RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MAİDE SURESİ (101-120)(43)

09 Haz

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”

Sevgili Kur’an dostları dersimize Maide suresinin 101. ayeti ile devam ediyoruz.

101-) Ya eyyühelleziyne amenû la tes’elu an eşyae in tübde leküm tesü’küm* ve in tes’elu anha hıyne yünezzelül Kur’anu tübde leküm* afAllahu anha* vAllahu Ğafûrun Haliym;

 Ey iman edenler… Size açıklandığında hoşlanmayacağınız şeylerden, soru sormayın! Eğer Kur’ân inzâl edilmekteyken cevabından hoşlanmayacağınız şeyleri sorarsanız, cevabı size açıklanır! Allâh onları affetmiştir… Allâh Ğafûr’dur, Haliym’dir. (A.Hulusi)

101 – Ey o bütün iman edenler; öyle şeylerden sual etmeyin ki size açılırsa fenanıza gidecektir, halbuki Kur’an indirilmekte iken sorarsanız onlar size açılır, Allah onlardan şimdilik afiv buyurdu, Allah gafur, halîmdir. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû Siz ey iman edenler, imanınızda sadık olduğunuzu göstermek istiyorsanız, la tes’elu an eşyae in tübde leküm tesü’küm açıklanması halinde sizi zora sokabilecek şeyler hakkında soru sormayın.

Hatırlayacağınız gibi geçen dersimizde işlediğimiz bu ayetin hemen üzerinde yer alan pasaj, Kur’an ın hayata ilişkin, yediklerimize ve içtiklerimize ilişkin bir takım hükümler içeriyordu. Ayrıntılar, tikeller, cüz i hükümler olmaktan daha çok bunlar, kendisine iman eden bir mümine helal ve haram, iyi ve kötü, temiz ve pis ayrımının bir bakış açısını kazandırıyordu. Yani insanın Allah karşısındaki duruşu, eşya karşısındaki duruşu, yedikleri ve içtikleri hep imanı ile alakalı bir problem olarak ortaya konuluyor, teslimiyetin güzel ve çirkini, helal ve haramı, iyi ve kötüyü Allah’a belirletmekte olduğu vurgulanıyordu.

Bir mümin imanını ispat etmek istiyorsa, yediklerine ve içtiklerine varıncaya kadar, onların iyi ve kötü standartlarının Allah tarafından konulacağını, konulmasını, konulmuş olduğunu peşinen kabullenmesi gerekiyordu. Bu aslında mümine verilen özel bir bakış açısıydı. Hayat tasavvuru, hayatı algılayış biçimi, neye göre algılıyorsunuz, güzellik duygunuz, o duygunun merkezinde yatan ölçü nedir. Doğru ve yanlış ölçüsünü sizin için kim belirleyecek. Helal ve haram, iyi ve kötü ölçüleri sizin; İndi, keyfi, bireysel, heva ve hevesinize mi bırakılmıştır. Yoksa bu konuda ölçü koyma yetkisini Rabbinize mi bıraktınız.

İşte bu bakış açısı oturtuluyor ve bu ayette de, aslında bir üst pasajda çokta bağımsız olmayan bir konu işleniyor. O da şu;

“Ey iman edenler, açıklanması halinde sizi zora sokabilecek şeyler hakkında soru sormayın.”

Bu ayet, üstte ki 99. ayetle doğrudan ilişkili. 99. ayette elçinin görevi mesajı apaçık tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Deniliyordu. İlişkisi nedir sorusunu cevaplamak için bu ayetin iniş nedeni hakkında anlatılan birkaç olayı nakletmem gerekecek. Ki bu olaylardan bir tanesi, hacc meselesi.

Hacc la ilgili emir indikten sonra Resulallah bu emri, 99. ayette ifade edilen gerçeğe uygun olarak tebliğ eder. Yalnız ca tebliğ eder. Emri tebliğ eder. Ama oradan bir tanesi kalkar der ki;

– Efi kulli amin ya Resulallah.! Hacc bize her sene mi farz?

Resulallah cevap vermek istemez. Yani bu soru lüzumsuzdur ona göre. Çünkü onun vazifesi emri tebliğ etmektir. Emri tebliğ etmiştir. Görevini yapmıştır. 99. ayetle ilişkisi bu. Bir daha sorar soru sahibi sorusunu.

Resulallah yine cevap vermez, iltifat etmez soruya. 3. kez soruşunda ise;

Ben herhangi bir şey söylemedikçe, siz üzerime gelmeyin. Daha doğrusu bu noktada kendinize ek yükümlülükler getirecek bir takım işgüzarlıklara girişmeyin.

– Lev gultü neam levecebet. Eğer evet cevabı çıksaydı ağzımdan, bu da size vacip olurdu. Ben bıraktığım zaman siz de bırakın. Sizden önceki kavimler böyle yaptıkları için helak oldular.

Başka bir varyantında rivayetin, eğer evet deseydim vacip olurdu, vacip olsaydı güç yetiremezdiniz. Bu sefer de inkar etmek zorunda kalırdınız. Yani aslında insanın boyunu aşan mükellefiyetlere kendisini soktuktan sonra, bir de o mükellefiyetlerden, sorumluluktan kurtulmak için nasıl iki yüzlülük yaptığına, nasıl hakikati tahrif ettiğine tarih örnektir, şahittir. Ki, İsrail oğulları bunu Cumartesi yasağında yapmışlardı. Cumartesi yasağını kendileri istemişti.

Bize ibadet için haftada bir gün verilsin diye, ama bu gün verilince de kendileri ilk ihlal eden oldular. Uymadılar, uyamadılar. Cumartesi günü hiç iş yapmamak üzere istemişlerdi bu yasağı, fakat baktılar ki olmayacak, bu sefer Allah’a karşı hile yapmaya, kendi arzuları üzerine gelmiş olan bir sorumluluğu, hile yaparak aşmaya çalıştılar. Yani bay pas etmeye çalıştılar. Onun için de Cuma akşamından ağlarını denize, göle, ırmağa gererlerdi, Cumartesi akşamı çıkararak iş yapmamış olurlardı. Yani Allah’a karşı hile yöntemini  seçmiş oldular.

Aslında biraz önce naklettiğim bu hacc olayında; Eğer evet deseydim vacip olurdu ifadesi, peygamberin mutlak yasak koyma yetkisine delalet etmez. Bu yetki Allah’a aittir. Bu Kur’an ın da açıkladığı gibi;

..li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim.. Nahl/44

Kendilerine indirilmiş olanı onlara açıklayasın diye, yani beyan görevine girer. Allah’ın emirlerini açıklama görevi çerçevesinde algılamak lazım. Resulallah’ın eğer evet deseydim vacip olurdu sözünü. Yoksa mutlak bir yasak koyucu olarak algılamamak lazım diye düşünüyorum.

İşte burada da, açıklanması halinde sizi zora sokabilecek şeyler hakkında soru sormayın deniliyor ki, sebebi nüzul, iniş nedeni bahsinde anlatılan bu kıssaya, bu rivayete de uygun düşüyor bir parça ama tek rivayet bu değil. Bir rivayet daha var, Yine aynı eşit doğrulukta, eşit değerde usül olarak bir rivayet. O da;

Bir gün Resulallah çok kızmıştı. Çok sinirlendirilmişti. Oturdu mescide ve dedi ki;

– Ne sorarsanız cevaplayacağım, sorun..!

Aşırı sinirlendirilmişti. Bir tanesi kalktı Ebu Huzafe diye biri;

– Benim babam kim. Diye sordu. Çünkü onun kendi babasına olan nispeti konusunda halk ileri geri laf ediyordu.

Resulallah oturdu. Bir başkası kalktı. Olay gittikçe elektriklendi, Resulallah’ın siniri yatışacağı yerde gittikçe daha da arttı. Bunun üzerine Hz. Ömer dizleri üzerine doğrularak

– Biz vallahi rabb olarak Allah dan, Kitap olarak Kur’an dan, peygamber olarak Muhammed’den razıyız. Dedi ve Resulallah’ın bu gerçekten de aşırı tepkisini hafifletti.

İşe bu olay üzerine indiği söylenir ki, Resulallah’ın orada verdiği bazı cevapların, doğru cevapların, soru sahiplerinin hoşuna gitmediği, hem sorup hem de gerçeğini öğrenince hoşlanmadığı ortaya çıkınca böyle bir ayet indirildi denilir.

Şu veya bu aslında bu ayetin bizim için taşıdığı zamanlar üstü anlam; Allah’ın sizin için koyduğu emir ve yasakların çerçeveleri ile oynayıp ta kendiniz için ek mükellefiyetler, ek sorumluluklar getirmeye kalkışmayın. Yani bu sınırları genişletmeye kalkmayın. Ek yasaklar koymaya kalkmayın. Altından kalkamazsınız. Allah’ın manevra alanını size bıraktığı ve sükut geçtiği, hakkında bir şey söylemediği konularda kendiniz için ek mükellefiyetler, sorumluluklar koyarak zorla kendinizi sıkıntıya sokmayın dır. Aslında bu ayetin mesajı budur.

ve in tes’elu anha hıyne yünezzelül Kur’anu tübde leküm Nitekim Kur’an iniyorken onlar hakkında soru sormayı sürdürürseniz, açıklanır. Yani burada inşa değil bu cümle, bence bir ihbar, haber cümlesi. Eğer siz bir takım kendinizi sıkıntıya sokacak sorular sormayı sürdürürseniz, o size Kur’an tarafından açıklanır. Açıklanır ama yeni sorumluluklara girmiş olursunuz. Yani bu da sizin hakkınızda hayırlı olmaz. Oysaki Allah kolaylık diliyor sizin için.

Bir başka ayetin mealini, veriyorum:

Allah sizin için zorluğu dilemez. Kolaylık diler. (Bakara/185)

Ama siz kendiniz için zorla zorluk mu istiyorsunuz. Devam ediyoruz;

afAllahu anha (açıklanmadığına göre) Allah sizden affetmiştir. O mükellefiyetleri kaldırmıştır. Ya da onlar hakkında sizden herhangi bir beklentisi yoktur Allah’ın. Açıklanmadığına göre. Allah’ın sükut geçtiğini siz de sükut geçin.

Aslında bu ayet bire bir indiği nesle bir vahiy terbiyesi de veriyordu. Şöyle ki; Şimdi siz bu evrensel vahiy iniyorken kendi özel meraklarınızı yenmek, hatta kendi kapasiteleriniz çerçevesinde, kendi özel eğilimleriniz çerçevesinde, belki sizin için kolay olabilecek bir takım sorular sorar ve o sorular sonucunda da Allah evrensel mesajında yeni bir takım yükümlülükler getirir. Fakat unutmayın ki, bu getirilen mesaj sadece size değil, tüm insanlığadır ve bunun da vebali size olur.

Siz bunun altından kalkabilirsiniz, fakat sizden sonra birileri gelir ve şartları sizin şartlarınızdan ağır olur ve onlar kalkamaz, siz onun bu sorumluluğu altında ezilirsiniz. Ve isteyerek ve istemeyerek birilerinin gazabına sebep olmuş olursunuz. Böyle ince bir terbiye de var burada. Harika bir vahiy terbiyesi görüyoruz. Vahyin ilk neslini.

vAllahu Ğafûrun Haliym; Adeta Allah’ın tüm sıfatları mutlaka ve mutlaka bire bir kul ile ilişki kurularak söylenir. Kur’an da Allah için gelen sıfatlar, kuldan, yani insandan bağımsız kullanılmazlar. Bu şu demektir. Allah Gafurdur, halimdir. Size de Allah’ın Gufran ve hilminden bir pay düşsün. Bunun tecellisi, bunun iz düşümü, bunun ahlakı sizde de ortaya çıksın. Allah çok bağışlayandır ve naziktir. Yumuşak huyludur. Kaba ve katı değildir.

Halim, tam Türkçeye sadece bir kelime ile, bir sözcükle Türkçe karşılığını bulamadım ben. Onun için en güzel çevirisi yine Haliymdir. Ama yine de bir çok kelime ile karşılamaya çalışıyorum, nezaketlidir. Yumuşak huyludur. Çok şefkat, merhamet ve hislidir. Onun için karşısındakini kırmak üzmek ve zora sokmak istemez. Dolayısıyla kullarını zora sokmak istemez. Onun için de siz Haliym olan Allah’ın bu hilmini niçin zorlamaya çalışıyorsunuz. Yani niçin zora sokmak istemezken kendi kendinizi ille de zora sokmak istiyorsunuz sorularınızla.

Fazla altını karıştırarak, çerçeveyi daraltarak, yasak sınırlarını genişleterek, serbestlik sınırlarını daraltarak, kendinize yeni sorumluluklar yükleyerek neden böyle kendinize zorla yük vuruyorsunuz denilmek isteniyor.

102-) Kad seeleha kavmün min kabliküm sümme asbehu Biha kafiriyn;

 Sizden önce de bir topluluk bunu sordu; (aldıkları cevapları hazmedememeleri yüzünden) hakikat bilgisini inkâr edenlerden oldular. (A.Hulusi)

102 – Filvaki’ öyle meseleleri sizden evvel bir kavım sordu da sonra o yüzden kâfir oldular. (Elmalı)

Kad seeleha kavmün min kabliküm sizden önceki insanlar da bu tür sorular sormuşlardı. sümme asbehu Biha kafiriyn; En sonunda bu yüzden Hakkı inkara kadar varmışlardı. Onlar da sormuşlardı,

Burada tarihi olarak bir takım örnekler verilmiyor ama bu örnekler Bakara suresinde, Alu İmran suresinde verilmişti, oraları işlerken, tefsir ederken hatırlayacaksınız İsrail oğullarının Yahudileşme sürecinde buna ilişkin örnekler verilmişti. Ben de biraz önce Cumartesi yasağı konusundaki İsrail oğulları davranışını buna bir örnek olarak vermiştim. Ki Kur’an dan alıntıladığım bir örnekti o.

Onun için Kur’an insanlık tarihinin tecrübesini, geldiği, indirildiği ilk muhatapları olan nesle sunuyor ve diyor ki; İnsanlık tarihinin tecrübesi ile sabit. Siz den öncekiler, bir takım ek yükümlülükler yüklendiler. Zorlayarak. Talep ettiler, ama altından kalkamadılar. Sonunda beceremediler.

Hatırlayacaksınız bu noktada daha önce geçen bir ayeti tefsir etmiştim. Ayeti kerimenin tefsiri sırasında da şu meşhur hadisi iletmiştim. “Siz yılmadıkça Allah yılmaz. Siz usanmadıkça Allah usanmaz.” Peygamberimiz böyle uyarıyor. Kendisine gelip de; biz dağa çıkacağız, ailemizi bırakacağız, dünyadan el etek çekeceğiz, geceleri sabahlara kadar ibadet, akşamlara kadar oruçla geçireceğiz, et yemeyeceğiz, bir takım zevk ve lezzet aldığımız şeylerden vazgeçip kendimize yasak kılacağız onları. Yani çileci bir hayat süreceğiz. Diye bu teklifle gelen, ya da böyle bir karar alanların kararını öğrenince onları çağırtıp onlara böyle demişti.

– Ben size güzel bir örnek değil miyim, Ben yerim, oruç tutarım. Ailemle beraber olurum, ibadet de ederim.

Yani dengeli bir hayat sürerim. Herkesin hakkını herkese veririm. Yani, çevremin hakkı var, ailemin hakkı var, nefsimin hakkı var, Allah’ın hakkı var. Bu hak ve hukuku dengeli biçimde eğer gözetmezseniz, birinin hakkını diğerine geçirmiş olursunuz. Dolayısıyla dengeyi bozmuş olursunuz. Onun için siz yılmazsanız, usanmazsanız Allah usanmaz.” Diyordu onlara.

İşte bu uyarı çerçevesinde aslında bu surede geçen o laif motif, o dip akıntısının bir devamıdır ve daima ayetler boyunca, pasajlar boyunca hep bu işleniyor. Allah’ın insana merhametli olduğu, Allah’ın kişiye, insana, insanın kendisine olan şefkatinden daha fazla şefkatli olduğunu gösteriyordu bu ayetler. Yine aynı konu ile ilgili devam ediyor müteakip ayet;

sümme asbehu Biha kafiriyn; diyor değil mi. 102. ayetin son cümlesi. En sonunda bu yüzden hakkı inkara kadar varmışlardı. Onlar da soru sormuşlar, sorumluluk genişletmeye kalkmışlar, sonunda becerememişlerdi.

Bu ibareyi farklı, alternatif bir anlamla da çevirebilirim Türkçeye; sümme asbehu Biha kafiriyn; ibaresinde ki Kafiriyn’i literal anlamıyla, sözlük anlamıyla alırsam; Sonra soruları sonucunda gelen şeyin üzerini örtmeye kadar vardırmışlardı. Önce soru sorarak hükmü indirtmişler, ondan sonra da beceremeyince de hükmün üzerini kapatmaya varmışlardı. Kapatmaya kadar işi götürmüşlerdi. Böyle bir alternatif mana da verebiliriz.

103-) Ma ce’alellahu min behıyratin ve la saibetin ve la vasıyletin ve la hamin, ve lakinnelleziyne keferu yefterune alellahil kezib* ve ekseruhüm la ya’kılun;

 Allâh Bahire, Saibe, Vasıyle ve Ham (isimleriyle tanımlanan bir kısım kurbanlıklar) diye bir şey hükmetmemiştir (bu bir kısım insanların uydurmacılık geleneğidir). Ne var ki, hakikat bilgisini inkâr edenler, Allâh üzerine yalan uyduruyorlar! Onların çoğunluğu aklını kullanmaz! (A.Hulusi)

103 – Ne bahıyre, ne sâibe, ne vasiyle, ne ham’dan hiç birini Allah meşru’ kılmadı, lâkin küfretmekte olan kimseler, Allah namına yalan söyleyerek ona iftira ediyorlar, çoklarının da aklı ermez. (Elmalı)

Ma ce’alellahu min behıyratin ve la saibetin ve la vasıyletin ve la hâmin “Ne bahira ve saibe, ne de vasile ve hâm adı altında hayvanların batıl inançlarla kullanımından, insan kullanımından alıkonularak kutsallaştırılması, Allah’ın emri değildir.” Bu parantez içinde, tırnak içinde kullandığım bir açıklama cümlesi ile Türkçeleştirdim, meallendirdim.

Aslında burada ki isimler, bahiyra, saibe, vasıyle, hâm. Bu isimler konusunda bir çok şey söylenmiş. Bir ittifakta olmamış bunlarla ne kastedildiği konusunda. Ama ortak bir anlamı var bunların. Yine de ben kısaca, yaklaşık olarak üzerinde, ağırlıklı, galibiyetle durulan manaları vermeye çalışayım.

Eğer cahiliye döneminde bir deve 5 kez doğurur, 5. si erkek olursa ona bahire derlerdi ve onu salarlardı. Binmezlerdi, sütünü almazlardı yani dokunulmaz deve, kutsal deve olurdu aynen Hinduların inekleri gibi. Dokunulmazlık kazanırdı, kutsallık kazanırdı. Ve ona kimse dokunamazdı. Bunun işareti olarak ta başkaları bilsin diye kulağını ikiye keserlerdi.

Yine başına bir iş gelen insan, bu başına gelen kötülükten, zorluktan kurtulunca buna bir teşekkür nişanesi olmak üzere devesini salardı. Bırakırdı. Yine o da kutsallaşırdı. Ne binilir, ne sütü alınır, ne kullanılır, ne kesilir, ne eti yenilir böyle kutsanarak salınırdı.

Yine vasile ise koyun için bir kutsallaştırma işlemiydi. Eğer bir koyun hem dişi hem de erkek yavrularsa, dişiden dolayı erkeği de kurban etmezlerdi. Aslında bu bir salma değil, seyip bırakma değil ama bir batıl inanç. Dişi ve erkek doğrunca dişiden dolayı erkeği de kurban etmiyorlar. Yani dişi doğurdu diye erkeği de nakıslıkla suçluyorlar. Dişiye cinsiyetinden dolayı bir noksanlık atfediyorlar, böyle bir bakış açısı var. Dişi olana karşı peşinen bir kötü görüş var. Hayvanlar dahi dişi doğum yaptığında erkeğini dahi putlarına layık olmayan bir kurban olarak. Maden bu koyun dişi doğurdu, erkeği bile kurban olmaz mantığı

Bakınız bu mantığın arka planında yatan duyguyu hedef alıyor Kur’an. Bu duygu batıl inanç. Kişinin kendi kendisine, bir takım eşyaya kutsiyet atfetmesi, ya da uğursuzluk atfetmesi. Bunlar birbirinin tam zıddıdır ve aynı mantığa dayanır. Uğursuzluk atfıyla, kutsallık atfı aynıdır. Onun için uğursuz saymakta kutsal saymakta yasaktır. Bir batıl inançtır ve inancı kemiren bir kurttur. Bu nedenle İslam bu konuda Tevhid akidesi çok hassastır.

Dördüncü, Hâm, kavramı ise bir erkek deve dölünden 10 batım doğarsa, bir erkek deveden alınan döl ile 10 batım doğarsa, doğum yapılmış olursa o kutsallaşır, biraz önce söylediğim gibi Hindistan’ın ineklerine döner, Budistlerin, ne dokunulur, ne binilir, ne kesilir, ne eti yenir ve işin garibi insanlara zararda veriyordu bunlar. Bu salınan kutsal develer.

Düşünün kutsal develer ordusu var, hiçbir işe yaramıyorlar. Bunların yaratılışları istikametinde kullanılmaları lazım. Çünkü bunların varlığı insana yararlı olmak. Bu anlamda bir misyonları, fonksiyonları var. Aslında böyle kutsallaştırmalar ve uğursuzluk atfı, eşyanın misyonunu terk ettiriyor. Eşyayı misyonu dışına taşıyor.

İşte böyle bir noktada denge bozuluyor. Bu salınan seyid kutsal develer istedikleri bahçede yayılıyorlardı. İstedikleri bağa bostana giriyorlardı. İstediklerini yiyorlar ve kimse de bir şey diyemiyordu. İşin garip tarafı da burada. Çünkü Dokunulmaz dedim ya. Dokunulmaz olunca, kutsallık atfı olunca, insana yararlı olması için yaratılan bir varlık, insana zararlı hale geliyor.

İşte zulüm bu. Aslında mantalitesinin ta temeline indiğinizde, Allah’ın koyduğu yasaların oturduğu temel, merkezi kavram, adalet kavramı, hikmet kavramı. Adalet zaten hikmetin bir boyutu. Bunun tersini yaptığınızda yani bir şeyi Allah’ın koyduğu yerden ettiğinizde zulüm olmuş oluyor.

İşte bu çerçeve de anlayacak olursak bu dört adlandırma da; gerek bahiyra, gerek saibe, gerek vasıyle, gerek Hâm, aslında şu anlama geliyordu. Teker teker ne anlama geldikleri çok fazla önemli değil bence. Bunların anlamı konusunda ittifakta yok demiştim biraz önce zaten. Bunların tamamı şu anlama geliyor;

1 – Allah’ın kutsal kılmadığını kutsal kılmak.

2 – Batıl inanç taşımak. Eşyaya Allah’ın vermediği bir takım sıfatlar vermek.

3 – Eşyayı amacı doğrultusunda kullanmamak.

Bakınız bunlar birbirini getiren şeyler. Onun içinde ben tırnak içinde bu ayetin mealini şöyle bir açıklama cümlesi ile verdim: “Bu adlar altında hayvanların batıl inançlarla insan kullanımından alıkonularak kutsanması.” Bir yanlış altında üç yanlış yapılıyor. Çünkü bir eşyaya kutsiyet kazandıran sadece Allah’tır. Kuddüs O’dur. Kutsallığı O verir. Onun vermediği kutsallığı vermeye kalkmak bu noktada haddi aşmaktır.

Allah’ın yarattığı yerde tutulursa hikmet denir ona. Bir eşyayı Allah’ın yarattığı yerde tutmak, kullanmak hikmettir. Onu oradan etmek zulümdür. İşte bu zulüm de işleniyor.

Ondan öte ek bir bozuk akide getiriliyordu. Yani böylece bunun daha arka planında şöyle temel bir yamukluk var. İnanç yamukluğu. O yamuklukta insanın eşyayı, eşyanın mahiyetini belirleyecek güce sahip olduğu varsayımı. Bu çok önemli. Biraz önceden beri söylediğim şey bu. Eşyanın mahiyetini belirleme hakkını kendisinde görmesi insanın. Bu hak Allah’a aittir. Doğru ve yanlış, güzel ve çirkin, Hakk ve batıl, iyi ve kötü ölçütleri mutlak anlamda Allah tarafından konulur. Allah’ın kötü demediği bir şeye siz eğer kötü demeye kalkıyorsanız, işte bu noktada eşyayı tasnif yetkisini, eşyayı yeniden belirleme yetkisini kendinizde görüyorsunuz.

Peki ne olur diyeceksiniz, bu yetkiyi kendimde görsem ne olur ki? Anarşi olur. Herkes kendisine göre bir kutsal icat eder. Dokunulmaz icat eder ve eşya kendi konulduğu yerden kaydırılır. Dolayısıyla hakikatin ölçüsü mutlak olmaktan çıkar, rölatif olur. Nispi, görece olur. Bana göre, sana göre olur ve her insana göre yasaklar, her insana göre helaller, her insana göre haramlar çıkar ve bu da insanlık için felakete yol açar. Çünkü eşyanın tabiatıyla alakalı değil, sizin keyfinizle, zevkinizle, içgüdülerinizle, ayartıcı öz benliğinizle alakalı bir duruş ortaya koyarsınız ve bu duruş egosantrik bir duruştur. Bencil bir duruş. Ben merkezli bir duruş.

Bitersiniz. Bitirirsiniz ve o zaman yeni tanrılar ortaya çıkarırsınız. Yeni kutsallar ortaya çıkarırsınız. Ve şirk işte böyle çıkar, şirk düşüncesi de inancı böldüğü gibi, insanlığı da böler. Eşyayı böler, hakikati parçalar ve parçalanan hakikat, hakikat olmaktan çıkar.

ve lakinnelleziyne keferu yefterune alellahil kezib fakat hakikati inkarda direnenler kendi uydurdukları yalanları Allah’a yakıştırıyorlar.

Bir üstteki cümle ne diyordu,

 Ma ce’alellahu min behıyratin.. ila ahir. Öyle diyordu. Bunları Allah kılmadı, Allah koymadı bunları. Bunlar Allah’ın vaz ettiği hükümler değil. Onun için Allah’ın emirleri değil. Ce’ale yi öyle çevirirsek eğer. Dolayısıyla ne bunlar? Onlar, insanların kendi heva ve heveslerinden, kendi kişisel içgüdüleri ile koyup veya hevesleriyle koyup Allah’a atfettikleri iftiralar.

İkinci noktası yani birinci basamakta insan eşyanın duruşunu değiştiriyor. Eşyanın hakikatine müdahale ediyor. Onu kendisine göre yeniden tanımlıyor, ondan sonra kendi öznel tanımını Allah’a atıyor. Yani birinci yaptığı yanlışa ikinci bir yanlış giydirerek akideyi, sağlam, hakikat inancını parçalıyor. Dolayısıyla bu insan yaptığı birinci yanlışın üzerine, Allah ile ilişkisini bozan ikinci bir yanlışı da koyuyor. Önce eşyanın duruşunu bozuyor, Allah’ın koyduğu yere müdahale ediyor, o yeri beğenmiyor. O eşyayı Allah’ın koyduğu yerden alıp bir başka yere koyuyor. Allah insanın kullanımı yerine koymuş, o ise ona kutsallık atfediyor.

İşin garibi de şu; Ona kutsallık atfeden o insanlar, açlık korkusu ile öz çocuklarını gömüyorlar diri diri. Şimdi bir yanlış çok farklı alanlarda nasıl yanlışlara sebep oluyor görüyor musunuz. Aynı insanlar. Bir yerde kendileri için yaratılmış olan develeri yemezken, onları salarken, aynı toplumun içerisinde bazı insanlar kız çocuklarını açlık korkusu ile diri diri gömüyorlar. ..haşyete imlâk(imlâkın).. (İsra/31) diyor Kur’an. Açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.

Onun için işte bir yerde yaptığınız Allah’ın koyduğu düzen, hep birbirleri ile bağlantılı. Allah’ın kurduğu sistem, entegre bir sistem. Muhteşem bir kozmos. Bu kosmozda eğer bir yerine yanlış bir müdahale yapar ve zincirden koparırsanız, hemen onun farklı alanlarda çok kötü tezahürleri ortaya çıkar. Sonuçları ortaya çıkar. Orada böylesine üzerlerine lazım olmayan bir kutsallık atfını yapan bu insanlar, öbür tarafta insanları diri diri öldürmek gibi bir cinayet işliyorlar. Bugün de buna benzer şeyler yapılmıyor mu?

Bakınız, açlık evrenseldir. Kapitalizmin merkezi tanımlarından biridir. Kapitalizmin üzerine oturduğu ana kavramlardan biri. Açlık evrenseldir. Açlık evrensel olunca, bakınız, oysa ki bizde tam tersidir. Rızk evrenseldir. Bizde her doğan rızkı ile doğar. Ama birileri onun rızkını çalar. Bizde rızk evrenseldir. Yeryüzüne rızk yetesiye iner. Ama birileri gasp ettiği için diğer birileri açlıktan ve yetersiz beslenmeden ölürler.

Kapitalizme göre açlık evrenseldir. Açlık evrensel olunca birileri bu evrensel açlıktan kurtulmak için yiyecek depoluyorlar. Onun için de batı ülkelerinin depoladığı yiyecekler, yeryüzü insanlığını belki bir yüz yıl doyurmaya yeter. Sadece Hollanda nın kıta yükü de bir baş erzak olarak, yani olağanüstü zamanlar için sakladığı süt ve süt mamulleri, et ve et mamulleri ile, Afrika da ki bir yılda ölen 95 milyon yetersiz beslenme ve açlıktan ölen insanlar 10 yıl beslenir diyor bir araştırma.

İşte böyle. Yani bir yerde yaptığınız bir yanlış, Allah’a güvensizlik, paradigma üzerinde oynama, Allah’ın tanımını değiştirme, bir başka yerde insanları katletme anlamına geliyor.

Devam ediyoruz; ve ekseruhüm la ya’kılun; zira onların çoğu kafalarını kullanmıyorlar. Bakınız, yani olayı Allah’a atfedip bitirmedi.Yani Allah böyle emrediyor, sorgulayamazsınız. Onun için de inanacaksınız falan demiyor.

Bakın yukarıda serdedilen bu düşünceler eğer kafanızı kullanırsanız sizin aleyhinize deniliyor. Dolayısıyla dogma teklif edilmiyor insanoğluna. Yani sorgulamadan inan denilmiyor. Aksine sorgula diyor. Yaptıklarını sorgula. Ve Kur’an insana yaptığı eylemler için sorgulamadan imana etmeye davet ettiği falan yok. Aklını kullan aklın imana götürür diyor.

Bu noktada onun için de yukarıda eleştiriyi sunduktan sonra insanoğlunun eşyaya müdahalesini, kendisi için çok kötü sonuçlar getirdiğini söyledikten sonra ayet; ve ekseruhüm la ya’kılun; onların çoğu kafalarını kullanmazlar. Diyor. Kullanmadıkları için bunları yapıyorlar.

Gerçekten de eşyaya kutsallık atfeden ya da uğursuzluk atfeden kafasını kullansa bunu yapmaz. Çünkü onda olmayan bir şeyi ona atfediyor ve bununla kendi kendisini bağlıyor. Vehmediyor. Evhamını eşyaya ilintilemeye çalışıyor. Eşyada olmayan bir şeyi eşyaya vermeye çalışmak, aslında kafayı kullanmamak demektir. Bu nedir? Manipülasyondur. Eşyayı manipüle etmek. Eşyayı olduğu gibi anlamak yerine, algılamak yerine siz, eşyada olmayan bir vasfı ona yüklüyorsunuz. Kutsal değil kutsuyorsunuz. Uğursuz değil, uğursuzluk atfediyorsunuz. Uğursuz sayıyorsunuz.

Peki bu ne getirir, neden kafanızı kullanmıyorsunuz diye itham ediyor Kur’an; Kullanmıyorsunuz, kutsal olmayan bir şeye kutsallık atfederseniz, onunla olan ilişkileriniz değişir. Çünkü eyleminizi belirleyen duygunuzdur. Duygunuzu siz manipüle ettiniz. Eşya ile doğa arasındaki ilişkiyi bozdunuz. Bu sefer bu ilişki doğal olmayan bir noktadan yürüyecek. Fobiler gelişecek sizde.

Evet fobiler gelişecek vs. Yani uğur atfettiğiniz şeyler fobileriniz olacak. Uğursuzluk atfettiğiniz şeylerden ise korkmaya başlayacaksınız, fobi duyacaksınız. Yersiz korkular. Halüsinasyonlar göreceksiniz. Dahası, nevruz gibi birtakım olumsuz tepkiler vereceksiniz. Psikolojik tepkiler sergileyeceksiniz ve bu sizi daha da kötü şeylere götürecek, psikolojinizi bozacak. Çünkü eşyaya onda olmayan bir şeyi atfediyorsunuz ve ondan etkilenmeye başlıyorsunuz. Aslında sizi etkileyen o değil, ona yüklediğiniz anlam oluyor. Görüyorsunuz değil mi..!

104-) Ve izâ kıyle lehüm te’alev ila ma enzelAllahu ve iler Rasuli kalu hasbüna ma vecedna aleyhi abaena* evelev kâne abaühüm la ya’lemune şey’en ve la yehtedun;

 Onlara: “Allâh’ın inzâl ettiğine ve Rasûle geliniz” denildiğinde, “Babalarımızdan gördüğümüz bize yeter” dediler… Babaları bir şey bilmeyen ve hidâyet üzere olmayanlarsa da mı? (A.Hulusi)

104 – Bunlara gelin Allahın indirdiği ahkâma ve Peygambere denildiği zaman da «bize atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler yeter» diyorlar, ya ataları bir şey’ bilmez ve doğru yola gitmezler idi ise de mi? (Elmalı)

Ve izâ kıyle lehüm te’alev ila ma enzelAllahu ve iler Rasul ve onlara Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin denildiğinde, kalu hasbüna ma vecedna aleyhi abaena atalarımızı üzerinde bulduğumuz inanç bize yeter derler.

Bakınız biraz önceki o temel davranış bozukluğu, o temel bakış açısı bozukluğunun daha arka planında yatan temel bir yanlışa dikkat çekti Kur’an. Onlara; Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin denildiğinde, atalarımızı üzerinde bulduğumuz inanç bize yeter derler.

Niçin eleştiriyor Kur’an böyle bir şeyi? Aslında Kur’an Allah’ın dininin tam karşısına atalarının dinini kor. Ataların dini bir tarafa, Allah’ın dini bir tarafa. Bununla şunu söylemek ister. Hakikatin merkezine sadık olanı değil sabık olanı yerleştirmek. Hakikate sadık olanın yerine sabık olanı, yani kıdemli olanı, eski olanı koymak. Bir şey değerini eskiliğinden almaz. Kıdeminden almaz. Babalardan almaz. Nesepten almaz. Babanız inanıyorsa doğrudur diyorsanız, siz doğrunun ölçüsü olarak atalarınızı, babanızı koymuş olursunuz.  

İşte Kur’an ın eleştirdiği düşünce sisteminin temelinde ki yamukluk burada. Sabık olana hakikati atfetmek, sadık olana değil. Sadakatin yerine sebkati koymak. Yani kıdemi koymak eskiliği koymak. Onun için bugün ümmet iki taklit arasında bocalayıp duruyor. Biri babaları taklit, iki Batıyı taklit.

Bir kısmı batıyı taklit etme adına ümmetin geleceğini paramparça edip yok ediyorlar. Bir kısmı, onlara karşı direndiğini söyleyen bir kısmı ise babalarını taklit etme adına ümmetin geleceğini yok etmeye çalışıyorlar. Gelecek inşasını yok etmeye çalışıyorlar.

Onun için atalara sadakat aslında atalardan gelen her şeye sadakat değil, böyle bir şey yok. Ataların ocağındaki köze sadakat olmalıdır. Küle değil. Ataların ocağındaki külü bu güne taşıyarak hiçbir şey yapamazsınız. Ama ataların ocağındaki közü taşıyın. Elbette o ocakta köz olmaz mı, ateş olmaz mı? Olursa onu taşıyın. Yoksa sönmüş ocağın küllerini bu güne taşımakla ne kazanacaksınız. Ne getirecek size. Sadece o külün atanın ocağında olmuş olması bir kutsiyet kazandırır mı.

Aslında şu develerinin kulaklarını keserek dokunulmaz kılan, kutsal develeri ortaya salan o cahiliye bedevilerinden ne farkı var böyle bir düşüncenin temelde? İşte bunu eleştiriyor Kur’an ve aslında bu düşünce tam da Yahudileşen İsrail oğullarının Kabbalah düşüncesi. Kabala zaten gelenek demektir. Onun için Yahudileşen İsrail oğulları geleneğinin en temel referansı şudur; İm kabala na kaba, gelenek değilse reddederiz, gelenekse kabul ederiz o kadar. İşte Yahudileştiren İsrail oğullarını, Müslüman İsrail oğullarını Yahudileştiren bu kavram, bu temel referans. İm kabala na kaba gelenek değilse orada kalsın. Ama diyor ki Kur’an;

evelev kâne abaühüm la ya’lemune şey’en ve la yehtedun; ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolda olmayan kimseler idiyse, ya öyle ise. Onun için Kur’an da kabul ediyor ataların ocağında köz olabileceğini. Köz varsa tamam diyor. Ama ya yoksa? Onun içindir ki Kur’an da ilginç örnekler seçilmişti binlerce peygamber içerisinden. Kur’an da öyküsü anlatılan peygamberlerin seçimi çok manidardır.

Bakarsınız İbrahim gibi babası putperest, oğlu peygamber bir örnek seçilmiştir. Bakarsınız Nuh gibi babası peygamber oğlu kafir, oğlu putperest bir örnek seçilmiştir. Bakarsınız Lut gibi kızları ve hanımı putperest ama kocası ve babaları peygamber bir örnektir. Bakarsınız Asiye gibi eşi gerçekten dünyada cenneti bulmuş, Allah için tüm kötülüklere ve şirke baş kaldıran bir kutlu isyan örneği Asiye, isyan eden kadın demektir zaten, karşısında firavun gibi bir koca.

Onun için bu örnekler boşuna değildir Kur’an da. Bakarsınız Muhammed AS. gibi bir güneşin önünde, Ebu Lehep gibi bir yarasa. Bu örnekler boşuna değil. Bu babalarla ve atalarla, onların soy ve soplarıyla övünülemeyeceğinin bir göstergesi. Bu insanın hakikat kazanımının, tamamen kendi çabasının ve çalışmasının ürünü olduğunun bir göstergesi. Onun için;

Ve en leyse lil İnsani illâ ma sea; Necm/39

İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Yani failin karşılığı vardır. İnsan kendi çabasının karşılığını görecektir.

lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet.. Bakara/286

Kazandığı güzellikler kendi lehine, kötülüklerse kendi aleyhinedir.

 ..ve la teziru vaziretun vizra uhra..  Enam/164

Kimse bir diğerinin yükünü yüklenmez.

Bunlar Kur’an i referanslardır ve insana kendi çabasının karşılığını göreceğini söyleyen, kendi çabası ile yücelmesi, yükselmesi gerektiğini söyleyen referanslar. Babam hocaydı, dedem müftüydü, büyük dedem Şeyhül İslam’dı saçmalıkları değil. Ve yahut ta babası belli bile olmayabilir. Bu da problem değil. Babasından dolayı oğul suçlanamadığı gibi, atasından dolayı torun iftihar edemez. İftihar edecekse kendi ameli ile edecektir. Onun için de ;

Tilke ümmetün kad halet.. Onlar bir toplumdu geldi geçti. leha ma kesebet ve leküm ma kesebtüm * ve la tüs’elune amma kanu ya’melun. Sizin kazandıklarınız size, onların kazandıkları onlara aittir. (Bakara/141)

 Onların yaptıklarından kesinlikle siz sorumlu tutulmayacaksınız. Tersi de geçerli.


105-) Ya eyyühelleziyne amenû aleyküm enfüseküm* la yadurruküm men dalle izehtedeytüm* ilAllahi merciuküm cemıy’an feyünebbiüküm Bi ma küntüm ta’melun;

 Ey iman edenler… Siz nefsinizden sorumlusunuz! Siz hidâyet üzere oldukça, sapmış olan size zarar veremez! Sizin hep birlikte dönüşünüz Allâh’adır… Yapmış olduklarınızın size neler getirdiğini gösterecektir! (A.Hulusi)

105 – Ey o bütün iman edenler! sizler kendinizi düzeltmeğe bakın, siz doğru gittikten sonra öte taraftan sapanlar size bir ziyan dokunduramaz, hepsinizin varacağı nihayet Allah, o vakit haber verecek o size neler yapıyordunuz. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler, aleyküm enfüseküm siz kendinizden sorumlusunuz.

Bu bağlamda ataların ya da evladın övünülecek ya da yerilecek unsurlar olmamasına bir atıftır bu. Siz kendinizden sorumlusunuz. Yoksa Emr-i bi’l Ma’ruf, nehy-i anil münker iyiliği emredip kötülükten sakındırma farizasına, görevine yöneltilmiş bir olumsuzluk değildir yani. Yani kişinin iyiliği özendirme, köt6ülükten sakındırma fonksiyonu müminin görevi bakidir. Bu onunla ilgili bir atıf değildir. aleyküm enfüseküm siz kendinizden sorumlusunuz atfı tamamen babaları övünülecek ya da yerilecek bir şey gibi görenlere bir atıftır.

la yadurruküm men dalle izehtedeytüm siz kendinizden sorumlusunuz. Eğer doğru yoldaysanız sapıtanlar size zarar veremez. Eğer doğru yolda iseniz, isterse babanız, isterse dedeniz, isterse eşiniz sapıtmış olsun size zarar veremez. Tabii bu birebir ilişkilerde. Tabii toplumlar için, önderlikler için, vatandaşlıklar için de geçerli bu. Yani siz öncelikle kendiniz, kendi duruşunuz, Allah karşısında ki bireysel duruşunuzdan sorumlusunuz. Bu çok önemli.

Onun için duruşunuzu düzeltmekle başlayın işe ve toplumsal bir sapkınlık sizin için mazeret olmamalı. Ne yapayım dememelisiniz. Yani kendi yamul duruşunuza, toplumun yamuk duruşunu bahane göstermeyin. Bunu söylemek istiyor Kur’an.

ilAllahi merciuküm cemıy’an hepinizin dönüşü Allah’a dır. O övündüğünüz ya da yerindiğiniz atalarınızla birlikte siz de Allah’a döneceksiniz ve orada tek tek hesabınızı vereceksiniz. Yani son tahlilde Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. Eğer “ne yapalım, atalarımızdan böyle gördük” gibi bir mazeret ileri sürecekseniz, şimdiden bu mazeretin geçerli olmayacağını, onlarla sizin yüzleştirileceğinizi, onları bahane ettiğinizde onların da kendi atalarını bahane ettiğini ama aklınızı kullanmanız gerektiğini hiç düşünmediğinizi size Allah hatırlatacak. Onun için o büyük mahkemeye döndüğünüzde geçerli olmayacak bir takım mazeretler ileri sürerek Allah’a karşı duruşunuzu bozmayın.

feyünebbiüküm Bi ma küntüm ta’melun; İşte o zaman yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir Allah. Yani bu haber verişten kasıt nedir? Aslında hiç te sizin davranışlarınızın, kötü davranışlarınızın, atalarınızın davranışlarının bir devamı, zorunlu bir devamı olmaması gerektiğini haber verecek. Yani böyle bir zorunluluğun olmadığını, istediğiniz ve dilediğinizde atalarınızdan farklı da davranabildiğinizi, hatta günahta atalarınızdan farklı ne ekstra, ne yeni, ne orijinal günahlar çıkardığınızı, eğer isteseniz hayırda, güzellikte, sevapta da pekala atalarınızı aşabileceğinizi Allah size bir bir örneklendirerek haber verecek.

106-) Ya eyyühelleziyne amenû şehadetü beyniküm izâ hadare ehadekümül mevtü hıynel vasıyyetisnani zeva adlin minküm ev aharani min ğayriküm in entüm darebtüm fiyl ardı feesabetküm musıybetülmevt* tahbisunehüma min ba’dis Salati feyuksimani Billahi inirtebtüm la neşteriy Bihi semenen ve lev kâne zâ kurba, ve la nektümü şehadetAllahi inna izen leminel asimiyn;

 Ey iman edenler… Sizden birine ölüm (alâmetleri) geldiğinde vasiyet anında, adalet sahibi iki şahit bulunsun… Ya da seyahatteyseniz ve ölüm de size isâbet etmişse, size iki şahit gereklidir… (Şehâdetleri konusunda) kuşkulanırsanız, namazı edâ etmelerinden sonra onların ikisini alıkoyarsınız, “Yeminimizi, akraba da olsa hiçbir bedele satmayacağız; Allâh şahitliğini saklamayacağız; aksi takdirde suçlu oluruz” diye Allâh’a yemin ederler. (A.Hulusi)

106 – Ey o bütün iman edenler! her hangi birinize ölüm hali geldiği o vasiyet zamanı aranızdaki şahadet ya kendinizden adalet sahibi iki adam, veya yolculuk ediyordunuz da ölüm musibeti başınıza geldiyse sizin gayrinizden iki diğeridir, bunları namazdan sonra alı korsunuz, şüphelendiğiniz takdirde şöyle yemin ederler, «billâhi hısım da olsa yeminimizi hiç bir bedele değişmeyiz, Allahın şahadetini ketm de etmeyiz» biz o takdirde şüphesiz vebâle girenlerden oluruz. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler, şehadetü beyniküm izâ hadare ehadekümül mevtü hıynel vasıyye ölüm size yaklaştığında yapacağınız vasiyet sırasında şahitler bulundurun.

Farklı bir pasaja geçti ayetin konusu değişti ama yukarı ile yine çok ta bağımsız bir konu değil. Özellikle yine gündelik hayatımızın içerisinde yer alan insanın ölümüyle, mal emniyetiyle, insanın sosyal adaletiyle alakalı, toplumların sosyal adaletiyle alakalı hükümler bunlar ve yukarıdaki pasajla da dolaylı ilişkisi var.

Ölüm yaklaştığında vasiyet sırasında şahitler bulundurun diyor. isnani zeva adlin minküm kendi aranızdan dürüst iki kişi. Minküm burada; sizden. Kur’an ın genel sistematiği içerisinde müminlerden anlamını verir.

ev aharani min ğayriküm in entüm darebtüm fiyl ardı feesabetküm musıybetülmevt ya da seyahat sırasında ölüm emareleri gelip sizi bulduğunda, bulursa salat’tan sonra ki; tahbisunehüma min ba’dis Salati ibaresini de okuyup öyle mana vereyim, salattan sonra sizden olmayan başka iki kişiyi alıkoyun şahitlik için. Onun için burada ev aharani min ğayriküm de minküm ün zıddıdır ki genel Kur’an sistematiği içerisinde müminler dışında anlamını verir. Burada yolculuğa hasredilmiş. Misafir kaldığınız beldeden iki kişiyi, eğer ölüm emarelerini görüyorsanız, artık ölümün yaklaştığını hissediyorsanız iki kişi şahit getirin ve mirasınızın vasiyetinizi öyle yapın diyor. Miras vasiyeti sırasında.

[[Ek bilgi; Şahitlik edecek olanlar sizden, yani akraba ve taallukatınızdan ve müminlerden iki adalet sahibi yahut gayrınızdan, Müslüman olmayanlardan iki kişidir. Fakat bu diğer iki kişinin şahitliği ancak yolculukta bulunursunuz da ölüm musibeti başınıza gelirse o takdirdedir. Çünkü o zaman kendinizden kimse bulmak mümkün olmaz da zaruret tahakkuk edebilir. (Elmalı)]]

Burada bire bir spesifik olarak anlatılan şey ölüm öncesinde mirası vasiyet etmek. Onun için burada o ifade ediliyor. Ama daha genel baktığınızda o gün özellikle okuma yazmanın çok düşük seviyelerde olduğu bir toplumda çok büyük yaralar açan, sosyal bir yaraya dönüşebilen bir haksızlık kaynağını kurutmak için Kur’an böyle bir yöntemi seçiyor.

Burada min ba’dis Salati ibaresi var. Namazdan sonra. Namaz demeyeyim, salat’tan sonra. Bu ibarede geçen salat’ın namaz olup olmadığı konusunda ciddi tereddütlerim var. Ki Kur’an da ki her salat ibaresini namaz diye çevirmeyi hiç doğru bulmuyorum. Onun için ben burada ki salat’ı, özellikle Hud suresinin 87. ayetinde Şuayp peygambere kavminin verdiği; “Sana salatın mı emrediyor bizim putlarımıza böyle yapmayı, hakaret etmeyi.” Sorusunda olduğu gibi davet olarak anlamayı daha uygun buluyorum. min ba’dis Salati davetten sonra sizden olmayan sizin dininizin dışında iki kişiyi şahitlik için alıkoyun.

feyuksimani Billahi inirtebtüm eğer içinize bir kuşku düşerse onlara Allah adına şöyle yemin ettirin. la neşteriy Bihi semenen ve lev kâne zâ kurba, ve la nektümü şehadetAllah Akraba hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında sözümüzü satmayacağız ve Allah’ın bildiğini gizlemeyeceğiz.

Yukarısı ile bağlantısını şimdi söyleyeceğim. Dikkatli dinlerseniz eğer, siz de hemen fark edersiniz. Yani hiç alakası yok gibi gözüküyor bu pasajla bir üstteki pasajın, nedir alakası.

inna izen leminel asimiyn; eğer böyle yaparsak, yani Allah’ın şahit olduğunu, Allah’ın bildiğini gizlersek, ya da Allah’ın şahadeti, yani şahitlik etmeyi gizlersek günahkar biz oluruz. O zaman günahkar oluruz. Diye yemin ettirin diyor onlara.

Bakınız akraba hatırına da olsa ve lev kâne zâ kurba babalar hatırına hakikatten sapılmazsa, akraba hatırına hiç sapılmaz. Dolayısıyla burada her halükarda duruşunuzu Allah’a göre ayarlarken hakkı üstün tutun. Hak duygunuzu akrabalık bağı ile, atalık güdüsüyle, ya da bana yakındır, benim babamdır, benim dayımdır, benim dedemdir, benim akrabamdır gibi bir takım gerekçelerle hakikati istismara yeltenmeyin. Onun için tek şaşmaz ölçünüz olsun hakk ve hakikat, adalet. Adaletin gerçekleşmesi için siz gerekirse en yakınlarınıza karşı da şahitlik yapın.

Bu noktada çok ilginç bir şey söylüyor Kur’an. Ne diyor, adalet amacının gerçekleşmesi, sınırların genişletilmesini gerektiriyorsa, yani sizin dışınızda ki, sizin inancınızdan olmayan kimselerin şahitlik yapmasını gerektiriyorsa orada alet olan şahitlerin inancına bakmayın. Amaç olan adaletin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakın.

Burada söylenmek istenen daha kök bir şey var. O da merkezi kavram adalettir. Adaletin gerçekleşmesi için aracın ne olduğuna bakmayın. Yeter ki adalet gerçekleşsin.

Hatırlayın Nisa 105 – 115 arasındaki ayetleri tefsir etmiştim. Orada bir olay üzerine inmişti 105-115 arasındaki ayetler. Ebu Ta’me olayı. Yani bir Müslüman birinin zırhını çalmış ve hırsızlık suçunu ise bir Yahudi’nin üzerine atmıştı. Yahudi’ye iftira etmişti. Ve ilginçtir Resulallah’tan da mahkeme için gelmişlerdi; Biz Müslüman’ız onun için peygamber Yahudi’ye karşı bizi savunsun diye bir beklentileri vardı. Ve Kur’an doğrudan müdahale etti davaya;

..ve la tekün lil hainiyne hasıyma; Nisa/105

Bu ayet indi. Hainlerin savunucusu olma dedi. İşte nisa suresinde ki bu olay sırasında. Yine;

Ve la tücadil anilleziyne yahtanune enfüsehüm.. Nisa/107

Kendilerine ihanet edenleri savunma dedi. Söz konusu ayetlerde. Peygambere doğrudan hitap. Onun için müdahil oldu davaya Kur’an. Doğrudan müdahale etti. Yani bir Müslüman’ın ait olduğu gruptan dolayı çıkarlarını savunmak yerine adaleti savun. Ölçüsünü koydu.

O nedenle burada söylenen şey, dinsel aidiyetten çok daha önemlidir adalet. Adaletin ifası için dinsel aidiyet, dini kimlik aranmaz. Aslolan hakikatin ortaya çıkmasıdır. Bu noktada haklı kimse o üstündür. Peşinen herhangi bir gruptan oluş ödüllendirilemez. Eğer ortada bir yanlışlık varsa adaletin tecellisi aranır ve o adaletin tecellisinde de; falanca bizden, falanca bizden değil ölçüsü hiçbir zaman geçerli tutulmaz.

107-) Fein usira alâ ennehümestehakka ismen feaharani yakumani mekamehüma minelleziynestehakka aleyhimül evleyani feyuksimani Billahi leşehadetüna ehakku min şehadetihima ve ma’tedeyna* inna izen leminez zalimiyn;

 Eğer o iki şahidin geçmişte bir yalan söylediği bilinirse, bunların yerine, karşısında bulundukları taraftan daha evla iki kişi geçer (ve): “Bizim şahitliğimiz o iki şahidin şahitliğinden elbette daha haktır… Biz haddi de aşmadık; yoksa o takdirde zâlimlerden olurduk” diye Allâh adına yemin ederler. (A.Hulusi)

107 – Eğer bunların bir vebâle müstahak olduklarına vukuf hasıl edilirse o vakit ercah olan bu ikinin yerine bunların aleyhlerinde bulundukları mukabil taraftan diğer iki kişi dikilir şöyle yemin ederler: «billâhi bizim şahadetimiz onların şahadetinden daha doğrudur ve hakkı tecavüz etmedik, şüphesiz o takdirde zalimlerden oluruz». (Elmalı)

Fein usira alâ ennehümestehakka ismen Ama bu iki şahidin sonradan bu tür bir günah işledikleri ortaya çıkarsa, feaharani yakumani mekamehüma minelleziynestehakka aleyhimül evleyani feyuksimani Billah bu iki kişinin hakkını çiğnediği taraftan başka iki kişi, yani hakkını çiğnediği taraf. Karşı taraftan başka iki kişi onların yerini alır ve Allah adına şöyle yemin ederler;

leşehadetüna ehakku min şehadetihima ve ma’tedeyna Bizim şahadet ettiğimiz şey, şahitliğimiz ötekilerin şahitliğinden daha doğrudur, zira biz hakka tecavüz etmedik diye yemin ederler. inna izen leminez zalimiyn; eğer böyle yaparsak zalim biz olmuş oluruz. Diye yemin ederler.

Burada yeminin formu üzerinde durmasının amacı da şu; Yemin Allah adına yapılır. Çünkü yemine kutsiyetini, yemine müeyyidesini veren şey, Allah adına yapılmış olmasıdır.

Önceki tefsirim sırasında yeminleri ayırmış ve Allah adına yapılmayan yeminin sahibi için bağlayıcılık değeri olmadığına değinmiş olduğum için geçiyorum.

108-) Zâlike edna en ye’tu Bişşehadeti alâ vechiha ev yehafu en türadde eymanün ba’de eymanihim* vettekullahe vesme’u* vAllahu la yehdil kavmel fasikıyn;

 İşte bu, şehâdetlerini onun vechi üzere getirmeleri (Allâh adına yapmaları) için yahut da (yalancı şahitlerin) yeminlerinden sonra, yeminlerinin reddolmasından korkmalarına çözümdür… Allâh’tan korunun ve algılayın! Allâh fâsıklar (bozuk – asılsız inançlılar) topluluğunu hakikate erdirmez! (A.Hulusi)

108 – Bu işte şahadeti olduğu gibi eda etmelerine veya yeminlerinden sonra yeminlerinin reddedilmesinden korkmalarına en yakın bir çaredir, Allah dan korkun ve iyi dinleyin, çünkü Allah fasıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)

Zâlike edna en ye’tu Bişşehadeti alâ vechiha böylece insanların hakikate uygun usulünce şahitlik yapmaları mümkün olur. ev yehafu en türadde eymanün ba’de eymanihim yoksa onlar yeminlerinin ardından karşıt yeminlerle tekzip edilecekleri kuşkusuna kapılacaklardır. Yani yemin eden insanların prestijine bir zarar gelmesin diye onları da garanti altına alıyor. Şahitlik müessesesinin üzerinde bu kadar durmasının bir amacı var. Belli zaten. Adalet müessesesi öyle bir toplumda, kriminolojinin çok gelişmediği, henüz daha suç delillerinin saklanamadığı, onların iyi kontrol edilemediği, onların tespit edilmesinin zorlandığı yarı göçebe bir toplumda tüm adaletin gerçekleşmesi hemen hemen şahitlerin omzuna biniyordu.

Onun için böyle bir müessesenin üzerinde bu kadar durmasından biz neyi çıkaracağız? Kur’an ın adalete, hükümlerde adalete verdiği önemi çıkaracağız. Bu kadar sade. Yani Kur’an adaletin gerçekleşmesi üzerinde bu kadar duruyor ki adeta Kur’an ın iki merkez kavramı var. Biri akide de, biri sosyalitede. Yani biri insan- Allah ilişkisinde, biri insan-insan ilişkisinde. İnsan Allah ilişkisinin merkezi kavramı tevhid, İnsan – insan ilişkisinin merkezi kavramı adalettir.

vAllahu la yehdil kavmel fasikıyn; zira Allah sapmış bir halkı doğru yola iletmez.

{Atlanan cümle; vettekullahe vesme’u  Allah dan korkun ve iyi dinleyin. (Elmalı)}

109-) Yevme yecme’ullahur Rusüle feyekulü ma zâ ücibtüm* kalu la ilme lena* inneKE ENTE Allamül ğuyub;

 Allâh, Rasûlleri cem edeceği süreçte (Onlara sorar): “Size nasıl icabet edildi?”, “Hiçbir bilgimiz yok! Kesinlikle gaybları bilen yalnız sensin” derler. (A.Hulusi)

109 – O gün ki Allah bütün Resulleri toplayacak da «size ne cevap verildi?» buyuracak; «bizde ilim yok, sensin allâmül guyûb sen» diyecekler. (Elmalı)

Yevme yecme’ullahur Rusüle feyekulü ma zâ ücibtüm Bunlarla ilgili olarak Kur’an bir uhrevi gerçeğe dikkat çekiyor. Allah bütün peygamberleri topladığı gün onlara; Size ne cevap verildi diye sorulacak. Kur’an ın farklı yerlerinde bu manada peygamberle ümmetleri arasında ki diyaloga dikkat çekilir.

Felenes’elennelleziyne ürsile ileyhim velenes’elennel murseliyn; Araf/6

And olsun, yemin olsun kendilerine peygamber gönderilenlerden soracağız. Size gönderdiklerimiz görevlerini yaptılar mı. Ve gönderdiklerimizden de soracağız. Gittiniz, size karşı nasıl davrandılar. Davet ettiniz davetinize nasıl tepki verdiler. Karşılıklı soracağız. Yani peygamberleri sorgudan azade tutmayacağız. Siz bir tarafa durun bakayım demeyeceğiz. Onlara da soracağız görevinizi yaptınız mı diye ve karşılarında ki gönderildikleri toplumlara; Bu peygamberler size görevlerini yaptılar mı diye soracağız. Çok önemli.

Şimdi anlıyor musunuz sevgili peygamberimizin saçlarının neden ağardığını şimdi anlıyor musunuz topluma hitap ettikten sonra; Tebliğ ettim mi

– Ela hel bellağt  Tebliğ ettim mi..!

Diye Ta yürekten sorup ta tüm cemaat hep bir ağızdan yürekten;

– Evet Ya Resulallah tebliğ ettin deyince,

– Rabbena feşhed..! Rabbim sen şahit ol dediğini, niçin böyle bir kaygıya, bir endişeye düştüğünü anlıyorsunuz değil mi.

Peygamberlerin varisi olan alimler davetçiler içinde geçerlidir bu. Onlardan da sorulacak siz davet ettiniz de bu toplum size karşı nasıl tepki gösterdi. Toplumdan da sorulacak, bunlar size vazifelerini yaptılar mı, davet ettiler mi.

Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazu hazel Kur’âne mehcura; Furkan/30

Furkan suresinde. Böyle de şikayet edeceğini söylüyor Kur’an peygamberin. Diyecek ki peygamber; Ya Rabbi. Bu toplumum var ya bu toplum, beni gönderdiğin bu toplum, inne kavmittehazu hazel Kur’âne mehcura; Kur’an ı mehcur bıraktılar. ittehazu hazel Kur’âne mehcura; Kur’an ı terk edilmiş bıraktılar. Kur’an ı yalnız başına bıraktılar. Kur’an ı sahipsiz bıraktılar diyecek, şikayet edecektir diyor toplumu Kur’an.

Yine başka bir ayet geliyor aklıma:

Yevme ned’u külle ünasin Bi imamihim.. İsra/71

O gün, hesap gününde tüm insanları bölük bölük başlarında liderleri ile geçit resmine çağırırız. Önümüzden liderleri ile geçerler. Yani kime uydular, kime uymadılar. Kimin arkasına takıldılar ve onun arkasında gelirler diyor.

Onun için Allah bütün peygamberleri topladığı gün onlara; size ne cevap verildi diye soracak.

kalu la ilme lena Onlar, bizim bir bilgimiz yok. inneKE ENTE Allamül ğuyub; Yaratılmışların idrakini aşan hiçbir şey yoktur ki onu sen bilmeyesin. Yani yaratıkların idrakini aşan, gabya giren tüm şeyleri yalnızca sen bilirsin. Diyecekler.

110-) İz kalellahu ya ‘Iysebne Meryemezkür nı’metiy aleyke ve alâ validetik* iz eyyedtüke Bi ruhıl kudüsi tükellimün Nase fiyl mehdi ve kehla* ve iz allemtükel Kitabe vel Hıkmete vetTevrate vel’İnciyl* ve iz tahlüku minet tıyni kehey’etit tayri Bi izniy fetenfühu fiyha fe tekûnü tayren Bi izniy ve tübriül ekmehe vel ebrasa Bi izniy* ve iz tühricül mevta Bi izniy* ve iz kefeftü beniy israiyle anke iz ci’tehüm Bil beyyinati fekalelleziyne keferu minhüm in hazâ illâ sihrun mubiyn;

 Hani Allâh şöyle dedi: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin ve annenin üzerindeki nimetimi an… Hani seni, varlığında açığa çıkan Ruh-ül Kuds kuvvesi ile teyit etmiştim… Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun… Hani sana Kitabı, Hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i talim etmiştim (bunlardaki ilmi, bilincinde açığa çıkarmıştım)… Hani Bi-izni (iznimle) balçıktan kuş şeklinde yaratıyor, onun içinde nefh ediyordun da Bi-izni (iznimle) bir kuş oluyordu! Anadan doğma köre ve cüzzamlıya benim iznimle şifa veriyordun… Hani ölüleri benim iznimle hayata çıkarıyordun… Hani İsrail oğullarını senden engellemiştim! Hani sen kendilerine delillerle gelmiştin de, onlardan hakikat bilgisini inkâr edenler şöyle demişti: ‘Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değil!'” (A.Hulusi)

110 – Allah buyurduğu vakit: ya Isâ İbn. Meryem sana ne validene olan nimetimi düşün, hani seni ruhul Kudüs ile müeyyed kıldım, nâsa kelâm söylüyordun hem beşikte hem yetişkin iken, ve hani sana kitabet, hikmet, Tevrat ve İncil öğrettim, ve hani benim iznimle çamurdan kuş biçimi gibi taslıyordun, içine üflüyordun da benim iznimle bir kuş oluveriyordu, hem anadan doğma amayı ve abraşı benim iznimle iyi ediyordun, ve hani ölüleri benim iznimle hayata çıkarıyordun, ve hani senden Benî İsraîl’i def’ etmiştim, o vakit ki onlara o açık mucizeleri getirmiştin de içlerinden kâfirlik edenler şöyle demişti: bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil. (Elmalı)

İz kalellahu işte o zaman Allah diyecek ki; ya ‘Iysebne Meryem ey Meryem oğlu İsa ezkür nı’metiy aleyke ve alâ validetik hatırlasana ve annene bahşettiğim nimetimi, iz eyyedtüke Bi ruhıl Kudüs hani seni kutsal ruh ile desteklemiştim.

tükellimün Nase fiyl mehdi ve kehla İnsanlarla beşikte ve yetişkin bir adam olarak konuşuyordun. Ya da benim daha tercih ettiğim, doğru olduğunu sandığım bir mana ile, beşikte iken yetişkin biri gibi konuşuyordun.

ve iz allemtükel Kitabe vel Hıkmete vetTevrate vel’İnciyl Hani ben sana vahiy ve hikmet yüklü olduğu halde Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. ve iz tahlüku minet tıyni kehey’etit tayri Bi izniy hani sen benim iznimle çamurdan kuş maketi yapmış, fetenfühu fiyha fe tekûnü tayren Bi izniy ona üflemiş ve o da benim iznimle kuş oluvermişti.

ve tübriül ekmehe vel ebrasa Bi izniy Yine nasıl iznimle körleri ve cüzamlıları iyileştirmiş, ve iz tühricül mevta Bi izniy ve yine iznimle ölüleri ayağa kaldırmıştın.

Bu yukarıdaki sayılan ve İsa peygambere atfedilen o dönemde Hıristiyanların İsa peygamber için inandığı bu mucizelere biz bunlar hakkında daha geniş malumatı daha önce Alu İmran suresinin 49 – 50 – 51. ayetlerini işlerken vermiştik. Onun için ben oraya atıfta bulunarak geçiyorum burayı.

Şu unutulmamalı ki burada sayılan bu mucizeler o dönemde Hz. İsa’ya iman eden insanların onun için inandıkları. Kur’an bunları yorum yapmadan veriyor. Yani Kur’an ın bunları veriyor olması, bunların Hz. İsa için bir fiil vuku bulmuş olup olmamasına bir cevap teşkil etmez. Sadece Kur’an muhatap aldığı biz Hıristiyan’ız diyen insanların inancındaki yamuklukları, terslikleri, bozuklukları düzeltmek için onların öncelikle inancını dile getiriyor, ama inançları içerisinde Tevhide aykırı olanları ayıklamaya başlıyor. O Nedenle de tabii ki o mucizelerin Hz. İsa’ya atfedilmelerinde hiçbir sakınca, ne sakınca olacaktır, hiçbir sakınca yoktur.

ve iz kefeftü beniy israiyle anke iz ci’tehüm Bil beyyinat Hani İsrail oğullarına hakikatin bütün delilleriyle geldiğinde sana zarar vermelerine engel olmuştum.

Allah ona verdiği nimetleri teker teker hatırlatıyor. Burada bir diyalog var. Hz. İsa ile Rabbi arasında bir diyalog, bir hatırlatma. Aslında bu hatırlatma Hz. İsa ile Rabbi arasında değil, bu Hz. İsa’ya inananlara dolaylı bir göndermedir. Yani sizin inandığınız insanın, sizin ona atfettiğiniz şirkle, sizin ona atfettiğiniz misyonla bir alakası yok. Dolayısıyla siz inandığınız insana olan sevginizi, ona olan kötülüğe dönüştürüyorsunuz. Sevgi ile cinayet işliyorsunuz. Birazdan  ne demeye geldiğini daha ayrıntılı olarak göreceğiz.

fekalelleziyne keferu minhüm in hazâ illâ sihrun mubiyn; Onlardan küfürde direnenler; Bu sihirden başka bir şey değildir demişlerdi bütün bu mucizeler için.

111-) Ve iz evhaytü ilel Havariyyine en aminu Biy ve Bi Rasuliy* kalu amenna veşhed Bi ennena müslimun;

Hani Havarilere, “Bana ve Resûlüme (“B”nin işareti kapsamıyla) iman edin” diye vahy etmiştim… “İman ettik… Sen şahit ol, biz gerçekten Müslimleriz” dediler. (A.Hulusi)

111 – Ve hani bana ve Resulüme iman edin diye Havariyyûne ilham etmiştim «iman ettik, bizim şüphesiz Müslimleri olduğumuza şahit ol» demişlerdi. (Elmalı)

Ve iz evhaytü ilel Havariyyine en aminu Biy ve Bi Rasuliy ve hani havarilere, bana ve benim elçime inanın diye vahy etmiştim. Kalu onlarda demişlerdi ki; amenna veşhed Bi ennena müslimun; Biz inanıyoruz, sana kayıtsız şartsız teslim olduğumuza şahit ol demişlerdi.

Hemen burada bir atıf yapmak istiyorum. Alu İmran suresinin 51, 52. ayetlerine bir atıf, Ne demişti Hz. İsa orada;

..men ensariy ilAllah Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kim olur demişti. Onlarda; kalel Havariyyune..

 Havari, beyaz elbiseler giymiş olanlar anlamına geliyor. Beyazlara bürünmüş o kimseler de ne dediler; nahnu ensarullah biziz Allah’ın yardımcıları dediler. veşhed Bi enna müslimun; Buradaki ibare bir benzeri ile orada da geliyor; Şahit ol biz kayıtsız şartsız teslim olduk. Biz Müslüman olduk. Demek ki Müslüman olmak bu ümmete özgü bir şey değil. Tüm tarihlerin muvahhitlerinin ortak ismi Müslüman’dır. Çünkü Müslüman olmak bir millete, bir kavme ya da bir inanca mensubiyet olmaktan daha çok, bir eylemdir, bir duruştur. bir algıdır, bir hayatı algılayış biçimidir, insanın Allah’a karşı duruşudur.

112-) İz kalel havariyyune ya ‘Iysebne Meryeme hel yestetıy’u Rabbüke en yünezzile aleyna maideten mines Sema’* kalettekullahe in küntüm mu’miniyn;

 Hani Havariyyun: “Ey Meryemoğlu İsa! Senin Rabbinin kudreti yeter mi semâdan bizim üzerimize bir mâide (zâhir anlamıyla, sofra; bâtın anlamıyla, hakikat ve marifete ait ilimler) inzâl etmeye?” dediler… (Demek istedikleri şuydu: Allâh’ın seni yarattığı Esmâ terkibin yani fıtratın, yaratılış programın, böyle bir şey için yeterli midir? Bu soruyu İsa’dan o güne kadar tüm açığa çıkanlar kapsamında değerlendirmek gerekir. A.H.) (İsa da:) “Eğer iman edenlerseniz Allâh’tan korunun” dedi. (A.Hulusi)

112 – Bir vakit de o Havariyyûne: yâ Isâ İbn Meryem: Rabbin bize Semadan bir mâide indirilebilir mi? demişlerdi, «Allah dan korkun müminseniz» dedi. (Elmalı)

İz kalel havariyyune ya ‘Iysebne Meryem Yine o zaman havariler; Ey Meryem oğlu İsa demişlerdi. hel yestetıy’u Rabbüke en yünezzile aleyna maideten mines Sema’ Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi demişlerdi. Bir sofra istemişlerdi.

hel yestetıy’u Rabbüke ifadesi biraz, gerçekten tartışılmış bir ibare. Havarilere Allah’ın kudretinden şüphe etmeyi yakıştıramayan müfessirlerimiz, “Rabbin güç yetirebilir mi” tam literal manası, bunu yakıştıramayan müfessirlerimiz buradaki yestetıy’un güçle ilgili değil de daha çok arzu eder mi, arzu buyurur mu rabbin. Bize bir sofra indirmeyi manasına almışlar.

Ama farklı bir okuyuş ta gelmiş bu noktada. Ki Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn Abbas, Muaz Bin Cebel gibi sahabelerden. Israrla savunularak farklı bir okuyuş naklediliyor; hel yestetıy’u Rabbek yani sen rabbinden isteyebilir misin anlamına. Dolayısıyla Allah’a değil de güç yetirmenin, Hz. İsa’ya, Yani senin isteme yetkin var mı anlamına gelen bir okuyuş ta olmuş.

kalettekullahe in küntüm mu’miniyn; İsa da cevap vermişti onlara: Eğer gerçekten inanıyorsanız Allah’a karşı saygılı olun demişti.

Demek ki yukarıda ki talebi Allah’ımız bir saygısızlık olarak görüyor. Doğru bulmuyor. Buradan da anlıyoruz ki yukarıda ki talep aslında kabul görmemiş bir taleptir. Zaten Kur’an bu talebin yerine getirilip getirilmediği konusunda bir şey söylemiyor. Suskun kalıyor orada. Ama bence suskun da kalmıyor bu talebe alttan alta bir itiraz yönlendiriyor ki hemen arkada gelen 115. ayet bence bu talebin reddine işaret eder.

113-) Kalu nüriydü en ne’küle minha ve tatmeinne kulubüna ve na’leme en kad sadaktena ve nekûne aleyha mineş şahidiyn;

 Dediler ki: “İsteriz ki o sofradan yiyelim (o ilimleri uygulayalım), kalplerimiz mutmain olsun (açıkladıklarına yakîn oluşsun); senin bize (mutlak) hakikati açıkladığını bilelim ve ona şahitlerden olalım.” (A.Hulusi)

113 – Biz dediler: İstiyoruz ki ondan yiyelim kalplerimiz itminan bulsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahadet edenlerden olalım. (Elmalı)

Kalu dediler ki; nüriydü en ne’küle minha ve tatmeinne kulubüna ve na’leme en kad sadaktena ve nekûne aleyha mineş şahidiyn; onların da şöyle bir gerekçesi oldu. Yani saygılı olun, Allah’a karşı saygıda kusur etmeyin denilince onlar, biz ondan yemek, kalplerimizi tatmin etmek, bize hakikati söylediğini bilmek ve o hakikate biz de şahitlik yapmak isteriz dediler. Yani yemek istemeden gayeleri bu idi. Gibi bir açıklamaya yer veriyor Kur’an burada. Ki onların istediği bu yemeğin aslında gündelik öğün olduğuna ilişkin bir takım yorumlar da var böyle olağan üstü bir mucize değil de, gündelik öğünümüzü ver. Ki zaten bir mümin günlük yediği ekmeğin dahi Allah tarafından verildiğine inanır, inanması gerekir. Onun için yani burada gelen, burada istenilen şeyin olağan dışı, olağanüstü bir şey değil de, olağan içi gündelik tayın, öğün ve yemek isteği olduğu yaklaşımı bana pek makul gözükmüyor. Çünkü hemen 113. ayet zaten, ne diyor orada; Hakikati söylediğini bilmek. Bize hakikati söylediğini bilmek için istiyoruz diyor. Demek ki olağandışı bir şey bu istenen.

114-) Kale ‘Iysebnü MeryemAllahumme Rabbena enzil aleyna maideten minesSemai tekûnü lena ‘ıyden lievvelina ve ahırina ve ayeten minke, verzukna ve ente hayrur razikıyn;

 Meryemoğlu İsa: “Allâhım! Rabbimiz… Üzerimize semâdan bir mâide inzâl et bizim için de, hem evvelimiz ve hem âhirimiz için bir bayram ve senden bir delil olsun… Rızıklandır bizi; sen rızıklandıranların en hayırlısısın” dedi. (A.Hulusi)

114 – Isâ İbn. Meryem şöyle yalvardı: Ya Allah! ey bizim yegâne rabbimiz! bize Semadan bir mâide indir ki bizim için hem evvelimiz, hem ahırımız için bir bayram ve kudretinden bir nişane ola ve bizleri merzuk eyle ki sen hayrurrazikînsin. (Elmalı)

Kale ‘Iysebnü Meryem Meryem oğlu İsa dedi ki, Allahumme Rabbena Ey Allah’ım, Ey rabbimiz. enzil aleyna maideten minesSema gökten bize bir sofra gönder. tekûnü lena ‘ıyden lievvelina ve ahırina ve ayeten mink o bizim ilkimizden sonuncumuza kadar sürekli bir sevinç ve senden bir işaret olacaktır. verzukna ve ente hayrur razikıyn; ve bize rızkımızı ver, zira rızk verenlerin en hayırlısı sensin. Diye Hz. İsa’da onların talebini Allah’a dua ile yönlendirmişti.

115-) KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba’dü minküm feinniy ü’azzibühu azâben la ü’azzibühu ehaden minel alemiyn;

 Allâh buyurdu ki: “Kesinlikle Ben, onu size inzâl edeceğim… Bundan sonra sizden kim hakikati inkâr ederse, Ben ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim!” (A.Hulusi)

115 – Allah buyurdu ki ben onu sizlere elbette indiririm fakat ondan sonra içinizden her kim nankörlük ederse artık oun âlemînden hiç birine yapmayacağım bir azap ile ta’zib ederim. (Elmalı)

KalAllah Allah buyurdu ki; inniy münezzilüha aleyküm ben onu size gönderirim.

Münezzilüha ibaresinin, sözcüğünün Arap dilinde şöyle bir nüansı var, farklılığı var; Ben zaten size onu hep gönderiyorum. Bununla şu denilmiş olur. Aslında insan neden yarattığım eşya, aksama gösterince onu mucize bilir de, aslında her an gördüğü şeyde ki mucizeyi kavramaz. Neden yer sallanınca olağanüstü oluyor da yer böyle korkunç bir düzenle bizi üstünde tutup milyonlarca yıldan beri bu harika işleyişini devam ettirmesi mucize olmuyor. Demek ki insan garipliğe bakıyor.

femen yekfür ba’dü minküm feinniy ü’azzibühu azâben la ü’azzibühu ehaden minel alemiyn; Fakat ondan sonra içinizden kim nankörlük ederse, evet, ne diyor; Ben onu size gönderirim. Fakat ondan sonra içinizden kim nankörlük ederse i,yi bilin ki onu dünyalarda benzerine hiç çarptırmadığım bir azaba çarptıracağım.

Mucize istemenin en tehlikeli noktası budur işte. İstenen mucizeye uyulmadığı zaman azap gerçekleşmiş olur. Kesilmiş olur fatura. Ve gudiyel emr. İş bitirilir. Onun için peygamberler toplumlarının mucize istemelerine karşı daima tetikte olmuşlar ve bunu pek sıcak karşılamamışlar. Çünkü Mucize isteyiş, Allah’ın normal olarak davetini kabul etmeyip te anormal bir takım belgeler, mevcut belgeleri reddetmek anlamına geliyor.

116-) Ve iz kalellahu ya ‘Iysebne Meryeme eente kulte linNasittehızûniy ve ümmiye ilâheyni min dunillah* kale sübhaneKE ma yekûnü liy en ekule ma leyse liy Bi hakk* in küntü kultühu fekad alimtehu, ta’lemü ma fiy nefsiy ve la a’lemü ma fiy nefsik* inneKE ENTE Allamül ğuyub;

 Ve hani Allâh şöyle dedi: “Ey Meryemoğlu İsa!.. İnsanlara, ‘Allâh’ın dûnunda beni ve annemi iki ilâh edinin’ diye sen mi söyledin?”… (İsa) dedi ki: “Subhaneke (tenzih ederim seni)! Benim, Hak olmayanı söylemem nasıl mümkün olur? Eğer onu söylemişsem, (zaten) kesin sen onu bilmişsindir! Sen nefsimde olanı bilirsin, fakat ben senin nefsinde olanı bilmem! Kesin ki gaybların tamamını bilen sensin, sen!” (A.Hulusi)

116 – Hem Allah buyurduğu vakit: Ey Meryem’in oğlu Isâ! Sen mi dedin o insanlara; «beni ve anamı Allahın yanında iki ilâh edinin» diye? hâşâ, der: münezzeh sübhansın ya rab! Benim için Hakk olmayan bir sözü söylemekliğim bana yakışmaz, eğer söyledimse elbette malûmundur, sen benim nefsimdekini bilirsin: ben ise senin zatindekini bilmem, şüphesiz ki sen «allâmülguyub» sun. (Elmalı)

Ve iz kalellahu ya ‘Iysebne Meryem ve işte o zaman Allah, ey Meryem oğlu İsa dedi. eente kulte linNasittehızûniy ve ümmiye ilâheyni min dunillah Ey Meryem oğlu İsa dedi, sen insanlara Allah’tan başka beni, ve Annemi ilah edinin mi dedin?

İlginçtir. Aslında Hz. İsa ve kutsal ruhun yanında Hz. Meryem’in ilahlaştırılması doktrini İnci’de yok. Üçlü teslis baba, oğul, ruh-ül Kudüs. Meryem yok orada.

Peki nereden çıktı bu doktrin? Bu doktrin, Allah’ın annesi ismiyle ortaya çıkartıldı, Allah’ın annesi doktrini (haşa) İskenderiyeli ilahiyatçılarca öne sürüldü önce, ondan sonra da 431 de ki Efes konsilinde ilk defa kilise tarafından resmen kabul edildi ve öyle bir noktaya geldi ki artık Jüstinyen Ayasofya’nın kubbesine Meryem’in resmini yaptırdı.

Daha önce böyle bir şey yok. Ondan sonra Resulallah döneminde ki Bizans Kralı Herakliyus Hz. Meryem’in resmini Bizans sancağı olarak kabul etti. Resulallah’ın geldiği, Kur’an ın indiği zaman diliminde Meryem’e olan tapınma, İsa’ya olan, Allah’a olan, hatta Ruh-ul Kuds’a olan teslis tapınmasını daha da geçmişti.

Garip bir tapınma aracına dönüştürülmüştü ilahın anası ismiyle. Öyle bir boyutlara varmıştı ki zaten Protestan lık buna karşı da savaş açtı. Onun için ikonoklast hareket diye 12. ve 13. yanlış hatırlamıyorsam yüzyıllarda put kırıcı hareket, Hıristiyanlık içinde çıkan put kırıcılık hareketi, Meryem’in ikonalarına, Hz. Meryem’in putlarına, onun adına yapılmış heykellere, resimlere yönelik bir hareketti. Sonradan ortaya çıkmış korkunç bir akait bidat’ı olarak görülmüştü bazı Hıristiyan mezhepler içerisinde.

Evet, kale sübhaneK Zatını tenzih ederim dedi. ma yekûnü liy en ekule ma leyse liy Bi hakk kendim için hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. in küntü kultühu fekad alimtehu eğer bunu söylemiş olsaydım elbette sen bilirdin. ta’lemü ma fiy nefsiy ve la a’lemü ma fiy nefsik sen benim özümdekini bilirsin fakat ben senin sırrına eremem. inneKE ENTE Allamül ğuyub; Hiç şüphesiz yaratıkların idrakini aşan her şeyi tümüyle bilen yalnız sensin.

117-) Ma kultü lehüm illâ ma emerteniy Bihi enı’büdullahe Rabbiy ve Rabbeküm* ve küntü aleyhim şehiyden ma dümtü fiyhim* felemma teveffeyteniy künte enter Rakıybe aleyhim* ve ente alâ külli şey’in Şehiyd;

 “Onlara: ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allâh’a kulluk bilincine erin’ diye senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim… Ben aralarında bulunduğum sürece üzerlerine şahit idim… Beni vefat ettirdin! Onlar üzerine Rakıyb sen oldun!.. Sensin her şey üzerine şahit!” (A.Hulusi)

117 – Sen bana ne emrettinse ben onlara ancak onu söyledim: hep rabbim ve rabbiniz Allaha kulluk edin dedim ve içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde şahit idim, vaktâki beni içlerinden aldın üzerlerinde murakıp ancak sen kaldın ve zaten sen her şey’e şahitsin. (Elmalı)

Ma kultü lehüm illâ ma emerteniy Bihi enı’büdullahe Rabbiy ve Rabbeküm Ben onlara bana emrettiğin, benim rabbim ve sizin rabbiniz olan Allah’a kulluk edin den başka bir şey söylemedim. Diyor Hz. isa.

ve küntü aleyhim şehiyden ma dümtü fiyhim onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şahitlik ettim diyor. Allah’a mazeret ileri sürüyor.

felemma teveffeyteniy künte enter Rakıybe aleyhim fakat sen beni katına aldıktan sonra artık onların koyup gözeticisi sen oldun Ya rabbi, ben ne yapayım beni aldıktan sonra benim hakkımda ilahlaştırmalarına karışamazdım ki..! Nasıl kendisini savunuyor bakınız. ve ente alâ külli şey’in Şehiyd; zira sen her bir şeye şahitsin.

118-) İn tüazzibhüm feinnehüm ıbaduKE, ve in tağfir lehüm feinneKE entel Aziyzül Hakiym;

 “Eğer onları azaplandırırsan, elbette onlar senin kullarındır! Eğer onları bağışlarsan muhakkak ki sensin Aziyz, Hakiym olan, sen!” (A.Hulusi)

118 – Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki senin kullarındırlar ve eğer kendilerine mağfiret kılarsan yine şüphe yok ki sen o azîz, hakîmsin. (Elmalı)

İn tüazzibhüm feinnehüm ıbaduKE ama bir peygamber söyler işte bunu dostlar. Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. ve in tağfir lehüm yok eğer onları bağışlarsan feinneKE entel Aziyzül Hakiym; hiç şüphesiz onur ve şerefte, hikmette yalnızca sana aittir.

119-) Kalellahu hazâ yevmü yenfeus sadikıyne sıdkuhüm* lehüm cennatün tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha ebeda* radıyAllahu anhüm ve radu anHU, zâlikel fevzül aziym;

 Allâh buyurdu: “Bu, sadıklara tasdiklerinin (hakikati şüphesiz ve tereddütsüz) sonucunun yaşandığı gündür! İçinde ebedî kalıcılar olarak, altlarından nehirler akan cennetler var onlar için”… Allâh onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı… İşte budur büyük kurtuluş! (A.Hulusi)

119 – Allah buyurur ki: bu, işte sadıklara sadakatlerinin fayda vereceği gündür, onlara altından ırmaklar akar cennetler var ebediyen içlerinde kalmak üzere onlar, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah dan razı, işte o fevzı azîm bu. (Elmalı)

Kalellah Allah işte o gün şöyle buyuracak. Bu aslında kıyamette bir Allah’ın buyruğuna delalet, hazâ yevmü yenfeus sadikıyne sıdkuhüm sözlerine sadık kalanların sadakatlerinin sıdkuhüm sadakatlerinin gününü görecekleri gündür. lehüm cennatün tecriy min tahtihel enhar onlar içindir içerisinden ırmaklar akan cennetler. halidiyne fiyha ebeda orda ebedi kalacaklardır. radıyAllahu anhüm ve radu anH Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar. zâlikel fevzül aziym; işte bu muhteşem bir başarıdır.

120-) Lillahi mülküs Semavati vel Ardı va ma fiyhinne, ve HUve alâ külli şey’in Kadiyr;

 Semâlar, arz ve onlarda ne varsa hepsinin varlığı Allâh’ındır (Esmâ’sının mânâlarının açığa çıkışıdır)! O, her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

120 – Allah’ındır bütün o Göklerin ve Yerin ve bunlarda ne varsa hepsinin mülkü, ve o her şey’e kadir, daima kadirdir. (Elmalı)

Lillahi mülküs Semavati vel Ardı va ma fiyhinne Allah’a aittir göklerin ve yerin içindekilerin hükümranlığı. ve HUve alâ külli şey’in Kadiyr; Zira O her şeyi yapmaya muktedir dir. Ve sure kozmik bir hakikatle, yani Allah’ın her şeyi, kudreti ve kuvveti altında her şeyin otoritesine sahip olduğu hakikatiyle son buluyor. Ben de bu hakikatin üzerine eklenecek bir şey olmadığını hatırlatarak, Hz. İsa örneğinde olduğu gibi bu ümmete kendi peygamberini ilahlaştırmaması tavsiyesinde bulunup;

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 09 Haziran 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. MAİDE SURESİ (101-120)(43)

  1. sude şimşek

    10 Şubat 2014 at 20:47

    daha kısasını bulabilir misiniz
    lütfen…..

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: