RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MAİDE SURESİ (82-100)(42)

02 Haz

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde hatırlayacaksınız, ehli kitap ile doğrudan ilgili ama mesajı bu ümmete olan, ümmeti Muhammed’e olan ayetleri işlemiştik. Ehli kitabın dinlerinde nasıl aşırı gittiklerini örnekleri ile Kur’an bize sunmuştu. ..la tağlu fiy diyniküm ğayrel Hakk.. (77) diyordu Kur’an. Akidenizde Hakk’ın, yani Allah’ın çizdiği sınırları aşmayın, Hakk’ın sınırlarını çiğnemeyin, aşmayın diyordu.

Demek ki akidenin de bir sınırı var. Yani hiç kimse sınırsız inanırsam doğru inanırım diyemez. Veyahut ta ne fark eder canım, her şeye itikat et. Ne zararı var. Diyemez. Hayır. Akide de de had var, hudut var, sınır var ve o hududu aşan, akideyi eksilten gibidir. Akideye yapılacak her artı, her zam; Akide den yapılacak her ıskonto gibidir. Onun için ikisi de akideyi tarumar eder, bozar, tahrif ve tahrip eder.

Onun için peygamberimize; peygamber olmaktan öte, onu daha da yüceltsek olmaz mı? Daha da güzel olmaz mı? Allah gibi sevsek derseniz olmaz. O zaman hakaret etmiş olursunuz.

Sahabe’ye; Çok seviyoruz canım peygamber gibi sevsek olmaz mı? Olmaz. Sınırı karıştırmış olursunuz.

İşte o zaman akidenizi, inancınızı kendi ellerinizle tahrif ve tahrip etmiş olursunuz. Çünkü Hıristiyanlar da öyle yaptılar. Onlar saf ve temiz İslam akidesini; Peygambere sevgi yöneltme adına tahrif ettiler. Aslında Hıristiyanlığın teslisi çok teknik manada, spesifik olarak birden fazla ilaha inanma değil. Hiçbir Hıristiyan böyle bir şeyi kabul etmez. Onlar da tek bir Allah’a inandıklarını söylerler. Ancak o tek Allah’ın yeryüzünde ki görünümünün, tecellisinin, görüntüsünün farklı farklı şeylerde tezahür ettiğini, tecelli ettiğini söylerler. Yani inançlarında çiğnedikleri sınır için, Allah’ın çizdiği sınırı çiğnemelerine bir gerekçe  bulurlar. Onun için yeryüzünde hiçbir sapık inanç yoktur ki bir gerekçe icat etmemiş olsun. Tüm insanoğlunun ortaya koyduğu tüm sapıklıklar mutlaka bir gerekçeye dayanırlar.

İşte o gerekçeyi, o temeli yok ediyor Kur’an. Bunu bize söylerken aynı zamanda bu ümmetin de kendi peygamberine, kendi inancına, kendi kitabına karşı önceki kitap verilenlerin, önceki mesaj sahiplerinin kendi kitaplarına, kendi peygamberlerine ve kendi inançlarına karşı yaptıklarını yapmaması öğütleniyor.

Bugün dersimize Maide suresinin 82. ayeti ile devam ediyoruz.

82-) Letecidenne eşedden Nasi ‘adaveten lilleziyne amenül yahude velleziyne eşrekû* ve letecidenne akrabehüm meveddeten lilleziyne amenülleziyne kalu inna nesara* zâlike Bi enne minhüm kıssiysiyne ve ruhbanen ve ennehüm la yestekbirun;

Muhakkak ki iman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlisi olarak, Yahudileri ve şirk koşanları bulursun… Elbette iman edenlere sevgi bakımından onların en yakını olarak da, “Biz Nasarayız = Hristiyanlarız” diyenleri… Ki onlardan (Nasaradan) kıssisîn (derin ilim sahibi keşişler) ve ruhban (kendini Allâh’a adamış rahipler) vardır ki kesinlikle onlar kibre sapmazlar. (A.Hulusi)

82 – Nâsın müminlere adavetçe en şiddetlisini her halde Yahudîlerle müşrikler bulacaksın, müminlere meveddetçe en yakınlarını da her halde «biz Nesârâyız» diyenler bulacaksın, sebebi: çünkü bunların içinde âlim keşişler ve târiki Dünya rahipler vardır ve bunlar kibir etmezler. (Elmalı)

Letecidenne eşedden Nasi ‘adaveten lilleziyne amenül yahude velleziyne eşrekû kesinlikle bütün insanlar içerisinde bu mesajlara iman edenlere karşı en çok düşmanlık yapanların Yahudiler ve Allah’a şirk koşanlar olduğunu görürsün.

ve letecidenne akrabehüm meveddeten lilleziyne amenülleziyne kalu inna nesara Bu açıklamanın ardından şu açıklamayı da yapıyor; Yine onlar içerisinden bu mesaja iman edenlere en yakın olanların da; Biz Hıristiyan’ız diyenler olduğunu görürsün.

zâlike Bi enne minhüm kıssiysiyne ve ruhbanen ve ennehüm la yestekbirun; Bunun nedeni, neden diye sorarsanız, işte bu farkın nedeni, yani Müslümanlara en yakın olanların; Biz Hıristiyan’ız diyenler olmasının nedeni; onların arasından böbürlenmeyen keşişlerin ve rahiplerin çıkmış olması, bulunuyor olmasıdır.

Değerli dostlar çok ilginç bir üslubu var bu ayetin. Hıristiyanların şirkini, ki bir tür şirktir, teslis, üçleme. Baba, oğul Ruh-ul Kuds inancı bir tür şirktir. Yani bu manada, riya da bir şirktir. kibir de bir şirktir. Unutmayınız. Şirkin ahlaki olanı vardır, akidevi olanı vardır. Bu manada riya da kibirde ahlaki şirklerdendir.

Ancak gariptir Kur’an Hıristiyanların şirkini, teslisini velleziyne eşrekû formuyla anmaz. Hiç bu formla getirmez. Oysaki Mekke müşriklerinin, puta tapanlarının şirkini; velleziyne eşrekû formuyla anar. velleziyne eşrekû formu, maziye, yani geçmiş zamana ilişkin bir formdur ve vurgusu kasıt içerir. Bilinçli bir kasıt içerir.

Demek ki Kur’an Hıristiyan’ların teslisi, üçlemesini, bilinçli bir kasıt içermediği için o forma taşımıyor. Çok ince üslubu var Kur’an ın. Yani hepsi de aynıdır deyip, hepsini aynı gözeye süpürmüyor. Eğer fark varsa özü itibarıyla; Yahu ne olacak işte o da Müslüman değil, öteki de değil demiyor.

Bu çok önemli ve bu biz insanlara Kur’an ın verdiği ince bir ders aynı zamanda. Yani süpürücülük yapmayın. Farkı, fark edin. Farkı yok saymayın. Özellikle bu fark akide de ise, inançta ise bunu yok saymak sizin elinizde değil. Yok sayamazsınız. Daha doğrusu tanımaya çalışın. Onu manipüle edip olduğundan farklı tanıtmaya kalkmayın. Kendisini tanıttığı gibi tanımaya çalışın. Önce anlamaya çalışın, kavramaya çalışın, ondan sonra Allah’ın verdiği ölçüler çerçevesinde O’nun hükmünü koyun.

İşte burada Kur’an süpürücülük yapmayıp Hıristiyanların şirkini, yani üçlemesini, teslisini, bilinçli bir birden fazla ilah kabul etme değil de, görüntüde, sadece görüntüye yönelik bir felsefi şirk olarak niteliyor. Onun için de velleziyne eşrekû formunu onlar için kullanmıyor. Ve diyor ki onlar için, size karşı en yakın olanlardır. Yukarıda ki 77. ayeti hatırlayın. Onların bu tavrının da 77. ayette söylemişti; Dinde aşırı gitmek, tağlu fiy diyn.

Aslında her dinde aşırılıklar olabiliyor. Onun için İslam’ın içinden çıkmış aşırı fırkalar Gulât-ı İslam’dır. Mesela Gulâtı-ı Şia diye bir şey duyarız değil mi, şia nın içinden çıkmış aşırı fırkalara Gulât denir. Gulât-ı Şia. Yani ekstrem fırkalar. Rijit fırkalar, aşırı fırkalar. Onları Şia’da kabullenmez. Onları, onlarda sapmış sayarlar.

Gulat-ı Ehli sünnet te vardır. Ehli sünnetin içinden çıkmış aşırı fırkalar da vardır. Din’de aşırı fırkalar vardır. Yani dinde aşırı giden. Onun için ehli kitabı, dinde aşırı giden fırkalar sınıfına sokuyor Kur’an. Çok ilginç. Hatta belki, İslam’da aşırı fırkalar sınıfına bile sokulabilir. Çünkü İslam insanlığa indirilmiş tüm vahiylerin ortak ismi olduğuna göre bugünkü Hıristiyanlık ve Yahudilik, İslam’da aşırı giden fırkalar, yani Gulât-ı İslam dır. Gulât-ı dindir diyebiliriz belki.

Bu manada Kur’an onlara, kendisine kitap verilenler sınıfına dahil ederek ayrı bir başlık açıyor. Hiçbir zaman müşriklerle onları eşitlemiyor. Onları farklı bire kategoriye yerleştirip, onlara hitap ediyor. İşte burada onları kendi içinde de ayırıyor ve diyor ki; Yahudiler, bu kitaba inananlara çok daha fazla düşmandır. Bu kitaba en yakın olanları, biz Hıristiyanlarız diyenler olarak görürsün.

Bu farkın ne olduğunu verirken de ayetin sonunda, onların içinden, dinlerinde müstekbir olmayan, kibre sapmayan, böbürlenmeyen din adamları vardır diyor. Demek ki problem, yani Yahudilerin bu kitaba inananlara tavrı ile, Hıristiyanların bu kitaba inananlara olan tavrı arasındaki fark, dinde kibir. Dinde istikbar.

Bu nedir? Dinde kibir aslında inancınızı kapalı bir inanç haline getirip, kendinizi kutsayıp başkasını yok saymak. Dinde kibir.

Hiçbir hakikati kabullenmemek,Sizin dışınızdan gelen hiçbir gerçeği kabullenmemek. Yani, ilmin Çin’de, ya da hikmetin doğuda ya da batıda olduğunu kabullenmemek. Unutmayın, bunu kabullenmiş bir peygamberin ümmetiyiz. Demek ki hikmet kaybolabilir de. Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulsa alır. İlim Çin’de de olsa gider onu alır.

Kur’an la onun peygamberi, her malumata ilim demez. İlim Hakk’ka alamet olan şeydir. Mutlak gerçeğe, atıf olan şeye Kur’an ilim der. Demek ki mutlak gerçeğe atıf Velev siyn, çinde de olabilirmiş. Hadiste geçtiği gibi. O atıf eğer orada varsa gidip oradan alınır. Hiçbir sakınca yok. Çünkü hakikatin patenti kimseye ait değildir. Hakikat patensizdir. Hakikatin patentinin ait olduğu tek varlık Hakk’tır. El Hakk. Allah. Onun için de o insanlığın ortak malıdır ve hiç kimse El hakk’tan sudur eden hakikatin üzerine kendi ırkının, kendi kavminin, kendi milletinin, kendi coğrafyasının damgasını vuramaz. Hakikat Alemşümuldur, cihanşümuldur, beynelmileldir onun için de hakikate sahip çıkarken birinin malına sahip çıkıyor gibi değil, rabbinizin malına sahip çıkıyor gibi sahip çıkarsınız. Onu bir ayet gibi algılar ve sahip çıkarsınız.

Yahudiler işte böyle yapmadılar. Kendileri dışındaki tüm hakikatleri yok saydılar, onun için de bu kitaba karşı aşırı düşmanlık sergilediler. Çünkü kapalı havza dini oluşturmuşlardı. Onun için yeryüzünde bir tek din vardır. Irkı da Dinin bir parçası sayan o da Yahudiliktir. Onun içindir ki Yahudilikte misyonerlik yoktur. Yoktur çünkü Yahudi olmayan, daha doğrusu, İsrail oğullarına mensup olmayan Yahudi de olamaz.

Bu nedir? Bu cenneti, ırkınıza tahsis etmek, dini ırkınıza tahsis etmek, hatta Allah’ı ırkınıza tahsis etmek ve Yahve, işte bu manada İsrail oğullarının özel tanrısıdır. O onları birinci sınıf ilan etmiştir. Geri kalanı mı? İnsanlığın geri kalanı mı? Bunu tahrif edilmiş Tevrat satırlarında görebilirsiniz. Yer yüzünün tüm kavimleri diyor ayağına, eğilip senin ayağını öpecekler.

Evet, işte bu mantıkla bugün yer yüzünde gizli bir imparatorluğu ortaya çıkarıp tüm ulusları, tüm kavimleri, tüm kültürleri bir tek kültüre hizmet ettirme aşkı, isteği genellikle Yahudi düşünürlerin, filozofların, siyasetçilerin ve askerlerin amacı haline gelmiştir.

O nedenledir ki Taşeron örgütler kullanırlar. Masonluk gibi ve ona benzer diğer örgütler gibi. Çünkü misyonerlik yoktur. Olmadığı için de taşeron örgütler kullanırlar. Aracı örgütler. Onlarla hizmet ettirirler. Yahudi olmasını istemezler kimseden. Çünkü onun Yahudi olmaya liyakati yoktur onlara göre. Çünkü o İsrail oğullarına mensup değildir. Onun mevzuatı müsait değildir.

İşte bu korkunç bir Dinde kibirdir ki, dini, hakikati bir ırkın tekeline almak ve kapatmak içeri. Bu kapanış kapalı havza dinini oluşturdu ve dünyanın geri kalan kısmında hiçbir hakikat olmadığı sonucuna vardırdı onları. u kitaba karşı, bu kitabın kendisine indiği Muhammed AS. a karşı davranışları, o korkunç kinlerinin sebebi de işte bu idi.

Onun içindir ki kendi kitaplarında geleceğini bildikleri halde, kendilerine nakledilen eserlerde, kutsal rivayetlerde geleceğine ilişkin bir çok delili gördükleri halde ve hatta bekledikleri halde. Bir peygamberin geleceğini, hem de o bölgede bekledikleri halde inanmamalarının tek gerekçesi; Bizden değil..!

Onun için biz ve siz kavramlarına Kur’an yepyeni bir bakış açısı getiriyor. Ve bu manada hakikatin bize ya da, size ya da onlara ait olmadığını, hakikatin herkesin ortak malı olduğunu ve nerede bulunursa sarılınması gerektiğini ifade buyuruyor.

83-) Ve izâ semi’u ma ünzile iler Rasuli tera a’yünehüm tefıydu mined dem’ı mimma arefu minel Hakk* yekulune Rabbena amenna fektübna me’aş şahidiyn;

 

Er-Rasûl’e (Hz.Rasûlullah’a) inzâl olunanı işittiklerinde, tanıyıp – bildikleri Hak’tan nâzil olmuş bir kısım bilgiden dolayı, gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün… Derler ki: “Rabbimiz, iman ettik… Artık bizi şahitlerle beraber yaz.” (A.Hulusi)

83 – Peygambere indirileni dinledikleri zaman da gözlerini görürsün ki aşîna çıktıkları haktan yaşlar dolup boşanarak «ya Rabbenâ derler: inandık iman getirdik, şimdi sen bizi şahadet getirenlerle beraber yaz. (Elmalı)

Ve izâ semi’u ma ünzile iler Rasul Konu devam ediyor, Onlar peygambere indirileni işittikleri zaman, Kimler? O biz Hıristiyan’ız diyen bir zümre. Dinde kibre sapmayan, dini sadece kendilerine has kılmayan, hakikatin sadece kendilerinde olduğunu iddia etmeyip bir başka yerde, bir başkasının elinde, bir başkasının dilinde hakkı ve hakikati görür görmez hemen teslim olan, yani Hakkı gördüğüne boynunu eğen o insanlar peygambere indirileni işittikleri zaman;

tera a’yünehüm tefıydu mined dem’ı mimma arefu minel Hakk ondaki hakikatleri kavramalarından dolayı göz yaşlarının çağladığını görürsün. Göz pınarlarının aktığını görürsün.

Neden akar? mimma arefu minel Hakk ondaki hakikati hemen fark ettikleri için. Çok ilginç değil mi? Hakikati fark edebilmek..! Aslında Allah’ın insana verdiği en büyük lütuflardan bir tanesidir bu. Hakkı ve hakikati gördüğü anda tanıyabilmek. Bu lütfu kullanabilmenin de ilk şartı nedir? Hakka ve hakikate yüreğinizi ve zihninizi kapalı tutmamak.

yekulune Rabbena amenna fektübna me’aş şahidiyn; Derler ki; Rabbimiz, o halde bizi de Hakka şahit olanlarla birlikte yaz.

Bu pasajın iniş nedeni konusunda farklı rivayetler var. Bir ittifak yok. Ama buram buram bir tarihi olay kokuyor pasaj. Yani tarihte o gün yaşanmış bir gerçeğe tekabül ediyor gibi. Tabii ki Kur’an ın hiçbir mesajı tarihi bir olayla sınırlandırılamaz. Ancak inişine neden olan bir olay varmış gibi geldi bana. Araştırırken birkaç rivayetten en tutarı, en yatkın, kafama yatanı, Necaşi’nin, Mümin kardeşimiz, büyük Kral Necaşi’nin, Habeşistan kralı Necaşi’nin Resulallah’a Medine döneminde gönderdiği 12 kişilik bir grup din adamının gelişi ile olduğu gibi bir kanaat uyandı bende. Taberi ve diğerleri böyle bir rivayet aktarırlar Süddi’den bize. Bu rivayete karşı çıkan da pek olmamıştır.

Bu din adamları zaten Resulallah’ın mesajına açık bir biçimde gelmişlerdir. Kendilerini gönderen, onlara referans veren Necaşi, Resulallah aşığı bir mümin idi. Onlar Hıristiyan bir din adamları grubu olarak Resulallah’a geldiler. Ama açık olarak geldiler. Yine Hıristiyan olarak döndüler. Fakat unutmayınız, gerçekten Hz. İsa’ya iman etmiş Müslüman Hıristiyanlar olarak döndüler.

Yani bunun ne manaya geldiği üzerinde uzun uzun spekülasyonlar yapacak değilim. Bunun mümkün olup olmadığını Kur’an da ki bu ayetler, buna benzer bir çok ayetten görebilirsiniz. Ki maide suresi bu manada gerçekten de bize bir çok ipucu sunuyor. Özellikle 40 ve 52. ayetler arası. Ki 48. ayette ne diyor du?

..li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca.. (48)

Her biriniz için bir şeriat ve onu uygulama yöntemi tayin ettik, kıldık. Peki arkasından ne diyordu; O halde hayırda yarışın. Hayırda yarışmamızı istiyordu.

Bu manada böyle bir ekibin geldiği tarihen sabit. İşte bu ekip Resulallah’tan, kendisine indirilen hakikati duyduklarında gözleri yaşlarla dolmuş, bu hakkı tanıdıkları için orada, Resulallah’ın huzurunda göz yaşlarını imanlarına şahit kılmışlardı. 

Bilemiyorum belki orada okunan ayetler arasında şahitlikle, bu ümmetin şahitliği ile ilgili bir ayette mi vardı acaba ki onlar; Bizi de şahitlerle birlikte yaz dediler. Mesela Bakara/143 gibi.

Ve kezâlike cealnâküm ümmeten vesetan.. (Bakara/143) İşte bu şekilde sizi dengeli bir ümmet kıldı. Denge. litekûnû şühedâe alenNâs insanlığa şahit olasınız örnek olasınız diye ve yekûnerRasûlü aleyküm şehiyda peygamber de size şahit olsun, size örnek olsun diye. Acaba bu ayetin içinde geçtiği bir pasaj mı okundu diye düşünüyorum ve zaman dilimi açısından hiç te hayır diyemiyorum. Büyük, yani zannı galibim, galip zannım bu konuda bu ayetin de içinde geçtiği pasajın onlara okunan Kur’an ayetlerinden olduğu ve onlarında bu ayetler karşısında; “Ya rabbi, bizi de bu şahitlerle birlikte yaz. Biz de şahit olalım ve peygamber bize de şahit olsun.” Demeleri muhtemeldir.

Burada özellikle Hıristiyan grubun Resulallah’ın karşısındaki gösterdiği bu hakikate yatkın, hakikati kabullenmeye yatkın tavır çok kısa, misafir olarak geldikleri Medine’de gösterdikleri bir tavır. Bunun karşısında Resulallah’la birlikte bir çok vahyin inişine şahit olan, bir çok hadiseyi yaşayan Yahudi grupları var. Onlarsa bu hakikatlere yıllar yılı şahit olmalarına rağmen hiç hakikatin önünde başlarını eğmiyorlar.

İşte bu farkı dile getiriyor. Tarihi bir tecrübeden yola çıkarak Kur’an bir tasnif yapıyor. Yani dinlere mensup olan insanların, hakikate karşı gösterdiği tavırda da tasnif yapıyor. Haklı olarak bu tasnifi yapıyor.

84-) Ve ma lena la nu’minu Billahi ve ma caena minel Hakkı ve natme’u en yüdhılena Rabbüna me’al kavmisSalihıyn;

 

“Rabbimizin bizi, sâlihler topluluğuna katmasını umarken, ne diye Esmâ’sıyla hakikatimiz olan Allâh’a ve Hak’tan bize gelmiş olana iman etmeyelim!” (A.Hulusi)

84 hem biz neye iman etmeyelim Allaha ve bu bize gelen hakka: bütün emelimiz, Rabbimizin bizi salihîn zümresinin maiyetine koyması iken. (Elmalı)

Ve ma lena la nu’minu Billahi ve ma caena minel Hakk yine onların ağzından Kur’an şu sözü veriyor. Neden Allah’a ve bize gönderilen hakikate inanmayalım ki..! Yani aynı zamanda tavırlarının gerekçesini de ileri sürüyor. Neden inanmayalım ki;

ve natme’u en yüdhılena Rabbüna me’al kavmisSalihıyn; Zira biz, Rabbimizi bizi erdemliler arasına katmasını dileriz. Yani gerekçemiz de budur. Bizim falancaların arasında illaki olmak diye bir ısrarımız olamaz. Yani biz neden Hıristiyan olduk, hakk burada diye olduk. Ama eğer Hakk burada ise o zaman biz Salihlerin arasında olmayı istiyorduk zaten. Biz burada oluşumuzun gerekçesini de öyle sanıyorduk. Ama eğer değilse, ya da bu gerekçe yok olmuşsa biz Hakk’ın nerede olduğunu bakar, biz de orada oluruz. Yani Hakk bizdedir demeyiz. Biz Hakk’tayız, yani Hakk’a göre kendimizi ayarlarız. Hakk’ı kendimize göre ayarlamayız. Hakk’ın patentini kendimize çıkarmayız. Ancak biz Hakk’a varırız. Hakk’ı nerede görürsek biz ona intisap ederiz. Mensubiyetimiz Hakk’adır, isme değil. Patente değil, unvana değil, klişeye değil, yaftaya değil. Mensubiyetimiz Hakk’adır.

Bu çok önemli. Kur’an alttan alta bu ayetlerde müminlerin mensubiyetinin, tek mensubiyetinin olacağını, onun da hakk ve hakikat olacağını ifade buyuruyor.

85-) Fe esâbehümullahu Bi ma kalu cennatin tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha* ve zâlike cezaül muhsiniyn;

 

Böyle düşünmeleri nedeniyle, Allâh onları içinde ebedî kalacakları, altlarından nehirler akan cennetler ile mükâfatlandırdı… İşte budur muhsinlerin cezası! (İhsanın cezası = karşılığı = getirisi = sonucu, ihsandır.) (A.Hulusi)

85 – Böyle demelerine mukabil Allah da kendilerine sevap olarak altından ırmaklar akan Cennetleri verdi, içlerinde muhalled kalmak üzere onlar ki işte Muhsinlere mükâfat odur. (Elmalı)

Fe esâbehümullahu Bi ma kalu cennatin tecriy min tahtihel enhar Ve bu sözlerin yani Hakk’a mensubiyetin, tek mensubiyet olduğunu ifade eden, gerçekten Allah’ın hoşuna giden bu düşüncenin bu mantalitenin arkasından Allah’ın da onlara söylediği söz var. Nedir Allah’ın sözü? Ve Allah’ta onları bu inançlarından dolayı içinden ırmaklar çağlayan cennetlerle ödüllendirdi. Ödüllendirdi diyor. Fe esâbehümullahu Bi ma kalu yani o kadar kesin konuşuyor ki ayet, olmuş gibi ödüllendirdi. halidiyne fiyha orada yerleşip kalıcıdırlar.

ve zâlike cezaül muhsiniyn; İşte bu iyilerin ödülüdür. İyilerin ödülü. İyilik yapanlar diye çevirmedim. Zaten iyilik yapanlar iyi olurlar, iyiler iyilik yaparlar. Onun için işte bu iyilerin ödülüdür dedim.

86-) Velleziyne keferu ve kezzebu Bi ayatina ülaike ashabül cehıym;

 

Hakikat bilgisini inkâr edenlere ve (Esmâ’nın açığa çıkışı olan) işaretlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem arkadaşlarıdır! (A.Hulusi)

86 küfredip âyetlerimizi tekzip eyleyenler ise onlar hep ashabı cahımdirler. (Elmalı)

Velleziyne keferu ve kezzebu Bi ayatina küfre saplananlara ve mesajlarımızı yalanlayanlara gelince,

Kur’an çift açılı çalışır demiştim. Müspet ve menfiyi hep ardı ardına getirir ki iyi ve kötüyü, rahmet ve gazabı cennet ve cehennemi aynı anda durduğunuz yerden seyredin ve doğru bir biçimde karar verin, tercih yapın diye çift açılı çalışır. Çift ekranlı çalışır. Çift ekranlı çalışır Kur’an. Onun için ikinci ekrana çevirdi bakışlarımızı ve oradan kötüleri gösteriyor ve diyor ki;

Velleziyne keferu ve kezzebu Bi ayatina.

Küfre saplananlara ve mesajlarımızı yalanlayanlara gelince ülaike ashabül cehıym; onlar yakıcı ateşe mahkumdurlar.

        Bu pasaj bitti. Yepyeni bir pasaj karşımıza çıkıyor. Pasajın yepyeni olması yukarıdaki pasajla alakasız olması anlamını taşımıyor. Kur’an ın mucizi beyan olması, kendi belegati içerisinde mükemmel ve müthiş bir mucize taşıyor olması zaten tüm cümleleri, ayetleri, pasajları ve sureleri arasında çok girift, karşılıklı çapraz atıflar, doğrusal atıflar, paralel atıflar olduğunu görmemiz gerekiyor. İşte bunun için mucize bir kelamdır ve bu mucize kelamın ayetlerine devam ediyoruz.

87-) Ya eyyühelleziyne amenû la tuharrimu tayyibati ma ehallAllahu leküm ve la ta’tedu* innAllahe le yuhıbbul mu’tediyn;

 

Ey iman edenler!.. Allâh’ın sizin için helal ettiği pak rızıkları haram kılmayın ve haddi aşmayın (Allâh’ın helal kıldığını haram kabul ederek)! Muhakkak ki Allâh haddi aşanları sevmez. (A.Hulusi)

87 – Ey o bütün iman edenler, Allahın size helâl kıldığı nimetlerin hoşlarını kendinize haram etmeyin, aşırı da gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû Siz ey iman edenler. Ya da benim yaklaşık te’vilimle; Ey iman ettiğini iddia edenler, iddianızda samimi iseniz eğer, İspat etmek istiyorsanız, la tuharrimu tayyibati ma ehallAllahu leküm ve la ta’tedu Allah’ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeylerden kendinizi mahrum etmeyin, fakat sınırları da aşmayın.

Ne alakası var diyeceksiniz. Yukarıda ki pasajla, Bakın, bakın. Çok yakın bir alakası var. Hemen üstteki pasajda Hakk’a uyan, Hakk’a teslim eden bir Hıristiyan gruptan söz ediliyordu. Ve tabii ki bugüne kadar onların iz düşümünden. Ancak bir çelişkiye dikkat çekiyor. Bir çelişkiye. Çünkü Hıristiyan çileciliğine tabiler bu gruplar.

Hıristiyanlarda genellikle din adamları sınıfı, keşişler, rahipler, rahibelerin oluşturduğu bu sınıflar, Allah’ın helal kıldığını kendilerine yasaklayarak garip bir çileciliği Allah’a ulaşma vasıtası saymışlar. Helalleri yasaklayarak. Allah’a ulaşmayı sadece çilecilik yolu ile olur zannetmişler. Helalleri kendilerine yasak kılarak Allah’a ulaşılır sanmışlar ve insanlığa da bunu önermekteler. Yani Allah’a yaklaşmak için evlenmeyin. Allah’a yaklaşmak için yemeyin, içmeyin, uyumayın, çekilin bir kenara toplumu terk edin, kendinize bir mağara bulun.

Anadolu’nun her tarafında o ilk Hıristiyan çilecilerden bu güne kadar tarihsel olarak gelmiş bir çok Hıristiyan çileci grubun, içine gizlenip orada kendilerince ibadet ettiği bir çok mağara bulursunuz. Anadolu’nun bir çok şehrinde bunu görürsünüz. Antakya’dan Amasya’ya kadar gezin, gidin bakın, bunu çok görürsünüz. Oralar Hıristiyan çilecilerin içine çekilip te tolumdan kesilip Allah’a yaklaşmak için kullandıkları çilehanelerdir.

İşte ona itirazı var Kur’an ın, ona itirazı var. Diyor ki Kur’an; Ey iman edenler, la tuharrimu tayyibati ma ehallAllahu leküm Allah’ın size helal kıldığı iyi ve güzel şeyleri kendinize haram kılmayın. Daha doğrusu kendinizi bundan mahrum etmeyin. Allah’ın temiz ve güzel şeylerinden kendinizi mahrum etmeyin.

İslam tarihinde de, daha doğrusu Resulallah’ın Medine hayatı içerisinde de buna benzer bir eğilim görüyoruz. Ki bize rivayetler fazlasıyla bunu veriyor. Osman bin Maznun, Hz. Ali, Ebu zer-i Gıfari, Selman-ı Farisi gibi bir takım sahabenin içinde bulunduğu bir grup bunlar.

Bunlar da böyle bir hayata özenmişler. Günün birinde ve kendi kendilerine söz vermişler. Resulallah’la istişare etmeden. Onun daha iyi olacağını düşünmüş olmalılar ki, et yememeye yemin etmişler. Ailelerinden ayrılmaya yemin etmişler, dağ başında bir mağara ya çekilip gündüz akşama kadar oruçla, gece sabaha kadar namazla Allah’a yaklaşmaya yemin etmişler. Tabii olay Resulallah’a intikal etmiş. Resulallah’a intikal edince Resulallah onları çağırtmış ve çok şiddetli bir biçimde kızarak demiş ki;

– İnnemen kableküm şeddedu ala en fusihim ve şeddedallahu aleyhim.

Sizden önceki bir takım toplumlar da kendi kendilerine işi zorlaştırdılar. Allah’ta onların bu durumuna baktı, onlara işi zorlaştırdı. Yani iş çıkarmayın demiş tabiri caizse ve onları azarlamış;

“ Ben oruç tutarım fakat iftar da ederim. Tutmadığım da olur yani. Ben Allah’a ibadet ederim fakat ailemle de beraberim. Çoluk çocuğumla da beraberim. Ben et de yerim. Yani ben size güzel bir örnek değil miyim. Siz kimi alıyorsunuz kendinize örnek olarak. Ben önünüzdeyim benim yapmadığımı yapmaya kalkıyorsunuz ve Allah’ın emretmediğini yapmaya kalkıyorsunuz.”

Bakınız yukarıda, akide de aşırılığın, yani fazla inansak ne olur canım, daha fazla inanmak daha iyi değil mi, diyemezsiniz demiştim ya. Burada da fazla yapsak ne olur diyemezsiniz. Burada da amelde Hulül, amelde aşırılık yeriliyor. Altından kalkamayacağınız amelleri Allah adına yapmaya girişmeyin.

Ne olur o zaman? Korkunç bir tahrifata saplanırsınız. Önce bu amellerin Allah’a yaklaşmak için yaptığınızı sanırsınız. Güç yetiremezsiniz. Ama vaz da geçemezsiniz. Çünkü görüntüde ayıp olur. Artık öyle lanse edildiniz ya topluma, vaz da geçemezsiniz. Dün yapmıyor olduklarınızı, yarın yapmaya başlayamazsınız. Bu da sizi iki yüzlülüğe, iki yüz, yüzlülüğe götürür. Korkunç bir münafıklığı kendinize zimmetlersiniz. Ve el altından yapmaya, hem de daha kötüsünü, gayri meşrusunu yapmaya başlarsınız.

Peki meşrusunu yapmak dururken niçin kendinizi önce zora koşup ta sonra gayri meşruya yönelip bir münafıklığı kendinize zimmetleyeceksiniz..!

Görüyorsunuz ya insan tabiatını bilen Allah, işi daha başında kesiyor. Onun için “Ruhbanlığı onlara biz emretmedik.” diyor Kur’an. Hatırlayın ayeti kerimede, fakat onlar kendileri çıkardılar, ona da uymadılar, diyor. Bu özetlediğim şeyin aslında harika bir ifadesi değil mi bu ayet mealini verdiğim ayet. Ona da kendileri uymadılar diyor. Yani çıkardılar önce, icat ettiler ruhbanlığı biz emretmediğimiz halde. Hadi tamam çıkardınız bari kendi çıkardığınız bu şeye uyun, ona da uymadılar.

Uyamazlar çünkü. İnsan tabiatı buna müsait değil. Allah insan tabiatına damarlar koymuş, arzu bir damardır, şehvet bir damardır, istek bir damardır, yeme bir damardır. Yani bu damarın bir sonucudur. Bunlardan vazgeçemezsiniz.

Din bunları kanalize eder. Bunları meşru sınırlar içerisinde yapmanızı emreder. Yoksa vazgeçmenizi emretmez. Hayata karşı arzu koymuş. Bu bir damardır. Eğer yaşama sevgisi insanda olmasaydı, dünya insan için korkunç bir zindana dönerdi. Ve insan kendi cinslerine karşı çekilmez hale gelirdi. Onun için bu damarları vurmayınız. Yok etmeyiniz, Ya ne yapınız? Sürekli açık ve akar halde tutunuz, ama doğru bir biçimde. Yani mikrop kaptırmadan. Onun için Kur’an çileciliği reddeden böyle bir ayetle aslında bir çelişkiyi yakaladı.

Tayyibat, ayette geçen, sağlıklı olan her şeyi kapsar. Tayyibat. Habisat’ta, Habis’te; kötü ve sağlıksız olan her şeyi kapsar. Onun zıddıdır.

Çok ilginç bir misal hatırıma geldi, İslam tarihinden, Nübüvvet tarihinden; Yani yeme ve içmenin inançla ilgisi nedir diye soracak olursanız, şu örnek dikkatinizi çekebilir. Her şeyi açıklıyor.

Bir kabile Resulallah’a iman beyan etmek için gelmiş ve Allah’a teslim olduğunu bildirmişti. Bir Arap kabilesi. O kabilenin bir özelliği vardı yalnız. Kesilen hayvanların yüreklerini yemezlerdi. Onu yasak kabul ederlerdi. Onu uğursuz sayarlardı ve bunu bir inanç boyutu olarak düşünürlerdi.

Resulallah ne dedi biliyor musunuz?

– Yürek yemedikçe imanınız kabul olmaz..!

Çok ilginç, aslında yürek yemekle imanın ne alakası var diyeceksiniz. Hakikaten görüntüde hiçbir alakası da yok doğrusu. Yok ama bu alakayı yine onların kendileri kuruyorlar. Onların eşyaya karşı olan bakışını düzeltmek için işte böyle bir şart koşmuştu. Bu bakış eşya hakkındaki son sözü söyleme hakkının sizde olup olmadığı, yani Allah’ın mı söyleyeceği, sizin mi. Bu çok önemli. Yani Allah’ın çirkin demediğine, kötü demediğine, yasak demediğine, siz yasak deme hakkını nereden alıyorsunuz. Bu çok önemli. Onun için eşya hakkındaki son sözü söyleme yetkisi Allah’a aittir. Eşyayı tasnif yetkisi Allah’a aittir ve Allah’ın bu yetkisini haksız yere kullanmaya kalkmayın. Bu da garip bir şirk biçimi, şirk türevi oluyor.

..men harrame ziynetellahilletiy ahrece li ıbadiHİ.. Araf/32

Kur’an böyle diyor. Allah’ın kulları için çıkardığı, yarattığı nimetleri insanlara kim yasaklamaya kalkıyor? Çok ilginç bir ifade değil mi..! Kim yasaklamaya, yani kimin haddine Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri, güzellikleri insanlara yasaklamak. Kimin haddine düşmüş. O yasaklayan sınıfları Allah dışında Rab olarak nitelendiriyor Kur’an. Onun için Adiy Bin Hatem itiraz etmişti;

– Ama ya Resulallah biz papazlarımızı, biz din adamlarımızı Rab ittihaz etmedik ki, Rab edinmedik ki, onlara ibadet etmezdik ki, onlara secde etmezdik ki..!

Resulallah’da;

– Hayır, demişti. Öyle değil, Sen anlamamışsın. O ayet şöyle diyor;

..ahbarehüm ve ruhbanehüm erbaben min dunillah Tevbe/31

 

 

Evet, onlar ahbarlarını ve ruhbanlarını, hahamlarını ve papazlarını, Allah dışında Rabler edindiler.

Bu ayete karşı böyle bir diyalog geçiyor Adiy Bin Hatem ile peygamber arasında. Adiy Bin Hatem böyle bir itirazda bulunuyor ama biz secde etmezdik, ibadet etmezdik ki. Resulallah hayır diyor, yanlış anlamışsın. Siz onların helal bildiğine helal, haram bildiğine de haram bilmez miydiniz. Yani helal ve haramı size onlar belirlemez miydi. İşte budur rab edinmek. Gerçekten ilginç bir yaklaşım. Ve işin bu tarafını çoğu kez kaçırıyoruz gözden kaçırıyoruz.

[Atlanan kısım; ve la ta’tedu (ve aşırı gitmeyin, haddi aşmayın)]

* innAllahe le yuhıbbul mu’tediyn; Doğaldır böyle bir cümle ile bitmesi, Unutmayın ki Allah haddi aşanları sevmez.

88-) Ve külu mimma razekakümullahu halalen tayyiba* vettekullahelleziy entüm Bihi mu’minun;

 

Allâh’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal ve tayyib olanı yeyin… Korunun Allâh’tan ki siz O’na, Esmâ’sıyla nefsinizin hakikati olduğu inancıyla, iman edenlersiniz! (A.Hulusi)

88 – Hem Allahın size merzuk kıldığı nimetlerden helâl ve hoş olarak yiyin hem de kendisine mümin bulunduğunuz Allah dan korkun. (Elmalı)

Ve külu mimma razekakümullahu halalen tayyiba o halde Allah’ın size sunduğu rızkların helal ve temiz olanlarından yararlanın. vettekullahelleziy entüm Bihi mu’minun; ve kendisine iman ettiğiniz Allah’a saygılı olun.

Biraz önce açıklamalarımda Allah’ın belirleme, tasnif etme yetkisini gasp etmekten, ya da ihlal etmekten söz etmiştim ya, Allah’a saygılı olun. İman ettiğiniz Allah’a saygılı olmak istiyorsanız Allah’ın tasnif yetkisine tecavüz etmeye kalkmayın. Eşyayı belirleme, iyi ve kötüyü belirleme, güzel ve çirkini belirleme, helal ve haramı belirleme hakkına tecavüz etmeye kalkmayın. O zaman haddi aşmış olursunuz.

89-) La yüahızükümullahu Billağvi fiy eymaniküm ve lâkin yüahızüküm Bima ‘akkadtümül eyman* fekeffaratühu ıt’amü aşereti mesakiyne min evsetı ma tut’ımune ehliyküm ev kisvetühüm ev tahriyru rakabetin, femen lem yecid fesıyamu selaseti eyyam* zâlike keffaretü eymaniküm izâ haleftüm* vahfezu eymaneküm* kezâlike yübeyyinullahu leküm ayatiHİ lealleküm teşkürun;

 

Allâh sizi düşüncesizce ettiğiniz yeminlerden dolayı sorumlu tutmaz! Fakat kasıtlı – bilinçli yeminlerinizden sorumlu olursunuz! Bilinçli yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek yahut bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır! Kim bunları yapacak imkâna sahip değilse, o takdirde üç gün oruç gerekir. İşte yemin ettiğinizde yeminlerinizin keffareti budur! Yeminlerinizi muhafaza edin… Değerlendirirsiniz diye, Allâh işaretlerini sizin için işte böyle açıklıyor. (A.Hulusi)

89 – Allah sizi yeminlerinizde -bilmeyerek ettiğiniz- lâgv ile muaheze etmez ve lâkin bile bile akdi ettiğiniz yeminlerle sizi muaheze buyuruyor, bunun da kefareti çoluğunuza çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak yahut giydirmek, yahut bir esîr azât etmektir, bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar, işte yemîn ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti bu, bununla beraber yeminlerinizi gözetin, böyle beyan ediyor Allah size âyetlerini ki şükür edesiniz. (Elmalı)

La yüahızükümullahu Billağvi fiy eymaniküm

Yeni bir pasaja geçti Kur’an. Yeminlerle ilgili bir pasaja ve diyor ki; Allah, düşüncesizce ağzınızdan kaçırdığınız yeminler hususunda sizi sorumlu tutmaz. ve lâkin yüahızüküm Bima ‘akkadtümül eyman fakat bilinçli olarak yaptığınız yeminlerden sorumlu tutacaktır.

Açık, tefsiri içerisinde. Fakat bir üstteki pasajla alakası ne diye soracak olursanız, kuramadım diyecek olursanız, hayır, çok yakın alakası var. İnsan yeminle dahi helali kendisine haram edemez. Hatırlayacaksınız Osman bin Maz’un’la arkadaşlarının et yememek, ailelerinden ayrılmak, dağa çıkmak üzerine yemin etmişlerdi. Yeminle dahi kendinize helali haram kılamazsınız diyor. Bu yemini bozmak zorundasınız. O zaman nasıl bozarız diyorsanız onun yöntemini açıklayayım diyor Kur’an.

İşte burada söylenen bu. Tabii özelde bu, genelde ise tüm yeminlerin, Allah adına yapılan tüm yeminlerin insana bir sorumluluk yüklediği gerçeği verilmeye çalışılıyor. Allah adına yemin edeceksiniz ve bu yemin size hiçbir sorumluluk yüklemeyecek..! Bu işte olmaz. Onun için yemin, Allah adına konuşmaktır. Allah adına konuşmak insanın iliklerine kadar titretecek bir hadisedir. Yani orada bir dur diyor Kur’an. Orada bir dur..! Allah adına konuşuyorsun, Allah’ı şahit göstererek konuşuyorsun. O halde o kadar basit olmamalı.

Neden? Allah insan ilişkisindeki ciddiyeti zedelememek için. Aslında problem, Allah insan ilişkisinin ciddiyeti ile alakalıdır. Bu ciddiyetin zedelenmesini istemiyor rabbimiz.

İşte bu noktada yeminler üzerine getiriyor sözü ki, Biz bakara suresinin 224 ve 225. ayetlerini tefsir ederken yemin ve onun boyutları üzerinde durmuştuk. Onun için de burada çok derinlikli olarak fıkhi boyutuna girmemeyi düşünüyorum. Lakin sadece bu ayeti ve bu pasajın bir üstteki pasajla alakasına dikkat çekmek istedim Osman Bin Maz’un olayına ve o olaydan yola çıkarak müminlerin Allah’la ilişkisini zedelememelerine, bu ilişkiyi gayri ciddi bir platforma oturtmamaları gerektiğine bir atıftır diyorum.

fekeffaratühu ıt’amü aşereti mesakiyne min evsetı ma tut’ımune ehliyküm Bu tür yeminleri bozmanın karşılığı kendi ailenize ikram ettiğinizin ortalaması ile 10 yoksulu doyurmaktır. Kendi ailenize ikram ettiğinizin ortalaması ile..! Onun için Kur’an da geçen tüm kefaretler, yani yoksul doyurmakla ilgili kefaretler. Yine Ramazan da verilen Fıtr sadakası ve buna benzer tüm sadakaların ölçüsü nedir diye soran tüm müminlere benim cevabım; Yediğinizin ortalaması.

Sizin yediğinizin. Çünkü bu görece bir şeydir. Herkes hayat standardına göre yer. Kendi hayat standardınız üzerinden vereceksiniz bu gibi sadakaları, bu gibi bedelleri. Sizin hayat standardınız birinci sınıf. Ama sadaka vermeye gelince 3. sınıf hayat standardına göre sadaka veriyorsanız bu doğru olmaz. Bu ahlaki olmaz. Onun için burada da kendi ailenizin yediğinizin ortalaması diyor. Yani ortalama bir sadakanın tasadduk edilmesini teklif ediyor Kur’an. Bu tip yeminlerin bozulması durumunda.

ev kisvetühüm Ya da giydirmek onları. Yani sadece doyurmak değil, alternatifte getirmiş. Ya da giydirmek. ev tahriyru rakabetin ya da bir insanı özgürlüğe kavuşturmak. Aslında Kur’an ın ucunu kapalı tutmayıp, ucunu zamana yaydığı açık tuttuğu uygulamalardan biri, kölelik müessesesinin son bulması uygulamasıdır. İşte kölelik müessesesini aniden sona erdirip de sosyal bir patlamaya neden olmamak, sosyal bir yaraya dönüştürmemek için zaman içine yayarak, hatta vahiy tarihinden de, vahiy iniş tarihinden de öteye, daha uzun bir zamana yayarak köleliği peyderpey, sosyal bir sıkıntıya, sancıya meydan vermeden bitirmek için Kur’an ın getirdiği çözümlerden biride bu gibi kefaretlerde köle azad etmeyi önermiş olması. İşte böyle bitirdi Kur’an gerçekte köleliği. Uzun bir zamana yaydı ve sosyal bir yaraya dönüşmesini de önledi, engelledi.

Burada yemin bahsi üzerinde kısaca durayım. Yeminler temelde 2 ye ayrılır.

1 – Allah adına olan yeminler,

2 – Allah adına olmayan, Allah dan başkası adına olan yeminler.

Allah dan başkası adına olan yeminin din de hiçbir geçerliliği yoktur. Hiçbir geçerliliği. Yani bu ne adına olursa olsun. Şerefiniz, şuyunuz, buyunuz efendim, yani dinen o yemin, yemin değildir. Ancak ahlaken ve örfen onun yemin olup olmadığı o toplumun yaygın ve oturmuş örfünde ki yerine bakılır. Ama dinen Allah adına edilmemiş bir yemin, yemin değildir. Hatta caiz de değildir. caiz de değildir. Bu inançla ilgili bir problem olduğu için yemin caiz de değildir.

Yemin, sağ demektir. Mecazen sağ el anlamına da gelir. Sağ el kullanılması, tokalaşılan elin sağ el olduğu içindir. Yani her yemin bir sözleşmedir. Bu nedenle yeminler Allah’la sözleşmedir. Allah dan başkası adına yemin edilmez. Nasıl ki kurban kesilemezse Allah’tan başkasına, yemin de edilemez. Edilmişse dinen hiçbir değeri yoktur o yeminin.

2. sınıfa geçelim. Allah adına edilen yeminler. Bu da kendi içerisinde 3 e ayrılır.

1 – Hiçbir şey gerektirmeyen, kefaret gerektirmeyen yeminler ki ayetin başında geçti, dil alışkanlığı olarak bir çok insanın yaptığı yeminler vardır. Konuşurken, söz arasında, laf arasında hemen dil alışkanlığı olarak vallahi, billahi diye geçen yeminler. Buna kefaret gerekmez. Onların bir vebali yoktur diyor ayeti kerime.

2 – Kefaret gerektiren yeminler. Geleceğe ilişkin kişinin kendisini bağlayan yeminler. Geleceğe ilişkin, kişi, kendi dili ile kendisini Allah adına bağlıyorsa bu yemin kefaret gerektirir. Ki bunun çözülmesi için bu yemin bozulur, bozulduğunda bu aşağıdaki kefaretler yerine getirilir. Yok tutulursa zaten kefaret gerekmez. Ama çözülmesi gereken helale yemin olmaz. Yani Helali kendinize yasaklayamazsınız diyor bu manada. Onu çözün ve kefaretini ödeyin. Ama bazen kendinizi teşvik için koyduğunuz yeminler olur. Kendinizi teşvik için.

Aslında adakta bu manaya , bir yemindir. Adağın sadece ve sadece karşılığı yemindir dostlar. Yemin olduğu için yerine getirilmek zorundadır, ibadet olduğu için değil. Adak ibadet olmaz. Yemin olduğu için, Allah’a karşı söz verdiğiniz için yerine getirmek zorundasınız. Yoksa cimriden mal çıkarır buyurmuş peygamberimiz. Başka bir şeye yaramaz. Evet, adak yapmışsa yemin vermiştir, Allah’a karşı ciddiyetini muhafaza etmesi için onu tutması gerekir.

İşte bu manada bunlar da kefareti gerektiren yeminlerdir. Ama yemininizi tutmuşsanız bu durumda tabii ki kefaret gerekmez.

3 – Üçüncüsü ise yalan yere yemindir. Buna yemin- i gamus denir İslam fıkhında. Bunun kefareti olmaz. Yani kefaretle kurtulunamayacak kadar ağır bir cürümdür. Ağır bir günah ve suçtur yalan yere yemin. Mesela yalan yere yeminle şahitlik yapmak gibi ve buna benzer şeyler.

Bu tabii ki her günah gibi tevbesi vardır. Lakin her tevbenin şartı olan şey bunda da geçerlidir, bu yeminle elde ettiği bir menfaat varsa mutlaka tazmin edecek, bu yeminle karşı tarafa bir zarar vermişse o zararı tazmin edecek. Etmek şartı ile tevbesi vardır ama kefareti yoktur.

femen lem yecid fesıyamu selaseti eyyamin Bunu bulamayan kimse ise üç gün oruç tutar. Yani yukarıda saymıştı hatırlayacaksınız, doyurur, giydirir, özgürlüğüne kavuşturur. Bunu bulamayan kimse ise üç gün oruç tutar. Yani bunu bulamayan, gücü yetmeyen ya da teknik olarak ulaşma imkanı olmayan anlamına gelir. Bunu yapamamışsa bir kimse 3 gün oruç tutar. Bu ibareyi, fesıyamu selaseti eyyamin ibaresini İbn. Mes’ut şöyle bir notla okumuş.

selaseti eyyamin mütetabiatin yani ardı ardına üç gün oruç. Bu bir tefsiri açıklamadır. İbn. Mes’ut’un kendi Mushaf’ına bir tefsir olarak düştüğü açıklamadır. Garezkar kimi müsteşrikler, oryantalistler de İbn. Mes’ud un kendi mushafına düştüğü bu gibi tefsiri açıklamalara İbn. Mes’ud’un Mushafında farklı yazıyor  diye yaklaşmışlar. O da ayrı bir hadise. Ama bunun tefsir olduğunu çok iyi bildikleri için kadim müştehitler, mesela İmam-ı Azam Ebu Hanife gibi, o da İbn. Mes’ud un bu tefsirini kabul ederek bu orucun 3 gün ardı ardına, ara verilmeden tutulacağını dile getirmiş ve bir içtihatta bulunmuştur.

zâlike keffaretü eymaniküm izâ haleftüm bozduğunuz yeminlerin kefareti işte budur. Bozduğunuz yeminlerin kefareti budur. vahfezu eymaneküm öyle ise yeminlerinize sadık kalın. Yani ya tutulacak yemin edin ve tutun, tutulmayacak yemin ettinizse, bozdunuzsa o zaman da karşılığını verin. Kefaretini ödeyin ve Allah katında ciddiyetiniz olsun. Allah’ın adını anarak iş yapıp ta ondan sonra kendi tembelliğinize, kendi boş boğazlığınıza tabir caizse mazur görün tabirimi, Allah’ın adını alet etmeyin.

kezâlike yübeyyinullahu leküm ayatiHİ lealleküm teşkürun; Allah size ayetlerini böyle açıklar ki şükredesiniz diye.

Allah dan başkası adına yemin olmaz demiştim. Bunu hiç unutmamak lazım. Yeminin ahlaki ve dini bağlayıcılığı, Allah adına yapılan yemindir.

Yeni bir pasaja geçiyor Kur’an ve diyor ki;

90-) Ya eyyühelleziyne amenû innemel hamru vel meysiru vel’ensabü vel’ezlamü ricsün min amelişşeytani fectenibuhu lealleküm tüflihun;

 

Ey iman edenler… Hamr (sarhoşluk veren içkiler), Meysir (kumar), Ensab (putlar, tanrı – ilâh vasfı atfetmeler) ve Ezlam (fal okları ve kehanet araçları) ancak şeytanî fiiller olarak birer pisliktir! Artık ondan kaçının ki felâha eresiniz. (A.Hulusi)

Ya eyyühelleziyne amenû Siz ey iman ettiğini iddia edenler, iddianızda samimi iseniz, ispat etmek istiyorsanız, innemel hamru vel meysiru vel’ensabü vel’ezlamü ricsün min amelişşeytan sarhoşluk veren şeyler, şans oyunları, Allah dan başkasına kurban sunmak ve gelecek hakkında kehanette bulunmak, şeytan işi pisliklerdir.

Evet değerli dostlar. Önceki pasajla alakası nedir? Çok yakın alakası var. Hani önceki pasajın birebir kendileri hakkında nazil olduğu Hıristiyan grup vardı ya, Hıristiyanların açık bir çelişkisine bu vesile ile dikkat çekmek istiyor Kur’an. Kendilerine helali haram kılarlar da Allah’ın haram kıldığı içkiyi de ibadet gibi kutsal bilip içerler. Yani bu ne biçim çelişki diyor Kur’an. Böyle yapmayın, aslında daha temel bir mantığı sunuyor Kur’an o da şu; Kendinize helali haram kılarsanız, haramı da helal kılmaya kalkarsınız. Çünkü sınırları karıştırırsınız. İşte tıpkı böyle. Hıristiyan sapmasında görüldüğü gibi.

En helal şeyleri, evlenmeyi yasaklayacaksınız kendinize haram kılacaksınız, helal olan evlenmeyi, ama geleceksiniz, Allah’ın haram kıldığı aklı örten içkiyi içeceksiniz. Hem de bunu ibadet kastı ile yapacaksınız. Kutsallık atfederek yapacaksınız. İşte ilişkisi bu. Helali kendilerine yasaklarken, içki gibi bir haramı kutsamışlardı biliyorsunuz.

Burada ayette geçen şans oyunları meysir tüm şans oyunlarıdır yani kazanılınca bir şey elde edilen kaybedilince de bir şey verilen her oyun. Aslında oyunun kendisi değildir. Oyunun sonucudur haram olan. Eğer o oyun ona vesile oluyorsa, harama vesile olan şey de haram olur fervasınca yasaklanır. Yoksa öyle bir sonuç vermiyorsa o bizatihi haram olmaz. Belki Seddi zerai babından, kötülüğe açılan kapıyı daha önceden kapatma babından dolaylı bir yasak olarak konulabilir. Yoksa doğrudan bir yasaklığı olmaz.

Ensab geçti ayette, nedir? Aslında sunak taşıdır bu ensab. Putlar için kurban edilen taş. Putlar için verilen kurbanların üzerinde kesildiği, yanında kesildiği ya da kanlarının sürüldüğü taşa ensab denir. Ancak daha geniş manada ben bunu, literal anlamının da ötesinde maksadına binaen mealendir dim o da, Allah’tan başkası adına kurban sunmak. Burada yasaklanan bu aslında. Allah dan başkası adına kurban sunmak.

Peki diyeceksiniz temellerimize, evlerimizin, binalarımızın temellerine kurban kesiyoruz, sevdiğimiz bir insan görünce, bu da Allah adına kesilirse caiz olur. Şükür kurbanı babında kesilirse. Yoksa o gelen adına kesiliyorsa bu da putperestçe bir eylem sınıfına girer hiç kuşkusuz. Onun için Allah adına şükür olarak kesilir. Ev temellerine, bina temellerine kesilen kurbanlara şükür kurbanı denir ki Allah’a bir teşekkür nişanesidir.

Aslında içkinin haram oluş sürecini daha önce de çeşitli ayetler vesilesiyle değinmiştim. Bu ayet içkinin yasaklanış sürecinin son ayetidir. 3 ayet sürecinde yasaklandı hatırlayacaksınız. Bakara/219 da ilk yasak geldi. Ne diyordu?

Yes’elûneke anil hamri vel meysir* kul fiyhima ismün kebiyrun ve menâfi’u linNâs Bakara/219

“Sana içkiden, yani sarhoşluk veren şeylerden ve kumardan soruyorlar. De ki; O ikisinde de insanların bazı menfaatleri vardır.” Doğrudur. Bölgede içki sektörü çok güçlü bir sektördü ticari olarak ve çok para kazanıyordu bir çok aile bundan. Menfaatleri var. Ama onların kötülükleri de var diyordu. Öncelikle olayı Kur’an, sosyal bir yaraya dönüştürmemek için peyderpey yasaklama yolunu seçti. Bu Kur’an ın insanı ve zamanı dikkate aldığının bir göstergesidir işte. Bu Allah ın aynı zamanda şefkatidir.

İkincisi ne zaman indi, Nsa/43. ayeti kerime o da;

..la takrebusSalate ve entüm sükâra.. Nisa/43.

Bir olay üzerine namazda sarhoşken namaz kıldıran imamın namazda yaptığı büyük bir gaf üzerine bu ayet indi. Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Yani kısmi yasak genişletildi.

Üçüncüsü de son noktayı koyan bu ayettir işte. Hz. Aişe der ki bu yüzden;

– Eğer ilk ayetle birlikte kesin yasakla içki yasaklansaydı, vallahi Resulün ashabı buna güç yetiremezdi. Der.

Onun için bu da Allah’ın kullarına olan şefkat ve merhametini aynı zamanda üslubunu gösteriyor. Nasıl üslupla yaklaşmalıyız insanlara onu gösteriyor.

fectenibuhu lealleküm tüflihun; O halde bunlardan sakının ki, kalıcı mutluluğa erebilesiniz. Kalıcı mutluluk. Felah, refah değil. Refah geçici mutluluktur. Dünyevi mutluluk. Felah ise hem dünyevi, hem uhrevi ebedi saadettir.

91-) İnnema yüriydüş şeytanü en yukı’a beynekümül adavete vel bağdae fiyl hamri vel meysiri ve yesuddeküm an zikrillahi ve anisSalati, fehel entüm müntehun;

 

Şeytan, içki ve kumar türleri ile aranıza düşmanlık ve kin yerleştirmeyi, sizi Allâh zikrinden ve salâttan engellemeyi murat eder ancak… Artık vazgeçtiniz değil mi? (A.Hulusi)

91 – İçki ile kumarda Şeytan sırf aranıza adavet ve kin düşürmeyi ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister, artık vaz geçiyorsunuz değil mi? (Elmalı)

İnnema yüriydüş şeytanü en yukı’a beynekümül adavete vel bağdae fiyl hamri vel meysir Bakın sevgili dostlar, Kur’an ikna kitabıdır. Allah insana emretmiyor, ikna ediyor aynı zamanda. Bakınız şu ayete. Neden yasakladım biliyor musunuz diye gerekçesini de açıklıyor.

Şeytan, sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunları ile sizin aranıza düşmanlık ve kin tohumları saçmaktan, ve yesuddeküm an zikrillahi ve anisSalat Allah’ı anmak ve namazdan alıkoymaktan başka bir şey istemez.

Görüyorsunuz değil mi, Allah ikna ediyor. Kur’an tarihi, ikna tarihidir demek doğru bir sözdür. İkna tarihidir. Allah bile ikna ediyorken siz insanlar, Kur’an ı başkalarına ulaştırırken neden ikna yöntemini denemeyesiniz ki. Bu Allah’ın yöntemidir ve yasakladığı şeylerin insan için nasıl zararlı olduğunun örneklerini gösteriyor. Ve burada insanın tamamen aklına sesleniyor. Aklına. Ben yasakladım o halde yasaktır demiyor. Şundan şundan dolayı yasakladım, yani bundan benim bir çıkarım yok, senin için yasak. Aslında sen aklını kullansan bunu kendi kendine yasaklardın.

İç güdülerinin zaaflarının önünde boyun eğip te eğer yapıyorsan, senin iyiliğin için ben bunu yasaklıyorum ki zaaflarının önüne bir perde olsun bu emir bu yasak ve kendi aleyhine çalışma ey insanoğlu. Kendi aleyhine eylem gerçekleştirme. Kendi idamının altına imza atma. Bunu söylüyor Kur’an. İllet açıklanıyor burada.

fehel entüm müntehun; Ohalde siz artık vaz geçmeyecek misiniz.

Bu ayet geldikten sonra sahabe; Vaz geçtik demişlerdi, vaz geçtik. Sadece bu. Ve diyor raviler; Medine sokakları saatler boyunca içkiden bir çay haline geldi. Bir küçük ırmak haline geldi, içki aktı.Küplerini kıran kırana. Yani zevkle dışarı çıkarıp 3 – 5 er kişilik gruplar halinde küpleri kırıyorlardı. Çünkü hazırlamıştı, ikna etmişti. Belli bir hazırlık aşamasından sonra son vuruşu gerçekleştirmişti.

        92-) Ve etıy’ullahe ve etıy’ur Rasule vahzeru* fein tevelleytüm fa’lemu ennema alâ Rasulinel belağul mübiyn;

 

Allâh’a itaat edin, Rasûle itaat edin ve sakının! Eğer yüz çevirirseniz, iyi bilin ki, bizim Rasûlümüzün üzerine düşen yalnızca apaçık tebliğ etmektir. (A.Hulusi)

92 – Allah’ı dinleyin, Peygamberi dinleyin de sakının, eğer kulak asmazsanız biliniz ki Resulümüze düşen sade açık bir tebliğ ten ibarettir. (Elmalı)

Ve etıy’ullahe ve etıy’ur Rasule vahzeru Öyleyse Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sakının, fein tevelleytüm fa’lemu ennema alâ Rasulinel belağul mübiyn; eğer yüz çevirirseniz iyi bilin ki elçimizin görevi mesajı apaçık tebliğ etmekten ibarettir. Başka bir şey değildir.

Bu ayetin üslubundan yukarıda ki tavsiyelere Hıristiyan ekibin de muhatap olduğunu çıkarıyoruz. Belki çıkarabiliriz veya. Resulallah’ın imana zorlayamayacağını da ifade ediyor bu ayet. inel belağ sadece tebliğ etmektir görev. Onun için Resulallah’ın kimseyi imana zorlayamayacağı, tebliğ etmek zorunda olduğu, dolayısıyla bizim de. Çünkü zorla iman ettiremezsiniz. Zorla iman olmaz. İki yüzlü olunur. Mümin olunmaz, münafık olunur zorla. Onun içindir ki Kur’an ikna metodunu seçiyor.

93-) Leyse alelleziyne amenû ve amilus salihati cünahun fiyma ta’ımu izâ mettekav ve amenû ve amilus salihati sümmettekav ve amenû sümmettekav ve ahsenu* vAllahu yuhıbbul muhsiniyn;

 

İman edip imanının gerektirdiği fiilleri ortaya koyanlar, korunmaya devam ederlerse (bir üst mertebede) imana ulaşıp, o imanın gereği çalışmalar yaparlar… Sonra bu anlayışa göre korunarak daha üst mertebede iman anlayışına kavuşurlar… O anlayışla imanlarının sonucu olarak da ona göre korunmaya başlarlar… Bundan sonra, ulaştıkları bu anlayışa göre korunmaya devam etmeleri, onları ihsana (Müşahede mertebesine) erdirir… Allâh muhsinleri sever. (A.Hulusi)

93 – İman edip de salâhlı salâhlı işler yapan kimseler bundan böyle sakındıkları ve imanlarında sebat ile salih salih işlerine devam eyledikleri, sonra takvâlarında ve imanlarında rüsuh buldukları, sonra bu takvâ ile beraber her yaptığını güzel yapan ihsan mertebesine erdikleri takdirde mukaddema tattıklarında kendilerine bir beis yoktur, Allah Muhsinleri sever. (Elmalı)

Leyse alelleziyne amenû ve amilus salihati cünahun fiyma ta’ımu izâ mettekav ve amenû ve amilus salihat İman eden, doğru ve yararlı iş işleyenler, Allah’a saygıda kusur etmedikleri, iman edip Salih amel işlemeye devam ettikleri sürece önceden yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmayacaklardır.

Gerçekten ibare müthiş bir ibare. İman edip Salih amel işlemeyi sürdürdükleri sürece diyor. Yani samimi oldukları sürece. Demek ki imanın ispatı bu imiş. Salih amel imiş ki, Salih amelle imanlarını ispat ettikleri sürece geçmişte yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmayacaklardır.

sümmettekav ve amenû sümmettekav ve ahsenu yeter ki Allah’a saygıda ve iyilik yapmakta kararlı olsunlar diye çevireyim ki böylesi doğru bir çeviri olur bence. Yeter ki bunda kararlılık göstersinler.

 vAllahu yuhıbbul muhsiniyn; Zira Allah iyileri sever.

Geçmişte yapılanların, geçmişte bunları, yukarıdaki günahları yapanların durumuna genel bir atıf ayet. Onun için geçmiş geçmişte kaldı. Allah sizi geçmişten dolayı sorumlu tutmayacak, bilinçli olarak Allah’a isyan kastıyla yaparsanız bundan sonra sorumlu tutacaktır ibaresini anlıyoruz biz buradan.

94-) Ya eyyühelleziyne amenû le yeblüvennekümullahu Bişey’in minas saydi tenalühu eydiyküm ve rimahuküm liya’lemAllahu men yehafuHU Bil ğayb* femenı’teda ba’de zâlike felehu azâbün eliym;

 

Ey iman edenler… Allâh sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği avdan bir şey ile dener; ki bil-gayb (gaybları olan) O’ndan korkan kim, bilinsin! Artık bundan sonra kim haddi aşarsa, onun için acı verici azap vardır. (A.Hulusi)

94 – Ey o bütün iman edenler! haberiniz olsun Allah gayb da kendisinden korkanları meydana çıkarmak için muhakkak ki sizleri av gibi bir şeyle imtihan edecek, bir av bolluğu ki isteseniz elleriniz de yetişebilecek, mızraklarınız da, kim bunun üzerine tecavüzde bulunursa işte ona elîm bir azap var. (elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler, le yeblüvennekümullahu Bişey’in minas saydi tenalühu eydiyküm ve rimahuküm liya’lemAllahu men yehafuHU Bil ğayb elbette Allah ellerinizin ve silahlarınızın menziline giren avı yasaklayarak aşkın olan zatından korkanları seçip ayırmak için sizi sınayacaktır.

Yeni bir pasaja girdik dostlar. Yeni bir pasaj, ancak avlanmaktan söz ediyor. Allah av yasağı koyarak sizi sınayacak diyor. Yukarı ile alakası ne? İlginç..! Her yasak yararlı yararsız bağlamında değerlendirilemez ey insan. Bazı yasaklar vardır ki sırf seni sınamak için koyar. Onun için nedenini anlayamadığın, sebep sonuç ilişkisi içerisinde anlamlandıramadığın yasaklarla karşılaşırsan onu, seni sınamak için koyduğum yasaklar sınıfına sok ve öyle algıla. Bazen de böyle yaparım.

İşte bu yukarı ile ilişkisi, böyle harika bir ilişkisi var ayetin. Ve bu çerçevede Allah’ın koyduğu yasakların içerisinde bir kategori daha var ki, o kategori tahaddudidir. Yani illetine bağlı olmayan, gerekçesine bağlı olmayıp, gerekçesi sırf insanı sınamak, insanı imtihan için onu yasaklar. Bu da Allah kul ilişkisinde bu ilişkinin zirvesini teşkil eder. Eğer Allah’a saygınız zirvesinde ise bu saygınızdan dolayı, “senin sevmediğini ben de sevmiyorum.” Diyebilirsiniz. Sen hoşlanmıyor musun Ya rabbi, ben de hoşlanmıyorum. Neden? Seni sevdiğim için. Seni üzmekten korktuğum için. Senin sevgini yıpratmaktan çekindiğim için ben de sevmiyorum. Bu kadar. Bunu deyip diyemeyeceğimizi sınıyor. Sınayacağını söylüyor daha doğrusu ayeti kerime. Devam ediyoruz;

Aslında bu yasakları meşru olduğunu da gösterir bu. Aslında meşrudur. Yani aslında yasak değildir, ama Allah sırf sizi sınamak için bu yasağı getirdi. Zaten bu gibi yasaklar genelde sınırlı yasaklardır. İşte av yasağı gibi. Şimdi, göreceğiz onu.

femenı’teda ba’de zâlike felehu azâbün eliym; Kim bundan sonra haddi aşarsa işte onu acıklı bir azab bekler.

95-) Ya eyyühelleziyne amenû la taktülus sayde ve entüm hurum* ve men katelehu minküm müteammiden fecezaün mislü ma katele minen ne’ami yahkümü Bihi zeva adlin minküm hedyen baliğal ka’beti ev keffaretün ta’amü mesakiyne ev adlü zâlike sıyamen liyezûka vebale emrih* afAllahu amma selef* ve men ade feyentekımullahu minh* vAllahu Aziyzun züntikam;

 

Ey iman edenler… İhramda iken avlanmayın… Sizden kim kasten avı öldürürse, o işin vebalini tatması için yaptığının karşılığı olarak; öldürdüğünün misli, Kâbe’ye ulaşacak bir kurban gerekir. Ki ona da sizden iki adalet sahibi hükmeder… Yahut miskinleri doyurma olan bir keffarettir yahut ona denk bir oruç tutmak… Allâh geçmişi affetmiştir… Fakat kim bir daha yaparsa Allâh ona yaptığının sonucunu yaşatır!.. Allâh Aziyzün Züntikam’dır (açığa çıkan fiilin sonucunu şiddetle yaşatandır). A.Hulusi)

95 – Ey o bütün iman edenler sizler ihramda iken avı öldürmeyin, içinizden her kim onu amden (Kasten, bile bile. İsteyerek.) öldürürse ona mevaşîden (Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.) öldürdüğünün misli bir ceza vardır ki Kâ’beye vasıl olmuş bir kurbanlık olmak üzere buna aranızdan adâlet sahibi iki adam hükmeder veya bir kefaret vardır ki o nispette fukarayı doyurmak veya onun dengi oruç tutmaktır, tâ ki bu suretle ettiğinin vebalini tatsın, Allah geçmişi afiv buyurdu, fakat kim bir daha yaparsa Allah ondan onun intikamını alacak, Allah azizdir, intikamı vardır. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler, pasaj devam ediyor. la taktülus sayde ve entüm hurum Hacc için ihrama girdiğinizde av hayvanı öldürmeyin.

Anlaşıldı, yasağın mahiyeti anlaşıldı. Yani burada ki yasak aslında Mekke ve çevresini doğal sit alanı ilan eden bir yasak ve o beldeye hürmeten konulmuş bir yasak. Tüm yeryüzünden insanları İbrahim’in çağrısına, milyonları çağırıyorsunuz. O milyonlara da; Bu geldiğiniz topraklara hürmet edin. Bu muhterem toprakların üzerindeki canlı, doğal bitki örtüsünü, doğal canlı hayatı yok etmeyin. Bu da doğal bir çağrıdır. Aslında yeterli bir gerekçedir aynı zamanda.

Mekan – insan ilişkisine dikkat çekiyor ayet. Üzerinde bulunduğunuz mekanı mahvetmeyin. Mekanı insanca kullanın. Mekanın doğasını bozmayın.

Tevhidin babası Hz. İbrahim’in anısına adanmış bir mekan bu mekan. Sıradan bir mekan da değil. Tevhidin babası İbrahim’e adanmış bir mekandasınız. Mekke’de siniz. O tevhidin babasının çiftliği burası. İbrahim’in çiftliğindesiniz. Onun misafirisiniz. Siz konuk geldiğiniz bir çiftliğin ağaçlarını yerle bir mi edersiniz. Konuk geldiğiniz, misafir olduğunuz çiftliğin hayvanlarını öldürür müsünüz..!

Hayır bunu yapmayın. Siz İbrahim’in, yani Allah’ın misafirisiniz. Çünkü İbrahim’in çağrısı, Allah’ın çağrısıydı. Allah ona o çağrıyı yapmasını emretmişti. O halde siz Allah’ın misafirisiniz bir bakıma ve oralarda Allah’ın koruması altında. İbrahim öldü, ama Allah baki. Onun için siz İbrahim’in bıraktığı mirasa hakaret etmeyin. Onu katletmeyin. Ona hürmetkar olun. Onun için burada yasak olan sadece av hayvanlarıdır. İhramlı iken haşarat değil tabii ki ayette de açıkça ifade edildiği gibi.

ve men katelehu minküm müteammiden sizden kim onu kasıtlı olarak öldürürse, fecezaün mislü ma katele minen ne’ami yahkümü Bihi zeva adlin minküm hedyen baliğal ka’be adil iki kişinin takdiri ile öldürdüğüne eş değerde ki hayvanı kurban etmek üzere Kabe’ye getirerek onu tazmin eder. Öldürdüğüne eş değerde ki bir hayvanı ki iki kişi buna şahitlik yapacak, karar verecek, böyle bir hayvanı Kabe’ye getirerek o öldürdüğü hayvana karşılık tazmin eder. Böyle bir kefaret, tazminatta koymuş yapmayın diye.

Bu tazminata rağmen bölgede şu anda canlı doku mahvolmuş durumda. Bu tazminata rağmen. Düşünün. Ya böyle bir tazminat olmasaydı ne olurdu onu bilemiyorum. Oysa ki bölgenin, yani harem bölgenin taşını bile Hıll olan harem bölge dışındaki bölgeye taşımak hoş görülmemiş. Taşına bile dokunmayın, çünkü vahyin inişine o taşlar şahit oldu. Bırakın öyle şahit olduğu gibi kalsın.

Bu müthiş bir insana mekan duygusu, müthiş bir kutsallık hissi kazandırıyor. İşte o mekanların insana verdiği şey bu. Bu manada müminlerin imkan ve vicdanına bırakılmış. Ayette de görüyorsunuz miktar, Miktar bahsedilmiyor. Yani getirilip Kabe’ye verilecek hayvan miktarı. Ne Kur’an da ne sünnette bu miktara ilişkin bir açıklama yok.

[Atlanan cümle; ev keffaretün ta’amü mesakiyne ev adlü zâlike sıyamen (Yahut miskinleri doyurma olan bir keffarettir yahut ona denk bir oruç tutmak.)]

liyezûka vebale emrih Niçin böyle emredilmiş, yine ikna kabiliyeti ile açıklama var ve böylece yaptığı işin vebalini hisseder o insan. Yani yüreğinde hissetsin vebalini.

afAllahu amma selef Allah geçmişi silmiştir.

Halit bin Velid’in hikayesini hatırladım burada. Hani uzun bir düşmanlık döneminden sonra Kaza umresinin ardından Halid, arkadaşı Abr. İbnül- As ve bir başka arkadaşı ile beraber, Osman bin Talha ile beraber geliyorlar, Resulallah’ın bulunduğu mekana girip Müslüman oluyor Halid. Müslüman oluyor ama teskin olmuyor. Hala endişeli.

Resulallah onun İslam’ını tebşir ettikten, kendisini tebrik ettikten sonra üzgün olduğunu görüyor ve soruyor Halid.

– Ya Resulallah, İslam’ın aleyhine çok çalıştım. Çok iş ettim size. – Uhut yenilgisinin sebebi de Halid’di.- bunları nasıl öderim bilmem ki..!

İşte Resulallah’ın orada teskin edici bir cevabı var;

– El İslam yecib bima kablehe..!

İslam kendisinden önce ki her şeyi silip süpürüp temizler.

Halid bunu duyunca gözleri aydınlanmış, yüzüne ışık gelmişti. Ben onu hatırladım. afAllahu amma selef ibaresini okuyunca. Allah geçmişi silmiştir.

ve men ade feyentekımullahu minh Fakat kim yeniden işlerse Allah ondan öc alır. vAllahu Aziyzun züntikam; Zira Allah şereflidir, öcünü alıcıdır. Kimse de öcünü koymaz.

96-) Uhılle leküm saydül bahri ve ta’amühu meta’an leküm ve lisseyyareti, ve hurrime aleyküm saydül berri ma dümtüm huruma* vettekullahelleziy ileyHİ tuhşerun;

 

Hem sizin hem de yolcuların faydalanması için, denizde avlanmak ve onun yemeğini yemek helal kılınmıştır… Fakat ihramlı olduğunuz sürece karada avlanmak size haramdır! Allâh’tan korunun ki, O’na haşr olunacaksınız. (A.Hulusi)

96 – Deniz avı ve yemesi size helâl kılındı ki size ve seyyar olanlarınıza medar olsun, kara avı ise ihramda bulunduğunuz müddetçe üzerinize haram kılındı, hep huzuruna haşr olunacağınız Allah dan korkun. (Elmalı)

Uhılle leküm saydül bahri ve ta’amühu sularda yapılan her tür avlanma ve beslenme sizin için helaldir.

Ben onunla beslenmek diye çevirerek Zemahşeri’yi tercih ettim burada. Burada ki ve ta’amühu yu onunla beslenme diye çevirdim. Ama bir ikinci görüş daha var, Taberi, Razi, Kurtubi ve daha birçok müfessir o ikinci görüşü tercih etmiş. Denizin yiyeceği şeklinde çeviriyorlar burayı ve suyun yüzeyine, kıyıya vuran tüm hayvanların kastedildiği yorumunu yapıyorlar. İki yorum da geçerlidir, zaten ayetin literal karşılığı iki yorumu da doğruluyor.

meta’an leküm ve lisseyyareti Bu sizin de yolcuların da yararınadır. ve hurrime aleyküm saydül berri ma dümtüm huruma fakat ihramlı olduğunuz sürece kara avı size yasaklanmıştır. Yani deniz avını yasaklamıyor Kur’an. Ama kara avını yasaklıyor. vettekullahelleziy ileyHİ tuhşerun; şu halde topyekun huzuruna varacağınız Allah’a karşı saygıda kusur etmeyin. Diyor.

97-) Ce’alellahul Kâ’betel Beytel Harâme kıyamen lin Nasi veşŞehrel Harâme vel Hedye vel Kalâid* zâlike li ta’lemu ennAllahe ya’lemü ma fiys Semavati ve ma fiyl Ardı ve ennAllahe Bi külli şey’in ‘aliym;

 

Allâh Kâbe’yi, O Beyt-el Haram’ı, Haram Ay’ı, Hedy’i (kurban) ve Kalaid’i (boynu bağlı kurbanlıklar) insanların kıyamı (imanının ayakta kalması ve devam etmesi için) yaptı… Bu, Allâh’ın semâlar (düşünce boyutu) ve arzda (bedeninde) olanı bildiğini ve Allâh’ın her şeye Aliym olduğunu, sizin de bilmeniz içindir. (A.Hulusi)

97 – Allah Kâ’beyi, o beyti haramı insanlar için bir medarı hayat kıldı, o şehri haramı da o, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıkları da; bütün bunlar şunun bilesiniz içindir ki Allah göklerdekini ve yerdekini bilir ve hakikat Allah her şeye alîmdir. (Elmalı)

Ce’alellahul Kâ’betel Beytel Harâme kıyamen lin Nasi Yine devamında neden bu yasaklar diye sorarsanız, neden helal olan şeyleri sırf bir mekana özgü olarak, Hacc’a özgü olarak, sırf bir zamana özgü olarak Allah yasaklıyor diye soracak olursanız gelin gerekçesini birlikte öğrenelim.

Allah Beyt-ül haram olan Kabe’yi bütün insanlık için “Kıyam” (Senbolü) kıldı. Kıyam sembolü kıldı. Ce’alellahul Kâ’betel Beytel Harâme kıyamen lin Nasi Kıyam sembolü.

Nasıl bir kıyam sembolü? Kabe bir kıyam sembolü, mahşer provası dostlar. Bir kübik yapı, hatırlayın. Dünyanın en sade binası. Dünyanın en süzsüz, en tezyinatsız binası. Neyin ifadesi? İbrahim’in Allah’a teslimiyetinin ifadesi. “Ya rabbi sana karşı, senin büyüklüğüne bir anıt yapmak istedim, ama acizliğimi ancak böyle gösterdim. İnsanın sana kulluğunun sana şükürden, sana kulluktan ne kadar aciz olduğunu ben taşa böyle işledim.” İşte Kabe’ye bakın onu anlayın.

Kabe aynı zamanda ateşe atlayan İbrahim’in Allah’a teslimiyet belgesi. İbrahim’in pazarlıksız imanın taşa vurulmuş imzası. Her hacc, her hacı Kabe’nin etrafında dönerken İbrahim’in imzasının altına imza atar. “Ben de katılıyorum ya rabbi. İbrahim’in gök kubbeye saldığı bu müthiş sedaya ben de ses veriyorum ya rabbi.” der.

“Benim de sedamı kabul buyur, ben de bey’at a geldim. İbrahim seninle anlaşma yaptı, sözleşme imzaladı ve sözleşmesine uydu. Ben de sözleşme yapmaya geldim ya rabbi. İşte senin, seninle yapılan sözleşmeyi temsil eden Hacer ül esvede dudaklarımı konduruyorum, onu selamlıyorum, adeta onunla tokalaşıyorum. Çünkü sözleşme imzalayacağım. Onun üzerinde ki peygamber dudağını arıyorum. Peygamberin öpücüğünü onda arıyordu dudaklarım. Peygamberin kondurduğu o öpüşü bulabilir miyim diye ben de dudaklarımla onu arıyorum. Ben aslında atam İbrahim’in elini öpüyorum. Bize bu tevhidi, böyle gür bir çığlıkla duyurduğu için.”

İşte bu semboldür. Kabe bu semboldür. Kıyam’ın sembolü.

veşŞehrel Harâme vel Hedye vel Kalâid ve haram ayı, boyunları bağlı bağlıksız kurbanlıkları da sembol kıldı.

zâlike li ta’lemu ennAllahe ya’lemü ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard göklerde ve yerde olan her şeyden haberdar olduğunu, bu Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyden haberdar olduğunu, ve ennAllahe Bi külli şey’in ‘aliym;  ve Allah’ın her şeyin bilgisine vakıf olduğunu bilesiniz diyedir.

98-) I’lemu ennAllahe Şediydül ıkabi ve ennAllahe Ğafûrun Rahıym;

 

Bilin ki Muhakkak ki Allâh, Şediyd ül’Ikab’dır (şiddetle kötülüğün sonucunu yaşatandır); ve dahi Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

98 – Malûmunuz olsun ki hakikaten şedidül’ıkabdır Allah, hem de hakikaten gafûr-ü rahîmdir Allah. (Elmalı)

I’lemu ennAllahe Şediydül ıkab iyi bilin ki Allah cezalandırmada pek şediddir. ve ennAllahe Ğafûrun Rahıym; Yine Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet menbaıdır.

99-) Ma aler Rasuli illel belağ* vAllahu ya’lemü ma tübdune ve ma tektümun;

 

Rasûle düşen sadece tebliğ etmektir! Allâh, açığa vurduklarınızı da içinizde gizlediklerinizi de bilir. (A.Hulusi)

99 – Peygamberin üzerindeki ancak bir tebliğdir, açıkladığınız ve gizlediğiniz şeylerin hepsini bilecek olan ise ancak Allah dır. (Elmalı)

Ma aler Rasuli illel belağ Yine geldi, elçinin görevi, mesajı apaçık tebliğ etmekten başka bir şey değildir. vAllahu ya’lemü ma tübdune ve ma tektümun; zira Allah açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilmektedir.

100-) Kul la yestevil habiysü vattayyibü velev a’cebeke kesretül habiys* fettekullahe ya ülil elbabi lealleküm tüflihun;

 

De ki: “Habis (pis), tayyib (temiz) ile eş değerde olmaz… Habisin çoğunluğu hoşuna gitse bile”… O hâlde ey öze ermiş derin düşünür akıl sahipleri (Ulül Elbab), Allâh’tan korunun ki kurtuluşa eresiniz. (A.Hulusi)

100 – De ki: Murdarla temiz bir olmaz: Murdarın çokluğu tuhafına da gitse o halde ey temiz özü, düşünür beyni olanlar, Allaha korunun ki felâha iresiniz. (Elmalı)

Kul la yestevil habiysü vattayyib De ki kötü ve çirkin olan şeylerle, iyi ve güzel olan şeyler eş değerde olmaz. Kötü ve çirkin olan insanla iyi ve güzel olan insan da eş değerde olmaz. Kötü ve çirkin olana iman edenle iyi ve güzel olana iman edende bir olmaz. İki hayatta bir olmaz.

velev a’cebeke kesretül habiys kötünün çokluğu hoşuna gitse bile. Kötü çoktur. Bir insanın belki hoşuna da gider. Çünkü kötü çabuk çoğalır. İyi ise öyle çok çoğalmaz.

fettekullahe ya ülil elbabi lealleküm tüflihun; O halde ey derin kavrayış sahipleri, Allah’a karşı saygıda kusur etmeyin ki kalıcı mutluluğa erebilesiniz.

Allah hepimizi kalıcı mutluluğa ulaşacak bir imanla donatsın.

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 02 Haziran 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: