RSS

İslamoğlu Tef. Ders. ÂLİ İMRAN SURESİ (180-200)(28)

18 Nis

231“Euzübillahimineşşeytanirracim.”

“Bismillahirrahmanirrahim”


Sevgili Kur’an dostları 28. dersimize Alu İmran suresinin 180. ayeti ile devam ediyoruz.


180-) Ve la yahsebennelleziyne yebhalune Bi ma atahumullahu min fadliHİ huve hayren lehüm* bel huve şerrun lehüm* seyütavvekune ma behılu Bihi yevmel kıyameti, ve Lillahi miyrasüs Semavati vel Ard* vAllahu Bi ma ta’melune Habiyr;

Allahın fazlından kendilerine bahşettiği şey’e bahillik edenler sakın onu kendilerine hayırlı sanmasınlar hayır o, onlar için bir şerdir, yarın kıyamet günü o kıskandıkları mal boyunlarına tomruk edilecek kaldı ki Göklerin ve Yerin mirası hep Allahın ve Allah her ne yaparsanız haberdardır. (Elmalı)

Allâh’ın kendi hakikatleri olan Esmâ kuvvesi ile fazlından verdiklerinde cimrilik edenler, sanmasınlar ki bu haklarında hayırlı olan bir şeydir. Bilakis şerrdir! Cimrilik ettikleri şey kıyamet sürecinde boyunlarında asılı olacaktır! Semâlar ve arzın mirası (Esmâ kuvvelerinden sürekli oluşan her şey) Allâh’ındır. Allâh yapmakta olduklarınızdan (onları yaratan olarak) Habiyr’dir. (A.Hulusi)

Ve la yahsebennelleziyne yebhalune Bi ma atahumullahu min fadliHİ huve hayren lehüm Allah’ın lûtfundan kendilerine verdiklerinde cimrilik yapanlar. Bunun kendileri hakkında hayırlı olduğunu sanmasınlar. Çünkü ne dünyada, ne de öte dünyada Allah’ın kendilerine verdiği şeyden, Allah’a karşı cimrilik yapanlar mutlaka zararla çıkacaklardır.

Dünyada zararla çıkacaklardır. Çünkü şükürdür Allah’ın verdiğinden vermek ve şükredenin nimetinin artırılacağı da yine Allah’ın vaadidir. Vermemek ise küfran-ı nimettir, yani nankörlüktür. Nankörlere ne dünyada ücret vardır, ne de öte dünyada ecir.

bel huve şerrun lehüm Aksine bu onlar için pek fenadır.

Bu ayette insanın dünyevileşmesinin insan üzerindeki ahlaki duruşu yok ettiği ima ediliyor. İnsanın, hayatın ve servetin amacını, nihai gayesini unutmaması ihtar ediliyor. Ve insanı kupkuru, boş, amaçsız, gayesiz bir maddeciliğe saplanmaktan korunuyor eğer insan elindeki serveti, nimeti, elindeki varlığı kendi mülkiyeti zanneder. Mutlak bir biçimde onun üzerinde tasarruf edeceğini sanırsa, işte o zaman insan küçük bir ilah ilan etmiş olur kendisini. Çünkü her iman eden insanın aklından hiç çıkarmaması gereken bir şey var. O da; Var olduğu her bir şeyin kendi elinde emanet olduğu gerçeğini. Eğer böyle bir imanla yaklaşırsa o zaman emanete ihanet etmemeye çalışacaktır. Emanete ihanet etmeyecek olan her müminin ilk yapması gereken şey, o emaneti kendisine veren zatı unutmamaktır.

seyütavvekune ma behılu Bihi yevmel kıyameti cimrilik yaptıkları o şeyler kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.

ve Lillahi miyrasüs Semavati vel Ard Zira göklerin ve yeryüzünün mirası tamamıyla Allah’a aittir.

vAllahu Bi ma ta’melune Habiyr;  Ve Allah yaptığınız her bir şeyden haberdardır.

Bu ayetin ilk muhatabı olan Uhut ehli için ne ifade ettiğini sanırım anlıyorsunuzdur. Bu ayetin ilk muhatabı olan ve Uhut yenilgisinin kahramanları olan sahabiler, aslında Uhut yenilgisini dünyaya olan aşırı rağbetleri yüzünden tatmışlardı.

Unutmayınız, okçular Resulallah’ın; Düşmanın leşleri üzerinde akbabaların dolaştığını görseniz dahi yerinizi terk etmeyin emrine rağmen ganimeti görünce peygamberin emrini dinlemeyip ganimete seğirtince aslında işte o anda kaybettiler. Hatta bana göre savaşı kazanmış olsalardı dahi kaybetmişlerdi. Çünkü özündeki, içindeki, öz benliğindeki nefsine karşı savaşı kaybedenin dışındaki savaşı kazanması hiçbir şey getirmez. Zaten eğer insan ayartıcı öz benliklerine, ayartıcı iç güdülerine, şeytanına karşı verdiği savaşta başarılı ise, dışarıdaki savaşı kaybetmiş gibi görünse de çok önemli değildir zaten.

181-) Lekad semiAllahu kavlelleziyne kalu innAllahe fakiyrun ve nahnü ağniya’* senektübü ma kalu ve katlehümül Enbiyae Bi ğayri Hakkın ve nekulü zûku azâbel hariyk;

Elbette Allah onların: «o herhalde Allah fakırdır, bizler zenginiz» diyenlerin lâkırdılarını işitti, o dediklerini Peygamberleri nâhak yere öldürdükleri ile beraber yazacağız da diyeceğiz: tadın bakalım o yangın azabını. (Elmalı)

Andolsun ki, Allâh ; “Muhakkak Allâh fakirdir, biz zenginleriz” diyenlerin sözünü algıladı. Dediklerini ve Hakk’ın muradına karşı Nebileri öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz: “Tadın yakan azabı!” (A.Hulusi)

Lekad semiAllahu kavlelleziyne kalu innAllahe fakiyrun ve nahnü ağniya’ “Allah fakirdir, fakat biz zenginiz” diyenlerin sözlerini Allah duymuştur. Evet, Kur’an ı hakiymde Allah’ın gerçekten gücüne giden bazı küfür sözler vardır. Bunlara el fazlı küfür diyebiliriz. Küfür sözler. İşte o Allah’ın çok gücüne gittiğini üslubu ilahiden anladığımız sözlerden biri de budur. Bu söz sahih hadislerin bize aktardığına göre, Medine Yahudilerinin söylediği bir sözdü. Bakara 245 nazil olduğunda

Menzelleziy yukridullahe kardan hasenen feyudaıfehu lehu ad’afen kesiyreten Allah’ın kendisine kat kat geriye ödeyeceği bir borcu Allah’a verecek olan Kimdir. Mealindeki Bakara 245. ayet indirilince Yahudi kodamanları böyle demişlerdi. Bak bak..! Allah yoksullaşmış bizim servetimize muhtaç olmuş, Allah bizden borç istiyor demişlerdi. Allah yoksul, biz fakiriz demeye getirmişlerdi.

İşte bu ayette onların bu sözünden yola çıkılarak aslında insanın bu sözü söyleyebilecek noktaya, hangi ahlaki zaaftan yola çıkarak geleceği tespit edilmiş oluyor. Daha önceki ayeti hatırladığınızda, işte insanın dünyaya karşı, insanın maddeye karşı duruşu eğer bir kez bozulursa, İnsanın mala, makama, servete karşı duruşu bir kez yamuklaşırsa o zaman bu sapma açısı bir müddet sonra insanı Allah’tan ayırıp mala kul ediyor. Onun üzerine artık insan sahip olduğu şeylerin, gerçekten mutlak sahibi sanıyor kendisini ve Allah’a bile vermemeye kalkıyor. Allah’tan bile kıskanmaya kalkıyor.

Anadolu’daki bir ata sözünü hatırlatıyor bu; Baba oğla bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir salkım üzümü çok görmüş..! Atasözünü. Kimi zaman bundan daha kötü olabiliyor sonuç. İnsanın mal karşısındaki duruşu eğer sağma açısı ile başlamış bir yürüyüşün sonucu ise o zaman bakıyorsunuz, mal insan için bir cehenneme, servet insan için bir ateşe dönüşüvermiş. Ve o noktada Benim Yahudileşme dediğim o şey gündeme geliyor. Ve bu ayetlerde de bu ümmetin uyarıldığı nokta işte tam o şey. Ey Muhammed ümmeti, sizde Musa ümmeti gibi Yahudileşmeyin yani dünyevileşmeyin uyarısı.

senektübü ma kalu ve katlehümül Enbiyae Bi ğayri Hakkın Onların hem söylediklerini hem de peygamberleri haksız yere öldürmelerini kaydedeceğiz. Yani ilginçtir. Yahudilerin söylediği bu sözle peygamber katliamını yan yana koydu Kur’an. Allah’ın nazarında böyle bir terbiyesizlikle bir peygamberi öldürmeyi eşitledi. On un için bu ikisinin yan yana zikredilmesi ilginç. Devam ediyoruz;

ve nekulü zûku azâbel hariyk; Ve diyeceğiz ki onlara; Tadın, yakıp kavuran azabı.

182-) Zâlike Bima kaddemet eydiyküm ve ennAllahe leyse Bi zallamin lil abiyd;

Bu sizin ellerinizin takdim ettiği ve Allahın zulümkâr olmaması yüzündendir o kullara. (Elmalı)

Bu (azap) kendi ellerinizle oluşturduklarınızın sonucudur. Allâh, kullarında hak etmediklerini açığa çıkarmak suretiyle zulümde bulunmaz! (A.Hulusi)

Zâlike Bima kaddemet eydiyküm Bu kendi ellerinizle hazırladıklarınızın karşılığıdır. ve ennAllahe leyse Bi zallamin lil abiyd; Zira Allah kullarına hiçbir şekilde haksızlık yapmaz.

183-) Elleziyne kalu innAllahe ahide ileyna ella nu’mine liRasulin hatta ye’tiyena Bi kurbanin te’külühün nar* kul kad caeküm Rusulün min kabliy Bil beyyinati ve Bil’leziy kultüm felime kateltümuhüm in küntüm sadikıyn;

Onlar ki «Allah dediler: bize şöyle and verdi: Bize ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiç bir Resule iman etmeyeceğiz» de ki size benden evvel bir takım Resuller beyyinelerle gelmiş ve o dediğinizi de getirmiş idi ya onları niçin katlettiniz doğru iseniz? (Elmalı)

Onlar (Yahudiler) şöyle demişlerdi: “Allâh bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir Rasûle iman etmememiz konusunda emretti.” De ki: “Benden önce Rasûller açık deliller olarak gelmiş ve de istediğinizi getirmişlerdi. Eğer sözünüzde sadık idiyseniz, niçin onları öldürdünüz?” A.Hulusi)

Elleziyne kalu innAllahe ahide ileyna ella nu’mine liRasulin hatta ye’tiyena Bi kurbanin te’külühün nar Allah; Yakılarak getirilen bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamızı emretmişti diyenlere gelince. Kimdi bunlar? Yine bunlar Medine Yahudileri idi. Bu ayetin ilk muhatabı olan Medine Yahudileri.

Onlar, Hz. peygambere iman etmeme gerekçelerini böyle gösteriyorlardı. Aslında yanık kurban kutsal ayinlerin temel bir unsurudur Musevilikte. Ki 2. mabedin yıkılışına kadar Hz. Musa’nın müminleri Allah’a karşı tazim ve saygılarını, Allah’a kurban sunarak yerine getirirlerdi.

Hatta biz Tevrat’ta bunun örneklerini de görüyoruz. Ki Tevrat’ta 1. krallarda İlyas peygambere yine böyle bir gerekçe ile karşı çıkıyorlar Yahudi uluları, Yahudileşmiş İsrail oğulları diyeyim. Bize bir mucize ile gel ki inanalım. O mucize de Allah’a bir kurban sun, bir ateş gelip onu sarsın ve yaksın, biz de senin gerçek peygamber olduğuna inanalım.

İstedikleri şey gerçekleşiyor Tevrat’taki anlatıya göre Ancak yine de İlyas peygamberi öldürmek için taşlıyorlar. İlyas peygamber Tevrat’taki aktarılan habere göre ellerinden kaçarak canını kurtarıyor. Ve bu ayet ilginçtir Hz. Peygambere inanmamakta direnen Yahudilerin, aslında bu gerekçeyi de ileri sürerken samimi olmadıklarını ifade ediyor ve onları suçüstü yakalıyor. Onlara da geçmişlerini hatırlatıyor.

Kul Cevap ver onlara, kad caeküm Rusulün min kabliy benden önce de size peygamberler gelmişti. Bil beyyinati ve Bil’leziy kultüm hem hakikatin apaçık belgelerini getirmişti, hem de sözünü ettiğiniz şeyi getirmişlerdi. İlginçtir biraz önce Tevrat’tan naklettiğim hadiseye benzer olaylara dikkat çekiyor Kur’an. Yani siz samimi değilsiniz.

İşte Yahudileşme alametlerinden biri de budur. İşi yokuşa sürmek. Bahanecilik. Yahudileşmiş insanlar hayır hasenatta, İman ve İslam yarışında, Allah’a itaat ve ibadette daima mazeretçidirler. Mazeretçi mantık, Yahudileşmiş mantıktır. Allah’a karşı mazeretçi mantık. Onun için de kusurlarını kabul etmezler. Yahudileşmiş bir mantığın sahibi. Aksine kusuruna tumturaklı bahaneler uydururlar. Bu manada ilk Yahudileşmiş kimse şeytandır.

Unutmayın, Adem de suç işledi, şeytanda. Ademle şeytan arasındaki fark. Suç işlememe farkı değil mi? Suçu işledikten sonra kusurunu kabul etme ve tevbe etme farkıdır. Fakat şeytan kusurunu savundu, Adem ise kusurunu kabul etti. İşte Adem’i adem eden kusurunu kabul etmesi, şeytanı şeytan edende kusurunu savunması idi. Burada bu mantık şeytani bir mantık. Kusurunu savunan bir mantık. Onun için gerçekten dikkat çekici.

felime kateltümuhüm in küntüm sadikıyn; Peki, madem doğru söylüyordunuz da niçin onları öldürdünüz diyor Kur’an. Daha önce de Allah size peygamberler gönderdi, ki ilginçtir iyi bildiğimiz iki örneği var onların öldürdükleri peygamberlerden. Zekeriya ve Yahya AS. Bu iki peygamber ki baba oğul olma ihtimali çok güçlü. Bu iki peygamber Yahudilerin taşları, Yahudilerin kılıçları, Yahudilerin zulümleri altında can vermişti. Biri koç gibi ikiye bölünmüş, Zekeriya peygamber, Yahya Peygamber ise başı kesilerek altın bir tepsi içinde Roma valisine sunulmuştu.

İşte bu iki örneği hatırlayınca aslında burada, Allah’ın neyi murat ettiğini de hemen anlayıveriyoruz.

Şimdi diyeceksiniz ki neyi murat ediyor, son peygamber gelmiş, artık yaşamıyor. O halde bize vereceği ders nedir bu tür ayetlerin diye soracak olursanız, Peygamberin bıraktığı mirastır derim. Peygamberin kendini katletmek gibidir peygamberin bıraktığı mirası katletmek. Peygamberin bıraktığı izi, bıraktığı yolu, bıraktığı risaleti yok etmek. Onu ayağa kaldırmamak, Ona karşı vefa borcunu ödememek peygamberi katletmekten daha beterdir hatta.

Peygamberin bedenine yöneltilen herhangi bir saldırı, peygamberin bedeni ile sınırlıdır. O gider, mesajı kalır. Ama peygamberin mesajına yönelik olan saldırı, peygamberin bedenine yönelik saldırıdan çok daha korkunç izler bırakır. O nedenle Peygamberlere saldırıyı 2. ye ayırmak lazım.

1 – Bizzat şahıslarına, bedenlerine, hayatlarına olan saldırı,

2 – Bıraktıkları risalet mirasına olan saldırı.

Bence 2. tür saldırı, 1. tür saldırıdan çok daha korkunç, sonuçları itibarı ile çok daha tehlikeli ve çok daha büyüktür.

Öyle diyordu. Şimdi hatırlıyorum da, Matta İncil’in de Hz. İsa; “Kudüs, Ey peygamberlerini katleden Kudüs..!” diye sesleniyordu. Hz. Yahya’nın da böyle bir seslenişi var; Yine sanırım Kointos’lulara olan mektupta olacak, Tarsus’lu Pol’ün de böyle bir ithamı vardı. “Ey Yahudiler, kendi peygamberlerinizi katletmediniz mi..!” diye onları suçluyordu. Şu andaki İncil dahi Yahudileşmiş İsrail oğullarının peygamberlerinin hatıralarına ihanetlerini belgeliyordu.

184-) Fein kezzebuke fekad küzzibe Rusulün min kablike câu Bil beyyinati vezZübüri vel Kitabil müniyr;

Şimdi seni tekzip ettilerse senden evvel de bir çok Resuller tekzip olundu ki o beyyineler ve o hikmetli sahifeler, ve o nurlu kitap ile gelmişlerdi. (Elmalı)

Onlar, seni yalanladılarsa; senden önce açık deliller olarak; kutsal bilgilerle, nurlu – aydınlatıcı bilgilerle gelmiş Rasûlleri de yalanlamışlardı. (A.Hulusi)

Fein kezzebuke fekad küzzibe Rusulün min kablik Rabbimiz sevgili nebisini teselli ediyor ve buyuruyor; Seni yalancılıkla suçladılarsa, senden öncekileri de yalancılıkla suçladılar.

Câu Bil beyyinati vezZübüri vel Kitabil müniyr; Onlar da hakikatin apaçık delilleri ile, ilahi hikmet yüklü kitaplarla ve aydınlık saçan vahiyle gelmişlerdi. Rabbimizin efendimizi tesellisi. Yani ilk defa senin başına gelmiyor bunlar. İlk defa sen taşlanmıyorsun. İlk defa sen hakarete uğramıyorsun. Senden önce de senin getirdiklerini getirenler oldu ve senden önce senin uğradıklarından daha ağırına uğrayanlar oldu.

Adeta peygamberler geleneğinin çileli bir gelenek olduğunu ifade ediyordu Kur’an. Ve büyük davaların büyük insanları büyük acılara, büyük samcılara, büyük bedellere hazır olmalıdır demek istiyordu. Onun içinde Rabbimiz sevgili nebisini, geçmiş peygamber geleneğini hatırlatarak teselli ediyordu.

185-) Küllü nefsin zâikatül mevt* ve innema tüveffevne ücureküm yevmel kıyameti, femen zuhziha anin nari ve udhılel cennete fekad faz* ve mel hayatüd dünya illâ metaul ğurur;

Her nefis ölümü tadacak, ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak, o vakit kim ateşten uzaklaştırılır da Cennete konulursa işte o murada erdi, yoksa dünyâ hayât aldatıcı bir meta’dan başka bir şey değil. (Elmalı)

Her bilinç, ölümü (biyolojik bedensiz yaşamayı) tadacaktır! (Biyolojik bedenli yaşam sonrası başlayacak olan) kıyamet sürecinde yaptıklarınızın mükâfatı eksiksiz verilecektir. Kim yanmaktan kurtarılıp cennete (boyutuna) geçirilirse o gerçekten kurtulmuştur. Dünya yaşamı aldatıcı (sonu pişmanlık olan) bir zevkten başka bir şey değildir. (A.Hulusi)

Küllü nefsin zâikatül mevt Her can ölümü tadar. Bir başka ifade ile şöyle de çevirebiliriz bu ibareyi, zâika gelmiş, ismi fail gelmiş. Muhannes olarak. Fiil olarak ta gelebilirdi. İsim olarak gelmiş. Seyazugul mevt de denilebilirdi. Ölümü tadacaktır. Ama zâikatül mevt denilmiş.

Bir ibarenin fiil yerine isim olarak gelmesi onun, zaman ve mekanın ötesinde sürekliliğine işaret eder. İsmi fail olarak gelmesi de onun adeta bir meslek oluşuna işaret eder. Her var olanın mesleği ölmektir adeta. Her nefis, her insan her can ölmektedir. Ölmeyi meslek edinmiştir. Yani biz şöyle çevirebiliriz. Her insan, her an ölmekte dolayısıyla her an dirilmektedir.

İnsanın bedenine baktığında bu gerçeği görür. Binlerce hücre her an ölmekte, ve her an yeniden binlerce hücre dirilmekte. Yani insan her nefeste, her saniyede ölümü ve hayatı yeniden yaşamakta. Her nefes verişinde ölmekte, alışında dirilmekte adeta. Her gece ölmekte, gündüz dirilmekte adeta. Onun için olsa gerek Kur’an …yeteveffaküm Bil leyli… (Enam/60) sizi geceleri öldürüyor formunda, uykuyu ölüm formunda getiriyordu. Onun için Küllü nefsin zâikatül mevt her nefis her an hayatı ve ölümü tatmaktadır.

ve innema tüveffevne ücureküm yevmel kıyameti ve kıyamet gününde karşılıklarınız size tam olarak ödenir.

femen zuhziha anin nari ve udhılel cennete fekad faz ve kim ateşten kurtulur da cennete kavuşursa işte o muradına ermiştir. Gerçek saadete, gerçek mutluluğa ermiştir.

ve mel hayatüd dünya illâ metaul ğurur; Bu dünya hayatı ise aldatıcı bir tatmin aracından başka bir şey değildir.

Ayetin aslında tefsire ihtiyacı yok. Ayet ta..! ruhlarımıza hitap ediyor. İnsanın en ölümsüz tarafına hitap ediyor ve insana ebedi bir gerçeği hatırlatıyor. Ey İnsan, ala külli hal, öleceksin. Ölümünden kaçan insan. Her an yüz yüze gerçeği unutmaya çalışan, yok saymaya çalışan insan, Unutma, kaçamayacağın hayatın en büyük ve ilk yasası ölümdür. Çünkü doğmuş olmak, ölecek olmanın en büyük delilidir. Onun için de öleceksin.

Ey modern insan, mezarları şehirlerin dışına yapmakla ölümü hayattan atacağını mı sanıyorsun. Unutmayın, modern zamanlardan önce İslam mimarisinin inşa ettiği kentlerin ortasına yaparlardı kabirleri. İnsanlar sabahları pencerelerini açtıklarında ilk defa, geçmişleri ile yüzleşirlerdi. Ölülerini görürlerdi. Mezar taşları ile konuşurlardı ve ölümlerini koyunlarında taşırlardı.

Onun için de ölür gibi yaşarlar, yaşar gibi ölürlerdi.

Onun için de ölümü onlar korkuturdu, ölüm onları korkutamazdı.

 Onun için de öleceklerini hiç unutmazlardı. Ölümle barışıktılar, çünkü hayatla barışıktılar. İşte bu nedenle modern insan hayatla kavgalı olduğu için ölümle de kavgalı hale geldi.

Modern insan gerçekle kavgalı olduğu için, hakikatle kavgalı olduğu için, gerçeğin en çarpıcı boyutu olan ölümle de kavgalı hale geldi. O nedenle modern insan ölümü hayatından kovmaya çalıştı. Kovamayacağını anlayınca, kendisine ölümü unutturacak zevklere verdi. Maalesef ve sonunda yaşarken öldü. Yaşamıyor gibi yaşadı ve artık ölemeyecek kadar ölü hale gelmiştir modern insan. Çünkü ölümden söz etmek için, yaşamdan söz etmek lazım. Yaşayanlar ölürler. Dikine ölenler, dikine sürünenlerin ölmesinden sanırım söz edilemez.

[Ek bilgi; “ÖLÜM” NEDİR? ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ

Ne yazık ki günümüzde “ÖLÜM” olayı, gerçeğine uygun bir biçimde bilinmemekte, genelde ölümün bir “son” olduğu zannedilmektedir! Oysa ölüm, bir son olmayıp; madde âlemden, madde ötesi âleme geçişten başka bir şey değildir!.. Yani bir dönüşümdür!

İnsan, ölüm denen olayla, madde bedeni terk ederek, RUH denilen “holografik dalga” yapılı bedeniyle ya mezarda, ya da mezar dışında yaşamına devam eder! Yani ölüm; madde bedenle yaşamın sona erip, RUH bedenle devam etmesidir.

İslâm Dini’nin esaslarını bildiren Kur’ân-ı Kerîm, ölüm olayına şöyle açıklama getirir:

“Her NEFS ölümü TADACAKTIR!..”

Ölüm denen olay, biyolojik madde bedenin terk edilerek, RUH bedenle dalga âlem yaşamına geçilmesidir. Beynin durmasıyla birlikte, vücuda yayılan biyoelektrik enerji kesildiği için; beden, ruhu kendisine bağlı tutan elektromagnetizmasını yitirir ve böylece, RUH, bedenden bağımsız yaşam biçimine geçer. İşte bu olay ölüm kelimesiyle anlatılır.

Yaşam boyunca kişinin beyninden geçen tüm faaliyetler, ses ve görüntü dalgalarıyla yüklenmiş televizyon dalgaları gibi, RUH’a, yani holografik dalga bedene yüklenmiş olduğu için, kendisinde hiçbir değişiklik hissetmeden, ruh boyutunda yaşama geçiliverir… Ve kişi, RUH olarak, aynen bedende olduğu gibi yaşamına devam eder!..

Ancak bir farkla… O bedende, tamamıyla canlı ve şuurlu olmasına karşın, madde bedenini kullanamaz! Sanki bitkisel hayata girmiş, canlı, şuurlu bir kişi gibi!.. Dışarıda olup biten her şeyi görür, duyar, algılar fakat kendisinden dışarıdakilere hiçbir mesaj ulaştıramaz!

Nitekim büyük İslâm âlimi Erzurumlu İbrahim Hakkı, “Marifetname” isimli eserinde, Hz. Muhammed’in ağzından ölüm olayını şöyle nakleder:

“Meyyit (ölümü tatmış kişi), bedenini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimlerin telkin verdiğini bilir.”

“Meyyitin yanında haykırıp, saçınızı başınızı yolmayın, ona eziyet edersiniz” uyarısı da, gene meyyitin sizi görüp hâlinizden üzüntü duymasından ileri gelir.

Ölüm denen madde bedeni kullanamama hâlini tatmış kişinin mezarda “ruh olarak” diri, aklı şuuru yerinde ve dışardan gelen hitapları algılar bir hâlde olduğunu bize en iyi idrak ettirecek olan BUHARÎ isimli hadis kitabında mevcut olan şu hadîs-î Rasûlullâh‘a dikkat edelim:

“Talha radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır:

Bedir savaşı günü Nebi (sallâllâhu aleyhi vesellem) Kureyş eşrafından 24 kişinin cesedlerinin bir araya kaldırılmasını emretti de bunlar Bedr kuyularından pis bir kuyuya atıldılar. Bu suretle pis kuyu yeni pislikleri toplamış oldu. Rasûlullâh düşman bir kavme galip gelince onun açık sahasında üç gün konaklamak âdeti idi.

Bedr savaşının üçüncü günü olunca da Rasûlullâh devesinin getirilmesini emretti. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı. Sonra Rasûlullâh yürüdü. Ashab da peşinden yürüdüler. Bu arada birbirlerine, herhâlde Rasûlullâh bir hâcet için gidiyor, diye konuştular. Nihayet, Rasûlullâh Efendimiz maktûllerin atıldığı kuyunun bir tarafında durdu ve onlara kendi ve babalarının adlarıyla seslendi:

– Yâ filan ibn-i filan, yâ Eba Cehil İbn-i Hişam, yâ Utbe İbn-i Rebia… Siz ALLÂH’a ve Rasûlüne inanıp itaat etseydiniz şimdi sevinir miydiniz?.. Ey maktûller!.. Biz, Rabbimizin vadetmiş olduğu zaferi gerçekten bulduk. Siz de Rabbinizin vadettiği zaferi gerçek üzere buldunuz mu?

Bu hitap üzere Ömer (r.a.) sordu:

– Yâ Rasûlullâh… Hayatı olmayan cesedlere ne diye konuşursun?

Rasûlullâh aleyhisselâm şöyle cevap verdi:

– Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitmezsiniz!..”

Görüldüğü gibi, Buharî‘de nakledilen bu olayda, Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) büyük bir yanlış anlamayı tashih etmekte.

İnsanlar, mezara ölmüş olarak konur ve sonra da onlar kıyamette dirilirlerşeklindeki gerçek dışı inanışı, bundan daha iyi düzeltecek bir hadis olamaz.

İnsanlar, aynen şu andaki kadar aklı, şuuru yerinde olarak mezarlara konurlar ve dışarıdan kendilerine yapılan hitapları dışardaymışcasına rahatça işitirler.

Üçüncü Halife Osman bin Affan (r.a.), bir mezar başında durduğu zaman, sakalını ıslatıncaya kadar ağlardı. Bu sebeple kendisine;

– Sen cenneti ve cehennemi anıyorsun, ağlamıyorsun da; bundan, yani kabir korkusundan dolayı ağlıyorsun, denildi.

Osman cevap verdi:

– Rasûlullâh’tan duydum ki. “Muhakkak mezar, âhiret konaklarının ilkidir!.. Eğer kişi ondan kurtulursa, ondan sonrakilerden de kolay kurtulur. Şayet kişi ondan kurtulamazsa, ondan sonrakiler ondan şiddetli olur!..”

Sonra Osman (r.a.) şöyle devam etti; Rasûlullâh şöyle buyurdu. “Mezar kadar KORKUNÇ hiçbir feci manzara görmedim!..”

İslâm’ın en önde gelen şehîdlerinden olup, Hz. Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) tarafından cesedi toprağa verilen Sa’d bin Muâz‘ın kabri başında ise Rasûlullâh şöyle buyuruyordu:

“Şu seçkin kul ki, arş Onun için titremiş, gök kapıları açılmış ve binlerce melek yeryüzüne inmiştir. O bile mezarında öylesine sıkıldı ki, az kaldı kemikleri çatırdıyacaktı!.. Eğer kabir azabından ve ölüm sonrası sıkıntılarından kurtuluş olsaydı, bu önce Sa’de nasip olurdu!.. O, ulaştığı mertebe itibarıyla bu sıkıntılardan hemen çıkartıldı; hepsi o kadar!..”

Şimdi düşünelim… Kişi, mezarda “diri” yani “şuuru yerinde” olarak mevcut olmasa, böyle bir azap söz konusu olur mu hiç?

Soruluyor Hz. Rasûlullâh‘a.

Rasûlullâh, müminlerin hangisi daha akıllı, şuurludur?

– Ölümle başına geleceği en çok hatırlayan ve ölüm ötesi hayatı için en güzel şekilde hazırlananı… İşte onlar en akıllı-şuurlu olandır.

Gene bir başka ifadesinde şöyle buyuruyor:

“En şuurlu, ileri görüşlü insan odur ki, nefsini ilâhî hükümlere tâbi kılar, ölümden sonra yararını göreceği fiilleri yapar… Âciz de nefsinin arzularına tâbi olur, sonra da bir şeyler umar, ALLÂH’tan!..”

Gene Rasûlullâh‘ın ashabından İbni Mes’ud, kabirde görülen azap hakkında:

– Mutlaka günahkâr olanlar, kabirlerinde azap olunurlar. Hatta hayvanlar onların seslerini işitir… dediğini Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem)’den işittim.

Ebu Said el Hudrî anlatıyor; Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) buyurdu:

“İnkârcıya mezarında kendisini kıyamet gününe kadar sokup ısıran 99 ejderha musallat edilir. Eğer bunlardan bir tanesi yeryüzüne üflemiş olsa, hiçbir yeşil ot yeşermez!..”

İbn-i Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor… Rasûlullâh buyurdu:

“Sizden birisi ölünce, cennetlik olsun, cehennemlik olsun akşam sabah kendisine makâmı gösterilir. Burası yerindir. Kıyametteki bâ’sına kadar buradasın.”

Burada bir de şu hususa dikkat çekelim. Âmentü’de okunan şu cümleye bir bakın…

“Vel ba’sü ba’del MEVT”… Dikkat ediniz!.. “Vel ba’sü ba’del KIYAMET” denmiyor!

Yani, “bâ’s” kelimesiyle anlatılan olay, “KIYAMET”ten sonraki değil, ÖLÜMÜ TATTIKTAN sonrakidir!

Dünya’da, bildiğimiz madde bedenle ve bu arada bu madde beynin ürettiği ruh bedenle yaşarız. Nitekim büyük İslâm âlimi ve mutasavvıfı İMAM GAZÂLİ, “Esmâ ül Hüsnâ şerhi” isimli eserinde “El BÂİS” ismini açıklarken bakın ne diyor:

İnsanlardan birçokları bu hususta yanlış vehimlere kapılırlar… Bunu da çeşitli şekillerde izaha çalışırlar, derler ki; ölüm yokluktur. Bâ’s; yok olduktan sonra yeniden dirilmektir, aynen birinci dirilme ve canlandırma gibi…

Bir kere onların ölümün yokluk olduğunu zan etmeleri yanlıştır! İkinci diriltmenin de birinci gibi olduğunu sanmaları dahi yanlıştır. Ölümün yokluk olduğunu sanmak bâtıldır!.. Çünkü kabir; ya ateş çukurlarından bir çukurdur, ya da cennet bahçelerinden bir bahçe…

İşin içyüzüne vâkıf olan Erbab-ı Basîret, insan varlığının ebediyet için halkolduğunu bilir ve anlar… Ona yokluk arız olmaz…

Evet, bazen cesedle ilgisi kesilir de kendisi hakkında öldü derler… Bazen cesede iade edilir de hakkında diriltildi derler…

Dirilmenin ilk yaratılış gibi, ikinci bir yaratılış olduğunu sananlar da bu zanlarında yanılmışlardır!.. Çünkü diriltmek ilk canlandırılışlarına uymayan yepyeni bir yaratma fiilinden ibarettir. Aslında insanoğlunun birçok dirilmesi vardır; onun dirilmesi iki defadan ibaret değildir…

Ölümü tadınca, madde beden çözülür; ve RUH bedenle bâ’s olmuş olarak kabirde kıyamete kadar yaşamımız devam eder. Sonra “Kıyamet” denen, Dünya’nın Güneş ısısında bozunumu devresinde, bugünkü karakteristiği istikametinde yeniden bâ’s olur!.. Ve nihayet son defa, bu bedenler de gittiği ortama göre yeniden bir bâ’s ile oluşurlar.

Kabirde, şu andaki mevcut aklımızla, algılama-değerlendirme mekanizmamızla mı olacağız?..

Bu konuda Abdullah bin Ömer anlatıyor…

Hz. Ömer, Münkir ve Nekir adlı iki meleğin kabirde gelip sual sorması hususunu Hz. Rasûlullâh ile konuşurken sordu:

– (Kabirde) aklımız başımızda olacak mı yâ Rasûlullâh?..

– Evet!.. Aynen bugünkü gibi!..

Evet, ölümü tatmış, aklı şuuru yerinde, fakat bedeni kullanım dışı kalmış diri kişi, mezara konulunca ne olur?..

Bunu da Enes radıyallâhu anh’ın ağzından dinleyelim:

Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

“Kul kabre konulduğunda, kabirden uzaklaşanların ayak seslerini işitir… Onlar uzaklaşırken iki melek gelir ve onu oturtup şöyle sorarlar:

– Muhammed denen adam hakkında ne dersin?..

Eğer müminse…

– Şehâdet ederim Muhammed ALLÂH’ın kulu ve Rasûlüdür… Bunun üzerine;

– Şu cehennemdeki yerine bak!.. ALLÂH onu cennettekine tebdil etti…

O, artık hem cehennemdeki yerini, hem de cennette gideceği yeri görür…

İnkârcı veya gösterişte Müslüman ise şöyle der:

– Bu konuda kesin bir düşüncem yok. İnsanların konuştuklarından başka!..

Ve ona şöyle denilir:

– O’nu tanıyamadın ve bilemedin!..

Sonra ona öyle bir tokmakla vurulur ki, feryadını insanlar ve cinler dışındaki her şey işitir!..”

Nihayet şu hadis ile konuya son verelim…

“Ölümü tatmış kişi, yakınlarının ağlaması sebebiyle azap görür.”

Bu konuda daha pek çok Rasûlullâh uyarısı vardır, ilgili hadis kitaplarında okunabilir. Netice şudur ki: KİŞİ ÖLMEZ, “ÖLÜM”Ü TADAR!.. Yaşam boyutunu değiştirir!

Ölümü tatmak, denilen olay, kişinin madde bedenin kumandasını yitirip, “ruh” adı verilen holografik dalga bedenle yaşamına kaldığı yerden devam etmesidir.

Bu hâl dolayısıyla, kabre konan her kişinin şuuru yerinde, aklı başındadır! Kıyamete kadar da şuurlu olarak yaşamına devam eder. Kıyamette de o günün şartlarına göre, yeni bedene kavuşur.. (A.Hulusi) 

http://www.ahmedhulusi.org/yazi/olum-nedir-olumun-icyuzu.htm ]

186-) Le tüblevünne fiy emvaliküm ve enfüsiküm ve letesmeunne minelleziyne ûtül Kitabe min kabliküm ve minelleziyne eşrekû ezen kesiyra* ve in tasbiru ve tetteku fe inne zâlike min azmil umur;

Lâbüd mallarınızda ve canlarınızda imtihan olunacaksınız, ve her halde gerek sizden evvel kitap verilenlerden ve gerek müşriklerden bir çok incinecek sözler işiteceksiniz, eğer sabreder ve takva yoluna gider, korunursanız işte bu azmolunacak umurdandır. (Elmalı)

Andolsun ki, mallarınızla ve nefslerinizle imtihan edileceksiniz. Sizden önce hakikat bilgisi verilenler ve şirk ehli tarafından incitileceksiniz. Eğer dayanır ve korunursanız (bilin ki) bu ancak azminizle başarılır. (A.Hulusi)

Le tüblevünne fiy emvaliküm ve enfüsiküm Elbette mallarınızla ve canlarınızla sınanacaksınız.

Ölüm gerçeğinin hatırlatıldığı bir ayetin ardından hemen mallar ve canlar yan yana konuluyor.

Hatırlar mısınız Kur’an dostları bugünkü dersimizin başındaki ayette malla ilgili idi. Bir ön hazırlık yapıyordu Kur’an. Bizi hazırlıyordu. Servetin ve hayatın iki emanet olduğu gerçeğine bizi hazırlıyordu. Onun için burada bu iki gerçeği yan yana koydu ve bu ikisinin bir sınav aracı olduğunu söyledi.

Le tüblevünne fiy emvaliküm ve enfüsiküm Mallarınızla ve canlarınızla kesinlikle sınanacaksınız.

ve letesmeunne minelleziyne ûtül Kitabe min kabliküm ve minelleziyne eşrekû ezen kesiyra ve hem sizden önce vahye muhatap olanlardan, hem de Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıranlardan bir çok incitici söz duyacaksınız. Bu daha da çarpıcı.

ve in tasbiru ve tetteku fe inne zâlike min azmil umur; ama eğer direnir. tasbiru yu direnir olarak çevirdim. Sabır, Kur’an a göre direniştir. Sabır günaha direniştir. Sabır ayartıcı öz benliğe karşı direniştir. Sabır iç güdülere karşı direniştir. Sabır şeytana ve şeytanlara karşı direniştir. Sabır zora direniştir. Sabır zorbalığa direniştir. Sabır hakkı savunma uğrunda başınıza gelenlere ödeyeceğiniz bedele direniştir. Onun için direniş diye çevirdim. Eğer direnir sorumluluk bilincini kuşanırsanız iyi bilin ki bu azimle sarılı nacak bir iştir.

Bu ayet gerçekten ahlaki değerlere çok keskin bir vurgu yapıyor. Ahlaki ilkelerin sadece normal zamanlarda değil, anormal zamanlarda da korunması gerektiğini söylüyor bu ayet.

Ey müminler diyor, sadece cicim zamanlarında, barış zamanlarında dostlarınıza karşı ahlaklı olmayınız, ilkelerinizi savunmayınız. Olağan üstü zamanlarda da, düşmanlarınıza karşıda, kızdığınız zamanda, incindiğiniz zamanda. Düşmanlarınızın size ağız dolusu küfrettikleri zamanda ahlaki ilkeleri terk etmeyin. İlkesel davranın, ilkesel yaklaşın, hissinizle hareket etmeyin diyor ayet. Ve burada her şartta, her halde ilkelerin korunması gerektiğine dikkat çekiyor. Ve bir de sabra dikkat çekiyor. Sabrın, ilkelerde direnmek, ahlaki davranışta direnmek olduğuna dikkat çekiyor.

187-) Ve iz ehazAllahu miysakalleziyne utül Kitabe letübeyyinünnehu lin Nasi ve la tektümunehu, fe nebezuhu verae zuhurihim veşterav Bihi semenen kaliyla* fe bi’se ma yeşterun;

 

Vaktiyle Allah kendilerine kitap verilen okur yazarların şöyle misakını aldı: celâlim hakkı için onu insanlara anlatacaksınız, ketmetmeyecek siniz, derken onlar onu omuzlarının arkasına attılar da mukabilinde biraz para aldılar, bakın ne kötü alış veriş. (Elmalı)

Hani Allâh, kendilerine hakikat bilgisi verilenlerden, “Onu kesinlikle insanlara açıklayacak, gizlemeyeceksiniz” diye söz almıştı. Derken onlar sözlerini geride bırakıp, karşılığında az bir bedel aldılar. Ne kötü bir alışveriş! (A.Hulusi)

Ve iz ehazAllahu miysakalleziyne utül Kitabe letübeyyinünnehu lin Nasi ve la tektümunehu Allah, kendilerine önceden vahiy verilmiş olanlardan, Onu insanlara açıklayacaksınız ve kesinlikle gizlemeyeceksiniz diye söz almıştık. fe nebezuhu verae zuhurihim fakat onlar bunu kulak ardı ettiler.

Bir geçmişin masalı anlatılmıyor sevgili Kur’an dostları. Bir uyarı yapılıyor. Bizimde düşeceğimiz bir uyarı. Bizimde işleyeceğimiz bir hataya, muhtemel bir hataya dikkat çekiliyor. Vahyi, geçmişte kendilerine gelen vahyi kulak ardı edenlerin akıbetine bakarak bizimde, bize emanet edilen ilahi vahye onlar gibi davranmamamız tembih ediliyor.

fe nebezuhu verae zuhurihim fakat onlar bunu kulak ardı ettiler. veşterav Bihi semenen kaliyla ve daha kötü bir şey yaptılar. Değersiz bir menfaat karşılığı pazarladılar.

Evet, değersiz bir menfaat karşılığı ilahi vahyi sattılar. Tabir caizse; Dünyayı almak için ukbayı sattılar. Bedeni almak için ruhu sattılar, ruhlarını sattılar. İnkarı almak için imanı sattılar. Gazabı almak için rızayı sattılar. Değersizi almak için değerliyi sattılar.

fe bi’se ma yeşterun; Ne kötü bir alışverişti bu.

Evet dostlarım, burada, bu ayette ifade edilen hakikat nedir, yani onların gizlemeyeceksiniz denildiği halde gizledikleri hakikat nedir diye sorabilirsiniz. Bu soruyu sorduğunuzda iki şey geliyor akla;

1 – Hz. Peygamberin geleceği hakikati. Ki onlara bildirilmişti. Gerçekten de bir çok işaretleri kendilerine verilmişti. Bize gelen birçok sahih haberde daha Resulallah gelmeden Yahudilerin gerek hasımlarını, gerek dostlarını yakında bir peygamber gelecek diye uyardıklarını biliyoruz.

Bunun tipik örnekleri birçok kaynak esere de geçmiş durumda. Dahası, kendi kitaplarında bir takım işaretler görüyoruz. Ki daha önce bu konu ile ilgili ayetleri tefsir ederken ben o delillerden söz etmiştim. Onun için ayrıntıya girmiyorum. Ama burada gizlemeyeceksiniz diye kendilerine tembih edilen ilahi hakikatin 1. ihtimal Hz. Peygamberin geleceği hakikati olduğu.

2. İhtimal ise, ki burada dersin başında işlediğim 183-184. ayete de bir atıf var gibi geliyor bana. 2. hakikat Allah’ın Hz. Musa’ya yolladığı vahiy. Onlar Yahudileşen ben-i İsrail oğulları, Hz. Musa’ya gelen ilahi vahyi gizlemişler ve tahrif etmişlerdi. İlerine gelmeyeni saklamışlardı. Duyurmamışlardı. Ve böylece ilahi vahyin tahrif olmasına sebep olmuşlardı. Bu iki hakikate de atıf olabilir bu ayetteki gizlenmemesi istenen şey.

188-) La tahsebennelleziyne yefrehune Bi ma etev ve yuhıbbune en yuhmedu Bi ma lem yef’alu fela tahsebennehüm Bi mefazetin minel azâbi, ve lehüm azâbün eliym;

O ettiklerine sevinen ve yaptıkları işle meth olunmayı seven kimseleri de sakın azaptan âzâde sanma, hem onlara elîm bir azap var. (Elmalı)

O yaptıklarıyla mağrur olup, yapmadıkları ile övülmekten hoşlananları bir şey sanma! Onların azaptan kurtulacağını da sanma! Onlara feci bir azap vardır. (A.Hulusi)

La tahsebennelleziyne yefrehune Bi ma etev Sanma ki yaptıkları bütün işlerle sevinen, ve yuhıbbune en yuhmedu Bi ma lem yef’alu ve yapmadıkları ile övülmekten hoşlananlar, fela tahsebennehüm işte onlar sanma ki Bi mefazetin minel azâb azaptan kurtulacaklar.

Evet, kimler azaptan kurtulamayacak olanlar?

1 – Yukarıda yaptıkları bütün bu işlerle öğünenler. Yani kötülükleri ile kurnazlık adı altında öğünenler. Hem ilahi vahyi ya da ilahi bir hakikati  gizliyorlar, hem de bu gizleme konusundaki başarıları ile öğünüyorlar. Bu tam de şeytani bir gurur, şeytani bir övünç. Günahla öğünmek. İşte Yahudice bir övünç.

2 – ikincisi ise daha kötü, yapmadıkları ile övülmekten hoşlanıyorlar. Gerçekten de çoğumuzun bir çok zaman düştüğü bir hata değil mi bu, yapmadıkları ile övülmekten hoşlanmak. Onun için Hz. Ali Resulallah’ın ahlakını anlatırken o uzun uzun söz ediyor da, bir yerde diyor ki;

– Resulallah, kendisine iyilik yaptığından bir sena, bir övgü gelirse kabul ederdi. Kendisine hiç iyilik yapmadığı birinden bir övgü gelirse reddederdi.

Bu çok önemli. Yani kendi iyiliğini görmemiş bir insanın kendisini övmesine razı olmuyor Resulallah. İyi olsa bile razı olmuyor. O insanın söyledikleri doğru, yani Resulallah’ı ne kadar överseniz övün yalancı değilsiniz. Ama o insan kendisinden iyilik görmemiş, görmediği bir şeyi övüyor. Onun için bu ahlaki bir zaaf. Belki bir başka yerde kötü birini de övecektir, ya da iyi birini de kötüleyecektir bu zaaf. Çünkü Zan. Onun için; ve yuhıbbune en yuhmedu Bi ma lem yef’alu yapmadıkları ile övülmekten hoşlanırlar diyor, hoşlananlar.

Bu Yahudileşme alameti olarak gösteriliyor Kur’an da ve bunlar için şöyle bir son gösteriliyor.

ve lehüm azâbün eliym; Onları şiddetli bir azap beklemektedir.

189-) Ve Lillahi mülküs Semavati vel Ard* vAllahu alâ külli şey’in Kadiyr;

Göklerin ve Yerin mülkü Allah’ındır ve Allah her şey’e kadirdir. (Elmalı)

Semâların ve arzın mülkü Allâh’ındır (çünkü bu kapsamdaki her “şey”, O’nun Esmâ’sının işaret ettiği mânâlardan – kuvvelerden oluşmuştur, O’na aittir). Allâh her şeye Kâdir’dir. (A.Hulusi)

Ve Lillahi mülküs Semavati vel Ard Bütün genel ahlak kuralları detayları ile vurgulandırdıktan sonra Kur’an ın bir çok yerinde yine kevni ayetlere, yine Allah’ın büyüklüğüne ve ululuğuna dikkat çeken şöyle genel bir uyarı ile karşılaşıyoruz;

Ve Lillahi mülküs Semavati vel Ard Göklerde de yeryüzünde de hükümranlık Allah’a aittir.

Israrla ayeti böyle çevirdim. Ve Lillahi mülküs Semavati vel Ard 1. vav’ı da, 2. Vav’ı da ”de” anlamına, dahi manasına de ve da anlamıyla çevirdim ki, en doğru çeviri olduğuna kaniyim.

Neden? Çünkü bu aynı zamanda içten içe bir itiraza, Allah’a karşı bir baş kaldırıya bir cevaptır. Bu baş kaldırı de şudur; İnsanoğlu ne zaman Allah’a isyan edip toplumsal çözülmeyi getiren bir takım sapmalar göstermişse bunun arka planında şöyle bir duygu yatmıştır.

Yeryüzü bize aittir. Allah yeryüzüne ve tavırlarımıza karışmaz, dolayısıyla biz dizayn ederiz hayatımızı. Hayatımızı biz planlarız. Bizim dışımızda hayatımıza müdahil olmaz. Kimse müdahale etmez.” Gibi sapıkça bir seküler düşünce.

        İşte bu seküler düşünce bireylerdeki ve toplumlarda ki tüm isyan, tuyan ve günahın temelidir. Onun içinde sık sık bu ayet gelir, böyle bir ibare gelir. Sadece gökyüzünde değildir Allah’ın hükümranlığı. Yer yüzünde de Allah hükümrandır manasına böyle uyarıcı işaretler konulur ara ara.

vAllahu alâ külli şey’in Kadiyr; ve Allah..! Zaten böyle bir uyarının arkasından böyle bir cümle gelmeliydi. Ve Allah her şeyi yapmaya kadirdir. Yani sadece göklere değil, yeryüzüne de hükmetmeye kadirdir. Sadece sizin ulaşamadığınız alanları değil, Ulaşabildiğiniz ve kendi yönettiğinizi zannettiğiniz alanlara da müdahale etmeye kadirdir. Oraya da müdahale eder, buna gücü yeter.

190-) İnne fiy halkıs Semavati vel Ardı vahtilafil leyli ven nehari leâyâtin li ülil elbab;

Elbette o Göklerin ve Yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ard arda gelişinde şüphesiz âyetler var (vicdanları temiz) ülül’elbab için. (Elmalı)

Kesinlikle semâların (algılanan boyuttan kuantsal boyuta kadar) ve arzın (algılamaya göre madde kabul edilen her boyutun) yaratılışında, gece ve gündüzün birbirine dönüşmesi sisteminde (neden ve nasıl gece gündüz oluşumu, süreleri vs.) öze ermişler (Ulül Elbab) için işaretler vardır. (A.Hulusi)

İnne fiy halkıs Semavati vel Ard Kuşkusuz göklerin ve yerin yaratılışında, vahtilafil leyli ven Nehar gece ve gündüzün bir biri ardınca gelişinde, birbirini izlemesinde, leâyâtin li ülil elbab; Derin kavrayış sahipleri için ayetler, alınacak ibretler vardır.

Evet..! Bu ibretler ayât-ı kainata dikkat çekiyor. Unutmayın, okuduğumuz bu ayetler, bir başka ayetin tefsiridir. Yani biz şu anda kendisi tefsir eden bir metni tefsir ediyoruz. Zaten kendisi müfessirdir bu metnin. Ezeli ve ebedi hakikatlerin müfessiri. Ve bu metin bizi başka ayetlere yönlendiriyor. Bu ayetlerden biri, Ayat-ı hadisat, yani olaylar, tarih, yaşanmış ve yaşanmakta olan hadiseler. Onlar birer mesaj. Onlar ilahi bir mesaj. Onların içindeki mesajı bulup okumamızı istiyor Kur’an. Onun içinde olaylara dikkat çekiyor. Onun içinde Kur’an ın 1/3. tarihtir. Olaydır.

İkincisi insanın bizzat kendisine dikkat çekiyor.

 

Ve fiyl Ardı ayatun lilmukıniyn;

 Ve fiy enfüsiküm (Zariyat/20-21)

Ve kendi nefislerinizde, kendi benliğinizde de Allah’ın ayetleri vardır. efela tubsırun; Hala akıllanmayacaksınız, hala bu ayetleri okumayacak mısınız diyor Kur’an. Ve 3. ayet, ve burada ifade edilen ayet ise ayât-ı kainattır. Her şey ama her şey. Zerreden küreye, habbeden kubbeye, mikrokozmozdan, makrokozmoza. Atom altı parçacıklarından, spinlerden galaksilere, evrene, hatta evrenler çiftliğine. Her bir şey Allah’ın okunmayı bekleyen bir ayetidir. Bir belgesi, bir mesajıdır.

Ayet hem bizatihi ebedi ve mutlak hakikate bir atıftır, hem de ebedi ve mutlak hakikatin insana ulaştırdığı bir mesajdır.

Tabii böyle bir ayet bizi yere göğe bakmaya davet eden akıl sahiplerini etrafına bakmaya davet eden bir ayet, tefekküre davet eden bir ayet, okumaya davet eden, olayları, eşyayı ve insanı doğru bir biçimde okumaya davet eden bir ayet, aynı zamanda insanı kendisine davet ediyor demektir. Ve devam ediyoruz;

191-) Elleziyne yezkürunAllahe kıyâmen ve ku’ûden ve alâ cünubihim ve yetefekkerune fiy halkıs Semavati vel Ard* Rabbenâ mâ halakte hazâ batılâ* sübhâneKE fekınâ azâben nâr;

Onlar ki gerek ayakta ve otururken ve gerek yanları üzerinde hep Allah’ı zikrederler ve Göklerin, Yerin yaradılışında fikre derler: ya Rabbena, derler: bunu sen boşuna yaratmadın sübhansın, o halde bizleri o ateş azabından koru. (Elmalı)

Onlar (öze ermişler) ayakta, otururken ya da yanları üzere uzanmışken Allâh’ı anıp (hatırlayıp), semâların ve arzın yaratılışını (günün getirisi ölçüsünde evren ve derunu ya da beyin indinde bedenin yeri ve özelliklerini) tefekkür edip; “Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın! Subhan’sın (yersiz ve anlamsız bir şey yaratmaktan münezzeh, her an yeni bir şey yaratma hâlinde olansın)! (Açığa çıkardıklarını değerlendirmemenin getireceği pişmanlıktan) yanmadan bizi koru” (derler). (A.Hulusi)

Elleziyne yezkürunAllahe kıyâmen Onlar ki ayakta iken, ve ku’ûden otururken ve alâ cünubihim ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar ve yetefekkerune fiy halkıs Semavati vel Ard ve göklerin ve yeryüzünün yaratılışı üzerinde tefekkür ederler.

Evet, öncelikle zikirden söz ediyor ayet. Zikir, benim lügatımda kaygı, Allah kaygısı. Allah’ın zikri, Allah’ı kaygı etmektir. Yani; “Herkesin kaygısı farklı, herkesin derdi farklı iken benim kaygım, benim derdim, benim dermanım Allah’tır.” Diyebilmektir zikrin amacı.

Tabii ki zikir bir anış halidir ve kök itibarı ile, etimolojik köken itibarı ile bir hatırlama manasına gelir. Unutulan bir şey hatırlanır. Aslında bu anlamda zikir, insanın öz varlığını hatırlamasıdır. Bu anlamda zikir insanın ruhunu hatırlamasıdır. Bu anlamda zikir insanın kovulduğu cenneti hatırlamasıdır. Sürgün olduğu cenneti, Adem olup sürgün olduğu cenneti hatırlamasıdır. Bu anlamda zikir, insanın kendisine ruh üfleyen rabbini hatırlamasıdır. İşte bu anlamda zikir insanın aşkınla olan sürekli irtibatıdır. Buna zikir hali diyoruz.

Ve ayetin ikinci bölümü tefekkürü tavsiye ediyordu ve onların, övdüğü o kimselerin yer yüzünün yaratılışını ve yetefekkerune fiy halkıs Semavati vel Ard göklerin ve yeryüzünün yaratılışını tefekkür ettiklerini, edeceklerini söylüyordu.

Tefekkür daha önce de bir ayetin tefsiri vesilesi ile değindiğim gibi komple bir düşünme olayıdır. Şu üç şeyin birleşiminden meydana gelir.

Tezekkür, zikir. sebepleri ilkeyi ve ilki düşünmek. Geçmişi düşünmek, maziyi düşünmek, nedeni düşünmek. Neden sorusunu sormak. Evet, bu zikirdir.

Bu ilkeyi, nedeni, geçmişi düşünerek oradan elde ettiğiniz tecrübeyi geleceğe taşımak ve geleceği inşa etmek için bir takım hesaplar yapmak. İşte bu da tedebbürdür. Tedbir almakta oradan gelir.

Tefekkürle tedebbür, geçmiş ve geleceği birbirine bağlamaya taakkul diyoruz. Onun için akılda bağ manasına gelir. Taakul etmek, geçmiş ve geleceği birbirine bağlamak. Geçmişten elde ettiğiniz o tecrübeyi, geleceğe yönelik bir tedbire dönüştürüp ikisi arasında Taakkulle bağ kurarsınız.

İşte b u üç işleme birden tefekkür diyoruz. Ve bu 3 işlemi birden yapmak peygamberin ifadesi ile 60 yıllık nafile ibadete, 2 saatlik tefekkür kafidir, eşittir, bedeldir diyor Hz. peygamber ki tefekkürün önemini herhalde bundan daha güzel başka hiçbir söz anlatamaz.

Tefekkür ettiniz, taakkul ettiniz çünkü. Tezekkür ettiniz ve tedebbür ettiniz. Göklere ve yerlere baktınız, kendinize baktınız, olaylara baktınız ve en sonunda neyi anladınız? Neyi anlayacaksınız. Allah’ın bu çağrısından maksat nedir?

Haddinizi, küçüklüğünüzü anladınız. Ne kadar küçük olduğunuzu anladınız. Çünkü Allah’ın ne kadar büyük olduğunu anladınız. Ve aynı zamanda haddinizi anladınız, eşyanın karşısında ne kadar yüce olduğunuzu da anladınız. Haddinizi, eşyaya karşı büyüklüğünüzü, Allah’a karşı küçüklüğünüzü anladınız. Bunu anlayan bir insan hangi halet-i ruhaniyet içerisine girer. Kendi haddinizi bildiğinizde, sınırınızı bildiğinizde, Allah’ın sınırsızlığını bildiğinizde nasıl bir tavır alırsınız?

Tek kelime ile “DUA” vaziyeti alırsınız. Çünkü başka yapacak bir şeyiniz yok. Bunu anladığınız anda yapacağınız tek şey vardır>; Rabbinize karşı yakarmak. Haddini bilen insanın ilk yapacağı iş budur.

İşte Kur’an da şimdi bize bunu talim ettiriyor.

Rabbenâ Ey bizim rabbimiz, mâ halakte hazâ batılâ Sen bunları, bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın. sübhâneKE fekınâ azâben nâr;  Yücelikte eşsizsin, bizi ateşin azabından koru.

192-) Rabbenâ inneKE men tüdhılinnâre fekad ahzeytehu, ve mâ lizzalimiyne min ensar;

Rabbena: çünkü sen kimi o ateşe sokarsan onu muhakkak rüsva ve perişan etmişindir, zalimlerin de yardımcıları yoktur. (Elmalı)

“Rabbimiz, sen kimi ateşe atarsan onu muhakkak aşağılamış olursun. Nefsine zulmedenlere hiçbir yardımcı (kurtarıcı) olmaz!” (A.Hulusi)

Rabbenâ Ey bizim rabbimiz, inneKE men tüdhılinnâre fekad ahzeytehu Sen kimi azaba mahkum edersen kesinlikle onu rezil etmiş olursun. ve mâ lizzalimiyne min ensar; ve zalimler yardımcı da bulamazlar.

193-) Rabbenâ innenâ semi’na münâdiyen yünâdiy lil iymâni en âminû Bi Rabbiküm fe âmennâ* Rabbenâ fağfir lenâ zünûbenâ ve keffir ‘annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ ma’al’ ebrar;

Rabbena! Cidden bizler bir münadı işittik, imana çağırıyor; Rabbinize iman edin diyordu, dinledik iman ettik, Rabbena! mağfiretinle artık günahlarımızı bizlere bağışla, kabahatlerimizi: bizlerden kefaret buyur ve bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al. (Elmalı)

“Rabbimiz, gerçekten biz ‘Hakikatinizi Esmâ’sıyla oluşturan Rabbinize iman edin’ diye imana davet edeni duyduk ve hemen iman ettik. Rabbimiz, suçlarımızı bağışla, yanlışlarımızı sil; sana ermiş kullarınla birlikte olarak yanına al.” (A.Hulusi)

Rabbenâ Ey rabbimiz, innenâ semi’na münâdiyen yünâdiy lil iymâni en âminû Bi Rabbiküm fe âmennâ Bizi, rabbinize iman edin diye imana çağıran bir davetçiyi duyduk ve hemen iman ettik. Rabbenâ Rabbimiz, fağfir lenâ zünûbenâ bizim günahlarımızı bağışla, ve keffir ‘annâ seyyiâtinâ kötülüklerimizi ört, ve teveffenâ ma’al’ ebrar; ve canımızı erdemlilerle birlikteyken al.

194-) Rabbenâ ve âtinâ mâ veadtenâ alâ RusuliKE ve la tuhzinâ yevmel kıyâmeti, inneKE lâ tuhlifül miy’âd;

Rabbena! Hem Peygamberlerine karşı bizlere vaat ettiklerini ihsan buyur da Kıyamet günü yüzlerimizi kara çıkarma, şüphe yok ki sen vaadinde hulfetmezsin. (Elmalı)

“Rabbimiz, bize, Rasûllerine vadettiğini ver ve kıyamet sürecinde bizi rezil duruma düşürme! Muhakkak ki vaadinden dönmeyensin sen.” (A.Hulusi)

Rabbenâ Rabbimiz, ve âtinâ mâ veadtenâ alâ RusuliKE elçilerinin aracılığı ile yaptığın vaadi bize bahşet. ve la tuhzinâ yevmel kıyâmeti ve kıyamet günü bizi mahcup etme. inneKE lâ tuhlifül miy’âd; Çünkü sen vaadinden asla caymazsın.

Evet, tefekkür eden, tezekkür eden, tedebbür eden taakkul eden, eşyanın, hayatın varlığın neden ve niçin ini soran, niçin varım diyen, varlığını merak eden. Niçin geldim, nereden geldim, görevim nedir diye soran. En sonunda ilahi senaryoda ki rolünü bulacaktır. İlahi senaryoda ki rolünü bulan bir insan haddini bilecektir. Haddini bilen bir insan özgürlük ve güvenliğe kavuşacak. Çünkü eşyaya ve kula kul olmayacaktır. Haddini bilmek aynı zamanda insanın eşya karşısındaki yüceliğini bilmektir.

Onun için de Allah karşısında cüceliğini bilecektir. Ve bunu bilince kendini bilince rabbini de bilecek. Kendi sınırlılığını bilince Allah’ın sınırsızlığını bilecek ve dua vaziyeti alacaktır. Ve Rabbena diyecektir. Ey rabbim. Rabbim diyecektir. O’na sığınacak, barınak, tutamak, sığınak olarak başkasını aramayacaktır.

O zaman özgürleşecektir.

O zaman zincirlerini kıracaktır.

İşte o zaman bir tek şey olacaktır, insan. Ve eğer bunu yapabilirse, eğer Rabbi ile arasındaki ilişkiyi sıcak tutar, eğer gönül frekansını doğrudan rabbine ayarlayabilirse, eğer kendisine vahiy biçiminde ulaşan mesajı, kendisi dua ve ibadet biçiminde rabbine yollayabilirse, aldım mesajını verebilirse, işte o zaman şöyle bir müjde ile karşılaşır.

195-) Festecabe lehüm Rabbühüm enniy la udıy’u amele amilin minküm min zekerin ev ünsâ* ba’duküm min ba’d* felleziyne haceru ve uhricu min diyarihim ve ûzû fiy sebiyliy ve katelu ve kutilu leükeffirenne anhüm seyyiatihim ve leüdhılennehüm cennatin tecriy min tahtihel enhar* sevaben min ındillah* vAllahu ındeHU husnüs sevab;

Rableri de dualarına şöyle icabet buyurdu: her halde ben içinizden gerek erkek ve gerek dişi hiç bir hayır işleyenin işlediğini boşa gidermem, hep biri birinizdensiniz, benim için hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye uğrayanların, cihada gidenlerin ve bu uğurda katledilenlerin, kabahatlerini taraflarından keffaretleyeceğim, onları altından ırmaklar akar Cennetlere koyacağım, tasavvur edemeyeceğiniz bir sevap ile Allah tarafından müsâb olacaklar, sevâbın da en güzeli Allah yanında. (Elmalı)

Rableri onların duasına icabet etti: “Sizden erkek olsun kadın olsun, kimsenin yaptığını boşa çıkarmam. Hep birbirinizdensiniz (aynı özelliklerle yaratılmış olmanız dolayısıyla hepiniz aynı sisteme tâbisiniz). Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Ben’im uğruma eziyete uğratılanlar, savaşanlar ve öldürülenlere gelince; elbette onların suçlarını sileceğim. Elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere (bilinçlerine akan çeşitli ilimlerin getirisiyle kişinin dilediğini yapabileceği boyuta) sokacağım, Allâh indînden bir mükâfat olarak. En güzel mükâfat Allâh indîndendir.” (A.Hulusi)

Festecabe lehüm Rabbühüm Rableri de onların dualarına şöyle icabet etti; Şairin dediği gibi..!

Gönülden Allah diye ağlar isen,

Göz yaşını silmez mi hiç.

Ta ciğerden ah edersen,

Matlubunu vermez mi hiç..!

Evet, ta ciğerden Rabbena..! diyen bir kimse Allah’tan nasıl bir cevap alacaktı ki, işte böyle; Rableri de onların dualarına şöyle icabet etti;

enniy la udıy’u amele amilin minküm min zekerin ev ünsâ erkek olsun, kadın olsun çaba gösteren hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım.

Öncelikle böyle bir garanti veriliyor. Allah’a yakışan bir garanti. Çaba gösteren, gayret eden, emek harcayan hiç kimsenin emeği boşa gitmeyecek deniliyor. Emeğin kutsiyeti vurgulanıyor. Çalışmanın kutsallığı vurgulanıyor. Çaba gösterenin, çaba göstermeyenden. Çalışanın çalışmayandan. Gayret edenin gayret etmeyenden farklı olduğu öncelikle ortaya konuluyor. Ve insanın, Allah’ın baktığı tarafının ortaya koyduğu eylemler, yani hayat olduğu da satır arasından anlaşılmış oluyor.

ba’duküm min ba’d siz hepiniz birbirinize eşitsiniz.

Ben yaklaşık bir çeviri yaptım. Eğer mota mot bir çeviri yapılacak olursa Harfiyen siz, birbirinizdensiniz diye çevirmek lazım. Fakat burada tam da çevirdiğim manayı veriyor. Yani, siz hepiniz insan olarak Allah huzurunda eşitsiniz. Bu almamı unutmayınız, pekiştiren daha başka ayetler de geçti. Özellikle Bakara suresinde kimi ayetler hiçbir ayırım gözetmeden Allah’ın hesaba çekeceğini ve hesaba çekerken insanlarda hep aynı özellikleri arayacağını ifade ediyordu.

Onun için burada da erkek olsun, kadın olsun diyerek ayet öncelikle cinsiyetin kendi başına bir değer olmadığını ifade ediyor. Belki bunun birebir tarihi arka planı da olabilir. Yani Esbab-ı Nüzul bahsinde bu ayetin iniş sebebi olarak belki bir takım hanımların, Resulallah’ın eşlerinden, ya da sahabenin diğer hanımlarından bir takım asr-ı saadet kadınlarının erkeklerle hanımlar arasındaki bir takım ibadetleri yapışta, örneğin cihada gidişte, ki o farklılığın ahirete nasıl yansıyacağını merak etmiş olabilirler. İşte bu noktada cevap böyle veriliyor. Yani herkes eğer kendisine düşeni yapıyorsa, Allah yapılan her bir şeyi mutlaka hesaba katacaktır.

felleziyne haceru ve uhricu min diyarihim  Kötülükten ve kötülük diyarından hicret edenler, yurtlarından sürülenlere, kötülük diyarından, kötülükten hicret edenlere.

Muhacir, sevgili dostlar yalnızca bulunduğu beldeyi terk eden değil, Muhacir; Nefsinin aldatıcı duygularından, şeytanın vesvesesinden, iç güdülerinin ayartmalarından, yani her türlü kötülükten, günahtan, isyandan iyiliğe, güzelliğe, sevaba ve itaate hicret edende manevi bir muhacirdir.

İşte bu manada kötülükten ve kötülük diyarından hicret edenlere, ve uhricu min diyarihim yurtlarından sürülenlere, ve ûzû fiy sebiyliy yolumda eziyet çekenlere, Allah yolunda eziyet çekenlere, Allah yolunda çileye, acıya, ıstıraba katlananlara, ve katelu ve kutilu savaşanlara ve öldürülenlere gelince;

 

leükeffirenne anhüm seyyiatihim İşte bütün bu sayılanların kötülüklerini mutlaka örteceğim. Bu müjde gerçekten büyük bir müjde. Kötülük işlemesinler değil. İşledikleri iyilikleri, kötülüklerinin üzerine örteceğim. Kötülükleri kaybolup gidecek. Adeta hayat filmlerindeki kötü kareleri sileceğim. Ayıklayacağım.

Yeniden montajdan geçirmek gibi bir şey. Evet, Allah’ın büyük bir müjdesi. Bunun için de Allah yoluna bir bedel ödemiş olmayı şart görüyor ayet. Allah yolunda hicret edenler, sürülenler, eziyet çekenler, acı çekenler, Allah uğruna bir bedel ödeyenlerden söz ediyor ayet. Bunlar için vaad veriyor. Bedel ödemeyenler mi? Onlar ayetin kapsam alanı içinde değil. Bu ayetin muhatabı bedel ödeyenler. Bu ayetin muhatabı inandım deyip inancı üzerine yatmayan, inandım demenin bir bedeli olduğunu bilen ve bu bedeli ödemesi gerektiğinde de gözünü kırpmayanlardır. Bu ayetin muhatabı onlardır.

Bu ayetin muhatabı inancının bedelini ödemek yerine sadece inandım deyip inancını ispat etmeyenler değildir. Öyle değil mi ya, ben berberim, ben demirciyim, ben terziyim demenin bile bir bedeli var. Bir ispat zemini var. Derler ki buyur ispat et. Ben Müslüman’ım demek, ben berberim, ben terziyim demekten daha adi, daha basit, daha sığ bir iddiamıdır. Ki ispatı olmasın.

Ben Müslüman’ım demenin büyük bir ispat zemini vardır. Ve ben Müslüman’ım diyene her insanın soracağı ilk soru şudur; Ciddi misin..? Evet, ciddi misin..! Çünkü bir çoğumuz kimliğimizi söylerken gerçekten de ciddi olamıyoruz. Ciddi olmadığımız kimliğimizin bedelini ödemeyişimizden anlaşılıyor. Onun içinde ben de Müslüman’ım demek ihtiyacı duyanlara ilk soracağınız soru; Ciddi misin..! Olmalıdır. Bu, “kendini ciddiye alıyor musun” demekle eş anlamlıdır. Kendini ne kadar ciddiye alıyorsan; Dinini de, inancını da o kadar ciddiye alıyorsun demektir.

Onun için ciddi olmayanlar, kendisini ciddiye almayanlar, inandıkları değerleri de ciddiye almazlar. İnandıkları değerleri ciddiye almayanların, başkaları tarafından ciddi alınmayı beklemeleri abesle iştigaldir. Başkaları niçin onları ciddiye alsın ki. Niçin onların iddialarını ciddi bulsun ki..! Peki, başka insanların bile ciddiye almayacakları bir insanı Allah niçin ciddiye alsın ki.

İşte bu noktada Allah’ın kimleri ciddiye alacağının da bir göstergesidir bu ayet. Ve devam ediyoruz;

leükeffirenne anhüm seyyiatihim Onların kötülüklerini mutlaka örteceğim. ve leüdhılennehüm cennatin tecriy min tahtihel enhar sevaben min ındillah ve onları Allah’tan bir ödül olarak, içinden ırmaklar akan cennetlere sokacağım.

vAllahu ındeHU husnüs sevab; Zira ödüllerin en güzeli Allah katındadır.

Dikkatinizi çekerim sevaben min ındillah geçiyor ayette. Allah’tan bir ödül olarak. Yani bunun anlamı şu; Cenneti vereceğim onlara. Lakin sanmasınlar ki cennet, işlediklerinin bedelidir. Hayır. Eğer işlediklerinin tam olarak bedelini almaya kalksalar, değil cennetten, değil genişliği gökler ve yerler kadar olan cennet, yeryüzünde iyi bir yerden, boğaz kenarından 100 m2 lik bir ev arsası bile alamazdın. Ömür boyu çalışıyorlar alabiliyorlar mı ki. O halde cenneti niçin vereceğim onlara; sevaben min ındillah ödül olarak. Allah, Allah kadar verirde ondan. Eğer kul, kul kadar yapmayı becerirse, Allah Allah kadar vermeyi bilir.

vAllahu ındeHU husnüs sevab Çünkü ödüllerin en güzeli Allah katındadır.

196-) La yeğurrenneke tekallübülleziyne keferu fiyl bilad;

O Allah’ı tanımayanların refah içinde diyar diyar dönüp dolaşmaları sakın seni aldatmasın. (Elmalı)

Hakikati inkâr ederek (dünyevî – bedensel zevkler içinde) yaşayanların refahı seni aldatmasın.. (A.Hulusi)

İnkara saplananların, yer yüzünün ihtişamı elde etmeleri seni yanıltmasın. Sen aldatmasın.

197-) Metaun kaliylün sümme me’vahüm cehennem* ve bi’sel mihad;

Az bir zevk, sonra varacakları Cehennem, ne fena döşek. (Elmalı)

O, geçici bir zevk ve tatmindir! Sonunda varacakları yer ise cehennemdir (yapmaları gerekenleri yapmamanın pişmanlığıyla, yanmaya mahkûm oldukları mekân). O ne kötü yaşam ortamı ve şartlarıdır! (A.Hulusi)

Metaun kaliylün O geçici bir tatmin aracıdır. Bu dünyalıklar, bu gördüğün ve insanların imrendikleri getiriler var ya, geçici bir tatmin aracıdır.

Dikkatinizi çekerim bu ayet ve buna benzer ayetler dünyalıkları küçümsemiyor. Veyahut ta onlara sahip olunmaması gerektiğini hiç söylemiyor. Ama onları hakiki yerine koyuyor. Zaten küçük idiler. Küçümsemesine gerek yok. Çünkü bu ayetler, ahiretle dünyayı kıyaslıyor. Doğru orantı kuruyor. Bu orantıyı kurduğunuzda, ahiretin yanında dünyanın zevkleri gerçekten geçici ve aldatıcı bir zevke dönüşüyor. Asıl olan dünyanın ve dünyalıkların hiç birisine el sürmemek değil, asıl olan Kalıcı zevk dururken geçici zevkle tatmin olmamak. Onun için burada da tatmin olmayı bir veri olarak sunuyor. Tatmin olmak, işte bu ayırıcı bir unsurdur. Eğer Dünya ile tatmin oluyorsa o küçük şeyle kanmış demektir.

Unutmayın Çocuk akıllı insanlar şekerle kandırılırlar. Eğer aklı olgunlaşmışsa, eğer gerçekten rüştünü ispatlamışsa o insan ucuza gitmeyecektir.

sümme me’vahüm cehennem Ahireti satıp dünyayı alan, ebediyi verip geçiciyi alan, cenneti verip ateşi alan bir kimsenin sonunda varacağı yer cehennemdir.

ve bi’sel mihad; O ne kötü bir meskendir.

198-) Lakinilleziynettekav Rabbehüm lehüm cennatün tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha nüzülen min ındillah* ve ma ındAllahi hayrun lil ebrar;

Lâkin o Allahtan korkan, korunan kullar, onlar için Cennetler var altından ırmaklar akar, içlerinde kalmak üzere onlar, Allah tarafından konukluklar, Allah yanındaki ise ermişler için daha hayırlıdır. (Elmalı)

Fakat Rablerinden korunanlara gelince, onlara altlarında nehirler akan cennetler vardır. Orada sonsuza dek yaşarlar Allâh indînden inzâl olan ile (hakikatleri olan Allâh Esmâ’sının bilinçlerine inzâl {boyutsal geçiş} ettiği kuvveler ile). Allâh indînde olanlar, Ebrâr (Allâh’a ermişler) için daha hayırlıdır. (A.Hulusi)

Lakinilleziynettekav Rabbehüm Fakat Rablerine karşı sorumluluk duyanlar varya

lehüm cennatün tecriy min tahtihel enhar İşte onlarındır içinden ırmaklar akan cennetler. Evet..! lehüm cennatün tecriy min tahtihel enhar..! İşte yalnızca onlarındır içinden ırmaklar akan cennetler.

halidiyne fiyha nüzülen min ındillah Allah katından bir ikram olarak orada yerleşip kalacaklar. Kalıcıdırlar. nüzülen min ındillah Bir ikram olarak Allah’tan.

Nüzül, nüzul, İnzal, tenzil aynı kökten. Kur’an ın indirilişi için kullanılan kelime ile aynı. İnzal, enzele fiili kullanılır Kur’an ın ayetlerinin indirilişi içinde. Aynı kökten gelir. Niçin? Çünkü Kur’an da Allah’tan bir ikramdır da onun için. Arap dilinde misafire konuğa verilen, çıkartılan ziyafete de nüzul denilir. İlginç bir beraberlik, ilginç bir tetabuk (Uymak, uygun gelmek)

Onun için Allah’ın insanlığa bir ikramıdır vahiy. Allah’a insanlık teşekkür borçludur kendisine vahiy gibi bir ikramı yaptığı için. Teşekkür yerine Allah’a ihanet edenler elbette ki işte böyle cezalandırılırlar. Vahye ihanet etmenin ne kadar büyük bir ihanet olduğunu şimdi anlıyor musunuz?

ve ma ındAllahi hayrun lil ebrar; Zira Allah katında olan erdemliler için en hayırlıdır. Tabii ki. Allah katında olanlar, eğer insan onu tercih ediyorsa erdemlidir. Çünkü erdemli insanlar Allah katında olanı tercih ederler.

Bu şuna benziyor. Veresi altına, peşin tenekeyi tercih etmek. Dünyayı ahirete tercih edenlerin yaptığı alışveriş bu. Vadeli,; Biraz bekle altına sahip ol denilen insan, Hayır ben te’cili olanı istemem acili isterim. Acele olanı isterim dediği zaman Al denilecektir. Madem bunu istedin, istediğiniz al. Onun için burada Allah’ı arzu eden, Allah’ı isteyen, Allah katında olanı tercih eder. Niçin? Çünkü erdemlidir de onun için. Allah erdeme çağırıyor çünkü. Allah kendi katındakini size vermek için erdeme çağırıyor. Erdemli olana vereceğini söylüyor da onun için.

Buradan neyi çıkarıyoruz? Buradan şunu çıkarıyoruz; Allah katındakine talip olmayan erdeme de talip değildir. Fazilete de talip değildir. İnsani ve ahlaki değerlere de talip değildir. Bu durumda Ahirete talip olmakla, insani ve ahlaki erdemlere talip olmak eşitlenmiş oluyor.

199-) Ve inne min ehlil Kitabi lemen yu’minu Billahi ve ma ünzile ileyküm ve ma ünzile ileyhim haşiıyne Lillahi, la yeşterune Bi ayatillahi semenen kaliyla* ülaike lehüm ecruhüm ınde Rabbihim* innAllahe seriy’ul hısab;

Şüphesiz ehli kitap içinden kimi de vardır ki, Allaha iman ettikleri gibi Allah için hakka boyun eğerek kendilerine indirilene de size indirilene de iman ederler, Allahın âyâtını bir kaç paraya satmazlar, işte bunlar, Rablerinin indinde kendilerinin ecirleri vardır, şüphe yok ki Allah hesabını çabuk yapar. (Elmalı)

Muhakkak ki, kendilerine hakikat ilmi verilmiş olanlardan öyleleri vardır ki, hakikatleri olan Allâh Esmâ’sına, size inzâl olunana, kendilerine inzâl olunana Allâh için huşû duyarak iman ederler. Allâh’ın işaretlerindeki varlığı realitesini, kendilerini bu hakikatten perdeleyecek az bir dışsal zevke değişmezler! İşte onlar için Rableri indînde (kendi Esmâ bileşimlerinden açığa çıkan) mükâfatları vardır. Allâh, hesabı anında görendir. (A.Hulusi)

Ve inne min ehlil Kitabi Doğrusu kitap ehli arasında lemen yu’minu Billahi mutlaka Allah’a içten iman eden ve ma ünzile ileyküm ve ma ünzile ileyhim size ve kendilerine indirilene inananlar vardır. haşiıyne Lillahi Onlar Allah’tan saygıyla korkarlar.

Evet, birincisi Allah’a içten, samimi olarak inananlar vardır.

Kur’an ın bir sistematiği vardır dostlarım. Hiçbir zaman süpürücülük yapmaz. Hiçbir zümreyi ele aldığında o zümrenin iyisini ve kötüsünü bir birine katmaz. Onun için geçmişte kitap verilenleri yani ehli kitabı burada ayıklıyor Kur’an, ve diyor ki; Onların arasında samimi olarak içten iman edenler. Ve yine size ve kendilerine indirilene inananlar vardır. Ve yine haşiıyne Lillahi Allah’tan saygıyla korkanlar vardır.

la yeşterune Bi ayatillahi semenen kaliyla İşte bunlar var ya, Allah’ın ayetlerini değersiz bir menfaat karşılığında pazarlamazlar.

Bu özelliklere sahip olanlar, Allah’a yürekten iman edenler, size ve kendilerine indirilene iman edenler ve Allah’tan saygı ile korkanlar, Allah’ın indirdiği vahyi pazarlamazlar az bir menfaat karşılığında.

Demek ki Allah’ın indirdiği vahyi pazarlayanda bu özellikler yok. Bu özellikler kaybolmadan insan ilahi vahyi az bir menfaate pazarlamaya kalkmazlar. Eğer ilahi mesajı insan az bir menfaate, dünyalığa pazarlamaya kalkıyorsa Bel’amlığa kalkıyorsa, yani kendisinden fetva isteyen Devletlulara, yüce makam sahiplerine “Ne olsun efendim, farz mı olsun, vacip mi olsun.” Diye sipariş fetvalara eğer temenna çakıyor boyun eğiyorsa bu insanın ya imanında bir problem vardır, ya Allah’ın vahyine olan güveninde bir problem vardır, ya da Allah’tan korkmamaktadır. Allah’tan saygıyla korkmamaktadır.

ülaike lehüm ecruhüm ınde Rabbihim Onların ödülü Rableri katındadır. Yani Allah’ın vahyini pazarlamayan, az bir menfaat karşılığında pazarlamayanların ödülü Rableri katındadır.

innAllahe seriy’ul hısab; Çünkü Allah hesabı seri tutandır.

200-) Ya eyyühelleziyne amenûsbiru ve sabiru ve rabitu vettekullahe lealleküm tüflihun;

Ey o bütün imân edenler! sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin ve cihat için hazır ve rabıtalı bulunun ve Allaha korunun ki felâh bulasınız. (Elmalı)

Ey iman edenler… (İçinde bulunduğunuz zorluklara) dayanın, birbirinizle dayanıklılıkta yarışın, düşmana karşı hazır ve bütünlük içinde olun ve Allâh’tan korunun ki kurtuluşa eresiniz. (A.Hulusi)

Ya eyyühelleziyne amenû Bütün, bugün dersimizde işlediğimiz iki pasajında ve ondan önceki pasajların da tümünün toparlayıcısı ve son sözü olduğunu düşündüğüm şu ayete hepinizin dikkatini çekerim.

Ey iman edenler, bir başka ifade ile ey iman ettiğini iddia edenler, iddianızı ispat etmek istiyorsanız sbiru zorluklara karşı direnin. ve sabiru direnişte birbirinizle dayanışma içerisinde olun. Sadece direnmekle kalmayın, direnişte birbirinize destek verin.

ve sabiru Bu feale babından gelmiş, Bu bab’dan gelirse, bu formla gelirse herhangi bir kelime mutlaka müşareket içindir. Sabiru direnişte dayanışma içinde olun birbirinizle. Sırt sırta verin. Direnişi öğütleyin. Adeta .. ve tevasav bil Hakkı ve tevasav Bis Sabr; Asr/3 ayeti kerimesinde ifade edilen gerçek, burada bir tek kelime ile ifade edilmiş. Birbirinize Hakkı ve sabrı tavsiye etmede direnin.

Direnmekten söz edilen bir yerde, sabırdan söz edilen bir yerde, sabredilecek bir elem, bir acı, hoşa gitmeyecek bir şey var demektir. Öyle değil mi ama. Eğer bir bedel ödemiyorsanız yatmaya uyumaya sabrettiğinizi söyleyemezsiniz herhalde. Kimse; “Ben boş durmaya sabrettim, ben yatmaya sabrettim, ben her gece uyumaya sabrediyorum.” Diyemez değil mi?

Sabretmek, sabırdan söz edilmesi için bir bedel ödemek lazım. Bedel ödeyenler sabırdan söz ederler. Özellikle hakikat üzerinde ısrar edenler bedel öderler. Çünkü Hakkı savunmanın bedeli vardır. Hakkı savunanlar mutlaka ve mutlaka bir takım sıkıntılarla yüz yüze gelirler. İşte orada sabır gündeme girer. Onun içinde bu ayet, ey iman iddiasında bulunanlar, iddianızı ispat etmek istiyorsanız öncelikle zorluklara karşı direnin, sabredin ve direnişte birbirinizle dayanışma içinde olun.

ve rabitu ve bir şey daha yapın, mevzilerinizi koruyun. Rabitu emri; Ribat, nöbet yeri, ya da nöbet tutmak anlamına gelir Arap dilinde. Beni bu ibareden anladığım ve algıladığım şey;

Yüreğinizdeki siperleri bırakmayın.

Coğrafyanızdaki siperleri bırakmayın,

Zihninizdeki siperleri bırakmayın,

Toprağınızdaki siperleri bırakmayın,

Evinizdeki siperleri bırakmayın.

Elde ettiğiniz mevzileri kaybetmeyin.

Allah için Şeytana ve onun dostlarına karşı elde ettiğiniz her bir hayati mevziiyi savunun. Orada nöbet tutun.

Yangın kulesinin uykusuz nöbetçisi olmaya bakın. Uyursanız siz de dahil kentin yanacağını bilin. Onun içinde nöbetten bir an olsun vazgeçmeyin. Bir nöbetçi gibi olun.

Hayatı, ömrü, bir nöbetçi gibi yaşayın ve unutmayın, ömrü bir nöbetçi gibi tamamlayın. Çünkü siz kendi hayatınızın nöbetçisisiniz. Eğer siz uyursanız unutmayın ki en büyük düşmanınız olan şeytan başta olmak üzere uyumayanlar vardır. Onun için sürekli şeytanın ve onun dostlarının hedefi olan mevzilerinizi savunun. Birinci mevziiniz yüreğinizdir. Oradaki imanı savunun. Oradaki iman mücevherini hırsız olarak çalmak için gelenlere karşı savunun.

Ondan sonra ikinci savunmanız gereken mevziiniz evinizdir. Dar-ül İslam olan eviniz orayı savunun orayı mahvetmek, evinizin terbiyesini Allah’tan alıp başkalarına vermek isteyenlere karşı, en azından TV ye karşı savunun. Ve üçüncüsü, dünyayı savunun, yeryüzünün geleceğini savunun. İnsanlığı savunun. İnsanlığın saadeti uğruna bedel ödemek gerekiyorsa ödeyin ve gönüllü nöbetçi olun. İnsanlığın saadet nöbetçisi olun.

Vettekullahe ve Allah’a karşı sorumluluğunuzunbilincinde olun. lealleküm tüflihun; İşte bütün bunları yaparsanız ebedi saadete erebilirsiniz.

Rabbimizden bütün bunları yapıp sonunda ebedi saadete eren, iki cihanda mesut ve bahtiyar olan kullarından kılmasını niyazlıyor;

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn” diyorum.

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 18 Nisan 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: