RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MAİDE SURESİ (14–34)(38)

05 May

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Sevgili Kur’an dostları geçtiğimiz ders Maide suresinin ilk sayfalarını işlemiştik. İşlediğimiz bu ayetlerde bir dip akıntısı gibi Allah’la insan arasındaki misaka dikkat çekilmişti. Allah-İnsan arasındaki bu sözleşmeye ihanet etmememiz ima edilmiş ve tarih içerisinde Allah’a karşı sözünü bozan İsrail oğulları örneği bu ümmete bir ibret vesikası olarak sunulmuştu. Şimdi de aslında bir layt motif olarak bir dip akıntısı gibi bugün işleyeceğimiz ayetlerde de Allah insan arasındaki bu ezeli sözleşmeye göndermeler yapılıyor.

Geçen dersimizde işlediğimiz ayetlerde verilen Yahudileşmiş İsrail oğulları örneğine bugün işleyeceğimiz ilk ayetlerde kendilerini Hz. İsa’ya nispet eden fakat ona nispetleri Sahih olmayan Hıristiyanlara dikkat çekiliyor.

14-) Ve minelleziyne kalu inna nesara ehazna miysâkahüm fe nesu hazzan mimma zükkiru Bih* feağreyna beynehümül ‘adavete vel bağdae ila yevmil kıyameti, ve sevfe yünebbiuhumullahu Bi ma kânu yasne’un;

 “Biz Nasarayız” diyenlerden de söz almıştık! Bunlar da hatırlatıldıkları şeyden bir hisse almayı unuttular… Biz de onların arasına, kıyamet süreci başlayana kadar düşmanlık ve nefret saldık… Allâh onlara ne üretip oluşturduklarını gösterecektir. (A.Hulusi)

14 – «Biz, Nasarâyız» diyenlerden de misaklarını almıştık derken bunlar da ihtar edildikleri hakikatlerin bir çoğunu unuttular, biz de aralarına Kıyamet gününe kadar sürecek buğz-u adavet bıraktık, yarın Allah onlara ne sanatlar yaptıklarını haber verecek. (Elmalı)

Ve minelleziyne kalu inna nesara ehazna miysâkahüm Biz Hıristiyan’ız diyenlerden de kesin bir taahhüt almıştık. Yani daha önce Yahudileşen İsrail oğullarından taahhüt almıştık, onu işlemiştik. Biz Hıristiyan’ız diyenlerden de taahhüt almıştık buyuruyor rabbimiz.

Burada biz Hıristiyan’ız diye çevirdim ama doğrusu biz Nasara’yız demem lazımdı. Çünkü nasara ile Hıristiyan arasında fark var.

Nasara, Kur’an ın seçip benimsediği bir isim. Yardımcılar demektir. Hani Hz. İsa’nın dilinden şöyle bir ayet işlemiştik daha önce; “kale men ensariy ilAllah” Allah’a giden yolda bana kim yardımcı olur diye sormuştu Hz. İsa da, etrafındaki havariler; “kalel Havariyyune nahnu ensarullah.” (Alu İmran/52) Havariler demişlerdi ki Allah’a giden yolda senin yardımcıların bizleriz.

İşte ona bir gönderme olarak Kur’an, nasara ismini tercih ediyor. Fakat diyor ki; Biz nasarayız diyenler, ama nasara olmayanlar, yani gerçekte Hz. İsa’nın yardımcısı olma fonksiyonunu kaybedenler.

Niçin kaybettiler? Çünkü bırakınız onun getirdiği mesaja yardım etmeyi, onun getirdiği mesajı kirlettiler. Onlar sadece iddia ediyorlar. Yardımcılık iddiasında bulunuyorlar. Yoksa onların Hz. İsa’nın yardımcılık iddiası, ispatı mümkün olmayan bir iddia. Onlar Hz. İsa’nın Muharrifleri. Onun içinde biz nasarayız diyenler, nasara olanlar değil. Nasara olanlar gerçekten Hz. İsa’nın eliyle gelen ilahi mesaja yardım edenler. Hani Kur’an da Yasin suresinde kıssası anlatılan, Antakya’ya gönderilen elçiler gibi. Havariler gibi.

Peki Hıristiyanlık ismi nereden çıktı diyeceksiniz:

Hıristiyanlık; Hristos, krist isminden evrimle yoluyla aramca dan Yunancaya, Yunancadan Latinceye ve Latinceden de batı dillerine geçerek bir takım değişikliklere uğramış Hz. İsa’nın isminden mülhem bir kelime. Aslında bu ismi ilk defa ona, onun müntesiplerine verenler dostları değil, düşmanları. Yani Hıristiyan ismi, Hz. İsa’nın inancının düşmanları ve inkarcıları tarafından ilk defa kullanılıyor, hem de tahkir anlamına, hakaret kastıyla.

Nerede kullanılıyor. İncil’in Resullerin işleri bölümünden anladığımıza göre Antakya’ya davet için gelen Barnaba ve arkadaşı Pavlos. Ki bu Pavlos, Hıristiyanlığı daha sonradan tahrif eden Pavlos değil. Yani bizim de hem şehrimiz olan Tarsus’lu Poll değil. Bu Pavlos Hz. İsan’ın gerçekten döneminde yaşamış olan havarilerinden olan Pavlos.

İşte havari Barnaba ile Pavlos Antakya Halkını imana çağırmak için gittiklerinde Antakyalılar, ilk defa Antakya müşrikleri, putperestleri; İsa’nın adamları manasına kullandılar bu kelimeyi ve düşmanın kullandığı bir ismi tercih ettiler daha sonradan Hıristiyanlar kendilerine. Yani bu şu anlama geliyordu, düşmanınızın sizin için kullandığı ismi, kendinize seçmek.

İşte bu manada Kur’an ın kullandığı nasara çok daha tanıyıcı, vasfedici olarak öne çıkıyor. Çünkü isimler ya manipülatiftir tanımlayıcı, ya da tanıyıcı, tanıtıcıdır. Hıristiyan ismi tanımlayıcıdır. Yani karşıdakini dışarıdan tanımlayıcı bir isim. Oysa ki nasara, onun bir vasfıdır. Tanıyıcı bir isim. Onun için de Kur’an nasara ismini tercih ediyor.

Ayeti kerimede biz nasaradanız diyenlerden de misak aldık buyruluyor. Yani sözleşme yaptık. Ki Allah her vahiy gönderdiği toplumla zımni bir sözleşme yapmıştır. Çünkü Vahiy göndermek bir sözleşmedir aslında. O toplumu muhatap almaktır. O toplumla Allah arasında zımnen bir antlaşma, bir akit yapılmış demektir. Bu akit vahye karşı duyarsız kalmayacaklarına, Allah’ın mesajlarının gereğini yapacaklarına, Allah’ın elçisine layık davranacaklarına ilişkin bir ahittir. Eğer bunun tersi davranırlarsa Peygamberlere karşı ihanet ederlerse işte o toplum, Allah la olan sözleşmesine ihanet etmiş sayılmaktadır.

Misak daha öncede üzerinde durduğumuz gibi Allah insan sözleşmesi ki maidenin başından beri ele alınan bir konu.

fe nesu hazzan mimma zükkiru Bih Onlarda kendilerine hatırlatılan hakikatlerden bir kısmını unuttular. Ki Yahudiler içinde, Yahudileşen İsrail oğulları içinde bu geçmişti. Onlar da kendilerine gönderilen hakikatlerden bir kısmını unutmuşlardı.

feağreyna beynehümül ‘adavete vel bağdae ila yevmil kıyame Bu yüzden onları, aralarında kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve nefrete mahkum ettik.

Allah kendilerine indirilen vahyin bir kısmını kasıtlı ya da kasıtsız el altı eden, unutan, hayattan dışlayan, vahye ihanet eden bir topluma böyle ceza veriyor.

Tabii ayette; onları, aralarında kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve nefrete mahkum ettikten kasıt nedir diye sorulacak olursa, aslında bu bir kan davasıdır. Onlardan kasıt, bir anlayışa göre Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki kan davası.

Nedir bu kan davası? Hıristiyanlar kendi peygamberlerinin katilleri olarak görürler. Kendi peygamberlerine iftira eden insanlar olarak görürler ki bunda da pek haksız sayılmazlar. Ama aslında işin doğrusu Hıristiyanlık Yahudilikten farklı bir şey değildir. Onun içinde tüm İncil’ler Tevrat’ı da içerirler. O nedenle ahdi cedid ve ahdi atik, Kitab-ı mukaddes ismi altında bir kitapta toplanır. Eski Ahit Tevrat, Yeni Ahit İncil’dir. Dolayısıyla peki ne den kan davası? İşte bu sorunun cevabı bu ayetin satır aralarında gizli.

Aynı zamanda şu manaya gelir. Hıristiyanların kendi içerisindeki kan davalarına da delalet eder. Ki Hıristiyan mezhepleri kendi içlerinde ortadoks, heterodoks kiliseler savaşını hatırlayalım, uzun yüzyıllar boyunca çatışmalar yaşamıştı.

Nasturi, Yakubi, Süryani ve Kıpti kiliselerinin kadim dönemlerde, ilk dönemlerde Hıristiyanlar tarafından, yani resmi kabul görmüş Katolikler tarafından nasıl çizgi dışı ilan edildiğini ve yok edilmeye çalışıldığını hatırlayalım. Ki daha sonra aynı şey Ortodokslarla Protestanlar, Protestanla Katolikler arasında yaşanacaktır. Özellikle Protestan- Katolik savaşlarını Mesela Fransa’da ki bir gecede 30.000 insanın doğrandığı sen Bartelomi katliamını hatırlayalım. 16. yüz yıldaki.

Yine günümüzde de süren İrlanda da ki Protestan Katolik savaşına dayanan, mezhep savaşına dayanan ve hala sürmekte olan savaşı hatırlayalım. Dolayısıyla ayette söylenen şey bugün bile sürmekte. Gerek Hıristiyanlığın kendi içindeki mezhepler arasındaki bitmez tükenmez savaşlar, gerekse Yahudilik ve Hıristiyanlık ki birbirinin devamı olan bir öğretidir. Ve hz. İsa;

“Ben yeni bir şey getirmedim. Ben eskiden söylenmiş olanları yeniden tebliğ etmeye geldim.” Diyordu.

Onun için ben türedi değilim diyordu.

İşte bu çerçeve de düşünüldüğünde Hz. İsa bir İsrail oğulları peygamberidir. Onun için de ayeti kerimedeki cenabı hakkın; onları böyle cezalandırmasının hikmeti üzerinde duracak olursak tek kelime söyleyebiliriz. O da Dinlerini parça parça, param parça etmeleri bir başka ayetin ifadesi ile. Dinlerini paramparça edenler, sonunda birbirine düşmeye mahkum olurlar. Çünkü kaynak birliği yoktur. Kaynak birliğinin olmadığı bir yerde düşünce birliği nasıl olur. 

Bu noktada Müslümanlar Allah’a ne kadar şükretseler azdır. Kaynak birliği vardır. Kur’an ları tektir. Yeryüzünde kızılı, karası, beyazı, Asyalısı, Afrikalısı Avrupalısı, Amerikalısı her bir müminin evinde ve yüreğinde okunan Kur’an,tilavet olunan Kur’an aynı Kur’an dır ve bunun da büyük bir mucize olduğunu nasıl inkar ederiz. Ve Allah’ın bu ümmete müthiş bir yardımı olduğunu nasıl görmezden geliriz. Bu kaynak birliğine rağmen niçin müminler hala tek vücut değil diyecek olursanız, işte bu noktada Allah’ a verecek cevabımızın olmadığını düşünüyorum.

Düşünün ki kaynak birliği olmayan, 3.000 tane İncil’den söz ediyor dinler kritikçiler. 3.000 İncil. İznik konsülüne bunun 300 ü gelmişti. 300 küsuru. Oradan sadece dört İncil, kanonik İncil çıktı. Onaylanarak. Üstelik konsülün üyelerinin bir çoğuna rağmen İmparator Konstantin’in baskılarıyla çıktı bu karar konsülden, İznik konsülünden. Buna rağmen onlar dahi kendi aralarında birleşebilirken, kitabı bir, kıblesi bir, nebisi bir olan müminlerin paramparça olmalarının hiçbir izahı elbette ki yok. Allah’a sunulacak bir mazereti de yok. O nedenle burada dönüp bu ayetin aslında bu ümmete bir ibret olarak sunulduğunu düşünmemiz gerekiyor. Sizden öncekiler dinlerini param parça edince hayatları da parçalandı. Birlikleri ve dirlikleri de bozuldu.

Peki bu ümmet kaynak birliğine rağmen neden böyle oldu? Çünkü bu ümmetin kitabı bir di ama kitaptan ayrı düşmüşlerdi. Bir olan kitaptan ayrılınca paramparça oldular. O zaman her yürek ayrı bir yana gitti. Zihinler parçalandı, kalpler, duygular, düşünceler parçalandı. Çünkü Bir olan Kur’an dan almadı ışığını yürekler. Bir olan Kur’an yüreklere sinmedi. Hayatlara sinmedi. Eğer Kur’an kendi müntesiplerinin hayatında hayata dönüşse idi o zaman siz bu soruyu sorabilirdiniz.

Kur’an a rağmen neden böyle diye. Ama şimdi soramazsınız, çünkü Kur’an yok ki hayatlarında. Kur’an sızlık tan dolayıdır derim ben bu parçalanmışlık. İnsanların hayatına Kur’an ı hakim kılın, onlar birbirlerinden hiç haberdar olmadan, biri şark’ta biri garp’ta iken dahi aynı olaylar hakkında aynı yorumları yaptıklarını göreceksiniz. Çünkü aynı noktadan bakmakta ve aynı yeri görmektedirler. Dolayısıyla parametreleri aynıdır. O parametrelerden bakınca görüşleri de aynı olacaktır.

Tabii ki bu farklı düşüncenin yokluğu anlamına gelmiyor. Her bir şeyi tıpatıp birbirinin aynısı düşünsün, aynısı olsun anlamına da gelmiyor. Bu Allah’ın bir ayetini, zenginliği yok etmektir.  Bu manada ihtilaf, farklılık zenginliğimizdir. Ama benim söylediğim şey temellerde birlik. O temelleri de Kur’an dan alan için geçerlidir bu.

 feağreyna beynehümül ‘adavete vel bağdae ila yevmil kıyame Bu yüzden onları, aralarında kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve nefrete mahkum ettik. Bunu tefsir etmiştik.

ve sevfe yünebbiuhumullahu Bi ma kânu yasne’un; Zamanı gelince Allah kendilerine yaptıkları her bir şeyi haber verecektir.

15-) Ya ehlel Kitabi kad caeküm Rasulüna yübeyyinü leküm kesiyren mimma küntüm tuhfune minel Kitabi ve ya’fu an kesiyr* kad caeküm minAllahi nurun ve Kitabun mubiyn;

Ey hakikat bilgisi verilmiş olanlar… Hakikat bilgisinden gizlediklerinizin birçoğunu size açıklayan ve birçoğunu (gizlemenizi de) affeden Rasûlümüz geldi… Gerçekten size Allâh’tan bir Nur ve Kitab-ı Mubiyn (açık seçik Sünnetullah bilgisi) gelmiştir. (A.Hulusi)

15 – Ey Ehli kitap, şimdi size Resulümüz geldi, kitabınızın gizlemekte olduğunuz bir çok yerlerini sizlere beyan ediyor, bir çoğundan da geçiyor, işte size Allah dan bir nur, bir parlak kitap geldi. (Elmalı)

Ya ehlel Kitab Ey kitap ehli, kad caeküm Rasulüna yübeyyinü leküm kesiyren mimma küntüm tuhfune minel Kitabi ve ya’fu an kesiyri Kitaptan gizlediğiniz birçok hakikati size açıklamak ve bir kısmını da bağışlamak amacıyla elçimiz gelmiştir.

3.000 den fazla İncil’i hatırlayınız biraz önce söylemiştim. İznik konsülünü hatırlayınız. Burada o zaman kitaptan gizlediğiniz bir çok hakikatle neyi kastedildiğini de anlarsınız. O İncil’lerde neler vardı acaba. Niçin yaktılar. Niçin yok oldu. O yok olan İncillerde işte bu hakikatlerden bazıları gizlenmiş olmasın. Yitmiş olmasın. Ki bugün dahi bunu bulmak mümkün.

Martin Luter’in Helenceden, Yunancadan ilk kez tercüme ettiği 1682 İncil’inde olan kimi bölümler, bugünkü İncil’de yok. O orijinal ilk tercümeyi bizatihi orijinalinden kontrol eden bir alimden dinlemiştim, “Onda gördüğüm bölümlerle bugünkü İncil’leri karşılaştırdığımda bazı bölümlerin ve bazı pasajların bugünkü İncil’lerde yer almadığını gördüm.” Daha 1682 ile bugün arasında bu kadar fark olursa siz düşünün daha geçmiş dönemlerden kalan İncil’lerden neler acaba Kaybedilmiştir. İşte o kastediliyor kitaptan gizlenilenlerle.

kad caeküm minAllahi nurun ve Kitabun mubiyn; İşte size Allah’tan bir ışık ve net bir mesaj ulaşmıştır. Nedir bu? Elbette son vahiy olan Kur’an ın mesajı, onun nuru.

Kur’an mesajı hepimizin de bildiği gibi, çağlar üstü, zamanlar ve zeminler üstü, kavimler ve dinler üstü bir mesaj. Onun için Kur’an kendi bünyesinde daha önceki tüm vahiylerin özünü toplamıştır. O nedenle de Kur’an mesajı evrensel mesajdır. İnsanlığın değişmez doğrularını ve değerlerini bünyesinde barındırır ve Kur’an çoğu yerinde doğrudan insanlığın tamamına hitap eder.

Ya eyyuhen nas..! Ey insanlık..! diye Hitap eder. Kendisini insanlığın bir üyesi gören herkes Kur’an ın muhatabıdır bu manada. Onun için Kur’an kendisini insan sayan herkese hitap eder.

16-) Yehdiy Bihillahu menittebe’a rıdvaneHU sübüles selâmi ve yuhricühüm minaz zulümati ilennuri Bi izniHİ ve yehdiyhim ila sıratın müstekıym;

Rıdvanına (insandaki Esmâ hakikatiyle tahakkuk kuvvesi-melekesi) tâbi olanları, Allâh hakikatleri olan Esmâ özellikleriyle, hakikate erdirir; onları Esmâ bileşimlerinin elvermesiyle karanlıklardan nura çıkarır ve onları doğru yaşam yoluna yöneltir. (A.Hulusi)

16 – Allah bununla rıdvanı ardınca gideni selâmet yollarına doğrultacak ve izni ile onları zulmetlerden nura çıkarıp doğru bir yola koyacak. (Elmalı)

Yehdiy Bihillahu menittebe’a rıdvaneHU sübüles selâm Devam ediyor yukarıdaki ayetin konusu.

Allah, O’nun rehberliğinde kendi rızasını gözetenleri, kurtuluş yollarına ulaştırır. İle Yani sübüles selâm kurtuluş yolları.

Dikkatinizi çekerim yolu değil. İşte biraz önce zenginliğimiz dediğim o şey. Ana yola çıkan bir çok tali yol vardır. Onun içinde tali yollardan birini kutsayıp diğerlerini yok sayan yanlış yapmış olur. Benim tali yolum falancalarınkinden yücedir, ya da hepiniz kapatın benim tali yoluma gelin diyen büyük bir yanlış yapmış olur. Ana yola çıkan tüm yollar, doğru yola çıkmış demektir. Onun içinde İslam ilkelerinin ışığında kendisine bir hayat tasavvuru benimseyen her müminin aynı üslubu ve usulü benimsemesi mecbur değildir. Buna zorunluluk yoktur. Onun için Kur’an da sübül ifadesi daha başka ayetlerde de gelir.

Yolları, Selam yolları. Bu da çok anlamlı. Selam, hangi Türkçe karşılıkla karşılayabilirim ki. Varış desem eksik, huzur desem eksik, mutluluk desem eksik, kurtuluş desem eksik. En iyisi hepsini birden diyelim. Hem barış, hem mutluluk, hem kurtuluş, hem huzur. Maddi ve manevi. Dini ve dünyevi. Fiziki ve metafiziki. Hem iç huzuru hem dış huzuru. Hem duygu, hem düşünce, hem hayat sükuneti. Bütün bunları kapsayan muhteşem bir kavramdır Selam. Onun için İngilizcede karşılığı yoktur Selamın. Belki Arapça Selamın karşılığı Almanca da Hail belki olabilir. İşte İbranice de şalom. Sami dil ailesinden olduğu için. Ama hiçbir kelime Selam’ı tam manada çeviremez. Onun için hem kurtuluş, hem huzur, hem mutluluktur Selam.

İşte kurtuluşa çağıran yollar. Mutluluğa, huzura çağıran yollar ve tabii ki saadete, başarıya çağıran yollardır.

ve yuhricühüm minaz zulümati ilennuri Bi izniHİ Rahmetiyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

Evet, vahiy bir rahmettir dostlar. Allah insana tenezzül ederek vahy ederek rahmet etmiştir. Eğer rahmet etmeseydi, aslında insana akıl vermişti, irade vermişti, fıtrat vermişti. Bunlar yeterdi. Ama Rahmeti gazabını geçtiği için Allah bunlarla yetinmeyip insana bir de vahiyle konuştu. Tenezzül buyurdu. Onun için vahiy mahza rahmettir ve bu rahmetle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

minaz zulümati ilennur karanlıktan değil çünkü karanlık tek olmaz. Çok olur. Birçok karanlıklar vardır. O nedenle de bir karanlıktan çıktığınızda sevinmeyin, girdiğinizin ışık olup olmadığından emin olun. Yoksa bir başka karanlığa girebilirsiniz. Karanlıkla aydınlığı, karanlıkla nuru şuradan ayırabilirsiniz. Karanlığın kaynağı olmaz. Işık varsa kaynağı vardır. İşte o kaynakta vahiydir. Onun için kaynaktan mahrum olan gözü olsa da göremez. Çünkü vahiy Işığa benzer. Akıl ise göze. Akıl tek başına gözdür. Eğer ışık olmazsa tek başına göz, görmek için yeterli değildir. Işıkla göz birleştiği zaman görme olayı gerçekleşir.

ve yehdiyhim ila sıratın müstekıym; Ve dosdoğru bir yola yönlendirir.

17-) Lekad keferalleziyne kalu innAllahe HUvel Mesiyhubnü Meryem* kul femen yemlikü minAllahi şey’en in erade en yühlikel Mesiyhabne Meryeme ve ümmehu ve men fiyl Ardı cemiy’a* ve Lillahi mülküs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma* yahlüku ma yeşa’ * vAllahu alâ külli şey’in Kadiyr;

And olsun ki “Allâh, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler hakikati inkâr etmişlerdir! De ki: “Eğer Meryem oğlu Mesih’i, Onun anasını ve yeryüzünde kim varsa hepsini birden helâk etmeyi dilerse, kim Allâh’a karşı koyacak bir kuvvete sahiptir?”… Semâların, arzın ve ikisi arasındakilerin varlığı Allâh (Esmâ ül Hüsnâ özelliklerinin açığa çıkması-seyri) içindir! Dilediğini yaratır! Allâh her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

17 – Kasem olsun ki küfretti şunlar «Allah o Meryem’in oğlu Mesih» tir diyenler, de ki: Eğer Allah Meryem’in oğlu Mesihi ve anasını ve Arzda bulunanların hepsini helâk etmek murad ederse ondan kim bir şey kurtarabilir, bütün Göklerin ve Yerin ve aralarında ne varsa hepsinin mülkü Allahın, dilediğini yaratır ve Allah her şey’e kadîrdir. (Elmalı)

Lekad keferalleziyne kalu innAllahe HUvel Mesiyhubnü Meryem Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir diyenler, kesinlikle küfre sapmışlardır.

Nedir bu dostlar, böyle diyenler var. İşte nasara iddiasında olup ta Hıristiyanlaşan Müslüman Hz. İsa’nın takipçileri böyle Hıristiyanlaştılar. İnsanı ilahlaştırarak Hıristiyanlaştılar.

İnsanı ilahlaştırmak insanoğlunun en eski zaaflarından biri. Eğer doğru adrese kul olmazsa, kul olacağı yanlış bir adres bulmakta gecikmez insanoğlu. Çünkü bir yere kapılanmak İnsanın tabiatında var. Bir şeye tapınmak insanın tabiatında fıtratında kodlanmıştır. Eğer doğru bir Allah’a, doğru bir biçimde kulluk etmezse, yanlış ilahların önünde yerlere kapandığını görürsünüz. Onun için Allah insanı sırf kendisine kul olmaya çağırmakla şerefini kurtarmıştır insanın. Yoksa insan kendi şerefini iki paralık etmek için hazır kıta beklemektedir. Hemcinslerine kul olmak için can atar. Hatta kendisinden daha aşağı olan eşyaya kul olmak için can atar.

Bazen yüceleştirerek, yücelterek yapar bunu. Kendi cinsini yüceltir. Bu yücelttiği peygamber olabilir. Hiçbir şey değişmiyor. Eğer siz bir insana ilahlık yakıştırıyorsanız, onun peygamber olması sizi mazur göstermiyor. İlahlık yakıştırılan bu noktada hiçbir töhmete maruz değildir. Onun suçu yoktur. Hz. İsa beni ilah edinin dememiştir. Ama ona ilahlık yakıştıranlar sadece Allah’a iftira etmiyorlar, aynı zamanda ilahlık yakıştırdıklarına da iftira ediyorlar. Ona 3 ten biri, tanrının oğlu, teslis akidesinin 3 ukmumundan biri olarak bakmak, aslında Hz. İsa’ya yapılmış en büyük hakarettir. Zulümdür. Zulüm bir şeyi yerinden etmektir.

Bir insanı insan olmaktan çıkarıp ilahlık mertebesine yükseltirseniz, o mertebeyi vermek isterseniz ona aslında o insana zulmetmiş olursunuz, çünkü yerinden etmiş olursunuz.

Bunun bir başka tezahürü de var. Bir insanı hayattan dışlamak, onu örneklik kurumundan dışlamak istiyorsanız iki şekilde hareket edersiniz;

1 – Ona hakaret edersiniz. Küçümsersiniz, onu aşağılarsınız. İşte Yahudileşme dediğim şey bu. Yahudiler peygamberlerini aşağıladılar. Taşladılar. Öldürdüler.

Hıristiyanlar ise peygamberlerini yücelttiler. İlahlaştırdılar. İkisinin de ortak noktası şuydu; İkisi de peygamberi hayata taşımadılar. Hayattan dışladılar. Örnek alınabilir bir kişi olarak görmediler. Onun için peygamberimiz bu iki ifrat ve tefrit, bu uç noktadan uzak durması için bu ümmeti uyarmış ve buyurmuş ki;

La tutruni kema etriyepne Meryem. Beni de Meryem’in oğlunu uçurdukları gibi uçurmayın. Olağanüstüleştirmeyin. Fein nema ene abdün. Ben sadece bir kulum. Fe kulü Abdullahi ve resulühu deyin ki o Allah’ın kuludur ve elçisidir.

Bu harika vasiyet, peygamber vasiyeti, Hıristiyanlaşmama ve Yahudileşmeme çağrısıdır. Ne Yahudiler gibi beni aşağılayın, çünkü ben bir peygamberim, Rasulühu, O’nun elçisiyim. Aşağılamayın. Beni bir ara kablosu seviyesine indirmeyin. Ben size hayatımla örneğim. Çünkü peygamberim. Ama Hıristiyanların yaptığı gibi de ilahlaştırmayın. Uçurmayın, olağanüstüleştirmeyin. Çünkü Abdullah. Allah’ın kuluyum.

İşte bu harika denge iki uçtan, ifrat ve tefritten uzakta harika bir dengeyi kurmak demektir akidede.

kul femen yemlikü minAllahi şey’en in erade en yühlikel Mesiyhabne Meryeme ve ümmehu ve men fiyl Ardı cemiy’a De ki; Eğer Meryem oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yeryüzünde yaşayan herkesi helak etmek isteseydi kim Allah’a engel olabilirdi ki..! Ayet açık. Tefsire ihtiyaç duymayacak kadar açık.

Ayetin belki vurgulanması gereken boyutu şu. Muhataplarına mantıki delil sunuyor. Muhataplarına Ben Allah’ım ben ne dersem o olur demiyor, akıllarına hitap ediyor ve diyor ki; Siz birini tanrılaştırırken düşünmüyor musunuz, eğer Allah tanrılaştırdığınız o kişi üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunacak olsa kim engel olabilir, mani olabilir.

ve Lillahi mülküs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma zira göklerin, yerin ve onlar arasındakilerin otoritesi Allah’a aittir.

Bu da yine mantıki bir delildir. Göklere ve yere hükmü geçen Allah için bir insan nedir ki. Onun için siz, gökleri ve yeri yaratan Allah dururken nasıl olur da bir insanı ilahlaştırır, ona tanrılık atfedersiniz.

 yahlüku ma yeşa’ O dilediğini halkeder. vAllahu alâ külli şey’in Kadiyr; ve Allah her şeyi yapmaya muktedirdir.

18-) Ve kaletil yehudü vennesara nahnü ebnaullahi ve ehıbbauHU, kul felime yüazzibüküm Bi zünubiküm* bel entüm beşerün mimmen haleka, yağfiru limen yeşaü ve yüazzibü men yeşa’* ve Lillahi mülküs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma* ve ileyhil mesıyr;

Yahudi ve Nasara: “Biz Allâh’ın oğulları ve O’nun sevdikleriyiz” dediler… De ki: “Öyle ise sizi niçin suçlarınız yüzünden azaplandırıyor?”… Hayır, siz de O’nun yarattığı bir beşersiniz… Dilediğini mağfiret eder, dilediğine azap eder… Semâların, arzın ve ikisi arasındakilerin mülkü Allâh içindir… Dönüş O’nadır! (A.Hulusi)

18 – Bir de Yehud ve Nesârâ «biz Allahın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler, de ki: öyle de niçin size günâhlarınızla azap ediyor? Doğrusu siz onun yarattıklarından bir beşersiniz, dilediğine mağfiret ediyor dilediğine azap, Göklerin ve Yerin ve aralarındakilerin mülkü bütün Allah’ındır, nihayet dönüş de onadır. (Elmalı)

Ve kaletil yehudü vennesara nahnü ebnaullahi ve ehıbbauHU Yahudiler ve Hıristiyanlar; bizler Allah’ın çocukları ve sevgili dostlarıyız dediler.

Asabiyet, tek kelime ile. Böyle çok büyük ve gerçekten Allah’ın gücüne gidecek kadar büyük bir iddiayı bir toplum ancak gözü taassupla kör olursa yapabilir. Taassup gözü kör ederse bir toplum, diğer dünya toplumlarından ayrıcalıklı olduğunu sanır. Oysa ki Kur’an böyle ayrıcalık iddialarının tümünün üstünü çizer.

Onun için de tarih içerisinde bu konuda, asabiyet konusunda en tipik ve en ileri örneklerden, en aşırı örneklerden biri, Yahudileşen İsrail oğullarıdır. Onlar asabiyette o kadar ileri gittiler ki Allah’ın değişmez değerleri olan İslam’ı millileştirdiler. Milli din haline getirdiler. İçini boşalttılar, ırklarıyla doldurdular. Onun için de Yahudi olmakla Ben-i İsrail’e, yani İsrail oğulları kavmine mensup olmayı eşitlediler. Irkı din haline getirdiler.

Dahası, Kitabı millileştirdiler. Allah’ın o vahyini, mesajını milli kitap haline getirdiler.

Dahası Allah’ın peygamberi olan Musa AS. ı ve diğer peygamberlerini milli önder haline getirdiler. Hatta bir çoğunu öldürdüler ve Yahve’yi, yani Allah’ı, Milli ilah haline getirdiler. Sanki sadece İsrail oğullarının Allah’ı. Ki hemen Yeremya kitabından nakledeyim, Tevrat’tan, “İsrail benim oğlumdur.” Yeremya kitabından aldım aynen böyle. “Ben İsrail’in babasıyım.” Allah’a bunu bile söyletmeye kalktılar. Bu nasıl olur diyeceksiniz, eğer kendinizi kutsarsanız. Başkasını yok sayarsanız. Kendinizi hakikatin ölçüsü bilirseniz, İçinize kapanır, kapalı havza toplumu kurarsanız, dışınızda ki hiçbir alternatifi görmezseniz, işte o zaman olacağı budur. Kendinizi kutsamaya başlar, başkalarını da yok sayarsınız. Başkaları, yani goim, Tevrat’ın İbranice ifadesi ile goim. Hem yabancı, hem kafir anlamına gelir İbranice de.

İlginçtir, mesela Tevrat’ta goime faiz verebilirsin diyor. Faizle para verebilirsin. Tefecilik yapabilirsin goime. Niçin çünkü öteki. Ama Yahudi’ye yapamazsın. Böylesine Ahlaki ilkeleri dahi ayırmışlar. Ahlaki ilkeleri dahi kendilerine ve başkalarına diye iki standart geliştirmişler. Çifte standart. İşte taassup bunu yaptırır.

Her türlü ulusçuluk aslında bir tür Yahudileşmedir. Ve bence ilk ulusçu, ilk ırkçı, ilk asabiyetçi, yanlış kullanımıyla millet ve milliyet İslami dir. Bir dine inananların tamamı anlamına gelir. Millet’e İbrahim. İbrahim milleti diye geçer Kur’an da. Ama bugün yanlış kullanılıyor Millet ve milliyet. Onun için ulusçuluk anlamında kullanılıyor milliyetçilik. İşte bu manada yanlış kullanımla ilk milliyetçi, ilk ulusçu şeytan diyebiliriz.

Nasıl yaptı bunu? Ben ondan üstünüm dedi “ene hayrun minhum.” Üstünlük iddiasını kendisinden kaynaklanan bir amele, güzel bir eyleme değil de, yapısından kaynaklanan yapısal, ontolojik bir değere atfetti. Neden dediğinizde, Kur’an da öğreniyoruz; “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan. Ateş çamurdan üstündür de ondan. Ben üstünüm.” İşte bu ilkel bir materyalizmdir. Yani maddeyi esas almak üstünlük ölçüsü olarak. İşte bu manada ilk ulusçu şeytandır.

Oysa ki İnsan kendi dahli bulunmayan bir şeyle övünemez. Erkek olmakla övünülmez. Çünkü sizin seçiminiz değil. Kadın olmakla yerinilmez. Beyaz doğmakla övünülmez, siyah doğmakla yerinilmez. Bunlar sizin seçimleriniz değil. Türk olmakla, Kürt olmakla, Arap olmakla, İngiliz olmakla övünülmez. Ya da yerinilmez. Övünülecek bir şey varsa o da; Allah’a karşı sorumluluk bilincidir. Takvadır Kur’an a göre.

Kur’an evrensel övünç ilkeleri getirir. Bu evrensel övünç ilkeleri, sizin kazandığınız değerlerdir. O zaman övünebilirsiniz. Çünkü dahliniz var. Siz kazanmışsınız. Onunla övünün. Kazanmadığınız  değerlerle övünmeye kalktığınızda işte o zaman çatışma başlar. İşte o zaman ontolojik bir takım değerleri üstün değerler olarak algılama başlar ki, materyalizmin ilkel bir biçimidir.

kul felime yüazzibüküm Bi zünubiküm De ki; neden günahlarınız yüzünden sizi cezalandırıyor eğer Allah’ın dostları iseniz, oğulları iseniz. bel entüm beşerün mimmen halek aksine siz onun yarattığı insanlardan birilerisiniz. Herkes gibisiniz. yağfiru limen yeşaü ve yüazzibü men yeşa o dilediğini, dileyeni -Aynı zamanda iki manaya gelir- dilediğini, dileyeni. Evet, vermek dilemeseydi, dilemeyi vermezdi. Aynen bunun gibi. Dilediğini, dileyeni bağışlar. Dilediğini, dileyeni cezalandırır.

ve Lillahi mülküs Semavati vel Ard ve ma beynehüma zira göklerde ve yeryüzünde ve her ikisi arasındaki şeylerin tümü üzerinde hükümranlık Allah’a aittir. ve ileyhil mesıyr; ve dönüş onadır.

19-) Ya ehlel Kitabi kad caeküm Rasulüna yübeyyinü leküm alâ fetretin miner Rusuli en tekulu ma caena min beşiyrin ve la neziyr* fekad caeküm beşiyrun veneziyr* vAllahu alâ külli şey’in Kadiyr;

 Ey kendilerine hakikat bilgisi verilmiş olanlar… Rasûllerin arasının kesildiği bir süreçte, size gerçekleri açıklayan Rasûlümüz gelmiştir… “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi” demeyesiniz (diye)… İşte size müjdeleyici ve uyarıcı (Rasûl) geldi… Allâh her şey üzerine Kaadir’dir. (A.Hulusi)

19 – Ey Ehli kitap! Peygamberlerin arası kesildiği, bilinemez hale geldiği bir fetret zamanında bakınız size Resulümüz geldi, tatlı ve acı hakikatleri size beyan ediyor, bize ne beşaretle sevindirecek bir müjdeci, ne ihtar ile gocunduracak bir inzarcı gelmedi demeyesiniz, işte size hem Beşîr, hem nezîr bir Peygamber geldi, ve Allah her şey’e kadîr.(Elmalı)

Ya ehlel Kitab Ey kitap ehli; kad caeküm Rasulüna yübeyyinü leküm alâ fetretin miner Rusuli en tekulu ma caena min beşiyrin ve la neziyr* fekad caeküm beşiyrun veneziyr Peygambersiz geçen uzun bir aradan sonra, bize müjdeci ve uyarıcı da gelmedi demeyesiniz için uyaran ve müjdeleyen elçimiz, hakikati açıklamak üzere gelmiştir. İşte size de geldi diye mana verirsem daha doğru olur. İşte size de geldi. Yani kendinizi bu son mesajın muhatabı değilmiş gibi algılamayın. Bu son mesaj aynı zamanda size de mesajdır.

Yukarıda uzun bir aradan sonra ibaresi var. alâ fetretin miner Rusul peygambersiz geçmiş uzun bir ara. Hz. İsa ile Resulallah arasındaki ara kastediliyor olsa gerektir. Gerçi İbn. Arabi Füsus ul Hikem’inde Halit bin Sinan isimli Resulallah ile Hz. İsa arasında bir peygamberden söz eder ve ona müstakil bir fash ayırır füsusta. Ama tabii bu mevsuk olmadığı için geçiyoruz.

vAllahu alâ külli şey’in Kadiyr; zira Allah her şeyi yapmaya muktedirdir.

Şimdi sevgili dostlar Kur’an ın bu hitabından anladığımıza göre Kur’an tüm insanlığa hitap etmekte doğru. Yine şunu da anlıyoruz, tüm kavimlere, milletlere elçi gönderilmiştir. Onu anlıyoruz ayetten. Ve Kur’an da yine Fatır/24. ayeti mesela;

ve in min ümmetin illâ halâ fiyha neziyr; Fatır/24

Hiçbir ümmet yoktur ki onlara da bir uyarıcı gelmemiş olsun. Bu noktada Kur’an ın bu konudaki mesajı açık. Tüm ümmetlere Allah mesaj göndermiştir. Ki;

Ve lekad beasna fiy külli ümmetin Rasûlen.. Nahl/36

Ayeti de buna delalet eder. Ki; Her ümmete biz bir elçi atadık, gönderdik diyor Kur’an.

Kur’an ın peki ulaşması eğer mümkün olmamışsa Kur’an ulaşmamışsa ne olacak. Çok ilginçtir. Bu noktada cevabı En’am/ 19  suresi veriyor.

.. ve uhıye ileyye hazel Kur’anu liünziraküm Bihi ve men belağa.. En’am/19

Diyor ki bana bu Kur’an vahyedildi. Niçin? liünziraküm Bihi sizi onunla uyarmam, sizi onunla inzar etmem, korkutmam için. Ama asıl vurgulamak istediğim; ve men belağa Ulaştığı kimseler. Ulaştığı. Ulaşan, kimse. Ya ulaşmazsa? O zaman demek ki Mefumu muhalifinden yola çıkarak, şu mu Allahualem, en doğrusunu Allah bilmekle birlikte söyleyebiliriz ki; Kur’an ulaştığı kimselere yükümlülük yükler. Eğer ulaşmamışsa Kur’an ın içeriğinden onları sorumlu tutmamız mümkün değil. Ki biz tutmadığımız gibi Allahu alem Kur’an ın kendisine ulaşmadığı kimseleri Allah’ta Kur’an ın içeriğinden sorumlu tutmayacaktır.

ve men belağa O halde kimi sorumlu tutacaktır. Onlara ulaştırması gerekip de ulaştırmayanlar. Görevini yapmayanlar. Asıl sorumlu onlar olacaktır. Devam ediyoruz;

20-) Ve iz kale Musa li kavmihi ya kavmizküru nı’metAllahi aleyküm iz ceale fiyküm enbiyae ve cealleküm müluken, ve ataküm ma lem yü’ti ehaden minel alemiyn;

 Bir zaman Musa, halkına şöyle demişti: “Ey halkım, üzerinizdeki Allâh nimetini hatırlayın; içinizde Nebiler meydana getirdi ve sizi melîkler kıldı; âlemlerden hiç kimseye vermediğini (insana has olan yeryüzünde halife olması bilgisini) size verdi.” (A.Hulusi)

20 – Bir vakit de Musâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim, Allahın size olan nimetini düşünün, zira içinizde Peygamberler vücuda getirdi ve sizi mülûk yaptı, ve size âlemînden hiç birine vermediği şeyi verdi. (Elmalı)

Ve iz kale Musa li kavmihi Bir zamanlar Musa halkına, ya kavmizküru nı’metAllahi aleyküm iz ceale fiyküm enbiyae ve cealleküm müluke ey halkım Allah’ın size lütfettiği nimeti hatırlayın, ki o aranızdan peygamberler çıkarmış, sizi kendi özgürlüğünüze sahip kılmıştı.

Aslında buradaki ve cealleküm müluke sizi melikler yapmıştı ibaresine özgürlük anlamını veren ben değilim. Sahabeden itibaren tabiin müfessirlerinden itibaren bunun bizatihi özgürlük manasına geldiğini mesela Razi Süddi’den naklederek vurgular. Onun için krallık anlamına gelmese gerektir. Krallık anlamını verirsek ayeti tahsis etmiş oluruz. Burada kendi özgürlüğü ellerine verilmiş toplum demektir.

ve ataküm ma lem yü’ti ehaden minel alemiyn; ve başka hiçbir topluma vermediğini size vermişti.

Allah gerçekten de başka hiçbir topluma vermediği yeryüzü iktidarını İsrail oğullarına vermişti ki, Bakara suresinde hatırlatılır;

Yâ benî isrâîlezkurû ni’metiyelletî en’amtu aleykum.. Bakara/47

Ey İsrail oğulları, üzerinizdeki nimetimi bir hatırlayın hele, ben size nimet vermiştim, sizi nimete gark etmiş, boğmuştum. ve enniy faddaltüküm alel alemiyn; ve sizi tüm insanlık içerisinden seçip çıkarmıştım, yüceltmiştim. Öyle oldu. Bir soykırımdan kurtuldular, Allah onları soykırımdan kurtardı ve yeryüzünde lider kıldı gerçekten. Ama onlar ihanet etmekten geri durmadılar. Ki Kur’an onu da vurguluyor ve diyor ki;

21-) Ya kavmidhulül Ardal mukaddesetelletiy ketebAllahu leküm ve la terteddu alâ edbariküm fetenkalibu hasiriyn;

 “Ey halkım, Allâh’ın sizin için yazdığı (takdir ettiği) Arz-ı Mukaddes’e (kutsal vadi) girin, eskiye dönmeyin; yoksa hüsrana uğrayanlar olarak dönersiniz.” (A.Hulusi)

21 – Ey kavmim, haydi Allahın sizin için yazdığı Arzı mukaddese girin ve arkanıza dönmeyin ki hüsrana düşerek berbat olursunuz. (Elmalı)

Ya kavmidhulül Ardal Ey halkım, Ya kavmidhulül Ardal mukaddesetelletiy ketebAllahu leküm ey halkım Allah’ın size vaad ettiği kutsal topraklara girin. Ki bu topraklar Filistin toprakları.

ve la terteddu alâ edbariküm fakat sakın irtidad etmeyin. Ben akidevi manasını tercih ediyorum onun için de irtidat etmeyin, inancınızdan geriye dönmeyin anlamına geldiğini düşünüyorum. fetenkalibu hasiriyn; yoksa kaybedenlerden olursunuz.

22-) Kalu ya Musa inne fiyha kavmen cebbariyn* ve inna len nedhuleha hatta yahrucu minha* fein yahrucu minha feinna dahılun;

 Dediler ki: “Yâ Musa, muhakkak ki orada zorba bir halk yaşıyor… Onlar oradan çıkıncaya kadar biz oraya asla giremeyiz… Şayet oradan kendiliklerinden giderlerse, o zaman biz gireriz.” (A.Hulusi)

22 – Ya Musâ, dediler: Orada bir kavim var hepsi cebbar, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya giremeyiz, şayet çıkarlarsa biz de gireriz. (Elmalı)

Kalu ya Musa inne fiyha kavmen cebbariyn Onlar ne dediler peki Hz. Musa’nın bu çağrısına? Ki Allah’ın çağrısı bu. Çıktıkları, Yusuf peygamber döneminde terk ettikleri ülkelerine geri dönecekler. Çünkü firavunlar döneminde köleleştirilmişler. İşkencelere ve jenosite maruz kalmışlar, soy kırıma maruz kalmışlar. Artık kendi topraklarına geri dönecekler. Kadim topraklarına ve başlarında peygamber darmadağının olan İsrail oğulları boylarını toplayıp onlara bir kimlik veriyor. Bir kişilik veriyor. Artık firavun toplumunun kölesi kulu haline gelmiş bu topluma özgün bir kimlik aşılamaya çalışıyor.

Peki onlar ne yapıyorlar? İşte onların tavrı. Kalu ya Musa inne fiyha kavmen cebbariyn Onlar, ey Musa dediler, unutma ki orada zorba bir halk var. ve inna len nedhuleha hatta yahrucu minha onlar oradan uzaklaşmadıkça biz kesinlikle oraya girmeyeceğiz. fein yahrucu minha feinna dahılun; ama eğer uzaklaşırlarsa işte o zaman gireriz. Dediler.

23-) Kale racülani minelleziyne yehafune en’amAllahu aleyhimedhulu aleyhimül bab* fe izâ dehaltümuhu feinneküm ğalibune ve alellahi fetevekkelu in küntüm mu’miniyn;

 Korktukları toplum içinden gelen Allâh’ın in’amda bulunduğu iki adam şöyle dedi: “Onların üzerine kapıdan girin… Ona girdiğinizde artık muhakkak ki siz galiplersiniz… Eğer iman edenler iseniz Allâh’a tevekkül edin (hakikatinizdeki El-Vekiyl isminin özelliğinin, gereğini yerine getireceğine iman edin).” (A.Hulusi)

23 – Onların o, korktukları kimselerden Allahın nimetini imanına kavuşturduğu iki er çıktı dedi ki «üzerlerine hücum edin kapıyı tutun bir kere ona girdiniz mi muhakkak galipsinizdir, haydin Allaha mütevekkil olun gerçekten müminlerseniz. (Elmalı)

Kale racülani minelleziyne yehafune en’amAllahu aleyhimedhulu aleyhimül bab Allah’ın lütfuna mazhar olan ve ondan korkanlar, korkanlar diyor ama, biz Allah’tan korkanlar olarak algılamalıyız diye düşünüyorum. Arasından iki kişi onların üzerine kapıdan gidin dediler.

Bunun açıklamalarında, Tevrat’taki açıklamalarında bu İsrail oğulları şehre ana kapısından değil de, şehrin bağlarının bostanlarının bulunduğu arka tarafından yağmalayarak gitmek istiyorlardı diyor kaynaklar. Onun için de ahlaki bir zaafla bir toplumu ele geçirirseniz, aslında siz orada tükenmiş olursunuz. Orada hiçbir mesaj götüremezsiniz. Çünkü daha başında emniyetinizi zedelediniz. Güveni yok ettiniz.

Belki burada da vurgulanmak istenen o; Siz bir mesaj götürüyorsunuz, siz bir misyon toplumusunuz. Misyonunuz var. Siz bağları bahçeleri talan etmek için şehrin arkasından değil, kapıdan, yüz yüze, mertçe girin. Bu aynı zamanda da bu manaya gelse gerektir.

fe izâ dehaltümuhu feinneküm ğalibun zira unutmayın siz oraya girerseniz galip geleceksiniz dediler.

O iki kişi. Ki sayılar da, Tevrat’ın sayılar kitabında Yeşu ile Kalep olduğu söylenir o iki kişinin. Ki o kadar sayıya baliğ olan İsrail oğulları içerisinden sadece iki kişi çıktığı söylenir sadık olan. Gerisi, gerisi mi? Gerisi hep dökülmüş.

Aslında firavunun köleleştirdiği bu insanlardan kimlik ve kişilik kaybolmuş. Hz. Musa onlarda bir kimlik ayağa kaldıramıyor, onları kendine getiremiyor. Onun için problem firavunun köleliği altında kimliksiz ve kişiliksiz, silik bir toplum olma problemi.

fe izâ dehaltümuhu feinneküm ğalibun zira unutmayın siz oraya girerseniz galip geleceksiniz. ve alellahi fetevekkelu in küntüm mu’miniyn; eğer gerçek müminlerseniz artık yalnızca Allah’a dayanmak zorundasınız. Tabii o iki kişinin topluma sözü.

Peki onlar ne diyorlar? Bu iki kişinin bu güzel öğüdüne, şahsiyetli olun kişilikli davranın, onurlu davranın, bir kimlik sahibi olun tavırlarına karşı onları tavrı ne?

24-) Kalu ya Musa inna len nedhuleha ebeden ma damu fiyha fezheb ente ve Rabbüke fe katila inna hahüna ka’ıdun;

 Dediler ki: “Yâ Musa, orada oldukları müddetçe biz oraya ebeden girmeyeceğiz… Git, sen ve Rabbin; ikiniz savaşın! İşte burada oturucularız.” (A.Hulusi)

24 – Ya Musâ, dediler: Onlar orada bulundukça biz oraya ebadâ giremeyiz, haydi sen rabbinle git ikiniz harb edin biz işte burada otururuz. (Elmalı)

Kalu ya Musa inna len nedhuleha ebeden ma damu fiyha berikiler ise ey Musa dediler, onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyeceğiz. fezheb ente ve Rabbüke fe katila o halde sen ve Rabbin gidin ve savaşın. Tam Yahudileşme alameti. Sen ve Rabbin gidin savaşın. inna hahüna ka’ıdun; işte biz şuracıkta sizi bekliyoruz, oturuyoruz.

Cevapları bu oldu. Ben arılar ile sinekler arasındaki farkı hatırlatmak isterim. Onlar sinek olmaya taliptiler, arı olmaya değil. Onun için bal yapmak gibi bir niyetleri yoktu. Bal yapmak için çiçek çiçek dolaşmak gerekiyordu. Çalışmak gerekiyordu, koşmak ve terlemek gerekiyordu. Onlarsa, siz bal yapın biz yiyelim diyen sinekler gibi idiler. Ganimetçiydiler. Başkalarının yaptığı bala konarlardı yemek için. Onun için de mikrop taşırlardı. Hastalığı hep oradan oraya yayarlardı.

Unutmayın sadece bala konmaz sinekler. En pis şeylere de konarlar. Çünkü kimlik ve kişilikleri yoktur. Bal arısıyla sinek arasındaki fark işte budur.

Burada da onlar sinekliğe razı oldular. Arılığa değil. Ve cevapları ne oldu;

25-) Kale Rabbi inniy la emlikü illâ nefsiy ve ehıy fefruk beynena ve beynel kavmil fasikıyn;

 (Musa) şöyle dedi: “Rabbim… Muhakkak ki ben, sadece kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum… Artık bizimle o fâsıklar (inancı bozulmuşlar) topluluğunun arasını ayır.” (A.Hulusi)

25 – Dedi: Yarab, görüyorsun ben nefsimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle o fasıklar kavminin arasını ayır. (Elmalı)

Kale Rabbi inniy la emlikü illâ nefsiy ve ehıy Musa dedi ki; Rabbim, sözüm kendimden ve kardeşimden başkasına geçmiyor. Serzenişte bulundu. fefruk beynena ve beynel kavmil fasikıyn; O halde bizimle şu sapkın halk arasındaki farkı gözet diye yalvardı.

26-) Kale feinneha muharremetün aleyhim erbe’ıyne seneten, yetiyhune fiyl Ardı fela te’se alel kavmil fasikıyn;

 Buyurdu ki: “Artık orası onlara kırk sene haram edilmiştir… Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır… Artık sen de o fâsıklar (inancı bozulmuşlar) topluluğu için üzülme.” (A.Hulusi)

26 – Buyurdu ki artık orası onlara kırk yıl haram kılındı, oldukları yerde sersem sersem dönüp duracaklar, artık acıma o fasık kavme. (Elmalı)

Kale feinneha muharremetün aleyhim erbe’ıyne seneten Peki Allah’ın cevabı ne oldu?

Sevgili Kur’an dostları burası gerçekten de tarih içerisinde toplumsal terbiye açısından çok ilginç bir örnek teşkil ediyor. Aynı zamanda Allah’ın bir yasasına da delalet ediyor. Okuyalım;

Allah şöyle icabet etti onun duasına; “O halde onlar o topraklardan kırk yıl mahrum kalacak. yetiyhune fiyl Ard Evet, yetiyhune fiyl Ard. Ve şaşkın şaşkın yeryüzünde dolaşmaya mahkum olacaklar. fela te’se alel kavmil fasikıyn; artık bu sapkın halk için kendini üzme.” Hz. Musa’ya da tavsiye bu.

Evet değerli dostlarım, sosyolojik kural nedir burada. Bakınız, koskoca İsrail oğulları topluluğu kırk yıl avare kasnak gibi çölde dolaştırılıyorlar. Adeta Allah’ın bedduasına, lanetine çarptırılıyorlar. Çölde başıboş yetiyhune fiyl Ard başıboş yılkı atı gibi dolaştılar diyor ayet.

Niçin diye soracaksınız. Niçin..! Çünkü kırk yılda tüm radyasyonlu nesiller, artık kimliğini kaybetmiş ve adam olmasından umut kesilmiş nesiller bire kadar kırıldı, öldü. Ve yepyeni bir nesil çıktı. Hz. Musa artık umutsuz vaka haline gelen babaları bıraktı, yepyeni bir nesil yetiştirmeye koyuldu. Sıfırdan, çekirdekten, ruhları örselenmemiş, sinirleri alınmamış, düşmanlarını taklit edecek kadar kişiliksizleşmemiş bir nesil. Ki o kırk yıl bire kadar, kırılıncaya kadar dolaştırılan nesil, düşmanının tanrısına tapan bir nesildi.

Hz. Musa, rabbiyle buluşmak, O’nun mesajını almak için terk ettiğinde takılarını toplayıp kendilerini köleleştiren firavun ve toplumunun inek tanrısına tapmaya başlamışlardı. O takılardan heykel yapıp tapmaya başlamışlardı. İşte böyle bir nesil.

Yine bu nesil özgürlüğü soğan ve sarımsağa feda etmek istemişlerdi. Ve demişlerdi ki; “Ey Musa, biz sadece men ve selva ile yetinemiyoruz, bize soğan, sarımsak, mercimek, bakla, şu, bu getir.” Demişlerdi. Hz. Musa da kendilerini köle olarak kullanan Mısır’ın yolunu göstermişti

ihbitû mısran feinne leküm mâ seeltüm.. Bakara/61

 Hadi inin mısıra dönün köleliğinize. Özgürlüğünüzü bırakın köleliğe dönün istediğiniz orada var demişti.

İşte bu babalardan, umutsuz vaka olan bu babalardan artık Hz. Musa da umudunu kesmişti. Yepyeni bir nesil yetiştirdi. Bu 40 yıl içerisinde sıfırdan bir nesil eğitti ve işte eski yurda iman sitesini kurmak için, Allah’ın  mesajını yeryüzünde yerleştirmek ve o mesaj çerçevesinde yepyeni bir toplum oluşturmak için o nesille işe başladı. İmanı kundaklanmamış, özgürlüğünü satmamış, maymun gibi taklitçi olmamış yepyeni bir nesille.

27-) Vetlü aleyhim nebeebney Ademe BilHakk* iz karreba kurbanen fetukubbile min ehadihima ve lem yütekabbel minel ahar* kale leaktülenneke, kale innema yetekabbelullahu minel müttekıyn;

 Onlara Adem’in iki oğlunun haberini, Hak olarak anlat… Hani ikisi de birer kurban takdim etmişlerdi de, birinden kabul olunmuş, diğerinden kabul olunmamıştı… (Kabul olunmayan Kabil) şöyle dedi: “Kesinlikle seni öldüreceğim”… (Kabul olunan Habil) ise: “Allâh yalnızca muttakilerden kabul eder” dedi. (A.Hulusi)

27 – Hem onlara Âdemin iki oğlunun kıssasını hakkıyla oku, hani ikisi birer yakınlık takdim ettiler de birinden kabul edildi diğerinden edilmedi «seni mutlak öldürürüm» dedi, o biri yok dedi: Allah ancak muttakilerden kabul buyurur. (Elmalı)

Vetlü aleyhim nebeebney Ademe BilHakk Kur’an bu ayeti ile yeni bir pasaja girdi. Fakat bu pasajda önceki konu ile tabii ki bağlantısız ve bağımsız değil. Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek kıssasını anlat.

BilHakk Hakk ile, hem gerçeği göstermek için anlat anlamına gelir, hem de kıssanın gerçeğini anlat anlamına gelir. Ki Tekvin kitabında, Tevrat’ın tekvin kitabının 1 – 16 pasajlarında bu kıssa farklı kimi noktalarla birlikte geçer.

Aslında Habil ile Kabil kıssası diye bildiğimiz bu kıssanın Hz. Adem’in iki oğluna ait olup olmadığı müfessirler arasında tartışılmış. Hasan Basri ile Dahhak ilk nesillerden bu iki müfessir alimimiz, Adem’in oğlu, oğulları ibaresini Ademoğlu olarak almış. Yani bizatihi Hz. Adem’in değil de tüm insanlar gibi Ademoğluna mensup iki kişi ama İsrail oğullarından iki kişi olarak almışlar. Öyle yorumlamış öyle tefsir etmişler. Fakat ölüyü gömmeyi bilmedikleri anlaşıldığına göre iler ki ayetlerde İsrail oğulları dönemine kadar insanlık ölü gömmeyi falan çoktan öğrenmişti. Bence böyle bir yoruma gerek yok. Hz. Adem in ilk oğullarından olma ihtimali çok daha büyük.

iz karreba kurbanen hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı, fetukubbile min ehadihima ve lem yütekabbel minel ahar ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmemişti kurban. kale leaktülennek o diğerine demişti ki, seni mutlaka öldüreceğim. kale innema yetekabbelullahu minel müttekıyn; öteki cevap vermişti; Allah yalnızca sorumluluk bilincini kuşananların kurbanını kabul eder demişti.

İlginç ve dramatik bir diyalog. İki kardeş. Birinin sunduğu kurban kabul ediliyor. Ek bilgilerden öğrendiğimize göre o, en değerli, sahip olduğunun en değerli olanını Allah’a layık görüyor. Ama öteki, Kabil, sahip olduğunun en adisini, en çürüğünü Allah’a layık görüyor. Burada bir bakış açısı farkı var. Habil ve Kabil’in davranışlarının farkı, aslında bakış açısından kaynaklanıyor. Allah’a bakıştan kaynaklanıyor.

Habil, Allah’ın kendisine verdiğini bilerek Allah’a kurban ediyor. Dolayısıyla verdiğinin daha iyisiyle kendisine geri döneceğini biliyor ve inanıyor. Kabil ise Allah’a güvenmiyor. Çünkü kendine güvenmiyor. Kendini ciddiye almadığı için ibadetini de ciddiye almıyor. Onun için Allah’ın katına adisini sunuyor. Çünkü ciddiyetsiz.

İşte bu fark, b u temel fark üzerine suçunu anlayacağı yerde bir de hasetliyor. Kendisini ve ibadetini ciddiye alan Habil’i hasetleyip onu öldürmeye kalkıyor.

28-) Lein besatte ileyye yedeke li taktüleniy ma ene Bi basitın yediye ileyke li aktülek* inniy ehafullahe Rabbel alemiyn;

 “Yemin ederim sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben elimi öldürmek için sana uzatacak değilim! Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allâh’tan korkarım!” (A.Hulusi)

28 – Kasem ederim ki sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben rabbülâlemîn olan Allah dan korkarım. (Elmalı)

Lein besatte ileyye yedeke li taktüleniy ma ene Bi basitın yediye ileyke li aktülek Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben seni öldürmek için el uzatmayacağım diyor Habil.

inniy ehafullahe Rabbel alemiyn; Niçin? Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.

Aslında kurban sunarken davranışının ahlaki kriteri ne ise kendisini öldürme tehdidi ile tehdit eden kardeşine karşı da davranışının ahlaki ilkesi aynı. O ilkeden yola çıkarak; Sen beni öldürmeye kalksan da ben aynı ile sana mukabele etmeyeceğim. Neden? Çünkü ben eylemlerimin merkezine Allah’ı yerleştirdim diyor.

Sen içgüdülerinle hareket ediyorsun, bense imanımla hareket ediyorum. İşte fark bu. İç güdüleriyle hareket edenler Kabil gibi hareket ederler. İman ile hareket edenler Habil gibi.

29-) İnniy üriydü en tebûe Bi ismiy ve ismike fetekûne min ashabinnar* ve zâlike cezaüz zalimiyn;

 “İsterim ki hem benim suçumun vebalini hem de kendi suçunun vebalini yüklenesin; ateş ehlinden olasın… İşte budur zâlimlerin cezası!” (A.Hulusi)

29 – Ben isterim ki sen benim günahımı da kendi günahını da yüklenip varasın da o ateşe lâyıklardan olasın, zalimlerin cezası işte budur. (Elmalı)

İnniy üriydü en tebûe Bi ismiy ve ismike fetekûne min ashabinnar Yine Habil’in cevabı devam ediyor. Dilerim diyor dilerim. Hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenir ve böylece cehennemin yolunu tutarsın.

Mücahit buna harika makul bir açıklama getirmiş. İlk müfessirlerden. İbn. Abbas’ın büyük talebesi Mücahit; Maktul diyor, yaşamış olsaydı eğer, tevbe edecek idiyse ve öldürüldüğü için de tevbe edememişse, ilerde tevbe edeceği halde öldürülmekten dolayı tevbe edemediği günahları, kendisini öldüren katile yüklenir diyor. Hoş bir açıklama olduğu için ben de aktardım. Evet, cehennemi boylarsın dedi.

ve zâlike cezaüz zalimiyn; Zira zalimlerin cezası budur. Yani kaybeden ben olmam diyor Habil.

Burada Habil iki dünyalı olarak konuşuyor, Kabil tek dünyalı. İki dünyalı ile tek dünyalının bakış farkı çok derin bir fark. Birinin kazanç olarak gördüğünü öbürü kayıp olarak görüyor. Birinin başarı olarak gördüğünü öbürü başarısızlık olarak görüyor. Birinin bu dünyada yaşamayı, bu dünyanın mutluluğunu hedeflerken öbürü öte dünyanın ebedi mutluluğunu hedefliyor. Dolayısıyla bakış açıları da farklı. Onun için mantaliteleri farklı.

Aslında iki kardeşler ama iki ayrı dili konuşuyorlar. İki ayrı dünyanın insanları.

30-) Fe tavve’at lehu nefsühu katle ehıyhi fekatelehu feasbeha minel hasiriyn;

 Nihayet benliğindeki hırs ve haset ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı, böylece onu öldürdü… Bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu. (A.Hulusi)

30 – Bunun üzerine nefsi kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi, tuttu onu öldürdü, artık hüsrana düşenlerden olmuştu. (Elmalı)

Fe tavve’at lehu nefsühu katle ehıyhi fakat diğerinin iç güdüsü, nefsühu’ yu iç güdü diye çevirdim, onu kardeşini öldürmeye sevk etti. Fekatelehu ve onu öldürdü. feasbeha minel hasiriyn; ve böylece kaybedenlerden oldu.

31-) Febe’asellahu ğuraben yebhasü fiyl Ardı li yüriyehu keyfe yüvariy sev’ete ehıyh* kale ya veyleta e’aceztü en ekûne misle hazel ğurabi feüvariye sev’ete ehıy* fe asbeha minen nadimiyn;

 Bunun üzerine Allâh, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için, toprağı eşeleyen bir karga bâ’setti… (Kabil) kendi kendine söylendi: “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olmaktan âcizim ki kardeşimin cesedini toprağa gömmeyi düşünemedim!” Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu. (A.Hulusi)

31 – Derken Allah bir karga gönderdi, yeri deşiyordu ki ona kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstersin, eyvah, dedi: şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtemedim ha! Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu. (Elmalı)

Febe’asellahu ğuraben yebhasü fiyl Ardı li yüriyehu keyfe yüvariy sev’ete ehıyh Bunun üzerine Allah kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstersin diye toprağı eşeleyen bir karga gönderdi.

kale ya veyleta dedi ki Katil kabil, yazıklar olsun bana, e’aceztü en ekûne misle hazel ğurabi feüvariye sev’ete ehıy ben bu karganın yaptığını yapamayacak kadar ve kardeşimin cesedini örtemeyecek kadar aciz miyim..!

Acziyetini orada anladı. Küçüklüğünü, yaptığı işle aslında ne kadar aciz duruma düştüğünü orada anladı. Yani cinayet acizlerin işiydi. O acizlerin işini işledi.

fe asbeha minen nadimiyn; sonunda pişman oldu. Pişman olanlardan oldu.

32-) Min ecli zâlik* ketebna alâ beni israiyle ennehu men katele nefsen Bi ğayri nefsin ev fesadin fiyl Ardı fe keennema katelen Nase cemiy’a* ve men ahyaha fekeennema ahyenNase cemiy’a* ve lekad caethüm Rusulüna Bil beyyinat* sümme inne kesiyren minhüm ba’de zâlike fiyl Ardı lemüsrifun;

 Bu nedenledir ki İsrailoğulları üzerine şunu yazdık: “Kim bir kişiyi bir kişiye karşılık (kısas) veya yeryüzünde fesada karşılık olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir… Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibidir…” Andolsun ki Rasûllerimiz onlara açık deliller olarak geldi; ama hâlâ onlardan birçoğu bunun ardından, yeryüzünde israf etmektedirler (verdiklerimizi değerlendirmemekteler). (A.Hulusi)

32 – Bu ecilden Beni İsraîle kitab da bildirmiştik ki her kim bir nefsi bir nefis mukabili veya yer yüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir adamın hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur; Celâlim hakkı için Resullerimiz onlara beyyinelerle geldiler de sonra içlerinden bir çoğu bütün bunların arkasından hâlâ yer yüzünde fesat ve cinayette israf etmekte bulunuyorlar. (Elmalı)

Min ecli zâlik* ketebna alâ beni israiyl işte bundan dolayı biz İsrail oğullarına ilettik ki, yazdık ki, ennehu men katele nefsen Bi ğayri nefsin ev fesadin fiyl Ard cinayetin ve yeryüzünde fesat çıkarmanın cezası dışında eğer bir kimse bir insan öldürürse, fe keennema katelen Nase cemiy’a bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. ve men ahyaha fekeennema ahyenNase cemiy’a ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.

İşte evrensel ahlaki hakikat sevgili dostlar. Bu ayette ifade edilen şu evrensel ahlaki kuralı daha güzel nasıl ifade edilebilirsiniz. Kur’an ın mucizeliğine bu evrensel ahlaki kurallar delil olarak yetmez mi. Daha insana neyi getirsin Kur’an. Hangi coğrafyada böyle bir kurala ihtiyacı olmaz insanın. Ne doğunun, ne batının Ne Yahudi’nin ne Hıristiyan’ın tekelindedir bu evrensel kurallar. İşte herkesin uyması gereken kuraldır bu.

Sadece bu ayet bu kural Müslümanlara mı hitap ediyor. Yani bir hayatı dirilten, bir hayatı kurtaran sadece Müslüman olursa mı insanlığı kurtulmuş ki. Bakınız demek ki bu ilkeler insanlığın ortak ilkeleri. Bu ilkelere kim sarılırsa o, o ilkenin sonucunda verilecek olan ödülü hak eder. Kim de tersini yaparsa, tersi de geçerli. Müslüman ama bir kişinin hayatına kıyıyor. Bir insanlığı öldürmüş gibidir. Onun Müslüman olma iddiası bu ahlaki ilkeyi zedeleyenler arasına karışmasına engel değil.

Peki Habil ve kabil misalini niçin verdi? Aslında cinayetin evrensel bir suç olduğunu ve Kur’an ilkelerinin yeryüzünde, coğrafya, ırk, renk farkı gözetmeksizin insanlığın değişmez ilkeleri olduğunu vurgulamak için bildirdi.

ve lekad caethüm Rusulüna Bil beyyinat Elçilerimiz onlara hakikatin tüm delilleri ile gelmişti. sümme inne kesiyren minhüm ba’de zâlike fiyl Ardı lemüsrifun; Fakat bunun ardından onların çoğu yer yüzünde her tür taşkınlığı sürekli, irtikap ettiler. Yahudiler için kullanılıyor. Onlara da elçilerimiz geldi ama yine de taşkınlık yapıp her türlü kötülüğü irtikap ettiler diyor.

33-) İnnema cezaülleziyne yuharibunAllahe ve RasuleHU ve yes’avne fiyl Ardı fesaden en yukattelu ev yusallebu ev tukattaa eydiyhim ve ercülühüm min hılafin ev yünfev minel Ard* zâlike lehüm hızyün fiyd dünya ve lehüm fiyl ahireti azâbün azıym; 

 Allâh ve O’nun Rasûlü ile savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkartmak için uğraşanların yaptığının karşılığı; öldürülmeleri yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut hapsedilmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir… Sonsuz gelecek sürecinde ise onlara aziym bir azap vardır. (A.Hulusi)

33 – Fakat Allaha ve Resulüne harp etmeğe kalkışan ve Yer yüzünde fesada çalışanların cezası, taktil olunmalarından veya asılmalarından veya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmesinden veya bulundukları yerden nefyedilmelerinden başka bir şey olmaz. Bu onlara Dünyada çekecekleri bir zillettir, Âhirette ise kendilerine azîm bir azâp vardır. (Elmalı)

İnnema cezaülleziyne yuharibunAllahe ve RasuleH Allah’a ve resulüne karşı savaş açanların diyelim.

Allah’a ve Resulüne savaş açmak İnsanın tüylerini diken diken bir ibare. İnsanlık suçu olarak ele alıyor Kur’an Allah’a ve Resulüne savaş açmayı. Niçin diyeceksiniz. Çünkü İnsanın mutluluğunun önüne gerilmektir de ondan. Çünkü Allah insanın mutluluğunu ister. Allah’a savaş açan, insana savaş açmış olur. Mutluluğuna. Peygamberler insanın mutluluğu için hayatlarını ortaya koymuş insanlardır. Peygamberlere savaş açan aslında insanlığa savaş açmıştır. Onlar insanlık suçu işlemektedirler. Onun İçin Allah’a ve peygamberine savaş açan kimi görmüşseniz, onları insanlık düşmanı olarak mahkum edeceksiniz.

Ayet devam ediyor; Allah’a ve resulüne karşı savaş açanların ve yes’avne fiyl Ardı fesaden ve yer yüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların. Ki yeryüzünde bozgunculuk yapmak hemen arkasından geliyor. Allah ve peygambere savaş açan insanlar, aslında insanlığın çözülme ve bozulmasını getirirler. İşte yer yüzünde bozgunculuk yapmış olurlar. Allah ve resulüyle savaşırsanız,

Siz iyilikle savaşıyorsunuz,

Siz güzele karşı savaşıyorsunuz.

Siz tüm ahlaki kurallara karşı savaşıyorsunuz.

Peki, kimin yanında? Siz şeytanın yanında savaşıyorsunuz. Hayır bu bile değil. Çünkü Şeytan Allah’a savaş açmadı. Unutmayın şeytandan beter bir yapar Allah’a ve Resulüne savaş açan.

Siz suçun yanında savaşıyorsunuz. Suçu savunuyorsunuz.

Siz zalimi savunuyorsunuz, mazluma karşı savaşıyorsunuz.

Siz cinayeti savunuyorsunuz, caninin yanında duruyorsunuz, maktule karşı savaşıyorsunuz.

Siz ahlaksızlığın yanında savaşıyorsunuz, ahlaka karşı savaşıyorsunuz.

Siz kokuşmanın yanında savaşıyorsunuz,

Siz toplumsal çözülmenin yanında savaşıyorsunuz.

Siz bizatihi toplumu çözen ve kokutansınız. Allah’a ve Resulüne karşı savaş açmakla bunu yapıyorsunuz. İşte onun için yer yüzünde fesat çıkarmak.

en yukattelu çoğunun öldürülmesi, ev yusallebu ya da asılmaları, ev tukattaa eydiyhim ve ercülühüm min hılafin ya da ters davranışları yüzünden ellerinin ve ayaklarının kesilmesi. Ben; min hılafin i, ters davranışlar diye çevirdim, ama tüm klasik tefsirlerde çaprazlama kesilmek olarak alır bunu, ama min hılafin unutulmasın ki, muhalefet etmelerine rağmen yani karşı olmalarına anlamına gelir. Ki; Aslında burada bir problem var. Ayeti bitireyim; ev yünfev minel Ard yahut bulundukları yerden sürülmeleri sadece bir karşılıktan ibarettir.

Yine başa döndük. Yani İnnema ceza sadece bir karşılıktan ibarettir ve, zâlike lehüm hızyün fiyd dünya bu onların bu dünyada uğradıkları zillettir. ve lehüm fiyl ahireti azâbün azıym; Öte dünyada ise onları korkunç bir azap beklemektedir.

Sevgili dostlar burada Muhammed Esed in bu ayet için tercih ettiği anlamı ben de tercih ettim. Ayeti klasik müfessirlerin algıladığı gibi şer’i bir hüküm ve inşa formunda, emir formunda değil, bir haber formunda, yani bir birim tespiti olarak nakleden anlayışın daha doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum ki, bu anlayışı savunan Esed’in delillerini benim delillerim olarak kısaca sıralamalıyım;

Ayette asılma, kesilme, sürülme edilgen fiilleri, geniş zaman olarak gelmiş. Gelecek zaman ve emir ifade etmez bu.

İkincisi yukattelu formu sadece onlar öldürülecek anlamına değil, onların çoğu öldürülüyor anlamına gelir. Tamamını değil. O halde bu ayırım nasıl yapılacak, bir kısmı nasıl öldürülmeyecek, çoğu nasıl öldürülecek.

Üçüncüsü yer yüzünden sürülecekler dersek, ki ayette motamot öyle, bu emir nasıl uygulanacak diye bir soru gündeme geliyor. Yeryüzünden sürülmeyi, İmam Ebu Hanife Hapsedilmek olarak almış, ama hapsedilme de yer yüzünde olduğuna göre yine yeryüzünden sürülmüş olmuyor.

Bir başka şey de Kur’an  bu tür kitlesel bir cezanın, aynen firavun tarafından müminlere bir tehdit olarak iletildiğini nakleder. Araf/124., Taha/71, Şuara/49. ayetlerde. Allah firavunun cezasını müminlere bir Şer’i emir olarak emreder mi sorusu da gündeme gelmiş oluyor. Şu durumda bu ayet bir şer’i emir değil, bir birim tespitidir. Yani bunları yapanlar en sonunda ya asılırlar, ya öldürülürler, yani bu kötü sonuçlara mutlaka uğrarlar anlamına.

34-) İllelleziyne tabu min kabli en takdiru aleyhim* fa’lemu ennAllahe Ğafûrun Rahıym; 

 Ancak, elinize geçmeden önce tövbe edenler müstesna… İyi bilin ki Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

34 – Ancak elinize geçirmezden evvel tevbe edenleri olursa biliniz ki Allah gafur, rahîmdir. (Elmalı)

İllelleziyne tabu min kabli en takdiru aleyhim ancak siz onlara hakim olmadan önce tevbe edenler hariç.

fa’lemu ennAllahe Ğafûrun Rahıym; Zira iyi bilin ki Allah çok bağışlayandır, merhamet menbaıdır. Biz de Allah’ın rahmet ve merhametinden dileniyoruz ve O’nun rahmetine sığınıyoruz. Ve O’nun en büyük rahmeti olan Kur’an ın gölgesi altında bir ömür sürmeyi tazarru ve niyaz ediyoruz.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 05 Mayıs 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: