RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MAİDE SURESİ (047-062)(40)

19 May

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Maide suresinin 47. ayetinde kalmıştık. Daha doğrusu bu ayeti yarıya kadar işlemiş ve bilerek yarısını bu dersimize bırakmıştık. Bunu özellikle maide suresinin, 44, 45, ve 47 ayetleri arasındaki hüküm irtibatına binaen böyle yapmıştık. Çünkü Allah’ın hükmü meselesi gerçekten de Kur’an tefsirinde olsun, İslam tarihinde olsun ve İslam ilahiyatında olsun üzerinde çok durulmuş bir mesele idi. İşte biz bu dersimizde maide suresinin 44, 45 ve 47. ayetlerini birlikte ele alacağız ve Allah’ın hükmü meselesi üzerinde bir miktar duracağız.

47-) Vel yahküm ehlül İnciyli Bi ma enzelAllahu fiyh* ve men lem yahküm Bi ma enzelAllahu feülaike hümülfasikun;

 

İncil’e uyanlar, Allâh’ın inzâl ettiği İncil’deki hükümlerle hükmetsin… Kim Allâh’ın inzâl ettiği ile (hükümlerle) hükmetmez ise, işte onlar fâsıkların ta kendileridir! (A.Hulusi)

47 – Ehli İncil de onun içinde Allahın indirdiğiyle hüküm etsin ve kim Allahın indirdiği ile hükmetmezse hep onlar -dinden çıkmış- fasıklardır. (Elmalı)

Vel yahküm ehlül İnciyli Bi ma enzelAllahu fiyh İncil’e inananlar da Allah’ın onda indirdikleri ile hükmetsinler. ve men lem yahküm Bi ma enzelAllahu feülaike hümülfasikun; zira her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlardır doğru yolu terk edenler, fasık olanlar.

Hatırlayacaksınız 44. ayette;

..ve men lem yahküm Bi ma enzelAllahu feülaike hümül kafirun; Diye bitmişti. “Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar inkarcıların, kafirlerin ta kendileridir.”

Yine 45. ayet;

 ..ve men lem yahküm Bima enzelAllahu feülaike hümüz zalimun; Diye bitmişti. Yani “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen kişilerin zalim.” olduklarını söylemişti.

Hüküm, ha ke me kökünden türetilmiş bir kelime. Yular manasına geliyor kök olarak. Engel, bağ, kanun, nizam, yargı, karar. Ama öncelikle etimolojik manası, bir şeyi bağlayan, bir şeyi zapt eden, bir şeye sahip çıksın. Hayvanın yuları da bunun içindir bilirsiniz. Bir şeye sahip olan şey manasına, oradan ıstılaha aktarılmış, özellikle bedeviyetten medeniyete kavramlar aktarıldığında bu gibi kavramları Kur’an medeni bir dünyaya uyarlamış, yani Medine’ye, yani şehre ve kavram; kanun, nizam, sistem, yasa anlamına gelmiş.

Şûrâ/21. ayette; Allah’ın indirdiği ile hükmetmek derken, insan Allah’ın indirdikleri dışında, insanın da hüküm vereceği bir alan yok mudur. Yani eğer Allah bir şey indirmemişse o konuda, insan hiç hükmedemez mi. Ya da insanın hüküm verme yetkisi yok mudur sorusu akla gelir.

Tabii bu ayetler böyle bir şey söylemiyor. Bu ayetlerden böyle bir şey anlamak tamamen bir Harici yaklaşımı olur. Hariciler, Kur’an da ki hüküm ayetlerini ters yorumlamışlar. Yusuf suresinde ki; ..inil hükmü illâ Lillah.. (Yusuf/40) Hüküm yalnızca Allah’a aittir. Ayetini ve ona benzer o formdaki başka ayetleri delil göstererek Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm verme yetkisinin olmadığını, dolayısıyla hakem seçiminin küfür olduğunu, Hakem seçen Hz. Ali ve Muaviye’nin de kafir olduğunu, ve onları kabul edenlerin de dinden çıktığını, onlara ses çıkarmayanların da dinden çıktığını, böyle silsile halinde bir tekfir iddiası gütmüşler, bu iddianın peşine takılıp İslam siyaset tarihinde kara bir leke olan korkunç bir terör estirmişlerdi.

Şimdi işte ifrat ve tefrit tavırlar arasında öncelikle şu soruyu sorarak girmemiz gerekiyor konuya, insanın herhangi bir konuda hüküm verme, hükmetme yetkisini Allah tanımamış mıdır. Öyle bir şey yok. Kaldı ki hemen bir önceki sayfaya dönüyoruz, 42. ayet; (Maide)

.. ve in hakemte fahküm beynehüm Bil kıst..

Çok açık. Eğer hükmedersen onların aralarında, adaletle hükmet. Bu çok açık. İnsanın elbette ki hükmetme yetkisi var. Çünkü muhakeme yeteneği, hüküm verme yeteneğidir. Muhakeme de hükümden gelir.

Akşama kadar her birimiz onlarca, hatta yüzlerce kez hüküm veriyoruz. Kendimiz hakkında, başkaları hakkında, eşya hakkında, olaylar hakkında, zaman ve zemin hakkında bir yığın hüküm veriyoruz. İnsan hüküm vermediği zaman muhakeme yeteneğini yitirmiş olur. Bu da aklın bir fonksiyonudur zaten. Akılsız bir varlık hükmedemez. Onun için böyle bir şey söylemiyor tabii ki bu ayetler.

Peki bu ayetlerin alanını nasıl tespit edeceğiz sorusuna cevap için Şûrâ/21. ayetini göstermem gerekiyor. Diyor ki Şûrâ suresinde 21. ayette Kur’an, mealen vereyim;

Yoksa onlar Allah’ın izin vermediği alandaşerau bu ifade geçiyor ayette- yasa koyan ortakları mı var.

Burada asıl dikkatinizi çekmek istediğim yer, Allah’ın izin vermediği alan. Buradan Mefum-muhalif yolu ile Allah’ın izin verdiği daha doğrusu insanın manevra alanına bıraktığı bir geniş alan var. Allah’ın izin vermediği alan nedir sorusunu süreç içerisinde konuyu işlerken zaten aydınlatmış olacağız.

Şimdi burada özellikle insanın hükmedeceğine dair biraz önce okuduğum 42. ayete, bir de tam farklı bir açıdan yaklaşan hemen bu ayetten sonraki ayet var. O da ne diyor?

fahküm beynehüm Bima enzelAllah.. onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Peki biraz önce;

.. ve in hakemte fahküm beynehüm Bil kıst.. ile ..fahküm beynehüm Bima enzelAllah.. ayeti arasında bir çelişki var mı? Hayır, yok. Allah’ın belirlediği yasalara ilişkinse hüküm verdiğin konu, mutlaka Allah’ın koyduğu yasaları dikkate al. O yasaları atlayamazsın. Onları görmemek, onları dikkate almamak, Allah’ı dikkate almamaktır. Ama Allah’ın insan iradesine, insan aklına, insan muhakemesine açtığı ve manevra alanını insana tanıdığı bir hüküm alanı var ki o alanda da bir tek esasın olsun. Tüm hükümleri verirken bir amacın, bir ilken olsun. O da ne? Bil kıst tam bir adaletle hükmet. Demek ki hükmetmeyi meşru kılan temel ilke adalettir. Adil hüküm vermektir.

Tabii hükmetme içine yönetmekte girer. Adil yönetmektir. Onun için hükmü, yönetimi meşru kılan şey adalettir. Zulüm yönetimi hükmü, her türlü yasayı gayrimeşrulaştırır. Onun için zulmeden, bu zulmü ne adına işliyor olursa olsun onun hükmü gayrimeşrudur. O sebeple ünlü Harran’lı Alim Şeyhülislam İbn. Teymiyye öyle der; “Devletler küfürle değil, zulümle yıkılır.” Bunun anlamı da biraz önce söylediğim şeydir zaten. Yani gayrimeşrulaştıran, hükmü gayrimeşru hale getiren şey zulümdür.

Burada tarihte hüküm bahsinde iki kutup görüyoruz.

1 – Birinci kutup biraz önce söylediğim hariciler. Onlar Kur’an da ki hüküm ayetlerini yanlış yorumlamışlar ve cinayetlerine alet etmişler. Ayetleri bağlamından koparmışlar. Yusuf suresinde Yakup peygamberin dudaklarından dökülen bir cümleyi aktaran Kur’an ın bu aktarımını almışlar, ve bunu bir çok cinayete gerekçe kılmışlar. Hz. Ali onların ayete dayalı olarak işledikleri, tabii ki görüntüde işledikleri bu cinayetleri için şöyle der;

– Kavl ül hakk..! Bu söz Haktır. Hakkın bir sözüdür. Ya da;

– El Kavl ül Hakk hak bir söz. Ama, yuradu biha batılun. Batıla alet edilmiştir. Yani hal bir söz, batıl için kullanılmıştır.

 

Hak bir sözden yola çıkılarak batıl işlenmiştir. İşte haricilerin mantığı bu idi. Madem siz hakem seçtiniz Muaviye ile aranızda, o halde siz hükmettiniz. Madem hükmettiniz, o zaman Allah’a isyan ettiniz. Madem isyan ettiniz o zaman küfrettiniz. Madem küfrettiniz o zaman dinden çıktınız. Madem dinden çıktınız o zaman ölümü hak ettiniz ve infaz. Arkasından infaz geldi. İşte bu mantık sonucunda Hz. Ali şehit edildi öldürüldü ve onu şehit eden katil, işte bu mantığa mensup bir harici idi. İbn. Mülcem ve o Allah rızası adına büyük imam seyyidina aleyhi katletti.

 

Bu bir ifrat, uç. Bir başka uç daha var tarihte ve bugün o uçta tahsisçiler. Yani bu ayetleri sadece Yahudilere ilişkinmiş gibi algılayan ve anlayanlar. Ayetlerin içinde yer aldığı bağlam, Yahudilerle ilgili siyak ve sibak, ayetlerin üstü ve altı Yahudilerle ilgili. Doğru. Ancak Kur’an ın indirdiği hükümlerin evrensel olduğu da en az o kadar doğru. Kur’an ın getirdiği kimi yasaların zamana, zemine mahkum edilmesinin, Kur’an ı inkar etmek kadar büyük bir tehlike olduğu da doğru. Onun için ulema, özellikle tefsir usulü alimleri şu ilkeyi hep akılda tutmuşlar tefsir yaparken.

Sebeplerin hususiliği, hükümlerin umumiliğine genelliğine engel değildir.

Bu manada tahsisçiler demişler ki maide suresinin 44, 45 ve 47. ayetleri Yahudiler içindir. Dolayısıyla bizi ilgilendirmiyor. Bunun anlamı şudur. Yani biz Allah’ın indirdiği ile hükmetmesek bir şey lazım gelmez. Çünkü onları ilgilendiriyor. Böyle deme cesaretini bir mümin gösterebilir mi? Niçin onlar için kötü olan bizim için iyi oluyormuş? Zaten bu ayetlerin tefsirini ele veren ve bu ayetlere harika bir denge ile yaklaşan ne hariciler gibi, ne Mürciler gibi böyle iki kutba sündürmeden dengeli, orta bir görüşle yaklaşan, Tercüman-ül Kur’an lakaplı Kur’an ın tercümanı lakaplı İbn Abbas (RA.) şöyle der. Zemahşeri Keşşaf’ta naklediyor bunu;

Siz de ne iyisiniz ya..! Ne de hoş adamsınız siz öyle..! Ne iyi şey varsa size, ne kadar kötü şey varsa ehli kitaba öyle mi? Yani Kur’an da tüm iyi şeyler size hitap edecek, kötü bir şey, olumsuz bir hitap geldi mi, yok canım diyeceksiniz. Bu bizi ilgilendirmiyor, üstümüze alınmaya gerek yok. Bunu ehli kitaba verelim. Diyeceksiniz. Siz ne de iyisiniz ya..!

Diyor ve arkasından doğru anlayışın ne olması gerektiğini harika bir biçimde şöyle açıklıyor. Sizden kim Allah’ın hükmünü inkar ederse işte o Allah ile alakasını keser. Yani dinden çıkar. Siz den kim Allah’ın hükmünü inkar etmez fakat onu da yapmaz ise işte o fasık olur. Yoldan çıkar, zalim olur. Gerçekten de harika ve dengeli bir açıklama.

Bu açıklamayı da esas alarak şöyle bir sonuca ulaşıyoruz. Fasık, zalim ve kafir nitelemeleri var bu üç ayette.

Allah’ın indirdiğini inkar etmez bir insan, ama onu uygulamazsa o insan yoldan çıkmış olur, fasık olur.

Allah’ın indirdiğini inkar etmez, onu uygulamaz, ondan başka bir şeyi uygularsa o zalim olur. Çünkü zulmetmiştir. Allah’ın indirdiği yasalar, insan için adil olandır. Zulüm bir şeyi yerinden etmektir. Allah’ın yasasını yerinden etmiş ve başka bir şey koymuştur onun yerine.

Allah’ın indirdiğini kim inkar ederse o da kafir olur.

İşte bu anlayış çerçevesinde bu üç ayeti yorumlamak lazım. Bu yorum doğru bir yorumdur. Bu çerçevede ne toptancı bir ret, ne toptancı bir kabul var. Tamamen dengeli adil ve mutedil bir yaklaşım budur. Devam ediyoruz.

        48-) Ve enzelna ileykel Kitabe Bil Hakkı musaddikan lima beyne yedeyhi minel Kitabi ve Müheyminen aleyhi fahküm beynehüm Bima enzelAllahu ve la tettebı’ ehvaehüm amma caeke minel Hakk* li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca* ve lev şaAllahu lecealeküm ümmeten vahideten ve lâkin liyeblüveküm fiyma ataküm festebikul hayrat* ilAllahi merci’uküm cemiy’an feyünebbiüküm Bi ma küntüm fiyhi tahtelifun;

 

Sana da, kendinden önce inzâl olmuş hakikat bilgilerini tasdik eden ve onlar üzerine koruyucu, şahit, hâkim olan, Hakk’ı ihtiva eden hakikat (Sünnetullah bilgisini) inzâl ettik… O hâlde onların aralarında Allâh’ın inzâl ettiği ile hükmet… Hak’tan sana geleni bırakıp, onların boş heves ve arzularına tâbi olma… Sizden her biriniz için bir şir’at (yaşam ortam ve şartlarına göre kurallar) ve bir minhac (zamanla değişmesi mümkün olmayan realiteler üzerine kurulmuş sistem) oluşturduk… Eğer Allâh dileseydi, elbette sizi bir tek toplum yapardı! Fakat size verdiği ile sizi denemek istedi (tâ ki ne olduğunuz sizce bilinsin)… O hâlde hayır yapmada yarışın! Hep birlikte dönüşünüz Allâh’adır… Hakkında ayrılığa düşüp tartıştığınız şeyleri size haber verecektir. (A.Hulusi)

48 – Sana da bu hak kitabı indirdik, kitap cinsinden önünde olanı musaddık ve üzerine nigâhban hâkim olmak üzere, onun için sen de aralarında Allahın indirdiğiyle hükmet, bu sana gelen haktan ayrılıp da onların arzuları arkasından gitme, her biriniz için bir şir’a yaptık, bir de minhac, Allah dilese idi hepinizi bir tek ümmet kılardı, lâkin sizi her birinize verdiği şeyde imtihan edecek, o halde durmayın, hayırlara nelerde ihtilâf ediyor idiğinizi haber verecektir. (Elmalı)

Ve enzelna ileykel Kitabe Bil Hakkı musaddikan lima

beyne yedeyhi minel Kitabi ve Müheyminen aleyhi sana da hakikatin ifadesi olan bu kitabı, geçmiş vahiyden geriye kalan hakikatleri doğrulayıcı ve onların Müheyminen aleyh onların doğrusunu yanlışından ayırt edici olarak gönderdik.

Çok önemli. Kur’an ın vasıflarından, niteliklerinden biri budur. Fonksiyonu budur Kur’an ın. Müheyminen alâ dır Kur’an. Ne demek? Sağlama yapıcı. Yani kendinden önceki ilahi mesajların içine bir şey karışmışsa onları ayıklamak için Kur’an sağlayını kullanırsınız. Yani Kur’an a bakarak karar verebilirsiniz.

Onun için Kur’an ın bir fonksiyonu da, kendisinden evvelki kitapları ayıklamaktır. Onların hakkını batılından, tahrif edilmişini edilmemişinden ayırmaktır. O nedenle, önceki kitaplara bakılacak, orada geçen bir hüküm Kur’an tarafından onaylanıyorsa, ya da aykırı değilse bilinecek ki ilahi kökenli bir hükümdür. Yok aykırı ise o da bilinecek ki sonradan karıştırılmıştır.

O nedenle bugün Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını getirip Kur’an mihengine vurmaları gerekiyor. Bu karışık bir Altın mı, bu altının içine sarı da karıştırılmış mı, başka maden de karıştırılmış mı, yani safiyeti bozulmuş mu, yoksa saf bir altın mı, saf ilahi bir mesaj mı diye sorup bu sorularının cevabını Kur’an dan araştırmaları gerekiyor.

Bu manada Kur’an onlar için de bir rahmettir. Onlar içinde bir nimettir. Eğer bunu yaparlarsa görecekler ki Allah’ın vahiyleri ile kul karıştırmaları ayan beyan bir biçimde ayrışacaktır.

İslam uleması Kur’an dan önce ki ilahi mesajlara gerçekten de çoğu kez olumlu yaklaşmış. Gerçi bu konuda ifrat ve tefrit olmamış değil. Mesela bazı Hanefi alimleri Tevrat’la dahi namaz kılınacağını söylerken bazı Hanbeli alimleri Tevrat’la taharetlenmenin caiz olduğunu dahi söyleyebilmiş. Çok ekstrem, çok nahoş şeyler tabii ki. Öncelikle kutsal bir metin. Bir başkasının kutsal bildiği şeye hakareti Kur’an yasaklıyor. Bugün göreceğimiz ayetlerde, ilerde göreceğimiz ayetlerde olduğu gibi. Ama Tevrat’la namaz kılınabilir diyebilmek içinde onun, Allah’tan gelen vahiyler olduğunun sağlamasının yapılması gerekiyor elbette. Yoksa böyle külli bir hüküm verilemez. Devam ediyoruz.

fahküm beynehüm Bima enzelAllah O halde artık onların aralarında Allah’ın indirdiklerine uygun olarak hükmet.

ve la tettebı’ ehvaehüm amma caeke minel Hakk sana gelen hakikati bırakarak onların keyfi yargılarına uyma.

Aslında yukarıdaki hüküm bahsinin bir devamı bu. Yani Kur’an doğrudan Resulallah’a yöneldi. Ona hitap ederek dedi ki;

fahküm beynehüm Bima enzelAllah onların aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet.

Aslında bu onlar kim? Bu onlar Yahudiler ve ehli kitap genelde olabilir, ki Resulallah’ın ehli Kitap içinde hükmettiğini görüyoruz İslam tarihinde. İlk defa recm cezasını Resulallah, zina eden evli bir Yahudi çifte veriyor. Zani ve zaniyeye veriyor, ve bu cezayı uygularken de söylediği söz şu;

– Allah’ın Tevrat’ta unutulmuş bir hükmünü tekrar ihya eden, dirilten ben olacağım..!

Bu çok önemli. Yani Resulallah bir Yahudi erkek ve kadına, zina eden bir erkek ve kadına kendi kitapları ile hükmediyor. Burada tabii ki onlar sözcüğünün bize, ümmeti Muhammed’e yönelik olması da mümkün. Her halükarda nasıl ve kime hükmedersen et Allah’ın indirdiği var ise o konuda onunla hükmet ve onların hevalarına uyma, uyarsan seni doğrudan saptırırlar diyor. Yani hakk geldikten sonra onların hevalarına uyma.

Aslında bu şu manaya gelir. Yahudileşmeyin. Hıristiyanlaşmayın. Onlar niçin bu hale geldiler biliyor musunuz, onlar kendi içgüdülerini, kendi arzularını, heva ve heveslerini, Allah’ın arzusunun üzerine çıkardılar. İşte bu hale gelmelerinin temel sebebi budur.

Peki neden böyle oldu, neden onlar kitaplarını tahrif ettiler, Allah’ın hükmünden koptular? Çünkü Allah’ın hükmüne uygun yaşamak için insan iradesini, Allah’ın iradesi ile bütünleştirmesi gerekiyordu. Onlar Allah’ın iradesi ile kendi iradelerini bütünleştirmediler. Kendi iradelerini Allah’ın iradesinden bağımsız sandılar. Parçayı bütünden kopardılar ve bütünden kopan parça kendilerini kötü yola sürükledi. Toplumlarını çürüttü, mahvetti. Kitaplarını kendi elleri ile tahrif ettiler.

li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca Ayet devam ediyor ve bu kısımda çok daha genel bir kurala işaret ediyor. Sizden her biriniz için bir şeriat ve onu uygulama yöntemi; minhac belirledik.

Kur’an da şeriat kelimesinin geçtiği ender yerlerden biridir ve burada da işte şir’a biçiminde geliyor. Yani şeriat manasına.

şir’a ya da şeriat; su kaynağına, insanı ya da hayvanı götüren yol demektir. Yani su kaynağına giden yol, işlek, önceden gidilip gelinmiş, belli olan, önceden birilerinin sürekli yürüdüğü işlek yol anlamına geliyor. Su kaynağı değil. Kaynağa götüren yol. Bu çok önemli ve burada her birinize bir şeriat verildi deniliyor ve onu uygulamak içinde bir yöntem belirledik. Minhac deniliyor.

Şimdi o şeriatın hayata taşınması yöntemine minhac yani o su yolunda yürüme yöntemine, yürüme usulüne minhac diyor Kur’an. O yola ise şir’a diyor. Şeriat diyor.

Şeriatların amacı tektir, birdir ama her ümmetin şeriatı farklı olabilir. Peygamberlere farklı şeriatlar inmiştir. Yani suyun kaynağı tektir, fakat her ümmet o kaynağa kendi zamanından kendi şiddi ve buradasın dan yürür. O kaynağa yürüyüş yolunu kendisi geliştirir. Bu, bu demektir. Onun için su kaynağı tektir. İlahi kaynak. Amaç tektir. Şeriatlar arasında ortak amaçlar ve ortak ilkeler vardır ki işte buna büyük Endülüslü alim Şatıbi Mak’adus şeria der. Şeriatın hedefleri, yani ilahi yasaların hedefleri.

İlahi yasaların hedefi birdir. Aynıdır. Ama bu hedefe giden yollar farklıdır. Bu da Allah’ın insanlığa bir lütfudur. Allah’ın zamanı dikkate almasıdır. Zaman farklılığını dikkate almasıdır. Farklı zaman ve farklı zeminlerde, farklı kültürlerle yetişmiş olan toplumların o durumunu dikkate almasıdır.

Bu noktada şeriatın kaynak olmadığını, o kaynağa götüren yol olduğunu söylemiştim. Durgun, kokmuş bir suya değil, gürül gürül, kıyılarını döverek akan bir ırmağa götürür şeriat. Eğer şeriatı durgun ve kokmuş bir suya götüren bir yol olarak algılarsanız o zaman, zamanı durdurmuş olursunuz. O zaman Allah’ın dikkate aldığı zaman ve zemin farkını dikkate almamış, dolayısıyla hikmetli davranmamış olursunuz.

Bu nedir biliyor musunuz dostlar, bencil çıkarlar üzerine kurulu insanı yok eden, insanı mahveden modern uygarlığın, modern batı uygarlığının alternatifi, hakikatin kaynağına götüren su yolunu, yani ilahi şeriatı izleyerek bulabiliriz demektir. Yani şu içinde yaşadığımız insanı mahveden modern batı uygarlığının tek alternatifini nasıl bulabiliriz diye bir soru soracak olursanız, bunun cevabı budur. Bunun cevabı şimdi ve buradanızdan suyun kaynağına bir yol açmakla bulabiliriz. Yani ilahi kaynağa ulaşarak bulabiliriz.

Tabii burada yine ifrat ve tefrit, tarihsel olarak;

1 – Bu suyu kokutanlar. Kokmuş bir su haline getirenler.

2 – Bu yolu tamamen terk edip ilahi suyun kaynağına gitmeyi tamamen terk edip kendi başlarına bir seraba, bir yalanın, bir hayalin peşine düşerler. Bu iki tür yanlış, bugün ikisi de car. Bugün ikisi de yürürlükte

Ever birincisi ataları taklit, kokmuş su. Ataları körü körüne taklit. İkincisi ise batıyı taklit. Bir serap, bir hayalin peşine düşmek. Çölde yanmış bir bedevi gibi çöldeki o hava hareketlerini sanki bir göl, bir su gibi algılamak. Bu bir yanılsama, bu bir illüzyon, bu bir hayal. Bunun hayal olduğunu insanlık görecek, hatta görüyor.

300 yıllık küresel bir sapmanın insanlığı getirip bıraktığı yer, dünyayı bin kere havaya uçuracak bir silahlanma endüstrisi. İşte ortada. İnsanın yaşadığı İnsani ortamı yok eden bir teknoloji. Ve insanın insanlığını kaybedip sadece beşer bırakan ortada. Akıllı bir hayvana dönüştüren korkunç bir mekanizma.

Öyle bir mekanizme ki, insanlık tarihindeki tüm savaşlarda verilen insan kaybını, sırf bir dünya savaşında 30.000.000 kişiyi öldürerek verebilecek bir mekanizma.

Öyle bir insanlık kaybı ki bir tarafta yetersiz beslenme ve açlıktan 95 milyon kişi bir yılda ölürken, öbür yanda, 9 milyon nüfuslu bir ülkenin stoklarında ki yağ, süt ve süt mamulleri, o 95 milyonu besleyecek kadar çok. Böyle korkunç bir insanın yok olduğu korkunç bir dünya.

İşte böyle bir dünyaya yepyeni bir soluk, bir çıkış yolu, bir alternatif düşünülüyorsa eğer, bu Allah’ın akan ırmağından başka bir alternatif olmayacak. İlahi yasalar dışında bir alternatif olmayacak. Ancak o ilahi yasalara ulaşmayı babaların yoluna yani kokmuş suya ulaşmak olarak anlamamak gerekiyor.

Bu yol taklit yolu değildir. Kıyılarını döve döve akan gür bir ırmağın kaynağına götürmelidir. Şeriat yolu işte böyle bir kaynağa götürmelidir. Şimdi ve burada yaşayan insanı kaynağa götürmelidir. Dünkü yol dünkü insanları kaynağa götürdü. Biz dünkü insanlarla bugün arasındaki o hiç açılmamış yolu açmak zorundayız. Ki oradan kaynağa gidelim.

O halde bugünden dünkü insanların yoluna kadar açılmamış bir yol var. Bu yolu açmakta bize düşüyor. Biz açacağız. Vahyi yorumlayarak açacağız. Zamanı dikkate alarak, insanı dikkate alarak, Allah’ın dikkate aldığı gibi dikkate alarak aşacağız. Kur’an ilahi vahyin bütün vahiylerin zirvesidir. Bütün vahiylerin zirvesi. Ruhi, manevi arınmanın en son, en mükemmel, en kamil yöntemini temsil eder.

Ancak Kur’an mesajının bu benzersizliği önceki inançların mensuplarını Allah’ın rahmetine ulaşmaktan alıkoymaz. İşte bu ayette belirtildiği gibi. li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca her biriniz için bir şeriat ve onu uygulama yöntemi belirledik. Bunu ancak Kur’an da bulursunuz. Daha önceki şeriatlara uyan insanlarında Allah’ın rahmetinden uzak olmadıklarını onaylayan bir ifade. Bu ifadeyi doğrulayan bir çok ayet bulursunuz Bakara/62 başta olmak üzere Kur’an da.

Leysû sevâen, min ehlil Kitab (Alu İmran/113) Ehli kitabın hepsi bir değildir diyerek Kur’an daima iyilerle kötüleri ayırır. Hiçbir zaman bir inanca ait bütün bir toplumu süpürmez ve atmaz.

İşte Kur’an bu mantığı biz Müslümanlara da vermek istiyor. Hesap gününe inanan, hatırlayın Bakara/ 62;

İnnelleziyne amenû velleziyne Hâdû venNesara vesSabiiyn.. (Bakara/62)

Müslümanlardan iman edenler, onu Müslümanlar diye algılamamız gerekiyor. Yahudilerden, Hıristiyanlardan, sabilerden men amene Billâhi kim Allah’a iman eder, velyevmil’ahiri kim ahirete iman eder, ve amile salihan ve kim de güzel işler yaparsa, bu üç ölçüyü doğru koyarsa, felehum ecruhum inde Rabbihim ve la havfün aleyhim ve lâ hum yahzenûn; onun karşılığını mutlaka görecektir. Evet, açık ayet. Hiç tevile, gıka mıka gerek bırakmayacak kadar açık. Ve onlar mutluluktan pay alacaklardır. Mahzun olmayacaklardır. Gelecek kaygısı duymayacaklardır.

İşte bunu ifade eden tek Kitap Kur’an dır biliyor musunuz dostlar.

        lev şaAllahu lecealeküm ümmeten vahideten eğer Allah dileseydi hepinizi tek bir topluluk yapardı. Neden tek, neden bir olmadı diye soranlara, bu işin tabiatı bu diyor Kur’an. Allah öyle dilemedi de ondan diyor. Yani insanlığı tek hizaya, tek çizgiye sokmaya çalışmanın, Allah’ın iradesine uygun olmadığını söylüyor. Bu çaba istese Hakk çaba olsun.

Bunun mümkün olmayacağını söylüyor. Allah dileseydi bunu yapardı diyor. Ama dilemedi. Yani kötü olacak, sapma olacak, batıl olacak, çirkin olacak, ki güzelin, ki iyinin, ki Hakk’ın değeri bilinsin. Kıyas yapılsın. İnsanlar iradesini kullansınlar. Eğer kötü olmasaydı, zaten insanın seçmesinden söz edilemez di. Neyi seçecekti, seçmek için en az iki şey olması lazım. Seçemeyen bir insanın da seçimine ödül verilmez. Ya da ceza verilmez. Çünkü zaten başka çaresi yok. Alternatifler olması durumunda insan iradesini kullanır. İradesini kullanması durumunda insan sorumlu olur. Sorumlu olması durumunda insan ödül ya da ceza alır. Bu böyledir. O nedenle de;

lev şaAllahu lecealeküm ümmeten vahide Eğer Allah isteseydi sizi bir tek topluluk, bir tek ümmet yapardı. Ama böyle bir şey istemedi.

ve lâkin liyeblüveküm fiyma ataküm Ya ne istedi; fakat size emanet ettikleri ile sizi sınamak için öyle yapmadı. Niçin öyle yapmadığının cevabı burada işte. Yani size emanet ettikleri ile sizi sınamak için.

Size vahiy emanet etti,

Size hayat emanet etti,

Size toprak emanet etti,

Size iktidar emanet etti,

Size insan emanet etti,

Sise peygamber emanet etti,

Size kitap emanet etti.

Bu emanetlere ihanet edip etmeyeceğinize bakarak ta hükmünü verecektir. Yani siz akıbetinizi davranışlarınızla belirleyeceksiniz. Ve bu davranışlarınız ya ihanettir, ya sadakat. Ya emanete ihanet edersiniz, ya da sadakat gösterirsiniz. İşte Allah’ta buna göre verecektir hükmünü.

festebikul hayrat o halde birbirinizi yok etmek için değil, hayırlarda yarışın.

Çok..! Çok önemli bir ilke. Evrensel bir ilke. O halde hayırlarda birbirinizle yarışın. Kim, Birbirinizle yarışması istenen kimler? Yukarıda;

li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca diye buyrulan; sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yöntem belirledik buyrulan o şeriat sahipleri. Hayırda yarışınız diyor.

Ey Allah’a inanan zümreler, Ey tek Allah’a inanan Yahudiler, Tek Allah’a inanan samimi Hıristiyanlar, tek Allah’a inanan daha başka inançlar ve ey Müslümanlar, hep beraber hayırda yarışın. Şerde yarışmayın. Bu güzel bire evrensel çağrı değil mi? Bu çağrıya hangi bozulmamış vicdan hayır diyebilir ki. Bu çağrı sadece Müslümanları mı kapsamaktadır. Bu çağrı insanlığa bir çağrıdır. Onun için Bu kitap insanlığın Kitabıdır. Bu kitap sadece Müslümanların değil, Hıristiyanların da kitabıdır. Gerçek Hıristiyanların, Gerçek Yahudilerin yani Musevilerin de kitabıdır. Gerçek muvahhitlerin kitabıdır. Ve onlara hayırda yarışı teklif etmektedir.

ilAllahi merci’uküm cemiy’an topyekun dönüşünüz Allah’a dır. feyünebbiüküm Bi ma küntüm fiyhi tahtelifun; İşte o zaman Allah ihtilaf ettiğiniz şeyleri size bir bir haber verecektir. Yani şu anda bir çok konuda çatışıyorsunuz, çekişiyorsunuz ama unutmayın ki bir gün gelecek, Allah aranızda Hakemlik yapacaktır. O zaman şu anda tartıştığınız, çekiştiğiniz, çatıştığınız bir çok şeyin gerçeğini O’ndan öğreneceksiniz.

Tabii bu şu manaya gelmez. Şu anda o tartıştığınız konuların gerçeği bilinmez. Ne yaparsanız yapın onları hakikatine ulaşamazsınız anlamına gelmiyor bu. Aslında şu manaya geliyor; Size gerçek bildirildi, ama siz bildirilmesine rağmen yine de, yine de kendi istikametinizde, kendi kafanızın doğrultusunda gittiniz. Yine de arzularınıza, hevalarınıza, isteklerinize uydunuz. Ama öyle bir gün gelecek ki sizin arzularınıza uymayacaksınız. Yani Allah’ın arzusuna uyacaksınız.

Öyle bir gün gelecek ki artık inkar edemeyeceksiniz. Hakikati Allah söyleyecek. Bizatihi size haber verecek ve siz de kabul etmek zorunda kalacaksınız.

        49-) Ve enıhküm beynehüm Bi ma enzelAllahu ve la tettebı’ ehvaehüm vahzerhüm en yeftinuke an ba’dı ma enzelAllahu ileyk* fein tevellev fa’lem ennema yüriydullahu en yusıybehüm Bi ba’dı zünubihim* ve inne kesiyren minen Nasi lefasikun;

 

        (Sana şu hükmü verdik): Onların aralarında Allâh’ın sana inzâl ettiği hüküm ile hükmet… Onların (nefsaniyetten kaynaklanan) gerçeğe dayanmayan isteklerine tâbi olma… Allâh’ın sana inzâl ettiğinin bazısından seni fitneye düşürmelerinden sakın! Eğer yüz çevirirlerse iyi bil ki, bazı suçlarından dolayı, Allâh onlara bir musîbet vermek istiyor… Muhakkak ki, insanların çoğu gerçekten bozuk inanca sahiptirler. (A.Hulusi)

49 – Ve şu emri indirdik: aralarında sırf Allahın indirdiği ile hükmet, keyiflerine tabi’ olma ve onlardan sakın Allahın indirdiği ahkâmın birinden seni şaşırtmasınlar, yine yüz çevirirlerse bil ki Allah onların bazı günâhları sebebiyle başlarına bir çoğu fasıktırlar. (Elmalı)

Ve enıhküm beynehüm Bi ma enzelAllah ve sen aralarında Allah’ın indirdiğine uygun olarak hükmet. Mükerreren geldi. Yukarıda 48. ayette ki emir tekrarlanmış oldu.

ve la tettebı’ ehvaehüm Onların keyfi yargılarına da uyma. Bu çok önemli. Ehvaehüm. Hüm zamiri onlara işaret ettiğine göre yine Müslümanlar ile ehli kitap arasındaki ilişkilere ilişkin olsa gerek bu ayetler. Ki zaten bendeniz bu ayetleri, Maide suresinin 42 ila 50. ve hatta daha ilerdeki ayetlerini Medine sözleşmesi ile birlikte düşünüyorum. Medine sözleşmesi Resulallah’ın Medine’ye hicretinden sonra Medine’de ki ehli kitap ile, özelde Yahudilerle yaptığı bir tevhit konfederasyonu anlaşmasıydı. Bu sözleşmede karşılıklı haklar ve hukuklar tescil ediliyor ortak bir strateji belirleniyor ve bu strateji çerçevesinde tevhidi mücadelede bir dayanışma teklif ediliyor, ya da imzalanıyordu. Ancak bu dayanışmaya ilk ihanet eden yine ehli kitap, Yahudiler oldular.

İşte burada Resulallah’a, onlar içinde; Onların kitaplarıyla, yani Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi söyleniyor ve keyfi yargılara uymaması buyruluyor.

Tabii bu sadece onlar için mi, yani ehvaehüm, ehvaeküm değil, yani bizim içinde geçerli bir deyim. Onların keyfi yargılarına bakmayacağız ama bizim keyfi yargılarımız iyidir mi diyeceğiz. Onlar keyfi yargı da bulunursa Allah bunu reddeder ama, biz keyfi yargıda bulunursak Allah buna bir şey demez. Çünkü biz Ümmeti Muhammed’e aitiz mi diyeceğiz. O zaman biz de Yahudileşmiş olmaz mıyız. Onlar da Allah’ın kendilerine iltimas geçeceğini düşünüyorlardı. Çünkü diyorlardı ki;

..nahnü ebnaullahi ve ehıbbauHU.. Maide/18

Biz Allah’ın oğullarıyız, dostlarıyız diyorlardı. Yani seçilmiş halk sakat düşüncesi. İşte bu onları içine kapanık hale getiriyor, kendilerini kutsallaştırıyorlar, başka inançları yok sayıyorlardı. Bu hakikate gözünü kapamak anlamına geliyordu. Eğer biz de böyle yaparsak, yani mensubiyetimizi ahlaki yetkinliğimize, davranışımıza, Allah’a karşı sorumluluğumuza bakmadan sırf mensubiyetimizi kullanarak cenneti istersek, Yahudileşmiş oluruz. Ben şuna mensubum, o halde ne yaparsam yapayım bundan aşağısı kurtarmaz demek Yahudileşmektir. Mensubiyetinizin hiçbir önemi olmadığını işte biraz önce Bakara/62. hatırlatarak, yine yukarıda ki 48. ayeti okuyarak söylemiş ve öğrenmiş olduk.

Mensubiyet hiçbir şeydir. Asıl olan sizin davranışınızdır. Neye mensup olduğunuz değil, mensup olduğunuz yere uygun davranıp davranmadığınızdır.

Sizin kendiniz için ne dediğinizin hiçbir önemi yok. Allah’ın sizin için ne dediğinin önemi var. Allah size ne diyor, bu çok önemli.

vahzerhüm en yeftinuke an ba’dı ma enzelAllahu ileyk Allah’ın sana gönderdiklerinden, seni yanıltmalarından sakın. Yukarıdaki, uyarının bir devamı.

fein tevellev fa’lem ennema yüriydullahu en yusıybehüm Bi ba’dı zünubihim Bu çok önemli sevgili dostlar, şu anda içinde bulunduğumuz duruma da tekabül ediyor: Eğer yüz çevirmekte ısrar ederlerse iyi bil ki Allah onları birtakım günahlarından dolayı cezalandırmak istiyor. Eğer ısrar ederlerse iyi bil ki Allah onları birtakım günahlarından dolayı cezalandırmak istiyor.

Bakınız bu çok önemli. Yani günahta ısrar aslında Allah’ın vereceği cezaya gerekçedir onun için.

Allah nasıl cezalandırır? Sizi günahınızla baş başa bırakır. Azarsınız. Azarsınız ve ondan sonra bellidir. Allah’a sırt dönersiniz. Allah’a sırt döndüğünüzde şeytanınızı rehber edinirsiniz. İlahi mesajı değil de, heva ve hevesinizi rehber edinirsiniz.

İşte o zaman ne olur? Ahlaki bir çöküş başlar. Ekonomik bir çöküş şeklinde de tezahür eder. Siyasi bir çöküş şeklinde de tezahür eder. Harp olur, kıtlık olur, yokluk olur, yangın olur, sel olur, fırtına olur, deprem olur. Günahlarınız sebebiyle. Nihayetinde gelir ve sizi bulur. İnsan davranışlarıyla Allah’ın dilemesi arasında doğrusal bir bağ vardır. Doğru bir ilişki var. İnsan davranışlarıyla, evrenin, yerin göğün davranışları arasında bir ilişki var. Çünkü insanın da rabbi Allah, yerin ve göğün de rabbi Allah’tır. Yerin ve göğün rabbinin izni olmadan yerin ve göğün harekete geçeceğini mi düşünüyorsunuz.

İnsanın Allah’a sırt dönmeden cezalandırılacağını mı düşünüyorsunuz. Ya da Allah’a isyan eden insana Allah’ın sessiz kalacağını mı düşünüyorsunuz. Bunlar hep yanlış şeyler.

Onun için burada da söylendiği gibi eğer yüz çevirmekte ısrar ederlerse iyi bil ki Allah onları bir takım günahları sebebiyle cezalandırmak istiyor. Yani burada aslında kendi kendilerini cezalandıran yine kendileridir. Çünkü bir takım günahlarıyla cezalanıyorlar. Toplumsal çözülme biçiminde, ekonomik bozulma biçiminde, siyasal bozulma biçiminde, ahlaki bozulma biçiminde, harptir, zelzeledir ve başka afetler biçiminde işte Allah böyle cezalandırıyor.

ve inne kesiyren minen Nasi lefasikun; Unutmayın ki insanlardan çoğu fasıktırlar.

        50-) Efe hukmel cahiliyyeti yebğun* ve men ahsenü minAllahi hükmen likavmin yukınun;

        (Yoksa) Cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Hakikata yakîni olan topluluk için, Allâh’tan daha güzel hüküm veren kimdir? (A.Hulusi)

50 – Durmuşlar da cahiliyet devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah dan daha güzel hüküm verecek; fakat bunu yakın şanından olan bir kavim anlar. (elmalı)

Efe hukmel cahiliyyeti yebğun yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar.

Gerçekten de vahiy almış, Allah’ın kendilerine tenezzül buyurmuş olduğu bir toplum vahye sırt dönebiliyorsa eğer, Bu şu anlama gelir; Onlar cahiliye yasalarını, Allah’ın yasalarına tercih ediyorlar. Bu anlama gelir.

Cahiliye yasası; Sırf dünyevi yararlılık, menfaat, çıkar ölçütünün egemenliğidir. Cahiliye yasasının tipik özelliği budur. Her çağda, her dönemde, her mekanda, her zamanda eğer bir yasanın cahiliye yasası olup olmadığını anlamak istiyorsanız, o yasanın nihai amacının hedefinin ne olduğuna bakın. Çıkar üzerine, insanın basit çıkarları, dünyevi yararlılıkları üzerine kurulmuşsa.

İnsanın ebedi mutluluğuna, insanın ebedi saadetine, insanın ebedi hayatına da bir cevap getiremiyorsa, bir katkıda bulunmuyorsa, yalnızca dünyevi çıkarlarını göz önüne alıyorsa bir yasa,

İnsanın yalnızca maddesini göz önüne alıyor da ruhunu ihmal ediyorsa, manasını ihmal ediyorsa, işte o yasa cahiliye yasasıdır. Yani nasıl ayırırız diyorsanız eğer, basittir. Böyle ayırabilirsiniz.

ve men ahsenü minAllahi hükmen likavmin yukınun; Aklı başında bir toplum için Allah’tan daha iyi yasa koyucu, Allah’tan daha iyi yasa yapıcı olabilir mi? Elbette ki cevabı belli. Aklı başında biri için olamaz.

Niçin?

1 – Allah insandan büyüktür.

2 – Allah insanı kıskanmaz.

3 – Allah’ın yaptığı yasadan hiçbir çıkarı yoktur. Eğer insana yasa yaptırırsanız, yasayı yapanlar kendi çıkarlarını önde tutarlar. Yani nalıncı keseri gibi kendilerine yontarlar. Yaptıkları yasa da mutlaka kendilerine bir çıkar sağlarlar. Niçin sağlamasın ki. Eğer insana yaptırırsanız yasayı, insanın tabi olduğu hedefleri insana çizdirirseniz, o, o hedefleri belirlemekle görevlendirdiğiniz insanlar size hükmederler. Sizin üzerinizde bir güç vehmederler kendilerinde. Eşitinizi – efendi. Eşitinizi – ilah edinmiş duruma düşersiniz. Oysa ki onlar da sizin gibi insandı. Onun için bu sorunun Kur’an ın sorduğu bu sorunun cevabı çok açık.

        51-) Ya eyyühelleziyne amenû la tettehızül yehude ven nesara evliya’* ba’duhüm evliyaü ba’d* ve men yetevellehüm minküm feinnehu minhüm* innAllahe la yehdil kavmez zalimiyn;

        Ey iman edenler… Yahudileri ve Hristiyanları hâmi – dostlar edinmeyin… Onlar birbirlerinin dostu – hâmisidirler… Sizden kim onları hâmi – dost edinirse, muhakkak ki o da, onlardandır… Muhakkak ki Allâh zâlimler topluluğuna hidâyet etmez (nefsine zulmedenlere hakikati yaşatmaz)! (A.Hulusi)

51 – Ey o bütün iman edenler! Yahudi ile Nasârâ’yı yar tutmayın, onlar ancak birbirlerinin yaranıdırlar, içinizden her kim onlara yardaklık ederse muhakkak onlardan ma’duddur, Allah ise zulüm edenleri doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler, la tettehızül yehude ven nesara evliya’ Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyiniz.

Dost edinmeyiniz diye çevirmedim. Çünkü Kur’an da veli, evliya ifadesinin o kadar farklı anlamları var ki, farklı bağlamlarda farklı anlamlar yükleniyor bu kelimeye.

Bu konuya aslında Alu İmran 28. ayette ve Nisa / 139. ayetinde işlemiştim daha önce. Ama şimdi de bir nebze durmak istiyorum.

Evliya kelimesi dedim. Kur’an da farklı bağlamlarda farklı anlamlarla kullanılıyor. Dost, yoldaş, sırdaş, otorite, müttefik, velayet, vesayet, koruyucu vs. gibi. Bunların hepsi farklı anlamlar. Dost farklı, velayet farklı, sırdaş, otorite farklı. Mesela otorite siyasi bir anlamdır. Müttefik ise sosyal bir anlamdır. Hatta askeri bir anlamdır. Yani savunma ile ilgilidir. Velayet ve vesayet ise biraz daha bireyseldir. Onun için farklı farklı yerlerde farklı anlamlar yüklenmiş. Bu nedenle dost diye çevirmedim. Bizatihi, veli diye çevirdim. Şimdi bütün bu anlamları şu başlıklar altında kategorize edebiliriz.

1 -İnsani velayet,

2 – Dini velayet,

3 – Ahlaki velayet,

4 – Sosyal velayet,

5 – Politik velayet gibi başlıklar altında düşünebiliriz.

Bunlardan birincisi, yani İnsani velayet serbesttir. Bazı durumlarda ise şarttır. Burada din farklılığı, inanç farklılığı gözetilmez. İnsani dostluk, Kur’an tarafından yasaklanmamıştır. Zaten Resulallah’ın uygulamasında da biz bunu görüyoruz. Resulallah vefat ettiğinde, yani Kur’an tamamlandıktan sonra bir Yahudi tüccara Ebu Şahm isimli bir Yahudi tüccara borçlu olarak vefat etti. Demek ki ilişkisini sürdürüyor, hatta borç alacak kadar. Zırhını rehin verecek kadar. Böyle bir yakın ilişki. Üstelik aldığı borçta buğday borcudur. Yani tahıl borcudur. Yiyecek borcudur.

Diyeceksiniz Resulallah’ın vefat etmesine yakın İslam devleti neredeyse Arap yarımadasının tamamını sınırları içine almış Hakimiyetini pekiştirmişti, Necran gibi zengin ve verimli arazileri içine katmıştı.Büyük bir gelire sahipti aynı zamanda. Niçin Resulallah böyle bir borç alma ihtiyacı hissetti. Veya hissettiyse niçin bir Yahudi den aldı. Bunlar çok önemli sorular ve bu soruların cevabı belki de bugün bizim ilişkilerimizde bir ışık, bir yol gösterici olsun için böyle yaptı gibi bir cevabı olabilir.

Bu sebeple İnsani velayet, yani insani ilişki, dostluk yasaklanmamıştır. Dini ilişki yasaklanmıştır. Dini velayet. Dinsel açıdan onları size veli edinemezsiniz. Otorite edinemezsiniz. Dini olarak otoriteniz olması, kesinlikle Kur’an ın yasakladığı alana girer.

Üçüncü ve dördüncüsü yani ahlaki ve sosyal amaçlı velayet, dostluk ise mahsurludur. Mahsurları giderilirse sakıncası yoktur. Ama mahsurları giderilmese yasaklanmıştır.

Beşinci politik velayet ise görecedir. Yani politik velayet; duruma, konjonktüre bakarak karar verilir. Politik olarak ittifak yapalım, yardımlaşalım, ki Resulallah’ın Medine de, Medine vesikasının çıkışı işte bu tür velayet üzerinedir. Aslında bu konudaki velayeti Mumtahine suresinin 7 – 8 – 9. ayetleri çok güzel açıklıyor. Mumtahine suresinde ki bu ayetlerin gerçi nüzul sebebi, iniş nedeni, Hatıp Bin Ebi Belta’nın Mekke de ki yakınlarını ve mallarını garantiye ve güvenceye almak için Resulallah’ın seferberlik haberini, Mekkeli müşriklere göndermek istemesi üzerine indi bu ayetler. Hatıb, Müslüman’dı. Bedr’e katılmış bir sahabe idi ama o, orada ki yakınlarından endişe ederek Mekkelilere Resulallah’ın seferberliğini gizlice haber gönderdi. Yolda yakalandı habercisi ama bu işe teşebbüs etti Hatıb. Bunun üzerine Kur’an; “Sizin ey iman edenler, sizin ve benim düşmanlarımı veliler edinmeyin, evliya edinmeyin.” Dedi. Çok önemli. Mumtahine suresinin İşte ilk, aslında 9 ayeti bu konuya ayrılmıştır. Benim ve sizin düşmanlarınızı veliler, evliya edinmeyin.

Burada açıktır, tabii burada Müşriklerle ilgili diyeceğiz ama fark etmiyor. Yani Müslüman olmayan herkesi kapsayan ilişkinin sınırlarını veriyor. Orada şöyle deniliyor; Düşmanlıkta, yani 7 – 8  ve 9. ayetler bu; Düşmanlıkta ve muhalefette dost edinmemek. Eğer onlar size karşı savaşmışlarsa, yani size karşı savaş açanlar. Sizi yeryüzünden ya da vatanınızdan, ülkenizden sürüp çıkarmaya kalkanlar. Yani sizin siyasal geleceğinize kastedenler. İslam cemaatinin güvenliğini ihlal edenlere karşı velayet, düşmanla işbirliği olarak adlandırılıyor.

İşte yasak olan, mutlak yasak olan dostluk budur. Yoksa bunun dışında Müslüman olmayanlarla insani ilişkinin yasaklanması değildir.

ba’duhüm evliyaü ba’d Onlar birbirlerinin velisidirler.

Herkesin, birbirinin Taberi, Zemahşeri başta olmak üzere hepsi de böyle anlamış zaten. Yani Yahudiler ve Hıristiyanlar birbirlerinin velisi dostu değil, Yahudiler Yahudilerin, Hıristiyanlar Hıristiyanların dostudur. Onlar sizi gerçek dost edinmezler. Yani siz onları edinirsiniz ama, onlar size dostmuş gibi davranır, fakat gerçekte dost olmazlar.

ve men yetevellehüm minküm feinnehu minhüm sizden her kim onları veli edinirse kesinlikle o, onlardan olur.

Çok ilginç bir hitap. Bu ibareyi nasıl anlayacağız. Yani onları dost edinen, veli edinen onlardan olur. Eğer inşa cümlesi olarak anlarsak mana değişir. Ayetin girişinde ki yasak, yani onları dost edinmeyin yasağının anlamı değişir. Mutlak olur. Her halükarda, hiçbir durumda dostluk kuramazsınız inşa cümlesi ise bu. Yani sizden her kim onları dost edinirse, veli edinirse onlardan olur. Ama ihbar cümlesi olarak alırsak bunu, haber cümlesi; Sizden her kim onları bu manada dost edinirse o, zaman içerisinde onlar gibi olmaya başlar. Yani sonunda onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi inanmaya ve onlar gibi duyup görmeye başlar.

Bu çok önemli ve bence doğru mana bu ikincisidir. Bu ikincisi ise eğer o zaman ayetin üstünde, yukarıda gelen yasak Konjonktür el olmuş olur. Yani duruma göre değişir. O yasak, illetine mebni bir yasak olur. Eğer illeti ortaya çıkarsa, yani sizi onlar gibi edecek olan tüm ilişki yasak boyutuna girer, ama sizi onlara benzetmeyecek ilişki yasak kapsamına girmez. Burada asl olan yasak şudur; Ahlaki ve politik velayettir.

Ahlaki velayet onların hayat tarzını kabul etmektir. Politik velayetse onları başınıza, üstün, otorite olarak kabul etmektir. Bunlar elbette ki yasaktır.

innAllahe la yehdil kavmez zalimiyn; kuşku yok ki Allah zalim bir topluluğa rehberlik etmez.

        52-) Feteralleziyne fiy kulubihim meredun yüsari’une fiyhim yekulune nahşa en tusıybena daireh* fe’asAllahu en ye’tiye Bil’fethı ev emrin min ındiHİ feyusbihu alâ ma eserru fiy enfüsihim nadimiyn;

 

        Sağlıklı düşünemeyenlerin (münafıkların), “Olayların akışının bizim aleyhimize dönmesinden korkuyoruz” diyerek, onların (Yahudi ve Nasaranın) arasına süratle daldıklarını görürsün… Umulur ki Allâh, açıklık veya (HÛ) indînden bir hüküm getirir de, (onlar) içlerinde sakladıklarından (nifaktan) pişmanlık duyarlar. (A.Hulusi)

52 – Onun için yüreklerinde nifak illeti olanları görürsün ki onların içine koşar dururlar ne yapalım tersine bir devrin başımıza dönmesinden korkuyoruz derler, memul ki Allah yakında o fethi veya nezdi İlâhîsinden bir emir ihsan ediverir de nefislerinde gizlediklerine pişman olurlar. (Elmalı)

Feteralleziyne fiy kulubihim meredun yüsari’une fiyhim yekulune nahşa en tusıybena daireh Bakın ne diyor ayet;

Kalpleri hastalıklı olanların; “Başımıza bir iş gelmesinden endişe ederiz, yani işin ters dönmesinden endişe ederiz.” diyerek ötekilerin işine yarayacak bir tavır sergilemekte yarıştıklarını görürüsün.

Burada söylenmek istenen, direnci zayıflatan her tür tavır düşmana yardım ve yataklık olarak görülür diyor. Söylenen şudur sevgili dostlar. Yani işin ters dönmesinden korkarız deyip de onların işine gelen bir tavır sergilemek. Müslümanlarla beraber bu adamlar. Yarım inançlılar. Ancak bunlar inançlarını öyle bir şey üzerine bina etmişler ki, o da çıkarları. Onun için de daima onları da gözetiyorlar. Yani biz buradayız, biz kâr edeceğiz diye buradayız., ama zarar ederiz diye de korkuyoruz diyorlar. Böyle çıkar üzerine kurulmuş bir inanç, oturmuş bir inanç, işte bu burada ifade edilen.

fe’asAllahu en ye’tiye Bil’feth belki Allah bir zafer verir ev emrin min ındiH ya da O’nun katından bir talimat gelir de feyusbihu alâ ma eserru fiy enfüsihim nadimiyn; içlerinde sakladıkları düşüncelerden dolayı vicdan azabı çekmeye başlarlar. Yani onları vicdanları ile baş başa bırakıyor yarım inançlıları. Bu çıkar üzerine inanç kuran insanları. Yani Allah’ın söylediği mutlak hakk’tır, ben burada onun için varım diye değil de, çıkarımız var burada olmaktan diye burada olanları Allah, belki vicdanınız sızlar, hakikati görürsünüz de diyerek kendi vicdanlarına havale ediyor.

        53-) Ve yekulüllezine amenû ehâülailleziyne aksemu Billahi cehde eymanihim innehüm leme’aküm* habitat a’malühüm feasbehu hasiriyn;

 

        İman edenler derler ki: “Sizinle beraber olduklarına, bütün güçleriyle Allâh adına yemin edenler bunlar mı?” Yaptıkları boşa gitmiştir; hüsrana uğrayanlar olmuşlardır. (A.Hulusi)

53 – Müminler de hâ, derler: Şunlar mı o, sizinle beraber olduklarına olanca yeminleriyle Allaha yemin edenler?, bütün çabaladıkları boşuna gitti de hüsran içinde kaldılar. (Elmalı)

        Ve yekulüllezine amenû İman edenler de derler ki onlara karşın, gerçek iman edenler, tam iman edenler, ehâülailleziyne aksemu Billahi cehde eymanihim innehüm leme’aküm var güçleriyle sizinle beraber olacaklarına dair yemin edenler bunlar mı? Şimdi şu adamlar mı, sizine beraber yemin edenler, var güçleriyle yemin edenler şunu diyen adamlar mı. Yani çıkarını önceleyen insanlar Münafıklığı bir tabiat haline getirirler.

Niçin? Çünkü onların sabit bir hakikati olmaz. Çıkarları nereye dönerse onlar da oraya dönerler. Onun için münafıklığın farklı bir ismi de çıkarcılıktır. Çıkarları, gündelik çıkarları, dünyevi çıkarları nerede ise bakarsınız o gün oradadırlar. Ertesi gün onları dün oldukları yerde göremeyebilirsiniz. Neden derseniz eğer, çıkarları farklı yere kaymıştır da onun için. Böyle bir ahlaksızlığı Kur’an reddediyor ve yeriyor.

habitat a’malühüm ve onlar için, bu keskin ifadeyi kullanıyor; Onların bütün çabaları boşa gitmiştir. Evet, çünkü onlar, aslıda güzel şeyler yapıyorlar ara sıra. Lakin bu güzellikleri iyiliğe ve güzelliğe inandıkları için yapmıyorlar. Çıkarları için yapıyorlar. Görüyorsunuz sevgili dostlar, niyetiniz eyleminizi belirliyor. feasbehu hasiriyn; Ve kaybeden onlar olmuştur.

        54-) Ya eyyühelleziyne amenû men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillahu Bi kavmin yuhıbbuhüm ve yuhıbbuneHU ezilletin alel mu’miniyne e’ızzetin alel kafiriyn* yücahidune fiy sebiylillâhi ve la yehafune levmete lâim* zâlike fadlullahi yü’tıyhi men yeşa’* vAllahu Vasi’un ‘Aliym;

        Ey iman edenler… Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allâh (onun yerine) öyle bir topluluk getirir ki, (O) onları sever, (onlar da) O’nu severler… İman edenlere karşı alçak gönüllü, hakikati inkâr edenlere karşı onurludurlar. (Onlar) hiçbir kınayanın kınamasından korkmaksızın, Allâh uğruna mücahede ederler… (A.Hulusi)

54 – Ey o bütün iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun: Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever, onlar Allah’ı severler, müminlere karşı boyunları aşağıda, kâfirlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda mücahede ederler, dil uzatanın levminden korkmazlar, işte o Allahın fazlıdır, onu dilediğine verir, ve Allah vasi’dir, alîmdir. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû Ey iman edenler, men yertedde minküm an diynih içinizden her kim dinine sırt çevirirse.

Burada sözleşmeye ihanet ederse, Ra’d suresinin 11. ayetini hatırlayın.

..innAllahe la yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim.. Ra’d/11

        Allah, kendi özlerinde olanı değiştirmedikçe insanlar, o toplumun halini değiştirmez. Bir toplumun halini değiştirmez.

        Burada İman bir sözleşmedir dostlar. İslam bir Allah sözleşmesidir. Bu sözleşmeye ihanet edenlere Allah, dinden çıkanlar olarak bakıyor. İşte onu dile getiriyor. Sözleşmeye ihanet edenler, hainlerden emanet alınır.

        men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillahu Bi kavmin yuhıbbuhüm ve yuhıbbuneH İyi bilin ki Allah, zaman içinde onun yerine başka bir toplum getirir, O onları sever, onlar da O’nu. Yani sözleşmeye ihanet eden hainler görevden alınırlar, İslam ve iman onlardan alınır, ihanet etmeyecek yepyeni bir kavme verilir.

        ..in yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti Bi halkın cediyd; İbrahim/19

        Eğer siz ihanet ederseniz sizi siler, topunuzu siler yeryüzünden yepyeni bir yaratıp getirir, hatta böyle tercüme edeyim. Yani insan soyu, tutun ki insandan umut kesilsin. İnsan soyundan ümit keserse Allah, artık işe yaramaz olursanız, sizin topunuzu siler; ve ye’ti Bi halkın cediyd yepyeni bir yaratık getirir. Sizden üstün bir yaratık. Onun için, bunu da yapar Allah.

Bu çok önemli. Burada onlar O’nu sever, O’da onları diyor. Yani sevgiyi, insanla arasında paylaştığını, vedud olan Allah hem sevilip hem de sevdiğini söylüyor. Yani Allah sadece sevmekle kalmıyor, insandan, sevilmesini de istiyor. Sevgiyi insandan istiyor Allah.

ezilletin alel mu’miniyne e’ızzetin alel kafiriyn daha ne yaparlar o gelenler; Demek ki gidenlerin kötülükleri buymuş, onu da oradan anlıyoruz. Yeni gelenler Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı şiddetli davranırlar. Bunun özeti şudur dostlar. İmanın önünde eğilirler, inkarın önünde dik dururlar. Bunun anlamı budur. İmanın önünde eğilirler. Demek ki imanın önünde eğilmeyenler, inkarın önünde eğiliyorlar. Tersi geçerli.

İnkarın önünde eğilip de imanın önünde şiddetli duranlar, kafasını kaldıranlar,

Mümine karşı yiğitlik taslayanlar, erkeklik taslayanlar, ama kafirlerin önüne gelince öyle el pençe divan durup ellerini ovuşturanlar.

Müminlere karşı burnundan kıl aldırmayıp, kafirlerin önünde yerlere yuvarlananlar, yatanlar, dokuz takla atanlar. Onlar, işte onlar için söylüyor. Sizden Hakkı alır, Hakk’ı taşıma vazifesini böyle yapmayanlara veririz diyor ve ey müminler imanın önünde toprak gibi olun, ama inkarın önünde kaya gibi olun diyor.

yücahidune fiy sebiylillâhi ve la yehafune levmete lâim Allah yolunda tüm çabalarını sergiler. Evet, Allah yolunda tüm çabalarını sergiler, kınayacak olanın da kınamasından korkmazlar bu yeni gelenler. Yani halk ne de demeden önce, Hakk ne der derler. Hakk’ın dediğini halkın dediğinden önde tutarlar. Allah ne der diye sorarlar bir iş yapacakları zaman El ne der diye değil.

zâlike fadlullahi yü’tıyhi men yeşa’ işte bütün bu özellikler Allah’ın dilediğine bahşettiği lütfudur. vAllahu Vasi’un ‘Aliym; zira Allah lütfunda sınırsızdır, her şeyi bilendir.

        55-) İnnema Veliyyükümullahu ve RasuluHU velleziyne amenülleziyne yukıymunes Salate ve yü’tunez Zekate ve hüm raki’un;

 

        Sizin Veliyy’niz sadece Allâh’tır, “HÛ”nun Rasûlüdür ve (şu) iman edenlerdir ki, onlar salâtı ikame ederler ve rükû hâlinde zekâtı verirler. (A.Hulusi)

55 – Sizin veliniz evvel Allah, sonra Resulü, sonra o iman etmiş olanlardır ki namaza devam ederler ve rükû’ halinde zekât verirler.  (Elmalı)

İnnema Veliyyükümullahu ve RasuluHU velleziyne amenü yalnızca Allah, Resulü ve inananlardır sizin veliniz. Yukarıdaki sorulara cevap. Yukarıda ki şunları şunları dostlar edinmeyiniz ayetinin bir devamı. Peki kimi dost edinelim diye soracak olursanız; Allah yetmez mi..! Resulü yetmez mi..! Müminler size yetmedi mi de gittiniz kendinize size ihanet edecek olanları dost edindiniz diye soruyor adeta.

        Elleziyne yukıymunes Salate Onlar ki salatı ikame ederler,

        Salatı ikame ederler diye çevirdim. Bu üç manaya birden gelir. Namazı kılarlar, duayı sürekli ayaklandırırlar ve Allah’ı desteklerler. Üç manaya birden de gelir.

ve yü’tunez Zekate arınmak için mali yükümlülüklerini yerine getirip zekatı verirler. ve hüm raki’un; çünkü onlar Allah’a boyun eğerler.

Namazın sembolize ettiği hakikat bu imiş dostlar. Aslında secde ile siz, bir şey söylemiş oluyorsunuz;

Ya rabbi, ben sadece sana boyun eğiyorum.” Demiş oluyorsunuz.

56-) Ve men yetevelellahe ve RasuleHU velleziyne amenû feinne hızbAllahi hümül ğalibun;

 

Kim Allâh’ı, “HÛ”nun Rasûlünü ve iman edenleri veliyy edinir ise, (bilsin ki) muhakkak Allâh taraftarları, galip gelecek olanların ta kendileridir! (A.Hulusi)

56 – Ve her kim Allah ve Resulüne iman edenlere yar olursa şüphe yok ki Allah hizbidir ancak galip olacaklar. (Elmalı)

Ve men yetevelellahe ve RasuleHU velleziyne amenû Allah’ı, Resulü ve inananları veliy edinenler var ya, feinne hızbAllahi hümül ğalibun; işte onlardır Allah taraftarı olanlar ve galip gelecek olanlar onlardır.

 

 

57-) Ya eyyühelleziyne amenû la tettehızülleziynettehazû diyneküm hüzüven ve le’ıben minelleziyne utül Kitabe min kabliküm vel küffare evliya’* vettekullahe in küntüm mu’miniyn;

 

Ey iman edenler… Sizden önce kendilerine hakikat bilgisi verilenlerin, dininizi alay, eğlence konusu edinenlerini ve hakikati inkâr edenleri veliyyler edinmeyin! Eğer iman ehliyseniz Allâh’tan korunun! (A.Hulusi)

57 – Ey o bütün iman edenler! Ne o sizden evvel kitap verilenlerden dininize eğlence ve oynamak yerine tutanları ne de diğer kâfirleri dost tutmayın, Allah dan korkun eğer müminlerseniz. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû ey iman edenler, la tettehızülleziynettehazû diyneküm hüzüven ve le’ıben minelleziyne utül Kitabe min kabliküm vel küffare evliya

Dikkat buyurun lütfen, siz ey iman edenler, gerek daha önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan, gerekse vahyi inkar edenlerden, dininizi hafife alan ve onu oyuncak edenleri dost edinmeyin.

Yukarıdakine bir açıklama. Aslında bu ayet, 51. ayetin tefsiridir. Kimleri dost edinmeyelim; Yani tüm Müslüman olmayanları değil, onlar içinden asıl sizin dininizle eğlenen, onu küçümseyen, onu hafife alan ve onu oyuncak edenleri. Tabii sizin dininizle değil sadece. Çünkü burada o yok. Aslında kendi dinleri de hafife alanlar buna dahil.

Şimdi bu la’b ve lehv edinme, hüzüv edinme nasıl olur onu kısaca maddeler halinde özetleyeyim dini hafife almak, oyuncak etmek.

1 – Ciddiyetsizlik. Dinin emir ve yasaklarına karşı ciddiyetsizlik. Onun için bugün Müslüman’ım diyene sorulacak ilk soru; “Sen ciddi misin..!” sorusudur. Ben berberim dese bir insan, otur traş et derler. Ama ben Müslüman’ım diyenin berber iddiası kadar haysiyeti yok mu. Yani İslam iddiası yok mu. Bu bir iddia. İddianızı nasıl ispat edeceksiniz. İspatı yok mu bunun? Berber olmanın, demirci olmanın, simitçi olmanın, kömürcü olmanın bile bir ispatı var da Müslüman olmanın ispatı olması mı..! Bunlardan daha adi bir iddia mı bu. Haşa..! Onun için iddiasını ispat etme ciddiyetini göstermeyenler işte o ciddiyetsizler, onlara diyor Kur’an; Dinini oyuncak edenler. (Enam/70)

2 – Kutsal bilinen değerleri tahkir edenler. Batıl ya da Hakk insanların inandığı değerlere hakaret etmek yasaktır. Biz Müslümanlar bunu yapmayız.

3 – Kişinin kendi inancına karşı laubalileşmesi. İşte bu da inancını oyuncak etmesidir. Onunla dalga geçmesidir. Bir şeye inandığını söylüyor, örneğin Kur’an a inanıyorum diyor. Ama bakıyorsunuz Kur’an ın tam zıddını yapıyor. Kur’an a inandığını söylüyor, peygambere ümmet olduğunu söylüyor, Müslüman olduğunu söylüyor. Müslüman olmak Allah’a teslim olmak demektir. Ama bakıyorsunuz Allah’ın verdiği hükme sırtını dönüyor. Bu ciddiyetsizliktir. Başta ciddiyetsizliktir. Tabii ondan daha öte bir şeydir.

4 – İlahi yasalarla oynamak. İşte dini oyuncak etmek oyun etmek. İlahi yasalarla oynayıp onların gerçek anlamlarından çarptırmak onları. Çarpıtmak. Bir takım te’villerle onları tahrif etmek.

İşte bütün bunlar Kur’an da ki bu ayetin alanına giriyor. Dinlerini hafife alanlar ve oyuncak edenler.

vettekullahe in küntüm mu’miniyn; eğer gerçekten inanıyorsanız Allah’a karşı saygılı olun. Yani bunu yaparsanız Allah’a karşı saygısızlık yapmış olursunuz.

58-) Ve izâ nadeytüm iles Salatittehazûha hüzüven ve le’ıben zâlike Bi ennehüm kavmün la ya’kılun;

 

Salât için ezan okuduğunuzda, ezanı alay ve eğlence edindiler… Bu, onların aklını kullanamayan bir güruh olmalarından ötürüdür. (A.Hulusi)

58 – Namaza ezan okuduğunuz zaman onu bir eğlence ve oyun yerine koyuyorlar, bu işte onların akılları ermez bir güruh olmalarından. (Elmalı)

Ve izâ nadeytüm iles Salatittehazûha hüzüven ve le’ıbe Onları yanınıza çağırdığınız zaman onu hafife alırlar ve oyun ederler. Onlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler. Bir önceki 57. ayette belli oldu.

Peki nasıl namaza çağırılıyorlar?

1 – Eğer salatı, bu ayette ki salatı formel anlamda alırsak, yani namaz anlamında alırsak, direkliğine, namazın sütun oluşuna bir göndermedir bu. Namaz dinin direğidir. Dolayısıyla namaza başlayan bir insan İslam’a otomatik olarak girmiş sayılır. Bu ona delildir.

2 – eğer namazı, ayetteki salat’ı dua anlamına alırsak ibadete, ibadet manasına gelir. Yani onları ibadete çağırdığında anlamını taşır. Ama ben 1. sini daha doğru buluyorum. Ve onlar ibadete çağırıldıklarında nasıl dalga geçiyorlar. Yani nasıl hafife alıyorlar ve oyun ediyorlar.

Şuna yoruyorum ben bunu. Onların hepsi Arapça konuşuyorlardı. Yahudiler, Hıristiyanlar, müşrikler. Salat dua manasına geliyordu Arap dilinde. Fakat Müslümanlar salattan onların o güne kadar görmediği bir şekil anlıyorlar, yani namaz kılıyorlardı. Onlar dua ile namaz arasındaki bu ilişkiyi anlayamıyorlardı. Onun için de “Bakın salata çağırıyorlar ama  yaptıkları hareketlere bakın.” Diye dalga geçiyorlardı. Benim yaptığım yorum, Onların, salatın kelime manası olan dua ile namaz arasındaki ilişkiyi kuramamaları, Namazın, duanın harekete dönüşmüş biçimi olduğunu anlayamamaktan kaynaklanıyordu. Onun içinde dalga geçiyorlar, alay ediyorlardı.

zâlike Bi ennehüm kavmün la ya’kılun; Bu onların kafalarını kullanmayan bir topluluk olduğunu gösterir.

Evet, çünkü namazın, duayı sembolize eden müthiş bir hareket olduğunu bilmiyorlar.

59-) Kul ya ehlel Kitabi hel tenkımune minna illâ en amenna Billahi ve ma ünzile ileyna ve ma ünzile min kablü, ve enne eksereküm fasikun;

 

De ki: “Ey hakikat bilgisi verilmiş olanlar, yalnızca hakikatimiz olan Allâh’a, bize inzâl olunana ve daha önce inzâl olunana iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Sizin ekseriyetiniz, yoldan çıkmışlardır!” (A.Hulusi)

59 – De ki ey Ehli kitap siz sırf şunun için bizden hoşlanmıyorsunuz: Biz Allaha iman ettiğimiz gibi hem kendimize indirilene hem daha evvel indirilmiş olana iman etmekteyiz, sizin ise ekseriniz fâsıksınız. (Elmalı)

Kul ya ehlel Kitab Secdenin, Allah’a ilanı aşk olduğunu, yani biraz önce söylendiği gibi. Ayette de aslında açıklandı 55. ayette; ve hüm raki’un;

Evet, çünkü onlar Allah’a boyun eğerler. Aslında secdenin her hareketin bir gerçeği sembolize ettiğini, kulun Allah karşısında ki aczi yetini ve kulluğunu itirafını sembolize ettiğini bilmeyecek kadar akılsızdır onlar.

Kul ya ehlel Kitabi hel tenkımune minna illâ en amenna Billahi ve ma ünzile ileyna ve ma ünzile min kablü De ki; Ey kitap ehli şimdi biz yalnızca Allah’a ve bize ve bizden önce indirilenlere iman ettik diye kusur mu işledik. Sor onlara. ve enne eksereküm fasikun; Şu bir gerçek ki çoğunuz yoldan çıkmışsınız. Evet, yani Tevrat’a, İncil’e ve Kur’an a çağıran tek çağrı İslam’ın çağrısıdır dostlar. Allah’a ahirete ve Salih amel işleyen kimsenin mutlu olacağını itiraf eden tek Kitap da Kur’an dır. Bu çok önemli.

60-) Kul hel ünebbiüküm Bi şerrin min zâlike mesübeten indAllah* men leanehullahu ve ğadıbe aleyhi ve ceale minhümül kıradete vel hanaziyre ve abedet tağut* ülaike şerrun mekanen ve edallü an sevais sebiyl;

 

De ki: “Allâh indînde, yapa geldiklerinin karşılığı ne kadar kötüdür, bu konuda size haber vereyim mi? Allâh’ın lânetlediği ve gazap ettiğidir o kimse! (Allâh) onları maymunlar (düşünmeden taklitle yaşayanlar), domuzlar (şehevî zevkleri için yaşayanlar) ve tağuta (şeytana – vehmine – dürtülerine) tâbi olarak yaşayanlar hâline dönüştürmüştür! İşte bunlardır mekânı en kötü olanlar ve yolun ortasından sapanlar! (A.Hulusi)

60 – Deki: Size Allah yanında cezaca ondan daha fenasını haber vereyim mi? O kimseler ki Allah kendilerine lânet etmiş, gadabına uğratmış, onlardan maymunlar, hınzırlar ve taguta tapanlar yapmış, işte bunlar mevki’ce daha fena ve düz yoldan daha sapkındırlar. (Elmalı)

Kul hel ünebbiüküm Bi şerrin min zâlike mesübeten indAllah De ki; Allah katında bunlardan daha beter bir cezayı hak edenleri size söyleyeyim mi? men leanehullahu ve ğadıbe aleyh onlar Allah’ın lanet ve gazabına uğrayanlardır. ve ceale minhümül kıradete vel hanaziyre ve abedet tağut şeytani otoritelere kul oldukları için.

Bu çok önemli, şeytani otoritelere kul oldukları için maymunlaştırdıkları ve hınzırlaştırdıklarıdır.

Bakara 65. ayette ben bu maymunlaştırmayı işlemiştim hatırlayın. ..lehum kûnû kıradeten hasiiyn; ayetini işlerken. Bunu Mücahit, büyük müfessir, tabiin müfessiri Mücahit, biçim olarak maymunlaşma değil, ahlaken maymunlaşma olarak alıyor. Ahlaken maymunlaşmak taklitçiliktir.

Hınzırlaşma nedir peki? Ahlaksızlaşmadır. Cinsel ahlaksızlaşma, cinsel ahlakı tamamen devre dışı bırakıp, affedersiniz, Kur’an ın söylediği kelime ile domuzlaşmadır. İşte bir toplum maymunlaşınca taklitçi kesilir, domuzlaşınca da tamamen ahlaki her tür normu, her tür ilkeyi bir tarafa bırakır. İşte onu söylüyor, bu bir cezadır. Yani Allah bir topluma bundan daha büyük bir ceza mı verir. Ahlaksızlaşır ve mukallit hale gelirse, düşmanını taklit ederse bu büyük bir cezadır.

ülaike şerrun mekanen ve edallü an sevais sebiyl; Bunlar daha şerli bir konumda olanlar ve doğru yoldan tamamen sapanlardır.

61-) Ve izâ cauküm kalu amenna ve kad dehalu Bil küfri ve hüm kad harecu Bih* vAllahu a’lemü Bi ma kânu yektümun;

 

Size geldiklerinde “İman ettik” dediler… Gerçekte ise (yanınıza) inkârla girip, yine onunla çıkmışlardır… Allâh gizlemekte olduklarını, yaptıklarını yaratan olarak daha iyi bilir. (A.Hulusi)

61 – Size geldiklerinde de «amennâ» derler, halbuki kâfir girmişler kâfir çıkmışlardır, neler ketmettiklerini ise Allah kendilerinden daha iyi bilir. (Elmalı)

Ve izâ cauküm kalu amenna Onlar sana geldiklerinde inandık derler. ve kad dehalu Bil küfri ve hüm kad harecu Bih Evet, öyle derler, oysa ki onlar inkarla gelirler ve yine inkarla yanından ayrılırlar. vAllahu a’lemü Bi ma kânu yektümun; Fakat Allah onların gizlediklerini bilmektedir.

        62-) Ve tera kesiyren minhüm yüsari’une fiyl’ismi vel udvani ve eklihimüssuht* le bi’se ma kânu ya’melun;

 

Onlardan çoğunun Allâh’a karşı suça meyilli; düşmanlıkta ve haram yemekte süratli gittiklerini görürsün… Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür! (A.Hulusi)

62 – Onlardan bir çoğunu görürsün ki günâha girmek, zulmetmek ve haram yemekte sürat yarışı yaparlar, her halde ne fena yaparlar. (Elmalı)

        Ve tera kesiyren minhüm yüsari’une fiyl’ismi vel udvani ve eklihimüssuht Onların çoğunun günahta, saldırganlıkta ve değer yıkıcılıkta yarıştıklarını görürsün. Değer yiyicilik, silip süpürürcesine değer yıkmak. 42. ayette bu surenin tefsir etmiştim. Kirli işlere atılmayı temsil eder. Kelime olarak suht, tüm kirli işlere, alnınıza leke getirecek işleri yapmaktır.

        le bi’se ma kânu ya’melun; Yaptıkları şey ne kötüdür.

        Allah her türlü değer yıkıcılıktan bizi korusun diyor,

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 19 Mayıs 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: