RSS

İslamoğlu Tef. Ders. A’RAF SURESİ (035-054)(52)

05 Ağu

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Araf suresinin 35. ayetine kadar işlemiştik. Geçen ders işlediğimiz ayetlerin muhtevasına şöyle kısaca bir göz atacak olursak vahye çağırarak girmişti sure söze. Vahyin ebedi dirilticiliğine, sağaltıcı soluğuna dikkatimizi çekmişti. Hemen arkasından sözü insan soyuna getirmişti. İnsan soyunun yer yüzündeki serüvenine getirmişti. Ki bu konuda bize Allah’tan başka bir bilgi verecek daha sağlam bir kaynak yok, olamaz.

Yine geçen ders işlediğimiz ayetler insan soyunun yer yüzünde nasıl bir misyonla ortaya çıktığı, Allah’ın insana nasıl bir misyon yüklediğini Adem ve şeytan örneğinde anlatılmış, aktarılmış, iyi ve kötünün tarihsel değil var oluşsal, yani fıtri olduğu vurgulanmıştı.

Aslında şeytan kötüyü temsil eden bir logo, bir sembol idi ve bu anlamda Adem kıssası iyi ve kötünün, Hakk ve batılın, olumlu ve olumsuzun, pozitif ve negatifin insanda sonradan olmadığını var oluşsal olduğunu, fıtri olduğunu ve iyi ve kötüyü ayırt etme yeteneğinin de fıtri olduğunu, dolayısıyla ahlakın ilkelerinin evrensel olduğunu ve ahlak ilkelerini herhangi bir kitapla, herhangi bir peygamberle başlatamayacağımızı, örneğin ahlak ilkelerini Kur’an vaz etmiş diyemeyeceğimizi, Kur’an sadece insanın fıtratına yerleştirilmiş iyi ve kötü ölçüsünü ortaya çıkardığını, bu ölçüyü tahrif etmekten korumamız gerektiğini hatırlatan bir mesaj, mesajların ser tacı, baş tacı olduğunu anlamıştık ve tarihin yasasını dile getiren ayetle geçen dersimize son vermiştik.

O da toplumların, medeniyetlerin, uygarlıkların, ülkelerin eceli, bir vadesi olduğunu ve her topluluk, her uygarlık, her ülke mutlaka bir gün tarihin zağarında yerini alacağını ama doğru, güzel ve iyinin, kötü çirkin ve batılın savaşının uygarlıklarla, medeniyetlerle, sitelerle, ülkelerle kaim olmadığını, bunların sürüp gideceğini öğrenmiştik.

Bu gün 35. ayetle devam ediyoruz dersimize. Hitap tüm insan soyuna;

35-) Ya Beniy Ademe imma ye’tiyenneküm Rusulün minküm yekussune aleyküm ayatİY, femenitteka ve asleha fela havfün aleyhim ve lahüm yahzenun;

Ey Âdemoğulları… Aranızdan, işaretlerimi size anlatıp açıklayan Rasûller geldiğinde, kimler korunur ve kendini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar. (A.Hulusi)

35 – Ey Âdem oğulları, size her ne zaman içinizden benim âyetlerimi âyıtır Resuller gelir de her kim bunlara muhalefetten sakınır ve salâhı iltizam eylerse artık onlara korku yoktur ve mahzun olacak olanlar onlar değildir. (Elmalı)

Ya Beniy Adem Ey Adem oğulları, imma ye’tiyenneküm Rusulün minküm yekussune aleyküm ayatİY size aranızdan benim mesajlarımı ileten elçiler geldiğinde femenitteka ve asleha fela havfün aleyhim ve lahüm yahzenun; her kim sorumluluk bilinciyle hareket eder ve kendini düzeltirse, onlar gelecek kaygısı taşımayacak, geçmiş üzüntüsü de çekmeyeceklerdir.

Hitap insan soyuna Ya Beniy Adem ey Adem oğulları diye başlıyor. Ancak bir vahiy böyle başlayabilir. Ancak ilahi bir kelam bu kadar kuşatıcı olabilir. Tüm insanlığı muhatap alıyor ve insan soyuna sesleniyor. Mesaj hatırlatılıyor insana. İlahi mesaj ve daha ötede insan oğlunun benliğine, öz benliğine yerleştirilen doğruya, iyiye, güzele olan eğim, eğilim hatırlatılıyor. Ve Ahlak ilkelerinin evrensel olduğu, tarihsel, konjoktürel ya da herhangi bir uygarlıkla, herhangi bir devletle, herhangi bir sosyal yapı ile bağımlı olmadığını, iyi ve kötünün, Hakk ve batılın her çağda, her zeminde, her zamanda değişmez ilkeler olduğunu hatırlatıyor bu ayet bize ve fıtratımıza dönmemizi söylüyor.

En sonunda da şöyle bir müjde veriyor; Fıtratına yabancılaşmayan, kendisi ile ayırık düşmeyen, öz benliğini unutmayan, Allah’ın fıtratına yerleştirdiği kodları silmeye kalkmayan, Allah’ın yapısı ve yaratışına yazdığı yazının üzerini örtmeyen, ki bu küfürdür işte, küfür budur. İşte bu kimseler için geçmişten dolayı üzüntü yok, üzüntü duymayacaklar.

Arap dilinde Hüzn, yani Türkçeye hüzün olarak geçen sözcük daima geçmişe yönelik kullanılır. Yine Arap dilinde Havf, de geleceğe yönelik olarak kullanılır. Gelecek kaygısı ve geçmiş üzüntüsü duymayacaklar diyor.

Geçmişte yaptıklarından dolayı üzüntü duymayacaklar. Çünkü üzülecek şeyleri yapmamaya çalışacaklar. Yaptıkları zaman hemen üzülecekler ve geleceğe üzülecek bir şey bırakmayacaklar, yani tevbe edecekler. Öz eleştiri yapacaklar. Kendilerini tenkit edecekler ve dolayısıyla geçmişten dolayı üzülecek bir şeyleri de kalmayacak. Üzülecek şeyi yaptıkları zaman hemen üzülecekler, onu telafi edecekler ve öz eleştiri yapacaklar ve onun da ötesinde fıtratlarına yabancılaşmadıkları için üzülecek şey yapmamaya çalışacaklar.

Gelecek kaygısı da duymayacaklar. Çünkü geleceklerini Allah’ın belirlediğini, Allah’a teslim olanın geleceğinin güzel belirleneceğini, Allah’a teslim olan birinin istikbalinin, Allah’ın garantisinde olduğunu hep bilecekler, unutmayacaklar.

36-) Velleziyne kezzebu Bi âyâtina vestekberu anha ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun;

(Esmâ özelliklerinin açığa çıkışı olan) işaretlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı benlik taslayıp büyüklenenler (var ya), işte onlar Nâr (ateş – dalga boyu yapı – radyasyon) ehlidirler! Onlar orada sonsuza dek kalıcılardır. (A.Hulusi)

36 – Âyetlerimizi tekzip edenlere, ve bunlara imanı kibirlerine yediremeyenlere gelince böyleler ashabı nârdır, hep onda muhaleddirler. (Elmalı)

Velleziyne kezzebu Bi âyâtina vestekberu anha Mesajlarımızı yalanlayan ve onları küçümseyenlere gelince, ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun; Onlar, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girecekler.

İlginç bir durum, Kur’an da nerede Adem kıssası geçse arkasında hep bu tür bir mesaj geliyor ki; Bakara/ 38-39. ayetler. Taha/ 123- 124. ayetleri ile karşılaştırabilirsiniz. Bu mesaj adeta Adem kıssasının içeriğini, maksadını, insan oğluna vermek istediği mesajı da ele veriyor.

Mesaja karşı çıkmak, nedir bu maksat, nedir bu içerik; Mesaja karşı çıkmak, fıtrata yabancılaşmadır. Yani insan kendisine yabancılaşmadan Allah’a yabancılaşamaz. Allah’a yabancılaşan bir insanın da kendisi ile barışık, tanışık ve bilişik olması mümkün değildir. Onun için cehennem işte budur. Kişinin kendisine, Allah’a, eşyaya, hakikate yabancılaşması.

Aslında bu cehennemi içimizde oluşturmaktır ve bu cehennem dışınızda ki cehennemden çok daha büyük bir azaptır. Kendinize karşı, hakikate karşı, Allah’a karşı, öz benliğinize karşı yabancılaşırsanız neyiniz kalır ki..! Artık acı çekecek yerinizi de yok etmiş olursunuz. Artık siz diye bir şey yok. Sızlayacak vicdan yok ki sızlasın. Acı çekecek yürek yok ki acı çeksin. Istırabı hissedecek kalp yok ki hissetsin. Sevecek gönül yok ki sevsin..!

Söyler misini kişinin içinde bundan daha büyük cehennem taşıyabileceğini düşünebiliyor musunuz? İşte buradaki mesajda budur.

37-) Femen azlemü mimmeniftera alellahi keziben ev kezzebe Bi âyâtiHİ, ülaike yenalühüm nasıybuhüm minel Kitab* hatta izâ caethüm Rusulüna yeteveffevnehüm kalu eyne ma küntüm ted’une min dunillâh* kalu dallu anna ve şehidu alâ enfüsihim ennehüm kânu kafiriyn;

Allâh üzerine yalan uydurandan yahut O’nun işaretlerindeki varlığını yalanlayandan daha zâlim kimdir? İşte onlara Kitaptan (nâzil olan bilgideki) nasipleri ulaşır… Nihayet onları vefat ettirmek için Rasûllerimiz kendilerine geldiği vakit: “Allâh dûnunda yönelip var sandıklarınız nerede?” derler… “Bizden kaybolup gittiler” derler ve hakikat bilgisini inkâr hâlinde olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ederler. (A.Hulusi)

37 – Zira bir yalanı Allaha iftirâ eden veya onun âyetlerine yalan diyen kimseden daha zâlim kim olabilir? Bunlara kitâp dan nasîpleri erişir, nihayet kendilerine göndereceğimiz Melekler gelip canlarını alırlarken, hani o, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Dediklerinde «onlar bizi bıraktılar da gaip oldular» derler ve kâfir idiklerine kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. (Elmalı)

Femen azlemü mimmeniftera alellahi keziben ev kezzebe Bi âyâtiHİ Kendi uydurduklarını Allah’a isnat edenden, ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim biri olabilir mi?

Kendi uydurduklarını Allah’a isnat eden ya da O’nun ayetlerini inkar edenden..!

Aslında inkarın zıt kutuplu karakteri ele veriliyor burada. İnkar böylesine zıt kutuplu, çift kutupludur. Karşıt, çift kutupludur. İlahi mesajı inkar eden onun boşluğunu uyduruk şeylerle doldurur. Onun için bu suçun birini işleyen, ikisini işlemiştir. Mutlaka ikisini birden işler. Hakikati inkar ettiğiniz zaman, hakikatin sizdeki boşluğunu yalanla doldurmaya kalkarsınız. Allah insanı çok iyi bildiği için, ki Kur’an öyle diyor;

Elâ ya’lemu men halek (Mülk/14)  Allah yarattığını bilmez mi? 

Allah yarattığı insanı çok iyi bildiği için bu çifte cürmü, çifte cinayeti işlemesin diye inkarı, hakikati, vahyi inkarı aynı zamanda Allah’a iftira olarak sunuyor Kur’an. Çünkü Vahyi inkar eden, hakikati inkar eden onun yerini doldurmak için bir takım şeyler uyduracak ve uydurduğu şeylerin insanlar arasında tutması, revaç bulması için de onu Allah’a izafe edecektir. En kutsal değerlere izafe edecektir. Çünkü; yoksa kabul görmez.

Bu çifte cinayetin önüne geçmenin birinci yolu Allah’ın mesajını peşinen kabul etmektir. O mesajı kabul ettiğiniz de hakikat dolduracağı boşluğu doldurur, dolayısıyla yalana ihtiyacınız kalmaz. Uydurmaya ihtiyacınız, hurafeye ihtiyacınız kalmaz. Yoksa inanmak insanın doğal ihtiyacıdır. Bu ihtiyacı eğer gerçek kapıdan, Allah’ın kapısından karşılamazsa, sahte bir kapıdan, şeytanın kapısından karşılar. Eğer insanın içindeki boşluğu ışık doldurmazsa, nur doldurmazsa, Kur’an ın nuru doldurmazsa, kendiliğinden karanlık dolduracaktır. Karanlığın doldurması için özel bir çabaya gerekte yoktur. Eğer ışığa kapatırsanız yüreğinizi geriye kalan sadece ve sadece karanlık olacaktır.

ülaike yenalühüm nasıybuhüm minel Kitab nasip olarak onlara yazılanlar gelip kendilerini bulacaktır.

Burada söylenmek istenen hakikat şu iki hakikat olabilir;

1 – Hayatın, doğum ve ölüm gibi biyolojik yasalarına dikkat çekiyor olabilir Kur’an ın bu cümlesi. Kendilerine yazılanlar, nasip olarak onları gelip bulacaktır diyor.

Hayatın; doğum, ölüm, büyümek, ihtiyarlamak ve ölmek gibi biyolojik yasaları insanı mutlaka gelir bulur. Yani ölümden kimse kaçamaz. Onun içinde Allah’tan kimse kaçamaz. Allah’tan kaçamamak, Allah’ın koyduğu yasalardan kaçamamaktır.

2 – 2. Anlamı şu olabilir, İlahi kelamın haber verdiği kötü akıbetten kimse kaçamaz. Bu kötü akıbet iki boyutludur.

a) Ferdi, psikolojik akıbet. Yani birey olarak Allah’a yabancılaşırsınız, kendinize yabancılaşırsınız hakikate yabancılaşırsınız ve sonuçta bu işin yasası yürürlüğe girer, yüreğiniz mühürlenir, üzerine kalın bir perde örtülür vicdanın, Vicdan altta bağıracak olsa dahi artık onu duyamaz olursunuz. Yüreğiniz şeytanın iktidarına güç merkezi olur. İmanın hapishanesi olur. Onu imana zindan edersiniz.

b) İşte bu psikolojik yasa işler ya, ya da sosyal, sosyolojik kanunlar, yasalar işler ve bozulmuş bireylerin oluşturduğu toplumlar yavaş yavaş Allah’ın yazdığı yazgıya uyarak ahlaki bir çöküntüye, daha sonra ekonomik, daha sonra siyasi bir çöküntüye doğru giderek tarih içerisinde tarihin çöp tenekesine atılır. Artık tarihin aktif öznesi değil, pasif nesnesidir. Tarihin yatağında bir çöp gibi, bir zibil gibi akar. Hiçbir etkinliği yoktur. İşte bu yasaya dikkat çekiliyor olabilir.

hatta izâ caethüm Rusulüna yeteveffevnehüm en sonunda canlarını almak için elçilerimiz geldiğinde..!

Bu durumda bir birey düşünün; Allah’a karşı yabancılaşmış, benliğine yabancılaşmış, Allah’ın ayetlerini, mesajı inkar etmiş ve o inkarın boşluklarını da uydurduklarıyla, hurafeyle doldurmuş ..! İşte böyle birinin akıbeti sahneleniyor.

En sonunda canlarını almak için elçilerimiz geldiğinde;

 kalu eyne ma küntüm ted’une min dunillâh Onlara; Nerede o Allah’ı bırakıp ta kendilerine yalvarıp yakardıklarınız. Diyecekler, soracaklar. Nerede? Allah’a sırt dönmüştünüz ve birilerini O’nun yerine koymuş ve onlardan istemeye başlamıştınız. Onlara yakarmaya başlamıştınız, onlardan talep etmeye başlamıştınız. Onların türbelerine, mezarlarına, onların sunaklarına, onların kapılarına gitmiş, Allah’ın kapısını unutmuştunuz.

İyyaKE na’budu VE iyyaKE nesta’iyn; (fatiha/5)

Diye namazlarda okusanız da, yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz deseniz de, bu sözünüzü yalanlarcasına namazlarınızdan çıkıp koşmuştunuz başkalarının kapısına ve kapısına koştuklarınız nerede şimdi. Haydi, gelsin, ölümü sizden savsın. Ölümü-n acısını sizden savsın. Yasaları değiştirsin, ilahi yasaları, biyolojik yasaları, kozmik yasaları, maddi – manevi psikolojik ve sosyolojik yasları değiştirsin.

 Kalu onlar da cevap verecekler,

 

Dallu anna ve şehidu alâ enfüsihim ennehüm kânu kafiriyn; Bizi yüzüstü bıraktılar. Cevabını vererek hakikati ısrarla inkar etmeleri konusunda yine kendileri aleyhine tanıklık edecekler.

Evet, şehidu alâ enfüsihim, altını çizmemiz, üstünü çizmemiz gereken bir ibare. Kendi aleyhine tanıklık etmek..! İnsanın kendi aleyhine şahitliği ne demektir dostlar, Özellikle hakimi Allah olan bir mahkemede. İnsanın kendi aleyhine şahitliği ne demek..!

Ya da tersi; Şehidu li enfüsihim, kendi lehine şahitlik etmesi. Ne muhteşem bir şey. Ama unutmayın, kendi lehinize ya da kendi aleyhinize şahitlik etmek o gün elinizde değil. Çünkü;

Elyevme nahtimü alâ efvahihimo gün ağızlar bantlanacak  ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn; (Yasin/65) Bize elleri konuşacak, onların ayakları şahitlik yapacak. Yaptıkları her şeyi bir bir haber verecek..!

Böyle bir sahne, böyle bir mahşer, böyle bir hesap sahnesi..! Siz kendi aleyhinize yalan şahitlikte bulunabileceğinizi mi sanırsınız diyor aslında.

İşte böyle bir sahne hatırlatılarak insana kendisine yabancılaşmaması öğütleniyor. Kendisiyle tanışması öğütleniyor. Kendi aleyhinize şahitlik yapmak istemiyorsanız, kendi lehinize tanıklık yapmak istiyorsanız bunu yapmak, kendinizle tanışmaktan geçiyor. Kendisiyle tanışmayanlar kendisine tanık olamazlar.

38-) Kaledhulu fiy ümemin kad halet min kabliküm minel cinni vel’insi fiyn nar* küllema dehalet ümmetün leanet uhteha* hatta ized dareku fiyha cemiy’an kalet uhrahüm li ûlahüm Rabbena haülai edalluna featihim azâben dı’fen minen nar* kale li küllin dı’fün ve lâkin lâ ta’lemun;

Buyurdu: “Sizden önce geçmiş cinnden ve insten topluluklar arasında, Nâr’a (ateşe – radyasyona – yakıcı dalga boyu ortamına) dâhil olun”… Her topluluk dâhil oldukça, inancını paylaştığı yakınına lânet eder! Nihayet hepsi orada bir araya gelip birikince, sonrakiler öncekileri için: “Rabbimiz… İşte bunlar bizi saptırdılar… Onlara Nâr’dan (ateş – radyasyon) iki kat azap ver” derler… Buyurdu: “Hepsi için iki katı vardır, fakat bilmiyorsunuz.” (A.Hulusi)

38 – «Girin bakalım sizden evvel İns-ü Cinden geçen ümmetlerin içinde ateşe» buyurur, her ümmet girdikçe hemşîresine lânet eder, nihayet hepsi orada birbirlerine ulanırlar, sonrakileri, öndekiler ini göstererek «Rabbena, derler: işte şunlar bizi yoldan çıkardılar, onun için onlara ateşten iki katlı azâb ver» her birinize, buyurur: iki katlı, ve lâkin bilmiyorsunuz. (Elmalı)

Kaledhulu fiy ümemin kad halet min kabliküm minel cinni vel’insi fiyn nar Allah diyecek ki katılın sizden önce gelip geçen insan ve cin topluluklarından ateşte olanlar güruhuna, hadi, onlara, o kendi aleyhlerine tanıklık eden ve artık bir mazerette ileri süremeyecek olan. Çünkü şahidi kendisi, kimi yalanlayacak, yalanlarsa kendisini yalanlamış olacak. Onun için kişinin kendi şahadetini yalanlaması mümkün olmadığına göre onlara söylenecek şey de bu olacak. Katılın sizden önce gelip geçen insan ve cin topluluklarından ateşte olanlar gürühuna.

Yer yüzünde hiçbir insanın sevgili dostlar ön gelişmiş teknolojilerle ulaşamayacağı bi alanla ilgili bilgi sunuyor Kur’an şu ayetlerde. Unutmayınız hiçbir bilgi kaynağı bize ahiret hakkında böylesine kesin ve keskin bilgiler veremez.Hiçbir teknolojik aygıt bizi ahiret hakkında böylesine kesin bilgilere ulaştıramaz. Başka hiçbir kapıda bulamayacağımız bilgilerdir Kur’an ın bu ayetlerde verdiği bilgiler. Kur’an ın bir başka ayetinde;

Nebe ul aziym..  (Nebe/2) dediği şey.

İşte muhteşem haber, büyük haber, olay haber bu, işte bu. İnsan istikbaline ilişkin tek sağlam bilgi kaynağı vahiydir ve büyük haber, manşet haber vahiy tarafından verilir ahirete ilişkin.

küllema dehalet ümmetün leanet uhteha her girişte ümmetler önceki yoldaşlarına lanet edecekler. Kendilerinden önde giden, peşi sıra yürüdükleri, arkalarına takıldıkları, kötülükte öncüleri olan yoldaşlarına lanet edecekler. hatta ized dareku fiyha cemiy’a öyle ki onların tümü birbiri ardınca oraya doluşunca; kalet uhrahüm li ûlahüm sonrakiler, önden gidenler için şöyle diyecek;

Burada ki ûlahum, önden gidenler, iki anlama gelebilir;

1 – Kötülükte öncülük yapanlar. Başkalarının kendilerini kötülükte izlediği.

2 – Selefler, yani önceki nesiller. Sizin peşi sıra gittiğiniz önceki kötü yoldan giden nesiller, kuşaklar anlamına gelebilir.

İşte sonrakiler, önden gidenler için şöyle diyecek;

Rabbena haülai edalluna featihim azâben dı’fen minen nar Dikkat edin değerli Kur’an dostları. Rabbimiz, işte bizi yoldan çıkaranlar. Bu yüzden onlara iki misli ateş azabı çektir.

Kale li küllin dı’fün ve lâkin lâ ta’lemun; Allah, hepiniz iki kat azabı hak ettiniz. Fakat bunun dahi farkında değilsiniz diye cevap verecek.

Diyalogu görüyorsunuz. Sonrakiler, arkadan takip edenler, takip ettikleri, izlediklerini Allah’a şikayet edip adeta mazeret bildiriyorlar. Onlara iki kat azap ver. Neden? Çünkü onlar kötülükte öncülük ettiler. Bize öncülük ettiler. Allah’ın cevabı; Hepinize iki kat, hepinize kat kat azap var.

Neden? Düşünsenize bu ilahi kelam üzerinde. Aslında iki şey birbirinin aynı olarak değerlendiriliyor.

1 –  kötülükte öncülükle,

2 – Körü körüne izlemenin Allah katında farkı yok deniliyor burada. Ha kötülükte öncülük etmişsiniz, ha körü körüne izlemişsiniz.

Birincilerde ihanet ettiler, öncekileri öndekiler, kötülük öncüleri. Onları izleyenler de ihanet ettiler. İhanetlerinin adı değişik ama mahiyeti aynı. Nasıl değişik? Öncekiler, kötülük önderleri, fıtrat sözleşmesine ihanet ettiler. Var oluşlarında ki Allah’la olan fıtrat sözleşmelerine, yani iyi bir hayat üzerine yaratıldıkları halde kötüyü tercih ettiler. Birinciler bu sözleşmenin hainleri. İkincilerse akıl ve iradeye ihanet ettiler. Öncekiler kötü yolla gidebilirler, fakat sizi aklınız yok muydu. Körü körüne öncekileri, ataları, büyükleri takip etmekte nereden çıktı.

İşte bu iki davranış tarzı da ihanettir,

innallâhe lâ yuhıbbul hâinîn. (En’fal/58) Allah hainleri sevmez.

Onun için de hepiniz için kat kat azap var buyruluyor.

39-) Ve kalet ulahüm li uhrahüm fema kâne leküm aleyna min fadlin fezûkul azâbe Bi ma küntüm teksibun;

Öncekiler de sonrakilere: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yok… Uygulamalarınızın getirisi olarak yaşayın azabı!” derler. (A.Hulusi)

39 – Öndekiler de sonrakilere derler ki: sizin de bize karşı bir meziyetiniz olmadı, artık kendi kesbinizin cezası, tadın azabı. (Elmalı)

Ve kalet ulahüm li uhrahüm Bu kez öncekiler, sonrakilere şöyle diyecek; fema kâne leküm aleyna min fadlin fezûkul azâbe Bi ma küntüm teksibun; İşte gördünüz, sizin bizden bir farkınız yok. Öyleyse kendi işledikleriniz yüzünden tadın azabı.

Bi ma küntüm teksibun; işliyor olduğunuz şeylerden dolayı..! İsra suresinde ki en temel Kur’ani ilkeye bir atıf gibi duruyor bu ibare. Neydi o;

..ve lâ teziru vaziretun vizre uhra.. (İsra/15)

Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu üstlenmez. Herkes kendi sorumluluğunu taşıyacaktır. Onun için yükünüzü kendiniz çekeceksiniz. Yükünüzü başkasına yıkmak yok. Bu yük insanlık yükü, bu yük irade yükü, bu yük akıl yükü. Çünkü akıl toptan verilmemiş, herkese tek tek verilmiş. Elbette ki herkesten tek tek hesabı sorulacak.

Burada özellikle değerli dostlar, takvanın ahlaki anlamda zıddı olan sorumluluğa dikkat çekiliyor. Sorumluluk sahibi olma üzerine bir gönderme var. Yani insan sorumluluğunu reddederse, aslında ahlaki davranış temeli kalmaz. Onun için takva sorumluluğu kabuldür. Takvanın zıddı sorumluluğu rettir. Böyle bir mazeret sorumluluğu ret anlamına gelir. İşte onun içinde; Bizden bir farkınız yok diyecekler onlar. Öyle ise kendi işledikleriniz yüzünden azabı tadın. Yani eylemlerinizin sorumluluğunu üstlenin. Dünyada iken üstlenmediniz. Yaptınız ama sorumluluğunu üstlenmediniz.

Aslında ahirete iman budur. Eylemlerinizin sorumluluğunu üstlenmektir ahirete iman. Ahirete iman etmiş olan insanın en büyük, en ayırıcı vasfı; Yapacağı her şeyden hesap verecek olduğunu bilmesidir. Hesap vereceğini aklından çıkarmamak, sorumluluk duygusu ile, sorumluluk şuuruyla, yani Kur’ani ifadesi ile takva ile ilgili bir bilinçtir. O sebeple burada da sorumluluğa dikkat çekiliyor.

40-) İnnelleziyne kezzebu Bi âyâtina vestekberu anha lâ tüfettehu lehüm ebvabüs Semai ve lâ yedhulunel cennete hatta yelicel cemelü fiy semmilhıyat* ve kezâlike neczil mücrimiyn;

İşaretlerimizi yalanlayıp, onlara karşı büyüklenenler (var ya muhakkak ki) onlara semâ kapıları (hakikati müşahede boyutu) açılmaz ve halat iğne deliğinden geçinceye kadar (ki bu da olanaksızdır!) (onlar) cennete (varlıklarındaki Esmâ kuvvelerini yaşama şartlarına) dâhil olamazlar… Mücrimleri böyle cezalandırırız! (A.Hulusi)

40 – Elbette âyetlerimizi tekzip eden ve onlara imanı kibirlerine yediremeyen kimselere Semanın kapıları açılmaz ve cemel iğnenin deliğinden geçinceye kadar onlar Cennete girmezler, işte mücrimleri biz böyle cezâlandırırız. (Elmalı)

İnnelleziyne kezzebu Bi âyâtina vestekberu anha Hiç kuşkusuz mesajlarımızı yalanlamaya kalkan ve onları küçümseyenlere.

Mesajlarımızı yalanlamaya kalkan ve onları küçümseyenler. İki tip suç, yalanlamak ve küçümsemek. Yalanlamanın tabiatı belli, ret, inkar. Küçümsemek, Allah’ın vahyini küçümsemek. Onun çağ dışı olduğunu düşünmek, Allah’ın kendi çağını hesap etmeyeceğini düşünmek. Onun içeriğini küçümsemek. O’nun çağın sorularına cevap verdiğini küçümsemek. İşte böylesine iki cinayet, vahye karşı işlenmiş. Devam ediyor, ne olacak böyle davrananlara;

lâ tüfettehu lehüm ebvabüs Semai sema kapıları, gök kapıları açılmayacak.

Sanırım bu ibarenin anlamı; mühürlenecek, yani hükmün geri alınmayacağı bir biçimde onlar için artık karar, son karar verilmiş olacak. Onun için Allah’ın ayetlerini küçümseyenler iflah olmazlar. Mühürlenecek, onlar Allah ile olan sözleşmelerini artık dönüp de yenileyemeyecekler. Artık geri dönemeyecekleri bir yola girmiş olacaklar. Devamı;

ve lâ yedhulunel cennete hatta yelicel cemelü fiy semmilhıyat ve onlar; halat iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremeyeceklerdir.

Kur’an da bir tek burada geçen bir benzetme, bir teşbih kullanılıyor; “Halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremeyecekler.” Bunun anlamı, yukarıda ifade edilen bu suçu işleyenler, bir daha Allah’ın rahmetine uğrama ihtimalini yok etmişlerdir. Yani cennete girme imkan ve ihtimalinin uzak olduğunu, ortadan kalktığını ifade eden bir benzetme ile karşı karşıyayız.

Burada ki Cemel, sözcüğü iki anlama yorumlanmış. Erkek deve, ya da halat. Cemel; cüm, cümnen gibi okunuşlarla okuyanlar olmuş ki, İbn. Abbas, Hz. Ali, İbn. Abbas’ın büyük talebesi Mücahit ve onların takipçileri bu sözcüğün anlamını halat olarak vermişler. İbn. Abbas hatta bunu söylerken; Allah mecazın da en güzelini yapar, deve ile iğne arasında herhangi bir benzerlik olmadığı için ancak halat ile iğne arasında bir teşbih kurulabilir, benzetme yapılabilir. Onun için bu istiarenin manası budur demişler.

Dolayısıyla burada ifade edilen şey aslında yukarıdaki suçu işleyen insanların cennete girmesinin imkansızlığını vermektir, söylemektir. Ancak deve olsa, deve olarak anlaşılsa; Deve iğne deliğinden geçinceye kadar biçiminde tercüme etsek ne olur, elbette yine bu mecazın vermek istediği anlam yine verilmiş olur ki çoğunluğun, meşru olan tercihi budur zaten. Fakat ben de İbn. Abbas’ın tercihinin daha doğru olduğunu düşünüyor, halat iğne deliğinden geçinceye kadar biçimindeki manayı tercih ediyorum.

ve kezâlike neczil mücrimiyn; Biz günahta ısrar edenleri işte böyle cezalandırırız.

41-) Lehüm min cehenneme mihadün ve min fevkıhim ğavaş* ve kezâlike necziyz zalimiyn;

Onlara cehennemden bir döşek ve fevklerinden (bilinçlerinde) gavaş (perdeler, kılıflar) vardır… Zâlimleri böyle cezalandırırız. (A.Hulusi)

41 – Onlara Cehennemden bir, döşek ve üstlerinden örtüler ve işte zalimleri biz böyle cezalandırırız. (Elmalı)

Lehüm min cehenneme mihadün ve min fevkıhim ğavaş Onların altlarında cehennemden bir döşek, üstlerinde ise ateşten bir örtü olacaktır.,

Yine Kur’an dan başka kimsenin veremeyeceği bir yerden haber veriliyor. Allah’tan başka kimsenin bize bilgi ulaştıramayacağı ahiret hakkında Kur’an bize bilgi veriyor ve Kur’an ın mesajını küçümseyen, ilahi kelamı inkar eden küçümseyerek inkar edenlerin akıbetlerinin, istikballerinin ne olacağını haber vermeye devam ediyor.

ve kezâlike necziyz zalimiyn; işte biz zulme gömülüp gidenleri böyle cezalandırırız.

42-) Velleziyne amenû ve amilus salihati lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha* ülaike ashabül cenneti, hüm fiyha halidun;

İman edip imanının gereği fiiller ortaya koyanlara gelince… Ki biz, hiçbir nefsi, kapasitesinin üstündeki ile mükellef kılmayız; işte onlar cennet ehlidirler… Onlar orada ebedî kalıcılardır. (A.Hulusi) 

42 – İman edip iyi işler yapan kimseler -ki bir nefse ancak vüs’ünü teklif ederiz- bunlar işte ashabı Cennettirler ve hep onda muhalledirler. (Elmalı)

Velleziyne amenû ve amilus salihati lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha fakat kim iman eder, iyi ve yararlı bir değer üretirse, ve amilus salihat ibaresini, iyi ve yararlı bir değer üretmek biçiminde çevirdim. Salih amelin Salih olma vasfını kazanması için mutlaka gayesi meşru, niyeti meşru ve usulü meşru olacak. İyi ve yararlı özelliği bulunacak. Özü itibarıyla iyi ve insanlara ya da yapan kimseye yarar sağlayan bir eylem olacak. Ki ben bütün bunları değer üretmek olarak anlamlandırdım. Ki gerçekten de insanın ameli sadece bedeni değil, aynı zamanda fikri, düşünsel amelleri vardır. İçtihat gibi, tefekkür gibi, tedebbür gibi, taakkul gibi kalbi ameli vardır. Muhabbet gibi, meveddet gibi, ülfet gibi, Allah için kötüye ve küfre buğz gibi. Bunlar da kalbin amelidir.

Amel deyince sadece hareket, sadece bire bir fiziki bir üretim akla gelmemeli. Onun için bir değer üretmek dedim. Değer, maddi ya da manevi, duygusal, düşünsel ya da fiziksel her tür değer.

İşte bu değeri üretenler ve tabii ki iman edenler. Buradaki iman etmeden maksat, Allah ile yaptığı fıtrat sözleşmesini bozmayanlar, ona sadık olanlar.

lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha Burada bir tırnak içi cümlesi var; Ki biz hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemeyiz. Yani iman etmek ve Salih amel işlemek, iyi bir, kalıcı bir değer üretmekten kasıt, insanların kendilerini helak edip yapamayacakları, beceremeyecekleri bir takım şeylere girmeleri falan değildir. Böyle anlaşılmamalı diyor Kur’an. Çünkü biz hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. İnsanları yapabileceği şeyler insanın iman etmek ve değer üretmek. Onun için biz insanın gücünün yetebileceği bir şeyi teklif ediyoruz insana.

ülaike ashabül cenneti, hüm fiyha halidun; İşte, içinde ebedi kalmak üzere cennete girecek olan bunlardır.

Burada değer üretmekten söz edince bu surenin hemen başında anlatılan Adem kıssası akılma geldi ve bir hisse çıkarırız diye düşünüyorum bu bağlamda. Adem kıssasından çıkarılacak hisse de şu olsa gerek; Adem değer üretmek için cennetten çıkarıldı. Cennette bir tüketici idi. Bu sembolik kıssa bize, insanın üretici olduğu zaman adam olacağını, onun için de irade ile, akıl ile insan birleşince üreticiliğin ortaya çıkacağını, dolayısıyla Adem kıssasında Adem’in yer yüzüne indirilmesinden muradının, asıl anlatılmak istenenin aslında bir değer üretme, bir değer ortaya koyma, kendisine verilen akıl ve iradeyi değer üretme yönünde kullanma ve istihdam etmenin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu mana da cennetten çıkmadan adam olamayacaktı Adem diye düşünüyorum.

Onun için orada bir tüketici idi, çıktığı zaman üretici hale geldi ve alnının teri ile kazandı, imanı ile kazandı, yüreğinin teri ile kazandı, zihninin teri ile kazandı. O zaman imanın ve inkarın bir karşılığı oldu. O zaman amelin bir karşılığı oldu. O zaman aklın şükrü, iradenin şükrü yerine gelmiş oldu.

43-) Ve neza’na ma fiy sudurihim min ğıllin tecriy min tahtihimül enhar* ve kalül hamdü Lillâhilleziy hedana lihaza ve ma künna li nehtediye levla en hedanAllâhu, lekad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk* ve nudu en tilkümül cennetü uristümuha Bi ma küntüm ta’melun;

Onların (cennet ashabının) içlerinde kin, sevgisizlik ne varsa söküp attık… Onların altlarından nehirler akar… “Bizi buna hidâyet eden Allâh’a aittir, HAMD! Eğer Allâh bize hidâyet etmeseydi, biz buna ulaşamazdık… Andolsun ki, Rabbimizin Rasûlleri Hak olarak gelmiştir” derler… “İşte yaptığınız çalışmalar sebebiyle mirasçı kılındığınız cennet!” diye (onlara) nida edilir. (A.Hulusi)

43 – Bir halde ki derunlarında kîn kabilinden ne varsa hepsini söküp atmışızdır, altlarından ırmaklar akar «hamdolsun o Allaha ki hidayeti ile bizi buna muvaffak kıldı, o bize hidayet etmese idi bizim kendiliğimizden bunun yolunu bulmamıza imkân yoktu, hakikat rabbimizin Peygamberleri emri Hakk ile geldiler» demektedirler, ve şöyle nidâ olunmaktadırlar: işte bu gördüğünüz o Cennet ki buna amelleriniz sebebiyle vâris kılındınız. (Elmalı)

Ve neza’na ma fiy sudurihim min ğıllin Onları, ki onlardan maksat kim? Cennete girecek olan o kimseleri, içlerindeki her tür olumsuz duygu ve düşünceden arındıracağız.

neza’na ile kullanıldığında buradaki ğıllin sözcüğü dış bir saikle aktif hale gelen pasif negativite, pasif negatif uç anlamına alabiliriz. Belki cennette isyan yeteneğinden insan benliğinin soyutlanması anlamına geliyor. Yani nasıl ki dünyaya gönderilirken, cennetten çıkarılma kıssasında Adem İsyan yeteneği ile donatılıyor.

Adem İrade verilince isyan yeteneğini fark ediyor, keşfediyor, kendisini keşfediyor aslında. Bir keşiftir ademin yürüyüşü, cennetten dünyaya yürüyüşü. Bir keşif, bir kendini keşif. İyi ve kötü yanlarını keşif. İçinde ki iyilik ve kötülüğe müsait tarafları keşif. İçindeki kötülüğe yatkın fakat pasif duran, ancak dışarıdan aktif bir dürtüyle, aktif bir müdahale ile uyandırılacak o güdülerin aktif hale gelmesi durumunda nasıl insanın şeytanla aynı kulvara düştüğünü öğreniyor Adem.

İşte bu noktada Kur’an diyor ki; Cennete girecek olanlardan, o insanda pasif halde duran kötülüğe yatkın uçları temizleyeceğiz. Onları alacağız. neza’na içinden söküp alacağız. Hiçbir izi bile kalmayacak anlamına gelir.

tecriy min tahtihimül enhar ayaklarının altından nehirler çağlayacak cennette. ve kalül ve onlar diyecekler ki cennetle müşerref olan ebedi mutluluğu ta hücrelerine kadar yaşayan, bir ömür cennet hasretiyle Allah’ın emirlerini olanca külfetine bakmaksızın yerine getiren ve rablerini razı eden, Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen cennetle sevindirilince şöyle diyecek;

Elhamdü Lillâhilleziy hedana lihaza övgülerin tamamı, senanın tamamı, bu mutlu sona bizi ulaştıran Allah’a aittir. ve ma künna li nehtediye levla en hedanAllâh zira eğer Allah bize doğru yolu göstermemiş olsaydı biz asla doğru yolu bulamazdık. lekad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk doğrusu rabbimizin elçileri bize gerçeği söylemişler. Eğer rabbinizi razı ederseniz cennetle şerefleneceksiniz derken Allah’ı seven ve Allah tarafından sevindirilmeniz cennetle olacaktır derken meğer onlar doğruyu söylemişler diyecekler. ve nudu en tilkümül cennetü uristümuha Bi ma küntüm ta’melun; ve yankılanan bir nida, haykıran bir ses; İşte diyecek, işte yaptığınız iyiliklere karşılık mirasçısı olduğunuz cennet bu, bu işte.

44-) Ve nada ashabül cenneti ashaben nari en kad vecedna ma veadena Rabbüna hakkan fehel vecedtüm ma veade Rabbüküm hakka* kalu ne’am* feezzene müezzinün beynehüm en lâ’netullahi alez zalimiyn;

Cennet halkı Nâr (ateş – radyasyon) ehline: “Rabbimizin bize söz verdiklerini hakkıyla bulduk… Rabbinizin söz verdiklerini hakkıyla buldunuz mu?” diye nida ettiler… Onlar da: “Evet” dediler… (Derken) aralarından bir seslenen: “Allâh lâneti zâlimler üzerinedir” diye ilan eder. (A.Hulusi)

44 – Bir de o ashabı Cennet ashabı nâra şöyle nida etmektedir: hakikat biz rabbimizin bize vaat buyurduğunu hak bulduk, siz de rabbinizin vaat buyurduğunu hak buldunuz mu? Onlar evet, demektedirler, derken bir müezzin aralarında şu mealde bir ezan vermeğe başlamıştır: Allahın laneti o zalimler üstüne. (Elmalı)

Ve nada ashabül cenneti ashaben nar ve cennetlikler, cehennemliklere şöyle seslenecekler; en kad vecedna ma veadena Rabbüna hakka Doğrusu rabbimiz bize ne vaat ettiyse hepsini gerçekleşmiş bulduk. Ey cehennem yoldaşları; fehel vecedtüm ma veade Rabbüküm hakka Ey cehennem yoldaşları, ey cehennemin dostları, siz de rabbinizin size vaat ettiklerinin gerçekleşmiş olduğunu gördünüz mü? Siz de onları gerçekleşmiş buldunuz mu.

kalu ne’am Evet diye cevap verecekler, feezzene müezzinün beynehüm en lâ’netullahi alez zalimiyn; Bunun üzerine içlerinden bir duyurucu şöyle haykıracak; Allah lanet etsin tüm zalimlere.

45-) Elleziyne yesuddune an sebiylillâhi ve yebğuneha ıveca* ve hüm Bil ahireti kafirun;

Onlar ki, Allâh yolundan engellerler ve onu eğri yollara saptırmak isterler… Onlar, geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerini inkâr edenlerdir. (A.Hulusi)

45 – Ki Allah yolundan menederler ve onu eğip bükmek isterler ve Âhireti münkir kâfirler idi. (Elmalı)

Elleziyne yesuddune an sebiylillâhi O zalimler ki insanları Allah’ın yolundan çevirirler, ve yebğuneha ıveca ve onu eğri büğrü göstermeye çalışırlar. Dolambaçlı göstermeye çalışırlar ya da,

Evet, Allah’ın yolundan çevirmenin, tüm zalimlerin, Allah yolundan döndürürken kullandıkları iki yöntem. Burada iki türe dikkat çekiliyor;

1 – eğri büğrü göstermek, ve yebğuneha ıveca burada ki İvecen sözcüğü iki anlama birden geliyor. Bir eğri büğrü göstermek.

2 – Dolambaçlı göstermek.

Eğeri büğrü göstermek isterler Allah’ın yolunu. Yani yamuk bakarlar. Yamuk bakan nasıl doğru görebilir ki. Yamukluğu bakışında değil de baktığında arayanlar, hangi doğruyu doğru görebilmişler ki. Bakışı yamuk adamın hakikati nasıl hakikat olarak görsün. Amuda kalkmış öyle bakıyor. Başı yerde ayakları havada. Nasıl doğru görsün. Ters bakan nasıl doğru görür.

Bu bir, ikincisi; Dolambaçlı gösteriyor. Allah’ın yolunu dolambaçlı gösteriyor. Yani zor, zor diyor. İyi Müslüman olmak zor, bu zor iş diyor. Nasıl becereceksin günde beş vakit namazı diyor. Zor iş, baş mı olur, diyor. Günahın, ondan daha zor olduğunu söylemiyor. Hem de bedel ödeyerek işlediği günahın. Hem de ebedi istikbalini mahvedecek olan günahın çok daha zor olduğunu söylemiyor. Kendi öz benliğini doyurmak, geçici zevkler ve hazlar almak için neler ödediğini, ne zorluklara katlandığını, ne sıkıntılar ve çileler çektiğini, bir günah işlemek için bin bir eziyete katlandığını hiç hatırlamıyor.

Allah’ı razı etmek için yapılması gerekenlere zor diyor. Ya da zorlaştırıyor. Böyle değil de farklı bir biçimde zorlaştırıyor. Dini insanlara en zor biçimde takdim ediyor. Dinin kolay taraflarını gizleyip zor taraflarını öne sürüyor. Ya da en zor nasıl tanımlanırsa öyle tanımlıyor Peygamberin tam tersine. Yessiru vela tassiru diyordu peygamber. Kolaylaştırın, güçleştirmeyin. beşşiru vela tuneffiru müjdeleyin nefret ettirmeyin. Ama o zorlaştırıyor, tam tersini yapıyor. Zorlaştırıyor, kolaylaştırmıyor. O nefret ettiriyor, müjdelemiyor. Sempatik göstermiyor. Resulallah’ın hayatında bunu görüyoruz.

Resulallah mescitte sadece birkaç gün nafile kılmış, 3. gün artık mescitte nafile kılmayacağını ifade etmişti. Bu nafilenin Ramazanlarda kılınan teravih namazı olduğunu söyleyenlerde var. Sebebini merak edenlere de şöyle açıklamıştı.

– Farz zannedersiniz. Ben burada kılarım. Yani siz bunu boynunuza borç zannedersiniz ve insanlar artık işleri güçleri olsa dahi Allah’ın farz kıldığı ibadetlere bir de bunu eklemek gibi bir durumla karşı karşıya gelirler. Onun için Resulallah mescitte nafile kılmaktan kaçınırdı.

Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın Hacc da bir uygulamasını hatırlıyorum. Güçleri olduğu halde halife iken bu iki zat, bazı  hacc yıllarında kurban kesmemişlerdir. Sırf kesmeyiş maksatları insanlar farz zannetmesin, farz zannedip de kendilerini sıkıntıya sokmasınlar diye.

Resulallah kimi nafileleri, kimi zaman sünnet diye kıldığınız o nafile namazları, hiç sebepsiz oturarak kılmıştır. Sırf kolaylaştırmak için.

Yine Resulallah, sefer sırasında, yolculuk sırasında nafileler kılarken kıble gözetmemiştir. Kolaylaştırmak için. Böyle çok uygulaması vardır Resulallah’ın. Onun için kolaylaştırınız ve burada;  ve yebğuneha ıveca Dini dolambaçlı ya da zor göstermek gördüğünüz gibi sadece dinin düşmanlarının yaptığı bir şey değil, dinin dostlarının da yaptığı bir suç, dine yaptıkları bir kötülüktür. Yani dinin akılsız dostlarının, ahmak dostlarının dine yaptıkları zulümlerden biri de, dini insanlara en zor biçimde ulaştırmak.

ve hüm Bil ahireti kafirun; Tabii ki bu ayetin özellikle ilk muhatabı olan Mekke müşriklerinden söz edildiği için onların bir de vasfı zikrediliyor. Üstelik onlar ahireti de inkar ederler. Yani hem dini eğri büğrü gösterirler, dikkatinizi çekerim, dini inkar ediyorlar demiyor. Allah’ın yolundan çeviriyorlar ama dini toptan yalanlamıyorlar. Kendilerinin İbrahim’e mensup olduklarını söylüyorlar. Kabe’ye hürmet ediyorlar. Hacılara su dağıtıyorlar. Kabe’ye sonsuza kadar, sonuna kadar hürmetkarlar. Unutmayınız İbrahim peygamberden geriye kalan hatırayı el üstünde taşıyorlar. İbrahim peygamberin geriye bıraktığı dinden bir takım ritüelleri ibadetleri yerine getiriyorlar. Ama bunların içeriğini bozuyorlar.

Kurban kesiyorlar, bu İbrahim peygamberden gelen bir uygulama. Tevhidi bir uygulama. Fakat kurbanın ruhunu öldürüp cesedini bırakıyorlar. Kurbanı putları için kesiyorlar. İbrahim peygamberden geriye kalmış böylesine muhteşem bir ibadeti tahrif ediyorlar.

Namaz kılıyorlar. Yine İbrahim peygamberden geriye kalmış bir miras olarak. Fakat namazı bozuyorlar, tahrif ediyorlar. Namazı şirke aracı kılıyorlar. Onun için Kur’an; Ve ekımüs selate. (Çok yerde geçer. Ör; Hud/114) diyor. Namazı kılın demiyor, namazı dosdoğru kılın, çünkü onlar namazı yamultuyorlar.

Onlar hacc ediyorlar. Hacc ibadetini yerine getiriyorlar. Kur’an la sabit ki Merve ile safa arasında say ediyorlar, tavaf ediyorlar. Müşrikler yapıyor bunu. İbrahim peygamberin geriye bıraktığı bir ibadetin devamı bu. Ama onlar bunu da şirke alet ediyorlar. Merve’ye bir put yerleştiriyorlar, Isaf, safaya bir put yerleştiriyorlar, naile. Bir kadın bir koca ve hesapta iki aşık. Bunlar, onların aşkını, birbirlerine kavuşturmayı sembolize etsin diye putlaştırdıkları iki aşığı, işte hacc ibadeti ile karıştırıyorlar ve onu da öyle tahrif ediyorlar. Dolayısıyla yaptıkları şeyler dini inkar değil, dini tahrif. Dini inkar etmekten daha tehlikeli bir şey tahrif. Müşrikler unutmayınız ki İbrahim peygamberin muharrifleridir, tahrifçileridir.

46-) Ve beynehüma hıcab* ve alel a’rafi ricalun ya’rifune küllen Bisiymahüm* ve nadev ashabel cenneti en selâmün aleyküm lem yedhuluha ve hüm yatme’un;

Onların ikisi (cennet ve cehennem) arasında bir perde vardır… A’rafta ise, her birini, onların yüzlerindeki alâmetlerden tanıyan RİCAL vardır… Cennet ashabına: “Selâmun aleyküm” diye seslenirler. (Bu Rical henüz) cennete dâhil olmamıştır… Onlar (cenneti) umarlar. (A.Hulusi)

46 – Artık iki taraf arasında bir hıcâp ve A’raf üzerinde bir takım rical, her birini simaları ile tanırlar, ashabı Cennete «selâm olsun size» diye nidâ etmektedirler ki bunlar ümit etmekle beraber henüz ona girmemişlerdir. (Elmalı)

Ve beynehüma hıcabun O ikisi arasında bir engel bulunacaktır.

Dikkatinizi çekmiştir umarım, cennetliklerle cehennemlikler arasında, ahiretten muhteşem bir sahne gösteriyor Kur’an. Önümüzde Ebedi dünyaya ait bir pencere açtı, cennet ve cehennem yolcularının, cennet ve cehenneme gitmek üzere iken kendi aralarında ki karşılıklı diyalogu, karşılıklı sözleri, atışmaları bize naklediyor. Böyle bir sahne açıyor. Ve aralarında bir perde, bir engel olduğunu söylüyor.

ve alel a’rafi ricalun orada iyilerle kötüleri tanıma yetisiyle donatılmış kimseler olacaktır.

Ben bu sureye ismini veren A’raf sözcüğü işe budur. İşte bendeniz bu a’raf sözcüğünü farklı bir biçimde tercüme ettim. Burada. İyilikle kötülüğü seçme yetisi olan kimseler. İyilikle kötülüğü seçme yeteneği, kabiliyeti biçiminde ki bu benim tercümem değil, bu benim anlayışım değil sadece; Hasan Basri ve Zeccac, ve onlardan sonra müfessir Razi de A’raf ı böyle anlamış. Çünkü A’raf, marifet, örf kökünden geliyor, Arif, marifette buradan geliyor; Tanıma bilme, bir şeyin en üst yanı sembol ve simge anlamına da geliyor. Ki, horozun ibiğine, atın yelesine, onun örf’ü deniliyor.

Burada bürç anlamına geldiğini söyleyenler de olmuş. Sahne diyebiliriz buna. Görünür, en üst tarafı, ikisi arasındaki en görünür yer. Sahne de diyebiliriz. Ama bendeniz Hasan Basri’nin A’raf a getirdiği yorumun çok daha uygun olduğun u düşündüğüm için öyle manalandırdım; İyiyi kötüden seçme yetisi olan kimseler.

ya’rifune küllen Bisiymahüm Onlar her iki kesimi de belirtilerinden tanıyacaklar.

ve nadev ashabel cenneti en selâmün aleyküm lem yedhuluha ve hüm yatme’un; ve henüz cennete girmeyen, lakin girmek için sabırsızlanan cennetliklere selâmün aleyküm diye seslenecekler. O A’raf, yani iyiyi kötüden ayırma yetisi, kabiliyeti ile donanan o, artık işaretçiler diyelim. Siz buraya siz buraya geçin diye ayırmak görevi ile görevli olan o kimseler seslenecekler; selâmün aleyküm diyecekler cennetliklere ve cennetlikler işte o zaman anlayacaklar nereye gittiklerini. Çünkü ne mutlu size diyecekler.

Selâmün aleyküm aslında mutluluk haberidir. Ne mutlu size, safa başınıza. Ebedi saadet sizindir. Barış, esenlik, mutluluk, huzur sizindir. Anlamına geldiği için selâmün aleyküm diyecekler.

İşte bu selam türü cennetliklerin selamıdır. Onun için de yeryüzünde Müslümanlar insanlara selam verirken aslında onlara bir de dua etmiş olurlar. Temennide bulunmuş olurlar. Adeta derler ki; akıbetin cennet olsun. Adeta derler ki; İstikbalin cennet olsun. Seni cennet beklesin. Cennetle ebedi mutluluğa kavuşasın. Diye dua etmiş olurlar.

47-) Ve izâ surifet ebsaruhüm tilkae ashabin nari kalu Rabbena lâ tec’alna me’al kavmiz zalimiyn;

Basarları (bakışları) Nâr (ateş – radyasyon) ehli yönüne çevrildiği vakit: “Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber kılma” derler. (A.Hulusi)

47 – Gözleri ashabı nâr tarafına çevrildiği vakit da: «ya Rabbenâ bizleri o zalimler güruhu ile beraber kılma» demektedirler. (Elmalı)

Ve izâ surifet ebsaruhüm tilkae ashabin nar Onların gözleri ateş kafilesine doğru çevrilince; kalu Rabbena lâ tec’alna me’al kavmiz zalimiyn; Rabbimiz, bizi zalimlerin arasına katma diye yakaracaklar.

48-) Ve nada ashabül a’rafi ricalen ya’rifunehüm Bisiymahüm kalu ma ağna anküm cem’uküm ve ma küntüm testekbirun;

A’raf ehli, sîmalarından kendilerini tanıdıkları (bazı cehennem ehli) ricale seslenerek şöyle dediler: “Ne zenginliğinizin, ne de büyüklenmenizin size hiçbir faydası olmadı!” (A.Hulusi)

48 – O ashabı A’raf sîmaları ile tanıdıkları bir takım ricale de nidâ edip: gördünüz mü cemiyetinizin ve yaptığınız kibr-ü azametin size hiç faydası olmadı. (Elmalı)

Ve nada ashabül a’rafi ricalen ya’rifunehüm Bisiymahüm Bu ayırt etme yeteneğine sahip olanlar belirtilerinden kim olduklarını çıkardıkları kimselere seslenecekler.

ya’rifunehüm Bisiymahüm Bunu, sima biçiminde Türkçeye de geçmiş. Simalarından tanınacak, tanıyacaklar. İşaretlerinden

Yu’reful mücrimune Bi siymahüm..(Rahman/41)  Bir başka ayet bu. Suçlular işaretlerinden simalarından tanınırlar.

Yine bir başka ayet; Feth/29;

 siymahüm fiy vücuhihim min eserissücud.. (Feth/29)

secdenin nuru yüzlerinde parlayacak. Onların yüzlerinde secdenin nuru parlayacak. Secdenin ışığı onları ele verecek. Kartvizitleri alınlarında olacak onların. Müminler müminleri alınlarındaki kartvizitten tanırlar. Çünkü müminler imana sadece fiziki gözle bakmazlar. İman gözü ile bakarlar.

Kur’an da vücuh ile ilgili, yüzle ilgili o kadar çok ayet var ki, hangi birini okuyayım.

Vucûhun yevmeizin müsfiretün;- Dahıketün müstebşiretün;(Abese/38-39)

Yüzler var ki o gün pırıl pırıl, şen şakrak. Cennetliklerin yüzlerini tanımlıyor Kur’an.

Ve vucûhun yevmeizin ‘aleyha ğaberetün; Terhekuha kateretün;  (Abese/40-41)

Yüzlerde var o gün toz toprak kararmış, geceye dönmüş..!

Yine bir başka ayet;

Vucûhun yevmeizin haşi’ah; ‘Amiletün nasıbetün; (Ğasiye/2-3)

Yüzler var o gün yere bakacak. Bitkin, solgun, ölgün, asık, umutsuz, dehşetli yüzler.

Vucûhun yevmeizin na’ımetün; Lisa’yiha radıyetün; (Ğasiye/ 8-9)

Yüzlerde var o gün mutlu pırıl pırıl, gayretinin karşılığını almış, memnun, bakmaya doyamayacağınız yüzler.

İşte böyle yüzler. İki yüz. Birisi bakmaya doyamayacağınız parlaklıkta, mutluluk sakası gibi bakanın gözünü aydınlatan yüzler, imanın ışığı alnında parlayan iman güneşinin doğduğu yüzler. Öbürü de cehennemin fotoğrafına dönmüş, bakanın içini karartan yüzler. Yüzül esice yüzler. İşte böyle yüzler.

kalu ma ağna anküm cem’uküm ve ma küntüm testekbirun; sahi, ne sağladı size taraftarlarınız, mal, mülkünüz, o böbürlendiğiniz nesneler. Diye soracaklar, ne sağladı..! Yani buradaki cem’uküm taraftar, yoldaş, yandaş anlamına geldiği gibi, mal, mülk ve makam anlamına da gelir. Yani öğündüğünüz, biriktirdiğiniz sizden yana olduğunu söyleyenleri haydi gelsin de size bir fayda versinler. Ne sağladı diyecekler onlara.

49-) Ehaülailleziyne aksemtüm lâ yenaluhumullâhu Bi rahmetin, udhulül cennete lâ havfün aleyküm ve lâ entüm tahzenun;

“Allâh kendilerini rahmetine nail etmez, diye yemin ettiğiniz kimseler şunlar mıydı?..” (Oysa şimdi onlara): “Dâhil olun cennete! Size bir korku yoktur… Siz mahzun da olmayacaksınız!” (denilmiş). (A.Hulusi)

49 – Tâ şunlar mıydı o sizin Allah bunları kabil değil rahmetine irdirmez diye yemin ettikleriniz? dedikten sonra berikilere dönüp «girin Cennete size korku yok artık siz mahzun olacak değilsiniz» demektedirler. (Elmalı)

Ehaülailleziyne aksemtüm lâ yenaluhumullâhu Bi rahmetin cennet yolcularını işaretle; İşte şunlar, bir zamanlar Allah rahmetini onlara asla ulaştırmaz diye yeminler ettiğiniz.

udhulül cennete lâ havfün aleyküm ve lâ entüm tahzenun; Şimdi ise kendilerine girin cennete, sizin için gelecek endişesi yok, geçmişten dolayı hüzün duymakta size yaraşmaz. Yani geçmişten dolayı hüzün de duymayacaksınız. Denilen kimseler bunlar değil mi diye soracaklar. Yani siz Allah’ın rahmetine yemin billah ulaşmayacaksınız diyordunuz dünyada iken, buyurun, şimdi kim ulaştı, kim ulaşmadı. Haydi diyecekler gösterin.

Değer yargısı alt üst olunca öyle olur. Hakk batıl, batıl Hakk. Yanlış doğru, doğru yanlış. Güzel çirkin, çirkin güzel görünür. İşte bu gerçeğe ihanettir. Gerçeğe ters bakmak, gerçeğe ihanet etmektir. Onlar da ters bakacaklar gerçeğe. Onun için ahirette her şey doğru görüldüğü için artık görecekler, ama faydası olmayacak.

50-) Ve nada ashabün nari ashabel cenneti en efiydu aleyna minelmai ev mimma razekakümüllah* kalu innAllâhe harramehüma alel kafiriyn;

Nâr (ateş – radyasyon) ehli, Cennet halkına: “O sudan (ilimden) veya Allâh’ın sizi rızıklandırdıklarından (cennet yaşamını oluşturan kuvvelerden) bizim üzerimize de akıtın” diye nida ettiler… (Cevaben): “Muhakkak ki Allâh onları, hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine haram kılmıştır” derler. (A.Hulusi)

50 – Ashabı Nâr da ashabı Cennete şöyle bağırış maktadırlar: lütfen suyunuzdan veya Allâhın size merzuk kıldığı nimetlerden biraz da bizlere dökün» onlar da demektedirler ki: doğrusu Allâh, bunları kâfirlere harâm etti. (Elmalı)

Ve nada ashabün nari ashabel cenneh ve ateş yolcuları cennet yolcularına seslenecekler; en efiydu aleyna minelmai ne olur üzerimize bir parça su dökün, ev mimma razekakümüllah ya da Allah’ın size bahşettiği rızklardan bize de verin..!

kalu innAllâhe harramehüma alel kafiriyn; Diğerleri diyecek ki; Unutmayın ki Allah inkarda direnenleri her ikisinden de mahrum bırakmıştır.

Dini, bir kültür olarak anlayanlar, aynen işte burada söylendiği gibi. Allah onları inkarda direnenler olarak niteliyor ve inkarda direnenlerin ahirette herhangi bir nasibi olmayacak diyor.

51-) Elleziynet’tehazu diynehüm lehven ve le’iben ve ğarrethümül hayatüd dünya* fel yevme nensahüm kema nesu lıkae yevmihim hazâ, ve ma kânu Bi âyâtina yechadun;

Onlar, Din anlayışlarını (hakikat ve sistem – Sünnetullâh ilmini) eğlence ve oyuna çevirmiş, (sefil) dünya hayatına aldanmış kimselerdir… Onlar bugünlerine kavuşacaklarını unuttukları gibi; delillerimizi nasıl bile bile inkâr ediyorlardıysa; biz de bugün onları unuturuz! (A.Hulusi)

51 – O kâfirlere ki oyunu, eğlenceyi kendilerine din edindiler, ve o Dünya hayat kendilerini aldattı, onlar bu günlerine mülâki olacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi inkâr ettikleri gibi biz de bu gün onları unutacağız. (Elmalı)

Elleziynet’tehazu diynehüm lehven ve le’iben ve ğarrethümül hayatüd dünya Onlar ki dinlerini oyun ve eğlenceye çevirip dünya hayatının albenisine kapılmıştılar cevabını verecekler. İşte bunun için ahirette mahrum bırakılacaklar. Neden mahrum bırakılmışlar diye sorulunca onlar; Çünkü dini bir kültür, bir adet bir gelenek, bir baba mirası olarak anladılar. Din hayatın ta kendisi idi, ama onlar dini hayatın aksesuarı olarak algıladılar.

Dini adetleştirdiler onlar. Dini, yaptırım gücü olmayan bir hobiye, ya da müzelik bir antikaya çevirdiler. Onun için dini oyun ve eğlenceye dönüştürdüler.

Allah bu tipler için bunu söylüyor. Dinlerini ciddiye almayanlar, o sebeple “Ben de Müslüman’ım.” Diyene sorulacak ilk soru; “Ciddi misin?” sorusudur. Derim her zaman.

fel yevme nensahüm kema nesu lıkae yevmihim hazâ, ve ma kânu Bi âyâtina yechadun; Dahası onlar bu hesap gününün gelip çatacağını unuttular ve mesajlarımızı nasıl inkar ettilerse, biz de bugün onları unutulmaya mahkum edeceğiz.

52-) Ve lekad ci’nahüm Bi Kitabin fassalnahü alâ ılmin hüden ve rahmeten likavmin yu’minun;

Gerçek ki onlara, iman eden topluluğa rahmet ve hidâyet kılavuzu olacak, ilime dayanan ayrıntılı bir BİLGİ kaynağı getirdik. (A.Hulusi)

52 – Filhakika biz onlara öyle bir kitap gönderdik ki iman edecek her hangi bir kavme bir düsturu hidayet ve rahmet olmak için tam bir ilim üzere onu fasıla fasıla ayırt ettik. (Elmalı)

Ve lekad ci’nahüm Bi Kitabin fassalnahü alâ ılmin hüden ve rahmeten likavmin yu’minun; Zira biz onlara; İnanmaya gönül bir toplum için bir yol haritası; Hüden, ve rahmet pınarı ve rahmeten olan bilgiye dayalı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitap iletmiştik. Yani mazeretleri geçerli olmayacak. Daha önce biz onlara bu mesajı iletmiştik diyeceğiz. Yani onlar bilmiyorduk diyemezler.

Alâ ılmin ibaresine dikkat, bir bilgiye dayalı. Hidayette, rahmette ancak bilgiye dayalı olarak oluşur. Cehaletin olduğu yerde ne hidayet vardır, ne rahmet vardır. İşte burada ki; Alâ ılmin in anlamı da budur.

53-) Hel yenzurune illâ te’viyleh* yevme ye’tiy te’viyluhu yekulülleziyne nesuhu min kablü kad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk* fehel lena min şüfe’ae feyeşfe’u lena ev nureddü fena’mele ğayrelleziy künna na’mel* kad hasiru enfüsehüm ve dalle anhüm ma kânu yefterun;

Sadece tevilini (kesin anlamını) bekliyorlar? O’nun tevilinin açığa çıktığı süreçte, daha önce onu unutmuş olanlar şöyle derler: “Gerçekten Rabbimizin Resûlleri Hakk’ı getirmiş… Acaba bizim için şefaatçilerden var mı ki, bize şefaat etsinler yahut döndürülelim de (daha önce) yaptıklarımızın gayrını yapalım!” Onlar gerçekten nefislerini hüsrana uğrattılar ve var sandıkları şeylerin boş olduğunu gördüler! (A.Hulusi)

53 – Onlar hele bakalım nereye varacak diye onun ancak tevilini gözetiyorlar, onun tevili geleceği gün önceden onu unutmuş olanlar şöyle diyecekler hakikat rabbimizin Peygamberleri hakkı tebliğ etmişlermiş, bak şimdi bizim şefaatçilerden hiç biri var mı ki bize şefaat etsinler? Veya geri döndürülür müyüz ki yaptığımız işin gayrisini yapsak? Yok doğrusu nefislerine yazık ettiler ve o iftira ettikleri şeyler onlardan gaip olup gittiler. (Elmalı)

Hel yenzurune illâ te’viyleh Şimdi onların, o günün ne demeye geldiğinden başka bir şeyi bekleme haklarımı var. O günün, yani hesap gününün ne demeye geldiğini beklesin onlar. Başka bir şey beklemesin. Rahmet beklemesin, yön göstericilik beklemesin, o bitti. Hele cennet, hiç beklemesinler. Onların bekleyeceği tek bir şey kaldı. O günü biz söylüyorduk dünyada iken. O günün dehşetinden korkun diyorduk. Öyle korkun ki o günün dehşetinden, beşikteki bebelerin saçını ağartır o günün dehşeti.

Evet, Kur’an ın ifadesi bu. Müzemmil suresinde; Beşikteki bebelerin, beşik bebelerinin saçını ağartan o günün dehşetinden nasıl oluyor da korkmuyorsunuz. (Müzemmil/17) diyor Kur’an soruyor. Artık o günün ne demeye geldiğini anlay6acağınız saati bekleyin. Başka bir şey bekleyemezsiniz.

yevme ye’tiy te’viyluhu yekulülleziyne nesuhu min kablü kad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk Onu vaktiyle göz ardı eden kimseler, onun ne demeye geldiği açıklandığı gün diyecekler ki; Doğrusu Rabbimizin elçileri bize hakikati söylemişlerdi. Yeryüzünde Allah’ın elçileri bize hakkı söylemiştiler. Ama biz onu göz ardı ettik. İtirafında bulunacaklar.

Tabii Allah’ın elçilerinin mesajı kendilerine ulaşanlar; ve men beleğ a (En’am/19)var ya, bu mesajın kendisine ulaştığı kimseler, bununla mükellef olacaklar ve onlar bu itirafı da yapacaklar.

Hesap günü inancı değerli Kur’an dostları, adalet duygusunun garantisidir. Hesap gününe iman etmeyen, adaleti inkar ediyor demektir. Çünkü yaptığınızın hesabını vermeyecekseniz eğer neden adil olacaksınız ki? İnsanda ahlaki davranış güdüsü, ahlaki davranma yeteneği adalet duygusu olmadan nasıl gerçekleşir, nasıl gelişir. Hesap gününü bir hatırlatış olan bu ayet aslında eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeye bir davettir. İnsana eylemlerinin sorumluluğunu üstlen öyle yap deniliyor.

Aslında insanın iradesi kısıtlanmıyor. Allah verdiği iradeye şöyle hitap ediyor; Tamam, tercihinde hürsün, özgürsün. Fakat sonuçlarına da katlanmak şartı ile. Onun için bu ayet aynı zamanda insana sorumluluk bilincini hatırlatan bir mesaj.

fehel lena min şüfe’ae feyeşfe’u lena onlar diyecekler ki acaba şimdi bizden yana aracılık yapacak birileri var mı? Haydi; feyeşfe’u lena hadi bizi kayırsalar ya, bize aracılık yapsalar ya. Yani şimdi değilse ne zaman işe yarayacak o uğruna baş koyduğumuz sahte tanrılar, yalancı totemler, o sahte önderler, sahte liderler, falanlar, filanlar, kendisi bize yardım edecek diye arkasına düştüklerimiz, eteğinden tuttuklarımız, bizi omzuna alıp ta geçirecek dediklerimiz, hani neredeler. Diyecekler onlar. Hadi bize şefaat etseler ya, hadi bizi kayırsalar ya diyecekler.

feyeşfe’u lena kayırıcı aramak sorumluluğu üstlenmemenin kaçamak yoludur. İşte bu ibarenin de bize verdiği hakikat budur.

Ahirette bir kayırıcı aramak; İnsanların eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmemek için bir kaçamaktır. Kaçamak yapmaktır. Onun için Kur’an şiddetle böyle bir tavrı reddediyor.

ev nureddü fena’mele ğayrelleziy künna na’mel ya da; geri dönülmemize izin verilse de şimdiye kadar yaptıklarımızdan başka türlü davransak olmaz mı diyecekler. Yine olmayacak bir şey isteyecekler.

Aslında bunda da samimi değiller. Çünkü eğer geri dönmek isteselerdi, dünya hayatında geri dönebilirlerdi. Tevbe geri dönüştür. Tevbe günahtan dönüştür. Tevbe, istiğfar, hatadan geri dönmektir. Geri dönmek isteselerdi ömür boyu Allah’ın tevbe kapısı açıktı, dönerlerdi ve Allah’ta silerdi, silebilirdi. Rahmeti genişti O’nun. Onun için;

Kul ya ‘ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim lâ taknetu min rahmetillâh De ki ey hayatını harcayan, hayatını israf eden, hayatını bozuk para gibi harcayan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. innAllâhe yağfiruzzünube cemiy’a Hiç kuşkunuz ki Allah günahların tamamını affedebilir. inneHU “HU”vel ĞafûrurRahıym; (Zümer/53)çünkü O çok bağışlayan ve rahmet kaynağı olandır. Diyordu Allah.

Ama onlar geri dönmediler. Geri dönüşün olmadığı bir yerde geri dönmek isteyecekler.

kad hasiru enfüsehüm doğrusu onlar kendilerini bu şekilde aldatmış olacaklar. ve dalle anhüm ma kânu yefterun; ve uydurdukları kuruntu aracılar kendilerini yüz üstü bırakacak. Falancalar yardım edecek, feşmekanlar bize yetişecek dedikleri hiç kimse orada kendilerine yardım edemeyecek. Aksine herkes birbirinden kaçacak.

54-) İnne Rabbekümullâhulleziy halekas Semavati vel Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arşi yuğşil leylen nehare yatlubuhu hasiysen veşŞemse velKamera venNücume musahharatin BiemriHİ, ela leHUl halku vel emr* tebarekâllahu Rabbül alemiyn;

Muhakkak Rabbiniz O Allâh’tır ki, semâlar ve arzı altı aşama sürecinde yarattı, sonra Arş’a istiva etti (sonra onlar üzerinde dilediğince tasarrufa başladı)… Geceyi hızla takip eden gündüze, gecenin örtüsünü bürür… Güneş, Ay, yıldızlar hükmünü yerine getirir… Kesinlikle bilin ki, yaratma da O’na aittir, hüküm de! Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir! (A.Hulusi)

54 – Filvaki’ rabbiniz o Allah dır ki Gökleri ve Yeri altı gün içinde yarattı, sonra Ârş üzerine istiva buyurdu, geceyi gündüzü bürür, o onu kışkırtarak takip eyler, güneş ve ay ve bütün yıldızlar emrine müsahhar, bak halk onun, hüküm onun, evet o rabbül’âlemin olan Allah ne ulu!.. (Elmalı)

İnne Rabbekümullâh kuşkusuz sizin rabbiniz Allah’tır.

elleziy halekas Semavati vel Arda fiy sitteti eyyamin gökleri ve yeri 6 devrede yaratan ve sınırsız güç, fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arş sonra arşa yani sınırsız kudret ve kuvvet makamına kurulan O’dur.

Buradaki  fiy sitteti eyyam 6 gün ibaresi, sözcüğünde geçen gün Kur’an da farklı farklı zaman parçaları için kullanılmış ki bizim bildiğimiz güneş ve ayın hareketlerinden, yeryüzünün hareketlerinden oluşan kozmolojik, astronomik gün değildir. Çünkü Allah için böyle bir günün hükmü, standartlığı yoktur. Dolayısıyla Kur’an da gün ifadesi ile an, zaman, her türlü zaman parçası ifade edilir ve burada ki sümme den yola çıkarak müfessirler farklı zaman aşamaları, farklı zaman dilimleri anlamına almışlar. Onun için;  fiy sitteti eyyamin ibaresi burada; 6 aşamada, 6 merhalede anlamına alınmalıdır.

Buradaki arş’ta tüm müfessirlerin ittifakla sabit olan görüşü bir mecazdır, Allah’ın kudret ve kuvvet makamına, yani taht, kuvvet ve kudretine bir simge olarak kullanılmıştır.

yuğşil leylen nehare yatlubuhu hasiyse Gündüzü aralıksız kovalayan, gece ile örten O. veşŞemse velKamera venNücume musahharatin BiemriHİ, Güneşi, ayı, yıldızları emrine amade kılan O.

ela leHUl halku vel emr bakın, yalnız O’na aittir bütün yaratılış ve mutlak ibare.

tebarekâllahu Rabbül alemiyn; Alemlerin rabbi Allah pek yücedir.

Neden böyle ahiretten bir çok sahnenin anlatıldığı bir ayetler grubunun ardından Allah’ın böylesine gücüne, kuvvetine, yaratışına ve emrine dikkat çeken bir ayet geldi derseniz; İşte böyle bir Allah insanın istikbaline de el koyacak olandır. Siz yerleri ve gökleri yaratan ve hükümranlık tahtına kurulan, hükümranlığı, gücü her şeyi kapsayan böyle bir Allah’ın gücünün dışında kalacağınızı, hakimiyeti dışında kalacağınızı, O’nun dışında bir istikbal tasavvuru mu tasarlıyorsunuz. Yanılıyorsunuz diyor. İstikbalinizi Allah’ın bizim için dilediği mutluluk, saadet yolu olan cennet olması nayazıyla..!

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 05 Ağustos 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: