RSS

İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (275-286) (20)

06 Nis

231

“Euzübillahimineşşeytanirracim.”

“Bismillahirrahmanirrahim”

Sevgili dostlar bugün dersimize bakara suresinin 275. ayetinden devam ediyoruz.

275-) Elleziyne ye’külunerRibâ la yekumune illâ kema yekumülleziy yetehabbetuhüşşeytanu minel mess* zâlike Bi ennehüm kalu innemel bey’u mislürRibâ* ve ehalellahul bey’a ve harremerRibâ* fe men caehu mevızatün min Rabbihi fenteha felehu ma selef* ve emruhu ilAllah* ve men ‘ade feülaike ashabünnar* hüm fiyha hâlidun;

Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, “alışveriş de faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.(elmalı)

Riba yiyenler, şeytan (cin) çarpmış (asılsız fikirlere obsede olmuş) kişi nasıl ayağa kalkarsa öylece kalkarlar. Bu onların, ribayı alışverişle aynı tutmalarından ileri gelir. Oysa Allâh alışverişi helal kıldı, ribayı haram. (Alışverişte aldığının karşılığı ödenir; riba ise verilen borcun çeşitli miktarlarda fazlasıyla karşılığının alınmasıdır. Riba, karşılıksız yardımlaşma “infak” anlayışının tam zıddıdır.) Artık her kim Rabbinden gelen öğüt ile ribadan vazgeçerse, geçmişi ona aittir, hakkındaki hüküm ise Allâh’ındır. Kim de döner riba alırsa, işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada sonsuza dek kalırlar. (A.Hulusi)

Elleziyne ye’külunerRibâ la yekumune illâ kema yekumülleziy yetehabbetuhüşşeytanu minel mess Faiz yiyen kimseler şeytanın dokunduğu, şeytanın, kendisini aklını çeldiği, şeytanın ruhunu satın aldığı kimse gibi hareket ederler.

Hatırlayacak olursanız önceki dersimizde işlediğimiz ayetler infak ve sadakadan, karşılıksız yardımdan ve iyilik için harcamadan söz etmişti. Burada faizle ilgili bir konuya geçti Kur’an. İnfakla ilgili konuyla, faizle ilgili konu arasında bir bağ kurdu. İnfakla faizi, karşılıksız yardımla faizi birbirinin zıddı olarak karşı karşıya oturttu ve onun içinde toplumsal bir virüs, ekonomik bir mikrop ve sosyal bir çok olumsuzluğun kaynağı olan faiz illetini şöyle tanımladı bize. “Faiz yiyen kimseler, aklını şeytanın çaldığı, şeytanın ruhunu satın aldığı kimse gibi hareket ederler.” Yani faizci gerçekten de yüreği ile hareket etmez.

Burada öncelikle neden faiz yiyen kimse ruhunu şeytanın satın aldığı kimse gibi hareket eder. Neden faiz yiyen kimse şeytan çarpmış kimse gibi hareket eder..! Onun sebebini iyi bilmemiz için faizin tabiatına bakmamız lazım.

Faiz semantik açıdan kelime anlamı, taşmak, kabarmak manasına gelir. Ama Kur’an da geçen faiz yerine geçen kelime Riba. Aslında Riba’dır faiz değildir.

Peki Riba ne demek? Riba yine artmak, çoğalmak, üremek, fazlalaşmak, beden için gelişmek, büyümek anlamlarına gelir sözlük anlamı olarak.

Faizin riba yerine kullanılması semantik bir hile. Tahminimce Osmanlı döneminde Devletin batılılara borçlanmasını dindar halka izah edebilmek için galiba böyle semantik(Anlam bilim) bir hileye başvurulmuş. Ribanın yerine faiz denilmiş. Ama tabii ki aklı başında olan insanlar bu semantik hileyi hemen fark edip aslında faizin riba olduğunu anlamışlar ve faiz Türkçe de riba yerine kullanıla gelmiş.

Faiz konusunda ilk inen ayet, Rum suresinin 39. ayeti.

[Ve ma ateytüm min riben li yerbüve fiy emvalinNasi fela yerbu indAllah* ve ma ateytüm min zekâtin türiydune vechAllahi feülaike hümül mud’ıfun; Rum/39

Nâsın mallarında nemalansın diye verdiğiniz ribâ (fâız) Allah yanında nemalanmaz, Allah yüzünü murad ederek verdiğiniz zekât ise katlayanlar işte onlardır. Elmalı)

İnsanların, malları artsın amacıyla riba almak üzere verdiğiniz şey, Allah indînde artmaz! Vechullahı isteyerek zekât (tezkiye, saflaştırma) olarak verdiğinize gelince; işte onlar kat kat arttıranların ta kendileridir!(A.Hulusi)

Bu ayette faizle verdikleriniz Allah katında size bir artış sağlamaz denilir. Yani faiz yerilmekle birlikte faiz yasağına doğru giden ilk basamak olmakla birlikte; Rum suresinin 39. ayeti, yine de bu ayette açıkça faiz yasaklanmaz ancak yerilir.

Faiz konusunda yasak kipiyle gelen Kur’an da ki tek ayet Alu İmran suresi 130. ayeti. Bu ayette;

[Ya eyyühelleziyne amenû la te’külürRiba ad’afen mudaafeten, vettekullahe lealleküm tüflihun; Al-u İmran/130

İbrahimin milletinden kim yüz çevirir? Ancak kendine kıyan sefîh, hakikat biz onu Dünyada ıstıfa ettik, Ahırette de o hiç şüphe yok salâhile seçilenlerdendir. (elmal)

Ey iman edenler, kat kat arttırılmış riba (faiz) yemeyin (tefecilik yasaklanmıştır)! Allâh’tan (yaptıklarınızın getirisini kesinlikle yaşatacağı içindir ki) korunun; kurtuluşa eresiniz!(A.Hulusi)

Ey iman edenler iman iddianızı ispat etmek istiyorsanız kat kat faiz yemeyiniz.

Bu yasak kipiyle gelen tek ayettir. Onun için de Kur’an da faiz, kat kat sıfatıyla ilk defa Al-u İmran suresinde yasaklanmış. Lakin faiz yasağı belli bir süreç içerisinde son şeklini bu surede ki işte tefsirini yaptığımız bu ayetlerle almış.

Bildiğiniz gibi faiz vadeli borçlanmalarda verilen borca karşılık alınan fazlalıktır. Faizin İnfakın karşısına yerleştirilmesi aslında faizin insandaki iyilik duygusunu, insandaki yardım duygusunu öldürdüğünün bir işaretidir. Gerçekten de faiz İnsanlara iyilik etme, insanlara yardım etme, darda kalmış insanların elinden tutma gibi erdem ve faziletleri yok ediyor.

Bir toplumda faiz ne kadar artmışsa o toplumda yoksulluk ve iyilik duyguları da o denli azalmış, Bir toplumda faiz ne kadar azalmışsa yoksullukta o denli azalmış ve iyilik duyguları o denli artmıştır. Onun için faizi Kur’an ın karşılıksız yardım anlamına gelen infakın karşısına yerleştirmesi aslında toplumsal açıdan bir toplumun fazilet ve rezile tinin kaynağının ne olduğunu göstermesi açısından çok manidardır. Devam ediyoruz;

zâlike Bi ennehüm kalu innemel bey’u mislürRibâ İşte bu niçindir? Yani faiz yiyen kimseler niçin şeytan çarpmış gibi hareket ederler sorusunun cevabı nedir? Çünkü onlar; “Alış verişte faizdir.” Dediler. “Faiz gibidir” Dediler. Aslında alış verişle faizi aynı gören mantık, sakat bir mantık. Çünkü alışveriş mutlaka bir değer alınır o değer karşısında bir bedel ödenir. Alışverişte değeri alan insana bir şey geçer. Bir maldır, bir hizmettir, bir menfaat temin eder ve bu onun mülkiyetine girer. Bir malı alır ve onun mülkiyetine girer. Onun üzerinde tasarruf eder. Lakin faiz vermek için aldığı borçta bir mülkiyeti yoktur. Borçlananın aldığı borç üzerinde mülkiyeti yoktur. Onu geri verecektir. Bu bir.

İkincisi alışverişte üretilen bir değer takas edilir. Faizde ise üretilen hiçbir değer yoktur. Sırf paradan para kazanılır. Alış veriş karşılıklı rızaya dayalı karşılıklı menfaatleşme hadisesidir. Ama faiz insanların mecburiyetinden, insanların daralmasından, insanların ekonomik olarak sıkıntıya düşmesinden istifade ile adeta fırsatçılık yapmaktır ve bu fırsatçılığı paraya tahvil etmektir. Onun içinde bugün faiz belasının ne büyük bir toplumsal yara olduğunu, bizim içinde yaşadığımız bu toplumdan daha iyi kimse bilemez. Aslında enflasyonun en büyük sebebi faizdir, faizin sebebi de enflasyondur. Yani bunlar birbirini doğurur.

Bir ülke düşünün ki, o ülkede yeni doğan bir çocuğun gelecekte doğacak torunu dahi borçlu doğuyor. Bunun sebebi faizdir. Artık dünya toplumları faiz alanlar ve faiz verenler diye ikiye ayrılıyor. Faiz alanlar dünyayı sömürenler, faiz verenler se sömürülenler sınıfına giriyor.

Faiz alanlar aslında dünyanın %20 sini, %20 nüfusunu kendilerinde barındıkları halde, dünya gelirlerinin %80 ini alıyorlar. Faiz verenlerse dünya nüfusunun %80 ini bünyelerinde barındırdıkları halde dünya gelirinin sadece %20 sini alıyorlar.

Bu nasıl bir paylaşım. Bu taksimi eğer kurt kuzulara şah olsa yine yapmaz. Yapamaz. Ama böyle bir dünyada nasıl adalet olur, nasıl açlık önlenir, nasıl sosyal adalet sağlanır..!

İşte Kur’an ın faizi yasaklamasının temelinde yatan sebep budur. Yani sosyal adaletin sağlanması ve servetin; insanların zenginlerinin elinde bir devlete dönmemesi.

ve ehalellahul bey’a ve harremerRibâ Oysa ki Allah alış verişi helal, faizi ise haram kıldı.

fe men caehu mevızatün min Rabbihi fenteha Her kim Rabbinden kendisine öğüt gelir gelmez bu işe son verirse felehu ma selef evvelki kazandıkları kendisine kalır.

ve emruhu ilAllah onun hakkında karar vermekte Allah’a kalır.

ve men ‘ade feülaike ashabünnar Kim de Allah’ın verdiği bu öğütten yüz çevirirse işte o; hüm fiyha hâlidun; İçerisinde ebedi kalmak üzere onun cezası cehennemdir, o cehennem ehlinden olacaktır.

Ever sevgili dostlar, biraz önce de ifade ettik faiz sosyal bir virüs. Faizi yasaklayan delilleri ulema 2 başlık altında ele almış.

1 – Kat’i deliller,

2 – Zanni deliller.

Bunlara göre de faizi 2 ye ayırmışlar.

1 – Kat’i delillerle yasaklanan vadeli borçlanmalarda ki faiz

2 – Zanni ve haber-i ahat (mütevâtir olmayan haberler) delillerle yasaklanan ya da kıyasla yasaklanan diğer faiz türleri.

Kat’i delille yasaklanan Kur’an da ki ayetlerle yasaklanan faiz türü; Vadeli borçlanmalarda uygulanan faiz türüdür. Bu faiz türü cahiliye döneminde yürürlükte olan, geçerli olan, yaygın olan tek faiz türüydü. Cahiliye döneminde vadeli borçlanma yapan insanlar, borçlandıkları insanlara belli vadelerde faiz öderlerdi. Para sahibi, yani borç veren, faizle borç veren sermayedar, vade dolduğunda borçluya gelir, ödeyecek misin, yoksa arttırayım mı derdi. Eğer borçlu ödeyemeyecek olursa mevcut oluşmuş faizi de sermayenin üzerine ekler ve onu tekrar faizle vermiş kabul ederdi. Bu şekilde üzerinden aylar, ya da yıllar geçince artık ödenemez duruma gelirdi. Öyle çoğalırdı ki kat kat olurdu verilen ana para. Ve bu şekilde yoksullar hep sermayedarların kölesi gibi kullanılır ve sermayedarlar da insanların emeğini hiç zahmet çekmeden sömürmüş olurlardı.

İşte cahiliye döneminde ki bu faiz türüne Riba-i nesie denilirdi. Yani vadeli borçlanma faizi.

Bir de zanni delillerle yasaklanan Riba fable var. Yani peşin alış verişlerde oluşan faiz. Peşin alışverişlerde de peşin ödemenin avantajını, alınan malın daha fazlasını alarak, almak isteyerek bu avantajı faize dönüştürürlerdi. Hatta bazen peşin ödeme yaparlar, peşin ödemeyle malın değerinin çok üstünde, ödenen miktarın çok üstünde bir mal alırlardı. Yani faizi tersinden çalıştırırlardı. İşte bu da Riba fadle idi. Riba fadleyi yasaklayan hadisler var. Bu anlamda şu meşhur hadis gerçekten de tüm kaynaklarımızda zikredilir;

Ez zehabu, biz zehebi. El varaku bil varaki, eş şairu biş şairi, el hıntetu bil hıntati, et temru bit temri ye dem biyet ve illa riban.

6 madde sayılır. Altın, gümüş, hurma, tuz, arpa, buğday. Bunlar aynı oranda ve peşin olarak değiştirilebilir birbirleri ile. Yani altın altınla, gümüş gümüşle oran değişmeksizin değiştirilebilir. Eğer aynı cinslerde oran değişirse o zaman faiz olur anlamını taşıyor. Lakin şu bir gerçek ki, örneğin İmam Malik, işlenmiş bileziği işlenmemiş altın para karşılığında satın alırken daha fazla ağırlıkta bir altın vermeye cevaz vermiş. Bunu da işlenmiş bilezikteki işçilik hakkı olarak görmüş.

Demek ki bu tip alışverişler daha çok içtihadi oluyor. Bu tip alışverişlerde aslında ahlaki bir ölçü olarak karşıdaki insanın aldanması, karşıdaki insanın sömürülmesi, karşıdaki insanın emeğinin haksız yere zulmen gasp edilmesi ölçü ve illet olarak konulmuştur. Eğer bu varsa o zaman orada bir haksızlık bir zulüm ver demektir. Zaten faizli muamelelerin illeti de budur. Yani haksız yere kazanılmış olması. Karşıdaki insanın emeğinin zulmen elde edilmiş olmasıdır.

İşte bu noktada ulema 2 ye ayrılmış. Bir kısmı faizi mutlak manada yasaklarken, bir kısmı mutlak manada yasak olan faizin lebanesie, vadeli borçlanmalar da faiz olduğunu söylemiş, diğerlerinde faizin şartlarının oluşmadığı sonucuna varmışlar ve bu noktada İbn. Abbas’ın da faizin sadece vadeli borçlanmalarda olduğunu, rivayet edildiğini görüyoruz kitaplarda. Ki İbn Abbas bu görüşüne şu hadisi delil getirmiş.

– La riba, illa fin nesie.

Yani vadeli borçlanma dışında hiçbir şeyde faiz geçerli değildir. Faiz yoktur manasına gelen bu hadisi delil getiriyordu. Ki İbn. Abbas bu hadisi Usame bin Zeyd’den duyduğunu söylemişti. Ama daha sonra kendisine Resulallah’tan gelen ve diğer faiz çeşitlerini de yasaklayan hadisler aktarıldığında;

– Ben bunu bilmiyordum..! Deyip bu görüşünden döndüğü de söylenir.

Aslında faizli muamelelerde esas olan şu olmalıdır. İnsanlar içinde yaşadıkları toplumda başkalarının mallarını haksız yere elde etmekten, başkalarının alın terini haksızca sömürmekten mutlak bir biçimde kaçınmalı ve bunun adı ne olursa olsun Kur’an ın ruhuna aykırı, Kur’an ın hükümlerine aykırı bir davranış olduğunu bilmeli.

Bu noktada ayrıntılara girerek hangi alışverişte faiz vardır, hangi faiz Kur’an ın bu ayetlerinin kapsamına girer, hangisi girmez diye bir tartışma açmak yersiz olacaktır. Asıl olan şudur; İnsanlar bu noktada ahlaki davranmak zorundadırlar. Kime karşı? Önce kendilerine karşı ve bunun içinde öncelikle fetvayı vicdanlarından, yüreklerinden almak durumundadırlar. Yoksa bir başkasından ısrarla devşirilmiş bir fetva ile insanlar eğer kurallara karşı, kanuna karşı hile yoluna gidiyorlarsa şunu iyi bilsinler ki Allah görmektedir ve kimse Allah’ı aldatamaz.

276-) YemhakullahurRibâ ve yurbis Sadekat* vAllahu la yuhıbbu külle keffarin esiym;

Allah ribayı mahveder de sadakaları nemalandırır, Hem Allah vebal yüklenici musırr kafirlerin hiç birini sevmez. (Elmalı)

Allâh ribayı (gelirini) mahveder, sadakayı (gelirini) ise arttırır! Allâh, suçlarında ısrar eden nankörlerin hiçbirini sevmez. (A.Hulusi)

YemhakullahurRibâ Allah faizin bereketini kaldırır. ve yurbis Sadekat ve karşılıksız yardıma bereket katar. vAllahu la yuhıbbu külle keffarin esiym; Allah günahta ısrar eden her inatçı kafiri sevmez. Burada ki külle keffarin esiym günahta ısrar eden inatçı kafir ya da nankör diye çevirebiliriz.

Neden böyle şiddetli bir hitap gelmiştir? Çünkü Allah’ın açık emrine rağmen eğer insanlar hala kat kat faiz yemeye devam ediyorlarsa, aslında yukarıdaki ayetin ifadesiyle bu bir çılgınlıktır. Şeytan çarpmış insan gibi hareket edenler diyor 275. ayet.

Faizcinin mantıklı hareket etmediği malum. Çünkü faizci gözünü hırs bürümüş biridir. Düşünmez karşıdaki insana verdiği paranın bu kadar gelir getirip getirmeyeceğini. Düşünmez karşıdaki insanın kendisinden aldığı borcun zararda edebileceğini. O borçla yapılan ticaretin nihayetinde, sonuçta kar da zarar da edebileceğini düşünmez.

Onun için faizci çılgın gibi hareket eder. Aklıyla hareket etmez. Mantığı ile hareket etmez. O iç güdüleriyle hareket eder. Hırsla hareket eder. Yığma tutkusuyla hareket eder. O sürekli kazanmak ister. Lakin kazancın bereketine bakmaz. Kazandıklarını rakama vurur. Lakin rakama vurduğu kazancın mutluluğuna ne kattığına bakmaz. Oysaki bu ayet; YemhakullahurRibâ ve yurbis Sadekat Allah faizin bereketini kaldırır diyor ve karşılıksız yardımlara, sadakalara bereket katar diyor.

Evet, siz para kazanabilirsiniz, lakin hiç kimse kazandığı paraya bereket katamaz. Kazandığınız paranın bereketini Allah verecektir. Bu da o kazancın temizliği ile orantılıdır. Kazanmak yalnız başına insani bir erdem değildir. Helal kazanç bir erdemdir.

Kazanç nereden gelirse gelsin, ama gelsin diyen insanlar, kazançlarının esiri olmuşlardır. Onlar aslında elleri ile efendisini tedarik eden bir köleye benzerler. Onlar mallarının kölesidirler. Paralarının kölesidirler. Onun için de akıllı hareket etmezler. Faizci aklıyla hareket etmez. İç güdüleri ile hareket eder. Daha fazla hep daha fazla, hep daha fazla ister.Gözü doymaz. Cebi doysa da kesinlikle gönlü doymaz. Bu doyumsuzluk onu, dünyayı yitip yutacak kadar hırslı hale getirir. Öyle bir hal alır ki sonunda kazanç hırsı, işte onun cin çarpmış gibi, şeytan çarpmış gibi mantıksız ve akılsızca, ömrünü sırf kar uğruna tüm değerlerini, tüm ahlaki değerlerini feda eden bir insan müsvettesi olarak karşımıza çıkar.

277-) İnnelleziyne amenû ve amilus salihati ve ekamus Salate ve atevüz Zekate lehüm ecruhüm ınde Rabbihim* ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;

İman edib eyi işler yapan ve namaz kılıb zekât veren kimselerin Rabları ındinde ecirleri şüphesiz kendilerinindir ve onlara bir korku yoktur ve mahzun olacak değildir onlar. (Elmalı)

İman edip bunun gereği olan yararlı fiilleri uygulayan, salâtı ikame eden ve zekâtı verenlerin Rableri indînde özel karşılıkları vardır. Korku yoktur onlar için ve onları hüzünlendirecek bir şey de olmaz. (A.Hulusi)

İnnelleziyne amenû ve amilus salihati İman eden. Evet. İman öncelikle kendisinden bilgi ve akıl yoluyla emin olduğumuz şeydir. İman eden lafzıyla başlaması bu ayetin öncelikle faize karşı insanın aldığı tavırla alakalıdır. Bilgi ve akılla faizin, insanlığın zararına olduğuna inanmıyor musunuz. O halde Allah’ın, Eğer buna inanıyorsanız faizin bilgi ve akılla insanlığın zararına olduğuna inanıyorsanız, Ki tüm ekonomi teorilerinde faiz bir virüstür. Hiçbir ekonomi yüksek faizi, hatta faizi ekonomiye bir katkı olarak görmez. Onun için dünyanın en gelişmiş ülkeleri faizin en az, hatta 0 noktaya yakın olduğu ülkelerdir. Onun için Dünyanın en geri kalmış, en yoksul ülkeleri de faizin kat kat olduğu ülkelerdir.

Buradan bile yola çıkarsanız faizin ne büyük bir musibet, sadece uhrevi değil, dünyevi bir musibette olduğunu anlarsınız.

İşte bu noktada Allah bir şeyi yasaklıyorsa sizin aleyhinizedir ey insan dercesine ayet İnnelleziyne amenû diye başlıyor. Allah’a güven problemidir bu. Allah’a güvenenler Allah’ın yasakladıklarının kendilerinin hayrına olduğunu da bilirler. Onun için Allah’a iman şart. Allah’a sonsuzca güveneceksiniz ki O’nun emir ve nehiylerinin sizin hayrınıza olduğunu bilesiniz.

Yalnız bu yetmiyor tek başına. Allah’a güvenmek tek başına yetmiyor. Bunu amelle, eylemle taçlandırmak lazım. O halde ikincisi ve amilussalihat yararlı iş işleyenler. Evet, amelle taçlandırmak Allah’a güveni. Yani bu imanı harekete dönüştürmek, eyleme geçirmek. İman bir ağacın kökü ise amel de o ağacın meyvesidir demiştim daha önceki derslerimde. Ve devam ediyor:

ve ekamus Salate Ve namazı ayağa kaldıranlar, namazı ikame edenler, Kılanlar diyemiyorum. Çünkü ayetin vermek istediği anlamı tan vermiyor.

Namazı ikame etmek ne demek? Namazı hayata dönüştürmek. Namazı ayağa kaldırmak, namazı içselleştirmek, namazı canlandırmak demek. Salih amelden ayrı olarak ele alındığına göre namaz çok daha farklı bir fonksiyona sahiptir. Yani yalnızca Salih amel olarak değerlendirilemez.

Namazın fonksiyonu çok daha geniş, çok daha ulvi olsa gerek. Namazı ikame etmenin ne anlama geldiğini iyi öğrenmek için Maun suresine tekrar bakmak lazım. O surede namaz, yoksula yardım, yetimi gözetmek, başkalarına iyilikte bulunmak, açları ve yoksulları doyurmakla yan yana geliyor. Yani iç içe bunlar. Onun için namazı ikame etmekten maksat, namazın ruhunu hayata taşımak, hayatı namaza dönüştürmek olsa gerek.  Ve devam ediyor.

ve atevüz Zekate ve zekatı verenler.

Zekat arınmak anlamına gelir. Temizlenmek anlamına gelir. Malından vererek iç zenginlik alanlar. Yani siz Allah rızası için servetinizden bir şeyler vereceksiniz, Allah’ta size manevi servet verecek yüreğinize. İç zenginlik verecek. Siz mal vererek içinizi arındırmış olacaksınız. İçinizi temizlemiş olacaksınız. Zekatın fonksiyonu da zaten budur. İşte bunlar;

lehüm ecruhüm ınde Rabbihim Bunların ücretleri, karşılıkları, ödülleri Rableri katındadır. Yani bunların ödülünü belirleyecek olan yalnızca Allah’tır.

ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun; En önemlisi de nedir biliyor musunuz, onlar geleceğe ilişkin kaygı, geçmişten dolayı üzüntü duymayacaklar. Geleceğe ilişkin kaygı duymayan Allah’a güvenmiş insandır. Faiz alanlar geleceğe ilişkin kaygı ve korku duyanlardır. Güven içinde olmayanlardır. Gözünü para hırsı bürümüş bir insan, geleceğine kuşku ile bakan, gelecekten hiç emin olamayan insandır. Gelecekten emin olan, Allah’ın kendisini koruyup kolladığını bilen ve buna iman eden bir insanın gözünü hırs bürümez.

Çünkü o bilir ki kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar.

Çünkü o bilir ki Allah Rezzak-ı Alemdir.

Çünkü o bilir ki kendisi Allah’ın kullarına merhamet ederse Allah’ta kendisine merhamet eder. Onun için; ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun; Gelecek endişesi taşımazlar. Gelecek endişesi taşımadıkları için onları kimse korkutamaz. Satın alamaz. Satın alamaz, çünkü onlar hayatlarını ebedi değerler uğruna vakfetmişlerdir. Onlar bir tek varlığa satmışlardır varlıklarını, o da Allah. Allah’a sattıkları için onları kimse satın alamaz.

Onlar faiz yiyenlere dudak bükerek bakarlar, acıyarak bakarlar. Çünkü onlar akıllarıyla hareken eden değil, iç güdüleriyle, tutkularıyla hareket edenlerdir.

Çünkü onlar ebedi istikballerini geçici bir zevk için feda edenlerdir.

Çünkü onlar menfaatini bilmeyenlerdir.

Onun için işte bunlar gelecekten emin olmuşlardır. Allah’a güvenmişlerdir imanları bu anlama gelir.

Geçmişte yaptıklarından da üzüntü duymayacaklar, ve la hüm yahzenun; üzüntü duymayacaklar. Yani yaptıkları hayırlardan, insanlara yaptıkları fedakarlıklardan, verdikleri sadakalardan, doyurdukları yoksullardan, giydirdikleri açlardan, açıklardan dolayı pişman olmayacaklar. İyi ki yapmışız diyecekler. Memnun olacaklar. Hatta keşke daha fazla yapsaydık diyecekler. Hiç pişman olmayacak, aksine sevinecekler, memnun olacaklardır.

Pişman olacak olanlar faiz yiyenler, başkalarının mallarına haksızca saldıranlar, gözü gönlü doymayanlar, büyük bir hırsla Dünyaya abananlar ve dünyayı, malı efendisi haline getirenler olacaktır.

278-) Ya eyyühelleziyne amenüttekullahe vezeru ma bekıye miner Ribâ in küntüm mu’miniyn;

Ey o bütün iman edenler! Allah dan korkun ve riba hesabından kalan bakayayı bırakın eğer gerçekten müminlerseniz. (elmalı)

Ey iman edenler, Allâh’tan korunmak için ribadan arta kalanı terk edin, eğer iman edenlerdenseniz. (A.Hulusi)

Ya eyyühelleziyne amenüttekullahe vezeru ma bekıye miner Ribâ Ey iman edenler, iman iddiasını ispat etmek istiyorsanız Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve faizden kaynaklanan kazançlarınızın tümünden vazgeçin. İman iddianızı ispat etmek istiyorsanız. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız zaten Allah’ın bu davetine hemen icabet edersiniz. Vazgeçersiniz. Vazgeçmek ne kelime, sadece faizinden kaynaklanan kazançların tümünden vazgeçin diyordu Allah, ama siz eğer siz Allah’a tam teslim olursanız, hepsinden de vazgeçebilirsiniz.

Unutmayın, Hz. Ebu Bekir bir infak toplama sırasında elindeki, avucundakilerin tümünü Allah’ın Resulünün önüne getirip bırakmış, Allah’ın Resulü ona,”Çocuklarına ne bıraktın” diye sorunca; “Onlara Allah ve resulünü bıraktım.” Demişti. Gerçekten Allah’a tam teslim olan, Allah’a güvenen, istikbal denince ebedi istikbali anlayan bir insan bırakın faiz karşılığında verdiği borçların faizinden vazgeçmeyi, kendi kazandığı helal servetinden bile vazgeçip Allah yolunda onları harcayabiliyor. O halde inanan bir insan için ne kıymeti var Allah’ın bu teklifini yerine getirmenin.

in küntüm mu’miniyn; Tabii ki eğer gerçekten inanıyorsanız. Ayet böyle bitiyor. Eğer gerçekten inanıyorsanız faizden kaynaklanan kazançlarınızın tümünden vazgeçin diyor. Bunu yapabilecek bir insanın öncelikle bir haslete sahip olması lazım. O da Allah’a karşı sorumluluğunun bilincine varmak. Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan, insana karşı da sorumluluğunun bilincinde olur. Allah’a karşı sorumluluk duymayan insana da sorumluluk duymaz. Bunlar birbirlerinin paralelidir. Birbirini getiren şeylerdir. Onun için Kur’an her Allah’a karşı sorumluluğa çağırdığında, siz aynı zamanda bunu kendinize insana ve eşyaya karşı sorumluluğa çağırmış gibi anlamalısınız.

279-) Fein lem tef’alu fe’zenû Bi harbin minAllahi ve RasuliHİ, ve in tübtüm feleküm ruûsü emvaliküm* la tazlimune ve la tuzlemun;

Yok eğer yapmazsanız o halde Allah ve Resulünden mutlak bir harb olunacağını bilin ve eğer tevbe ederseniz ne’sülmallariniz sizindir, ne zalim olursunuz ne mazlûm. (elmalı)

Eğer bunu yapmazsanız, bilin ki Allâh ve Rasûlüne savaş açmış olursunuz. Eğer bu yanlış tutumunuzu idrak edip bir daha yapmamak üzere vazgeçerseniz, anaparanızı almaya hak kazanırsınız. (Böylece) ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz. (A.Hulusi)

Fein lem tef’alu fe’zenû Bi harbin minAllahi ve RasuliHİ Eğer yapmayacak olursanız o zaman iyi bilin ki Allah’a ve Resulüne karşı harp ilan etmiş olursunuz.

Gerçekten de çok şedid bir ibare. Allah’a ve elçisine savaş açmak. Niçin böyle değerlendiriyor Kur’an, Allah’ın faizden vazgeçin, faizli muamele yapmayın, insanların emeklerini kat kat haksız yere yemeyin teklifine evet demeyen insanı Allah, kendisine savaş açmış biri olarak niteliyor. Niçin? Çünkü eğer Allah’ın emrini dinlemiyorsa o zaman o insan ayartıcı öz benliğinin, şeytanın emrini dinliyor. Ayartıcı öz benliğinin emrini Allah’ın emrinin karşısına koyan bir insan, öz benliğini, ayartıcı güdülerini tanrılaştırmış oluyor. Yani bir tür Allah’ın karşısında sahte bir tanrı çıkarmış oluyor.

İşte bu Allah’a karşı açılmış bir savaştır.  Bu anlamda Allah’ın emrine yönelebilecek her itiraz, ve bu itirazı yapan insan kendi benliğini, kendi nefsini Allah’ın karşısına sahte bir tanrı olarak çıkarıyor demektir. İşte bu Allah’a açılmış bir savaştır.

ve in tübtüm feleküm ruûsü emvaliküm Yok eğer tevbe ederseniz, ki tevbe, bir günahın enkazını ortadan kaldırmaktır. Tevbenin tam olabilmesi için bir günahın geriye bıraktığı olumsuzlukları temizlemek gerekmektedir. Ona tam tevbe denir. feleküm ruûsü emvaliküm o zaman sermayeniz size aittir. Yani haksız olarak elde ettiklerinizi verirseniz, telafi ederseniz zulmettiğiniz insanların uğradığı kaybı, o zaman sermayeniz size aittir.

la tazlimune ve la tuzlemun; Ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız.

Zulmetmezsiniz faiz yiyerek. Peki zulme uğramak, özellikle günümüze taşırsak bunu. Enflasyona para kaptırmakta zulme uğramaktır. İnsanların servetlerini mallarını enflasyonla eritmekte tersinden faizdir. Sermaye sahiplerine zulümdür. Onun için zulmetmeyecekler, faiz yiyerek zulmetmeyecekler, lakin kimse onlardan enflasyona para vererek, enflasyon karşısında servetlerini eriterek zulme uğramalarını da istememelidir. Eğer alış veri yapan bir insan borcunu ödemeyi ertelediğinden dolayı satıcı zarara uğruyor, enflasyon dolayısıyla alacağı eriyorsa bu da müşterinin satıcıya olan zulmüdür. Bu da en az diğeri kadar nahoştur.

Ne zulmederler, ne zulme uğrarlar. Onun için de enflasyonist ekonomilerde vade farkı kesinlikle faiz kapsamında değerlendirilmemelidir. Ki bunu bugün için değil, ta..! bundan yaklaşık 700 yıl önce Razi kendi tefsirinde; Bir insan bir elbiseyi 10 liraya alır da bir ay sonra 11 liraya satarsa bu helaldir. 10 liraya peşin olarak sattığını 11 liraya bir aylık vade ile satarsa bu caizdir. Der.

Gerçekten de bu noktada bugün özellikle enflasyonun dev boyutlara ulaştığı bir enflasyonist ekonomide insanlar karşılarındakilere zulmetmemek istiyorlarsa, karşılıklı adaletin korunmasına, hak ve hukuka riayete davet edilmelidirler. Ve bu noktada kimse İslam’ın faiz yasağını, sermayenin enflasyon karşısında eritilmesine gerekçe göstermemelidir.

280-) Ve in kâne zû ‘usretin fe nezıratün ila meyseretin, ve en tesaddeku hayrun leküm in küntüm ta’lemun;

Ve şayed borçlu sıkıntıda ise o halde bir kolaylığa intizar, bununla beraber tasadduk etmeniz hakkınızda daha hayırlıdır. (elmalı)

Eğer (borçlu) ödeme sıkıntısı içindeyse, kolaylıkla ödeyebileceği zamana kadar süre tanıyın. Bununla beraber alacağınızı bağışlamanız sizin için çok daha hayırlıdır, eğer bilirseniz. (A.Hulusi)

Ve in kâne zû ‘usretin şayet borçlu güç durumdaysa, fe nezıratün ila meyseretin Rahatlayıncaya kadar ona vade tanıyın.

Burada ahlaki bir tavsiyede bulunuyor Kur’an borç veren kimselere. Eğer borçlular güç durum dalarsa, siz onların elleri genişleyinceye kadar onlara vade tanıyın deniliyor.

ve en tesaddeku hayrun leküm in küntüm ta’lemun; Eğer bilirseniz, sizin tamamen vazgeçmeniz, alacağınız parayı o muhtaç durumda olan, eli dar durumda olan, zor durumda olan insana bağışlamanız sizin için çok daha hayırlıdır diyor.

281-) Vetteku yevmen turce’une fiyhi ilAllahi sümme tüveffa küllü nefsin ma kesebet ve hüm la yuzlemun;

Eğer bilirseniz. Hem korunun öyle bir güne hazırlanın ki döndürülüp o gün Allaha götüreceksiniz, sonra herkese kazandığı tamamile ödenecek ve hiç bir zulme maruz olmayacaklar. (elmalı)

Allâh’a döndürüleceğiniz o günden korunun. İşte o zaman her nefse kazandığı tamı tamına verilir ve onlara zulmedilmez. (A.Hulusi)

Vetteku yevmen turce’une fiyhi ilAllah ve Kur’an burada sözü faiz konusunu da bitirdikten sonra sözü her zaman yaptığı gibi ebedi istikbale getiriyor.

Bütün bunları niçin yapacaksın, bütün bunları niçin yapmalısın ey insan diyor adeta. Ve gözünüzün önüne ebedi geleceğinize ilişkin bir pencere açıyor ve size istikbalinizi seyrettiriyor. Yani sizi ölümden sonrasını düşünmeye davet ediyor. Sizi geçici hayatın parametrelerine sıkışı kalmaktan kurtulmaya çağırıyor. Sizi içgüdülerinizin, ayartıcı öz benliğinizin ve tutkularınızın esiri olmamaya, ruhunuzun kanatlanıp ötelere ağmasına davet ediyor ve diyor ki;

Vetteku yevmen turce’une fiyhi ilAllahi Öyle bir günden, öyle bir günün gelmesinden korkun ki, ya da bilincinde olun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz.

sümme tüveffa küllü nefsin ma kesebet Ardından herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenecek.

ve hüm la yuzlemun; Ve kesinlikle zulme uğramayacaklar.

İşte böyle bir günü hatırlatıyor Kur’an. Böyle bir günün bilincinde olmaya çağırıyor bizi. Ki, o gün Allah’a döneceğiz. Ki o gün herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenecek. Ve o gün kesinlikle kimseye zulmedilmeyecek. Bununla verilmek istenen mesaj;

Ey insan eylemlerin, geçici dünya hayatı ile sınırlı olmasın. İnsan olarak senin eylemlerinin bir de dünyayı aşan bir boyutu var. Onun için de yaptığın her bir şeyi işte o aşkın boyutu göz önünde bulundurarak yap. Yaptığın her bir şeyin, Allah nazarındaki değerini ölçerek yap. Ve şu soruyu hep sor. “Allah ne der”. Bu soruyu sorarsan, ki bu soruyu sormak için Allah bilincinde olman lazım, Allah bilincine ulaşman lazım, bu soruyu sorduğunda o zaman Allah’ın ne dediğine göre yapmaya çalışırsın.

Burada konu, evvelki konu ile ilişkili fakat daha farklı bir alana kaydırılıyor ve vadeli borçlanmalarla ilgili olan Kur’an ın en uzun ayeti geliyor sırada.

282-) Ya eyyühelleziyne amenû izâ tedayentüm Bi deynin ila ecelin müsemmen fektübûh* vel yektüb beyneküm kâtibun Bil’adl* ve la ye’be kâtibun en yektübe kema allemehullahu fel yektüb* velyümlililleziy aleyhil hakku vel yettekıllahe Rabbehu ve la yebhas minhu şey’a*, fein kânelleziy aleyhil hakku sefiyhen ev daıyfen ev la yestetıy’u en yümille huve felyümlil veliyyuhu Bil’adl* vesteşhidu şehiydeyni min Ricaliküm* fe in lem yekûna Racüleyni feRacülün vemreetani mimmen terdavne mineş şühedâi en tedılle ıhdahüma fe tüzekkira ıhdahümel uhra* ve la ye’beş şühedâu izâ ma dü’û* ve la tes’emu en tektübuhu sağıyran ev kebiyran ila ecelih* zâliküm aksetu ındAllahi ve akvemu liş şehadeti ve ednâ ella tertabu illâ en tekûne ticareten hadıreten tüdiyruneha beyneküm feleyse aleyküm cünahun ella tektübuha* ve eşhidu izâ tebaya’tüm* ve la yudârre katibün ve la şehiyd* ve in tef’alu fe innehu füsukun Biküm* vettekullah* ve yuallimukümüllah* vAllahu Bi külli şey’in ‘Aliym;

Ey o bütün iman edenler! Muayyen bir va’de ile borclaştığınız vakıt onu yazın, hem aranızda doğrulukla tanınmış bir yazı bilen yazsın, bir yazı bilen de kendisine Allahın öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da yazsın; bir de hak kendi üzerinde olan adama söyleyib yazdırsın ve her biri Rabbı Allahızülcelâlden korkun da haktan bir şey eksiltmesin; Şayed borclu bir sefih veya küçük veya kendisi söyleyip yazdıramıyacak ise velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın, erkelerinizden iki hazırı şahid de yapın, şayed ikisi de erkek olamıyorsa o zaman doğruluğuna emin olduğunuz şahidlerden bir erkekle iki kadın ki biri unutunca diğeri hatırlatsın, şahidler de çağırıldıklarında kaçınmasınlar, siz yazanlar da az olmuş çok olmuş onu va’desine kadar yazmaktan usanmayın, bu, Allah yanında adalete daha muvafık olduğu gibi hem şahadet için daha sağlam, hem şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir, meğer ki aranızda hemen devredeceğiniz bir ticaret olsun, o zaman bunu yazmamanızda size bir beis yoktur, alım satım yaptığınız vakit de şahid tutun, bir de ne yazan ne şehadet eden zararlandırılmasın, eğer ederseniz o mutlak kendinize dokunacak bir fısk olur, hem Allahtan korkun Allah size ilim öğretiyor, ve Allah her şeyi bilir. (Elmalı)

Ey iman edenler, belli bir süre ile borç verdiğinizde onu yazın. Aranızdan âdil biri yazsın. Yazmayı bilen de Allâh’ın kendisine öğrettiği gibi yazsın ve bundan kaçınmasın. Ayrıca hak üzerinde olan (borçlu) da yazdırsın. Rabbi olan Allâh’tan ittika edip, borcundan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer borçlu anlayışı sınırlı veya çocuk ise, onun velisi yazdırsın. Erkeklerden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa o zaman şahitler bir erkek ve iki kadın olsun. Onlardan biri unutur veya şaşırırsa diğeri hatırlatır diye. Davet edildiklerinde şahitlikten de kaçınmasınlar. Küçük veya büyük borcu vâdesine kadar yazmaktan geri kalmayın. Bu Allâh indînde en uygun ve sağlam tarz olduğu gibi ileride şüpheye düşmemeniz için de en sağlam yoldur. Meğer ki aranızdaki alışveriş peşin paraya dayanan bir işlem olsun. O zaman bunu yazmamanızda bir beis yoktur. Alım satım yaptığınızda dahi şahit tutun. Bir de ne yazan ne de şahit bu işten zarar görmesin. Eğer onlara zarar verecek bir durum oluşursa bu kendinize verdiğiniz bir zarar olur. Allâh’tan korunun. Allâh size öğretiyor. Allâh Bi-küllî şey’in Aliym’dir. (A.Hulusi)

Ya eyyühelleziyne amenû izâ tedayentüm Bi deynin ila ecelin müsemmen fektübûh Ey iman edenler, birbirinizle borçlanmaya girdiğinizde mutlaka yazınız. Kayıt altına alınız.

Bu Kur’an ın en uzun ayetidir. Kur’an ın en uzun ayeti olmasının bir iması, bir işareti, bir hikmeti olsa gerek. Bu ayet, ekonomi ile ilgili bir ayettir. Vadeli borçlanmaların kayıt altına alınmasından söz eder. Ve tam bir sayfadır. Niçin Kur’an ın en uzun ayeti ekonomi ile ilgilidir diye bir soru akla takılabilir. Bunun ima ettiği bir şey var. Bir hakikat var. O da şu olsa gerek: Gelecekte insanlığın en büyük problemlerinin bireysel ve toplumsal olarak ekonomik olacağına Kur’ani bir işaret diye düşünüyorum ben bunu. Sebepsiz değil diyorum.

vel yektüb beyneküm kâtibun Bil’adl Aranızdan adil bir yazıcı, adil bir katip yazsın.

Niçin aranızdan adil bir yazıcı? Bu soruyu sormanız için, ya da bu soruya doğru cevap vermeniz için o dönemi iyi bilmeniz gerekiyor. Özellikle sözlü kültürün yaygın olduğu, okuma yazmanın çok kıt olduğu bir bölgede insanlar ticaretle uğraşıyorlarsa mutlaka bir takım sıkıntılar doğacaktı. İşte Kur’an Okuma yazmanın çok kıt olduğu, okur yazar insan sayısının parmaklarla sayılabildiği bir dönemde insanların ticari ilişkilerine hukuki bir zeminde, hukuki bir mesnetle yapmalarını istiyor. Bunun içinde bu uzun ayet indiriliyor.

ve la ye’be kâtibun en yektübe kema allemehullahu fel yektüb Katip, yazıcı yazmaktan çekinmesin Allah’ın kendisine öğrettiği gibi kendisi de yazsın. fel yektüb mutlaka yazsın, yazmaktan çekinmesin.

Neden bu ibare geliyor diye soracak olursanız, o dönemde elbette okuma yazma bilmeyen iki taraf var. Satan okuma yazma bilmiyor, alan okuma yazma bilmiyor. Bu iki taraf arasında 3. bir kişi var katip. Bu bu alışverişten hiçbir karı yok, hiçbir çıkarı yok. İki tarafta okuma yazma bilmediği için ne yazdığını da bilmiyorlar. İşte burada tüm şey katibin dürüstlüğü üzerine kuruludur. Onun için adil bir katip, adil bir yazıcı yazsın şartı bunun için getiriliyor. Böyle bir durumda gerçekten de çıkacak ihtilafların ne büyük sorun teşkil edeceğini fark edebilirsiniz. Onun için bu ayet indiği dönemde müminlerinin ticari işlemlerinin hukuka uygun yürümesi ve toplumsal bir yaraya dönüşmemesi için ticaretin o dönem için bu ayetin büyük bir devrim olduğunu da fark etmek gerekiyor.

velyümlililleziy aleyhil hakku Borçlu olan taraf borcunu kaydettirsin. Yani burada yazma işi özellikle, ısrarla borçlu olan tarafından yapılmalı. Bu ayetin borçlu olan tarafa yüklediği bir yükümlülük. vel yettekıllahe Rabbehu Rabbi olan Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olsun. ve la yebhas minhu şey’a Ve borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Borçlu kendi borcunu adil bir katibe yazdırırken kendisi elbette şifahi olarak söyleyecek. Şuna şu kadar borcum var diye.

Burada adil bir katip, yazıcı sadece iki tarafın sözlerini alarak kayda geçiriyor. Eğer sadece borcu, borçlu bu belgeyi düzenliyorsa bu sefer borçlunun ağzından çıkan belge haline dönüşecektir. Eğer borçlu burada yanlış bir beyanda bulunur, eksik ya da fazla bir beyanda bulunursa bu durumda belgeye öyle geçecektir. Özellikle borçlunun borcunu eksik göstermesi, ya da alacaklının alacağını fazla göstermesi işte burada kesinlikle yasaklanmış oluyor.

fein kânelleziy aleyhil hakku sefiyhen ev daıyfen ev la yestetıy’u en yümille eğer diyor, akli açıdan yetersiz ise fein kânelleziy Borçlu taraf. Eğer akli açıdan yetersiz ise sefiyhen sefih ise, ya da cahil, çok aşırı saf ve cahil de diyebiliriz. ev daıyfen ya da bedeni açıdan yetersiz ise, örneğin yaşı küçükse, ev la yestetıy’u en yümille yada kaydettirecek durumda değilse, huve işte o zaman felyümlil veliyyuhu Bil’adl onun menfaatlerini korumakla görevli olan kişi adil bir biçimde kaydettirsin.

vesteşhidu şehiydeyni min Ricaliküm Bütün bu işlemler olurken aranızdan iki erkeğin şahitliğine baş vurunuz diyor Kur’an.

Bir taraf var ümmi sadece, bir tarafta ümmi alıcı. İkisi de okuma yazma bilmiyor. Arada bir aracı var katip. O okuma yazma biliyor. Şimdi iki taraf daha oldu. İki kişi daha taraf oldu alışverişe. Bunlarda nedir, şahitler.

fe in lem yekûna Racüleyni feRacülün vemreetani mimmen terdavne mineş şühedâ Eğer iki erkek bulunmazsa razı olduğunuz kimselerden bir erkekle iki kadın şahit olsun yeter.

İşte burada, ayetin bu kesimi Kurban ı, İslam’ı bilmeyen cahillerin Kur’an ın kadın haklarına aykırı şeyler içerdiğini söylemeleri için bir bahane teşkil etmiştir. Bu nokta da İslam’a da Kur’an ada iftira etmişlerdir. Burada söyleneni şöyle iyice tetkik etmek gerekiyor. O zaman anlayacağız ki İslam’a yapılan iftira, bühtan, gerçekten de asılsızdır ve Kur’an bu noktada en büyük devrimi gerçekleştirmiştir. En büyük devrim derken bu ayetin indiği dönemde hatırlayınız ki kadınlar hiçbir hukuki süreçte bulunmuyorlardı. Hukuki sürece dahil edilmiyorlardı. Aslında sadece o bölgede değil, tüm dünyada böyleydi. Batıda da kadın medeni açıdan ölü sayılıyordu. Hukuk açısından ölü sayılıyordu. Yok sayılıyordu. Onun için onun cinsiyeti onun yok sayılmasına sebep oluyordu.

İşte böyle bir dünyada ilk defa kadını hukuki sürece dahil ediyor Kur’an.Burada dikkat edilmesi gereken şey, kadının hukuki sürece bir biçimde dahil edilmesidir.

Peki burada birilerinin iddia ettiği gibi iki kadın bir erkek yerine mi geçiyor, bu iddianın ne kadar yalan ve yanlış olduğunu aslında bu ayet açıkça söylüyor. Ayet diyor ki; İki erkeği şahit tutun, eğer o bulunmazsa, bir erkek iki kadın olsun.

Burada niçin diye soracaksınız niçin? Çünkü mutlaka hükümler illetleri ile beraber vardır. Hikmetleri ile beraber vardır. Bazen bu illetler bilinir, bazen bilinemez. Bilinen illetlerin bir kısmı hükmün kendi içinde olur, bir kısmı da hükmün bağlamından çıkarılır. Bu ayetteki hükmün illeti, hükmüm kendi içinde yer almaktadır. Yani illet, neden, hükmün hemen yanında yer almaktadır o da şudur. Niçin iki kadın diye soracak olursanız;

en tedılle ıhdahüma fe tüzekkira ıhdahümel uhra Eğer biri yanılır, unutur, şaşırır, saptırır ise diğeri ona hatırlatsın. Diğeri onun yerine geçsin diye. Açık, işte illet bu.

Şimdi buna niçin gerek duyulmuştur diye bir soru sorulması gerekir. Yani, niçin erkek için böyle bir şey gerekmezken kadın için biri yanılırsa diğeri hatırlatır, diğeri uyarır, diğeri şahitlik yapar denilmekte.

Şu müsellem bir gerçektir ki o dönemde kadınlar ticari işlemlerin dışında idiler. Özellikle ticaret erkeklerin yaptığı bir işti. Her ne kadar birkaç kadın, Örneğin Hz. Hatice gibi ticaretle uğraşıyorsa da bunların ticaretle uğraşması hiçbir zaman doğrudan olmamıştır. Doğrudan hesapları tutmamışlardır. Bunlar dolaylı olarak paralarını, sermayelerini erkeklere vererek ticaret yaptırtan kadınlar. Onun için o dönemde hiçbir kadın doğrudan ticaretin içinde bulunmuyordu. Onun için de ticari muamelelerden haberdar değillerdi.

Bu gerçeği göz önüne alan Kur’an o dönemde ilk defa bir uygulama başlattı. Kadınları ticari muamelede hukuki sözleşmelerin içine dahil etmek. Bu erkek merkezli bir toplumda tepki çekecek büyük bir devrimdi.

İşte bu devrimi yaparken Kur’an bir vakayı göz önünde tutarak, kadınların ticari tecrübesinin olmadığını göz önünde tutarak insanların maslahatını koruma açısından bu ilkeyi getirdi. İki kadın şahit. Ancak iki kadın şahit bir erkeğe berdel değil. Niçin mi? Çünkü biri unutursa diğeri hatırlatsın.

Şimdi matematiksel olarak düşünelim. Ahmet, Ayşe ve Fatma şahitler. Ahmet şahitlik yaptı, Ayşe unuttu, bu sefer Fatma’ya başvuruldu. Çünkü Ayşe unuttu. Fatma’ya dendi ki sen şahitlik yap. Ve Fatma da Ahmet’in şahitliğini tasdik eden şahadetini yaptı. Burada kaç kişi şahitlik yapmış oldu? İki kişi. Üç kişi değil. Peki iki kadının bir erkeğe eşit olması nereden çıktı, bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir yaklaşım. Böyle bir şey yok. Eğer birincisi yanılırsa ikincisi hatırlasın birincisi unutursa ikincisi hatırlatsın, yanılırsa ikincisi düzeltsin. Birincisi saparsa ikincisi doğrusunu söylesin diye. O zaman, ki, buradaki ifade;

en tedılle sapmak, unutmak, yanılmak, şaşırmak anlamlarına gelir ve daha bir çok anlama gelir bu çerçevede. O halde şaşıran, unutan, sapan, yanılan, hatta yanıltan kasti olarak ta olabilir. Yanıltan kadının yerine diğeri geçecektir. O halde iki kadın bir erkeğe denk safsatası nereden çıkıyor.

Kaldı ki yine Kur’an dan yola çıkarak bunun tersini ispat edebiliriz. Nisa 15 te; Fuhuş yapan dört şahit, fuhuş yapan bir kadın için, fuhuş yapan biri için dört şahit istenir. Kadın ve erkek ayırımı yapılmaz. Kadınlardan da olabilir, erkeklerden de olabilir. Kadın olunca 8 olsun diye hiçbir hüküm olmamıştır şimdiye kadar.

Yine Talak suresinin 2. ayetinde boşanmaya iki şahit istenir. Yine kadın erkek ayırımı yapılmaz. Bu surelerde şahit istenirken gelen kipleme eril kiplemesidir. Yani müzekkerdir. Ancak tağlip ilkesi uyarıncadır. Talibi yet hep o olduğu için galip üzere konuşulur. Arap dilinde de genelde eril, dişil değil de eril çoğul kullanıldığı zaman daima kendi içerisinde tüm erkek ve kadınlara hitap eder o hükümler.

Onun için Talak suresi 2. ayette de iki şahit istenir bunların erkek ve dişiliğine hiçbir işarette bulunulmaz.

Yine Nur suresi 4 ve 8. ayetlerde daha ilginç bir örneğe rastlıyoruz. Birbirlerine güvenmeyen ve birbirlerine zina iftirası atan eşler. Burada mülaeneye çağırılır. Lanetleşmeye Önce birinci eş erkek çıkar ve derki; 4 kere yemin eder.

– Allah adına yemin ederim ki ben zina yapmadım. 4 kere. 5. sinde ise;

– Eğer zina yapmışsam Allah’ın laneti üzerime olsun. Der.

Eşi, bu sefer alır, Zina iftirasına muhatap olan eş; O da 4 kere yemin eder, 5. sinde

– Lanet üzerime olsun. Der. Buna Mülaene denir.

Zina iftirasında taraflar birbirlerini mülaeneye çağırabilirler. Eğer kadın ve erkeğin şahitliklerinde farklılık olsaydı, eğer 2 kadın bir erkeğe denk olsaydı, ya da kadının şahitliği erkeğin yarısı olsaydı erkek dört kere yemin ederken kadın 8 kere yemin etmesi lazımdı. Ama böyle bir şey yok.

Yine Maide/106. ayette; sizden olmayan iki şahitten söz edilir. Maide/106 da. Sizden olmayan iki şahit. Yani Müslüman olmayan gayri Müslimlerden iki şahitte olabilirmiş. Şu durumda gayri Müslim bir erkek iki Müslüman kadına denk mi olacaktı. Böyle bir şeyi kim söyleyebilir. Kim söylemiştir daha doğrusu.

Onun için Kur’an a yapılan bu iftirayı açıkça reddetmek ayetin kendisinden de mümkündür, çünkü ayet hüküm, bağrında, bünyesinde taşıyor. Ne diyor;

en tedılle ıhdahüma fe tüzekkira ıhdahümel uhra biri unutur, yanılır, şaşırır, sapar, saptırırsa diğeri hatırlasın, düzeltsin, doğrusunu söylesin diye.

ve la ye’beş şühedâu izâ ma dü’û Ve şahitlerde çağrıldıklarında şahadet etmekten kaçınmasınlar.

ve la tes’emu en tektübuhu sağıyran ev kebiyran ila ecelih Küçük büyük demeden vadesiyle birlikte yazmaya üşenmeyin diyor. Yani aslında ayetin girişindeki cümle ile aynı anlamı taşıyor. Vadeli borçlanmaları mutlaka kayıt altına almaya çalışın.

Bu ibareleri gerek ayetin birinci cümlesini fektübû yazın. Kesinlikle yazın. Gerek bu cümleden yola çıkarak bu ayetin her mümine bir farz-ı ayn olan emir mi, yoksa bir tavsiye mi içerdiği alimler tarafından tartışılmış. Alimlerin çoğunluğu bunun bir tavsiye içerdiği yönünde görüş belirtmişler. Lakin bendeniz bu ayetin tavsiyeden öte yerine göre Farz olan bir emir, yerine göre de nafile olan bir şey olarak görüyorum. Çünkü illete mebnidir diyorum. İlleti ise yani vadeli borçlanmaları kayda geçirmenin illeti ise nedir diye soracak olursak işte hemen burada illeti veriliyor devamında.

zâliküm aksetu ındAllah İlleti neymiş, yazmanın, kayda geçirmenin. İşte bu, yani vadeli borçları kayda geçirmek, Allah katında daha adil, bir. İlletin birincisi adaletin gerçekleşmesi imiş. İkincisi; ve akvemu liş şehadeti İspatlama açısından daha güvenilir. İkincisi ispat güvenliği. Bir ihtilaf anında, bir anlaşmazlık vukuunda ispat güvenliği. Üçüncüsü; ve ednâ ella tertabu Kuşkuya kapılmamanız açısından daha uygun. Kuşkunun ortadan kaldırılması, tereddüdün ortadan kaldırılması. Üç illeti vardır.

Bir borçlanma ki, bir alışveriş ki eğer orada adalet, eğer orada ispat güveni, eğer orada kuşku oluşacağı ihtimali varsa mutlaka yazılmalıdır. Yok bir başka aletle, bir başka araçla, bir başka yöntemle kuşkuyu ortadan kaldırmak, adaletsizliğe düşmemek ve ispat güvenliğini sağlamak bir başka yöntemle mümkünse o zaman yazmak hiçte gerekmeyebilir. O zaman işte bu ayetler bir tavsiye olarak kalır.

Onun için adaletin sağlanması, kuşkunun giderilmesi ve ispatlamanın güvenli bir şekilde yapılması eğer başka bir yöntemle sağlanıyorsa ya da bu alanda sorun yoksa bu ayet bir tavsiye olarak anlaşılmalı. Yok bu üç illet sadece yazarak gerçekleşecekse işte o zamanda bu ayet bir emir olarak anlaşılmalıdır.

illâ en tekûne ticareten hadıreten tüdiyruneha beyneküm Fakat eğer alışverişiniz aranızda peşin muameleye dayanıyorsa bu durumda; feleyse aleyküm cünahun ella tektübuha size onu yazmamakta, kayıt altına almamakta bir vebal, bir günah yoktur.

ve eşhidu izâ tebaya’tüm birbirinizle alış veriş yapacağınız zaman şahit bulundurun ve la yudârre katibün ve la şehiydun şahide de katibe de bir zarar verilmesin. Şahitte, katipte bir zarara uğramasın. Yani şahit sırf şahitlik yaptığı için, katipte katiplik yaptığı için hiçbir menfaatleri olmadıkları halde zarara uğramasınlar. ve in tef’alu eğer yaparsanız bunu fe innehu füsukun Biküm yani eğer onlara zarar verirseniz, katibe de şahide de kalkıp zarar vermeye kalkarsanız, mesela zorlarsanız, yalancı şahitlik yapmaya zorlarsanız. Katibe gerçek olmayan bilgileri yazdırmaya kalkarsanız, bu sizin aleyhinize bir çıkış olacaktır.

füsukun Biküm, füsuk, fısk kökünden gelen bir kelime kullanılıyor. füsukun Biküm. Fısk kelimesi cahiliye de hiç bu anlamda kullanılmamıştır. O nötr bir anlamı vardı. Bir yerden çıkmak anlamına gelirdi. Ancak ben burada o anlamını da içinde bulunduran bir manayı tercih ettim. Bu sizin aleyhinize bir çıkış olacaktır diyerek.

Vettekullah Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın.

ve yuallimukümüllah Bütün bunlarla Allah ne yapmak istiyor biliyor musunuz? Allah sizi eğitiyor. Sizi terbiye ediyor. Size öğretiyor.

vAllahu Bi külli şey’in ‘Aliym; Allah iyi bilin ki her bir şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir.

283-) Ve in küntüm alâ seferin ve lem tecidu katiben ferihanun makbudatün, fein emine ba’duküm ba’dan felyüeddillezi’tümine emanetehu velyettekıllahe Rabbehu, ve la tektümüş şehadete, ve men yektümha fe innehu asimün kalbüh* vAllahu Bi ma ta’melune ‘Aliym;

Ve eğer seferber iseniz bir yazıcı da bulamadınızsa o vakıt kabzedilmiş rehinler, yok birbirinize emin olmuşsanız kendisine inanılan adam Rabbı olan Allahtan korsun da üzerindeki emaneti te’diye etsin, bir de şehadeti ketmetmeyin, onu kim ketmederse mutlak onun kalbi vebal içindedir ve Allah her ne yaparsanız bilir. (elmalı)

Eğer yolculuk hâlinde olur da kâtip bulamazsanız, alınmış olan rehinler sözler ile de yetinilebilir. Eğer birbirinize güvendiyseniz, güvenilen o güveni boşa çıkarmasın ve Rabbinden korksun. Şahit olduğunuz şeyi gizlemeyin. Kim şehâdetini gizlerse, muhakkak onun kalbi suçludur (kalbi hakikatini yansıtmamaktadır, hakikatinden perdelenmiştir). Allâh yapmakta olduklarınızı B işareti kapsamında bilmektedir. (A.Hulusi)

Ve in küntüm alâ seferin ve lem tecidu katiben ferihanun makbudatün Eğer yolculukta iseniz ve bir yazıcı da bulamamışsanız, ki o dönemi göz önüne aldığınızda, okuma yazmanın çok düşük olduğu bir toplumda, bu gerçeği göz önüne aldığınızda bu ayeti daha iyi anlayacaksınız, işte o zaman ferihanun makbudatün alınan bir rehin de yeterli olur.

fein emine ba’duküm ba’dan felyüeddillezi’tümine emanetehu velyettekıllahe Rabbehu eğer birbirinizden güven içindeyseniz, birbirinize karşı güveniyorsanız felyüeddillezi’tümine emanetehu güvenilen kimse bu güvenin gereğini yerine getirsin. Emanete ihanet etmesin. Kendine olan güvenin gereğini yapsın. velyettekıllahe Rabbehu Rabbi olan Allah’a karşı sorumluluğunun farkına varsın.

ve la tektümüş şehadete ve şahadeti, şahitliği kesinlikle gizlemeyin.

ve men yektümha fe innehu asimün kalbüh Kim şahitliği gizlerse ve bundan dolayı da insanlar zarar görürse iyi bilsin ki o kalben günahkar olur.

Çok ilginç bir ibare, kalben günahkar olmak,

Kalbin günahkar olması. Yani beden ülkesinin başkentinin şeytanın eline geçmesi.

Kalbin günahkar olması, aynanın sırçasının dökülüp artık hakikati gösteremez olması.

Kalbin günahkar olması yürek cennetinin bir cehenneme dönüşmesi.

Kalbin günahkar olması; sızlamayan, özlemeyen, sevmeyen taş bir yüreğe dönüşmesi.

İşte kalbin günahkar olmasının sonucunda varılan nokta. Onun için de peygamber;

– Vücutta bir organ vardır ki iza fesedeha fesedel beden ve iza salahaha salahal beden ela vehiyel kalp. Buyuruyor.

– O iyi olursa tüm beden iyi olur. O bozulursa tüm beden bozulur. İşte o kalptir. Buyuruyor.

Yani bu noktada kalp beden ülkesinin başkenti olarak kimin iktidarına geçmişse, bu ülkenin taşrası olan el ayak, göz kulak, dil dudakta o iktidarın emrine amade olacaktır.

Hatırlayın Bakara 225. ayeti tefsir ederken de böyle bir ibare gelmişti. ve lâkin yuahızüküm Bi mâ kesebet kulûbüküm Allah sizi yaptığınız boş yeminlerden dolayı sorguya çekmez. Lakin kalplerinizin kazancından dolayı sorguya çeker deniliyordu ya o ayette. Kalplerin kazancı. Kalplerin kazandıkları. Onun için kalp deyip te geçmeyin dostlar.

Kalp, bir nükleer güç merkezidir. Orada ürettiğiniz güç aslında bu alemi viran etmeye de yeter, bu alemi cennet etmeye de yeter.

vAllahu Bi ma ta’melune ‘Aliym; Allah yaptığınız her bir şeyi bilmektedir.

284-) Lillâhi mâ fiys Semâvâti ve mâ fiyl Ard* ve in tübdû mâ fiy enfüsiküm ev tuhfûhu yuhasibküm BiHİllâh* feyağfiru limen yeşâu ve yuazzibu men yeşâ’* vAllâhu alâ külli şey’in Kadiyr;

Allahındır hep Göklerdeki ve Yerdeki, siz nefislerinizdekini açsanız da gizlesiniz de Allah onunla sizi hisaba çeker sonra dilediğine mağfiret eyler dilediğine de azab, ve Allah her şey’e kadîrdir. (elmalı)

Semâlarda ve arzda ne varsa Allâh’ındır (Esmâ’sının açığa çıkması için)… Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de Allâh varlığınızdaki Hasiyb ismi özelliğiyle size onun sonuçlarını yaşatır. Dilediğine mağfiret eder (örter), dilediğine de azap verir. Allâh her şeye Kaadir’dir.(A.Hulusi)

Lillâhi mâ fiys Semâvâti ve mâ fiyl Ard Göklerde ve yerde olan her bir şey Allah’a aittir.

Adeta sure bitmek üzereyken bir manifesto tamamıyla bu surede geçen tüm mesajların, Kur’an ın fihristi mesabesinde olan bu surede geçen tüm ayetlerin bir özeti olarak şu ayetler geliyor. Lillâhi mâ fiys Semâvâti ve mâ fiyl Ard Göklerde ve yerde olan her bir şey Allah’a aittir. Ey insan sen de Allah’a aitsin. Onun içinde Allah, kendisine ait olan insanın hayatını belirliyor. Kendisine ait olan insanın hayatı hakkında kurallar koyuyor. Eğer bu kuralları niçin koydun diye soruyorsan unutma ki sen ona aitsin. Ve unutma ki sadece göklerin ilahı değil, yeryüzünün de ilahıdır. Unutma ki o sadece ötelere karışmaz, buraya da karışır. Hayata karışır.

ve in tübdû mâ fiy enfüsiküm ev tuhfûhu yuhasibküm BiHİllâh İçinizde saklasanız da, açıklasanız da Allah sizi onun için hesaba çeker. Allah sakladıklarınızdan da, açıkladıklarınızdan da sizi mutlaka hesaba çekecektir.

Yukarıdaki konu ile bağlantısı var, şahitlik bağlamında. Gördüğünüz şahit olduğunuz bir gerçeği gizleseniz ne fark eder ki Allah’a karşı. Allah biliyor. Ama tabii ki bu ayetin kapsamı şahitliği falan aşan çok çok bir kapsamı var. Onun için de bu ayeti yukarıdaki konudan bağımsız olarak düşünmek ve insanın yaptığı her bir eyleme karşılık olarak düşünmek gerekiyor.

feyağfiru limen yeşâu ve yuazzibu men yeşâ’ ve bunun ardından dilediğini cezalandırır, dilediğini de bağışlar.

vAllâhu alâ külli şey’in Kadiyr; Allah her bir şeye Kadiyr’dir.

285-) Âmener Rasûlü Bi mâ ünzile ileyhi min Rabbihî vel mu’minûn* küllün âmene Billâhi ve MelâiketiHİ ve KütübiHİ ve RusuliHİ, la nuferriku beyne ehadin min RusuliHİ, ve kalû semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke Rabbenâ ve ileyKEl masıyr;

Peygamber, Rabbından ne indirildi ise ona îman getirdi, mü’minler de, her biri «Allaha ve melâikesine ve kitablarına ve peygamberlerine: Peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız diye» iman getirdiler ve şöyle dediler: semi’na ve eta’na, gufranını dileriz ya rabbena! sanadır gidiş. (elmalı)

Er Rasûl (Hz.Muhammed a.s.) Rabbinden (varlığını oluşturan Allâh’ın Esmâ bileşiminden) kendisine (şuuruna) inzâl olana (boyutsal bir geçiş yapan bilgiye) iman etmiştir. İman edenler de! Hepsi iman etti (“B” harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda) nefslerini oluşturan hakikatlerinin Allâh Esmâ’sı olduğuna, meleklerine (nefslerinin aslı olan Esmâ kuvvelerine), Kitaplarına (inzâl olan bilgilerine), Rasûllerine… Onun Rasûlleri arasında (irsâl olmaları konusunda) hiçbir ayırım yapmayız… “Algıladık ve itaat ettik, mağfiretini isteriz Rabbimiz; dönüşümüz sanadır” dediler. (A.Hulusi)

Âmener Rasûlü Bi mâ ünzile ileyhi min Rabbihî vel mu’minûn Elçi, Rabbinden kendisine indirilen şeylerin tümüne iman etti ve müminler de iman ettiler.

küllün âmene Billâhi Hepsi Allah’a iman ettiler.

ve MelâiketiHİ Onun gizli güçlerine iman ettiler. Meleklerine iman ettiler.

ve KütübiHİ Ve vahiylerine iman ettiler. Mesajlarına iman ettiler.

ve RusuliHİ Elçilerine iman ettiler. Ve dediler ki;

la nuferriku beyne ehadin min RusuliHİ Biz O’nun elçilerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Ne Yahudiler gibi onun elçileri arasından İsa ve Muhammed AS. ı inkar ederiz, ne de Hıristiyanlar gibi onun elçilerinden olan Muhammed AS. inkar ederiz. Biz Muhammed AS. inanmanın İsa’ya Musa’ya ve tüm elçilere inanmaktan ayrı tutulamayacağını biliriz. Ve elçilerin tümüne birden inanırız. Biliriz ki onların hepsi de aynı kaynaktan almıştır mesajları. Ve biliriz ki onların hepsi de Allah’ın seçip gönderdiği nebilerdir.

ve kalû semi’nâ ve eta’nâ Ve yine dediler ki, işittik ve itaat ettik.

ğufrâneke Rabbenâ ve ileyKEl masıyr; Bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz, varış sanadır.

Bu ayet yukarıdaki ayetin bir devamı. Yukarıda ki ayet geldiğinde hatırlayacaksınız;

..ve in tübdû mâ fiy enfüsiküm ev tuhfûhu yuhasibküm BiHİllâh İçinizde gizleseniz de, açıklasanız da Allah sizi onun için hesaba çeker denilmişti ya..! İşte bu ayet indiğinde bize gelen rivayetlere göre indiği gün, bu ayet duyulduğu gün Medine’de her evden cenaze çıkmış gibi ağıtlar yükseldiğini naklediyorlar raviler. Ve bir grup çok büyük bir üzüntü içerisinde Resulallah’a geliyor ve diyorlar ki;

– Ya Resulallah Namazla emrolunduk, kıldık. Oruçla emrolunduk tuttuk, Zekatla emrolunduk verdik, cihatla emrolunduk canımızı esirgemedik. Ama bu ayet; İçimizden geçenlerden hesaba çekileceğimizi söylüyor. İçimizden öyle şeyler geçer ki bazen, dünyanın malını bağışlasanız kimse kalbine öyle bir şey koymak istemez. Ama elimizde olmadan onlar geçer. Dediler. Resulallah;

– Siz sizden öncekiler gibi semi’nâ ve aseyna İşittik ve isyan ettik mi diyorsunuz? Diye sorar. İşittik ve isyan ettik mi diyorsunuz? Onlar ağlamaktadırlar. Çünkü ayeti ciddiye almaktadırlar. Çünkü Kur’an ı ciddiye almaktadırlar. Çünkü Allah’ın kendileriyle konuşmasını ciddiye almaktadırlar. Onlar ayet karşısında kör ve sağır davranmazlar. Onun için de bu ayeti nasıl yaşayacağız diye düşünürler. Bu ayeti onun içinde indiğinde evlerinden cenaze çıkmış gibi geldiler ve Resulallah’a böyle dediler. Resulallah ise onlara şunu teklif etti.

– Böyle demeyin, deyin ki; semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke Rabbenâ ve ileyKEl masıyr; İşittik Ya Rabbi, itaat ettik ya Rabbi, bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz dönüş sanadır, varış sanadır deyin..! Buyurdu.

Onlar bu sözü tekrar ederlerken işte bu söz ayete dönüşerek göklerin derinlerinden yeryüzüne indi. İşte bu ayetin sebep-i nüzulü budur. Adeta bir muştudur, bir müjdedir bu ayet.

286-) Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ* lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet* Rabbenâ lâ tüahıznâ in nesiynâ ev ahta’nâ* Rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alelleziyne min kablinâ* Rabbenâ ve lâ tühammilnâ mâ lâ tâkate lenâ Bih* va’fü annâ, vağfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfiriyn;

Allah kimseye vüs’unden öte teklif yapmaz, herkesin kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir, ya rabbena! eğer unuttuk veya kasdımız bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme, ya rabbena! hem de bize takatımız olmayanı yükletme, ve bizden günahlarımız afiv buyur ve bizlere mağfiretini reva, rahmetini atâ kıl, sensin mevlâmız, bizi mansur buyur artık seni tanımıyanlara karşı, kahrolsun kâfirler. (elmalı)

Allâh kimseyi kapasitesi dışındakinden mükellef tutmaz. (Yaptığı iyi işler sonucu) kazandığı da kendinedir, (zararlı işler sonucu) alacağı karşılık da kendinedir. Rabbimiz, unutursak veya hataya düşersek bizi bundan dolayı cezalandırma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklemiş olduğun ağır vecibeleri bize yükleme. Rabbimiz, takatimizin yetmeyeceği şeyleri de bize yükleme. Bizi affeyle, mağfiret eyle, rahmet et. Sen mevlâmızsın. Tüm hakikati örten seni inkâr edenlere (kâfirlere) karşı bizi zafere erdir. (a.Hulusi)

Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ Müjde devam ediyor, Allah hiç kimseyi götüremeyeceğini yüklemez. Hiç kimseyi götüremeyeceği şeyle mükellef tutmaz.

lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir.

Ragıp elİsfahani der ki; Birinci cümlede geçen kesb ile İkinci cümlede geçen iktisab farklı farklı anlamlara gelir. Kesb; İnsanın hem kendisinin kazandıkları, hem de başkasının kazandığına vesile olduklarıdır der. Yani vesile olduğunuz iyilikler de sizin kazandığınız gibi lehinize yazılıyor. Ama İktisap ise der, İnsanın sadece kendisinin kazandığı, kendisinin yaptığı kötülüklerdir der. Yani kötülüklerde bir sınır var, aleyhinize olan kötülüklerde. İyiliklerde ise bir sınırsızlık var.

Başkasına vesile olduğumuz iyilikler bile siz yapmış gibi yazılıyor.

Rabbenâ lâ tüahıznâ in nesiynâ ev ahta’nâ Ey bizim Rabbimiz, yanılırsak ya da unutursak bizi sorgulama, sorguya çekme.

Rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alelleziyne min kablinâ Ey bizim Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme.

Rabbenâ ve lâ tühammilnâ mâ lâ tâkate lenâ Bih Ey bizim Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma.

va’fü annâ Günahlarımızı Affet,

vağfir lenâ Bizi bağışla,

verhamnâ Bize merhamet et,

ente Mevlânâ Sen bizim velinimetimizsin, sen bizim Mevla’mız, sen bizim velimizsin. Sen bizim dayanağımız, tutamağımız, sığınağımız, Allah’ımızsın,

fensurnâ alel kavmil kâfiriyn; İnkarında direnen inkarcı güruha karşı bize zafer ver, bize başarı ver, bize fetih ver, bize nusret ver, Amin..! Vel Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn;

Bu dua kıyamete kadar müminlerin dilinde yankılanacak ve bu dua kıyamete kadar, hayatını iman ile taçlandıran tüm müminlerin hayatına anlam katmaya devam edecektir. Çünkü Allah’a iman eden, hayatına anlam katmış olur. Hayatına anlam katan insan ise değil sevinci, acısına dahi anlam katmış olur. Değil yaşamı, ölümüne dahi anlam katmış olur.

Hepinize anlamlı bir hayat niyaz ediyorum.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
10 Yorum

Yazan: 06 Nisan 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

10 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (275-286) (20)

  1. hasan özbek

    04 Mayıs 2013 at 04:37

    çok güzel Allah cc Razı olsun.

     
    • ekabirweb

      04 Mayıs 2013 at 09:38

      Merhaba, Allah cümlemizden razı olsun inşallah. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       
  2. zeki yelboğa

    17 Eylül 2015 at 18:56

    merhaba,bu muazzam dua ile insanın tüylerini diken diken eden bu son ayet bana Celalettin Rumi yi hatırlattı.Ona mevlana diyorlar.Bence bu çok yanlış bir hitap celalettin i rumu mevlamız olamaz.böyle hitap edilmesi de uygun değil.En İyisini herzaman heryerde hazır olan Rabbim bilir.

     
    • ekabirweb

      17 Eylül 2015 at 19:30

      Merhaba Son iki ayet gerçekten muazzam ve etkili. Celâlettin Rûmi ye unvan olarak verilen bu Mevlânâ kelimesi neden bu kadar önemli hale getirildi bilmiyorum, Arapça kelime olarak “Bizim efendimiz” “Bizim büyüğümüz”, “Bizim aramızda en değerli olanımız” anlamına gelir. Türkçe efendimiz demekle Arapça Mevlânâ demek farklı değil olarak biliyorum. Allah’ın birçok sıfatı insanlara da verilebiliyor, Ekrem, Kâdir, Fettah, Kuddûsi vs. gibi. Bu nedenle pek üzerinde düşünmüyorum. Dediğiniz gibi doğrusunu Allah bilir.

       
  3. zeki yelboğa

    18 Eylül 2015 at 13:59

    merhaba ,Mevla sözü,yakın olan,yardım eden,koruyan,yol gösteren (Mevlana:Mevlamız)Bu sıfatın allahtan başkasına kullanılmasının doğru olmayacağını,hatta yazdığınız isimlerin kullanılıyor olması da hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.Bende bunu Tebyin-ül kuran dan örendim (Hakkı yılmaz) bu zat bu kelimelerin arapça karşılıklarını Tacül arus,Lisan-ül arap lügatlarından etimolojik ve gramer çalışmaları dikkate alarak yazmış.Bu bahsini ettiğim kaynağı okuduğunuzda da çok şaşıracağınıza eminim.Ben yüreğim sevgi saygı dolu olarak size minnattarlığımı da ifade ederek canıgönülden selamlarla bildiriyorum. Aziz kardeşim.

     
    • ekabirweb

      18 Eylül 2015 at 20:21

      Merhaba, Mevlâ sözünü yakın olan, yardım eden, koruyan, yol gösteren şeklinde manalandırmak biraz zorlama oluyor. Çünkü kendi araştırmalarıma göre aynı kökten gelen Veli, Vali, vilayet, evliya, velayet, efendi gibi tanımları vardır. Bu kökten üretilen kelimelerin manalarını toplayıp Mevla kelimesine yüklerseniz bu zorlama olur. Bu kelimeyi kullanan kişinin altında bir seviyede kişi için kullanılıyorsa köle, hademe olarak ta anlamlanır. Kullanan kişinin seviyesinden daha üstün biri için kullanılıyorsa efendi, sahip, hazret olarak anlamlanır. Nitekim kullanılan kavramlarda bu şekilde. Hakkı Yılmaz konusuna gelince onun fikir ve yazdıklarına biraz şüphe ile bakıyor, okuyorum. Bilhassa Namaz konusunda ileri sürdüğü şeyler doğru gelmiyor. Bu yüzden şüphe ile bakıyorum. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       
  4. zeki yelboğa

    19 Eylül 2015 at 13:02

    Ben polemik yaratmak,kafaları karıştırmak,bir başka hususu zorla bir yere yama yapma peşinde değilim.Sizi de anlıyorum ve takdir ediyorum.bir fikri savunmak değil,ileri sürüp tartışmak en sağlıklısını bulmak Allah ın bize yüklediği bir görev kalben tasdik etmek mutmain olmak diyoruz ya .Ama,geçmişin israiliyatının ne kadar benliğimize işlediğinin de birçok yerde farkına varmak gerekmiyor mu.?Bu yönden siz diyorsunuz ki kuran ı melek olarak bilinen Cebrail öğretti,birileri de diyorki hayır Kuranı Allah öğretti.Gelin de içinden çıkın İndirmek suyun içe işlemesi anlamında,mesaj Allah, mesajı elçilerin kalbine indirir,gizlice bilgilendirme anlamında (VAHİY) ilga ( kalbi vahiy bilgisiyle doldurmak )Şura-52-53 Cebrailin anlamı reformk demektir,onaran,ruhul kudus,hayat veriyor bir bölümüde cibril toplumda reform yapıyor.reform yapan şeyin bizzatihi Kuranın kendisi kasdedilenidir.Yani cebrailde bu zata göre kuranın ta kendisidir.Ben sizi gıyaben Allahu alem çok sevdim.bir tüy kadar hassas ve yumuşuk bir insan olduğunuzu ta buralardan hissediyorum.Zaman değişti artık çok küçücük bir genin bile fonksiyonel olarak nelere kadir olduğunu yüce rabbim yaratarak bize vermiş.Elhamdülillah,ben bu şahısları da okuyunca hiç alışık olmadığımız süprizle karşı karşıya olduğumuzu iyi biliyorum.işte o asil tutumunuzdan dolayı beni hatalı bulsanızda cesaretle yazıyorum.Elbette kusurum olursa bağışlanmamı ve hakkınızın helal edilmesini de dilerim.

    mümin-15

     
    • ekabirweb

      19 Eylül 2015 at 13:36

      Merhaba, sayenizde bir bilgi daha öğrendim. Cebrail’in kelime anlamları arasında reforme eden manasına da geldiğini bilmiyordum hangi kaynaktan edindiniz merak ettim. Kur’an tabii ki Allah’ın kitabıdır. Bildiğiniz gibi Vahiy olarak indirdiğinde bunu ya bizzat Allah elçisinin kalbine indirir, (Şûra/51) veya Cebrail aracılığı ile indirir. (Şuârâ/193-195) Bunun yanı sıra Bakara/97 de Cebrail için Kur’an ı ve diğer kutsal kitapları Allah’ın izni ile doğrulayıcı olarak bildirir. Dolayısıyla Cebra’il in Allah resulüne Kur’an ı hataya mahâl verilmemesi için talim ettirdiği, bunun da Allah’ın emri ile gerçekleştiğine inanıyorum. Bu deliller de bana yetiyor. İltifatlarınız için teşekkür ederim, sevgi karşılıklıdır. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       
  5. salih

    06 Ekim 2016 at 09:33

    değerli kardeşim, bakara 277 ayetin açıklaması yapılırken şu ifade kullanılmış 3, paragrafta..

    “İşte bu noktada Allah bir şeyi yasaklıyorsa sizin aleyhinizedir ey insan dercesine ayet İnnelleziyne amenû diye başlıyor. Allah’a güven problemidir bu”
    Yukardaki ifade şöyle olsa daha iyi değil mi, Allah bir şeyi yasaklıyorsa sizin lehinizedir.yani sizin içindir

     
    • ekabirweb

      06 Ekim 2016 at 10:39

      Merhaba kardeşim. Ayeti incelediğimizde “İman edenler” e hitap ediliyor. İman edenleri ise Hucurat/14-15 incelediğimizde tanıyabiliyoruz. Orada Allah;
      “Bedevîler (kabileler – aşiretler hâlinde şartlanmalarla cahilce yaşayanlar): “İman ettik” dediler… De ki: “İman etmediniz! Fakat ‘müslüman olduk’ deyin! İman henüz bilincinizde açıklık kazanıp yerleşmemiştir!.. (Hucurat/14)
      İman ehli şu kimselerdir ki, varlıklarını Esmâ’sıyla yaratan Allâh’a ve O’nun Rasûlüne iman ettiler; sonra da bunda şüpheye düşmediler;.. (Hucurat/15)
      Bundan anlaşılan o dönemde iki tür insan vardı. Birisi Kur’an ın ifadesi ile “De ki: “İman etmediniz! Fakat ‘müslüman olduk’ deyin! İman henüz bilincinizde açıklık kazanıp yerleşmemiştir!” ifadesiyle hitap ettiği insanlar. Ki buna benzer ifadeleri içkinin yasaklanma sürecini incelerken de görüyoruz.
      Sana sarhoşluk veren şeyler ile kumardan soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de büyük kötülük ve insanlar için bazı yararlar vardır. Fakat zararları yararlarından daha fazladır.” (Bakara/219)
      Yani İslâm’a girdiği halde içlerinde şüphede olanlar, mutmain hale gelmeyen insanlara Kur’an yumuşak bir ifadeyle hitap ediyor. Daha sonra “Artık vaz geçtiniz değil mi?” (Maide/91) diyerek biraz daha sertleşiyor.
      İşte burada da hitap edilen kesim; İnanmış, mutmain olmuş kişilere, yani Kur’an i ifade ile “Allâh’a ve O’nun Rasûlüne iman ettiler; sonra da bunda ŞÜPHEYE düşmediler.” Dediği kesime hitaben inmiş bir ayettir. Burada tavsiye değil kesin belirginlik vardır.
      Mustafa hocam ne der bilemem ama ben bu şekilde düşünüyorum. Yani ifade edilişi doğru buluyorum. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: