RSS

İslamoğlu Tef. Ders. EN’AM SURESİ (108-127)(48)

14 Tem

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde En’am suresinin rububiyet, nübüvvet ve uluhiyetle ilgili ayetleri tefsir etmiştik. Bugün Allah’ın rububiyeti, O’nun rububiyetinin bir tecellisi olan, rabliğinin en büyük ifadesi olan insanlığa rahmet ve mağfiretinin bir gereği olan nübüvvet müessesesini işleyen ayetlerin ardından O’nun uluhiyet ve vahdaniyetine geçmiş ve en’am suresinin 107. ayeti ile dersimizi kapatmıştık. Şimdi 108. ayetle devam ediyoruz.

108-) Ve la tesübbülleziyne yed’une min dunillahi feyesübbullahe adven Biğayri ‘ılm* kezâlike zeyyenna likülli ümmetin amelehüm sümme ila Rabbihim merciuhüm feyünebbiuhum Bi ma kânu ya’melun;

Allâh dûnundaki tanrılarına sövmeyin… (Onlar da cevaben) cahilliklerinden dolayı haddi aşarak Allâh’a söverler! İşte böylece her topluluğa yaptıklarını bezeyip güzel gösterdik… Sonra dönüşleri Rablerinedir… (O da) onlara yapmış olduklarının anlamını bildirir. (A.Hulusi)

108 – Mamafih onların Allah dan beride taptıklarına sebb de etmeyin ki cehaletle tecavüz ederek Allâha sebbetmesinler; her ümmete böyle amellerini tezyin etmişizdir, sonra ise hep dönüp Allaha varacaklar, o vakit kendilerine tamamen haber verecek ne yapıyorlardı. (Elmalı)

Ve la tesübbülleziyne yed’une min dunillahi feyesübbullahe adven Biğayri ‘ılm Onların, Kimlerin? Yani İslam’a gelmemiş, Allah’a teslim olmamış, Allah dışında bir takım varlıklara ilahlık yakıştıran, ya da ehli kitap olduğu halde iman edilmesi gerekli olan şeylere iman etmekten sakınan, kaçınan kimselerin Allah dışında yalvarıp yakardıklarına sövmeyin ki onlar da cehaletin yol açtığı nefretle Allah’a sövmesinler.

Çok önemli bir ahlaki ilke dile getiriliyor. Onların Allah dışındaki yalvarıp yakardıklarına sövmeyin ki onlar da cehaletle, cehaletin verdiği bir düşmanlıkla Allah’a sövmesinler.

Davette hak yoluna, hakikate çağrıda iki şey kesinlikle olmamalı.

1 – Küfür,

2 – Hakaret.

Her kim olursa olsun, her ne olursa olsun, sapıklık hangi boyutlarda olursa olsun küfür ve hakaret, hakikati savunan birinin üslubunda bulunmamalı.

Nedir, bulunursa neye yol açar derseniz eğer, ayetin maksadından anlıyoruz ki;

1 – Muhatabınızın duygularını incitirsiniz. Çünkü siz ona hakikati ulaştırmaya çalışıyorsunuz. Onu kırmaya, gücendirmeye değil, onun gönlünü almaya, onun yüreğini hakikate açmaya çalışıyorsunuz. Hakaret ve küfür, üzüm yemeye değil, bağcı dövmeye yönelik bir taktik olabilir ancak. Onun için hakikati savunan bir insan, hakikati savunmak için hakarete ve küfre ihtiyaç duymaz. Hakarete, küfre, aşağılamaya ihtiyaç duyanlar aslında batılı savunanlardır. Çünkü batılın savunulacak bir tarafı olmadığı için, savundukları tezin tutar yanı olmadığı için ancak karşıdakine hakaret ederek, onunla alay ederek, ona küfrederek kendi haklılıklarını ispatlamaya çalışırlar. Çünkü kendisinin haklılığını teziyle ispatlayamamaktadırlar, bunun açığını muhataplarına saldırarak, küfrederek kapatırlar.

Oysa hakkı savunan birinin bunlara ihtiyacımı var. Hakikat bizatihi üstündür. Onun içinde hakikati savunan bir insanın bu iki şeye ihtiyacı olmaz hakaret ve küfre. Çünkü öncelikle muhatabının duygularını incitir.

 2 – İkincisi değerlerinize, sizin savunduğunuz hakikate muhatabınızı hakaret etmeye teşvik etmiş olursunuz. Siz onun batılına hakaret ederseniz, bu hakikate hakaret değildir. Çünkü batıldır zaten. Onun batılına küfrederseniz aslında hakarete layık olan birine hakaret etmiş olursunuz, bu üslup hoş olmamakla birlikte. Ama bir şeye kapı açarsınız. Sizin hakikatinize, onun hakaret etmesine. Sizin hakikatinize, onun küfretmesine kapı açarsınız ki, eğer buna yol açarsanız, Allah’a küfretmeye yol açan kimse, bu suça iştirak etmiş olur dolaylı da olsa. Onun için, işte ayet, böyle bir yolun açılmasını yasaklıyor.

Unutmayınız, Hz. Peygamberin üslubunda biz Mekke müşriklerine, Mekke putlarına küfür ve hakaret görmüyoruz. Gerçeği dile getiriyor, sadece gerçeği. Ama bunun dışında karşısındaki insanların kendisini dinlemez eden herhangi bir tavra girmiyor. Hatta daha da öte muhatapları ile öylesine bir ahlaki zeminde ilişkiye giriyor ki, Ebu Cehil’in oğlu İkrime iman ettikten sonra, babası Ebu Cehil hakkında sahabenin, ileri geri konuşmasını da yasaklıyor. Ola ki İkrime’nin gönlünde, mümin kardeşinizin gönlünde bir rencide olmuşluk, bir incinmişlik meydana gelebilir diye. Onun için Resulallah’ın İslam davetini insanlığa iletirken kendisine her türlü hakareti, küfrü reva gören o insanlara karşı, onların üslubu ile muamele etmemesi bizim için en büyük örnek olsa gerek. Devam ediyor ayet;

kezâlike zeyyenna likülli ümmetin amelehüm zira biz topluma kendi yaptıklarını güzel gösterdik.

Aslında küfür ve şirki kimse anlayışla karşılayamaz. Böyle bir lüksü yok müminin. Fakat kafir ve müşriğin niçin küfürde direndiğini anlayabilir. İşte anlamaya çalışmalıdır. Eğer bir mümin muhatabının batılda neden bu kadar direndiğini anlamaya çalışırsa, Kur’an ın yol göstericiliğinde göreceği ilk şey şu olar.

Savunduğu şey kendisine güzel gösteriliyor.

Aslında batılı savunuyorum diye savunmuyor bir çokları. Küfrü, inadi sahibi değilse eğer. Savunduğu şeyin doğru olduğunu zannediyor. Ama sadece zannediyor. Onun için bu büyük bir problemdir. Ve bu problem insanın içinde başlar. İnsan zihni olarak, tasavvur olarak tepe takla olursa, alt üst olursa, hakkı batıl, batılı hak görmeye başlar. Gerçeği yalan, yalanı gerçek görmeye başlar. İşte bu da çevre, kültür, Eğitim, aile ile insanın kazandığı birikim sonucu olur. Ve bu durumda hayat tasavvuru ortaya çıkar. Bütün bu saydığım şeyler insanın hayat tasavvurunu belirler. Hayat tasavvuru tersine dönmüş bir insan artık hiçbir şeyi olduğu gibi, hiçbir şeyi doğru biçimde göremez.

Ahirete yok muamelesi yaparken, dünyaya ebedi muamelesi yapar. Allah’a vereceği değeri, yaratılmışlara verir. Ruhunu ihmal ederken, açlıktan öldürürken; bedenini besler. İşte bu insanın tasavvurunun alt üst olmuşluk halidir ki, Kur’an bu tip insanı anlamaya çalışırken bize; Ona amelleri süslü göründü, gösterildi diyor. Böyle bir psikolojik tahlil yapıyor.

sümme ila Rabbihim merciuhüm sonuçta onlar rablerine döneceklerdir. Ne olur ki, insan yaptığı her hatayı güzel görse neyi değiştirir ki. Bu yaptığı hatanın hata olmasını değiştirmez. Batılın batıllığını değiştirmez. Neden? Çünkü sonunda rabbine dönecek. Her şeyin yerli yerince değerlendirildiği rabbine. Rabbine döndüğünde Allah, eşyayı gerçek yerinde gösterecek ona. Yanıldığını anlayacak. Onun için sonuçta onlar rabbine döneceklerdir diyor.

feyünebbiuhum Bi ma kânu ya’melun; İşte o zaman yaptıkları kendilerine bir bir haber verilecek. Aslında yaptıkları ve yaptıklarının gerçek değeri haber verilecek. Kötü veya iyi olduğu. Kendisinin iyi deyip de yaptıkları Allah tarafından kötü olduğu haber verilecek. Kendisinin hoşlanmadıkları için yapmadıkları, ama yapması durumunda ebedi saadete kavuşacağı şeylerin gerçeği gösterilecek. Tabii pişman olunacak bir diyarda.

109-) Ve aksemu Billahi cehde eymanihim lein caethüm ayetün le yu’minünne Biha* kul innemel ayatü ındAllahi ve ma yüş’ıruküm enneha izâ caet la yu’minun;

 

Eğer onlara bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair, Allâh adına olanca güçleriyle yemin ettiler. De ki: “Mucizeler yalnız indAllâh’tadır”… O (mucize) geldiği zaman da iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? (A.Hulusi)

109 – Bir de olanca yeminleriyle Allah kasem ettiler ki: eğer kendilerine bam başka bir âyet gelirse imiş her halde ona imân edeceklermiş, de ki «Âyetler ancak Allahın nezdinde» siz ne bileceksiniz ki doğrusu: onlar o âyet geldiği vakit de imân etmeyecekler. (Elmalı)

Ve aksemu Billahi cehde eymanihim lein caethüm ayetün le yu’minünne Biha Şimdi kendilerine bir mucize gösterilmesi halinde bu vahye iman edeceklerine dair son derece kararlı yeminler ediyorlar.

Bu tip insanlar hakikate, yaşadıkları ve her anı mucize olan, ama sık gördükleri için onun Allah’ın bir mucizesi olduğunu anlamadıkları hayatı bir tarafa bırakırlarda, Allah’tan olağanüstü şeyler beklerler. Özel muamele. Bu birazda şudur; Peygamberliği özelleştirmeye çalışırlar. Hakikati özelleştirmeye çalışırlar ve nübüvvetin sırf kendilerine, kendilerini ikna etmek için, sırf kendilerine çalışmasını isterler.

Böyle bir şeye hakları yoktur aslında. Çünkü bir insan hakka gönlünü açarsa eğer, açtığı gönlü zaten bir mucizedir. Kendisi zaten bir mucizedir. Gelen ayetlerin her biri zaten bir mucizedir. Dikkatinizi çekerim, ne diyordu ayeti kerimede; Ayetun. Mucize diye çevirdiğim kelime bu. Ayetun. Hem ayet, hem mucize, hem işaret, hem mesaj anlamına gelir. Yani Allah’tan mucize isteyenlere en büyük mucize vahiydir, Kur’an dır. Bununla yetinmeyen, bu mucizenin gönlüne girmediği bir insan, hangi mucize ile ikna olabilir ki demek istiyor.

Ve yemin ederler diyor. Eğer bir mucize gösterilseydi vahye iman ederdik derler. Cevap veriyor Kur’an;

kul innemel ayatü ındAllah De ki; Tüm mucizeler Allah katındadır. Bununla şu söyleniyor. Yani Resulallah’a mucize verilmediği söylenmiyor, ama peygamberin kendi arzusu ile mucize gösteremeyeceği söyleniyor. Yani peygamber her istediği zaman, her istediğine mucize getiremez. Zaten mucize, peygamberi de aciz bırakan bir şeydir. Mucizenin anlamı budur. İnsanı aciz bırakan şey demektir.

Mucizeler elbette ki olağanüstü şeylerdir. Vahiy de olağanüstüdür. Fakat tabiat üstü değildirler. Olağanüstü olmak başka, tabiat üstü olmak başka. Yine mucizelerde de Allah tabiatı kullanır. Tabiatın yasalarını başka yasalarla değiştirerek mucize gönderir ve en ince, en derin anlamı ile mucize yine tabii bir hadisedir. Ama derin anlamı ile.

Sünnetullah dediğimiz Allah’ın yaratma konusunda koyduğu ilkeler çerçevesinde gelişir her mucize. Allah’ın sünneti değişmez.

[Günümüzde de Hz. Musa’nın mucizesi olan denizin yarılması olayını; ABD’li bilişim uzmanlarıyla bilimcilerin geliştirdiği, fizik kanunlarıyla coğrafi özellikleri veri olarak kullanan simülasyonda (benzetim), karadan deniz yönüne uzun süre esen çok şiddetli rüzgarların suyu denize doğru bir miktar itebileceği ve denizin altındaki kara yükseltilerinin böylece ortaya çıkabileceği gösteriliyor. Her ne kadar onlar bunu Nil deltasında olabileceğini varsaysalar da. http://www.haber5.com/hz-musanin-mucizesinin-izahi-izle-haberi-100429.aw ]

Allah’ın sünnetine aykırı bir şey de olmaz. Ama bu noktada müşrikler mucize isterken, Mekkeli tüccarlar Resulallah’tan mucize isterken bir yandan da şunu söylemiş oluyorlar. Biz bu vahyi Allah’tan kabul etmiyoruz. Allah’tan geldiğine inanmıyoruz. Zımnen bunu söylemiş oluyorlar. Bu vahyin Allah’tan geldiğine inansalar, ekstradan böyle bir mucize istemeye zaten gerek yok. Onun için onların bu talebini Allah bu şekilde değerlendiriyor ve küfürde bir direniş olarak sunuluyor.

ve ma yüş’ıruküm enneha izâ caet la yu’minun; ve farkında değimlisiniz ki onlara bir mucize gelmiş olsaydı dahi yine de inanmazlardı.

Açıkça söylüyor Kur’an Eğer onlara diyor bir mucize gelmiş olsaydı dahi inanmazlardı, çünkü daha önce böylesi olaylar yaşandı yeryüzünde. Önceki peygamberlerden mucize isteyen kavimleri, mucize gelince ne dediler? Büyücü dediler. Yine inanmadılar. Çünkü problem, onlar problemi kendi dışlarında zannediyorlardı. Ama problem içlerindeydi. İnanmamakta ısrarlıydılar. Gelen mucizeyi de inkar ettiler.

Bu kez ne oldu? lekudıyel emr (En’am/8) fatura kesildi diyor Kur’an. İş bitirildi. Geri dönüşü olmayan bir yoldur mucize. Mucize gönderildikten sonra eğer mucize isteyenler iman etmezlerse hemen arkasından azap gelir, gazap gelir. Onun için Resulallah müşriklerin mucize taleplerine karşı hep karşı durdu. Çünkü biliyordu ki eğer iman etmemekte direnirlerse ki, direneceklerdi bu sefer iş bitirilmiş olacaktı.

110-) Ve nukallibü ef’idetehüm ve ebsarehüm kema lem yu’minu Bihi evvele merretin ve nezeruhüm fiy tuğyanihim ya’mehun;

 

Onların fuadlarını (Esmâ mânâ özelliklerini şuura yansıtıcılar – kalp nöronları) ve gözlerini (görüp değerlendirme) kalbederiz (kilitleriz), başta (mucize gelmeden önce) ona iman etmedikleri gibi! Onları kendi taşkınlıklarında kör ve şaşkın, bocalar durumda, kendi hâllerine terk ederiz! (A.Hulusi)

110 –    Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürünüz, ilkin buna imân etmedikleri gibi bırakıveririz kendilerini de tuğyanları içinde kör körüne bocalar giderler. (Elmalı)

Ve nukallibü ef’idetehüm ve ebsarehüm Bizde onların gönüllerini ve gözlerini çeviriverdik.

Nasıl bir çevirme? Yani artık gözleri görüyor olduğu halde, yürekleri görmez oldu. Hakikate karşı gözlerini kapattılar ve tabii kalplerini de. Kalplerini çevirince artık Hakkı duymaz oldular. Hakka yönelmez oldular. Bu bir mühürlenme hali. Bir başka yerde;

..tabeAllâhu alâ kulubihim.. (Tevbe/93) buyurulur.

Allah onların kalplerine mühür bastı. Bu döndürme. Eğer yüreği dönerse gerçekten güzeli çirkin görmeye, çirkini güzel görmeye başlar. Tıpkı Ebu Cehil ile Ebu Bekir arasında ki görüş farkı gibi.

Ebu Cehil geliyor diyordu ki;

– Ey Muhammed yeryüzünde senin kadar çirkin bir adam görmedim. Bir felaketsin..! Diyordu.

Ebu Bekir geliyordu hemen aynı gün.

– Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah, ne kadar güzelsin..!

Bu bir bakış meselesi. Nerenizle baktığınız, nerenizle gördüğünüz meselesi. Yürek başkentinde şeytanın iktidar olduğu bir insan, şeytanın gör dediği yerden bakar.

Yürek başkentinde imanın iktidar olduğu bir insan, Allah’ın gör dediği yerden bakar.

Allah’ın gör dediği yerden bakınca güzel gözükenler, şeytanın gör dediği yerden bakınca kötü görünürler.

Allah’ın gör dediği yerden bakınca hakikat olan şeyler, şeytanın gör dediği yerden bakınca batıl gibi gözükür. Saçma gibi gözükür. Sihir gibi gözükür. Boş şey gibi gözükür. Gülünç gibi gözükür bazılarına. Onun için gördüğünüzü değil bakışınızı kontrol edin. Ve bakışınızı düzeltmeden baktığınızı düzeltmeye kalkmayın. Bakışı yamuk olanın baktığı hep yamuk olur. Çünkü hiçbir şeyi doğru görmesi mümkün değildir bakışı yamul olanın.

kema lem yu’minu Bihi evvele merre Ne demişti ayetin başında; Biz de onların gönüllerini ve gözlerini çeviriverdik. Tıpkı ilk başta, O’na inanmadıkları konumda olduğu gibi. Yani ayetler gelmezken, vahiyle muhatap olmazken, cahilken, Allah onlarla konuşmazken ne kadar sapıklık içerisine düşmüşlerse, Allah onlarla konuşmaya başlayınca. Peygamber gönderdikten sonra vahiy gönderdikten sonrada ilk sapıklıkları gibi hala kör, sağır ve kalpsiz olarak duruyorlar. İşte o ilk gibi evvela merratin ifadesi, o ilk sapıklığa dikkat çekiyor ve bir şey değişmedi diyor. Çok şey değişti ama bakışı değişmeyince o değişen şeyler onda hiçbir şeyi değiştirmedi.

Yeryüzüne güneşlin doğması sizin dünyayı kendinize zindan etmemeniz için yeterli değil, gözünüzü e açmanız lazım. Eğer güneş doğmuş, fakat siz gözünüzü kapatmakta ısrar ediyorsanız yeryüzü sizin için hala karanlıktır. Hala gecedir. Onun için insan iradesi gözü açmak için kullanıldığında Allah iradesi o göze ışığı yani hidayeti ulaştırır. İşte hidayetin şartı insan iradesinin gözünü açmasına bağlıdır. Ve bitiyor ayet;

ve nezeruhüm fiy tuğyanihim ya’mehun; ve biz onları küstahça taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bir biçimde bırakırız.

Sapmak isteyen saptırılır. Doğru yola gelmek isteyen hidayete ulaştırılır. Bu bir sebep sonuç ilişkisidir ve burada söylenen de o dur.

ve nezeruhüm fiy tuğyanihim ya’mehun; ve biz onları küstahça taşkınlıkları içerisinde, kör ve şaşkın bir biçimde bırakırız derken Allah, Onlar gözlerini açmamakta direnirler, biz de kendilerine varlıklarını hayatlarını zindan ederiz.

Bu sebep sonuç yasasına dikkat çekiyor. Bu bir yasadır. Psikolojinin yasası budur. Siz gönlünüzü açarsınız, hidayet açtığınız kapıdan girer. Siz gözünüzü açarsınız, ışık gözünüze çarpar ve görme olayı başlar. Siz kulağınızı açarsınız, ses kulak zarınıza ulaşır işitme olayı başlar. Eğer kulağınızı tıkamışsanız, sesi yok sayamazsınız. Sesin bundan herhangi bir sorumluluğu yoktur. Sesin sahibine bir şey diyemezsiniz. Siz kendinize deyin. Kulağınızı açmadınız. Ve dolayısıyla;

summün bükmün ‘umyün fehüm lâ ya’kılûn; (Bakara/171)

Sağır gibi, dilsiz gibi, kör gibi davrandınız ve dönemezsiniz artık. Dönüş imkanını kendi ellerinizle yok ettiniz. Onun için insan psikolojisinin yasasına dikkat çekiyor. Yasa bu. Allah’a atıfla ifade buyrulan, yani Allah hidayete sevk etti, Allah onları dalalet içinde bıraktı gibi tüm ibareler, ifadeler hep bu yasa çerçevesinde anlaşıldığı zaman doğru anlaşılmış olur.

111-) Ve lev ennena nezzelna ileyhimül Melaikete ve kelemmehümül mevta ve haşerna aleyhim külle şey’in kubülen ma kânu liyu’minu illâ en yeşaAllahu ve lâkinne ekserehüm yechelun;

 

Eğer biz onlara melekleri inzâl etseydik, ölüler onlarla konuşsaydı ve onlara her şeyiyle haşrı yaşatsaydık; Allâh dilemedikçe (gene de) iman etmezlerdi… Ne var ki, onların çoğu cahilce yaşıyor! (A.Hulusi)

111 – Biz onlara dedikleri gibi Melekler indirmiş olsak da, ölüler kendileri ile konuşsa da, ve bütün mevcudatı karşılarında fevc fevc haşr ederek kefil göstersek de yine ihtimali yok imân edecek değillerdi, meğer ki Allah dilemiş olsun, lâkin çokları bu hakikatin câhili bulunuyorlar. (Elmalı)

Ve lev ennena nezzelna ileyhimül Melaike eğer biz onlara melekleri indirmiş olsaydık, ve kelemmehümül mevta bununla da yetinmeyip ölüler onlarla konuşmuş olsalardı, yine bununla da yetinmeyip, ve haşerna aleyhim külle şey’in kubüle ve gerçeği ispat edecek her şeyi onların önünde toplamış olsaydık, ma kânu liyu’minu illâ en yeşaAllahu Allah dilemedikçe yine de iman etmezlerdi.

Ne kadar açık net ve dehşet bir hakikat. Allah dilemedikçe yine de iman etmezlerdi ibaresinin ne anlama geldiğini biraz önce açıklamıştım. Allah ne zaman diler sorusu burada gündeme geliyor. Allah ne yapınca diler. Bu soru çok önemli. İnsan doğru yolu dilediği zaman Allah diler. Vermek dilemeseydi, dilemeyi vermezdi sözü en muhteşem bir biçimde bu gerçeği hakikati hatırlatıyor.

Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi. Onun için istemeyi verdi ki istesinler diye. İstesinler de vereyim diye. Dilemeyi verdi. Nedir dilemek? İrade. İradeyi verdi ki kullansınlar iradelerini, onların iradelerini kullanmalarının bir karşılığı olarak ben de vereyim hidayeti.

Onun için insan Allah’tan aldığı iradeyi yok sayamaz. Ve Allah’tan kendisine bahşettiği iradeyi yok saymasını bekleyemez, isteyemez. Hem iradeli bir varlık olacaksınız, insan olacaksınız, hem de ya rabbi beni iradesiz kabul et diyeceksiniz. Hayır, o insan özgürlüğüne, insan iradesine en çok hürmet edendir. İnsanın irade özgürlüğüne en çok hürmet eden Allah’tır diyebilirim. Verdiği iradeyi yok saymaz ve insan yok saymasını da isteyemez. Bana irade verdin ama, beni mazur gör derseniz eğer, siz kendi iradenize kendiniz hakaret ediyorsunuz demektir.

Ve tabii görmek istemeyenin görmeyeceği, duymak istemeyen kimsenin duymayacağı gibi Allah’ın koyduğu psikolojik bir yasaya delalet etmektedir bu ayet yine.

ve lâkinne ekserehüm yechelun; Fakat onların çoğu bunları bilmemektedirler.

Neyi bilmemektedirler? Allah’ın kendilerine verdiği iradeyi kullanmadıkları için, Allah’ın kapısını tıklatmadıkları için o kapının açılmadığını bilmezden gelmektedirler. Onun içinde yine sonuçta yine faturayı Allah’a çıkarmaya kalkışırlar utanmadan.

Burada kafaları çalışmamakta diyor ayet. İnkarlarının kaynağında ki yatan sebebi anlayamamaktadırlar. Çünkü akıl kendini güven içinde hissetmediği zaman çalışmaz. Zaten problemleri de burada.

İnsandan Allah niçin iman etmeyi ister? İnsanın kendisine imanından Allah’ın çıkarı nedir? Hiçbir çıkarı yok. Bunu tersi ile düşünelim. Herkes Allah’a imanı inkar etse Allah’ın kaybı nedir? Hiçbir kaybı yoktur. O halde imandan mutlaka bir çıkar olması lazım. Çünkü çıkarsız bir şey emretmez Allah. Kimin çıkarı var? Faydasız bir şeyi Allah emretmez. İnsanın çıkarı var. İman eden insanın çıkarı var.

Şu halde bir soru daha sormamız gerekiyor. İnsanın iman etmekle çıkarı nedir? Bu sorunun bir numaralı cevabı, birkaç numaralı cevabı olabilir alt alta, ama birinci cevabı; İman akla güven verir. Akıl kendisini güven içinde hissetmedikçe doğru çalışmaz. Onun için insanlar korkulu zamanlarında salim düşünemezler. Olağanüstü bir korku duyduklarında selim akılla hareket edemezler. Çünkü akıl kendisini güven içinde hissetmiyor. Onun için de çalışmaz. Bu aklın yasasıdır.

Zaten deminden beri yasalara dikkat çekiyor. Psikolojinin yasasına, Allah’ın hidayet yasasına, insanın ruh yasasına ve aklın çalışma yasasına dikkat çekiyor. Onun içinde; ve lâkinne ekserehüm yechelun; onların çoğu, bunu görmezden geliyorlar. Bilmezden geliyorlar.

112-) Ve kezâlike cealna likülli Nebiyyin adüvven şeyatıynel’insi vel cinni yuhıy ba’duhüm illâ ba’din zuhrufel kavli ğurura* velev şâe Rabbüke ma fealuhu, fezerhüm ve ma yefterun;

 

Böylece her Nebiye (ölümsüz sonsuz gelecek yaşam habercisine) insan şeytanlarını (kendini beden kabul edip yalnızca bedenin zevkleri için yaşayanları) ve cin şeytanlarını düşman kıldık… Onlardan bazısı bazısına, aldatmak için yaldızlı söz vahyeder! Eğer Rabbin dileseydi onu yapmazlardı… Artık bırak onları iftiraları ile baş başa! (A.Hulusi)

112 – Ve böyle biz her Peygambere İns-ü Cinn Şeytanlarını düşman kılmışızdır, bunlar aldatmak için birbirlerine lâfın yaldızlısını telkin eder dururlar, eğer rabbin dilese idi bunu yapmazlardı, o halde bırak şunları uydurdukları hurafât ile haşr olsunlar. (Elmalı)

Ve kezâlike cealna likülli Nebiyyin adüvven şeyatıynel’insi vel cinn ve böylece biz insanların ve görünmez varlıkların.

Burada geçen vel cinn sözcüğünü görünmez varlıklar diye çevirdim. Bu bir kavram değil, kavramlaştırmadan eğer anlamaya çalışırsak o zaman Kur’an ın asıl maksadını anlamış oluruz diye düşünüyorum. Çünkü cinn kelimesi ce ne ne kökünden gelir. Sık sık ifade ettiğim gibi; cenin, anne karnında ki çocuğa denir. Can, görünmediği için. Cenin de görünmez onun için. Can, görünmediği için insanı ayakta tutan ana enerji. Ama görünmez. Mecnun, aklı örtülmüş, aklı görülmeyen kimseye denir. Mecnun diye, deli. Cennet, O kadar sık ağaçlıklıdır ki yapraklardan, yeşillikten yeri görünmediği için cennet denmiş. Onun için hepside aynı kökten gelirler. Gizlenmiş görünmez, fark edilmez anlamına.

Burada da Vel Cinn sözcüğü görünmeyen tüm varlıklara teşmil edilebilir. Yeniden meallendireyim;

Ve böylece biz insanların ve görünmez varlıkların şeytanlaşanlarını. Burada ki Vel Cinn den kasıt, görünmez varlıkların iyileri değil, şerlileri, kötüleri. Ben şeytanlaşanları dedim. şeyatıynel’insi vel cinn insan ve cin şeytanları diyor. Aslında şeytanlaşan insanlar diye çevirmek sanırım doğru bir çeviri olsa gerek. Evet, şeytanlaşanlarını, devam ediyoruz; Her peygambere düşman kıldık.

Aslında bu surenin Mekke’nin son dönemine doğru, sonlarında nazil olduğunu düşünün. Mekke döneminin sonlarında. Resulallah gerçekten de tüm imkanını bitirmiş, artık yapılacak hiçbir şey yok. Mekke umut vermiyor. Mekke’de davete gelecekler gelmiş ve geriye kalanlar şehrin cürufu. Artık kapanmış ve bunu anlamaya çalışıyor.

Rabbimiz elçisine yardım ediyor ve Allah bizzat anlatıyor. Neden bu hale geldiler, şu anda vahyin birinci muhatabına artık anlata anlata, gerçekten de son sınırına kadar sabrını zorlayan peygamber, karşısındaki insanların hakikat karşısında bu kadar direnmelerini garip karşılayınca ayet Resulallah’a; senin için değil sadece bu diyor. Yani bu nübüvvet müessesesinin bir sünneti. Hakka davet eden tüm peygamberlere karşı insan ve cin şeytanları, şeytanlaşan her  kötü güç düşman oldu diyor.

Tabii bu vahyin ilk muhatabı ile mi sınırlı hayır, aynı zamanda risalet mesajını kıyamete kadar  insanlığa taşımakla görevli olan her mümin de bu ayetlerin muhatabı. Risalet mesajını taşımaya kalkın, karşınız da bu tarihi, değişmez sünnetullah’ın gerçekleştiğini görür ve hemen karşınızda şeytanlaşan insanları buluverirsiniz. Dikili verirler mesajınızın karşısına. Çünkü bu işin yasası bu.

Peygambere de rabbimiz yasasını aktarıyor. Diyor ki senin başına gelen bir şey değildir, tüm peygamberler ve onları takip eden tüm risalet davetçileri bu şeytanlaşan insanların düşmanlığına muhatap olmuşlardır.

yuhıy ba’duhüm illâ ba’din zuhrufel kavli ğurura Onlar aldatmak amacı ile birbirlerine yaldızlı ve parlak sözler üzerine kurulmuş yarı hakikatleri, teorileri telkin ediyorlar.

Ayetin muhteşem ifadesine bakınız değerli Kur’an dostları. Onlar sırf aldatmak amacıyla diyor, birbirlerine yaldızlı ve parlak teorileri söylüyorlar, ki ikna edebilsinler.

Evet, biraz önceki o insan ve cin şeytanından bahseden yere bir atıf yapmak istiyorum. İnsanın içinde ki, insanı kötülüğe sürükleyen, negatif kutbu, iç güdüleri, ayartıcı öz benliği, “NEFSİ” aynen şeytanın görevini yapıyor ve çoğu zaman aldatmak için yine sahibine parlak, yaldızlı bir takım düşünceler, bir takım teoriler fısıldıyor, üflüyor.

Burada; yuhıy diyor. Vahiy kökünden gelir. Vahyediyor. Bu karşı vahiy demektir. Allah hakikati vahyeder, şeytanlar ve onların yoldaşları ise batılı vahyeder. Allah saadeti vahyeder, şeytanlar ve onların yoldaşları ise felaketi, zulmeti, şekaveti, ahlaksızlığı vahyeder. Burada adeta iki vahiy arasındaki farka dikkat çekiyor ve bize şunu söylüyor ayet;

Onların parlak, yaldızlı teorilerine uyarsanız eğer, siz hakikatten yüz çevirmiş olursunuz. Çünkü hakikat çıplaktır. Hakikat o kadar ilginç değildir. Çünkü hakikat yeni değildir. Hakikat dünyanın en eskimez değeridir. Ben size yepyeni şeyler, hiç kimsenin duymadığı şeyler getiriyorum diyen biri, yaldızlı bir teori getirebilir ama, hakikati getiremez. Çünkü hakikati taşıyan hiçbir nebinin yer yüzüne söylenmemiş bir söz ile geliyorum dememiştir. Daima ben, benden öncekileri tasdik etmek için geliyorum. Ben size benden önce insanlığa Allah’ın bildirdiği gerçekleri hatırlatmaya geliyorum demiştir. Unutmayınız.

Onun için peygamberler türedi ve nev zuhur değil, bir hatırlatıcıdır. Nezirdir, uyarıcıdır, hatırlatıcıdır. Unuttuklarını hatırlatır. Onun için vahyin bir ismi de zikr dir. Hatırlama, hatırlatma amaçlı olduğu için zikr dir. Niçin? Aslında insana kendi özünü hatırlatıyor. Yeni bir şey getirmiyor ve insanı bir başka şeye de davet etmiyor. Kendine gel diyor o kadar.

velev şâe Rabbüke ma fealuhu ama eğer rabbin dileseydi onlar bunu yapamazlardı.

Yine burada  silsile halinde gelen yasalara, ilahi kanunlardan birine atıf var. Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazlardı (Biz ne anlıyoruz; ama rabbin bunu dilemedi) dileseydi onlar böyle yapamazlardı. Yani parlak bir takım teoriler ileri sürerek insanları arkasına dökemezlerdi. Yalanlarına bu kadar müşteri bulamazlardı rabbin dileseydi. Ama rabbin onu dilemedi. Neyi diledi? İradeyi diledi. Seçmemizi  diledi. İnsana iradeyi verdi ve iki yolun ağzına bıraktı.

İmma şakiran ve imma kefura

İster şükredersin, ister küfredersin. Tercihini sen yap. İşte bunu diledi rabbimiz.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. Şeytani teori ve ideolojiler hep olacak. Yeryüzünün hiçbir tarihinde şeytanlar ve şeytanca ideolojiler, şeytanca düşünceler, şeytanca sistemler eksik olmayacak. Onun içinde bir mümin böyle bir dünya hayalle yemez. Yani dikensiz gül bahçesi olmayacak. O halde Allah’ımızın bunu bize hatırlatmasından maksadı ne olabilir diye düşünmekte bize düşmüyor mu. Maksadı şudur; Ey insan vazifeni yap. İmanının sana yüklediği sorumluluğu yüklen ve görevini yerine getir. Yer yüzünden tüm dikenleri temizlemek gibi bir görevin yok. Sen gül olmaya çalış. Onun için burada hatırlatılan hakikat; Rabbimiz dileseydi bu olmazdı. Ama öyle dilemedi yasasıdır.

fezerhüm ve ma yefterun; O halde onlardan da, uyduruk teorilerinden de uzak dur. Ben Yefterun sözcüğünü uyduruk teoriler biçiminde çevirdim ki bugün gerçekten de bir çok insanı saptıran ideolojiler, hep bu uyduruk teorilerin üzerine kurulmuş. Bakınız, insanlığı nasıl taştan taşa çalıyorlar o ideologlar ve koydukları ideolojiler.

Froyd’u düşünün Darvin’i düşünün, Niçeyi düşünün ve diğerlerini düşünün. Marks’ı düşünün. Bir ideoloji ortaya attı, uyduruk bir ideoloji. Ama bu ideoloji uğruna insanlar birbirlerinin kanını döktüler. Canını yaktılar. 30 milyon insanın hayatına kıydı Stalin kendi iktidarı döneminde. Bir uyduruk ideoloji uğruna ve sonuç? Sonuç hüsran.

Şimdi vazgeçiyoruz dediler. Heykelleri bile kalmadı. Ya ölen insanlar, ya acı çeken insanlar, Ya haksız yere katledilen çocuklar ne olacak. Ya ağlayan analar, milyonlarca, şimdi toprak olup gitmiş o anaların çektiği acılar ne olacak. Bu kadar basit mi? Bir yalanın ardına milyonları dökmek ve milyonlarca cana kıymak, kıyılmasına sebep olmak bu kadar basit mi? Onun için işte burada, aslında biz eriyip giden ve kendisine yapışan insanların da akıbetini mahveden, geleceğini yok eden bu insanlık düşmanı tüm ideolojilerin akıbetini görüyoruz burada. Ve diyor ki Kur’an;

fezerhüm ve ma yefterun; O halde onları da boş ver. Onların uydurup ortaya koyduğu teorileri, ideolojileri de boş ver, at bir tarafa bırak.

113-) Ve li tesğa ileyhi ef’idetülleziyne la yu’minune Bil ahireti ve li yerdavhu ve liyakterifu ma hüm mukterifun;

 

Tâ ki, geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine iman etmeyenlerin fuadları (Esmâ mânâ özelliklerini şuura yansıtıcılar – kalp nöronları) ona (aldatıcı bilgiye) meyletsin, ondan hoşlansınlar; (buna göre de) yapacaklarını yapmaya devam etsinler. (A.Hulusi)

113 – Bir de o yaldızlı lâfa Âhirete inanmayanların gönülleri aksın ve onu hoşlansınlar ve bu ele geçirmekte oldukları varidatı elde etsinler diye öyle yaparlar. (Elmalı)

Ve li tesğa ileyhi ef’idetülleziyne la yu’minune Bil ahireh.. Zaten onların bundan amacı, -devamı, yukarıdaki ayet devam ediyor.- Zaten onların bu teorileri, bu ideolojileri ortaya sürmekten amacı, ahirete inanmayanların gönüllerini o yaldızlı teorilere çekmektir. Üstelik çok dikkat çekici bir açıklama ile geliyor; la yu’minune Bil ahireh. Ahirete inanmayanların gönüllerini çelerler diyor. Demek ki ahiret inancı insanda, bu sapık ideolojilere, bu parlak, bu geriden bakınca yaldızlı görünen bu düşünce sistemlerine karşı, insanı koruyan bir kalkan, bir zırh oluyor ahiret inancı.

Niçin mi? Çok basit; Marks hangi temel tez üzerine kurdu ideolojisini? Ahiretsiz bir yaşam, bir hayat üzerine kurdu. Dünya cenneti vaat etti ve proletaryanın, işçi sınıfının hakim olduğu bir düş ülke, bir ütopya, bir hayal ülke kurdu ve insanları buna davet etti. O zaman insanlar mutlu olacaklardı. Böyle bir düşünce, ahireti yok sayan bir düşünce idi. Çünkü yeryüzünde cennet kurmaya çalışıyor. Ütopya.

Onun karşısında kapitalizm de aynısını yapmadı mı, Keynes’in teorisi Marks’ın tam zıddına yeryüzünde yine farklı bir yöntemle cennet kurmak değil mi? Daha çok üretmek, daha çok tüketmek ve bu şekilde insanların hayat standardını yükseltmek. Bunun karşılığında neye mal olursa oluyor? Neye mal olursa olsun. Başkalarının alın terini tüketmişsiniz, başkalarının hakkını tüketmişsiniz. Sizin saadetiniz, başkalarının felaketi üzerine kurulmuş. Ne kıymeti var değil mi? Siz hayat standardınız çok yüksek bir biçimde yaşayacaksınız diye, yeryüzünde yetersiz beslenmeden, açlıktan yılda 100 milyon çocuk ölse ne olur ki. İşte mantık. Ahireti olmayan bir mantık. Ahirete iman eden bir insan bu tuzağa düşer mi? Hemen fark eder.

Liberalizm de aynı. Her şey serbest dolaşsın. Bir yönü ile güzel. Zaten bu ideolojiler bir yönü ile doğruyu temsil ediyor. Ama bir yönü ile de batılı temsil ettiği için, hakikatin tamamını göremedikleri, hakikati parçaladıkları için insanı felakete sürüklüyorlar.

ve li yerdavhu ve liyakterifu ma hüm mukterifun; Ki berikiler ondan hoşlansınlar ve ulaşmak için çabaladıkları kötü sonuca ulaşabilsinler.

İktiraf, yaranın kavlayan kabuğu anlamına geliyor Arap dilinde. Ragıp müfredatında böyle naklediyor; Ağacın soyulan kabuğuna bu isim verilir diyor. Adeta burada söylenen şey; İnsan bir cüruf gibi dökülecekse dökülsün. İnsanın iyisini kötüsünden böyle ayırıyoruz demeye getiriyor cenabı Hakk burada.

114-) EfeğayrAllahi ebteğiy hakemen ve HUvelleziy enzele ileykümül Kitabe müfassala* velleziyne ateynahümül Kitabe ya’lemune ennehu münezzelün min Rabbike Bil Hakkı, fela tekûnenne minel mümteriyn;

 

O, size hakikat ve Sünnetullah BİLGİsini (Kitabı) tafsilâtlı olarak inzâl etmişken, Allâh’tan gayrı bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O’nun Rabbinden Hak olarak nüzûl edildiğini bilirler… Sakın şüphe edenlerden olma! (A.Hulusi)

114 – Şimdi de: Allah size mufasselen kitap indirmiş iken ben Allahtan başkasını mı hakem isteyeceğim? kendilerine kitap verdiklerimiz de bilirler ki o tamamıyla hakk olarak senin rabbinden indirilmiştir, sakın şüphelenenlerden olma. (Elmalı)

EfeğayrAllahi ebteğiy hakemen ve HUvelleziy enzele ileykümül Kitabe müfassala De ki. Hakikati açık ve net bir biçimde ortaya koyan bu ilahi kelamı size gönderen O iken, “iyi ve kötüyü” belirlemede ondan başka bir hakem mi arayacağım.

Yukarıdan itibaren söylenenlerin getirdiği ana fikir bu aslında. Zemahşeri Müfassal’ı; iyi ve kötüden ayıran şey olarak nakletmiş, böyle anlamış. Müfassala diyor ya, bu kitabın vasfı, iyiyi kötüden ayıran. Dolayısıyla biz bu ayeti şöyle anlaya biliriz; İyi ve kötüyü ortaya koyan bu vahiy elinizde dururken şimdi kalkıp ta iyi ve kötüye yeni ölçüler mi arayacağım, yeni hakemler mi arayacağım.

Bu ne demektir? Bu Allah’ı bırakıp, iyi ve kötüyü Allah’ın belirleme hakkını inkar edip Allah’a ait olan, yalnız Allah’a ait olan bir yetkiyi gasp etmek. İster siz kullanın, ister bir başkasına verin. Kime verirseniz onu, Allah’a ortak koşmuş olursunuz o kimseyi. Çünkü iyi ve kötüyü belirleme yetkisi sadece Allah’a aittir. Bu yetkiyi Allah’tan gasp etmeye kalkan, bu yetkiyi verdiği kimseyi Allah’a ortak koşmuş olur.

Burada ahlaki ölçü koymanın, ahlaki standart getirmenin bir tek Allah’a has olduğu söyleniyor açık bir biçimde, net bir biçimde. Suç ve ceza demiyorum. İyi ve kötü. Çünkü suç dediğim zaman o yönetmekle ilgili oluyor, siyasetle ilgili oluyor. O ayrı bir şey. Ama iyi ve kötü bizatihi özü itibarıyla iyi ve kötüyü belirleme yetkisi Allah’a ait bir yetkidir.

velleziyne ateynahümül Kitabe ya’lemune ennehu münezzelün min Rabbike Bil Hakk dahası, kendilerine önceden vahit emanet ettiklerimiz bilirler ki, bu Kur’an da rabbin tarafından indirilmiş olan bir hakikattir. İlahi mesajın özelliklerini bilen samimi ehli kitabın itiraf edeceği gibi diyor bu. Kendilerine daha önceden vahiy emanet ettiklerimiz. İlahi mesaja daha önceden muhatap olanlar, yani ehli kitabın samimi olanları bunu itiraf ediyorlardı, bu bir vahiydir diyorlardı, bu Allah’tan gelmiştir diyorlardı. Onların iyileri onun için bu vahye teslim olmakta tereddüt etmediler. Abdullah Bin Selam gibi, Muhayrık gibi. Uhut savaşında gelip de Resulallah’a tüm servetini bunları Allah yolunda kullanmak için sana emanet ediyorum deyip savaşa giren o Yahudi alimi gibi.

İtiraf ediyorlardı. Bazıları da itiraf ediyorlar ama yine de inkar ediyorlardı. Biliyorlar, bu kitabın hakikat olduğunu biliyorlar, bilmelerine rağmen yine de bile bile inkar ediyorlardı.

fela tekûnenne minel mümteriyn; Öyleyse kuşku duyanlardan olmayın. Olma ama olmayın.

115-) Ve temmet kelimetü Rabbike sıdkan ve adla* la mübeddile li kelimatiHİ, ve HuvesSemiy’ul ‘Aliym;

 

Rabbinin sözü doğrulanmış ve hak edilen şekilde sonuçlanmıştır! O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur… Semi’, Aliym “HÛ”dur! (A.Hulusi)

115 – Rabbinin kelimesi doğrulukça da, adaletçe de tam kemalindedir, onun kelimelerini değiştirebilecek yok, semi’ o, alîm o. (Elmalı)

Ve temmet kelimetü Rabbike sıdkan ve adla zira rabbinin vaadi sadakat ve adaletle yerini bulmuştur.

Herkes için bu hitap geçerli, hepimiz için. Yani, nedir rabbimizin vaadi;

la mübeddile li kelimatiH O’nun vaatlerini engelleyecek hiçbir güç yoktur.

Buradaki, ben kelimeyi vaat olarak çevirdim. Kitabı Mukaddes’te peygamberimizin geleceği ile ilgili ima ve işaret edilen tüm Kitabı Mukaddes ayetleri işte bu vaade işaret ediyor. Bence burada ifade edilen vaat, daha önceden Resulallah’ın geleceğini haber veren vahiyler idi. Devam ediyoruz;

ve HuvesSemiy’ul ‘Aliym; ve O’dur her şeyi işiten, her şeyi bilen.

116-) Ve in tutı’ eksere men fiyl Ardı yudılluke an sebıylillah* in yettebi’une illazzanne ve in hüm illâ yahrusun;

 

Eğer arzda bulunanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allâh yolundan saptırırlar… Onlar ancak zanlarına uyarlar ve düşüncesizce konuşurlar! (A.Hulusi)

116 – Yerdekilerin ekserisine uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar, onlar sırf zan ardında gider ve sade atarlar. (Elmalı)

Ve in tutı’ eksere men fiyl Ardı yudılluke an sebıylillah İmdi, eğer yer yüzünde yaşayan kalabalıkların ardına düşersen Allah yolundan saptırırlar.

Değerli dostlar dikkat, Kur’an dostları, bu peygambere hitap ediyor birinci olarak. Eğer diyor yeryüzündeki kalabalıkların ardına düşersen seni Allah yolundan saptırırlar. Burada söylenen hakikat yer yüzünün en eski hakikati. Sayıların sultasına teslim olma diyor. Kalitatif düşün, kantitatif düşünme. Kelle sayısı ile hesaba kalkışma diyor. Hatırlayın bakara suresinin 244., 249 ve 250. ayetleri arasında anlatılan Talut kıssasını.

..kem min fietin kaliyletin ğalebet fieten kesiyraten Bi iznillah.. (Bakara/249) diye bitiyordu kıssa. Nice az ama imanlı, inançlı, yetişkin ve kararlı topluluk var ki, çok büyük kitleleri, kalabalıkları yenmiştir, onlara galip gelmiştir. Bu böyledir.

Burada söylenen iki ayırım çok önemli. Kur’an ın iki ayırımı var, temel iki ayırımı; Ekserünnas – Ulul elbab.

Ekserünnas insanların çoğu, yığınlar, kalabalıklar, kitleler demek. Kalabalıklar öyle, kitleler öyle. Arkasına takılırsanız varacağı yer belli. Ama;

Ulül elbab; akıl sahipleri, düşünen öz akıl sahipleri. Onlar hiçbir zaman yeryüzünün çoğunluğunu oluşturmadılar. Bu işin yasası da bu diyor. Hakikatin yeryüzündeki yasası bu. Devam ediyoruz;

in yettebi’une illazzanne Yine kalabalıkların tarih boyunca devam eden bir özelliğini dile getiriyor Kur’an; Onlar yalnızca hurafenin peşinden giderler. Ben; zanne’yi hurafe diye çevirdim. Burada tam da hurafeye tekabül ediyor çünkü. Kalabalıklar, kitleler, yığınlar, bilinçsiz kalabalıklar, hurafenin peşinden giderler. Gelecek cümle daha da ilginç;

ve in hüm illâ yahrusun;  ve onlar sadece kitle psikolojisi ile hareket ederler. Ben Yahrusun kelimesini, kitle psikolojisi ile hareket edenler biçiminde çevirmeyi uygun buldum. Çünkü hırs nedir? Haris, bilinç dışı, güdülerle hareket eden insan demektir. İç güdüleri ile bilinciyle aklıyla, Allah’ın kendisine verdiği düşünme melekesi ile değil; uydum kalabalığa diye hareket eden insanlardır. Onun için hırs budur. Bilinç dışı hareket etmek. Kalabalığa uymak, güdülerle hareket etmek, insanın ayartıcı öz benliklerinin ayartmasının peşine düşmesi. Dolayısıyla kitle psikolojisi ile hareket etmeye tekabül ediyor.

Yığınlar nerede ise siz de oradaysanız, kalabalık nerede ise siz de ordaysanız eğer, sizin nerede olduğunuzu belirleyen hakikat değil kelle sayısıdır. Hakikatin ölçüsü hiçbir zaman rakamlar olmamıştır. İşte ben buna sayıların sultası diyorum. Rakamların hakimiyeti ayrı, hakikatin hakimiyeti ise daha bir ayrıdır. Hakikatin gücüne güvenen rakamlara bel bağlamaz.

117-) İnne Rabbeke HUve a’lemü men yedıllu an sebiyliHİ, ve HUve a’lemü Bil mühtediyn;

 

Muhakkak ki senin Rabbin “HÛ”! Yolundan sapanı en mükemmel bilendir O! “HÛ”; hakikati yaşayanları en mükemmel bilen… (A.Hulusi)

117 –   Her halde rabbindir en ziyade bilen kim yolundan sapıyor, doğru gidenleri en ziyade bilen de o. (Elmalı)

İnne Rabbeke HUve a’lemü men yedıllu an sebiyliHİ, ve HUve a’lemü Bil mühtediyn; Hiç kuşkusuz senin rabbin kimin kendi yolundan saptığını, kimin de doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.

118-) Fekülu mimma zükiresmullahi aleyhi in küntüm Bi ayatiHİ mu’miniyn;

 

Eğer O’nun işaretlerindeki varlığına (Esmâ’sının açığa çıkışı olan işaretlere) iman edenler iseniz, üzerine Allâh İsmi zikredilenden yeyin! (A.Hulusi)

118 –   O halde eğer onun âyetlerine inanan müminler iseniz üzerlerine Allah ismi anılmış olanlardan yiyin. (Elmalı)

Fekülu mimma zükiresmullahi aleyh Bu ayet farklı bir konuya getirdi sözü. Ama aslında yukarı ile çok bağlantılı,  ayeti bitireyim bağlantısına değineceğim; O halde üzerine Allah’ın adının anıldığı şeylerden yiyin.

Bir hitabı anlamak için, onun ne dediğini anlamak için, neye karşı olduğunu anlamak lazım. Bu ayetin neye karşı olduğunu anlamadan ne dediğini anlayamayız.

Neye karşı? Karşısında kendi kendine bir şeylere yasak koyan insanlar var. Allah’ın iyi ve kötüyü belirleme yetkisini gasp etmiş, şu iyi, şu kötü diye kendisi iyi ve kötü koyuyor. Dolayısıyla yasaklar koymuş. Ekstra yasaklar. Fazladan yasaklar. Şunlar, şunlar, şunlar yenmez diyor. Niçin? Yukarıdan anlıyoruz niçin olduğunu. Kalabalıklara uymak için. Herkes öyle yapıyor da onun için. Cevabı bu. Herkes yapıyor. Onun için yukarı ile çok bağlantılı bir pasaj bu yeni pasaj.

O halde üzerine Allah’ın anıldığı şeylerden yiyin. in küntüm Bi ayatiHİ mu’miniyn; Tabii ki O’nun ayetlerine içten inanıyorsanız.

Dine zam yapmaya, ayete inanmamak biçiminde bakıyor Kur’an. Ek yasaklar koymaya, O’nun ayetine inanmamak biçiminde bakıyor. Onun için de diyor ki; O’nun ayetlerine yürekten inanıyorsanız, bazı şeylere yasaklar koymayın, Allah’ın adının anıldığı şeyleri yiyin diyor. Hurafeye dayalı yasaklar bunlar tabii. Niçin in tek cevabı biraz önce de söylediğim gibi, herkes öyle yaptığı için.

Hemen asr-ı saadetten bir örnek hatırlıyorum. Resulallah’a İslam’ını ilan etmek için gelmiş bir kabile vardı 9. yılda. Bu kabile giderken Hz. Peygamber onlara şöyle ilginç bir şart koştu.

– Yürek yemezseniz imanınız olmaz.

Yürek yemekle imanın ne alakası var diyeceksiniz. Hayır, öğreniyoruz ki araştırdığımızda bu kabile kesilen helal hayvanların kalplerini, yüreklerini yemeyi haram bilirlermiş. Peygamberimiz, yani sevgili dostlar bu sözün altındaki o müthiş şeyi algılamak lazım. Yani sözün ağırlığını lütfen üzerimizde hissedelim. Yürek yemezseniz imanınız olmaz derken, yüreği yiyin de Müslüman olun değil bu. Allah’ın sınırına tecavüz ettiniz demek. Siz Allah’ın helal kıldığı bir şeyi yasaklıyorsunuz. Yoksa bir insan hiç yürek yemeyebilir. Sevmez, yemez. Hiçbir problem yok. Ama burada söylenen o değil. Onun olmadığını zaten biraz sonra ayetlerden anlayacağız.

119-) Ve ma leküm ella te’külu mimma zükiresmullahi aleyhi ve kad fassale leküm ma harreme aleyküm illâ madturirtüm ileyhi, ve inne kesiyren leyudıllune Bi ehvaihim Bi ğayri ‘ılm* inne Rabbeke HUve a’lemü Bil mu’tediyn;

 

Zorunlu ihtiyaç duymanız hariç, neyi haram kıldığını size tafsilâtıyla bildirmişken; ne oluyor da üzerine Allâh İsmi zikredilenden yemiyorsunuz? Muhakkak ki birçoğu bilgisizce, asılsız görüşleriyle (olayı) saptırıyorlar! Haddini aşanları en mükemmel bilen, kesinlikle, Rabbin “HÛ”dur! (A.Hulusi)

119 – O size muztarr olduklarınız müstesna olmak üzere harâm kıldığı neler ise ayrı ayrı bildirmiş iken üzerlerine Allâh ismi anılmış olanlardan neye yemeyeceksiniz? Evet bir çokları bildiklerinden değil, mücerred hevâlariyle halkı behemehal dalâlete düşürüyorlar, şüphesiz ki rabbindir o mütecavizleri en ziyade bilen. (Elmalı)

Ve ma leküm ella te’külu mimma zükiresmullahi aleyhi ve kad fassale leküm ma harreme aleyküm illâ madturirtüm ileyhi Kaldı ki Allah mecburi durumlar dışında yasakladığı şeyleri size ayrıntılı olarak açıkladığı halde, O’nun adının üzerlerine anıldığı şeyleri niçin yemiyorsunuz.

Buradan anlıyoruz ki Allah’ın yasakladığı şeyler açıklanmıştır ve yine buradan şunu anlıyoruz. Bir şey yasaklanacak olursa açıklanır. Onun için İslam şeriatında esas olan serbestliktir. Mubahlıktır. Bir şeyin helalliğine delil aranmaz. Hakkında hüküm yoksa helal sayılır. Haramlığına delil aranır. Haramlığına delil varsa tamam. Onun için el asl fil eşya ibahatün eşyada asl olan mubahlıktır ilkesi, bu dinin temel ilkelerinden biridir.

Burada bir ibare var, dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; “Size ayrıntılı olarak açıkladığı halde.” Diyor yasakladığı şeyleri. Nerede açıklanmış olabilir bu şeyler? Söyleyeyim; Nahl suresinin 114 – 116. ayetinde açıklanmış olsa gerek. En’am ve Nahl, eş zamanlı, yaklaşık eş zamanlı olarak indirildiler. Ama en azından bu ayetler, Nahl suresinin ilgili ayetlerinden sonra indirilmiş olsa gerek.

ve inne kesiyren leyudıllune Bi ehvaihim Bi ğayri ‘ılm Fakat bu tür konularda bir çok kimse gerçek bir bilgiye dayanmaksızın sırf varsayımlarla başkalarını saptırmaktadır. Burada söylenen bu tür konularda bir çok insan başkalarını saptırıyor. Oysa ki gerçek bir bilgiye dayanmıyor. Onun için ne demişler;

“Cahiller dinden ıskonto yaparlar, cahil sofular da dine zam yaparlar.”

Aslında dine zam yapmakta, dinden ıskonto yapmakta aynı şeydir. Burada o gerçek dile getiriliyor.

Günahın en büyüğü, dinin sınırlarını bozmaktır. Çünkü dinin sınırlarını Allah koyar. Eğer siz sınır taşını, içeri ya da dışarı fark etmez. Oynattınız mı, artık o taşı her gelen oynatmaya başlar ve sınır kaybolur. Onun için zam yapmakta, ıskonto yapmak gibi hatta ondan daha beter olarak nitelendirilmiş.

inne Rabbeke HUve a’lemü Bil mu’tediyn; Kuşkusuz senin rabbin haddini aşanları çok iyi bilmektedir.

120-) Ve zeru zahirel ismi ve batıneh* innelleziyne yeksibunel isme seyüczevne Bi ma kânu yakterifun;

 

Allâh yasakları konusunda, suçun açık olanını da düşünsel olanını da bırakın… Muhakkak ki suç işleyenler, yaptıklarının sonuçlarını yaşayacaklardır! (A.Hulusi)

120 – Günahın açığını da bırakın gizlisini de, çünkü günah kazananlar yarın kazandıklarının cezasını muhakkak çekecekler. (Elmalı)

Ve zeru zahirel ismi ve batıneh ve günahın açığını da gizlisini de bırakın. Günahın açığı herkesçe bilinip teslim edilen, gizlisi ise herkesçe bilinmeyen şey demişler müfessirler. Ama ben daha farklı bir yorum getirmek istiyorum; dinden eksiltmeyi açık günah, dine zam yapmayı da gizli günah biçiminde anlayabiliriz. Çünkü fazla dine zam yapılınca bunu dindarlık gibi algılıyor bir çok insan. Onun için ayetin günahın gizlisi derken kastettiği şeylerden biri de bu olsa gerek diye düşünüyorum.

innelleziyne yeksibunel isme seyüczevne Bi ma kânu yakterifun; Unutmayın ki günahkar kimseler, işledikleri yüzünden cezalandırılacaklardır.

121-) Ve la te’külu mimma lem yüzkerismullahi aleyhi ve innehu lefısk* ve inneş şeyatıyne leyuhune ila evliyaihim li yücadiluküm* ve in eta’tümuhüm inneküm le müşrikûn;

 

Üzerine Allâh İsmi zikredilmeyenden yemeyin. Zira o, kesinlikle fısktır (inancın bozulması)! Muhakkak ki şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler… Eğer onlara uyarsanız, kesinlikle siz de şirk koşanlardan olursunuz. (A.Hulusi)

121 – Üzerlerine Allah ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünkü o, katî bir fisktır, bununla beraber Şeytanlar kendi yararına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka telkinatta bulunacaklardır, eğer onlara itâat ederseniz şüphesiz siz de müşriksinizdir.  (Elmalı)

Ve la te’külu mimma lem yüzkerismullahi aleyhi ve innehu lefıskun Üzerlerine Allah’ın adının anılmadığı şeylerden yemeyin. Çünkü bu gerçek bir sapmadır. Evet, üzerlerine Allah’ın adının anılmadığı şeylerden yemeyin diyor.

Aslında bunun mefhumu muhalifinden çıkarsak doğrusunu, doğru anlamış oluruz. Allah’ın adının anılmamasından kasıt, Allah’tan başkası adına kesilenlerdir. Çünkü Mekke’de müşrikler putları adına kesiyorlardı ve maide suresinin 3. ayeti ile birlikte düşündüğümüzde doğru anlarız bu ayeti.

..ve ma ühille li ğayrillahi Bihi..Nasıl? Orada yasaklar sayılıyor yukarıdan beri. Yani leş diyor, domuz eti diyor, yasakları sayıyor ve en sonunda getiriyor 4. yasak olarak Allah adına, Allah’tan başkası adına kesilenler haramdır diyor. Demek ki asıl yasak olan şey; Allah’tan başkası adına kesilen. Onun için de bir çok fakih, bir çok müçtehit, Allah adına kesildiği kesin olmasa dahi, Allah’tan başkası adına kesilmemişse onu helal saymışlar. Yani keserken Allah adını unutmuş olabilir, anmamış olabilir, ama Allah’tan başkası adına kesilmemişse o şey helal olarak nitelendirilmiştir. Çünkü eşyada asıl olan ibahattır. Mubahlıktır, serbestliktir bu da bu ilke çerçevesinde anlaşılmıştır.

ve inneş şeyatıyne leyuhune ila evliyaihim (li yücadiluküm) ve şeytanlar kendi dostlarına, sizi iyi ve kötünün belirlenmesi konusunda tartışmaya çekmeyi telkin ederler.

ve in eta’tümuhüm inneküm le müşrikûn; Dikkatinizi çekerim biraz önce söylediğim şey buydu, gelecek demiştim.

Eğer onlara uyarsanız hiç kuşkusuz siz, Allah’tan gayrisine ilahlık yakıştırmış olursunuz. İyi ve kötüyü belirleme hususunda eğer tereddüde düşer ve birilerinin de iyi ve kötü, ahlaki doğrular ya da yanlışlar koyacağını, ahlak standartlarını Allah’ın yetkisinden çıkarıp bir başkasına vermeye kalkarsanız işte o zaman siz onu Allah’a ortak koşmuş olursunuz diyor. Ben demiyorum, yani abartı falan sanmayın, bir yorum da değil, ayetin ta kendisi.

Gerek içeriden gerek dışarıdan İnsan Allah’ın vahyi yerine şeytanın, şeytanların, ya da içgüdüsünün, içinden gelen seslerin, nefsinin, öz benliğinin, nereden gelirse gelsin telkinlerine kapılırsa sonu ya dışındaki şeytanlara, ya da içinde ki egoya tanrılık etmektir, tanrılık yakıştırmaktır. Onları tanrı mesabesine çıkarmaktır. Ahlaki kanun koyuculuğu, yani iyi ve kötüyü belirleme hakkını Allah’tan başkasına veren bir muhakeme tarzı şirk muhakemesidir. Bu açık.

122-) Evemen kâne meyten feahyeynahu ve ce’alna lehu nuren yemşiy Bihi fiynNasi kemen meselühu fiyz zulümati leyse Bi hâricin minha* kezâlike züyyine lilkafiriyne ma kânu ya’melun;

 

Ölü iken kendisini (Hakikat ilmi ile) dirilttiğimiz; insanlar içinde onunla yaşaması için basîret nuru oluşturduğumuz kimse(nin durumu); karanlıklar içinde kalıp ondan kurtulamayan gibi olur mu? Hakikat bilgisini inkâr edenlere, yapmakta oldukları böylece süslendirildi. (A.Hulusi)

122 – Hem bir adam ölü iken biz onu diriltmişiz ve kendisine bir nur vermişiz, insanlar içinde onunla yürüyor, hiç o bit temsil zulmetler içinde kalmış ve ondan bir türlü çıkamayacak bir halde bulunan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere amellere öyle yaldızlı gösterilmektedir. (Elmalı)

Evemen kâne meyten feahyeynahu ve ce’alna lehu nuren yemşiy Bihi fiynNas Manen ölü iken hayat verdiğimiz ve insanlar arasında yolunu bulmak için kendisine ışık tuttuğumuz kimse.

Kur’an kavram dünyamızı sarsıyor değerli Kur’an dostları. Dinlediniz mi ayetin mealini, ölümden söz ediyor. Ölüyken hayat verdiğimiz dirilttiğimiz diyor. Ölümü ve dirilişi Kur’an bizim anladığımız gibi anlamıyor. Tamamen değiştiriyor bakınız. Ölü kimdir, diri kimdir sizin defterinizde, siz kime ölü diyorsunuz? Sizin ölü dediğinize Kur’an diri diyor.

Evet, şehide ölü diyorlar. Kur’an diri diyor. fakat siz bilmezsiniz diyor. Ama sizin diri zannettiğinize Kur’an ölü diyor. Onun için bu kavramları yeniden düşünün diyor Kur’an. Kur’an a göre düşünün. Allah’ın gör dediği yerden baktınız mı, diri zannettiğiniz birçok insanın, dik sürünen bir ölü, ölüden berbat bir şey olduğunu görürsünüz. Onu söylüyor ve burada hayat tasavvurumuzu yeniden gözden geçirmemizi istiyor. Hayata siz ne anlam veriyorsunuz? Kim yaşıyor, kim yaşamıyor.

Falanca ne güzel bir hayat yaşıyor, acaba, acaba dediğiniz gibi mi, bir de Allah’a sorun, Falanca ölmüş Allah’a göre. Onun için Allah yeniden tanımlıyor bu tanımları Kur’an la, bu açıdan dikkat edelim.

Manen ölü iken hayat verdiğimiz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse;

kemen meselühu fiyz zulümati leyse Bi hâricin minha Hiç içinden çıkma imkanı bulamayacağı zifiri karanlıklara gömülüp giden biri gibi olur mu?

İkisi, iki insan, Allah’ın ışık verdiği kimse, içinden çıkamayacağı karanlığa gömülüp giden kimse..! Çok ilginç, Buradaki çıkma imkanı bulamayan diye çevirdim. Çünkü Nefyin haberi olarak Bi Hâricin kelimesinin başındaki “B” işte bu anlamı veriyor. Çıkma imkanının yokluğunu bize haber veriyor. Kendi karanlığına gömülüyor çünkü. Bunu söylüyor Kur’an.

kezâlike züyyine lilkafiriyne ma kânu ya’melun; İşte böyle inkarcılara yaptıkları güzel görünür.

Yine psikolojik yasa gündeme geldi. Niçin yapıyorlar diye sormayın, veya şöyle demeyin;

Ya, bu adamlar akıllı adamlar, bu adamlar paralı. Bu adamlar akıllı olmasa böyle rahat olmazlar. Böyle zengin olmazlar, böyle iktidara gelmezler..!

Böyle derseniz eğer şunu unutmayın, bu adamları Allah indinde ölü yağan şey, onların bu anda ki iktidarları, şunları bunlarına bakarak değer vermiyor ki Allah. Allah onların değerini ölçerken onların Allah karşısında, hakikat karşısındaki konumlarına bakıyor. Dolayısıyla siz onları değerlendirirken şöyle bakın olaya; Bunlar, yaptıkları kendilerine güzel gösterilenler kimseler. Akıllı gibi duruyor ama, batılı hak diye savunuyor. Yanlışı güzel diye, çirkini güzel diye, eğriyi doğru diye savunuyor. Çünkü şeytan onların akıllarını alt üst etmiş. Daha doğrusu kendi iç güdüleri ile kendi egolarını tanrılaştırmışlar. Onun için Allah’ın gör dediği yerden değil, şeytanın gör dediği yerden bakıyorlar.

123-) Ve kezâlike ce’alna fiy külli karyetin ekabira mücrimiyha liyemküru fiyha* ve ma yemkürune illâ Bi enfüsihim ve ma yeş’urun;

 

Böylece her şehirde ekâbiri (önde gelenleri), oranın suçluları kıldık ki, orada tuzak kursunlar… (Gerçekte) kendilerinden başkasına tuzak kurmuyorlar, farkında değiller! (A.Hulusi)

123 – Böyle her karyede de mücrimlerinin büyüklerini mevki’de bulundurmaktayızdır ki orada mekir yapsınlar, halbuki bunlar, mekri başkasına değil kendilerine yapıyorlar da farkına varmıyorlar. (Elmalı)

Ve kezâlike ce’alna fiy külli karyetin ekabira mücrimiyha liyemküru fiyha

Dikkat edin sevgili Kur’an dostları bakın anlama; ve böylece her ülkede entrika ve hile düzenini kuran düzenbaz suçluları oranın el üstünde tutulanları kılarız. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi bu ayet hepimize, Ne diyor; Ve böylece her ülkede entrika ve hile düzenini kuran düzenbaz suçluları oranın el üstünde tutulan önde gelenleri kılarız. Ekabiri kılarız. Değerlendirme, ölçme yetisini kaybetmiş bir toplumun zorunlu olarak uğrayacağı musibet budur, akıbeti budur. Ayaklar baş, başlar ayak olur. Amuda kalkmış bir toplum haline gelmiş olur. En adisi en tepesine çıkar. İşte bunu işaret ediyor Kur’an. Buna diyor bir toplumun en iğrenci, en kötüsü, en ahlaksızı en tepesine gelir. Çünkü fertlerin hayat tasavvurları alabora olmuştur. Tepetakla olmuştur. Hayat tasavvuru alabora olmuş fertlerden oluşmuş bir toplumun, tepesinde ayaklar gezer. Devam ediyoruz;

ve ma yemkürune illâ Bi enfüsihim ve ma yeş’urun; fakat çevirdikleri entrikalar yalnız kendi aleyhlerine olurda, onu dahi anlamazlar.

124-) Ve izâ caethüm ayetün kalu len nu’mine hatta nu’ta misle ma ûtiye Rusulullah* Allahu a’lemü haysü yec’alü risaleteHU, seyusıybülleziyne ecramu sağarun ındAllahi ve azâbün şediydün Bi ma kânu yemkürun;

 

Onlara bir delil geldiğinde: “Allâh Rasûllerine verilenin benzeri bize verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz” dediler… Allâh, risâletini nerede açığa çıkaracağını en mükemmel bilendir! Suçlulara yaptıkları hilelerinden dolayı Allâh indînden aşağılanma ve şiddetli azap yaşatılacaktır! (A.Hulusi)

124 – Bunlara bir âyet geldiği zaman Allahın Peygamberlerine verilen risâlet ayniyle bizlere verilmedikçe sana asla imân etmeyiz diyorlar, Allah, risâletini nereye tevdi’ edeceğini daha iyi bilir, mekkârlıklarından dolayı öyle mücrimlere yarın Allah yanında hem bir küçüklük hem pek şiddetli bir azab isâbet edecek. (Elmalı)

Ve izâ caethüm ayetün kalu len nu’mine hatta nu’ta misle ma ûtiye Rusulullah Ne zaman onlara bir ayet gelse, Allah’ın peygamberlerine verdiklerinin benzeri bize de verilmedikçe inanmayız derler.

Yukarı ile bağlantısız gibi sanmayın sevgili dostlar. Hemen hatırlayın. İlle bunu ağızları ile demeleri gerekmiyor ki, toplumun en ahlaksızları başa geçince, peygamberleri kıskanırcasına peygamber pozuna bürünmeye başlarlar.

Evet en ahlaksızdır, şeytandır ama, peygamber kisvesi giymeye, onu taklit etmeye başlar. Hatta onun gibi bir efsane örmeye, hayatına bir efsane örmeye başlar. Yalan bir tarih uydurur kendisine. Hatta öldükten sonra mezarını bile peygamber mezarına benzetmeye kalkar, yani bunu ağzı ile demez ama kendisi ömrü ile bunu ortaya koyar.

Allahu a’lemü haysü yec’alü risaleteHU oysaki risaletini kime vereceğini en iyi bilen Allah’tır. seyusıybülleziyne ecramu sağarun ındAllah suç işlemekte ısrar edenler, Allah katında aşağılanacak. ve azâbün şediydün Bi ma kânu yemkürun; ve entrikalarından dolayı şiddetli bir azaba çarptırılacaklardır.

Entrika, yalan, hile ve düzenbazlık üzerine iktidarlarını kuranların akıbeti, Merak ediyor musunuz, ibret dolu dünya tarihine bakın yeter.

125-) Femen yüridillahu en yehdiyehu yeşrah sadrehu li’lİslam* ve men yürid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan harecen keennema yassa’adu fiys Semâ’* kezâlike yec’alullahurricse alelleziyne la yu’minun;

 

Allâh kimin için hidâyet murat ederse, onun sadrını (içini – anlayışını) İslâm’a (teslim olmuşluğunun farkındalığına) açar! Kimi de saptırmayı dilerse; onun da sadrını (içini) daraltır, sanki zorlukla semâya yükseliyormuş gibi! Böylece Allâh, iman etmeyenleri aşağılar! (A.Hulusi)

125 – Hasılı Allah her kimi hidayetine irdirmek isterse, İslâm’a sinesini açar, gönlüne genişlik verir, her kimi de dalalete bırakmak isterse onun da kalbini daraltır öyle sıkıştırır ki sanırsın öfkesinden göğe çıkacak, imana gelmezleri Allâh o murdarlık içinde hep böyle bırakır. (Elmalı)

Femen yüridillahu en yehdiyehu yeşrah sadrehu li’lİslam Allah kimi doğru yola ulaştırmak isterse onun kalbini, İslam’a açar. Teslimiyet için genişletir. O kadar.

ve men yürid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan harecen keennema yassa’adu fiys Semâ’ Kiminde sapmasına izin verirse onun kalbini de adeta göğe tırmanıyormuş gibi daraltıp sıkıştırır.

Yukarıda nasıl tercüme ettim; Dedim ki; İslam’ı teslimiyet olarak tercüme ettim. Allah’ın koyduğu ölçüye teslim olmakta hiç zorluk çekmez. Kimin kalbini Allah teslimiyete açarsa dan maksat budur.

Ya rabbi, ben benim için senin, benim için istediğini istiyorum. Ya rabbi, sen neyi güzel demişsen ben de ona güzel diyorum. Bu benim için yeterli. Güzel ve çirkin, iyi ve kötüyü belirleme ölçüsü sana ait, senin ölçün benim için baş üstünedir ya rabbi.

Teslimiyete kalbi açması budur işte. İlginçtir, sanki göğe tırmanıyormuş gibi Allah’ta kimi sapkınlıkla karşı karşıya bırakırsa, göğe tırmanıyormuş gibi içini daraltır diyor, sıkıştırır. Göğe tırmandıkça oksijensizlikten nefesi daralan ve sonunda içi dışına çıkarak iğrenç bir şekilde çan veren birini örnek gösteriyor. Beden için oksijen ne ise ruh için de iman o dur demek istiyor ayet.

Nasıl havasız kalınca ölürseniz, imansız kalınca da ruhunuz ölür. Ebedi hayatınız ölür diyor. Hayatını Allah ile anlamlandıramayan bir kimsenin manevi ölümünü tasvir ediyor bu ayet.

 kezâlike yec’alullahurricse alelleziyne la yu’minun; İşte böylece Allah inanmamakta direnen kimseleri, dehşet bir ıstıraba sürükler.

126-) Ve hazâ sıratu Rabbike müstekıyma* kad fassalnel ayati li kavmin yezzekkerun;

 

İşte bu, Rabbinin sırat-ı müstakimidir… Düşünüp değerlendirebilecek bir toplum için delilleri gerçekten detaylı açıkladık. (A.Hulusi)

126 – Bu İslâm ise doğrudan doğru rabbinin yolu, cidden aklını başına alacak bir kavim için âyetleri tafsil eyledik. (Elmalı)

Ve hazâ sıratu Rabbike müstekıyma ve bu rabbinin dosdoğru yoludur. kad fassalnel ayati li kavmin yezzekkerun; Doğrusu biz mesajlarımızı özünü hatırlayarak kendisine dönen, unuttuğu fıtratını geri hatırlayan insanlara açık ve net olarak anlatıyoruz.

127-) Lehüm DarusSelâmi ınde Rabbihim ve HUve Veliyyühüm Bi ma kânu ya’melun;

 

Rableri indîndeki Dâr’üs Selâm (Es Selâm isminin mânâsının yaşam boyutu) onlar içindir! Yapmakta oldukları dolayısıyla “HÛ” onların Veliyy’idir. (A.Hulusi)

127 – Rablerinin indinde selâm yurdu «dârülsselâm» onlarındır, bütün yapacak oldukları işlerde kendilerinin velisi de odur. (Elmalı)

Lehüm DarusSelâmi ınde Rabbihim Rableri katında barış ve saadet yurdu onların olacak, ve HUve Veliyyühüm Bi ma kânu ya’melun; ve o yapıp ettiklerinden dolayı onların velayetini üstlenecektir.

Allah’ın velayetini üstlenmesi insanın. Yani şeytanın vahyi, Allah’ın vahyinin karşısında duruyorsa, şeytanın velayeti de Allah’ın velayetinin karşısında duruyor. Şeytan kendi dostlarının velayetini üstlenecek ama Allah huzurunda hiçbir işe yaramayacak. Fakat Allah velayetini üstlendiği dostlarını ebedi saadete kavuşturacaktır.

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 14 Temmuz 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. EN’AM SURESİ (108-127)(48)

  1. Taner

    25 Temmuz 2014 at 05:35

    Anlata biliyorsun,hocam hemde çok iyi anlatabiliyorsun nefesine sağlık.Hayırlı ramazanlar ,sonundada bayramınız mubarek olsun.

     
    • ekabirweb

      25 Temmuz 2014 at 10:22

      Merhaba 🙂 . Sanıyorum Mustafa hocama hitaben yazılmış bir yorumdu, onun adına ben de sizin bayramınız mübarek olsun diyorum. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: