RSS

İslamoğlu Tef. Ders. EN’AM SURESİ (128-144)(49)

21 Tem

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

        Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde En’am suresinin 127. ayetine kadar işlemiştik. Geçen ders işlediğimiz ayetler bize, hayatı yeniden okumamızı öğütlüyor ve yerleşik kavramlarımızı alt üst ediyordu. Ölüm nedir, hayat nedir, bizim ölüme ve hayata yüklediğiniz anlamla, gerçekte ölümün ve hayatın anlamı örtüşüyor mu. Ya da Allah’ın yüklediği anlamla bizim yüklediğimiz anlam aynı mı ve buradan yola çıkarak hayatı yeniden sorgulamamızı öğütlemişti ayetler.

        Toplumların nasıl bir sosyal yok oluşa, nasıl bir alabora oluşa gittiğini, eğer kavramlar, eğer hayat tasarımı, eğer zihin dünyamız ters dönerse, toplumlar da alabora olur, ters dönerdi. İşte bunları öğrenmiştik.

Şimdi 128. ayetle devam ediyoruz dersimize.

128-) Ve yevme yahşurühüm cemiy’a* ya ma’şeral cinni kadisteksertüm minel ins* ve kale evliyaühüm minel insi Rabbenestemte’a ba’duna Bi ba’din ve belağna ecelenelleziy eccelte lena* kalennaru mesvaküm halidiyne fiyha illâ ma şaAllah* inne Rabbeke Hakiymun ‘Aliym;

 

(Allâh) onları topluca haşrettiği gün: “Ey cinn topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!” (der)… İnsan (türünden) dostları olanlar şöyle der: “Rabbimiz, birbirimizden karşılıklı yararlandık… İşte bizim için belirlediğin ecelimiz bize ulaştı”… Şöyle der: “Ateş sizin mekânınızdır; Allâh dilemedikçe, orada ebedî kalıcılarsınız”… Muhakkak ki Rabbin Hakiym’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

128 – O hepsini toplayıp haşr edeceği gün: ey Cin mahşeri! Hakikaten şu İnse çok ettiniz!.. diye, bunların İnsten olan yardaklarını, ya Rabbena, diyecekler: yekdiğerimizden istifâde ettik ve bizim için takdir buyurmuş olduğun ecele yettik, buyuracak ki: Ateş ikametgâhınız, Allahın dilediği zamanlardan başka hepiniz ondasınız, hakikat rabbin hakîmdir, habîrdir. (Elmalı)

Ve yevme yahşurühüm cemiy’a Yine onların tümünü bir araya topladığı o gün, ya ma’şeral cinni kadisteksertüm minel ins ey görünmez şerli varlıklar, ya da ey görünmez şerli varlıklarla aynı safta duranlar, yani şeytanileşenler. Şeytanlarla aynı safa geçenler, şeytanların arkasına dizilenler, şeytanların görevini paylaşanlar, şeytanlara yardımcı olanlar.

Burada ki el cinn sözcüğünü kavramlaşmış hali ile değil, Kur’an ın kullandığı kavramlaşmamış haliyle çevirdim. Tüm görülmez şerli varlıklara delalet ettiğine işaret olsun için.

Ey görülmez şerli varlıklarla aynı safta duranlar, siz insanların bir çoğuna çok çektirdiniz diyecek Allah. Siz insanların çoğuna çok çektirdiniz.

Burada ki ya ma’şeral nida ve münadasını ben aşerahu köküne irca ederek çevirmeyi daha uygun buldum. Aşera, muaşeret, onunla yan yana oldu, onun kampına katıldı, onun ardına geçti, onunla aynı hizada durdu anlamına gelen aşerahu kökünden geldiği için görünmez şeytani varlıklarla aynı hizada duranlar, siz insanların bir çoğuna epey çektirdiniz.

ve kale evliyaühüm minel insi Rabbenestemte’a ba’duna Bi ba’din ve belağna ecelenelleziy eccelte lena Onlara yakın olan insanlar sa rabbimiz, mazeret ileri sürdüler. Dediler ki; Rabbimiz biz birbirimizden epey yararlandık. Ama senin bizim için tayin ettiğin süremizin sonuna geldik diyecekler. Yani onlar da suçlarını itiraf edecekler. Onlarda şeytani güçlerle yan yana durduklarını, onların hedefine ateş ettiklerini, onların amaçlarına hizmet ettiklerini itiraf edecekler ve senin bize tayin ettiğin sürenin sonuna gelip işte dayandık diyecekler.

kalennaru mesvaküm halidiyne fiyha illâ ma şaAllah ve o Allah da onlara cevap verecek; “Ateş, sizin içinde yerleşip kalacağınız ikametgahınız olacaktır. Tabii ki Allah aksini dilemedikçe.” Diye cevap verecektir.

Bu ayetten, ki buradaki illâ ma şaAllah Allah aksini dilemedikçe. Ya da İbn. Abbas oradaki “ma” nın, “men” olduğunu da söylemiş. İlla men şaAllah Allah’ın dilediği kimseler hariç anlamına gelir. Ki, zaten amaç, anlam değişmemiş olur.

Bu ayetten ve bir çok hadisten yola çıkarak cennet nimetlerinin sonsuzluğunun aksine, cehennem azabının günahkarlar için, günahkar müminler için bir terbiye ve arındırma işlevi göreceğini ve sonunda günahkar müminlerin cennete gireceklerini söylemişlerdir bir çok Kur’an yorumcusu ve bir çok Alim ve bu ayeti delil göstermişlerdir. illâ ma şaAllah Allah’ın istisnasını delil göstermişlerdir.

inne Rabbeke Hakiymun ‘Aliym; Kuşkusuz Rabbin hikmet sahibidir, her yaptığını hikmetle yapar ve her şeyin hakikatini bilir.

129-) Ve kezâlike nüvelliy ba’daz zalimiyne ba’dan Bi ma kânu yeksibun;

 

İşte yaptıklarının getirisi ile zâlimlerin bazısını bazısına dost ederiz (ateşte beraberdirler)! (A.Hulusi)

129 –   Ve işte biz, zalimlerin bazısını bazısına kesibleri sebebiyle böyle dost ederiz. (Elmalı)

Ve kezâlike nüvelliy ba’daz zalimiyne ba’dan Bi ma kânu yeksibun; Bu ayetin arkasından rabbimiz, tüm insanlık tarihi boyunca Allah’a isyan çizgisinin tabi olduğu bir yasayı gündeme getiriyor ve diyor ki; ve işte bu şekilde biz, işledikleri zulümler yüzünden zalimleri birbirinin peşine musallat ederiz. Zalimleri birbirinin peşine takarız. Yani onlar bir tencere kapak misali yuvarlanırlar, birbirlerini bulurlar. Kötüler bir kampı oluştururlar,Birbirlerini cehenneme doğru sürüklerler, birbirlerine ateşe giden yolda destek olurlar. Birbirlerine hız ve gaz verirler. Yani birbirlerine şeytanlık yaparlar. Onun için şeytani güçlerin tümü bu ayetlerin muhatabıdır.

Onlar çevrelerini rahmani güçlerden değil de şeytani güçlerden seçmekle, onlar kendilerine yol haritası olarak Allah’ın mesajlarını değil, şeytanın ve şeytani güçlerin mesajlarını tercih etmekle baştan kaybetmişlerdir.

İşte onun için Kur’an diyor ki; Onları birbirlerinin peşine takarız. Onları birbirlerine musallat ederiz. Onlar dost olduk zannederler, biz dostuz zannederler, ama onlar kendilerine hiçbir düşmanın veremeyeceği kadar ziyan verirler. Onların dostlukları onları ateşe götürür.

 

130-) Ya ma’şeral cinni vel insi elem ye’tiküm Rusulün minküm yekussune aleyküm ayatiy ve yünziruneküm lıkae yevmiküm hazâ* kalu şehidna alâ enfüsina ve ğarrethümül hayatüd dünya ve şehidu alâ enfüsihim ennehüm kânu kafiriyn;

 

“Ey cinn ve ins topluluğu, hakikate işaret eden mesajlarımı anlatan ve şu güne ulaşacağınız hakkında sizi uyaran, sizden Rasûller gelmedi mi?”… “Kendi aleyhimize şahidiz” dediler… Dünya hayatı onları aldattı ve (sonuçta) kendilerinin, hakikat bilgisini inkâr edenlerden olduklarına şahitlik ettiler! (A.Hulusi)

130 –    Ey İns-ü Cin mahşeri! İçinizden size âyetlerimi anlatır ve bu gününüzün gelip çatacağını haber verir Peygamberler gelmedi mi? Ya Rabbena, diyecekler: kendilerimizin aleyhine şahitleriz; evet, Dünyâ hayât onları aldattı da kendi aleyhlerinde olarak kâfir olduklarına şahit oldular. (Elmalı)

Ya ma’şeral cinni vel insi elem ye’tiküm Rusulün minküm yekussune aleyküm ayatiy ve yünziruneküm lıkae yevmiküm hazâ Allah diyecek ki; Ey görünmez şeytani, şerli varlıklar ve onlarla beraber olan insanlar.

Bu kez bu ayet yukarıdaki ayetten farklı olarak ikisini birlikte zikretti. İkisini birbirine kattı, bir ordunun iki bölüğü gibi saydı ve dedi ki; Ey görünmez şeytani varlıklar ve onlarla beraber olan, onların ardına takılan insanlar ki yukarıdaki aşerahu açıklamasını işte bura içinde kabul edebiliriz. Onlarla birlikte olan varlıklar, onlarla birlikte olan insanlar anlamını ben Ma’şera sözcüğünün kökünden yola çıkarak veriyorum.

İçinizden mesajlarımı size anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi diyecek Allah. Soracak. Yani hiçbir mazeretlerinin olmadığını kendilerine de söyletecek ve soracak; İçinizden sizi uyaran, mesajlarımı size anlatan ve bu gününüzle, yani ölümden sonra bir hayatta hesap vereceğiniz günle karşılaşacağınızı size haber veren peygamberler gelmedi mi? Diyecek.

Bu aslında istifhamı inkaridir, tabii ki geldi, cevabı belli, elbette geldi, geldiği için soracak. Yani inkar edilemeyecek bir soru.

kalu şehidna alâ enfüsina onlar ne cevap verecekler? Gerek görünmez, gerek görünen tüm şerli, varlıklar. Gerek görünmez şeytanlar, gerek şeytanların peşine takılarak şeytanlaşanlar ne cevap verecekler? Diyecekler ki onlar? Biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız. Yani kendi aleyhlerine şahitlik yapacaklar. Kendi şahadetleri ile kendi sonlarını, kendi hükümlerini verecekler. Allah onların yargılarını yine kendilerine yaptıracak.

ve ğarrethümül hayatüd dünya devam edecekler. Çünkü bu dünya hayatı onları aldatmıştır.

Bu söz Allah’a ait, Kur’an a ait bir söz. Yani onlar neden böyle yaptı, neden kendi aleyhlerine şahitlik yapacak kadar saptılar sorusuna, cenabı Hakk açıklık getiriyor ve diyor ki; Dünya hayatı onları aldattı, yoldan çıkardı.

ve şehidu alâ enfüsihim ennehüm kânu kafiriyn; ve böylece onlar kendilerinin inkarcı olduklarına yine kendileri şahitlik yapacaklar. Yani evet diyecekler, biz hakikati inkar ettik, biz Allah’ın gönderdiği mesaja sırt döndük, biz kafirlerden olduk diye itirafta bulunacaklar. Onlar suçlarını kendiler itiraf edecekler.

131-) Zâlike en lem yekün Rabbüke mühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha ğafilun;

 

Şu sebepledir ki: Rabbin, Rasûllerle uyarılmamış zâlim toplulukları helâk edici değildir. (A.Hulusi)

131 – Bu şundan ki: Rabbin memleketleri ahâlisi gâfil halleder iken zulüm ile helâk edici değildir.

Zâlik bunun nedeni şudur ki; en lem yekün Rabbüke mühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha ğafilun; Bunun nedeni, neyin, yukarıdaki diyalogun. Yani onları kendilerine, kendi aleyhlerine şahit göstermenin nedeni. Büyük hesap gününde, o muhteşem hesap gününde, herkesin hesabını kendisinin verdiği, herkesin kendisi hakkındaki hükmü kendisinin itiraf ettiği o günde niçin böyle bir itiraf mekanizması kurulacak diye sorarsanız sebebi şudurİ;

Bir toplumun bireyleri gerçeğin mahiyetinden habersiz oldukları sürece senin rabbin o tür toplumları işledikleri yanlışlar sebebi ile asla helak etmez. Yani neden peygamber gönderir Allah, neden mesaj gönderir insana, neden bir kez göndermekle yetinmez de binlerce kez gönderir, neden bir peygamber göndermekle yetinmez de bir çok peygamber gönderir sorularının cevabı işte bu ayettir.

Allah insana rahmet etmek istiyor, insanı apansız yakalamak istemiyor. Allah’ın maksadı insanın mutluluğudur. Onun içinde hakkı ve şerri, hayrı ve şerri, hakkı ve batılı, iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı önce bildiriyor. Bunu bilmek için o kadar çok mekanizma koyuyor ki insana; Bir akıl veriyor. Akıl verdim, gerisini kendin bul demiyor, İrade veriyor. İrade verdim kendin bul demiyor, dahası mesaj gönderiyor. Mesajı uygulayacak peygamber gönderiyor. Mesajı aktaracak, insanların yüreklerine taşıyacak nebiler, resuller gönderiyor ve bu kadar şeyi yaptıktan sonra insanın ne mazereti kalır, söyler misiniz..!

Ve hakikate sırt dönmek sadece Allah’a ihanet değil, akla ihanet, iradeye ihanet, vahye ihanet ve peygamberlerin çağrısına ihanet değil de nedir. Yani insan Allah’ın kendisine bu kadar rahmetinden sonra hala eğer bu rahmete sırt dönüyor, bu mesajı kavramamakta direniyorsa, insan kendi kendine en büyük ihaneti yapıyor demektir.

Onun için burada gerçeğin mahiyetinden habersiz oldukları sürece senin rabbin o tür toplumları yanlışları sebebiyle helak etmez diyor. Yani bilinçsizce işlenmiş hatalar, farkında olmamış hatalardan dolayı toplumlar helake sürüklenmez. O topluma önce hataları, doğruyu yanlıştan ayıran ölçüler, hakkı batıldan ayıran ilkeler verilir. Verildikten sonra eğer hala direnirse o toplum, işte ondan sonra ahlaki bir çöküşe, sosyal bir çözülmeye doğru hızla ilerler.

132-) Ve li küllin derecâtun mimma amilu* ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ya’melun;

 

Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır… Rabbin onların ortaya koyduklarından gâfil değildir. (A.Hulusi)

132 – ve her biri için amellerinden dereceler vardır rabbin ne işlediklerinden gâfil de değil. (Elmalı)

Ve li küllin derecâtun mimma amilu Yine bir önceki ayetle alakalı bir ayet, zira herkes, Vav ile bağlantı kuruyoruz, köprü kuruyoruz önceki ayetin mesajı ile. Zira diyoruz herkes ancak yaptıklarına bakılarak sınıflandırılır. Bu ayet böyle diyor. Yani insanları Allah nasıl sınıflandırır diyorsanız, Allah’tan alacağınız cevap budur. Yaptıklarına bakarak, eylemleriyle sınırlandırılır.

Demek ki burada aynı zamanda şöyle bir şey de var. Kötü düşünce eyleme geçmediği sürece Allah nazarında dikkate alınmıyor. Kötü duygular eyleme yansımadığı sürece, Allah nazarında cezayı hak eden bir sebep olarak görülmüyor. Allah insanın, bir çok süzgecinden geçtikten sonra eyleme yansıyan tavırlarını dikkate alıyor.

Bu da şu demek, insanın düşünce dünyası çok çabuk etkilenir, dolayısıyla çok çabuk değişir. İnsan düşünce dünyasını kontrol altına almakta kimi zaman zorlanabilir. Düşünce dünyasına insanın iç güdüleri, insanın öz benliği, insanın şehveti ve negatif tüm duygu ve düşünceler üşüşür, insani duygular üşüşür ve bunlardan dolayı insan düşünce istikrarını koruyamayabilir. Bundan dolayı Allah hesaba çekseydi eğer gerçekten de hiçbir insan yakasını kurtaramaz. Onun içindir ki Peygamberin verdiği o müjdeli haberle;

Eğer bir kötülüğü zihninizden geçirseniz de yapmasanız, Allah vazgeçtiğiniz için size ecir verir.

Zihninizden geçirdiğiniz için sorumlu tutmadığı gibi vazgeçtiğiniz için ecir verir. Ama bir iyiliği zihninizden geçirseniz de, gücünüz yetmediği için elinizden gelmediği için yapamasanız, yapmış gibi ecir verir. Yani insanın lehine kullanır zihni delilleri. Burada da;

Ve li küllin derecâtun mimma amilu ayeti herkesin ancak yaptıklarına bakılarak sınıflandırılacağı. Tasnif edileceği ifade ediliyor ki, Allah tarafından bildirilen ahlaki ve sosyal kurallara bilinçli bir biçimde ters düşenle, ondan habersiz olan arasındaki temel ayırım işte böyle ifade ediliyor.

Bir önceki ayeti hatırlayın, bilinçli bir biçimde Allah’ın maksadına ters düşen insan ve insan toplulukları, bilinçli bir biçimde Allah’a karşı eylem koyan insan ve insan topluluklarından böyle ayrılıyor. Derecat işte budur. Fark var diyor.

Bir toplum düşünün ki Allah’ın vahyinden haberi olmamış, dolayısıyla yaptıklarını bilinçsizce yapıyor. Yani Allah’a karşı ısrarcı olmak gibi bir amacı yok. Allah’ın gönderdiği mesaja sırt çevirmek gibi bir amacı yok. Öyle görmüş ve gelenek olarak, adet olarak, çizgi olarak kötülüğü benimsemiş. Ama bir toplumda düşünün ki, Allah onları uyarmış, fakat ısrar ediyorlar. Günahta ısrar, günahın kendisinden  daha büyük günahtır. Devam ediyoruz;

ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ya’melun; Rabbin ise onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.

133-) Ve Rabbükel Ğaniyyü Zür rahmeti, in yeşe’ yüzhibküm ve yestahlif min ba’diküm ma yeşaü kema enşeeküm min zürriyyeti kavmin ahariyn;

 

Rabbin Ğaniyy’dir, ZürRahmet (rahmet sahibi)’dir… Eğer dilerse sizi ortadan kaldırır; sizden sonra dilediklerini halife kılar… Başka bir halkın zürriyetinden sizi inşa ettiği gibi! (A.Hulusi)

133 – Rabbin ganiy, merhametli, yoksa dilerse sizi ortadan kaldırır, arkanızdan yerinize dilediğini getirir, nasıl ki sizi başka bir kavmin zürriyetinden inşa buyurdu. (Elmalı)

Ve Rabbükel Ğaniyyü Zür rahme

Bütün bu ayetlerin ardından böyle gülümseyen bir ayetin gelmesi Kur’an ın sistematiği açısından kaçınılmazdı ve o geldi. Allah’ın sınırsız ve sonsuz rahmetini hatırlatan bir ayet geldi ve dedi ki; Ve yalnızca rabbindir kendi kendine yeten ve yalnızca rabbindir rahmet sahibi, sınırsız rahmet sahibi olan.

El Ganiyy, Allah’ın isimlerinden, isim sıfatlarından, esma-ül Hüsna’sından biridir. Zengin diye tercüme edilir. Ama eğer kelimenin eğer Arap dilindeki köküne gidersek, kendi kendine yeten anlamına gelir. Çünkü çölde en büyük zenginlik, yeterli olmaktır. Kendi kendine yetmektir. Hatta yetenden fazla, yeterinden fazla servet sahibi olmak, çölde bir belaya sahip olmaktır.

1 –  Onu koruyamaz çadırda. Onu muhafaza edemez.

2 – Sık sık göçtüğü için o sırtına yük olur.

Onun için el Ganiyy kendi kendine yeten demektir. Ki Allah kendi kendine yeter. Allah için kullanıldığında, Lam’ı tarifle kullanıldığında mutlak manada Ganiyy demektir ki bu şu anlama gelir; Hem kendi kendine yeten, hem de kendi dışındaki tüm mahlukata yeten tek varlık anlamına gelir. İşte bu nedenle Allah’tan başka hiçbir varlık, kendi kendine yetmez. Onun için El Ganiyy değildir. Belki Ganiyy dir ama El Ganiyy değildir.

İnsanın kendi kendine yettiğini zannetmesi, işte o şirktir dostlar. Şirk o dur. Kendi kendine yettiğini zannetmesi diyorum bakınız. Yetmesi demiyorum, yetmez çünkü. Yüreğinin atışına dahi sahip olamayan, zihninin işleyişine dahi sahip olamayan, kendine ait sandığı zihnine dahi dur diyemeyen, söz geçiremeyen bir insan, nasıl kendi kendine yetecektir söyler misiniz bana? Doğarken muhtaç, ölürken muhtaç, yaşarken muhtaç, yatarken muhtaç, kalkarken muhtaç ve hayatının her anında Allah’a ihtiyaç duyan.

Sadece Allah’a değil, dışındaki eşyaya da ihtiyaç duyan; Havaya, suya, toprağa yere, göğe ihtiyaç duyan bir insan Allah’a nasıl ihtiyaç duymaz ve bunun nasıl farkına varmaz. Havasız yaşayamayan, havasız bir saat hayatta kalamayan insan, Allahsız nasıl hayatta kalır. Onun için;

Ve Rabbükel Ğaniyy Senin rabbindir kendi kendine ve tüm mahlukata yeten. Tabii ki insana da yeten. Zür rahme asıl burası önemli ve rahmetin kaynağı, sınırsız ve sonsuz merhametin menbaı olan senin rabbindir.

Burada ki senin rabbin ibaresi ifadesi adeta Kur’an a muhatap olan her bir insanın kafasına vururcasına, aklına sok bunu, bunu zihninden çıkarma, yüreğine iyi sok bunu. Bu hakikati unutma ki sınırsız merhamete sahip olan tek varlık ancak, seni terbiye eden, seni görüp gözeten, sana bakıp, seni yedirip içiren, seni yaratan, yaşaman için gerekli düzeneği kuran, senin ayakta kalman için lazım olan her şeyi de yaratan.

Dikkatinizi çekerim bu söylediğim, bu saydığım tüm şeyler, Rabb isminin anlamlarıdır. Rububiyyetin anlamlarını sayıyorum ben size şu anda. Evet, senin rabbin. Onun için burada ki  Ve Rabbüke çok daha anlamlı bir kolerasyon oluşturuyor. Zür rahme ifadesi ile. Çünkü Allah, yarattıklarına olan rahmetini, rububiyyet sıfatı ile tecelli eder. Yani Allah’ın rububiyyetinin tecellisi işte rahmetinin tecellisidir. Onun için Rahmet, rububiyyet sıfatının mahlukata bir tecellisidir. Terbiye eder.

Kahrıyla da terbiye eder,  lutfuyla da. Ama Lutfuyla terbiye eder, çünkü Rahiymdir.

Yoklukla da sınar, varlıkla da. Ama sınamalarının tamamı insanın lehinedir. Din gönderir, kurallar belirler, ilkeler koyar, koyduğu ilkelerin, belirlediği kuralların hiçbir kendisi için, kendi ihtiyacı için değildir çünkü O muhtaç değildir.

Neden? El Ganiyy, Hu vel Ganiyy, o kendi kendine yetendir. Kendi kendine yetenin ihtiyacı olur mu? Kendi kendine yetmeyen insanın lehine koyar kuralları. Onun yararı için koyar. Onun için burada da;

Ve Rabbükel Ğaniyyü Zür rahme Yalnızca rabbindir kendi kendine yeten, yalnızca rabbindir rahmet sahibi, sınırsız merhamet kaynağı olan ibaresi üstteki ayetlerle birlikte düşünüldüğünde insan topluluklarına, Allah’ın sık sık uyarıcı göndermesi, peygamber göndermesi, onlara verdiği aklın, iradenin üzerine bir de onları vahiyle doğru yola çağırması hep işte onun rahmetinin, sınırsız rahmetinin bir eseridir.

in yeşe’ yüzhibküm O dilerse sizi ortadan kaldırır, ve yestahlif min ba’diküm ma yeşaü ardından da dilediğini sizin yerinize geçirir. kema enşeeküm min zürriyyeti kavmin ahariyn; Tıpkı sizi başka insanların soyundan var ettiği, yarattığı gibi.

Dikkatinizi çekerim, böyle bir rahmet cümlesinin ardından bir dehşet uyarı geliyor. O dehşet uyarı, tarihe bizi döndürüyor ve aslında bu uyarı Kur’an da sık sık gelir. Bir başka ayet hatırlıyorum.

İn yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti Bi halkın cediyd;. Fatır/16

Eğer siz ona sırt dönmeye, O’nun vahyine sırt dönmeye, kendi kendinizi inkar etmeye, onun size verdiği nimetleri inkar etmeye, aklınıza ihanet etmeye, iradenize ihanet etmeye devam ederseniz, yani ümitsiz bir vakıa haline gelirseniz o zaman sizi götürür siler, kökünüzü kazır,  İn yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti Bi halkın cediyd; yerinize yepyeni bir yaratık getirir. Yepyeni bir tür yaratık.

Gerçekten korkunç bir tehdit aynı zamanda, ilahi tehdit. Belki insandan evvel yer yüzünü imar ile görevli olan, yer yüzünün halifeliğine atanan varlık, insandan farklı idi. Ondan evvel belki daha başka varlıklar vardı ve belki yeryüzünü imar ile görevlendirilen, yer yüzünün halifesi olan varlıkların değişmesinin sebebi de buydu. Artık ümitsiz vakıa haline gelen varlık yeryüzünden siliniyor, yepyeni bir yaratık türü ortaya çıkıyordu ve Allah’ın yasası buydu. Böyle temel bir tehdit ile geliyor ayet.

Bir başka ayet yine hatırlıyorum:

..men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillâhu Bi kavmin yuhıbbuhüm ve yuhıbbuneHU.. Maide/54

O’nun nizamından, O’nun hayat düsturundan, O’nun getirdiği dinden kim yüz çevirirse fesevfe ye’tillâhu Bi kavmin   Allah zaman gelecek onun yerine yepyeni bir toplum getirecek.

Burada daha önce okuduğum ayet gibi temelden bir dönüşüm yok. Ama insanlık nesli içerisinde bir dönüşüm var. Yani bu ne demek? Uygarlık sancağını sizin elinizden alır, eğer sırt çevirirseniz, ebedi gerçeklere, hakikate, ona layık olanların eline veririz. Hatta hiç ummazsınız, dün beğenmezsiniz, dün ondan habersiz olduğunu zannedersiniz. Ama onların yüreğini İslam’a açar ve onların eline İslam’ın yüce sancağını tutuşturur.

Hakikatin sancaktarlığını onlar yaparlar eğer siz Allah’a karşı baş kaldırırsanız, eğer siz imana karşı görevinizi yapmazsınız, eğer siz kendinize yabancılaşırsanız.

Ne gibi? Tarih bunun en canlı şahidi dostlar. Tıpkı bir zaman Medine’nin taşıdığı sancağı bir dönem gelip Kufe’nin, bir dönem gelip Bağdat’ın, bir dönem gelip Şam’ın, bir dönem gelip Kahire’nin, bir dönem gelip Endülüs’ün, Gırnata’nın, bir dönem gelip İstanbul’un taşıdığı gibi. Bir dönemde gelir hiç ummadığınız, hiç tahmin edemeyeceğiniz bir başka yer taşır.

Neden böyle değişir? İşte o değişimin sebebi bu yasadır. Allah’a sırt dönen toplumun elinden Allah, hakikatin yeryüzündeki mümessili olma görevini, imtiyazını alır, Hakikati layıkıyla temsil edecek bir başka topluma verir.

Siz Nasrettin Hocanın yaptığı gibi elindeki tüm pasta malzemesini kapıp giden karganın ardından, tarifesi bendedir diye elinizdeki kağıdı sallayabilirsiniz, ama bu hiçbir şey ifade etmez. Eğer o tarifeyi ortaya koyacak malzemeyi kaptırmışsanız, yani vahye sırt dönmüşseniz, babanızın 3 kıtada at koşturmuş olması, dedelerinizin İslam’a şu kadar yüzyıl hadim olması, hizmetçi olması, hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü İslam kimsenin babasından evladına kalan bir miras değildir.

İslam nesillerin alın teri ile, yürek teri ile, zihin teri ile kazanacakları ilahi bir madalyadır.

134-) İnne ma tu’adune leatin ve ma entüm Bi mu’ciziyn;

 

Muhakkak ki (size) vadolunanlar kesinlikle gelecektir… Siz (vaadini yerine getirmesi konusunda onu) acze düşüremezsiniz! (A.Hulusi)

134 – Size edilen va’d-ü vaîd muhakkak başınıza gelecektir, siz onun önüne geçemezsiniz. (Elmalı)

İnne ma tu’adune leat Kuşkusuz tehdit edildiğiniz şey mutlaka gerçekleşecektir. ve ma entüm Bi mu’ciziyn; ve siz ona asla engel de olamayacaksınız.

Yukarıdaki ayeti hatırlayın. Eğer bu tehdide, bu belaya hak kazanmışsanız, bunu hak etmişseniz yani, kesinlikle gerçekleşeceğinden emin olabilirsiniz. Ama nasıl gerçekleşecek diye sormayın, toplumların alt üst oluş gerekçeleri çok çeşitlidir. Daha önce işlediğimiz dersteki bir ayeti hatırlasanıza. Orada gerçekten de çok ilginç bir sosyal ilkeye, yasaya dikkat çekmişti Kur’an. Demişti ki; “toplumların ya aniden kendilerine bela veririz, ya da yavaş yavaş onları sosyal bir çöküşe, sosyal bir bozuluşa götürürüz. Onları içinden bozarız.”

 Onun için toplumların değişme süreci, toplumların bozuluş nedenleri çok farklı olabilir. Bütün bu nedenleri aslında tek bir sebebe irca edip bu toplum hak etti demeniz ve gerçekte Allah’ın bir yasası olduğunu bilmeniz şart. Devam ediyoruz;

135-) Kul ya kavmı’melu alâ mekanetiküm inniy amil* fe sevfe ta’lemune men tekûnu lehu akıbetüddar* innehu la yüflihuzzalimun;

 

De ki: “Ey halkım, elinizden ne geliyorsa hepsini yapın! Muhakkak ki ben de yapacağım (gücümün yettiğini)! (Dünya) yurdunun sonuçta kimin olacağını yakında bileceksiniz”… Muhakkak ki zâlimler, kurtuluşa ermezler. (A.Hulusi)

135 – Ey kavmim, de: Bütün kuvvetinizle yapın yapacağınızı ben vazifemi yapıyorum, artık yakında bileceksiniz: Dünya evinin sonu kimin olacak? Şu muhakkak ki zalimler felâh bulmazlar. (Elmalı)

Kul ya kavmı’melu alâ mekanetiküm inniy amil De ki, Vahyin birinci muhatabı peygambere öncelikle, de ki; “Ey halkım, siz kendinize yakışanı yapın, ben görevimi yapıyorum.” O bunu demeyi hak kazanmıştı. Hz. Peygamber yürek rahatlığı ile bunu demeyi hak kazanmıştı.

Sahi..! Biz de hak kazandık mı? Mesela bu ayet bizi de muhatap alıyor. Biz de bu ayeti muhatap alabilecek liyakate sahip miyiz? Yani; “Ey iman düşmanları, siz elinizden geleni, size yakışanı yapın. Çünkü kötüye kötü yakışır, çirkine çirkin yakışır, Habibe, habis yakışır. Pis pisler içindir. Siz size yakışanı yapın, siz size yakışanı söyleyin, siz size yakışan yerde durun. Siz size yakışanlarla ahbaplık, dostluk kurun. Siz sizin gibilerin arkasına takılın, ben yalnızca görevimi yapıyorum.” Diyecek kaç kişi var aramızda.

Zaten görevini yapsaydı eğer insan o zaman peygamberlerin uğradığı şeyler belki biraz daha küçüğü ile onunda başına gelecekti. Çünkü oluklar çift birinden nur akar, birinden kir. Bu iki çift oluk yani bu birbirine zıt olan oluklar, insanlık tarihi boyunca devam etmiş ve akmış, ve bu olukların tabi olduğu yasa da hiç değişmemiş.

Önce suskunlukla karşılarlar, görmezden gelirler hakkı ve hakikati. Onda başarılı olamazlarsa bu kez yalan ve iftiraya baş vururlar. Alaya başvururlar. Alay ederler. Dalga geçerler, küçümserler, hafife alırlar. Sizin ağırlığınızı yol etmeye çalışırlar. Onda da başarılı olamazlarsa 3. aşamaya geçerler. Fiziki işkence yaparlar. Size acı çektirirler, size sıkıntı verirler, sizi taciz ederler. Onda da başarılı olamazlarsa son aşamaya geçerler, varlığınızı ortadan kaldırmaya çalışırlar. Direkt varlığınızı hedef alırlar. Tüm peygamberlerin geçtiği aşamalardır bunlar. Hakikatin düşmanları tarafından tüm peygamberler işte böylesine şeylerle muhatap olmuşlar ve eğer siz de vazifenizi yaparsanız siz de bunlara muhatap olursunuz. Onun için diyebiliyor muyuz;

ya kavmı’melu alâ mekanetiküm inniy amil ey toplumum, ey halkım. Siz size yakışanı yapın ey inkarcı toplum. Ey hakka karşı direnen toplum. Ey ücretsiz bir biçimde kendilerini hakikate davet ettiğim halde bir türlü hakka gelmemekte ısrarcı olan toplum. Ben bana düşeni yapıyorum. Görevimi yapıyorum. Siz de size yakışanı yapın. Diyebiliyor musunuz.

fe sevfe ta’lemun ve nasıl olsa zamanla anlayacaksınız. Neyi anlayacaksınız?

men tekûnu lehu akıbetüddar Kimin mutlu sona ulaşacağını nasıl olsa zamanla anlayacaksınız.

innehu la yüflihuzzalimun; Kesin olan şu ki, zalimler asla mutlu sona ulaşamazlar.

Burada hem bu dünyada ki mutluluk kastedilmiş, Hem de öte dünyada ki mutluluk kastedilmiş. Ama öncelikle bu dünyaya ilişkin olarak anlamak lazım. Akıbetüddar ibaresini. Çünkü hakikatin başarısı elbette banko başarıdır.i Ancak hakikati temsil edenler o hakikati tam bir biçimde temsil ediyorsa. Onun için hakikatin başarısından korkmayın, o hakikati temsil edip etmediğinizden korkun. Hakikatin başarısını tartışmayın. Çünkü Hakikat bizatihi başarının ta kendisidir. Sizin o hakikati nasıl ve ne kadar temsil ettiğinizi tartışın.

Burada da söylenen zaten odur. Hakk, El-Hakku Ya’lû Velâ Yu’lâ Aleyh Hakk daima üstündür. Hakk daima galiptir. Hakk daima Altındır. Çamura düşse de öyledir. Hakk kendisine el uzatan hiç kimse olmasa da güçlüdür. Güçlü oluşunu dışındaki bir odaktan değil, bizatihi hakikat oluşundan alır. Onun için Hakk şiddete ihtiyaç duymaz. Hakk teröre ihtiyaç duymaz. Çünkü Hakkın gücü bizatihi özünden gelir.

 

Yalan şiddete ihtiyaç duyar. Yalanın teröre ihtiyacı vardır. Çünkü yalanın özünden kaynaklanan gücü yoktur. Batılın kendisinden kaynaklanan gücü yoktur. Dışarıdan ona güç takviyesi gerekir. Onun için batılın teröre ihtiyacı vardır. Batılın şiddete ihtiyacı vardır.

 

Hakkın propagandaya da ihtiyacı yoktur. Sadece duyurulmaya ihtiyacı vardır. Hakikatin reklamı olmaz. Çünkü bizatihi kendi kendisini tanıtır zaten. Sadece duyuru yapılır. Duyurulur hakikat. Ekstradan reklamını yapmanıza gerek yok. Hakikat için yalan söylemenize gerek yok. Çünkü ne kadar övseniz zaten hakikati layığı ile övmüş olamazsınız. Onun için hakikat söz konusu olduğunda reklam sözcüğü boşlukta kalır. Propaganda sözcüğü boşlukta kalır. Hakikate davet edilir. Hakikatin propagandisti olmaz, davetçisi olur. Devam ediyoruz.

 

innehu la yüflihuzzalimun; Kesin olan şu ki; zalimler asla mutlu sona ulaşamayacaklar.

136-) Ve ce’alu Lillahi mimma zerae minel harsi vel en’ami nasıyben fekalu hazâ Lillahi Bi za’mihim ve hazâ lişürekâina* fema kâne li şürekâihim fela yesılu ilAllah* ve ma kâne Lillahi fehuve yesılu ila şürekâihim* sae ma yahkümun;

 

(O’nun) yarattığı ekinden ve hayvandan Allâh’a bir pay ayırdılar! Kendi zanlarınca şöyle dediler: “Bu Allâh’ın, bu da ortak koştuklarımızındır.” (Oysa) ortak koştukları için olan Allâh’a vâsıl olmaz! (Ama) Allâh için olan, onların ortak koştuklarına ulaşır… Ne kötü hüküm veriyorlar! (A.Hulusi)

136 – Tuttular Allâh için onun yarattıklarından: Hars ve en’amdan bir hisse ayırdılar, zuumlarınca şu, dediler: Allâh için, şu da şeriklerimiz için, amma şerikleri için olan Allah tarafına geçmez, Allah için olana gelince o şerikleri tarafına geçer, ne fenâ hükümet yapıyorlar. (Elmalı)

Ve ce’alu Lillahi mimma zerae minel harsi vel en’ami nasıyben fekalu hazâ Lillahi Bi za’mihim ve hazâ lişürekâina Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan bir pay ayırıp batıl inançlarına göre dediler ki; Bu Allah’a aittir, bu da Allah’a koştuğumuz ortaklarımıza aittir.

Şimdi yeni bir pasaja geçtik. Yukarıdaki pasaj toplumdaki bozulmanın, toplumsal kokuşmanın temel sebeplerine indi ve onları aktardı. Mutluluğun düşmanlarından söz etti. Mutluluğa ebediyen ulaşamayacak olanlardan ve mutluluğu bir sancak gibi ellerinde taşıyanlardan söz etti ve onun arkasından, mutluluğa ulaşamazlar dedikten sonra, kesinlikle ulaşamazlar dedikten sonra, hurafeye ve inanç kokuşmasına getirdi sözü. Yani kimler ulaşamaz. İnsanın ebedi mutluluğu kaybetmesinin, zayi etmesinin temelinde yatan en büyük problem inanç bozulmasıdır. İnanç kokuşmasıdır ki hurafe diyoruz biz buna. İnsan kendi eli ile kendi mutluluğunu nasıl yok eder sorusuna tarihsel örnekler vereyim diyor Kur’an.

Şimdi indiği toplumdan örnekler sunuyor bize. Bize sunuyor tabii ki, neden? İbret alın, ibret alın ve bu yanlışa sizde düşüp ebedi mutluluğunuzu ellerinizle yok etmeyin dercesine bize örnekler sunuyor ve diyor ki sunduğu örnekte;

Ve ce’alu Lillahi mimma zerae minel harsi vel en’am Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan ne yapıyorlar? nasıyben bir pay ayırıyorlar onlar.

fekalu hazâ Lillahi Bi za’mihim batıl inançlarına göre, yani kuruntularına göre Bi za’mihim Kuruntuları var onların. İnançları yok. Hurafe hiçbir zaman inanç olamaz. Hurafe kuruntudur. Bir şeye iman diyebilmemiz için o şeyin mutlaka ve mutlaka hakikat olması lazım. Hakikatte ya insanın kendi tecrübelerinden yola çıkarak elde ettiği bilgiye, ya da Allah’ın verdiği ilahi bilgiye dayanır. Onun için iman kimi zaman insanın kendi öz bilgisi ile ulaştığı hakikate inanması, kimi zaman da Kur’an ın gayp dediği, aklın idrak alanına, çerçevesine sığmayan aşkın hakikatlere, Allah’ın bildirmesi sebebi ile, Allah’tan gelen bir bilgi sebebi ile iman etmesi, inanmasıdır. İman, bu iki unsurun bir araya gelmesidir.

İşte burada tam zıddı bir şey söylüyor Kur’an; Onlar dediler ki; Bu Allah’a aittir, bu da Allah’a koştuğumuz ortaklarımıza. Dikkatinizi çekiyor mu sevgili Kur’an dostları. Allah’a aittir diye Allah’a kurban sunuyorlar. Kimler bunlar, şu sizin bildiğiniz putperestler, müşrikler, Kur’an ın pislik dediği o inanç sahipleri.

Dikkatinizi çekerim, Allah’a kurban sunuyorlar. Yani Allah’a inanıyorlar, bu açık. Kim onlar, İbrahim dininin tahrifçileri. Bu nokta çok önemli, bu nokta unutuluyor. Mekke putperestleri Hz. İbrahim’in takipçileri idi. Ama onun getirdiği mesajı, saf mesajı tahrif etmiştiler. Tıpkı Yahudilerin Hz. Musa’nın getirdiği İslam’ı tahrif etmesi, tıpkı Pavlus Hıristiyanlığının Hz. İsa’nın getirdiği Hıristiyanlığı tahrif etmesi gibi onlar da Hz. İbrahim’in getirdiği İslam’ı tahrif etmişlerdi. Muharriftiler yani.

Şu soruyu sormak acaba çok mu yersiz, Sakın biz de Hz. Muhammed AS. ın getirdiği İslam’ın tahrifçileri olmayalım? Hz. İbrahim’in getirdiği İslam’ı tahrif edenler çıkıyorsa, Hz. Musa’nın getirdiği İslam’ı tahrif edenler çıkıyorsa, Hz. İsa’nın getirdiği İslam’ı tahrif edenler çıkıyorsa, Hz. Muhammed’in getirdiği İslam’ı tahrif edenler neden olmasın ve Kur’an Hz. İbrahim’in Muharriflerine sesleniyorsa, Hz. Musa’nın muharriflerine sesleniyorsa tahrifçilerine, Hz. İsa’nın tahrifçilerine sitem ediyor, onları eleştiriyor, onları yerden yere vuruyor, onları reddediyorsa. Hz. Muhammed’in getirdiği mesajın tahrifçilerine neden sitem etmesin. Neden onları eleştirmesin, neden bu ayetler onlar içinde söz konusu olmasın.

İman ile hurafeyi nasıl karıştırdıklarına tarihi bir örnektir Mekke putperestleri buradaki örnek.

Ekinlerden ve hayvanlardan kendi kafalarına göre bir tasnif yapıyorlar. Diyorlar ki Şu putlarımızın,ü Allah’ koştuğumuz ortakların, şu da Allah’a aittir diyorlar. Böyle bir tasnife gidiyorlar. Kurban sunuyorlar. Allah’a da sunuyorlar putlarına da. Yani bu günün ikirçikli insanı gibi. Bu günün, imanı potbori olmuş, mozaik olmuş, imanına, iman kazanına, imanın bal kazanına bir kaşık pislik, şirk pisliği karıştırmış insanı gibi işi karıştırıyorlar. O bal kazanından mideniz götürüp de yiyebilir misiniz artık. Canım bir kaşık ne olacak diyebilir misiniz.

Bir kazan balın içerisine isterse bir kaşık olsun, hatta bir kahve kaşığı olsun pislik atıldıktan sonra artık mideniz kaldırır mı onu. O pistir. Komple pistir o. Ama diyeceksiniz ki veya birileri diyeceklerdir ki; Efendim bu kadar balın içerisinde bu minik bir kaşıkçık pislikte ne olur ki..! Ne hükmü var ki. Herhalde demezsiniz bunu değil mi?

Ya bunu balda diyemiyorsanız, iman gibi bir değerde nasıl söyleyebilirsiniz. Küfür gibi korkunç bir pislik hususunda nasıl söyleyebilirsiniz. Onun için burada Mekke putperestlerinin işte bu mozaik iman anlayışı gündeme getiriliyor ve onların bir pay Allah’a, bir pay da putlarına ayırdıkları dile getiriliyor.

Onlar putlarına ayırdıkları payı ne yapıyorlardı? Put sektörüne veriyorlardı. Unutmayın tüm hurafeler kendi sektörlerini yaratırlar. Onun için Hurafe salim inancı, imanı yok eder. Bir yere hurafe girince iman oradan çıkar ve hurafe kendi kara sektörünü de imal eder, ortaya çıkarır, yaratır. Yani manevi mafya ortaya çıkarır hurafe. Onun için Hurafenin olduğu yerde bakarsınız hurafe sektörü de türeyivermiş. O sektör ciddi paraların döndüğü sektör olur.

Onun için Mekke putperestleri de böyle bir sektöre bir takım ürünler veriyorlardı. Hayvanlardan, bitkilerden ve Kur’an onu dile getiriyor.

[Atlanan cümle; ve hazâ lişürekâina bu da ortak koştuklarımızındır. A.H.)]

fema kâne li şürekâihim fela yesılu ilAllah oysaki ortakları için olan Allah’a ulaşmıyor, ve ma kâne Lillahi fehuve yesılu ila şürekâihim fakat Allah için olan ortaklarına ulaşıyordu.

Açık aslında, şöyle yapıyorlardı tarihlerin ve tefsirlerin bize naklettiğine göre; Şu Allah’a ait diyorlardı, şu da Allah’a koştuğumuz ortaklarımıza ait. Aslında onlar Allah’a ortak koşarken daha önce, bu sureden önceki sureyi işlerken dile getirdiğimiz hakikatlerde olduğu gibi, onlar açıkça bu Allah’ın ortağıdır falan demiyorlardı. Ancak ortak koştukları şeyleri; Bizi Allah’a götürecek aracılar diye ortak koşuyorlardı. Allah katında bize torpil geçecek diyorlardı.

Müşrik zihindeki, şirk mantığını doğru kavramak lazım ki şirkin temelini doğru anlayalım. Öyle diyorlardı. Onun için şu Allah’a, şu da ona koştuğumuz ortaklara ait. Niçin Çünkü onlar bizi Allah’a götürecek. Ama koştukları ortaklara verdikleri mallar tabii ki sektöre gidiyordu. Ama Allah’a ayırdıkları mallar orada kalıyordu. Allah acıkmaz, Allah susamaz, Allah’ın ihtiyacı olmaz.

Aslında samimi değillerdi. Samimi olsalardı Allah’a ayırdıklarını yoksullara vermeleri gerekiyordu, onu da vermiyorlardı. Allah nasıl olsa bizden zengindir deyip Allah’a ayırdıklarını ihtiyaç halinde hemen geri alıyorlardı. Onun ihtiyacı yok, O nasıl olsa bizden zengindir, dolayısıyla O’nun hakkını geri alalım. Böyle gerçekten de gülünç  bir hal, gülünç bir inanç biçimi. İşte hurafeye dayanırsa inanç, insanı da böyle gülünç yapardı.

sae ma yahkümun; Ne berbat yargılara kapılıyorlar.

137-) Ve kezâlike zeyyene li kesiyrin minel müşrikiyne katle evladihim şürakâühüm liyurduhüm ve liyelbisu aleyhim diynehüm* velev şaAllahu ma fealuhu fezerhüm ve ma yefterun;

 

Yine böylece onların ortakları (varsandıkları tanrıları), müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi süslü gösterdi ki hem onları helâk etsinler, hem de dinlerini karmakarışık etsinler… Eğer Allâh dileseydi onu yapmazlardı… (O hâlde) onları uydurdukları ile baş başa bırak. (A.Hulusi)

137 – Yine bunun gibi müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi de o taptıkları şerikler iyi bir şey gibi gösterdi, hem kendilerini ifnâ etmek için, hem dinlerini berbat edip şaşırmak için, eğer Allah dilese idi bunu yapmazlardı, o halde bırak onları uydurdukları kanunlarla ne halleri varsa görsünler. (Elmalı)

Ve kezâlike zeyyene li kesiyrin minel müşrikiyne katle evladihim şürakâühüm liyurduhüm ve liyelbisu aleyhim diynehüm ve yine onların yaptığı bir başka gülünçlüğü dile getiriyor Kur’an. Ama bu tabii ki çok daha gözle görülür bir kötülük. Bu gerçekten de insanın tüylerini diken diken eden bir vahşet görüntüsü. Neydi o? “Ve yine Allah’a koştukları ortaklarına olan inançları ”onlara olan inançları şirk koşanların çoğuna çocuklarını öldürmeyi güzel gösteriyordu.

Evet, yani sadece kurban sunma aşamasında kalmıyor, her hurafe mutlaka en sonunda bir vahşete, insana zarara yol açar. Yani insan hurafesinin zararını yine kendisi görür sonunda. Onun için hurafenin yasaklanması, inanca düşmüş mikroplar gibi yasaklanmasının sebebi,Allah’ın bundan zarar görmesi değil. Ya kimin zarar görmesi? Hurafeye inanan insanların bizzat kendilerinin zarar görmesi.

İşte burada çok tipik bir örneğini sergiliyor Kur’an diyor ki; Allah’a koştukları ortaklarına olan inançları yüzünden şirk koşanların çoğunu çocuklarını öldürmeyi güzel gösterir bu inançları ve böylece onları yok oluşa sürükler ve değer sistemlerini yozlaştırır. Liyurduhüm onları yok oluşa sürükler. ve liyelbisu aleyhim diynehüm değer sistemlerini yozlaştırır. dinehüm dinlerini yozlaştırır diyor meşhur kullanımıyla. Aynen dile getirelim literal anlamda, dinlerini yozlaştırır. Bu din ne idi ki? Yukarıda söyledik. İbrahim peygamberden gelen hakikatleri işte böyle yozlaştırdılar. İbrahim peygamberi doğru anlamadılar. Onlar çocuklarını katlediyorlardı.

Çocuk katli iki sebebe dayanıyordu, hatta 3 sebebe Zemahşeri’nin naklettiğine göre:

1 – Yoksulluktan dolayı katlediyorlardı ki, yoksulluk, açlık korkusu ile olur. Oysaki yarattığının rızkını da yarattığına inandığınız zaman, yani Allah’a güvendiğiniz zaman hiç böyle bir vahşete sarılabilir misiniz, hiç böyle bir vahşeti birazcık vicdanı olan bir insan gözünü kırpmadan işleyebilir mi? Öz evladının kanına girebilir mi, nasıl bir duygudur, yani hurafe nasıl korkunç, batıl inanç nasıl korkunçtur ki insana elleri ile öz yavrusunu katlettiriyor bakınız.

Aslında bugün olanda çok farklı bir şey değil. Baksanıza, o gün insanlar öz elleri ile yavrularını, ciğer parelerini diri diri toprağa gömüyorlardı. Yani dünyalarını mahvediyorlardı. Bugünkü anne babalar öz elleri ile ciğer parelerinin ahiretini mahvediyorlar. Sizce hangisi daha korkunç?

2 – Ahlaki amaçlarla gömüyorlardı. Hz. Ömer’in kızını gömmesi yoksulluktan değildi. İlerde büyüyecek ve ahlaksız toplumda o da ahlaksızlık yapacak, bozulacak, yüz karası olacak, namusumuza leke getirecek amacı ile daha çocukken infaz etmeye kalkıyordu. Masum bir yavruyu.

3 – Kurban sunmak için erkek çocuklardan bazen sadece tanrılarına kurban sunmak için katlettikleri de olurdu.

Burada da Hz. İbrahim’i yanlış yorumlayarak yaparlardı bunu, ilginçtir hayvanlardan putlarına ayırırken Allah yolunda Kurban etmezler ve yoksula dağıtmazlardı. Ama çıkarlar, katliam yaparlar, bazen öz çocuklarını putlarına kurban sunabilirlerdi.

İşte böylesine bir zihin alaborası, böylesine bir düşünce kısırlığına yol açıyordu yanlış inanç, bozulmuş inanç. Yani temeli bilgiye dayanmayan, temeli sağlam olmayan, temeli vahye dayanmayan her tür inancın insanı götürdüğü nokta işte böylesine vahşet, dehşet ve gülünçlüklerdir. Burada söylenen de budur.

Aslında müşrik sapmanın temelinde Hz. İbrahim’in tevhidi inancını yozlaştırmanın olduğunu hatırlamamız gerekiyor bu ayeti anlamamız için.

velev şaAllahu ma fealuhu Ne ki Allah dileseydi bunları yapamazlardı. fezerhüm ve ma yefterun; Şu halde onlardan da, uydurduklarından da uzak dur.

138-) Ve kalu hazihi en’amün ve harsün hıcr* la yat’amüha illâ men neşaü Bi za’mihim ve en’amün hurrimet zuhuruha ve en’amün la yezkürunEsmâllahi aleyheftiraen aleyh* seyecziyhim Bi ma kânu yefterun;

 

(Örflerindeki şartlanma ve değer yargılarını, Allâh hükmü din kabul edenler) zanları üzere şöyle dediler: “Bu en’am (hayvanlar) ve hers (ekin) dokunulmazdır… Onları dilediğimizden başkası yiyemez… Bu hayvanların sırtları, haram kılınmıştır (binek yapılmaz)”… O’na (Allâh’a) iftira ederek, (bir takım) hayvanları keserken üzerlerine Allâh İsmi’ni anmazlar! (Allâh) onlara, iftiralarının sonucunu yaşatacaktır! (A.Hulusi)

138 – Zu’umlarınca dediler ki «şunlar ilişilmez en’âm ve hars, bunları ancak dilediğimize yedireceğiz, şunlar da sırtları haram edilmiş, en’âm «diğer bir takım en’amı da Allâhın ismini anmadan boğazlarlar, hep bunları Allâha iftirâ ederek yaparlar, iftirâ ettikleri için Allâh yakında cezâlarını verecek. (Elmalı)

Ve kalu hazihi en’amün ve harsün hıcr* la yat’amüha illâ men neşaü Bi za’mihim Yine onlar, yukarıda söylediğimiz Kur’an ın sunduğu örnekler, bu ibretler daha doğrusu, devam ediyor. Yani insan eğer sahih bir akideye, sağlam bir imana dayanmazsa, temeli ilahi bir bilgiye imana dayanmazsa, nasıl hurafelere, nasıl gülünç hurafelere saplanır onun örneklerini vermeyi sürdürüyor Kur’an diyor ki;

Onlar batıl inançlarına göre dediler ki, şu hayvanlar ve ekinler kutsaldır. Bir takım hayvanları ve ekinleri ayırıyorlardı, şu hayvanlar ve ekinler kutsaldır, dikkatinizi çekerim onların isimlerini de maide suresinin 103. ayetinde saymıştı ve biz onları tefsir etmiştik.

Vasile, saibe, gibi isimler veriyorlar, kulaklarını yarıyorlar, ya da kuyruğunu kesiyorlar, kulağını kesiyorlar işaret olsun diye onu salıyorlardı. Mesela üst üste ikiz doğuran hayvanları, 5 batında doğuran hayvanları, artık belli bir yaşa kadar ürün veren, belli bir yaşa kadar yavru veren hayvanları. Yani böyle kendi kafalarından bir takım kurallar koymuşlardı, bir takım hurafeler koymuşlardı ve kullanım dışı tutuyorlardı. Yani insanın kullanımı için yaratılan varlıkları, yaratılış amacının dışına itiyorlardı.

Ne yapıyorlardı? Dediler ki; şu hayvanlar ve ekinler kutsaldır. Ben, Hıcrun’u kutsal bir biçimde çevirmeyi uygun buldum. Bizin için verdiklerimiz dışında hiç kimse onlardan yiyemez. Yani onlar izin verecekler ve birileri onlardan yiyecekti. Kime izin veriyorlardı? Kafalarının estiğine. İzin verme gücünü kendilerinde görüyorlardı. Yani Allah’a değil de kendilerine, dinin kaynağını kendilerine atfediyorlardı. Kendileri din koymaya başlamıştı, kutsal koymaya başlamıştı. Düşünebiliyor musunuz değerli dostlar..!

İnsan Din koymaya kalkarsa hakikat ne olur, insan sayısınca din olmaz mı. İşte hurafe de oradan çıkmıyor muydu.

ve en’amün hurrimet zuhuruha yine onlar, falanca türden hayvanlara yük vurulması haramdır diyorlardı. Yani kendi kafalarından belirliyorlar, şu, şu tipteki hayvanlara yük vurulmaz. O hayvanlar yük hayvanı, ama onun için yaratılmış, onun için kullanılması lazım, fakat hayır kullanım dışına çıkarıyorlardı bir takım hurafelerle.

Aslında bu ayetler Allah’ın eğer insana yol haritası göndermemiş olsaydı, insanların nasıl hurafeler icat edip nasıl gülünç kurallar geliştireceğine en tipik ve ilginç örneklikleri teşkil ediyor.

Hurafenin mantığı olmaz, buradan çıkardığımız sonuç bu. Hurafenin mantığı olmaz. Mantığı var mı, biraz sonra devam edecek bu ayetler. Onun için hurafeye dayalı keyfi bir akide sistemine eleştiri getiriyor bu ayetler.

ve en’amün la yezkürunEsmâllahi aleyheftiraen aleyh bir takım hayvanlarda vardır ki üzerine Allah’ın adını anmazlar. Hurafelerini asılsız yere, O’na isnat ederler. İftiraen aleyh yani bir takım hayvanlarında üzerine Allah’ın adını anmıyorlar. İlginç, niye almıyorlar? Niçin i olmaz, hurafenin mantığı olmaz efendim. Peki bunu yaparken de dehşet bir şey daha yapıyorlar; İftiraen aleyh bu hurafelerini asılsız yere Allah’a isnat ediyorlar. Sanki Allah emretmişte bunlar böyle yapıyormuş gibi bir hava uyandırıyorlar, bunu da Allah’a isnat ediyorlar. Tek delilleri nedir? Atalarından böyle görmüş olmak.

seyecziyhim Bi ma kânu yefterun; Zamanı gelince iftiralarından dolayı cezalandırılacaklardır.

139-) Ve kalu ma fiy butuni hazihil en’ami halisatün lizükürina ve muharremün alâ ezvacina* ve in yekün meyteten fehüm fiyhi şürekâ’* seyecziyhim vasfehüm* inneHU Hakiymun ‘Aliym;

 

Dediler ki: “Şu hayvanın karnındakiler yalnız erkeklerimize helaldir, kadınlarımıza haram kılınmıştır… Eğer doğan ölü doğarsa, onlar (erkek ve kadın) onda ortaktırlar”… Bu iftiraları (ile Allâh) onları cezalandıracaktır… Muhakkak ki O, Hakiym’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

139 – Bir de şu en’âmın karınlarındaki yavrular sırf erkeklerimizin, kadınlarımıza ise haram, eğer ölü doğarsa o vakit onda hepsi ortak» dediler, Allâh onlara isnatlarının cezâsını yakında verecek, her halde o hakîmdir, alîmdir. (Elmalı)

Ve kalu yine dediler ki; ma fiy butuni hazihil en’ami halisatün lizükürina ve muharremün alâ ezvacina Bakınız bakınız hurafenin mantığı olmaz demiştik ya, devam ediyor.

Şu hayvanların karnında olan yavrular canlı doğarsa yalnızca yalnız erkeklerimize ait olup, kadınlarımıza yasaklanmıştır. Eğer canlı doğarsa yalnızca erkekler yiyecek, erkeklere aittir, kadınlar yiyemeyecek. Niçin? Efendim hurafenin niçini olmaz, mantığı olmaz. Onlar öyle istediler onun için.

Tabii burada bir başka problem de var, ataerkil modelin cinsiyet ayırımını uyduruk dinlerine de yansıtıyorlar. Bakıyoruz, hurafeyi düzüp koşarken, öteden beri taşıdıkları toplumsal yozlaşmaları da hurafenin temeline dayanak ediyorlar.

Buradan hisse şudur; İnsan din koyarsa olacağı budur. Yani komiklik.

ve in yekün meyteten fehüm fiyhi şürekâ ama eğer ölü doğarsa hepside ona ortak olacaklardır yani kadınlar da erkekler de yiyeceklerdir. Demek ki ölü hayvan yiyorlardı Mekkeliler, buradan onu öğreniyoruz.

seyecziyhim vasfehüm Allah onları bu tür isnatlarından dolayı cezalandıracaktır. inneHU Hakiymun ‘Aliym; çünkü o hikmet sahibidir her şeyi hakkıyla bilir.

140-) Kad hasiralleziyne katelu evladehüm sefehen Bi ğayri ilmin ve harremu ma razekahümullahuftiraen alAllah* kad dallu ve ma kânu mühtediyn;

 

Cehaletten, evlatlarını ahmakça öldürenler ve Allâh’ın kendilerine ihsan ettiği rızkı Allâh üzerine iftira ederek haram yapanlar, gerçekten hüsrana uğramıştır… Gerçekten bunlar sapmışlardır ve hidâyetten mahrumdurlar. (A.Hulusi)

140 – ilgisizlikle düşüncesizlikle evlatlarını öldürenler ve Allâhın kendilerine merzuk buyurduğu nimetleri Allâha iftirâ ederek harâm ve memnu’ kılanlar şüphe yok ki ziyan ettiler. Şüphe yok ki yanlış gittiler, ve hiç bir zaman muvaffak olmadılar. (Elmalı)

Kad hasiralleziyne katelu evladehüm sefehen Bi ğayri ilmin gerçekte hüsrana uğrayan kimseler cehaletleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler, devam ediyor, ve harremu ma razekahümullahuftiraen alAllah ve Allah’ın kendilerine rızık olarak bağışladıklarını, Allah’a iftira olan hurafelerle haram kılanlardır.

Bunlar kimlermiş? Hüsrana uğrayanlar. Kafalarından din koyanlar, kendi işkembelerinden yasa uyduranlar, haram ve helal belirleme işini kendi zevklerine, kendi akıllarına, kendi tabiatlarına uygun bir biçimde kılanlar. Yani güzeli ve çirkini, iyiyi ve kötüyü, hakkı ve batılı belirleme ölçüsünü Allah’ın koymasına bakmayıp kendileri koymaya kalkanlar. İşte onlar ölçü koyarsa sonuçta böylesi bir hüsran oluyor.

Çocuk öldürmeye kadar, kişinin öz elleri ile ciğerparesini, yavrusunu öldürmeye kadar varıyor bu hurafeler. Ki dünyada geçmiş uygarlıklarda bir takım gerekçelerle, geçmiş kültlerde, inançlarda birtakım gerekçelerle insan kurban etme meselleri de hep bu tür hurafelerden kaynaklanıyor. Tabii ki Hz. İbrahim’in meseli aslında böyle bir şeyi ortadan kaldırmak için kullanılmış ilahi bir mizansendir. Devam ediyoruz.

kad dallu ve ma kânu mühtediyn; onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.

Kur’an bu ayette inkarcı muhataplarını beyinsizlik ve cehaletle suçlayarak kötü eylemleri ile inkarlarının tek kaynağına işaret ediyor. İnkarın kaynağı aslında Kuran’ın bu ayette işaret ettiği şey nedir? Cehalet. Burada da söylüyor ya Kur’an;

sefehen Bi ğayri ilmin nedir bu? Cehaletleri yüzünden, beyinsizlikleri yüzünden. Sefeh; beyinsizlik, geri zekalılık demektir. Beyinsizlikleri ve cehaletleri yüzünden kendi aleyhlerine olan böyle düzme, koşma hurafeler uydurdular.

141-) Ve “HU”velleziy enşee cennâtin ma’ruşatin ve ğayre ma’ruşatin vennahle vezzer’a muhtelifen ükülühu vezzeytune verrummane müteşabihen ve ğayre müteşabih* külu min semerihi izâ esmere ve atu hakkahu yevme hasadih* ve la tüsrifu* inneHU la yuhıbbul müsrifiyn;

 

Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, hurmaları, yemişleri muhtelif ekinleri, zeytinleri ve narları müteşabih ve gayrı müteşabih olarak inşa eden “HÛ”dur… O’nun ürünlerini meyve verdiğinde yeyin; hasadının gününde ise onun hakkını verin (zekât)… İsraf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. (A.Hulusi)

141 – O ma’ruş ve gayri ma’ruş Cennet âsâ bağları: O tatları, yemişleri muhtelif mezru atı, o hurmaları, zeytinleri, narları, birbirlerine hem benzer hem benzemez bir halde vücuda getiren hep odur, her biri mahsul verince mahsûlünden yiyin, hasat günü hakkını da verin, bununla beraber israf etmeyin, çünkü o israf edenleri sevmez. (Elmalı)

Ve “HU”velleziy enşee cennâtin ma’ruşatin ve ğayre ma’ruşat ve O’dur insan eli ile yetiştirilen ve kendi başına yetişen bahçeleri bağları, vennahle vezzer’a muhtelifen ükülühu hurma ağaçlarını, çeşit çeşit ürün veren tarlaları, vezzeytune verrummane müteşabihen ve ğayre müteşabih biri diğerine çok benzeyen asılda, esasta yani yapı olarak biri diğerine çok benzeyen ve biri diğerinden çok farklı görüntüde, tatta, lezzette, renkte zeytini ve narı var eden kimdir? Yalnızca Allah’tır.

Burada lafzen yukarıdaki ma’ruşatin ve ğayre ma’ruşatin ibaresi lafzen çardaklı, çardaksız anlamına geliyor ama Celaleyn; gövdeli bitkiler gövdesiz bitkiler açıklamasını koymuş ki en uygun olan anlamda bu olsa gerek. İbn. Abbas’tan naklini esas alarak biz burada, kendi başına ki, Taberi naklediyor İbn. Abbas’ın bu yorumunu, kendi başına yetişen bitkiler ve insan eli ile dikilerek yetiştirilen bitkiler, hepsi Allah’ındır, Allah yaratmıştır bunları diyerek devam ediyor Kur’an;

külu min semerihi izâ esmere her biri ürün verdiğinde ürünlerinden yiyin.

Niye böyle bir ayet geldi hurafelerin arkasından, hurafeleri ifade eden, müşriklerin hurafelerini bize aktaran ayetlerin ardından neden Allah’ın nimetlerini aktaran bir ayet geldi? Şunun için; İnsanın yaşadığı dünyayı süsleyen diğer yaratıkların var oluş yasası insana hizmet ve hayatı kolaylaştırmak içindir. Yani her yaratılan şeyi, yaratıldığı amaç için kullanın. Çünkü Allah insanı yaratmış ve insanın görevini, sorumluluğunu mükemmel bir biçimde yerine getirebilmesi için gerekli olan şeyleri de yaratmıştır.

Zulüm, bir şeyi Allah’ın yarattığı yerden etmektir. Onun için hayvanlar insana hizmet içindir. Bitkiler insana hizmet içindir. Siz bunları hizmet dışı bırakırsanız, amacı dışına çıkarmış olursunuz.

Görmüyor musunuz, eğer hizmet dışına çıkarırsanız, hayvan tanrı bile olur, tanrılaştırılabilir. Budistlerin ineğine ne buyrulur. Oysa ki insana hizmet için yaratılan bir şey eğer yerinden edilir, ona yamuk bakılırsa, o insana hizmet için yaratılmış olmaktan çıkarılır, insan onu tanrılaştırmaya kadar varabilir. İşte Budizm’in ineğe olan tavrı ve daha devam eden birçok toplumdaki hurafeler gibi. Onun için bir şeyi yerli yerine koymak hikmettir ve hurafelerin, Allah’ın koyduğu dinin dışına taşmanın en büyük zararı insana, bir takım şeyleri yaratılış amacı dışına çıkarmaktır.

ve atu hakkahu yevme hasadih ve hasat günü geldiğinde yoksula payını verin.

Mekke’de inen bu surede Allah’ın verdiklerinden ihtiyaç sahiplerine vermek, ürünleri ona muhtaç olanlarla paylaşmak bir hak, yani yerine getirme yükümlülüğü olan bir görev, bir ödev olarak ortaya konuluyor.

ve la tüsrifu* inneHU la yuhıbbul müsrifiyn; fakat israf etmeyin, unutmayın ki O israf edenleri sevmez.

142-) Ve minel en’ami hamuleten ve ferşa* külu mimma razekakümullahu ve la tettebi’u hutuvatiş şeytan* innehu leküm adüvvün mubiyn;

 

Hayvanlardan yük taşıyanı da (yününden) döşek – sergi yapılanı da (yaratan O’dur)… (Öyle ise) Allâh’ın size verdiği rızıktan yeyin ve şeytanın fikirlerine uymayın… Kesinlikle o sizin apaçık düşmanınızdır. (A.Hulusi)

142 – En’âm içinden gerek yük götüreni ve gerek serileni vücuda getiren de o, Allâhın size merzuk kıldığı nimetlerden yiyin fakat Şeytanın adımlarına uymayın, çünkü o sizin için açık bir düşmandır. (Elmalı)

Ve minel en’ami hamuleten ve ferşa* külu mimma razekakümullah ve yük taşımaya elverişli olan ve olmayanıyla hayvanlardan, Allah’ın size rızık olarak verdiklerini yiyin. ve la tettebi’u hutuvatiş şeytan ve şeytanın izinden gitmeyin. innehu leküm adüvvün mubiyn; unutmayın ki o sizin apaçık düşmanınızdır.

143-) Semâniyete ezvac* minedda’nisneyni ve minel ma’zisneyn* kul âzzekereyni harrame emil ünseyeyni emmeştemelet aleyhi erhamül’ünseyeyn* nebbiuniy Bi ılmin in küntüm sadikıyn;

 

Sekiz çift/eş: Koyundan iki, keçiden iki (çift)… De ki: “İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinin iştimal ettiğini mi (sarıp içine aldığını)… Eğer doğru iseniz bana ilimle haber verin.” (A.Hulusi)

143 – Sekiz eş: koyundan iki, keçiden iki, de ki: İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinin müştemil olduklarını mı? Eğer sadıksanız bana bir ilim ile haber verin. (Elmalı)

Semâniyete ezvacin yine devam ediyor örnek vermeye Kur’an. Müşriklerin hurafelerinden, sayısı 8 e ulaşan dört çift hayvanın da insana yasak olduğunu iddia ettiler. Semâniyete ezvac 8, çifterli 8 demektir. Ki ezvac, tekili zevc. Zevc hem bir şeyin çiftini, hem de çifti oluşturan her bir elemanı gösterir, işaret eder.

minedda’nisneyni ve minel ma’zisneyn koyun ve keçinin iki cinsinden her biri,  kul âzzekereyni harrame emil ünseyeyni emmeştemelet aleyhi erhamül’ünseyeyn sor onlara, sor şu hurafecilere. O’nun haram kıldığı çiftlerin erkekleri mi, yoksa dişileri mi. Ya da yasak dişilerin rahimlerinde bulunan yavruları da kapsar mı.

Rabbimiz bu tip hurafavi yasakların ne kadar mantıksız olduğunu göstermek için bu ayrıntıları da vereydiniz diyor. Şimdi yasaklar da erkekler mi yasak dişiler mi. Madem siz erkekleri dişilere yasaklıyorsunuz, bazı etleri erkeklere yediriyorsunuz, bazılarını erkeklerle beraber dişilere yediriyorsunuz. Şimdi bunu da söyleyin bakalım diyor.

Bu ayrıntıların amacı iyi ve kötüyü belirleme hakkının, insanın keyfi yararlarına,keyfi kararlarına bırakıldığında ne gülünç sonuçlara ulaşacağına bir örnek olsun diyedir. Burada ki ayrıntıların bildirilmesinin tek amacı budur. İnsana keyfi din belirlerseniz sizi getireceği gülünç nokta budur mesajı vermek.

Bugün böyle şeylerin olmadığını söylemeyin sakın. Böyle bir şey demiyorsunuz değil mi? Gelişmiş toplumların gelişmiş hurafeleri var, baksanıza etrafınıza. Uğur, fal, burç, astroloji, tarot, ufo, reenkarnasyon ve daha sayın sayabildiğiniz kadar. Bunlar da modern toplumların modern hurafeleri değil mi? Ne farkı var Allah aşkına. Benim uğurum diyor şu sayı, düşünebiliyor musunuz, modern insan hesapta. Aklı gelişmiş insan. Onun için hurafenin mantığı geçmişte de bugün de aynıdır.

nebbiuniy Bi ılmin in küntüm sadikıyn; Haydi, bilgiye dayalı bir haber verin bana. Tabii ki iddianızda haklıysanız.

Burada çok önemli bir şey söyleniyor. nebbiuniy Bi ılmin bilgiye dayalı bir haber verin. Yani yukarıda soruları soruyor; Bunların erkekleri mi yasak dişileri mi. Bu yasağa karınlarındaki yavrular da dahil mi, kapsar mı deniliyor ve Kur’an imanın hurafeye değil,bilgi ve bilinç üzerine bina edilmesini telkin ediyor burada.

144-) Ve minel ibilisneyni ve minel bakarisneyn* kul â(aaa)zzekereyni harrame emil ünseyeyni emmeştemelet aleyhi erhamül ünseyeyn* em küntüm şühedae iz vassakümullahu Bi hazâ* femen azlemü mimmeniftera alAllahi keziben li yudıllenNase Bi ğayri ‘ılm* innAllahe la yehdilkavmezzalimiyn;

 

Deveden iki, sığırdan iki (çift)… De ki: “İki erkeği mi (Allâh) haram kıldı, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinin iştimal ettiğini mi (içine aldığını)? Yoksa Allâh size bunu vasiyet ettiğinde, şahitler mi idiniz?”… İnsanları saptırmak için, bilgisizce Allâh üzerine yalan uydurandan daha zâlim kimdir?.. Muhakkak ki Allâh zâlim halka hidâyet etmez. (A.Hulusi)

144 – Ve deveden iki, sığırdan iki, de ki: İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinin müştemil olduklarını mı? Yoksa Allah size bu tahrîmi ferman buyururken şahitler miydiniz? Öyle bi gayri ilmin nasi ıdlâl için uydurduğu yalanı Allâha isnat edenlerden daha zalim kim olabilir? Her halde Allah zalimler güruhunu doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)

Ve minel ibilisneyni ve minel bakarisneyn Yukarıdakiler küçükbaş hayvanlardan yaptıkları hurafelerdi, bu da büyük baş havanlar için de koydukları hurafeler var, onlara geldi sıra; Deve ve sığırın iki cinsinden her birini de haram sayıyorlardı.

kul â(aaa)zzekereyni harrame emil ünseyeyni emmeştemelet aleyhi erhamül ünseyeyn Sor onlara O’nun haram kıldığı çiftlerin erkeleri mi yoksa dişileri mi. Yahut ta dişilerin rahimlerinde bulunan yavruları mı, hangileri. Bu ayrıntıyı da versenize madem. Kendi kafanızdan helal ve haramlar koyuyorsunuz. Kendi kafanızdan Allah’ın insanın kullanımına sunduklarını kullanım dışına atıyorsunuz. Madem bu kadar belirleyici görüyorsunuz kendinizi, bu ayrıntıları da ortaya koysanıza diyor Kur’an ve soruyor.

em küntüm şühedae iz vassakümullahu Bi hazâ Ya yoksa Allah bütün bunları yasaklarken siz yanında mıydınız, şahit miydiniz diyor.

En dehşet yalan, Allah adına söylenen yalandır değerli Kur’an dostları. En korkunç iftira, Allah’a yapılan iftiradır. Allah adına işlenen hurafelerdir ve işte onu söylüyor Kur’an, bakalım ne diyor;

femen azlemü mimmeniftera alAllahi keziben li yudıllenNase Bi ğayri ‘ılm hiçbir gerçek bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için kendi uydurukları yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi? Hiçbir gerçek bilgiye dayanmaksızın, insanları saptırmak için, zaten gerçek bilgiye dayanmaksızın bu Allah’ın yasasıdır diye hurafenizi insanlara din adı altında, Allah’a atfederek iletiyorsanız, Allah’a yapılmış en büyük iftiradır bu. Bundan daha zalim kim olabilir diyor Kur’an soruyor.

innAllahe la yehdilkavmezzalimiyn; ve bu sorusunu şu hükümle tamamlıyor. Unutmayın ki Allah zalim bir topluma doğru yolu göstermez.

Zalim bir toplum, hakikatin belirleyicisi olduğunu düşünen toplum. İyi ve kötüyü, hak ve batılı belirleme işini, kendisinin yapacağını zanneden insanların oluşturduğu bir toplum. Bu toplum hem gülünç olur, hem Allah’ın insan yararına yarattığı şeyleri, yarar dışı çıkarır. Hem de en büyük vahşeti, inanç, hurafe adı altında işler ve bunun vahşet olduğunu da görmez.

Onun için Allah’a en büyük iftira, Allah adına söylenmiş yalandır. Bu anlamda tüm hurafelerden inancımızı korumasını rabbimizden niyazlıyor, hurafesiz bir iman diliyorum.

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 21 Temmuz 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: