semai vel erdı le ayatil li kavmiy ya’kılun.

Şüphesiz ki semâlar ve arzın (gökler ve yeryüzünün – şuur boyutlarının ve bedenin) yaratılışının; gece ile gündüzün (âlemlerin gerçekte yokluğu realitesinin ardından yeniden âlem sûretlerini seyir hâline geçiş) birbiri ardınca gelişinin; insanların yararı için denizde akıp giden gemide (ilâhî ilim denizinde yüzen bireysel şuurda); Allâh’ın semâdan su inzâl edip onunla ölümden sonra arzı diriltmesinde (bilinç katlarından ilim inzâl ederek hakikatine şuuru olmayan bedende “diri” olanın açığa çıkarılmasında) ve onda hareket eden tüm canlıları yaymasında (tüm organlarındaki havl ve kuvvetin Allâh’la meydana gelmesinde); rüzgârları yönlendirmesinde (Esmâ kuvvelerinin bilinçte fark edilmesinde); semâ ile arz arasında emre amade bulutların varlığında (beden boyutunda açığa çıkabilecek kuvvelerin şuurda varlığının oluşumunda), aklı olan topluluk için elbette işaretler vardır. (A.Hulusi)

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır. (Elmalı)

İnne fı halkıs semavati vel erdı vahtilafil leyli ven nehari vel fülkilletı tecrı fil bahr Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbirini takip edişinde vel fülkilletı tecrı fil bahr bima yenfeun nase insanlara yararlı yüklerle denize açılan gemilerde. Tercümeyi farklı yaptığımın farkında olmalısınız. İnsanlara yararlı yüklerle denize açılan gemilerde.

ve ma enzelellahü mines semai mim main fe ahya bihil erda ba’de mevtiha ve besse fıha min külli dabbetiv Ve her tür canlının gökten indirdiği suyla kendisiyle ölümünden sonra dirilttiği her tür canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlar da.

Gökten indirdiği suyla..! Kendisi ile yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği ve her tür canlının çoğalmasını sağladığı Yağmurlarda. min külli dabbetiv ve tasrıfir riyahı Rüzgarları da dağıtmasında, ves sehabil müsahhari beynes semai vel erdı Gökle yer arasında kendileri için tayin edilen rota da hareket eden bulutlarda, sehab ta. le ayatil li kavmiy ya’kılun Akleden, kafasını kullanan bir toplum için Allah’ın belgeleri, ayetleri vardır.

Evet, burada birer birer sayılan bu şeyler, aslında kainattaki ayetlerden sadece bir kaçı. Rabbimizin bu ayetle maksadı insanın gözünü kainata çevirtmek. “Söyle ey insan kaldır kafanı, aç gözünü ve bak etrafına, bak…! Eğer Allah’ı arıyorsan etrafına bak. Onun delillerini göreceksin. Onun belgelerini göreceksin. Kâinat ayetlerini göreceksin, kâinat ayetlerini doğru oku. Ayat-ı kainatı okuyamayan, Ayat-ı meknun’u okuyamayan, ayat-ı mestur’u, satırdaki ayetleri nasıl okusun? Onun için önce Ayat-ı meknun’u oku. Kainat ayetini oku. Onu okuman için bir şey gerek..! Kafanı kullanmak, akletmen gerekli.”

Burada akıl çok önemli çünkü; le ayatil li kavmiy ya’kılun diye bitiyor. Akleden bir toplum için bir ayet vardır. Akletmeyen bir toplum için bunlar hiçbir şeydir. Bir ömür göğü görür, ama göğü okuyamaz. Bir ömür yeşeren ağacı görür, ama onu okuyamaz. Bir ömür yağmurun yağdığına şahit olur, lakin ömründe yağmuru hiç okumamıştır. Dikkatini bile çekmez. En pespaye insan yapısı olan teknolojik aygıtlara hayran olur da, Allah’ın yaptığı direksiz göğe bir kez dönüp te hayran olmaz. Çünkü bakacak göz yok. Anlayacak yürek yok. Akledecek akıl yok. Zihin yok. Onun için farkına varmaz. Farkına varmadığı nimetlerle kuşatıldığı halde Allah’a da şükredemez onun için. Çünkü nimetin farkına varmayan Allah’a nasıl şükretsin.

Akletmek dedim. Akıl; Kelime anlamı itibarıyla Bağ demektir. Okaal..!’ den gelir. Okaal, deve yularına denir. Deveyi bir yere bağlayan ipe Okaal denilir. Akıl, Niçin akıl denmiştir çünkü

1 – Ya, yüreğin darmadağınık, coşkun duygularını zaptedip bağladığı için akla akıl denmiştir,

2 – Ya da daha önemlisi; Eşyayı Allah’a bağladığı için. Soyutla somut arasında ilişki kurduğu için, görünen den görünmeyeni çıkardığı için. Bilinenden bilinmeyeni çıkardığı için. Kıyas yapabildiği için. Gözlemleyip deneyle sahip olduğu bilgilerden yola çıkarak, gözlemleyemediği, duyguların erişemediği hakikatleri kavraya bildiği için, bu bağı kurduğu için akıl denmiştir. Akıl aşkın hakikatlerle, içkin gerçekler arasındaki bağı kuran, harika bir, nurani bir melekedir.

165 – Ve minen nasi mey yettehızü min dunillahi endadey yühıbbunehüm ke hubbillah* vellezıne amenu eşeddü hubbel lillah* velev yerallezıne zalemu iz yeravnel azabe ennel kuvvete lillahi cemıav ve ennellahe şedıdül azab.

İnsanlardan kimi de Allâh dûnunda tapındıkları varlıklar edinip, onları Allâh sevgisiyle (Allâh’mışçasına) severler! İman edenler ise sevdiklerinin yalnızca Allâh olduğunun şuurundadırlar (gayrına varlık vermezler). O (hakikati inkâr ederek nefslerine) zulmedenler, bu yüzden azaba düşeceklerini gördüklerinde, âlemlerden açığa çıkan kuvvetin yalnızca Allâh’a ait olduğunu fark ederler, ama iş işten geçmiştir; keşke bunu önceden görebilselerdi… Allâh Şediyd ül Azab’dır (yapılan yanlışta ısrar edenlere sonucunu şiddetle yaşatandır)! (A.Hulusi)

İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.(Elmalı)

Ve minen nasi mey yettehızü min dunillahi endaden İnsanlardan öyle kimseler var ki; Allah’ın dışındakileri, Allah’a eş değer olarak görüp, yühıbbunehüm ke hubbillah onları Allah’ı sever gibi severler.

Burada durayım. yühıbbunehüm ke hubbillah Allah’ı sever gibi severler. Allah’a eş değer olarak gördükleri bazı kimseleri, Kimseler dedim, çünkü yühıbbunehüm, Hüm zamiri şuurlu varlıklar için kullanılır. Kimseleri, insanları ne yaparlar? Allah’ı sever gibi severler. Allah gibi severler. Birini Allah gibi sevmek O’nu şirk koşmak anlamına gelir. Allah’a verilecek sevgiyi, Allah dışında bir şeye vermek. Sevgi israfı diyorum ben buna. Sevgiyi çar çur etmek. Sevgiyi hovardaca harcamak diyorum.

Aslında bu sevgi değil, tutkuya dönüşür. Eğer Allah’a verilecek sevgiyi Allah’tan başkasına verirseniz o sizi tutuklayan tutku olur. Yüreğinize zincir, yüreğinize kelepçe, yüreğinize bukağı olarak bağlanır. Çünkü sevgi özgür kılardı insanı. Sevgi özgürlüktür. Ancak sevgi tutkuya dönüşürse o zaman tutukluluk olur. O zaman kölelik olur.

İşte Allah’a yönelteceğiniz sevgiyi kul’a yöneltirseniz bu sevgi sizi tutuklayan, sizin özgürlüğünüzü elinizden alan, sizi kula kul eden bir zincir olacaktır. Burada bu söyleniyor.

Hub kelimesi ile ifade ediliyor ayette sevgi. Hub, tohum demektir. Çekirdek demektir, öz, nüve demektir. Öyle değil mi sevgi. Sevgi tohum değil mi? Bir tohum ki bire sonsuz verir. Hangi tohum bire sonsuz verebilir ki? Yüreğe sevgi girdiği zaman, bire sonsuz verir, çünkü yüreğin yüz ölçümü sonsuzdur. Eğer tabii ki bu sevgi sonsuza duyulan bir sevgi ise.

Burada iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Allah gibi sevmekle, Allah için sevmek. Yoksa insanları sevmenizde bir beis yok. Çocuğunuzu, eşinizi, sevdiğiniz dostlarınızı sevmenizde bir beis yok. Lakin bu sevginizin illeti nedir. Bu soruyu soracaksınız. Niçin seviyorsunuz? Niçin sorunuzun karşılığı Allah için olmalı. Bir sevginin ömrünü, onun niçindi tespit eder. Ölümsüz için duyulan sevgi de ölümsüzdür. Sevginizi ölümsüz kılmak istiyorsanız, illetini ölümsüze bağlayın. Allah için sevin çünkü Allah ölümsüzdür. O zaman sevginiz de ölmez.

Unutmayın, dünyada ibadet biter ama muhabbet bitmez. Muhabbet ahirete gider. Ahirette ibadet yoktur, ancak muhabbet vardır. Cennette muhabbet devam edecektir. Onun için muhabbet öldükten sonra ölmeyen tek şeydir. Muhabbet, dünyada kalmayan tek şeydir. Sevgi işte böyledir. Evet, Allah’ı sever gibi sevmenin cezası ne imiş?

vellezıne amenu eşeddü hubbel lillah İman eden kimselerse en çok Allah’ı severler. Buradan tersinden mefum muhaliflinden çıkarıyoruz.

Allah gibi sevenler İman etmeyen kimselerdir. (..?) Bu çok önemli. Çünkü iman eden kimseler en çok, en çok Allah’ı severler. Bu önemli. En çok Allah’ı seviyorsa, Allah’ı önceliyor, hayatının merkezine Allah’ı yerleştiriyor demektir. Bir şeyi Allah gibi seviyorsa onu hayatının merkezine yerleştirmiş demektir. Bu çok önemli. İnsan sevgisini verdiğine her şeyini verir. Hayatınızı vereceğiniz ve harcanmayacak en büyük kapı kimin kapısı olabilir ki? Hayatınızı verince harcamayacak tek kapı Allah’ın kapısıdır. Size hayatınızı zenginleştirerek geri iade edecektir. Ama eğer hayatınızı insana verirseniz, harcayacaktır. Sizi harcayacaktır. Onun için Allah’a verilen sevgi, fazlasıyla döner. Nasıl döner? Vedud ismiyle döner. Allah’ın Kur’an da anılan isimlerinden biridir.

El Vedud, ne demektir? Seven, feul vezninden gelir. Bu veznin özelliği, Çok ilginç bir özelliği var. O da hem etken, hem edilgen olmasıdır. Aynı zaman da sevilen manasına gelir. Sevilen ve seven. Hem sever, hem sevilir. İşte Allah’a kul olarak kendi çapımızda gönderdiğiniz sevgi, size Allah kadar dönecektir. Çünkü Allah’ta Allah kadar sever. Allah kadar sevilmek dururken niçin kul kadar sevilmeye razı olacaksınız ki? Bundan büyük kayıp olabilir mi? Bundan büyük yenilgi, bundan büyük ziyan, bundan büyük iflas olabilir mi?

velev yerallezıne zalemu iz yeravnel azab Kendilerine kötülük edenler, zalemu yu, kendilerine kötülük edenler olarak çeviriyorum. Çünkü kimse Allah’a kötülük edemez. Eden kendine ettiği için, kendilerine kötülük edenler azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, ennel kuvvete lillahi cemıan Keşke tüm kuvvetin Allah’a ait olduğunu da görselerdi. Kendilerine kötülük edenler azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi keşke tüm kuvvetin Allah’a ait olduğunu da görebilselerdi. ennel kuvvete lillahi cemıan ve ennellahe şedıdül azab. Ve keşke Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu görebilselerdi.

Keşke…!’ Keşke görebilselerdi. Gerçekten biz de çok isterdik. Onun için bu gayretimiz, onun için bu ıstırabımız, onun için bu didinmelerimiz, çalışmalarımız.

166 – İz teberraellezınet tübiu minellezınettebeu ve raevül azabe ve tekattaat bihimül esbab.

Kendilerine tâbi olunanlar, tâbi olanlardan, ortaya çıkacak azabı görüp uzaklaşmışlardır o zaman. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla aralarındaki bağ da kopmuştur! (A.Hulusi)

O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur.(Elmalı)

İz teberraellezınet tübiu minellezınettebeu Ayete bakın ve raevül azabe İlahlaştırılanların, ilahlaştıranlara sırt döndüğü o zaman gelip te raevül azabe azabı da görünce ve tekattaat bihimül esbab Birbirleri arasındaki bütün ilişkiler kökten kesiliverecek. Yani birbiri arasındaki bütün ilişkiler kökten kopuverecek, kesilecek. Azabı görünce. Kim bu birbirleri arasındaki ilişkilerden kastedilen; İlahlaştıranlar la, ilahlaştırılanlar. Evet, kökten kesiliverecek.

Öyledir değil mi, dünyada birbirlerini ilahlaştıranlar, dünyada sevgilerini yanlış adrese yönlendir ipte, hem kendilerini hem de sevdiklerini helak edenleri bir düşünsenize. Düşünün, bazı insanlar kendilerini niçin ilahlaştırırlar, çünkü onları ilahlaştıran zavallılar var, putlaştıranlar var. O putlaştıranlar karşılarındakine şöyle bir zehaba kapılmalarına sebep olurlar. Bunlar bizi ilahlaştırdığına göre galiba bizde de bir ilahlık olsa gerek..! Diye düşünürler ve diğerleri bunlar için şeytanın görevini görür. Şeytanın vazifesini yapmış olur. Onları da saptırırlar.

Ya da tersi olur. Bazen kendilerini putlaştırırlar önce, sonra da kendilerini putlaştıracak, put kabul edecek zavallılar devşirmeye çalışırlar. Zorla yapmaya çalışırlar bazen. Bazen, zorla kendilerini sevdirmeye kalkarlar. Zorla gönüllere kelepçe vurmaya kalkarlar. Zorla kendilerini ilahlaştırmaya çalışırlar. İşte ayetin kastettiği bu.

İlahlaştırılanların, ilahlaştıranlara sırt döndüğü o zaman gelip te azabı görünce birbiri arasındaki bütün ilişkileri kökten kesiliverecek ve devam ediyor;

167 – Ve kalellezınet tebeu lev enne lena kerraten fe neteberrae minhüm kema teberrau minna* kezalike yürıhimüllahü a’malehüm haseratin aleyhim* ve ma hüm bi haricıne minen nar.

(Endada) tâbi olmuşlar: “Keşke bize fırsat verilseydi de yaşadıklarımızı bir kere daha yaşasaydık, bu defa tâbi olduklarımızın bizden uzaklaşması gibi biz onlardan uzaklaşsaydık” derler. Böylece Allâh onlara yaptıklarının sonuçlarını acı pişmanlıklarla gösterir. Onların içlerinden gelen pişmanlık yanışının sonu gelmez! (A.Hulusi)

Onlara uyanlar da şöyle demektedirler: “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) halinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir. (Elmalı)

Ve kalellezınet tebeu İlahlaştıranlar diyecekler ki; lev enne lena kerraten keşke bir imkanımız olsa da fe neteberrae minhüm kema teberrau minna Onların bize sırt döndüğü gibi biz de bugün onlara sırt dönseydik, keşke bir daha dünyaya dönseydik, bir daha yaratılsaydık, tekrar hayata geri döndürülseydik te, onların bugün bize sırt döndüğü gibi biz de dünyada onlara sırtımızı dönseydik ve onları putlaştırmasaydık.

İşte bu derin pişmanlık. Düşünebiliyor musunuz? Bir manzara gözünüzün önüne bir pencere açıyor Kur’an. Bir tarafta putlaştıranlar, bir tarafta putlaştırılanlar. Sahte ilahlar. Birbirlerini putlaştırmışlar ve orada karşılaşıyorlar. Putlaştıranlar, putlaştırdıklarını zavallı bir halde görüyorlar. Görüyorlar ki ilahlaştırdıkları o zavallıların kendilerine dahi faydası yok. Ve hatta sırtlarını dönüyorlar. İlahlaştırdıkları kendilerine. Oysa ki teşekkür etmeleri lazım değil mi ? “Siz bizi ilahlaştırdınız, siz bizi dünyada dünya da bulunduğumuz makamlara getirdiniz, sizin ekmeğinizi yedik, sizin sayenizde yükseldik, sizin sayenizde önde gittik..!” Demeleri lazım değil mi? Çünkü onları ilahlaştırmıştılar. Onların omuzlarına basarak yükselmiştiler. Onların omuzlarına basarak dünyada saltanat sürmüştüler.

Oysa ahirette, mahşer de herkesin herkesten hakkını aldığı o günde, Allah’ın hakimi olduğu mahkemede, onlar sırtlarını çevirecekler. Tanımazdan gelecekler. Tanımazdan, görmezden gelecekler. Kendilerini ilahlaştıran o zavallıları. Ve onlar, o zavallılar işte o zaman ellerini, dizlerine vuracaklar; Eyvaahh..! Diyecekler. Ne yaptık biz..! Niçin bu adamları ilahlaştırdık, tepemize çıkardık, bunlar da kendilerini ilah zannettiler. Niçin biz bunlara sevgilerimizi verdik. Niçin Allah’ı değil de bunları sevdik. Bize eğer bugün hiç faydası olmayacaksa, ki kendilerine faydası yok, niçin biz bunları ilahlaştırdık, putlaştırdık…! Diye dövünecekler. Yazıklanacaklar. Her yazık onlar için bir cehennem ateşine dönüşecek ve onlar yazıklanmalarının çukuruna dalıp gidecekler.

kezalike yürıhimüllahü a’malehüm haseratin aleyhim Ayete bakın..! İşte böylece Allah onlara yaptıklarını derin bir pişmanlığa mahkum ederek gösterecek. Evet, derin bir pişmanlığa, haseratin aleyhim Derin bir pişmanlık, bitimsiz bir pişmanlık, bitimsiz bir aaahhh..! Keşke. Derin bir pişmanlığa mahkum ederek gösterecek. ve ma hüm bi haricıne minen nar. Onlar pişmanlıklarının ateşinden kurtulup çıkamayacaklar hiçbir zaman.

Hemen aklıma Araf suresinin 38. ayeti geldi. Hani orada bu ayette ifade edilenin toplumsal biçimi ifade ediliyor. Ey Rabbimiz deniliyor. Araf suresi -38 de. Bizi bunlar yoldan çıkardı diyecekler. Bizi bunlar yoldan çıkardı, onlara iki kat azap ver dı’fem, iki kat azap ver diyecekler. Putlaştıranlar, putlaştırılanlara.

Peki Allah ne diyecek; Tabii ki mazur değiller. Allah bu mazeretlerini kabul etmeyecek; Hepiniz iki kat azaba müstehaksınız. Diyecek. Hepiniz iki kat azaba müstahaksınız.

168 – Ya eyyühen nasü külu mimma fil erdı halalen tayyibev ve la tettebiu hutuvatiş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübın.

Ey insanlar, arzda (beden boyutuna ait) olanların helal ve temiz olanlarından (sizi hakikatinizden perdelemeyecek olan şeylerden) yeyiniz. Şeytanın (karnınızdaki ikinci beyninizin oluşturduğu isteklere dayalı sizi harekete geçiren) adımlarına tâbi olmayınız. Muhakkak ki o apaçık düşmandır. (A.Hulusi)

Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır. (Elmalı)

Ya eyyühen nasü külu mimma fil erdı halalen tayyiben Ey insanlar, Hitap insanlığa döndü. Ey insanlık ki Kur’an ın muhatabı insanlıktır. Şimdi hitap temelde tüm insanlığa döndü ve ayet tüm insanlığı muhatap alarak diyor ki; Ey insanlık külu mimma fil erdı halalen tayyiben Yeryüzündeki meşru ve temiz olan her şeyden yararlanın Küllü, yiyin emrini yararlanın biçiminde algılamak daha doğru, çünkü her şey yenmez. Yararlanmak, temiz ve meşru olan şeylerden yararlanın. ve la tettebiu hutuvatiş şeytan Şeytanın adımlarına uymayın, şeytanın izini takip etmeyin.

Bu hitap, Allah’a yaraşır bir hitap. Yani bu hitabı bir başka yerde görseniz dahi hemen anlarsınız ki, insanlığa yukarıdan seslenen biri var. İnsanlığa insanüstü bir yerden sesleniliyor. Çünkü eğer bir tanesi kalkıp ta; Ey insanlık yeryüzündeki şunlardan yiyin için diye sesleniyorsa, demektir ki bu seslenen kimse yeryüzünün sahibidir. Sahibi olduğu şey üzerinde tasarruf yapıyor. Mülkün maliki sesleniyor. Onun için “Buyur ya rabbi” diyoruz ve diyor ki; “Temiz olanlarından yiyin.” Yani; “Benim yaratmış olmamı temizliğine bir belge olarak algılamayın. Ben temiz olmayan taraflarını da yarattım. Sizi imtihan için ve onların da farklı işlevi var. Farklı farklı vazifeleri var, görevleri var. Tıpkı sizin bedeniniz gibi. Sizin bedeninizde de öyle organlarınız var ki, tiksinizsiniz. Beş para etmez. Ama o olmazsa siz yaşayamazsınız. Onun için her organınız aklınız ve yüreğiniz kadar temiz değil. Değerli değil. Ama gerekli.”

Bir şeyin temiz ve değerli olması başka bir şey, gerekli olması başka bir şey. Yeryüzünde ki tüm yaratılmışlar da buna benzer. Biraz ilerde gelecek, “Yeryüzün de domuzu da yarattım ama pistir. Pis olduğunu bilin.” O bir pislik temizleyicisidir. Yani doğanın bağırsağına benzer. Affedersiniz. Siz onu yemeye kalkarsanız o zaman pislik yemiş olursunuz Affınızı istirham ederek söylüyorum, çünkü Kur’an ın ris dediği şey murdar bir şeyi yemiş olursunuz. İşte ayetin vermek istediği şey bu. Bir bakış açısı. Yaratılmışlarsa bir bakış açısı.

ve la tettebiu hutuvatiş şeytan Şeytanın adımlarını izlemeyin. Burada önemli bir nükte var. Bazıları yanlış bir biçimde Şeytanı, Allah’ın rakibi olarak görür. Kesinlikle bu İslami değildir. Bu Zerdüştlükte böyledir. Zerdüşt dini Allah’ın rakibi olarak görür. Ehrimen Ahuramazda. Ahuramazda, iyilik ilahı. Haşa Allah’a tekabül eder. Ehrimen ise kötülük ilahı. Hayır Şeytan kötülük ilahı değildir. İslam’da şeytan, Allah’ın asi bir kuludur. Şeytan ille de bir rakipse insanın rakibidir. Doğrusu da budur. İnsanın rakibidir. İnsanın muhalifidir şeytan. Onun için şeytanın adımlarını izlemeyin.

innehu leküm adüvvüm mübın. Çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Sizin rakibinizdir.

169 – İnnema ye’müruküm bis sui vel fahşai ve en tekulu alellahi ma la ta’lemun.

O (şeytan) size ancak egonuzu kuvvetlendirecek fikir ve fiilleri, yalnızca helal olmayan bedensel zevkler için yaşamayı ve Allâh hakkında ilme dayanmayan şekilde hüküm vermenizi emreder. (A.Hulusi)

O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister. (Elmalı)

İnnema ye’müruküm bis sui vel fahşa Şeytan size kötülüğü ve gayri meşruluğu emreder. Hani Allah bize neyi emrederdi yukarıda? Hatırlayalım. Yukarıdaki ayette halalen tayyiben Onun karşılığı, şeytanın buradaki emirleri geldi. halalen tayyiben in karşılığı; sui vel fahşa Kötülüğü ve gayri meşruluğu emreder. ve en tekulu alellahi ma la ta’lemun Ve bir şey daha yaptırır size, ki o en tehlikelisi. Nedir o? Ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a yakıştırmanızı emreder. Yani bunları telkin eder.

Bilmediğiniz şeyi Allah’a yakıştırmak nedir? Allah hakkında sui zan etmek. Bilmeden konuşmak. Bilmeden konuşmanın her türü kötüdür. Ama bilmeden konuştuğunuz zat Allah ise çok daha kötüdür. Çünkü İnsana iftira etmek kötüdür. Allah’a iftira etmek çok daha kötüdür. İnsana sui zan etmek kötüdür, kötü zan da bulunmak, ama Allah’a sui zan etmek çok daha kötüdür. Onun için burada şeytanın yaptığı en büyük fenalıklardan birine dikkat çekiliyor özellikle. O da Allah hakkında bilmediği şeyleri konuşması.

Bunun tarihsel arka planında şöyle bir olay var. O da özellikle müşriklerin: “Falanca, Allah’la bizim aramızda şefaatçi. Putlar, bizi Allah’a yaklaştıran aracı.” Yine Yahudiler; kendilerine yine bir aracılar bulup; “Biz peygamber torunlarıyız. Onun için de Allah’ın seçilmiş kavmiyiz. Bize azap dokunmaz. Çünkü bize onlar sahip çıkacak, torpil geçecek.” Mantığını reddetmek için geliyor bu.

Bu Allah’a bir iftiradır. Allah eğer birine verdiği ödülü takdim etmesi için birini seçecekse o yine kendisine ait bir seçim olacaktır. Ama bu sadece ödül takdimidir başka bir şey değil. Ödülü takdim eden ödülün sahibi olmaz ki. Ödülü veren zat; “Bu ödülü de sen takdim et.” Diyebilir. O da kalkar onun adına ödülü takdim eder. Şimdi siz ödülü elinden aldığınız kimseyi ödülün sahibi olarak görürseniz olur mu? Ödülün hakiki sahibine hakaret olmaz mı?

İşte onun için burada, bu tip inanışlar reddediliyor. Özellikle müşriklerin putları için dedikleri; “Onlar bizi Allah’a ulaştıran aracılardır.” Mantığı reddediliyor. Allah’a iftira olarak görülüyor.

[Size başkalarına zarar vermeyi, eziyet etmeyi emreder ki bu, gazap/öfke melekesinin, gücünün ölçüsüzce kullanılmasıdır. Ve size “çirkini” emreder, yani çirkin hayasızlığı. Bu da şehvet melekesinin, gücünün ölçüsüzce kullanılması anlamına gelir.
“Allah, hakkında bilmediğiniz şeyleri söylememenizi emreder. ”Bu da mantık gücünün ölçüsüzce kullanılmasıdır. Çünkü akıl, vehme bulanmıştır. Vehim, bu bağlamda akla hükmeden, onu emrine alan şeytan işlevini görür. (İbn. Arabi-Tevilat)]

170 – Ve iza kıyle lehümüt tebiu ma enzellellahü kalu bel nettebiu ma elfeyna aleyhi abaena* e ve lev kane abaühüm la ya’kılune şey’ev ve la yehtedun.

Onlara: “Allâh’ın inzâl ettiğine (varlığın ve varlığınızın Allâh Esmâ’sı olduğuna ve Sünnetullah bilgisine) iman edin” denildiğinde onlar: “Hayır, babalarımız neye tâbi ise biz de onların tâbi olduklarına (dışsal tanrısallığa) uyarız” derler… Ya babaları gerçeğe akıl erdiremeyen hakikati bulamamış kişidiyseler? (A.Hulusi)

Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit de: “Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar? (Elmalı)

Ve iza kıyle lehümüt tebiu ma enzellellahü kalu bel nettebiu ma elfeyna aleyhi abaena kendilerine Allah’ın indirdiklerine iman edin, tabi olun, uyun denildiği zaman şöyle cevap verirler; bel nettebiu ma elfeyna aleyhi abaena Atalarımızın geleneğine uyarız biz. Başkasına uymayız derler. Şuna bakın..! e ve lev kane abaühüm la ya’kılune şey’ev ve la yehtedun Yoksa ataları, ya ataları akletmiyorlar, kafalarını çalıştırmıyor ve doğru yolda değilseler o zaman da mı onların yolunu izleyecekler, o zaman da mı onlara uyacaklar? Ya kafalarını kullanmayan ve doğru yolda olmayan kimselerse ataları?

Burada hakikatin ölçüsü veriliyor. Bu ayet neyi tefsir ediyor diye soracak olursanız, bu ayetin tefsir ettiği hakikat şudur. Hakikatin değeri kıdeminden kaynaklanmaz. Hakikatin değeri bizatihi kendisinden kaynaklanır. Onun için hakikat eski imiş, yeni imiş fark etmez. Atalarınızdan geliyor olması bir şeyin doğru olduğunun delili olamaz. Ama atalarınızdan gelen şeyler içerisinde hakikatler de olabilir. O hakikatlere sarılabilirsiniz, bunda hiçbir sakınca yok. Atadan geliyor diye reddetmekte doğru değil. Asıl olan o gelen şeyi süzebilmeniz, seçip ayıklayabilmeniz. Hakikat hakikattir eskisi yenisi olmaz.

Hakkın ölçüsü kıdemi değildir, eskiliği değildir. Atalar değildir. Babalar değildir. Gelenek değildir. Atalarınızın tamamı yanlış yolda olabilir. Ama sadece, yalnızca atalarımız bu yolda diye onları izlerseniz eğer hakikate küfretmiş olursunuz. İşte ayetin söylediği, tefsir ettiği gerçek budur.

171-) Ve meselülleziyne keferû kemeselilleziy yen’ıku Bi mâ lâ yesme’u illâ du’âen ve nidâen, summün bükmün ‘umyün fehüm lâ ya’kılûn;

Kâfirlerin hâli, kendilerine yönelen, çağıranların sesini duyup da ne dediğini anlamayanların hâline benzer. Çünkü onlar (anlayışları itibarıyla) sağırdırlar, dilsizdirler (Hakk’ı dillendiremezler), kördürler (apaçık hakikati değerlendiremezler). Akıllarını kullanmazlar! (A.Hulusi)

O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer; onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler. (Elmalı)

Ve meselülleziyne keferû kemeselilleziy yen’ıku Bi mâ lâ yesme’u illâ du’âen ve nidâen, Ayete bakınız. Onların misali, onların örneği var ya, kendilerine seslenen kimseyi işiten, ama onu yalnız gürültü ve patırtı olarak algılayan sürünün durumuna benzer. Çobanın haykırışını işiten.

Bir çoban düşünün, bağırıyor. Sürü sınıra tecavüz ediyor, ekine giriyor. Yasak sınıra giriyor ve çoban haykırıyor, sürüyü engellemeye çalışıyor. Ya sürü bir uçurumdan aşağı düşecek gidiyor. Hiç farkında değil. Ve çoban haykırıyor, ama çobanın haykırışını gürültü ve patırtı olarak algılıyor sürüdekiler. İşte ayette verilen müthiş manzara bu.

illâ du’âen ve nidâen kaba bir gürültü olarak algılıyorlar. Aynen bu tip insanların durumu gibi. Burada çoban, davetçiler. Allah’ın vahyine, mesajına davet edenler. Sürü bu daveti işittiği halde aldırmayanlar. Davet ise, haykırış ise, Allah’ın mesajı.

Şimdi bunu içinde yaşadığınız hayata tatbik edin. Etrafınıza bakın. Allah’ın yoluna davet ediyorsunuz. Bir ama düşünün. Gözleri görmüyor ve uçuruma doğru yürüyor. Ve bu amanın uçuruma doğru yürüdüğünü gören bir sorumluluk sahibi insan; Dur..! diyor. Dur..! Düşeceksin, öleceksin. Ama o bunun dur deyişini, bağırıyor çağırıyor zannediyor. Yani koyunun kaval dinlediği gibi derler ya Anadolu da, öyle dinliyor. Bir bağrık ve çığlık anlıyor. İşte böyle bir manzara. Ve bunların durumunu da Kur’an şöyle izah ediyor;

summün bükmün ‘umyün onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. fehüm lâ ya’kılûn Bir özellikleri var onların. Neden sağırdırlar, neden kördürler, neden sürüleşmişlerdir? Çünkü kafalarını kullanmazlar. Problem burada.

Üç ayetten beri ya’kılûn geliyor düşünün, kafayı kullanmak. Akıllarını çalıştırmamışlardır. Sürü psikolojisini bilirsiniz. En kolay yönetilen toplumlar sürüleştirilen toplumlardır. Onun için de zalim yöneticiler daima toplumlarını sürüleştirmeye çalışırlar. zalim yöneticiler daima sürüleşmiş toplumlara teşekkür borçludurlar. Çünkü çok kolay yönetilirler. O sebeple bugün..! Tarihte sürüleştirmenin farklı yöntemleri denenmiş. Bu ayetlerin indiği toplumda sürüleştirme babalar yöntemiyle götürülmüş.

Bugün ise sürüleştirme farklı farklı yöntemlerle yapılıyor. Örneğin futbol, örneğin müzik ve de buna benzer şeyler toplumun sürüleştirilmesine alet ediliyor. Araç ediliyor. Bakıyorsunuz, kendisine yönettiğiniz çığlığı sadece bağrık olarak sadece gürültü olarak algılıyor. Haykırıyorsunuz; Durun kalabalıklar..! Bu cadde çıkmaz sokaktır diyorsunuz, ama kalabalıklar, yığınlar sizi duymuyor. Duymuyor ve çıkmaz sokağa tosluyorlar ve sonuçta gelecekte işte bu oluyor.

[Ek bilgi; Dönüp giden kâfirleri çağıran kimsenin durumu, bağırarak hayvanları çağıran kimsenin “durumu gibidir. ”Çünkü hayvanlar sadece sesi duyarlar ve anlamını kavramazlar. İşte kâfirlerin Hak çağrısı karşısındaki durumları da buna benzer. (İbn. Arabi-Tevilat)]

[Ek bilgi; HZ. İSA’NIN AHMAKLARDAN KAÇMASI

Hz. İsa sanki bir aslan kovalıyormuş gibi dağa doğru kaçıyordu. Birisi ardından koşup; “Ey İsa dedi, hayrola peşinde kimse yok neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?”

Hz. İsa öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile veremedi, adam onun ardı sıra koşmaya başladı, arkasından da bağırdı. “Allah rızası için biraz dur da söyle neden kaçıyorsun, arkanda kovalayan yokken neden böyle yapıyorsun.

Hz. İsa; ”Bir ahmaktan kaçıyorum.” Dedi, “Benim yolumu kesme de kendimi kurtarayım.

Adam; “Körün gözlerini, sağırın kulağını açan sen değil misin?” Hz. İsa;

“Evet benim.”

“Ölüleri dirilten sen değil misin?”

“Evet benim”

“Topraktan canlı kuşlar da yapan sen değil misin?”

“Evet benim.”

Öyleyse kimden korkuyorsun?

“Allah adına yemin olsun ki İsmi Azamı köre okudum gözleri açıldı. Sağıra okudum duydu. Ölüye okudum dirildi. Fakat ahmağın gönlüne yüzlerce kere okudum fayda vermedi.”

Bunun hikmeti ne? Neden Ahmağa tesir etmiyor?

Ahmaklık Allah’ın kahrıdır, hastalık, körlük, sağırlık kahır değildir, bir iptiladır, iptila acınacak bir şeydir. Ona Allah’ta kulda acır. Fakat ahmaklık ahmağa da, on unla konuşana da zarar verir. Ahmağa çare bulmanın imkânı yok. Toprak suyu nasıl çekerse yavaş yavaş, ahmakta insanın dinini öyle çeker. (Mevlâna’dan Hikayeler)]

172-) Yâ eyyühelleziyne amenû külû min tayyibati mâ razaknâküm veşkürû Lillâhi in küntüm iyyahü ta’büdûn;

Ey iman edenler, sizi rızıklandırdıklarımızdan temiz olanlarını yeyin. Ve Allâh’a şükredin (bunu değerlendirin), eğer yalnızca O’na kulluk etmek istiyorsanız. (A.Hulusi)

Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin, eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız. (Elmalı)

Yâ eyyühelleziyne amenû Ey iman iddiasında bulunanlar. Harfiyen manası iman edenler. Ama iman bir iddia, iddia ise ispat ister. Ey iman iddiasında bulunanlar külû min tayyibati mâ razaknâküm sizin için verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin,veşkürû Lillâhi ve Allah’a şükredin.

Yukarda hatırlayacaksınız Ya eyyühen nas diye gelmişti. 168. ayette. Burada ise ne diye geliyor? Yâ eyyühelleziyne amenû Orada şükredin emri yoktu. Ama burada şükredin emri var. Çünkü iman etmeyen şükretmez de onun için. İman en büyük şükür, şükrün en büyük başlangıcıdır da onun için. veşkürû Lillâhi in küntüm iyyahü ta’büdûn; Tabii ki eğer gerçekten ona inanıyorsanız şükredin. Eğer şükretmiyorsanız, gerçekte ona inanmıyorsunuz demektir.

173-) İnnemâ harreme aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille Bihî li ğayrillah* femenidturre ğayre bağın ve lâ ‘adin felâ isme aleyhi, innAllahe Ğafûr’un Rahıym;

Size yalnızca ölmüş hayvanı, kanı, domuz etini ve Allâh’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kılmıştır. Ama zor durumda kalanın, kendine zulmetmeden, (haram kılınanı) helal kabul etmeyerek ve haddi aşmadan (ihtiyaç fazlasına kaçmadan) yemesinde üzerine bir suç yoktur. Muhakkak ki Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

O, size yalnız şunları haram kıldı: Ölü hayvan, kan, domuz eti, bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla ona da bir günah yükletilmez. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (Elmalı)

İnnemâ harreme aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille Bihî li ğayrillah Size yalnız; leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlar haram kılındı. Yasaklandı. femenidturre ğayre bağın ve lâ ‘adin Kim mecbur kalırsa; (Tırnak içinde cümle-i muntarıza)(İstemeksizin ve haddi aşmaksızın. Yani böyle içinden arzu etmeksizin ve haddi aşmaksızın) felâ isme aleyhi onun için bir mahsuru yoktur. Günah yok ona. innAllahe Ğafûr’un Rahıym; Bu gibi durumlarda Allah, bağışlayandır. Gafur’dur ve Rahiym’dir. Merhamet sahibidir. Affeder.

Burada Kur’an ın yasakları, özellikle yeme ve içme konusundaki yasaklar gündeme getiriliyor. Bu yasaklar her biri üzerinde saatlerce durulsa yeridir. Ancak biz daha sonra En’am suresinde, Maide suresinde ve Enfal suresinde yine geleceği için inşallah oraya havale ediyor ve kısa bir biçimde geçiyoruz bunu.

[Ek bilgi; DOMUZ ETİNİN HARAM KILINMASININ HİKMETLERİ
İslâm dini birtakım hayvanların etlerini yemeyi serbest bırakmışken, bazılarını yasaklamıştır. Meşrû kılınan veya yasaklanan hayvan çeşitleri incelendiğinde, insan sağlığı için yararlı hayvanların etinin meşru, zararlı olanların ise yasaklanmış olduğu anlaşılır.

ZEHİRLİ MADDELER
Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Böylece kan, yağ tanecikleriyle dolmuş olur. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalb enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağ içerisinde “sutoksin” denilen zehirli maddeler mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları icap eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi seklinde kendini gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, adeta domuza benzer. Bu sebeple, bu hastalığa “domuz hastalığı” (skrofuloz) adı verilir. Hastalığın ilerlemesi halinde, bütün lenf bezleri cerahatlanarak şişer. Ates yükselir, ağrı başlar ve tehlikeli bir durum ortaya çıkar.

FAZLA MİKTARDA KÜKÜRT
Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir. Bu sayede, vücuda fazla miktarda kükürt alınmış olur. Bu fazlalık ise kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar. Domuz eti devamlı yenirse, vücuttaki sert kıkırdak maddesinin yerini, domuzdan geçen sümüksü bağ dokusu alır. Bunun sonucu olarak, kıkırdak yumuşar; vücut ağırlığına tahammül edemeyerek altında ezilir. Böylece, eklemlerde bozulmalar meydana gelir. Domuz eti yiyenlerin elleri pelteleşir, yağ tabakaları teşekkül eder. Mesela yiyen kimse sporcuysa; yorgun, tembel ve hareketsiz olur. Bazı futbolcular bu sebeple mesleklerinden olmuşlardır.

AŞIRI BÜYÜME
Domuzda büyüme hormonu da çok fazladır. Doğduğu zaman birkaç yüz gram olan domuz yavrusu, altı ayda yüz kiloya (!) erişir. Bu kadar süratli gelişme, büyüme hormonunun fazlalığı sebebiyledir. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en etkili yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlamasıdır. Nitekim domuz kesim işiyle uğraşanlar, erkek domuzların belli bir yaştan sonra kansere yakalandıklarını ifade ederler.

DERİ HASTALIKLARI:
Domuz etinin ihtiva ettiği histamin ve imtidazol denilen maddeler, deride kaşıntı hissi uyandırır. Ekzama, dermatit, nörodermatit gibi iltihabi deri hastalıklarına zemin hazırlar. Bu maddeler ayrıca; kan çıbanı, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplar ve damar iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini artırır. Bu sebeple doktorlar, kalb hastalarına domuz eti yememelerini tavsiye ederler… (Devam ediyor)
Bu yazı Prof. Dr. Adem Tatlı’nın “Merak Ettiklerimiz-1 / Cihan Yayınları” adlı kitabından alınmış olup yazı Prof. Dr. Selahattin Salimoğlu’na aittir.]

174-) İnnelleziyne yektümûne mâ enzelAllahu minel Kitâbi ve yeşterûne Bihî semenen kalıylen, ülâike mâ ye’külûne fiy butûnihim illen nâra ve lâ yükellimühümüllahu yevmelkıyâmeti ve lâ yüzekkiyhim* ve lehüm azâbün eliym;

Onlar ki, Allâh’ın Kitaptan inzâl ettiğini (varlığın hakikati ve Sünnetullah bilgisini) gizleyip, onu (hakikatlerini) az bir paraya (dünyasal değere) satarlar; işte onlar batınlarını (dünyalarını) ateşten (yakıcı) başka bir şeyle doldurmuş olmazlar. Kıyamet sürecinde Allâh onlarla konuşmaz ve onları tezkiye etmez. Onlar için feci azap vardır. (A.Hulusi)

Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır. (Elmalı)

İnnelleziyne yektümûne mâ enzelAllahu minel Kitâbi ve yeşterûne Bihî semenen kalıylen Allah’ın mesajından bir kısmını gizleyen kimseler ve bunu az bir gelir karşılığı paraya tahvil edip satışa koyan kimseler var ya; ülâike mâ ye’külûne fiy butûnihim illen nâr..! Onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. ve lâ yükellimühümüllah..! Onlara karşı Allah nasıl davranacak biliyor musunuz; Allah bunlarla konuşmayacak.

Çok önemli, ilginç bir sitem var dostlar. Allah insana sitem ederse neden mahrum eder bakınız; Allah onlarla konuşmayacak. Tabii bunu Allah’ın insanla konuşmasının ne demek olduğunu bilen bilir. Allah’ın onlarla konuşmamasının anlamı aynı zamanda; vahyi Allah’ın onlara göndermemesi anlamına da geliyordu. İşte İsrail oğullarının elinden vahyi aldı ve bir başka millete verdi. Allah onlarla konuşmadı. Bunun bir başka tefsiri de budur. Allah tabii ki ahirette de Allah onlarla konuşmayacak.

Tabii Allah’ın insanla konuşması sürüyor, devam ediyor. Bu konuşma yalnızca vahiy indirme biçiminde olmuyor. Allah’ın insanla konuşması, kainat ayetleriyle, hadisat ayetleriyle oluyor. Başınıza gelen olayların için de Allah sizinle konuşuyor, mesaj gönderiyor. Ama eğer Allah sizinle konuşmazsa başınıza olay gelir ama onun içinde ki mesajı okumazsınız. Okuyamazsınız. Göremezsiniz. İşte bu en büyük felaket değil midir? Asıl felaket başınıza bir olayın gelmiş olması değil, o olayın içinden ders alamamanız, oralardan mesaj çıkaramamanızdır. Ki, bu Allah’ın sizinle konuşmaması anlamına gelir.

ve lâ yükellimühümüllahu yevmelkıyâme ayetteki özellikle kıyamet günü için. Kıyamette Allah onlarla konuşmayacak. ve lâ yüzekkiyhim Allah onları arındırmayacak, temizlemeyecek. ve lehüm azâbün eliym acıklı bir azap onlarla olacak.

175-) Ülâikelleziyneşteravüd dalâlete Bil hüdâ vel azâbe Bil mağfirati, femâ asbera hüm alennâr;

İşte bunlar BilHÜDA (nefslerinin hakikati olan Allâh Esmâ’sına iman) karşılığında dalâleti (dışa yönelik tanrı inancına sapmak); mağfiret (hakikatindeki Esmâ inancı getirisi olan bağışlanma) yerine azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar dayanıklı imişler! (A.Hulusi)

İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar! (Elmalı)

Ülâikelleziyneşteravüd dalâlete Bil hüdâ işte onlar var ya, onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın aldılar. vel azâbe Bil mağfirati mağfirete karşılıkta azabı satın aldılar. femâ asbera hüm alennâr;

Burada ince bir ironi var. Meğer onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıymış. Hele bir insanın, bir toplumun bunu yapması, ateşe karşı dayanıklı olması demektir. Ya da ateşe karşı dayanıklı olduğunu zannediyorsa böyle yapar. Yoksa Allah’ın ateşinden korksa bir toplum nasıl bunu yapabilir. Meğer onlar ateşe ne kadar dayanıklıymış.

Hani peygamberimizin de bir hadisinde, uzun bir hadisinde; Ateşe dayanacağın kadar günah işle..!” Deniyor ya..! Aslında onlar ateşe dayanıklı değil..!

176-) Zâlike Bi ennAllahe nezzelel Kitâbe Bil Hakk* ve innelleziynahtelefu fiyl Kitâbi lefiy şikakın be’ıyd;

Bundan dolayıdır ki, (biennallâh) Allâh, ilmindeki, varlığın hakikati ve Sünnetullah bilgisinin açığa çıkmış hâli olan evren içre evrenler ilmini (Kitap) bizâtihi Hak olarak (bilHakk) inzâl etmiştir. Muhakkak ki Kitapta (bu bilgide – oluşta) ihtilaf edenler (bu gerçeğe karşı çıkanlar) kesinlikle gerçekten çok uzağa (şikakı baiyd) düşmüşlerdir. (A.Hulusi)

Şüphesiz ki Allah kitabı hak bir sebeple indirmiştir. Kitap hakkında ihtilafa düşenler ise, şüphesiz haktan uzak, bir anlaşmazlık içindedirler. (Elmalı)

Zâlike Bi ennAllahe nezzelel Kitâbe Bil Hakk İlahi kelamı, hakikati ortaya çıkarmak için indirdi Allah. İşte; Zâlike İşte bu nedenle Allah Bi ennAllahe nezzelel Kitâbe Bil Hakk İlahi kelamı; Hakikati ortaya çıkarmak için indirdi. Böyle çevirebiliriz.

ve innelleziynahtelefu fiyl Kitâbi lefiy şikakın be’ıyd; Onlarsa ilahi kelam üzerinde tartışarak Hakkın çok çok uzağına düştüler. Hakkın uzağına düşenler, Allah’ın kelamını tartışanlardır. Allah’ın kelamını tartışmak, Allah’ın kanunlarını tartışmak, Allah’ın yasaları üzerinde tartışma yapmak ve bunları inkar etmek, hakkın, hakikatin, gerçeğin çok ötesinde ve uzağında yaşamaktır. Bu tür insanlar ebediyen Hakkı göremeyeceklerdir. Hakkı duyamayacaklardır. Haktan yana olamayacaklardır. Allah böyle bir duruma düşmekten hepimizi korusun.

Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 23 Mart 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: