RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NÎSA SURESİ (97-126) (34)

26 Nis

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde insan- insan ilişkileri ile ilgili ayetleri işlemiştik. Daha genel anlamda insanın mutluluğunu konu alan Kur’an ın, vahyin, bu mutluluğun sağlanmasında bir unsur olarak gördüğü cihadı işlemiştik. Ve bu çerçevede bireysel katilleri, kişisel öldürmeleri, hata ile insan öldürme, ya da kasıtlı cinayet konusunda Kur’an ın getirdiği hükümleri görmüştük. Ve onun ardından da Allah yolunda cihadın önemini vurgulayan ayetleri tefsir etmiş, oturanlarla, yani insani bir takım problemlere kaygısız kalanlarla, bu problemleri dert edinen ve bu uğurda fedakarlıkta bulunanların bir olmayacağını söyleyen Kur’an ın sesine kulak vermiştik.Şimdi dersimize kaldığımız yerden Nisa suresinin 97. ayetinden devam ediyoruz.

97-) İnnelleziyne teveffahümül Melaiketü zalimiy enfüsihim kalu fiyme küntüm* kalu künna müstad’afiyne fiyl Ard* kalu elem tekün Ardullahi vasi’aten fe tühaciru fiyha* fe ülaike me’vahüm cehennem* ve saet mesıyra;

O kimseler ki nefislerine zulmetmekte iken melekler canlarını aldılar, «ne işte idiniz» dediler, «biz dediler: Bu arzda zebun idik», «ya, dediler: Allahın arzı geniş değil mi idi oraya hicret etseydiniz ya?» İşte bunların me’vaları Cehennemdir, ona gidiş de ne fena şeydir. (Elmalı)

Muhakkak ki melekler, nefslerine zulmeder hâlde vefat ettirilen kimselere, “Ne işte idiniz (niye nefsinize zulüm olan şu şartlar içindesiniz)?” dediler… (Onlar da) dediler ki: “Biz Arz’da zayıf, çaresizdik”… (Melâike de) dedi ki: “Allâh Arz’ı geniş olmadı mı, orada hicret etseydiniz?”… İşte bunların ulaşacağı yer cehennemdir… O ne kötü sondur! (A.Hulusi)

 

İnnelleziyne teveffahümül Melaiketü zalimiy enfüsihim kalu fiyme küntüm Melekler kendi öz benliklerine zulmedenlerin canlarını alırken soracak; “Sizin neyiniz vardı.” Diyecekler. Neyiniz vardı da bugün cehenneme giriyorsunuz..! Çünkü suçu olmayanın burada işi yok. Sizi cehenneme sokacak ne suç işlediniz diye soracak.

Kalu künna müstad’afiyne fiyl Ard Onlar hemen savunmaya geçecekler adeta mazeretçi bir tavırla kendilerine sorulan sorunun gerçek cevabını değil, hiç alakası olmayan bir mazeret ileri sürecekler ve diyecekler ki;

Biz yeryüzünde güçsüzdük, zayıftık, mustazaftık, ezilenlerdendik.” Diyecekler.Kalu elem tekün Ardullahi vasi’aten fe tühaciru fiyha Melekler de cevap verecek;

Allah’ın arzı sizin hicret edeceğiniz kadar yeterince geniş değimliydi.” “Ya da “Allah’ın arzı yeterince geniş değimliydi, orada hicret etseydiniz ya.” Diyecekler.

fe tühaciru fiyha orada hicret etmek ya da hicret..!Aslında sevgili dostlar hicret, tıpkı cihat gibi hem maddi hem de manevi boyutu olan bir kavram. Cihadı nasıl sadece maddi olarak savaşmaya indirgeyemezsek, hicreti de sadece bir yerden bir yere göç etmeye, intikale, çıkmaya, gitmeye indirgeyemeyiz. Cihadın manevi bir boyutu var, mücahede. Kişinin kendi öz benliğine, kendi ayartıcı güdülerine, kendi iç güdülerine, kendi nefsine karşı verdiği savaş ta cihadın bir parçası.Ahlaki davranışta direnmekte cihadın bir parçası olduğu gibi işte hicrette kişinin kötülükten iyiliğe, batıldan hakka, zulümden adalete, küfürden imana dönüşü, sığınışı da hicretin bir boyutudur.

Bugün özellikle ayeti kerimede ifade edilen bir toplum grubundan söz ediliyor ki içinde yaşadığımız toplumda bu tiplere rastlamak mümkün. Bunlar kendi sorumluluklarından kaçmak için haklarından vazgeçmeye hazır olan tipler. Hani daha önce işlemiştik hatırlayacaksınız, sanırım bir önceki dersimizde 75. ayeti işlerken, bu surenin 75. ayetini, 3 tip mustazaftan, ezilen gruptan söz etmiştik. Biri Allah’ın övdüğü mustazaflar. Ki onlar;

Ve nüriydü en nemünne alelleziynestud’ıfu fiyl Ardı ve nec’alehüm eimmeten ve nec’alehümül varisiyn; (Kasas/5)Biz yeryüzünde ezilenleri, yeryüzünde altta kalanları imamlar yapalım, önder edelim, rehber ve öncü kılalım istiyoruz. Anlamına gelen bir müjdeyi dile getirmiştik Kur’an ın müjdesini. İşte onlar övülen mustazaflar. Övülen ezilenler.

Bir de nötr mustazaflar vardı, onlar doğal olarak güçsüz olanlar. -ki hemen bir sonraki ayette burada da işleniyor, orada da işlenmişti-. Zayıf erkekler, güçsüz kadınlar, çocuklar, yaşlılar. Ama bir de yerilen mustazaflar var ki, işte bu ayette ifade edilen onlar. Onlar kimler? Onlar zulme rıza gösterenler. Zulme karşı hiçbir tavır almayanlar. Niçin yaparlar bunu diye soracak olursanız ben bunu toplumsal bir maraz, hastalık olarak görüyorum. İnsanın ahlaki davranışındaki bir zaaf olarak görüyorum.Onu da şöyle ifade ediyorum; Sorumluluğundan kaçmak için hakkından vazgeçenler. Sorumluluğu yerine getirmek bedel ister. Bedel ödeyeceksiniz. Çünkü hak savunmak kolay değil. Bu bedeli göze almayanlar, alamayanlar, haklarından da peşinen vazgeçiverirler ve dönerler bir de ezilen olmaktan dolayı mazeret ifade ederler. Gücümüz yoktu derler. Oysaki mevcut güçlerini hiç kullanmayı denememişlerdir. Onlar güçsüzlüklerini ne insanlara ne de Allah’a karşı bir mazeret olarak ileri süremezler.

İşte bu ayette ifade edilen de bu. Bu tipler. Sorumluluğunu yerine getirmemek için hakkından peşinen vazgeçen ve bunu da mazeret olarak ileri süren tipler.İşte bu tiplere Kur’an diyor ki; Hicret etseydiniz. Zulüm diyarını terk etseydiniz ya. Burada aslında söylenmek istenen şu; Siz şunu iddia ediyorsunuz; Hiçbir şey yapamazdık biz orada diyorsunuz. Çünkü gücümüz yoktu. O zaman diyor Kur’an siz kendi özgürlüğünüzü temin edeceğiniz yeni bir yer seçemez miydiniz.İşte hicretin mantığı da burada gizli. Eğer bir yer ki, bir zulüm diyarı ki, orada yapılacak her şey yapılmış ve insan özgürlüğü son sınırına kadar gasp edilmiş ve artık yapılacak ta hiçbir şey kalmamış. Bir adım ileri gidecek bir nokta yoksa, dönecek manevra alanı bulamıyorsanız, işte o zaman yapılacak tek şey kalmıştır. Yeni bir mekan aramak. Yani özgür olacağınız bir adalet beldesi kurmak.İşte hicretin olmazsa olmaz şartı budur. Yani hicretin meşru olabilmesi için mutlaka bir adalet beldesi kurmanız lazım. Yoksa hicret kaçış olur. Oysa ki hicret kaçış değildir. Nedir hicret, Hicret bir Medine arayışıdır.

Hicret bir kurum arayışıdır. Hicret bir medeniyet arayışıdır. Hicret bir devlet arayışıdır. Hicret bir kaçış yolu değil, bir çıkış yoludur. Hicret geri dönmek için bir Medine seçmek, ya da ileriye sıçramak için geriye gerilmektir. Onun için hicreti maddi olarak böyle algılamak lazım.Manevi olarak hicret; “Euzü Billahi mineş şeytanir racim” aslında manevi bir hicret parolasıdır. Kovulmuş olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak. Hicret bir Allah’a sığınıştır.

        Kul e’uzü BiRabbil felak; . Felak/1

        Kul e’uzü BirabbinNas; Nas/1 Aslında birer manevi hicret emridir. Kaç kendinden sığın Allah’a. Fefirru ilallah, eyne’l-mefer diyorsanız, nereye kaçmalı diyorsanız eğer, Kur’an ın ifadeleri ile konuşalım. Nereye kaçmalı diyorsanız Kur’an yine cevap veriyor.

        Fefirru ilallah  (Zariat/50) Allah’a kaçın. İşte manevi hicrette budur.

fe ülaike me’vahüm cehennem işte sorumluluğunu yerine getirmemek için hakkından vazgeçen ve gönüllü zulmü seçen, zalimlere gönüllü boyun eğen bu tipler. Ki bu tipleri siz çok daha garip hallerde görürsünüz. Bu tipler zalimini savunurlar. Cemil Meriç’in çok çarpıcı ifadesi ile affınıza sığınarak tam yeri geldiği için burada dile getirmek istiyorum; “Efendisinin bevlini” diyor, “şifa niyetine içen aptal uşak..!

İşte kendisine zulmedenlerin ayağını yalamak. Niçin yaparlar bunu? Bunu, kendi sorumluluklarını kimse kendilerine hatırlatmasın diye yaparlar. Daha doğrusu kendi kendilerine yaptıkları zulmü örtmek için, başkalarının kendilerine yaptığı zulme mazeret bulurlar. Zalimlerden önce bu tip mazlumlar, kendi zalimlerine mazeret üretirler. Onun için tarih boyunca tüm zalimler, bu tür, sorumluluğunu yapmamak için hakkından vaz geçen zalimlere iktidar borçludurlar. İktidarlarını bu zalimlere borçludurlar. Onun içinde fe ülaike me’vahüm cehennem işte bu tiplerin varacağı yer cehennemdir.

Ve saet mesıyra; Ne kötü varış yeridir orası.

98-) İllel müstad’afiyne minerRicali ven nisai vel vildani la yestetıy’une hıyleten ve la yehtedune sebiyla;

Ancak hakikaten zebun olanlar: Hiç bir çareye gücü yetmeyen ve hicret için yol bulamayan erkekler, kadın, çocuklar müstesna. (Elmalı)

Ancak hicrete imkânı olmayan güçsüz, çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar bundan müstesnadır. (A.Hulusi)

İşte biraz önce söylediğim nötr mustazaflar, yani gerçekten güçsüz olanlar, gerçekten mazereti Allah katında kabul edilecek olanlar bunlarmış. Ne ki; Erkek kadın ve çocuklardan hiçbir gücü olmayan ve yol göstericisi de bulunmayan kimseler bundan müstesnadır. Allah onları sorumlu tutmayacak, çünkü onlar gerçekten güçsüzdür. Gerçekten bir şey yapamazlar. Onun için de onlar mazurdurlar.

Burada özellikle ve la yehtedune sebiyla ifadesi, yol göstericisi bulunmayan, biraz da mesajı yeterince alamayan anlamına gelir. Yani henüz daha neyin ne olduğunu kavrayamamış, henüz daha hidayeti tam olarak algılayamamış, henüz daha kendisine ulaşan mesajı kavrayamamış olan kimseler, işte kavrayıncaya kadar mazurdurlar. Diye de anlaşılabilir.

99-) Feülaike ‘asallahu en ya’füve anhüm* ve kânAllahu Afüvven Ğafûra;

Çünkü bunlardan Allahın o günahı af buyurması memuldür, Allah affı çok bir gafur bulunuyor. (Elmalı)

İşte Allâh’ın onların suçlarını affetmesi beklenir. Allâh Afüvv’dur, Ğafûr’dur. (A.Hulusi)

Feülaike ‘asallahu en ya’füve anhüm İşte bunları da Allah’ın affetmesi umulur. ve kânAllahu Afüvven Ğafûra; zira Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

100-) Ve men yühacir fiy sebiylillâhi yecid fiyl Ardı mürağamen kesiyren veseaten, ve men yahruc min beytihi muhaciren ilAllahi ve RasuliHİ sümme yüdrikhül mevtü fekad veka’a ecruhu alellah* ve kânAllahu Ğafûren Rahıyma;

Her kim Allah yolunda hicret ederse yer yüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur ve her kim Allaha ve Peygambere hicret kastiyle evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki onun ecri Allaha düşer, Allah bir gafur, rahîm bulunuyor. (Elmalı)

Kim Allâh yolunda (zulüm gördüğü yerden, ya da {‘Allâh’a firar edin’, âyetince} özüne doğru) hicret ederse, arzda pek çok gidilecek genişlik bulur… Kim Allâh’a ve O’nun Rasûlüne (irsâl olanın açıkladığı hakikate) muhacir olarak evinden çıkar, sonra da ona ölüm yetişirse, artık onun mükâfatı Allâh üzerinedir… Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (Burada zâhir yanı sıra bir iç anlama da dikkat çekmeye çalıştık. A.H.) (A.Hulusi)

Ve men yühacir fiy sebiylillâhi yecid fiyl Ardı mürağamen kesiyren veseaten Kimde Allah yolunda hicret ederse. Kendisine bir çok alternatif mekanlar fiyl Ardı mürağamen ve imkanlar bulur. Veseaten.

Mürağamen; Bunu alternatif mekanlar diye tercüme ettim, Rağım’da buradan gelir. Birilerine rağmen seçilen mekan. Siz böyle mi yaptınız. Siz bize yer yüzünü dar getirmeye mi kalktınız..! Biz de size rağmen özgürlüğümüzü son sınırımıza kadar kullanacağımız ve Allah’a hayatımızı adayacağımız bir alternatif mekan oluştururuz.

Ne yaparız? Evimizi bu hale getiririz. Siz sokakları bize dar mı ettiniz, biz evlerimizi Allah’a adarız. Oraları birer Medine haline getiririz. Evlerimize hicret ederiz. Siz okulları bize dar mı getirmeye kalktınız, inancımızı yaşamakta zorlandığımız, inancımızı yaşayamadığımız bir cehenneme mi çevirmeye çalıştınız..! O zaman biz, evlerimizi bir cennet haline getiririz. Mahallelerimizi cennete dönüştürürüz. O zaman alternatif mekanlar üretiriz. İmanımızla üretiriz demektir bu mürağamen.

ve men yahruc min beytihi muhaciren ilAllahi ve RasuliHİ sümme yüdrikhül mevt ve her kim Allah’a ve peygamberine hicret etmek üzere evinden çıkarda, ardından ölüm gelip onu bulursa, fekad veka’a ecruhu alellah artık onun ödülü Allah’a kalmıştır, Allah’a aittir. Allah onun ödülünü mutlaka verecektir. Onun ödülü Allah’a düşer.

Ve kânAllahu Ğafûren Rahıyma; Zaten Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet mebaıdır.

101-) Ve izâ darebtüm fiyl Ardı feleyse aleyküm cünahun en taksuru mines Salati, in hıftüm en yeftinekümülleziyne keferu* innel kafiriyne kânu leküm adüvven mübiyna;

Sefer ettiğiniz vakit o küfredenlerin size bir fenalık yapmalarından korkuyorsanız namazdan kısmanız artık size bir günah olmaz muhakkak ki kâfirler size açık bir düşman bulunuyorlar. (Elmalı)

Yeryüzünde seferdeyken, hakikati inkâr edenlerin size bir zarar vermesinden korkarsanız, salâttan (namaz) kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Muhakkak ki o hakikati inkâr edenler veya örtenler, sizin için apaçık düşmandır. A.Hulusi)

Ve izâ darebtüm fiyl Ardı yeryüzünde sefere çıktığınız da, feleyse aleyküm cünahun en taksuru mines Salati, in hıftüm en yeftinekümülleziyne keferu inkarda direnenlerin aniden size zarar vermelerinden korkarsanız, namazlarınızı kısa kılmakta, kısa tutmakta, ya da kısaltmakta herhangi bir beis yoktur. innel kafiriyne kânu leküm adüvven mübiyna; zira, inkarında direnen kafirler size açıktan düşmanlık yapmaktadırlar.

Ayet bazı alimler tarafından namazın seferde kısaltılması, yolculuk sırasında kısaltılması konusuna tahsis edilmiş. Bu yolculuğun özellikle harp yolculuğu olup olmadığı konusunda farklı yorumlar yapılmış, fakat bu ayetin içinde bulunduğu pasaj, hemen bir sonra gelecek ayette zaten açıkça bunu bize veriyor. Harp sırasında yapılan sefer. Ancak ilginçtir ayette; fiy sebiylillâh kaydı yok. Yani; Ve izâ darebtüm fiy sebiylillâh, fiyl Ardı fiy sebiylillâh. Bu kayıt yok. Yani sadece Allah yolunda ya da cihad için, ya da insani ve İslami değerleri savunmak maksadıyla yapılan yolculuk kast edilmiyor. Genel bir ifade kullanılmış. Buradan yola çıkarak bu ayetin tüm yolculukları kapsadığı düşünülmüş. Ki bu doğru bir yaklaşım.

Ayet savaşla ilgili dedik, fakat yolculuğu sınırlamıyor sadece. Ama buna itiraz edenler olmuş. Ayetin sadece savaş yolculuğu, ya da hacc yolculuğu, ya da ibadetle ilgili bir yolculuk olması gerektiği namazın kısaltılabilmesi için. Bunun dışındaki yolculuklarda namazın kısaltılamayacağını düşünen bazı isimler de olmuş enderde olsa. Ama Resulallah’tan bize kadar gelen rivayetler gösteriyor ki, Resulallah tüm yolculuklarında namazı kısaltmış.

Kısaltmış diyoruz ama buda aslında tartışılabilecek bir şey, kısaltmış mı, yani sefer sırasında 4 rekatlı öğlenin, ikindinin ve yatsının 4 rekatlı farzlarını 2 kılmış. İşte namazı kısaltmaktan maksadımız bu. Yalnız bunun kısaltma olup olmadığı gerçekten ihtilaflı bir konu.

Ebu Hanife diyor ki; Hayır bu bir kısaltma değil, yolcunun namazı zaten iki rekat farzdır diyor ve aslı üzeredir diyor. İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi destekleyen de çok güçlü rivayetler görüyoruz. Hz. Ayşe’den gelen rivayette; Namazın aslında müminlere 2 rekat olarak farz kılındığını önce, daha sonra hazer zamanında, yani barış zamanlarında Resulallah bunları ümmete 4 olarak gösterdiğini, 4 olarak vasiyet ettiğini söylüyor. Onun için burada İmam Ebu Hanife’nin görüşü gerçekten de güçlü bir görüş. Yani seferde namaz kısaltılmıyor, aslı üzere kılınıyor. 2 rekat. Aslında hazerde yani barış zamanında namaz uzatılmış oluyor. Daha doğrusu takviye edilmiş oluyor. Resulallah’ın bize bıraktığı, benim çok farklı bir isim verdiğim, farz olan sünnet dediğim şey.

Ancak burada, tabii bu görüş, İbn. Abbas ve Süddi’den gelen görüş aynı zamanda. Sadece Ebu Hanife böyle düşünmüyor. Kur’an ın tercümanı diye bilinen İbn. Abbas’ın görüşü de bu.

İşte burada dedim bir problem daha var. Ayette; en taksuru dan, kısaltmadan kasıt nedir. İki tür kısaltma var.

1 – Kemmiyet kısaltması, yani kantitatif bir kısaltma,

2 – bir de keyfiyet kısaltması.Kalitetif bir kısaltma.

Kemiyyet kısaltması, sayıdan kısaltmadır. 4 rekatlı farzı 2 ye indirme. Ama bir de keyfiyet kısaltması var ki, onun da gündeme geldiği çok olmuştu asr-ı saadette, namazı çok hızlı kılmak. Bazı rükünlerini namazın, terk etmek. Örneğin ayakta kılmak tehlikeli ise oturarak kılmak. Rüku ve secde yapmak tehlikeli ise, rüku ve secdeyi ima ile yapmak. Hatta bu noktada müçtehitten müştehide değişen, tabii ki asr-ı saadetteki uygulamalarından çıkarak, değişen görüşler var.

İmam Ebu Hanife her zaman olduğu gibi namaz çok formel yaklaşmış. Onun için de ona göre; sıcak çatışma anında namaz ertelenir. Buna delil olarak ta Resulallah’ın hendek savaşı günü 4 vakti yatsıdan sonra sırasıyla kıldırmasını gösteriyor. Hendek günü, Resulallah’ın hayatın da tek olarak o gün 4 vakit namaz, sıcak savaştan dolayı ertelenmiş. Ölüm kalım, varlık ve yokluk problemi haline gelmişti o gün Müslümanlar için savaş. Ve Resulallah sırası üzere hepsini bir kıldırmıştı ve lanetlemişti savaş açanları. “Bize namazımızı geçirttiler” diye. Yani bize savaş açtı diye lanetlemeyen Resulallah, namazdan dolayı onlara lanet okumuştu. Çok ilginç..! Namazın önemi üzerinde biraz sonra duracağım.

Bu noktada İmam Şafi, en serbest davranan olmuş, düşük yoğunluklu bir savaş sırasında aynı zaman da at ya da deve üzerinde hatta savaşırken gözü ile namaz kılabilir diyor.

Tabii bu noktada yapılan bir takım yorumları ayrıntıları ile aktarmak istemiyorum, ne kadar mesafede yolculuk namazı olur, yani namaz 2 rekata düşer diye sorulacak olursa bunun da cevabı çok farklı farklı verilmiş.

İmam Malik, 24 saatlik, gece gündüz yapılan yolculuk müddetince, mesafesince diyor ki, 48 mile tekabül eder bu.

Hz. Ömer bir günlük yol diyor.

Hasan Basri ve İmam Yusuf, 2 günlük yol diyor.

İma-ı Azam 54 millik yol diyor. Ki yaklaşık 90 Km. tekabül eder. 

Yani en doğrusu hangisi diye sorulabilir, kişi kendisini yolculukta hissedebileceği, kendi içinde yaşadığı çağda, yolculuk denilebilecek bir sefere çıktığında namazları seferi olarak kılabilir. Ki aslında Büyük müfessir Elmalılı Ahmed Hamdi Yazır’ın modern aletlerle araçlarla, uçak gibi, gemi gibi, hızlı giden araçlarla yapılan kısa yolculukların, isterse yolculuğun mesafesi uzun olsun, seferi namaz kılmanın mazereti olamayacağını söyler.

Ama tabii ki bu görüş bence doğru değil, hatta namazı kısaltmanın gerekçesi olarak Hz. Ömer, yolculuğun, seferin zahmetini göstermişti. Onun için de zahmetsiz seferlerde namazı kısaltmadan kılmıştı da Resulallah Ona;

Sadakatun, tasaddukullahi biha aleyküm fakbilu adagatehü.

Allah’ın size verdiği bir sadakadır, bir ikramdır. Allah’ın sadakasını, ikramını reddetmeyin. Buyurmuştu.

Onun için Resulallah bunu Allah’ın bir ikramı olarak gördü. O nedenle bu noktada Ebu Hanife’nin vacip olarak ki bazı rivayetlerde görmesi, azimette değil ondan da öte bir şey vacip olarak görmesi kısaltmayı, çünkü aslı üzere olarak yorumladığı için seferde namazı vacip olarak görmesi, kısaltmanın vücubiyetine kail olması.

Şafi’nin ise tam tersine bunu bir mazeret olarak görüp doğru ve evla olanın tam olarak kılınması gerektiği sonucuna varması ikisi de biraz bu hadise göre uç bir görüş olarak gözüküyor. Bu hadis, bunu Allah’ın bir ikramı olarak değerlendirmemiz gerektiğini, ancak bundan öte, bunu herhangi bir sabit görüş olarak görmemek gerektiğini, dileyenin, arzu edenin, arzu ettiği şekilde, yani ister hazerde, barışta olduğu gibi 4 , isterse seferde olduğu gibi 2 kılabileceğini Hz. Aişe’den gelen rivayetlerden de anlıyoruz.

Resulallah hep kısaltıyordu, ben de tam kılıyordum. Diyor Hz. Aişe.

Resulallah dönüp bana gülüyordu, Allah kabul etsi Aişe. diyordu. Yani tasvip ediyordu benim yaptığımı. Diyor.

Şimdi, yine konu ile bütünlük arz eden ama salat-ul Havf, korkulu bir durumda nasıl namaz kılınacağını ifade eden bir önceki ayetin daha bir açılımı ve ayrıntısına geçiyor Kur’an.

102-) Ve iza künte fiyhim feekamte lehümüs Salate feltekum taifetün minhüm meake vel ye’huzü eslihatehüm* feizâ secedu felyekûnu min veraiküm* velte’ti taifetün uhra lem yusallu fel yusallu meake velye’huzü hızrehüm ve eslihatehüm* veddelleziyne keferu lev tağfülune an eslihatiküm ve emti’atiküm feyemiylune aleyküm meyleten vahıdeten, ve la cünaha aleyküm in kâne Bi küm ezen min metarin ev küntüm merda en teda’u eslihateküm* ve huzû hızraküm* innAllahe e’adde lil kafiriyne azâben mühiyna;

Ve o vakit sen içlerinde olup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar, bunlar secdeye vardıklarında diğer kısım arkanızda beklesinler, sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar ve silâhlarını yanlarına alsınlar, kâfirler arzu ederler ki silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil bulunsanız da size birdenbire bir baskın bassalar, eğer yağan yağmurdan bir eziyet varsa veya hasta iseniz silâhları bırakmanızda beis yoktur, bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın çünkü Allah kâfirler için mühiyn bir azap hazırlamıştır. (Elmalı)

(Rasûlüm, korkulu bir durumdayken) onların içlerinde olup da onlara salâtı ikame ettirdiğinde, onlardan bir grup seninle beraber silahları da yanlarında olarak namaza dursun… Secde ettiklerinde (diğerleri) sizin arkanızda (koruyucu) olsunlar… (Sonra) salâtı edâ etmemiş diğer grup gelsin, seninle birlikte salâtı ikame etsin… (Onlar da) tedbirlerini ve silahlarını alsınlar… O hakikat inkârcıları arzu ederler ki, keşke siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gâfil olsanız da, ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmurdan dolayı bir sıkıntı varsa yahut hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur… (Bununla beraber) tedbirinizi alın… Muhakkak ki Allâh, hakikati inkâr edenler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. (A.Hulusi)

Ve iza künte fiyhim sen de onların arasında iken feekamte lehümüs Salate kendilerine imamlık yapacağın zaman feltekum taifetün minhüm meake vel ye’huzü eslihatehüm sadece bir kısmı silahlarını kuşanmış olarak seninle namaza dursunlar. Savaşta, bir fiil savaş var, düşman karşısında, Resulallah’a doğrudan hitap ama bu tüm müminlere, kıyamete kadar gelecek tüm müminlere, onların reislerine, komutanlarına, liderlerine bir hitaptır. Bu zaten müsellem bir hakikattir.

Savaşta korku durumunda daha doğrusu müteyakkız bir halde, olağanüstü bir durumda namaz kılınıyorsa eğer, silahlarını kuşanmış olarak çıkartmadan diyor namaza dursunlar arkanda.

feizâ secedu felyekûnu min veraiküm Onlar secdeye vardıklarında diğerleri öyle anlaşılıyor ayetten, senin ardında dursunlar. velte’ti taifetün uhra lem yusallu gerçi; felyekûnu min veraiküm aynı zamanda mecaz olarak senin arkanda dursunlar, yani seni korusunlar, gözetsinler anlamına da gelebilir. Anti parantez onu da belirteyim. velte’ti taifetün uhra lem yusallu bu kez namazlarını eda etmemiş olan diğer grup gelsin, fel yusallu meake velye’huzü hızrehüm ve eslihatehüm Her türlü tehlikeye karşı müteyakkız ve silahlarını kuşanmış bir halde seninle birlikte namaza dursunlar.

Burada anlatılan açık aslında. İmamın arkasında, olağanüstü bir savaş sırasında, fiili bir çatışma sırasında ordunun bir kısmı geliyor, komutanın, baş komutanın arkasında namaza duruyor. Ayetten, özellikle literal olarak, zahiri olarak anladığımız şu; Bir rekat kılıp ayrılıyorlar, bu kez geride kalan grup geliyor, bir rekatta onlar kılıyor. İmam iki rekat kılmış oluyor, ama ordu birer rekat kılmış oluyor. Ayetten anlaşılan açık şey bu.

Demek ki kısaltma bu aslında. Yani seferi namaz, aslı hazeri namaz, mutlu olarak kılınan namaz. Takviyelisi, korku durumunda kılınan bu namaz ise kısaltılmışı.

Gerçi bazı müçtehitler daha sonra birer rekat daha ilave etmeleri gerektiğini söylemişler. Bu içtihadı yaptılarsa da, bunun dayandığı çok sağlam deliller bulunmamakta ve sahabeden gelen bu namazın asrı saadette kılınması ile ilgili rivayetlerde, bu ayetten anladığımız şeyi destekliyor.

Hanefiler dediğim gibi namazı formel olarak görüyorlar. Onun için de fiili çatışmada Ebu Hanife namazı ertelemek gerektiğini söylüyor. Ama, mesela İmam Malik ve Süfyan Servi ki, Süfyan Servi de müstakil bir müçtehittir ve bir mezhep imamıdır. Müntesibi daha sonra kalmamıştır o başka. Rüku ve secdesiz ima ile namaz kılınır diyor bu halde. Yine biraz önce söylediğim gibi Şafi’ de namazla birlikte düşük yoğunluklu bir savaşa izin veriyor. Ki burada Hendek savaşını delil gösterdiğini İmam’ı azamın daha önce söylemiştim. Ama biz ayetten savaş namazının tek rekat olduğunu anlıyoruz.

Asıl benim üzerinde duracağım şey şu; Neden varlık ve yokluk kavgasında dahi, bir savaşta dahi namazdan söz ediyor Kur’an. Neden bu kadar önemli namaz. İma ile de olsa, hatta bazı rivayetlerde bazı müfessirler, çok ciddi ve çok fiili sıcak bir çatışma eğer sürekli ise insan bineğinin üzerinde, atının, devesinin, bugün tankın, uçağın üzerinde iki kez “elhamdülillah” ya da 2 kez tekbir alarak, “Allahuekber, Allahuekber” demekle namazı eda edeceğini söylüyorlar. Neden bu kadar önemli. Asıl bence bu ayetlerde verilen şey bu. Namazın fonksiyonu nedir. Namazın insan hayatındaki önemi nedir. Burada söylenmek istenen şey şu dostlar;

Allah için savaşacaksınız, ama Allah’ı unutacaksınız..! Bu olmaz. Yani amaç araca feda edilemez. Gaye vasıtaya feda edilemez. Namaz neyi temsil ediyor diye sormak lazım. Kul – Allah ilişkisini temsil ediyor.

“İki elin kanda da olsa ey insan, bensiz yapamazsın. Randevuma gelmelisin.” Diyor. Budur. İki elin kanda da olsa, ölümle burun buruna da olsan mutlaka ilahi randevuya yetişecek ve ben buradayım diyeceksin. Tekmil vereceksin.”

Ya rabbi, ben sana söz verdiğim yerdeyim. Sözümden olağanüstü zamanlar vızdır diyorum. Sadece olağan zamanlarda değil, olağandışı zamanlarda da sana kulluğuma, ve sözüme riayet ediyorum.”

Budur işte burada verilen şey. Çünkü cihat sosyal görev, namaz ise bireysel görev. Cihat, kul hakkını korumak. Namaz ise Allah hakkını korumak. Siz insan hakkını koruyacağım diye Allah hakkını gasp edemezsiniz. Allah hakkını koruyacağım diye de insan hakkını gasp edemezsiniz. İşte bir mümine çift kanatla uçması gerektiği öğütleniyor. Tek kanadını kıramazsın deniyor.

Bakınız savaşı bırak ne olursa olsun namaza git demiyor. Çok ilginç. Bırak ta git namaza demiyor. Ama diğerini de demiyor. Bir şekilde Allah’la olan randevuna yetiş. aslolan, formel olarak o şekiller değil. O şekilleri kısaltabilirsin, hatta kaldırabilirsin. Eğer ayakta durman tehlikeli ise, oturarak, eğer secdeye varman tehlikeli ise ima ile yapabilirsin bunu. Ama mutlaka randevuya yetişmelisin, ilahi randevuya.

 Onun için cihat yatay fetihken namaz dikey fetih. Bunları birbirinden ayıramazsın diyor. Sosyal vazifenle bireysel vazifeni, görevini birbirine karşı kullanamazsın diyor. Biz bunu böyle anlayacağız. Ve ayet devam ediyor.

veddelleziyne keferu lev tağfülune an eslihatiküm ve emti’atiküm Küfürde direnenler sizi silahsız ve teçhizatsız yakalamak isterler ki, feyemiylune aleyküm meyleten vahıdeten ani bir baskınla sizi gafil avlayabilsinler.

ve la cünaha aleyküm in kâne Bi küm ezen min metarin ev küntüm merda en teda’u eslihateküm Fakat yağmur dolayısıyla zorda kalır, ya da hastalıktan muzdarip olursanız, -tabii ki namaz sırasında- silahlarınızı bırakmanızda bir beis yoktur. ve huzû hızraküm Yine de siz tehlikeye karşı uyanık olun.

innAllahe e’adde lil kafiriyne azâben mühiyna; Elbette Allah inkarında direnenler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

[Ek bilgi; NAMAZ, YOLCULUKTA DAHİ KISALTILAMAZ!
İşte bu, Seferilik Allah’ın emri ise Kur’an da olması lazım, nerede var bu? Bunun yeri belli. 2 tane ayet var bununla ilgili Kur’an ı kerim de Nisa/101-102 ayetler. Başka yok. O ayetler de Allah’ın böyle bir emri asla yok, o ayetlerde Allah yolculuğu savaş yolculuğu diye tanımlıyor, savaş yolculuğunda da cephede bulunma halinde namazı 1 rekâta indirmek olarak belirliyor. Üstelik indirirseniz bir sorumluluğunuz yoktur diyor. İndirmeyebilirsiniz de anlamını ifade ediyor.
Şimdi siz de yolculuğa çıkıyorsunuz, hemen daha İstanbul sınırlarına çıkmadan başlıyor adam, “seferiyiz”. Nasıl oluyor da seferi oluyorsun, ne oluyor yani? Araba senin istediğin yerde durursun, su abdesthane, mescit, hiçbir sıkıntı çekmiyorsun. Farzlar için indiriyorsun, sünnetlerde indirim yapmıyorsun. Yani Allah indiriyor, peygamber müsaade etmiyor. Bu nasıl bir şey?
Kim yapıyor bunu ? Bizim gibi dini anlatanlar. Neye dayanarak yaptığını söylüyor? Kur’an a. Seferilikten söz edenler hiçbir ayet okumazlar dikkat edin, okuyamaz, çünkü onu destekleyen ayet yok, o konuda bir tane ayet var, o da şu;
Ve izâ darebtüm fiyl Ardı yeryüzünde sefere çıktığınız zaman diyor Allah. “sefere çıktığınız zaman” Araba ile pikniğe çıktığınız zaman değil, tatil keyfi değil. Sefer hangi sefer? Savaş yolculuğu. Çünkü Darabe fiyl ile kullanıldığı zaman savaş yolculuğu anlamına gelir. Ne olur? Ayetin nefasetine bakın; (Nisa/101) feleyse aleyküm cünahun size bir sorumluluk yoktur en taksuru mines Salati namazdan kısaltmanız konusunda size bir sorumluluk yoktur. Yani kısaltabilirsiniz. Kısaltın demiyor, mutlaka kısaltın demiyor, kısaltırsanız size bir sorumluluk yoktur. Ama bir şart cümlesi getiriyor, şu şartla diyor. Hangi şartla? in hıftüm eğer korkarsanız. Neden? en yeftinekümülleziyne keferu kâfirlerin sizin başınıza bir fitne vermesinden, sizi öldürmesinden korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Burada ki namazı kısaltmanın gerekçesi nedir? Kâfirlerin ölüm tehdididir, başka bir gerekçe yoktur.
Ondan sonra dönüyorsunuz 102. Ayete, bakalım nasıl oluyormuş bu iş. (Nisa/102) Ve izâ künte fiyhim sen onların içindeysen eğer, hani o savaş yolculuğunda peygamberimize diyor Cenab-ı Hakk. Sen de onların içindeysen feekamte lehümüs Salate ve onlara namaz kıldırıyorsan sen, feltekum taifetün minhüm meake onlardan bir grup seninle beraber namaza dursun vel ye’huzü eslihatehüm silahlarını da ellerine alsınlar. feizâ secedu onlar secdeye gittiklerinde felyekûnu min veraiküm silahlar onların ellerinde bulunsun, ya da namaz kılmayanlar onların önlerinde bulunsun. velte’ti taifetün uhra lem yusallu. Sonra namaz kılmayan diğer grup gelsin fel yusallu meake seninle beraber namaz kılsınlar velye’huzü hızrehüm ve eslihatehüm onlarda silahlarını, miğferlerini ellerine alsınlar.
Neyi anlatıyor bu? Siz şimdi İstanbul’dan Trabzon’a, Rize’ye veya Samsun’a gittiğiniz yolculukla alakası var mı? Allah’ı telâ başka nasıl anlatacaktı bunun savaşla ilgili olduğunu? Ne yapacaktı yani.
Hani böyle dediğiniz zaman cevap hazır, “Bunu bu zamana kadar kimse görmedi de sen mi gördün” Haydi bakalım. Bunu bu zaman kadar kimse anlamadı da sana mı düştü bu.
Kimin anladığı mühim değil, ne dediğine bak sen adamın, söylediği doğru mu yanlış mı sen buna bak. Doğruysa doğru, yanlışsa yanlış. Kur’an bizim için hayatın parametrelerini veren, sınırlarını belirleyen, hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini bize öğreten ilkelerle doldurulmuş ve bize gönderilmiştir. (M.Okuyan- NAMAZ, YOLCULUKTA DAHİ KISALTILAMAZ!]

103-) Feizâ kadaytümüs Salate fezkürullahe kıyamen ve ku’uden ve alâ cünubiküm* feizetme’nentüm feekıymus Salate, innesSalate kânet alel mu’miniyne kitaben mevkuta;

O korkulu zamanda namazı kıldınız mı gerek ayakta ve gerek otururken ve gerek yanlarınız üzerinde hep Allah’ı zikredin, derken korkudan itminan buldunuz mu o vakit namazı tam erkânıyla eda edin çünkü namaz müminler üzerine muayyen vakitlerle yazılı bir farz bulunuyor. (Elmalı)

(Endişeli ortamda) salâtın edâsından sonra, ayakta veya otururken ya da yanlarınız üzere uzanmışken (sürekli) Allâh’ı zikredin. Zikrettiğinizle doyuma ulaştığınızda salâtı ikame edin (yaşayın – yönelişin tam hakkını verin, zikirle girmiş olduğunuz hissediş ile). Kesinlikle salâtın, belli vakitlerde yaşanması, iman edenlere yazılmıştır. (A.Hulusi)

Feizâ kadaytümüs Salate namazınızı eda ettiğinizde, yani bu şekilde namazı bitirdiğinizde fezkürullahe kıyamen ve ku’uden ve alâ cünubiküm Dikkat edin dostlar, ilginç. Yukarıda yaptığım tefsiri doğrulayan ayet. Ayaktayken, otururken ve uzanmış bir halde iken Allah’ı anın. Namaz bittikten sonra.

Bu ne demek? Namazla namaz dışındaki anı bıçakla kesilmiş gibi iki alana ayırmayın. İbadet Allah’a, onun dışındakiler bana diyemezsiniz. İbadet dışında ben dünyevi alana dönerim. Onun için manevi alan, maddi alan diyemezsiniz. Namaz bitince de Allahlı olun. Burada söylenen budur. Neden ayakta, otururken ve yatarken. Çünkü insan bir ömrü bu 3 halde geçirirde onun için.

Bunun anlamı nedir peki? Hayatın tüm düzlemlerinde Allah’tan bağımsız davranmayın. Bu budur. Yoksa yatmak oturmak, ayaktayken..! Bunu dile getirmesi Kur’an ın, hayatınızın tümünde Allah’sız davranmayın. Allah’tan bağımsız hareket etmeyin. Allah’a muhtaç olduğunuzun bilincinde olun demektir.

feizetme’nentüm feekıymus Salate Ve tabii güvenliğinize kavuştuğunuzda namazınızı eksiksiz eda edin.

innesSalate kânet alel mu’miniyne kitaben mevkuta; Çünkü namaz bütün müminler için belirli zamanlarda sabit bir vecibedir.

Burada namaz vakitlerine işaret eden ayetleri not aldım, Hemen onları söyleyeyim ve geçeyim, üzerinde durmayacağım;

Bakara/233, Hud/114 İsra/78, Taha/130, Rum/17-18. ayetler ve tabii ki bu ayet namazın vakitlerine Kur’an da işaret eden ayetlerdir.

[İlgili ayet Bakara/233 değil de 238 olmalı;

“Salât”lara (namaz – Allâh’a yöneliş), özellikle orta “salât”a (ikindi – şuurda her an bunu yaşamaya) dikkat edin. Kanitîn (tam teslim olmuşlar) olarak, Allâh için yaşayın.(A.Hulusi)

Hud/114 Gündüzün iki tarafında ve geceden zülfelerde (gündüze yakın saatlerinde) salâtı ikame et… Muhakkak ki hasenat (Hakikatini yaşamak – kişiden açığa çıkan güzel yaşantı) seyyiatı (hakikati örtme ve nefsaniyetten kaynaklanan suçların getirisini) giderir… Bu, idrak sahiplerine bir öğüttür. (A.Hulusi)

İsra/78 – Güneş’in, batıda gözden kaybolmasından gecenin kararmasına kadar ki süreçte salâtı ikame et. FECİR KURÂN’ını da (sabah salâtını da) Muhakkak FECİR KUR’ÂN OKUMAsı şahitlendirilmiştir (A.Hulusi)

Taha/130 – Onların dediklerine sabret… Güneş’in doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbinin Hamdi olarak (sende Hamd’i açığa çıkaranı hissederek) tespih et! Gecenin bir kısmında (yatsı) ve gündüzün ortasında (öğle) da tespih et (hakikatinin yaşanması işlevini açığa çıkararak) ki; rıza (seyir) hâlini yaşayasın. A.Hulusi)

Rum/17 Subhan’dır Allah, akşamınızda da sabahınızda da!

        18 Ki, semâlarda ve arzda Hamd O’na aittir… Güneşin tam tepede olduğu ya da kaybolmaya yüz tuttuğu süreçte! (A.Hulusi)]

 

104-) Ve la tehinu fibtiğail kavm* in tekûnu te’lemune feinnehüm ye’lemune kema te’lemun* ve tercune minAllahi ma la yercun* ve kânAllahu Aliymen Hakiyma;

Düşmanınız olan kavmî takip etmekte zaaf göstermeyin, eğer siz elemleniyorsanız şüphe yok ki sizin elemlendiğiniz gibi onlar da elemleniyorlardır, kaldı ki siz Allah dan onların ümit edemeyecekleri şeyler umuyorsunuz Allah da alîm, hakîm bulunuyor. (Elmalı)

(Düşman) topluluğunu takip etmekte gevşeklik göstermeyin… Şayet siz acı duyuyorsanız, onlar da tıpkı sizin gibi acı duyuyorlar… (Üstelik siz) Allâh’tan onların umamayacağı şeyleri umuyorsunuz… Allâh Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

Ve la tehinu fibtiğail kavm Düşmanı takip etmekte ürkek davranmayın in tekûnu te’lemune feinnehüm ye’lemune kema te’lemun eğer siz bir sıkıntı çekiyorsanız, onlarda sıkıntı çekiyor sizin gibi. Siz bir bedel ödüyorsanız, onlar da ödüyor. Çok önemli..! Sizinle onlar arasında duygu farkı var. Hedef farkı var. Sizin ahiretiniz var, siz iki dünyalısınız, onlar tek dünyalı. İki dünyalı iken siz onların en az iki katı bedel ödemeyi göze almanız gerekirken, onların sizin kadar bedel ödemeyi göze almasından hiç mi ibret almıyorsunuz. Onlar tek dünyalı. Öte dünyaları yok onların. Buna rağmen sizin kadar bedel ödüyorlar. Hatta bazen sizden ağır bedel ödüyorlar.

Bazen onlar can verebiliyor tek dünyalılar, ama iki dünyalılar can veremiyorlar. Tek dünyalıların yaptığı fedakarlığı, çift dünyalılar nasıl yapamıyor. Sizin gibi hem bu dünya, hem öbür dünyası olanlar, sadece bu dünyası olanlar kadar fedakarlık yapmıyorsa, siz Allah’a ne yüzle bakacaksınız. İşte bu.

ve tercune minAllahi ma la yercun Tam da geldi. Fakat siz, onların Allah’tan umut edemediklerini umut ediyorsunuz. Yani onların cennet beklentisi yok. Ama sizin bu beklentiniz var. Onların ahiret beklentisi yok, ama sizin ahiret beklentisi var. Fakat hiçte ahiret beklentisi, cennet beklentisi olan insan gibi davranmıyorsunuz.

ve kânAllahu Aliymen Hakiyma; Zira Allah her şeyi bilendir, hikmetle edip eyleyendir.

Pasaj burada bitti.Tabii ki Kur’an ın tümünde olduğu gibi yine birbiri ile bağlantılı, dolaylı da olsa bağlantılı, fakat o dönemde olmuş örnek bir olay çerçevesinde gelişen bir başka pasaja giriyoruz şimdi.

105-) İnna enzelna ileykel Kitabe Bil Hakkı li tahküme beynenNasi Bi ma erakellah* ve la tekün lil hainiyne hasıyma;

Elhak biz sana bihakkın kitap indirdik ki insanlar arasında Allahın sana gösterdiği veçhile hüküm edesin; hâinlere müdafaa vekili olma. (Elmalı)

Kesinlikle biz inzâl ettik sana hakikat bilgisini, Hak olarak insanlar arasında Allâh’ın gösterdiği ile hüküm vermen için. Hainleri savunma! (A.Hulusi)

İnna enzelna ileykel Kitabe Bil Hakkı li tahküme beynenNasi Bi ma erakellah Biz sana insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hüküm verebilesin için, hakikatin ifadesi olan bu vahyi indirdik. Yani vahyi indirmemizin amacı, insanların hayatını bu vahiyle düzenle. Bu vahyin hakim olduğu bir hayat modeli kur. Sosyal bir model kur. Kur’an ın hedeflerini gerçekleştirecek politik bir toplum oluştur. Ve bu toplumda Allah’ın iradesi tecelli etsin.

ve la tekün lil hainiyne hasıyma; Fakat sakın hainlere taraftar olma.

İşte özel bir olaydan yola çıkarak dünyanın en genel ilkesi böyle konuyor. O özel olay nedir ki olayı anmadan tüm tefsirlerin ittifakla rivayet ettiği, fakat ayrıntılarında farklı farklı varyantlar gösterdiği o özel olay şu;

Ubeyrik oğullarına mensup Ebu Ta’me isimli biri yeni Müslüman olmuş Rifa’a isimli ensardan bir sahabinin ya da bir başkasının Çünkü farklı rivayetler var. Un çuvalı içine sakladığı zırhını ve kılıcını çalıyor. Bu Ubeyrık, kardeşleri de var. Ubeyrık oğulları diye bilinen Ebu Ta’me, kardeşi Beşir var. Diğerleri var. Bunlar süfli bir aileden geliyorlar. Cahil ve bir takım olumsuz davranışlarla tanınan insanlar. Çaldığı zırh ve kılıcı önce evine saklıyor, sonra aranma korkusuyla bir Yahudi’ye rehin bırakıyor. O dönemde banka sayabileceğimiz, o dönemin Medine sinde banka fonksiyonu gören bir Yahudi’ye rehin bırakıyor.

Zırhı çalınan Rıfa’a’nın kabilesine mensup insanlar, dökülen unu takip ederek Ebu Ta’me nin evine varıyorlar. Arıyorlar fakat bulamıyorlar. Ama izlerin de orada, orayı gösterdiği açık. Onun için sıkıştırıyorlar. Ebu Ta’me de sıkışınca Yahudi’yi, gammazlıyor, ona iftira atıyor.

“Gidin isterseniz arayın evinde bulacaksınız.” diyor.

Tabii sormuyorlar sen ne biliyorsun onun evinde olduğunu. Tereddüt taşıyorlar hepside. Yahudi’nin evinden çıkıyor. Fakat Yahudi daha önce kendisine Ebu Ta’me’nin emaneten bir zırh ve kılıç getirdiğini etrafındaki diğer Yahudilere söylüyor. Olay Resulallah’a intikal ediyor. Ebu Ta’me’nin kabilesi taraftarları tümden ayaklanıyorlar. Bunlar Müslüman olmuş olarak gözüken insanlar Ensar dan. Müslümanlar. Ama karşı tarafta Yahudi.

Yahudi diyor ki “Hayır, bana rehin getirdi. Ben daha önce bunu falana, falana, falana söyledim.” Onlar da şahitlik yapıyorlar. Ama hepsi Yahudi. Ebu Ta’ma’nin taraftarları da diyor ki; Yok biz Müslüman’ız..! Şunu demeye getiriyorlar en sonunda. “Şimdi biz Müslümanken bizim lafımıza değil de bir Yahudi’nin sözüne mi itimat edeceksin Ya Resulallah.” Yani bir Müslüman’ı bir Yahudi’ye kurban mı edeceksin. İşi bu noktaya getiriyorlar. İşi duygusal planda örtmeye çalışıyorlar. Daha doğrusu Hakkı ve hakikati değil, biz ve sizi model olarak ortaya koyuyorlar.

İşte o noktada vahiy imdada yetişiyor ve Resulallah’a da bir uyarı olmak üzere; ve la tekün lil hainiyne hasıyma; sakın hainlere taraftar olma, uyarısı geliyor. Ki bu uyarı, demek ki ortadaki delil yokluğundan dolayı Resulallah karşı tarafında gayri Müslim olması hasebiyle Müslüman’ların iman taşıması, zahiren de olsa iman taşıması dolayısıyla iki tarafta delil göstermiyor. İki tarafın da şahitleri var zaten. Ama kim yalancı şahit, kim değil tabii ki bilinmiyor. Bu durumda Resulallah Ebu Ta’me lehine hüküm verecekmiş gibi bir eğilim sergilerken olay ayet tarafından aydınlatılıyor.

İşte örnek olayımız bu. Tabii bu örnek olaya takılıp kalmadan bu evrensel ilkeleri algılamak ve okumak durumundayız. Fakat iyi anlamamız için örnek olayı da göz önünde bulundurmak zorundayız.

105 ve 115. ayetler arasındaki bu pasaj, işte bu olay dolayısıyla iniyor. Yani böyle bir arkta planla ilgili. Fakat 105 – 115 arasındaki bu ayetlerin leyk motifi, bir dip akıntısı gibi sürekleşiyor. Kim olursa olsun mazlumdan yana kim olursa olsun zalime karşı.

106-) Vestağfirillah* innAllahe kâne Ğafûren Rahıyma;

Ve Allaha istiğfar eyle, çünkü Allah gafur, rahîm bulunuyor. (Elmalı)

Allâh’tan mağfiret dile. Muhakkak Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

Vestağfirillah ve Allah’tan af dile.

innAllahe kâne Ğafûren Rahıyma; Çünkü Allah çok bağışlayandır. Rahmet menbaıdır.

107-) Ve la tücadil anilleziyne yahtanune enfüsehüm* innAllahe la yuhıbbu men kâne havvanen esiyma;

Nefislerine hıyânet edip duranlar tarafından mücâdeleye kalkışma, çünkü Allah vebal yüklenen, hıyanet kar olan kimseleri sevmez. (Elmalı)

Nefslerine ihanet edenleri savunma! Muhakkak ki Allâh nefsine ihanet suçuna ısrarla devam edeni sevmez. (A.Hulusi)

Ve la tücadil anilleziyne yahtanune enfüsehüm Kendi benliklerine ihanet edenleri de savunma. Hiç kimse sevgili dostlar kendi kendisine ihanet etmeden başkasına ihanet etmez. Aslında Allah’a ihanet, insanın kendine ihanettir.

Hiç kimse kendi kendisine yalan söylemeden başkasına yalan söyleyemez.

Hiç kimse kendi kendisine zulmetmeden başkasına zulmedemez.

İnsanın öz benliğine ihaneti, fıtratına yabancılaşmasıdır. Vicdanının sesini boğmasıdır.

İşte küfür de budur, nifakta budur. Vicdanın üstüne örtülen kalın bir perdedir küfür. Küfür örtmek demektir kelime manası.

Vicdanın üzerini örttüğünüz zaman fıtratın sesini duyamaz olursunuz. Artık vicdanla ilişkiniz kesilir. Vicdan bağırır yapma diye ama, siz onu dinlemezsiniz. Çünkü;

Summun bükmün umyün fehüm la yerci’ûn;Bakara/18

Sağırsınız, dilsizsiniz ve körsünüz artık. Tabii manen. Yoksa gözü olmayana kör demez Kur’an. Asıl kör, yüreğinin gözünü, vicdanının gözünü örtendir.

innAllahe la yuhıbbu men kâne havvanen esiyma; Hiç şüphesiz Allah, kendisine ihaneti meslek edinip boğazına kadar günaha batanları sevmez.

108-) Yestahfune minen Nasi ve la yestahfune minAllahi ve HUve meahüm iz yübeyyitune ma la yerda minel kavl* ve kânAllahu Bi ma ya’melune muhıyta;

İnsanlardan gizlemeğe çalışırlar da Allah dan gizlemeği düşünmezler, halbuki onun razı olmayacağı tezviratı tertib ederlerken o yanı başlarında, hem Allah her ne yaparlarsa muhît bulunuyor. (Elmalı)

(Münafıklar – ikiyüzlüler) insanlardan gizleyebilirler ama Allâh’tan asla! Oysa O beraberdi (tasavvufî anlayışla mâiyet sırrı – Allâh’ın, kulun her zerresini Esmâ’sıyla varetmesi hakikati) onlarla gece boyu, Allâh’ın hoşlanmadığı şeyleri kurgularlarken. Allâh yapmakta olduklarına Muhiyt’tir! )A.Hulusi)


Yestahfune minen Nasi Onlar yaptıklarını insanlardan gizleyebildiler diyelim. Haydi böyle diyelim. ve la yestahfune minAllahi fakat Allah’tan gizleyemezler ki. Allah’tan nasıl gizleyecekler. Hadi insanlardan gizleyebildiler.

ve HUve meahüm iz yübeyyitune ma la yerda minel kavl Çünkü gece karanlığında Allah’ın razı olmadığı bir söylemi tasarladıkları her an Allah onların yanı başında idi. Allah onları görüyordu. Bir insan, insanların görüp görmediğini merak ederek bir günah işliyor ve işlediği günahı insanların gözlerinden kaçırmaya çabalıyorsa, bu insanın Allah inancında bir problem var demektir. Çünkü o insan Allah’ın gördüğü konusunda imani bir kuşku taşıyor demektir. İşte ona bir atıf burada.

ve kânAllahu Bi ma ya’melune muhıyta; Zira Allah onların yaptığı her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.

109-) Hâ entüm haülai cadeltüm anhüm fiyl hayatid dünya femen yücadilullahe anhüm yevmel kıyameti emmen yekûnü aleyhim vekiyla;

Haydi siz öyle yaptınız: bu Dünya hayatta tuttunuz taraflarından kim mücadele edecek? Veya üzerlerine kim vekil olacak? (Elmalı)

Hadi siz dünya yaşamında onları savundunuz; ya kıyamet sürecinde kim savunacak onları veya vekiylleri kim olacak! (A.Hulusi)

Hâ entüm haülai cadeltüm anhüm fiyl hayatid dünya hadi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim. Herkese, Resulallah’ta dahil hepimize. Yani bizden, hem şehrimiz, bizim kamptan, bizim kesimden, bizim dinden hatta, bizim kabileden bizim soydan, bizim köyden, bizim boydan diye haksız olduğunu bildiğiniz halde savunduğunuz insanlar için söylüyor.

Hadi siz bu dünya hayatında bunları savundunuz diyelim. femen yücadilullahe anhüm yevmel kıyameti emmen yekûnü aleyhim vekiyla; Ya kıyamet günü Allah’a karşı onların savunmasını kim üstlenecek? Ya da onları kim koruyacak, kim? Allah’a karşı bir başka sığınak, barınak, tutamak var mıdır. En yakınlarını dahi, Resuallah;

Ey fûlan, nefsini, Allah’ın elinden satın al, Vallahi kıyamet günü senin içinde bir şey yapamam. Diye uyarıyordu.

Böyle bir durumda böyle bir gerçekle yüz yüze iken bir insan Allah’a ihanet edenleri nasıl savunabilir ki..! Allah’a rağmen, Allah’a karşı nasıl savunabilir ki?

Ahirette savunamayacağımız şeyleri dünyada savunmamamızı istiyor Kur’an. Allah’ın huzurunda savunamayacaksanız, onu dünyada da savunmayın diyor. Dünya da savunuyorsanız onu ahirette de savunabilin, destekleyebilin, Allah’ın huzurunda da onu savunabilin diyor. Tabii ki Allah’ın savunduklarını savunur, Allah’ın savunmadıklarını savunmazsanız bunu yapabilirsiniz.

110-) Ve men ya’mel suen ev yazlim nefsehu sümme yestağfirillahe yecidillahe Ğafûren Rahıyma;

Halbuki kim bir kötülük yapar veya nefsine zulüm eder de sonra Allahın mağfiretine sığınırsa Allah’ı bir gafur, rahîm bulur. (Elmalı)

Kim bir suç işler ya da nefsine zulmederse (benliği yüzünden – benliğini Allâh’a şirk koşarsa); sonra (suçunu idrak edip) Allâh’a istiğfar ederse, Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir (bağışlayıcıdır ve rahmetinden kaynaklanan güzellikleri yaşatandır)…  (A.Hulusi)


Ve men ya’mel suen Fakat kim kötülük yapar, ev yazlim nefsehu ya da öz benliğine zulmeder, ihanet eder sümme yestağfirillah ama ardından Allah’tan af dilerse yecidillahe Ğafûren Rahıyma; Allah’ı çok bağışlayıcı ve rahmet menbaı olarak bulacaktır. Cenabı Hak, yol da gösteriyor. Yani itmiyor, atmıyor, ilişkisini kesmiyor. Kuluna, bir annenin evladına olan şefkatinden daha şefkatli davranıyor ve yöneleceği kapıyı gösteriyor.

Hata yapman değildir diyor asıl ihanet. Hatanda ısrar etmen ve hatanı savunman diyor. Şeytanı şeytan eden şey. Adem de hata yaptı, şeytan da ama, Adem hatasını itiraf etti, şeytansa ısrar etti. Onun için şeytan oldu.

111-) Ve men yeksib ismen feinnema yeksibuhu alâ nefsih* ve kânAllahu Aliymen Hakiyma;

Mamafih kim bir vebal kazanırsa onu sırf kendi aleyhine kazanır, Allah alîm, hakîm de bulunuyor. (Elmalı)

Kim bir suç işlerse, bunun getirisi kendinedir (başkasına değil)! Allâh Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

Ve men yeksib ismen feinnema yeksibuhu alâ nefsih Zira kötülük işleyen kimse ancak kendi aleyhine işlemiş olur. ve kânAllahu Aliymen Hakiyma; Allah ise her şeyi bilendir, hikmetle edip eyleyendir.

112-) Ve men yeksib hatıy’eten ev ismen sümme yermi Bihi beriy’en fekadıhtemele bühtanen ve ismen mübiyna;

Her kim de bir cinayet veya bir vebal kazanır da sonra onu bir bîgünahın üzerine atarsa şüphesiz bir bühtan ve açık bir vebal daha yüklenmiş olur. (Elmalı)

Kim bir kabahat veya suç işler de onu masum birinin üstüne atarsa, gerçekten açık bir iftira ile büyük bir suç yüklenmiş olur. (A.Hulusi)

Ve men yeksib hatıy’eten ev ismen kimde bir hata yapar ya da günah işler sümme yermi Bihi beriy’en ardından da onu suçsuz bir kimsenin üzerine atar iftira ederse, fekadıhtemele bühtanen ve ismen mübiyna; İşte o zaman korkunç bir iftira etmiş ve aşikar bir günaha girmiş olur.

113-) Ve levla fadlullahi aleyke ve rahmetuHU lehemmet taifetün minhüm en yudılluke, ve ma yudıllune illâ enfüsehüm ve ma yedurruneke min şey’in, ve enzellAllâhu ‘aleykel Kitâbe vel Hıkmete ve ‘allemeke mâ lem tekün ta’lem* ve kâne fadlullâhi aleyke azıyma;

Allahın fazl-ü rahmeti üzerinde olmasaydı onlardan bir taife seni bile hükümde haktan şaşırtmayı kurmuşlardı, mamafih onlar yalnız kendilerini şaşırırlar, sana hiç bir zarar edemezler, nasıl edebilirler ki Allah sana kitap ve hikmet indirmekte ve bilmediklerini sana bildirmektedir, hem Allahın senin üzerinde fazlı çok büyük bulunuyor. (Elmalı)

Eğer senin üzerinde Allâh fazlı ve “HÛ”viyetinin rahmeti olmasaydı, onlardan bir taife seni saptırmaya elbette yeltenirdi… (Oysa) onlar ancak kendilerini saptırırlar! Sana hiçbir zarar veremezler! Allâh sana Kitabı (Hakikat bilgisini) ve Hikmeti (Din ilmini, Sünnetullah marifetini) inzâl etmiş (Esmâ boyutundan bilincine ulaştırmış) ve bilmediğini sana öğretmiştir… Allâh’ın sana lütfu Aziym’dir. (A.Hulusi)

Ve levla fadlullahi aleyke ve rahmetuHU Allah’ın sana lûtfu ve rahmeti olmasaydı eğer, lehemmet taifetün minhüm en yudılluke onlardan bazısı seni saptırmaya çalışır, saptırmak için gayret ederdi.

ve ma yudıllune illâ enfüsehüm ve ma yedurruneke min şey’in Fakat onlar kendilerinden başka kimseyi saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler.

Örnek olayı hatırladığınızda, aslında örmek olayımız bu ayetlerin tamamını tefsir ediyor. Burada söylenmek istenen, şu son ayette; Eğer seni aldatsalardı dahi, ki mümkündür. Hakim söylediğinizle hükmeder. Şahit gösterirsiniz, yemin edersiniz, o onunla hükmeder. Dolayısıyla işin gerçeğini Allah bilir. Eğer siz hakimi aldatsanız ve hakimden hakkınız olmadığı halde kendi lehinize bir karar çıkartsanız, aldığınız şey size helal olur mu?

Peygamberimiz cevap versin:

Siz muhakemeleşiyorsunuz. Davanız oluyor bana geliyorsunuz ve kiminizin çenesi kiminizden güçlü olduğu için sunduğunuz delillere, yemininize göre ben karar veriyorum. Eğer ben, birinizin hakkı olmayan bir şeyi ona, sizin getirdiğiniz delillere istinaden veriyorsam o ateştir. Ondan sonra ister alsın, ister atsın.

Sahih bir haber. Buhari ve Müslim’in naklettiği bu meşhur hadiste de Resulallah dahi hüküm vermiş olsa bir şeyin özünü değiştirmiyor.

Burada aslında şu gerçeğe dikkat çekiliyor. Kitabına uydurulmuş her iş kitaba uymaz. Yani kitabına uydurduk diye Allah’ın kitabına uygun olduğu sonucuna varmazsınız. Yargıcın kararı, devletin kanunu, alimin fetvası yanlışı doğru yapmaz. Haksızı haklı kılmaz. Zalimi mazlum yapmaz. Kötüyü iyi yapmaz. O konuda bir yasanın olmuş olması Allah’a karşı sizin mazeretiniz olabilir mi, Alimden aldığınız bir fetva, tabii ne söyleyerek aldınız onu bilemem, eğer o öyle değilse, sizi Allah’a karşı mazur kılar mı? Peygamberden almış dahi olsanız mazur kılmayacağını görüyorsunuz. Eğer onu yanıltmışsanız, yanılttığınıza bir zarar vermez. Bu ayetten bunu anlıyoruz. Fakat yanıltan zarar görür. Allah ondan sorar hesabını.

Onun için burada söylenmek istenen şu; Bir şeyin niteliğini özü belirler özü. Onun için onun dışında verilen bir karar değil. Özü itibarıyla zulüm olan bir şey, herkes ona zulüm değildir dese dahi zulümdür. Özü itibarıyla haksızlık olan bir şey, toplum ona haklı gözü ile baksa dahi haksızlıktır. Özü itibarıyla batıl olan bir şey, toplum ona hak olarak baksa dahi batıldır. Söylenmek istenen budur.

ve enzellAllâhu ‘aleykel Kitâbe vel Hıkmete ve ‘allemeke mâ lem tekün ta’lem Zira Allah bu kitabı sana indirmiş, hikmeti ve sana bilmediklerini öğretmiştir. ve kâne fadlullâhi aleyke azıyma; Çünkü Allah’ın sana olan lûtfu gerçekten büyüktür.

Buradaki hikmet, Allah’ın indirdiği vahyi hayata uygulama ameliyesi. Yani muhakeme yeteneği. Doğruyu bulmak için muhakeme yeteneği. İşte hikmet bu. Allah peygamberlere bu muhakeme yeteneğini vermiştir. Buna rağmen eğer yanlış bir karar söz konusu olursa, Allah orada müdahale etmiştir. Onun için peygamberimizden gelen meşhur bir haberde;

– Hakimin verdiği isabetli bir karara Allah iki sevap verir. İsabetsiz karara, eğer bütün çabasını sarf ettikten sonra son karar isabetsiz dahi olsa o zaman da bir sevap verir.

Buyuruyor, ki bu aslında kaçınılmaz olan bir sonucu, o sonuca ulaşmaktaki gayreti ödüllendirmektir. Yoksa kimse yargıçlık yapamazdı. Çünkü tüm davalarda gerçeği bildiğini kimse iddia edemez Allah dışında.

114-) La hayre fiy kesiyrin min necvahüm illâ men emera Bi sadakatin ev ma’rufin ev ıslahın beynen Nas* ve men yaf’al zâlikebtiğae merdatillahi fesevfe nü’tiyhi ecren azıyma;

Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur, ancak sadaka vermeyi veya bir maruf işlemeyi veya insanların arasını düzeltmeyi emreden başka, ve her kim bunu Allahın rızasını arayarak yaparsa yarın biz ona büyük bir ecir vereceğiz. (Elmalı)

Onların gizli toplanma ve görüşmelerinin çoğunda hayır yoktur! Ancak bir yardımlaşma veya hayır gereği veya ara düzeltmeyi öngören (bu tür hayırlı bir aradalıklar) müstesna. Kim Allâh rızasını isteyerek bunları yaparsa, biz ona büyük mükâfat vereceğiz. (A.Hulusi)

La hayre fiy kesiyrin min necvahüm Yine örnek olayımızdan yola çıkarak ayetler bize genel ilkeler sunuyorlar. Gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Necva, aslında kulis faaliyeti anlamına da gelir. Gizli propaganda demektir. Fısıltı yaymak. Örnek olayın kahramanlarının kabilesi Ben-i zafer in, bizden gerekçesiyle hemşerileri olan hırsızı temize çıkarmak için toplantılar yapmalarına gönderme yapıyor, ima yapıyor. Toplantı üstüne sabahlara kadar toplantı yapıp bu hemşerimizi nasıl temize çıkarırız amacındalar.

illâ men emera Bi sadakatin ev ma’rufin ev ıslahın beynen Nas Ancak yardımlaşmayı, iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi amaçlayan kimselerin yaptığı toplantılar müstesna. Yani onlarda bir beis yok. Yeter ki insani amaçlar taşısın, yeter ki hakkı ve hayrı öne çıkarsın.

ve men yaf’al zâlikebtiğae merdatillah Bütün bu güzellikleri Allah’ın rızasını kazanmak için yapan kimseye, zamanı gelince, fesevfe nü’tiyhi ecren azıyma; muhteşem bir ödül vereceğiz. Bütün bu güzellikleri, Allah’ın rızasını kazanmak için yapan. Yani yaptığınız güzel olacak bir, onu güzel bir niyetle yapacaksınız iki. Güzeli çirkin bir niyetle yaparsanız, o zaman da sonuç alamıyorsunuz.

 Bu aynen çok ahlaksız ve haysiyetsiz bir adamın, sokağa terk edilmiş bir kız çocuğunu büyüdüğünde kötü emellerine alet etmek niyetiyle alıp, besleyip, giydirip, yedirip büyütmesine benzer. Olaya dışarıdan baktığınızda olay çok iyi gözüküyor. Çok insani. Ama niyetten baktığınızda o kadar kötü ki, o kadar iğrenç ki..! İşte Allah olaya nereden baktığını bu ayette ifade buyurmuş.

115-) Ve men yuşakıkırRasule min ba’di ma tebeyyene lehül hüda ve yettebı’ ğayre sebiylil mu’miniyne nüvellihi ma tevella ve nuslihi cehennem* ve saet mesıyra;

Her kim de kendisine hak tebeyyün ettikten sonra peygambere muhalefette bulunur ve müminler yolunun gayrisine giderse biz onu gittiğine bırakırız ve kendisine Cehennemi boylatırız ki o ne fena gidiştir. (Elmalı)

Kim hakikat apaçık belli olduktan sonra Rasûle karşı gelir, iman edenlerin yolundan gayrına saparsa, gittiği yola terk eder sonunda da cehennemi boylatırız! Ne kötü bir yaşama dönüştür o! (A.Hulusi)

Ve men yuşakıkırRasule min ba’di ma tebeyyene lehül hüda Fakat kendisine doğru yolu gösterdikten sonra peygamber ile yollarını ayıran, peygambere sırt dönen, peygamberden farklı bir yol tutan insanlar, ve yettebı’ ğayre sebiylil mu’miniyn ve müminlerin yollarından başka yollara sapan kimseyi nüvellihi ma tevella ve nuslihi cehennem kendi tercihi ile baş başa bırakacak ve onu cehenneme sokacağız. ve saet mesıyra; o ne berbat bir ikametgahtır.

Hemşerilik, soy, boy, ırk, kabile, akrabalık, meşrep, parti, mezhep ve hatta din gayreti ile haksızın haksızlığını savunmaya kalkarsanız işte sonuç Kur’an ın ifadesi ile bu olur diyor. Taassubunuz sizi zalimi savunmak durumuna getirmesin. Mazluma karşı olmak konumuna getirmesin. Mazlum kim olursa olsun onun yanında olun. İşte Yahudi de olsa. Onun için mazlumun dini sorulmaz denmiştir. Mazlumun inancı sorulmaz.

116-) İnnAllahe la yağfiru en yüşreke Bihi ve yağfiru ma dune zâlike li men yeşaü, ve men yüşrik Billahi fekad dalle dalalen be’ıyda;

Doğrusu Allah kendine şirk koşulmasını mağfiret buyurmaz, ondan berisini ise dilediğine mağfiret buyurur, kim de Allaha şirk koşarsa hakikatte pek uzak bir dalâle sapmıştır. (Elmalı)

Kesinlikle Allâh kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz! Bunun dûnundakileri (derece olarak bunun altındaki suçları) dilediğine bağışlar! Kim âlemlerdeki her şeyi Esmâ’sıyla yaratan Allâh’a (“B”illâhi) şirk koşarsa (O’ndan bağımsız bir benlik düşünür, kabul ederse), gerçekten (hakikatten çok uzak) sapık bir inanca sapmıştır! (A.Hulusi)

İnnAllahe la yağfiru en yüşreke Bihi Allah kendisine şirk koşulmasını asla affetmez. ve yağfiru ma dune zâlike li men yeşaü fakat dilediği kimselerin bunun dışındaki günahlarını affeder. Küçük günahlarını affeder.

ma dune hem bunun altındaki, hem bunun dışındaki manasına gelir.

ve men yüşrik Billahi fekad dalle dalalen be’ıyda; zira Allah’a şirk koşan kimseler derin bir sapıklığa gömülüp gitmişlerdir.

Burada da yine örnek olaya bir ima var. Çünkü İbn. Ta’me suçu ortaya çıktıktan sonra özür dileyeceği yerde, günahını itiraf edip Allah’tan af dilemek yerine daha kötü bir şey yaptı. Mekke’ye kaçtı irtidat etti. Dinden çıktı. Müşriklerin safına girdi. Daha ilginci orada da hırsızlık yaptı. Hatta bir duvarı delerken duvar üzerine yıkıldı ama ölmedi. Mekkeliler bunun üzerine bu kleptoman, hırsızlık hastalığına yakalanmış. Bu adamı Mekke’den zorla çıkardılar.Bir kafileyle, bir kervanla birlikte bir başka beldeye giderken, kendisini koruyan kervanı da soydu ve feci bir biçimde öldürdüler. Taşlayarak. Sonuç; Dünyada da berbat, adeta ibreti alem bir öykü.

117-) İn yed’une min duniHİ illâ inasen, ve in yed’une illâ şeytanen meriyda;

Onu bırakıp da sade dişilere tapıyorlar, ve sade yalâbık bir Şeytana tapıyorlar. (Elmalı)

O’nun dûnundakilere yönelenler, sadece cansız dişi putlara tapınmaktalar ve böylece de inatçı, hayırsız şeytana yöneliyorlar! (A.Hulusi)

İn yed’une min duniHİ illâ inasen onlar Allah’ı bırakıp yalnızca cansız nesnelere, dişi nesnelere sığınıyorlar. İki anlam birden verdim çünkü inas hem cansız nesne manasına geliyor, Taberi, İbn. Abbas’tan, Katade’den ve Hasan Basri’den cansız tüm şeylere, cahiliye müşrikleri tarafından inas denilirdi. Yalnız, cansız her şey değil bu. Kendisine saygı gösterilen, tapınmaya konu olan, önünde eğilinen, önünde saygı duruşu yaptıkları müşriklerin cansız nesneler bu. Yani tapınma sembolü olarak kullanılan, saygı sembolü olarak kullanılan cansız nesnelere inas deniyor. Ama aynı zamanda dişi anlamına da gelir.

Onlar nedense tapındıkları sembolleri hep dişilerden seçiyorlardı. Çok ilginçtir dişilerden seçiyorlardı. Neden diyeceksiniz. Peki Hanım demedim, kadın demedim onun için. İnas ı kadın olarak çevirmedim. Çünkü kadınlara biliyoruz ki saygıları yoktu. İttifakla bize gelen rivayetlerden anlıyoruz ve biliyoruz ki cahili yenin kadına saygısı yoktu zaten. Kadının mülkiyet hakkı yoktu. Kadının seçme hakkı yoktu. Kadının eş seçme hakkı yoktu, kadının miras hakkı yoktu. Bırakın mirası, kadının kendisi bir miras malı sayılıyordu. Hatta yaşama hakkı çoğu zaman gasp ediliyor ve haksız yere öldürülüyordu. Onun için herhalde kadına tapıyorlardı diyemeyeceğiz bu durumda.

Peki neydi? Dişiliğe, cinselliğe tapıyorlardı. Cansız cinselliğe. Aynen eski Yunanlıların yaptığı gibi. Afrodit güzellik tanrıçasıydı. Onlar da kadının ruhu olup olmadığını tartışmışlardır en büyük Yunan filozofları. Bakınız çok ciddi bir problem yani burada. Aristo’nun Poetika sın da kadının köle ile eşit olup olmayacağını tartışıyordu. Yani köleye ulaşabilir mi. Çok ilginç. Bunlar eski Yunan’ın en ünlü filozofları. Onun için burada özellikle vurgulamam gereken kendisine saygı duyulan cansız eşya, semboller, hem de cinsiyet. Daha doğrusu dişilik. Bu günkü batı uygarlığı gibi.

Bugünkü batı uygarlığı gibi kadının insanlığını öne çıkarmıyor. Onun için de kadının insanlığına saygı yok. Kadının dişiliğini, kadının cinsiyetini sömürüyor. Bunun kadını öne çıkarmak, kadına saygı duymak, kadının konumunu yüceltmekle ne alakası var Allah aşkına. Cinselliği sömürmektir bu. Kadını yüceltmek değil. İslam işte buna izin vermiyor. Tesettürün mantığı da budur zaten.

ve in yed’une illâ şeytanen meriyda; Bu şekilde onlar inatçı şeytana sığınmış oluyorlar.

118-) Leanehullah* ve kale leettehızenne min ıbadike nesıyben mefruda;

Ki Allah onu lanetledi, o da şöyle dedi: Celâlin hakkı için kullarından bir mukadder pay alacağım. (Elmalı)

(Oysa şeytan – bedensel dürtüler) Allâh’ın lânetine uğramıştır… Şeytan: “Senin kullarından bir mukadder pay alacağım”. (A.Hulusi)

Leanehullah ki Allah onu lanetlemiş. ve kale leettehızenne min ıbadike nesıyben mefruda; Şeytan ne demişti? Senin kullarından payıma düşeni mutlaka alacağım. Demişti şeytan. Allah bunun için lanetledi onu.

119-) Ve leüdıllennehüm ve le ümenniyennehüm ve le amürrennehüm fele yübettikünne azânelen’ami ve leamürennehüm fele yüğayyirunne halkallah* ve men yettehıziş şeytane veliyyen min dunillahi fekad hasira husranen mübiyna;

Ve lâbüd onları sapıtacağım, ve her halde onları ümniyyelere düşürüp olmayacak kuruntularla aldatacağım, ve lâbüd onlara emir edeceğim de hayvanların kulaklarını dilecekler ve lâbüd onlara emredeceğim de Allahın halkını tağyir edecekler, ve her kim Allah’ı bırakıp Şeytanı veli ittihaz ederse şüphesiz açıktan açığa hüsrana düşmüştür. (Elmalı)

“Elbette onları saptıracağım, onları boş heveslerde (bedensellikte) boğacağım; onlara emredeceğim de en’amın (kendilerinden kurban olan davarların) kulaklarını kesecekler ve dahi onlara emredeceğim, Allâh’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allâh’ı bırakır da şeytanı (bedensel dürtülerini) yönetici edinirse, gerçekten o apaçık bir hüsrana uğramıştır. (A.Hulusi)

Ve leüdıllennehüm ve devam etti şeytan, Onları saptıracağım. ve le ümenniyennehüm ve kuruntularla oyalayacağım onları. Ümenniyennehüm, Ümniyye, ütopya demektir. Düş ülke. Yani olmayacak kuruntuların peşine düşüleceğim, olmayacak hayaller kurduracağım ve olmayacak şeylerin arkasında ömürlerini harcayacaklar. Ümniyye bu demektir. Ütopta, düş ülke. Hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller. Ham hayaller eskilerin ifadesi ile.

ve le amürrennehüm fele yübettikünne azânelen’ami Onlara emredeceğim onlar da develerin kulaklarını kesecekler. Allah’tan bağımsız dindarlık gösterisinin tamamını siz bu ibarenin içine sokabilirsiniz. Aslında develerin kulaklarını kesmek sembolik olarak, mecazen dile getirilmiştir. Yani örnek olarak demek lazım develerin kulaklarını. Eğer bu ayet bugün inseydi, türbelere çaput bağlayacaklar diye inerdi. Ölüleri kutsallaştıracaklar diye inerdi. Ağaçlara çaput bağlayacaklar, okunmuş yasin satacaklar diye inerdi eğer bugün inseydi.

Türbeleri mescit haline, ibadetgah haline getirirler diye inerdi. Onun için siz böyle algılayın. Yani Allahtan bağımsız tüm dindarlık gösterileri bu çerçevede değerlendirilir. Ki müşriklerde bir devenin kulaklarını yararlar, kan aka aka o mazlum hayvanı hem hunharlık yaparlar, hem de o yara ile salarlardı. Bu Allah’a ait derlerdi. Yani adamış olurlardı. Ama eziyetle. Allah böyle bir şey istemediği halde. Çünkü Allah bu yaratıkları, insan yararlansın diye yaratmıştı. Amacına uygun olmayan bir kullanım bu.

ve leamürennehüm fele yüğayyirunne halkallah Yine onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığı hilkati tahrif edecekler.

Bu üzerinde çok durulması gereken bir uyarı. Hayvanların kulağına kuyruğuna, kadınların kaşına, erkeklerin saçına indirgenemeyecek kadar ciddi ve önemli bir uyarı bu.

Tefsirlerde görüyoruz ki böyle basit, bedeni ve fiziki şeylere indirgenmiş. Yoo..! bu çok daha öte bir şey.

Hilkati bozmak, yaratılışın doğasına müdahale. İnsanın fıtratını tahrif etmek. İşte bugün yapılan bu. Bugün insanoğlunun yaşadığı en büyük sapma olarak niteleyebileceğimiz, yalan uygarlığı diyebileceğimiz batı modern itesi insanın, Allah’ın koyduğu kodlarını bozmaya çalışıyor.

Fıtratı bozmak, fıtratı bozduğunuzda, Allah’ın programladığı fıtratı bozduğunuzda, aslında insan doğal olarak hakka, hayra, güzele, doğruya yöneldiği halde batıla yönelmeye başlar. Yaptığı her şeyi, kendi aleyhine yapmaya başlar. Kendi neslinin geleceğini yok edecek şeyler yapmaya başlar. Bugün olduğu gibi. Dünyayı kendisine zindan etmeye başlar. Her yaptığı buluş ve icat, kendi mutluluğunu artıracağı yerde, kendi mutluluğunu kendi elleri ile yok edecek bir adıma dönüşür.

İşte fıtratın bozulması, Allah’ın kodladığı o ana bilgisayara müdahale. Fıtrat; Küllü mevludin yuledu alel fıtratil İslam işte o her doğanın İslam fıtratı üzerine doğduğunun söylendiği o temiz doğa. Pak doğa.

ve men yettehıziş şeytane veliyyen min dunillahi fekad hasira husranen mübiyna; Fakat Allah’ı bırakıp şeytanı kendilerine rehber edinenler apaçık bir ziyana uğramış olurlar.

120-) Ye’ıduhüm ve yümenniyhim* ve ma ye’ıduhümüş şeytanü illâ ğurura;

O, onlar vaat verir, ümniyyelere Ümitlere düşürür fakat Şeytan onlara kuru bir aldatmadan başka ne vaat eder? (Elmalı)

Onlara vaatlerde bulunur ve onlara umut verip sonu boş çıkacak arzular peşinde koşturur. (Oysa) şeytan, aldanıştan başka bir şey vadetmemektedir. (A.Hulusi)

Ye’ıduhüm ve yümenniyhim Şeytan onlara boş vaatlerde bulunur ve kuruntu verir. ve ma ye’ıduhümüş şeytanü illâ ğurura; Fakat şeytanın onlara vaat ettiği her şey, onlara aldanıştan başka hiçbir şeye götürmez. Yani şeytan onlara sadece aldanışı vaat eder.

121-) Ülaike me’vahüm cehennemü ve la yecidune anha mehıysa;

İşte onların varacakları yer Cehennemdir, ve ondan halâsa hiç bir çare bulamayacaklardır. (elmalı)

Böylelerinin varacakları yer cehennemdir (yanma ortamı)! Ondan kurtuluş için hiçbir çareleri de yoktur. (A.Hulusi)

Ülaike me’vahüm cehennem İşte böylelerinin varacağı yer cehennem olacaktır. ve la yecidune anha mehıysa; oradan kaçış yolu da bulamayacaklar.

122-) Velleziyne amenû ve amilus salihati senudhılühüm cennatin tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha ebeda* va’dAllahi hakka* ve men asdaku minAllahi kıyla;

İman edip de iyi  işler yapan kimselere gelince yarın onları altından ırmaklar akar Cennetlere koyacağız, ebediyen onlar da kalacaklar. Hakka Allah vaadi, Allah dan daha doğru sözlü kim olabilir? (Elmalı)

İman edip imanının gereği davranışlarla (sâlih amel) yaşayanlara gelince, onları altlarından nehirler akan cennetlere dâhil edeceğiz… Orada sonsuza dek kalırlar (kendilerinde açığa çıkan Allâh Esmâ’sı sonucu)… Allâh’ın Hak olan vaadidir! Allâh’tan daha doğru sözlü var mıdır? (A.Hulusi)

Velleziyne amenû ve amilus salihati senudhılühüm cennatin tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha ebeda İman eden, yararlı ve doğru işler yapan, Salih amel işleyen, içlerinden nehirler akan, nehirler çağlayan ırmaklara koyacağız bunları. Orada ebediyen kalacaklar.

va’dAllahi hakka bu Allah’ın gerçekleşecek bir vaadidir. Yani hiç tereddüdünüz olmasın. Eğer Allah’a inancınız ve güveniniz varsa, Allah’ın size olan vaadine de güvenmeniz gerekiyor. ve men asdaku minAllahi kıyla; Hem, kim Allah’tan daha doğru sözlü olabilir ki.

123-) Leyse Bi emaniyyiküm ve la emaniyyi ehlil Kitab* men ya’mel suen yücze Bihi ve la yecid lehu min dunillahi veliyyen ve la nasıyra;

O, sizin kuruntularınızla da değil, ehli kitabın kuruntularıyla de değil, kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır ve Allah dan beride ne bir veli bulabilir ne de bir nasîr. (Elmalı)

(Sünnetullah – Allâh sistem ve düzeni) ne sizin kuruntularınıza ne de kendilerine daha önce hakikat bilgisi verilmiş (de onu değerlendirememiş) olanların kuruntularına göre değildir! Kim bir kötülük yaparsa onun sonuçlarını yaşar! (Artık bundan sonra da) Allâh dûnunda olan ne bir hâmi ne de bir yardımcı bulabilir! (A.Hulusi)

Leyse Bi emaniyyiküm ve la emaniyyi ehlil Kitab değil ne sizin kuruntularınız, ne de ehli kitabın kuruntuları belirleyici değil. Yok öyle yağma. Yani Allah’ın nasıl muamele yapacağını siz belirleyemeyeceksiniz. Dahası Allah sizin kendinizi ne olarak tarif ettiğinize bakmıyor. Önemli olan Allah’ın sizi ne olarak gördüğüdür. Sizin kendinize ne dediğiniz değil. Siz kendinize her şey diyebilirsiniz. Ama önemli olan Allah’ın size ne dediği, daha doğrusu sizin ne olduğunuzdur. Bu çok önemli.

Bakara/62 ile karşılaştırılmalı bu ayet.

İnnelleziyne amenû velleziyne Hâdû venNesara vesSabiiyne men amene Billâhi..  Bakara/62

İman edenler, yani kendisini Müslüman olarak niteleyenler. Bu manaya gelir. Yahudileşenler, Hıristiyanlar ve sabiler. İşte bunların içinden men amene Billâhi iman edenler. ve amile salihan doğru ve güzel iş işleyenler  felehum ecruhum inde Rabbihim onların ücretleri, ödülleri Rablerinin katından mutlaka verilecektir. ve la havfün aleyhim ve lâ hum yahzenûn; Onlar geçmişten dolayı hüzün, gelecekten dolayı kaygı duymayacaklar.

Burada söylenen gerçek şu dostlar. Takım tutar gibi din tutmaya kalkmayın. Sizin mensubiyete yaslanmanız Allah tarafından reddediliyor. Amelinize yaslanın, mensubiyetinize değil diyor. Yani mensup olduğunuz topluluktan dolayı özel bir muamele göreceğinizi sanmayın. Bu Yahudileşmektir işte.

Ne diyorlardı onlar? Onlar diyorlardı ki;

 ..nahnü ebnaullahi ve ehıbbauHU.. Maide/18

Biz Allah’ın oğullarıyız, akrabalarıyız. Dostlarıyız, sevdikleriyiz diyorlardı. Ve onun içinde kendilerine ateşin sayılı birkaç gün dışında dokunmayacağını iddia ediyorlardı. Niçin, açıkçası Allah bize torpil geçecek demek istiyorlardı. Haşa. Allah’a da iftira ediyorlardı. Onun için de kendilerini insanlık içinde birinci sınıf, kendileri dışındaki goim i, goim, İbranicesiyle yani hem yabancı manasına gelir goim, hem de kafir ve sapık manasına gelir. Kendileri dışındakileri ikinci sınıf görüyorlar ve Yahudi olmayan, daha doğrusu İsrail oğullarına mensup olmayan herkesin tek görevinin olduğunu, Yahudilerin amacına hizmet olduğunu söylüyorlardı.

Bu ben merkezli bir yaklaşım. Egosantrik bir yaklaşım. Irk merkezli bir yaklaşım. Allah bu tip tüm yaklaşımları reddediyor. Yani takva dışında bir nesneyi bir olguyu, üstünlük aracı, üstünlük ölçüsü olarak koymayı yasaklıyor. İşte yukarıda aslında cinsiyeti farklı bir ölçü olarak benimsemeyi dile getirdi dikkat ederseniz. Yine örnek olayımızda, bizden gerekçesi ile kimler olursa olsun. Bakınız “Biz Müslüman’ız Ya Resulallah, Yahudi’nin lafını mı tutacaksın şimdi, onun sözüne mi itibar edeceksin.” Gerekçe bu. Aslında bir bütünlük arz ediyor.

Onun için amelinize yaslanın mensubiyetinize değil. Devam ediyoruz ki anlaşılsın;

men ya’mel suen yücze Bihi Kötülük işleyen kim olursa olsun cezalandırılacaktır. ve la yecid lehu min dunillahi veliyyen ve la nasıyra; Allah’tan başka dost ve yardımcı da bulamayacaktır.

124-) Ve men ya’mel mines salihati min zekerin ev ünsâ ve huve mu’minun feülaike yedhulunel cennete ve la yuzlemune nekıyra;

Gerek erkeklerden gerek dişi her hangi bir kişi de mümin olarak iyi işlerden bir iş tutarsa işte böyleler Cennete girerler ve zerrece hakları yenmez. (Elmalı)

İman etmiş olarak erkek veya kadın, kimler hayırlı bir iş yaparlarsa, onlar cennete girerler, zerrece hakları kaybolmaz. (A.Hulusi)

Ve men ya’mel mines salihati min zekerin ev ünsâ ve huve mu’minun feülaike yedhulunel cennete ama erkek olsun kadın olsun imanlı olarak doğru ve yararlı iş yapan herkes cennete girecek. ve la yuzlemune nekıyra; ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaktır. Siz istemeseniz de girecek, isteseniz de girecek. Bunu da Allah belirleyecek, siz değil.

125-) Ve men ahsenü diynen mimmen esleme vechehu Lillahi ve huve muhsinun vettebea millete İbrahiyme haniyfa* vettehazAllahu İbrahiyme haliyla;

Hem kimdir o kimseden daha güzel dinli ki özü Muhsin olarak yüzünü tertemiz İslâm ile Allaha tutmuş ve hanîf (sâde hakka boyun eğer muvahhit Müslim) olarak İbrahim milletine uymuştur, Allah ki İbrahim’i Halil edindi. (Elmalı)

Muhsin olarak (varlığının Allâh Esmâ’sının açığa çıkışıyla yaratıldığının idrakı içinde) vechinin, Allâh için olduğunun teslimiyetinde olan ve hanîf olarak (tanrı kavramı olmayan – yalnızca Allâh’a kulluk edilmekte olduğunun bilincinde) İbrahim milletine tâbi olanın din anlayışından daha güzeli ne olabilir ki! Allâh, İbrahim’i Halîl edindi. (Ona “Hullet makamı” yaşamı ihsan etti. Bu konuda ek bilgi: El İnsan-ı Kâmil, Abdülkerîm el Ciylî, Abdülaziz Mecdi Tolun çevirisi. A.H.) (A.Hulusi)

Ve men ahsenü diynen mimmen esleme vechehu Lillahi ve huve muhsinun vettebea millete İbrahiyme haniyfa Bütün varlığıyla Allah’a adanan, evet, sürekli iyilik yapan ve İbrahim’in dosdoğru inanç sistemine tabi olan kimseden daha güzel dinli biri olabilir mi?

Müslüman’ın tanımı yapılıyor burada. Müslüman kimdir diye sorarsanız işte bu tanımı yapıyor. Bütün varlığıyla Allah’a teslim olan ve arkadan da, kim gibi mesela diye sorarsanız diyor, İbrahim gibi diyor. O örneği gösteriyor.

İslam bir takım ya da grup ismi değildir. Buradan bunu anlıyoruz. İslam kişinin Allah’a karşı duruşudur duruşu. Bireysel duruşu. Teslim olma halidir. Ortak sembol ise İbrahim’dir. Nasıl bir duruş diye soruyorsanız, İbrahim gibi bir duruş. Bu teslimiyeti ondan öğrenin diyor Cenabı Hakk. Evet..!

vettehazAllahu İbrahiyme haliyla; Ki Allah İbrahim’i samimi bir dost olarak seçmişti.

126-) Ve Lillahi ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve kânAllahu Bikülli şey’in muhıyta;

Halbukî göklerdeki ve yerdeki hep Allah’ındır ve Allah her şey’i muhît bulunuyor. (Elmalı)

Semâlar ve arzda olan ne varsa Allâh içindir (Esmâ ül Hüsnâ’sının işaret ettiği mânâların açığa çıkması için). Allâh, şeyleri Esmâ’sından yaratmış olması sonucu Muhiyt’tir. (A.Hulusi)

Ve Lillahi ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard sonuçta, pasajın sonuna geldik. Neticede, oradaki vav en sonunda yine ebedi değerlere döndük ve varlığın sahibine dikkat çekiyor.

Ve Lillahi ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard sonuçta göklerde ve yerde olan her şey Allah’a aittir.

ve kânAllahu Bikülli şey’in muhıyta; Ve Allah her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Yani bütün bu ayetlerde, bütün bu vahiy içerisinde size getirilen emir ve yasaklar, ilahi tavsiyelerden Allah’ın hiçbir çıkarı yoktur ve isteseniz de istemeseniz de onun kudret elindesiniz ve çıkamazsınız. Varlığınızı ona borçlusunuz. O halde bütün bu emir ve yasaklar sizin mutluluğunuzu amaçlamaktadır. Bunu hala düşünmeyecek misiniz.

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
6 Yorum

Yazan: 26 Nisan 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

6 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. NÎSA SURESİ (97-126) (34)

  1. salih

    24 Kasım 2015 at 09:17

    anlamadigim hocam 24 saatlik imam malikin yorumnu verirken 48 mil diyorsun.imami azamin yorumunu verirken 54 mili 90 km ederle acikliyorsun.90 km adam tas patlasa 2 saatte gider.yukardaki 24 saatlik yolu 48 mille nasil aciklanir anlamadim

     
    • ekabirweb

      24 Kasım 2015 at 11:09

      Merhaba Yolcu namazı konusunda rivayet edilen mesafeleri vermeye çalışmış Mustafa hocam. Rakamlara pek takılı kalma. Ben şahsen gerek İ. Malik olsun, gerek İ. Azam olsun tahmini mesafeler olarak değerlendirdiklerini düşünüyorum. O zamanın ulaşım şeklini düşünürsen kervanın hızı ancak günlük mesafeler olarak tahmin ediliyordu. Zaten 1 mil = 1.799 m. olduğu düşünülürse verilen rakamların tahmini olduğu anlaşılır. Yani bugün otomobille 1 saat bil sürmeyen mesafe o dönemde ancak bir günde gidilebiliyordu. Böyle düşünmeye çalış. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       
  2. kemal akman

    12 Şubat 2016 at 22:15

    Merhaba.Surenin 119.Ayetinde Allah hayvanların kulaklarının yarılması olayını bile Allah’ın yaratılışına aykırı sayıyorken bu sünnet etme geleneği nasıl olur da Allah’ın emri olarak anlaşılabilir! Ki,Allahın isimlerinden el bari gibi kocaman bir gerçek varken olmayan sünnet konusu gündeme düşmekte ve düşmelide. Hoca sünnet konusunda yoktur diye açıklama yaptı mı,yaptıysa nerede yazıyor? Yapmadıysa neden yapmadığını kendisine iletirseniz çok sevinirim.

     
    • ekabirweb

      13 Şubat 2016 at 12:14

      Merhaba, ben bu güne kadar konularında tanınmış kişilerle görüşme, sohbet etme imkânı bulamadım. Ne talebesi olduğum bir hocam, ne de şeyhim, mürşidim var. Bazı ünlülere birkaç kez soru yönelttim cevap bile alamadım. Dolayısıyla kendi tasavvurumu Kur’an a göre kendim düzenleme yolunu seçtim. Herkesin görüşünü okuyorum, dinliyorum, aklıma yatanı kabulleniyor uymayanı es geçiyorum. Bu nedenle konuyu Mustafa hocaya sormanın gereği olduğunu düşünmüyorum.
      Konu hakkında sen ne düşünüyorsun diyorsan onu söyleyeyim, sünnet olma konusunda sizin de değindiğiniz gibi Kur’an da bir ayet yok, Sadece Hz. İbrahim’den beri gelenek haline gelmiş taharet ve temizlik amaçlı bir uygulama. Saç, sakal, koltukaltı, kasıkları traş etmek, tırnak kesmek gibi.
      Yapılması şart mı derseniz hayır, Çünkü H. Basri den rivayetle; “Rasûlüllah efendimizin davetine uyarak birçok kimseler İslam’a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeş’lisi. Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacib olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi.” denmektedir. Yani imanla, din ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
      Sünnet olmanın birçok faydası olduğu gibi zararları da vardır. Bu tamamen kişiye kalmış veya bir doktorun gereklilik kararı haline yapılabilir derim. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       
  3. kemal akman

    13 Şubat 2016 at 12:32

    Teşekkür ediyorum.Benim mustafa hocayla kurmanızı istediğim bağlantı,sünnet denilen kavramın daha doğrusu yalanın 95-Tin-4: Biz insanı en güzel biçimde yarattık.32-Secde-7: O yarattığı her şeyi mükemmel hale soktu.ayetleri ile yine Allahın el bari ismine açıkca hakaret,Allahın yarattığında sanki eksiği fazlası varmış gibi görülüp müdahalede bulunulmasının mustafa hoca ve takip ettiğimiz muhteremlerin bu korkunç işlere en kısa sürede el atma bağlamından dolayıdır.İlginiz alakanız için tekrar teşekkür ederim.

     
    • ekabirweb

      13 Şubat 2016 at 16:06

      Ben de size teşekkür ederim, Allah hepimize doğruyu bulmayı, işimize gelmeyen şeyler bile olsa kabullenmeyi ve sırat-ı müstakim üzere yaşamayı nasip etsin inşaAllah. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: