RSS

İslamoğlu Tef. Ders. A’RAF SURESİ (85-126)(54)

12 Ağu

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Sevgili Kur’an dostları bugünkü dersimize A’raf suresinin 85. ayeti ile devam ediyoruz.

Hatırlayacaksanız geçen dersimizde Nuh peygamberin, Salih peygamberin kavimlerine ilettiği ebedi risaletin tebliğini işlemiştik. Kur’an önceki peygamberlerin kavimleri tarafından nasıl karşılandığını sevgili efendimiz A.S. a aktararak adeta şunu söyler;

İnsanlık iki çizgiden oluşur. Birinden Nur akar, diğerinden kir. Birinden Hakk akar, diğerinden batıl. Bu iki çizgi hiçbir zaman, insanlığın hiçbir döneminde değişmedi ve senin içinde, senin çağın içinde, senin kavmin içinde geçerlidir, senden sonrakiler içinde. İşte o nedenle tarihin içerisinden senin önüne açtığımız şu sahneden insanlığın bu ezeli iki çizgisinin sana kadar nasıl geldiğini al, seyret dercesine gözümüzün önüne sermekte ve yeni bir sahne açarak meyden ve onlara gönderilen Şuayip peygamberin kıssasını sunmakta.

85-) Ve ila Medyene ehahüm Şü’ayba* kale ya kavmı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm feevfül keyle vel miyzane ve lâ tebhasünNase eşyaehüm ve lâ tüfsidu fiyl Ardı ba’de ıslahıha* zâliküm hayrun leküm in küntüm mu’miniyn;

Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (irsâl ettik)… (O da): “Ey halkım… Allâh’a kulluk edin… O’nun gayrından bir ilâhınız yoktur… Size Rabbinizden apaçık kanıt geldi… (Artık) ölçmeyi ve tartmayı tam yapın… İnsanların hakkını vermemezlik etmeyin… Düzenin kurulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın… Eğer iman ediyorsanız, böylesi sizin için daha hayırlıdır.” (A.Hulusi)

85 – Medyen kavmine de kardeşleri Şuayb Peygamberi: Ey kavmim, dedi: Allaha kulluk edin, ondan başka bir ilâhınız daha yok, işte size rabbinizden bir beyyine geldi, artık kileyi, teraziyi tam tutun, nâsın eşyasına haksızlık etmeyin, yer yüzünü ıslahından sonra yine fesada vermeyin, bana inanırsanız bu söylediklerim sizin için hayırlıdır. (Elmalı)

Ve ila Medyene ehahüm Şü’ayban Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.

Meyden, bugünkü Akabe körfezinin Ürdün sınırları içerisinde yer alan Akabe körfezinin batısına düşen bir bölge. Antik bir kent. Ki Meyden hakkında kadim tarihçiler; Josefhus, Osebirus ve Batlamyus gibi meşhur, kadim tarihçiler bilgi verirler. Böyle bir kentin hatta bu kentin de içinde olduğu bir medeniyetin varlığını tarihsel olarak sunarlar.

Dolayısıyla böyle bir kentten söz etmese de Ahdi kadim, yani Kitab-ı Mukaddesteki yer alan Tevrat dediğimiz ahdi kadim Meyden veya Midyan isimli bir kabileden bahseder. Ki bu kabilenin soy kütüğünün ulaştığı büyük atası, Hz. İbrahim’in bizim pek duymadığımız bir hanımından olan oğlu Midyan’a kadar uzanır.

Muhtemeldir ki Hz. İbrahim’in torunlarından bir boy bu bölgede bir uygarlık kurmuşlar ve bu uygarlık git gide zaman içerisinde putperest bir inanca sapmış ve işte bu sapma sonucunda azmışlar ve rabbimiz onları da bir peygamberi aracılığı ile uyarmıştır.

İşte onlara gönderilen peygamber Şuayip peygamber. Ki biz Şuayip peygamberi Hz. Musa’nın kayınpederi olarak tanıyoruz yine Kur’an da, Hz. Musa’ya kızlarını veren bir peygamber, ki Şuayip peygamber ahdi kadimde Jihro, ya da yihro olarak anılır.

kale ya kavmı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU Şuayip onlara dedi ki; Ey kavmim yalnızca Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yok.

Bu ibareyi hatırlıyorsunuz değil mi? Şuayip peygamberden önceki tüm peygamberler ve sonraki tüm peygamberler de aynısını söylemişti. Aslında Kur’an bu ibareyi Nuh peygamberin, Hud peygamberin, Lut peygamberin, Şuayip peygamberin, Salih peygamberin ağzından aynı nakletmekle, birbirinin tıpkısı olarak nakletmekle bize bir tekrar sunmuyor. Bize şunu söylüyor; Hakikat değişmedi. İnsanlığın ezeli hakikati değişmedi.

Onun için zaman değişti, mekan değişti, insan değişti, isim değişti, peygamber değişti, kitap değişti ama hakikat değişmedi. Kur’an ın söylediği bu. Onun için affedersiniz nakarat sunmuyor bize Kur’an bunları aynen naklederken. Bir şeyi söylüyor, ebedi hakikat değişmez. Tevhidin hakikati değişmez. Adaletin kuralları değişmez. Özgürlüğün yasası değişmez.

kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm Devam ediyor Şuayip peygamber söylemeye; Size rabbinizden hakikatin apaçık belgeleri gelmiştir. Diyor. feevfül keyle vel miyzan artık her şey de ölçü ve tartıyı gözetin diyor Şuayip peygamber. Her şeyde; feevfül keyle vel miyzan ölçüyü ve tartıyı gözetin.

Buradan yola çıkarak birazda eskiden anlatılanlardan mülhem olarak müfessirler, bu kavmin en büyük sapmasının, ticaretle uğraşan bir kavim olması hasebiyle ölçü ve tartıda sahtekarlık yapması, adaleti gözetmemesi olduğunu söylerler. Fakat buradaki bu muhteşem ibareyi sadece ticari bir teraziye indirmeyi gönlüm razı olmuyor. her şeyde ölçü ve tartıyı gözetin diye çevirmemin sebebi de bu.

Aslında ölçüsüzlük ve tartısızlık sadece ticari alanda geçerli değil. Hatta en büyük ölçüsüzlük belki zihinde yapılan, değerlendirmede yapılan, inançta yapılan ölçüsüzlük. Onun için hemen bir üstte Şuayip peygamberin kavmine ilk uyarısı olan ma leküm min ilâhin ğayruHU sizin ondan başka tanrınız yok derken aslında bir ölçüye davet etmiyor muydu. Aslında en büyük ölçüsüzlük, en büyük sahtekarlık Allah’ın hakkını Allah’tan başkasına vermeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarından birini O’ndan başkasına yakıştırmaya kalkmak değil miydi.

Bir insanın akıl terazisi bundan daha yanlış nasıl tartabilir. Onun için her şeyde ölçüye ve tartıya riayet edin, adil olun. Allah’ın hakkını ikrar edin, iman budur. Allah’ın hukukuna geçmeyin. Kendi haddinizi de bilin, haddinizi çiğneyip de ölçüsüzlük yapmayın. Aklınızı vahyin terazisinde tartın, vahyin ölçüsünü gözetin. Eyleminizi de vahyin terazisinde tartın, ona göre amel edin.

Allah’ın terazisinde yaptığınız eylem nasıl bir karşılık bulur, kaç gram gelir, ölçü bu. feevfül keyle vel miyzan işte bu müthiş hakikati söylüyor bu küçük cümlecik.

ve lâ tebhasünNase eşyaehüm insanları, hakları olan şeylerden yoksun bırakmayın.

Bütün bunlardan yola çıkarak kısacık iki kelime ile özetleyebiliriz. Adil olun. Diyor yani. Adil olun..! Adalet her bakımdan her şeyde ölçülü hareket etmek.

Peygamberlerin 3 temel konudaki görüşleri değişmez. Tevhid, adalet, özgürlük. Bu 3 temel konuda nübüvvetin tüm mirası aynı temeller üzerinde yükselir. Onun içinde burada ifade edilen şey, diğer peygamberlere ifade edilen şeyle aynı temel üzerindedir. Çünkü adalet, tevhid ve özgürlük çağrısı; bir zamanla, bir zeminle, bir isimle, bir uygarlıkla sınırlı değildir evrenseldir. Mekke’de olsun, Medyen’de olsun ne fark eder. Angola’da olsun, Ankara’da olsun ne fark eder. Onun için tevhid, adalet, özgürlük; zaman ve zeminler üstü esas değerlerdir.

ve lâ tüfsidu fiyl Ardı ba’de ıslahıha ve iyi bir düzene sokulmuşken yeryüzünde fesat çıkarmayın.

Devam ediyor sevgili Şuayip peygamber ve diyor ki; Bir düzene sokulmuşken yeryüzünü düzensiz hale getirmeyin, düzenini bozmayın diyor.

Aslında bunlar birbirinin devamı. Akide de ölçüyü kaçırırsanız, hayatta ölçüyü kaçırırsınız. Hayatta kaçırırsanız, dinde kaçırırsınız. Dinde kaçırırsanız ticarette zaten kaçırırsınız. Yani doğru tartmayan akıl teraziniz, elinize doğru emir vermediği için terazide de doğru tartmamaya başlarsınız. Bu doğaldır. Asıl bu yaranın, bu hastalığın temeli akide de başlar, yürekte başlar. Yürek teraziniz doğru tartmıyor çünkü. Yürek teraziniz doğru tartmıyorsa akıl teraziniz niye doğru tartsın. Doğru inanmadınızsa doğru düşünmezsiniz. Akıl teraziniz doğru tartmayınca, bunlar silsile terazilerdir, eylem terazinizde doğru tartmaz. Ve dolayısıyla sonuç ne olur; işte buradaki gibi düzene sokulmuşken yer yüzünü ifsat edersiniz. Bunu diyor yani ayet. İşte tefsir de budur zaten.

Allah her şeyi ölçülü yaratmıştır. Demek değil mi bu? Düzene sokulmuşken, yani bir ölçüye yerleştirilmişken, Allah terazisinde tartılmışken her şey, siz Allah’ın kendi terazisinde tartarak yerleştirdiği şeyleri birbirine katıp karıştırmayın.

Eksiltip artırmayın. Yasakları artırmayın. Allah terazisinde tartmış ve o kadar yasak koymuşsa, bir fazla koymayın. Ölçüyü bozarsınız. Allah’ın terazisinde inanılacak maddeler eğer şu kadarsa, onun üstüne bir fazla koyarsam daha fazla inanmış olurum demeyin. Ölçüyü kaçırırsınız. Hayır daha fazla inanmış olmazsınız. Fazla inanç karın mı ağrıtır demeyin. Evet, kalp ağrıtır. Onun için ölçüyü kaçırmayın. Bu en sonunda uygarlığın yıkımına, yeryüzündeki imarın yok oluşuna neden olur. Yani yer yüzü fesada gidiyor, toplumlar ahlaki bir bozulmaya uğruyor. Çöküyorsa ahlaki açıdan işte süreç böyle işliyor. Yani akidede ki ölçüsüzlük ondan sonra düşünceye, ondan sonra eyleme ve ondan sonra topluma yayılıyor bireyden ve toplum çöküyor. Burada söylenen de budur ve burada hikmet ve zulüm tarif ediliyor. Aslında hikmet ve zulüm açıklanıyor.

Hikmet; bir şeyi yerine koymak. Zulüm, bir şeyi yerinden etmek. Allah’ın koyduğu yerden etmek bir şeyi, ona zulmetmiş olursunuz. İşte ölçüsüzlük.

Allah’ın koyduğu yerden ederseniz bir şeyi, üç kere zulmedersiniz.

1 – O yere zulmedersiniz.

2 – Allah’ın koyduğu o şeye zulmedersiniz.

3 – Onu yerinden edince bir başka şeyi oraya koyacaksınız, ona zulmedersiniz.

Dolayısıyla burada sonuç olarak toplumsal bir bozulmaya sebep olursunuz.

zâliküm hayrun leküm in küntüm mu’miniyn; Bütün bunlar sizin hayrınızadır.

Dikkat edin çok farklı bir çeviri yapıyorum burada, yapacağım; Tabii ki eğer Allah’a güveniyorsanız. İnanıyorsanız diye çevirmedim.

GÜVENİYORSANIZ.

Niçin?

Çünkü iman, güven esasına dayanır. Allah’ın sizin için istediğinin, sizin hayrınıza olduğunu bilmeniz, Allah’a güvenmenizle mümkündür. İşte Allah’a imanın üst değeri, güvendir. Güvenmeyen nasıl inansın. Yarabbi, senin dilediklerinin benim hayrıma olduğuna ben güveniyorum. Dedikten sonra iman başlar.

İman ettim ama sana güvenmiyorum diyen birinin, nasıl iman ettiğini düşünebiliyorsunuz. Böyle bir iman, yumurtasız bir omlete benzemez mi. Yani yumurtasız omlet olur mu. Onun için Allah’ın El Mü’min ismi de Haşr suresinin son ayetindeki el Mü’min ismi da aslında teolojik manada imana değil, ahlaki manada güvene tekabül eder. Güvenen ve güvenmeyi isteyen, güvenilmeyi isteyendir. Onun için ben ayetin bu sonunu böyle çevirmeyi daha uygun buldum. Ayetin meramına ve maksadına daha uygun buldum.

Tabii ki Allah’a güveniyorsanız eğer, ne için? Allah sizin için hayır diler. Buna güveniyorsanız Allah’ın emirlerine amade olursunuz. Ya rabbi sen istemişsen benim için istemişsindir. Senin için değil. Bundan çıkarı olan benim ya rabbi demişsen, güveneceksin. O zaman eğer güvenirsen imanın ahlaki karşılığı olan Allah – insan ilişkilerinde güven üzerine oturtmuş olursun. Allah – insan ilişkileri eğer Allah’a güven üzerine oturmuyorsa, sonuçta iddia olsa da iman olmaz. O benim hayrımı ister. O benim hep iyiliğimi ister. Çünkü  o beni sever. İşte güven budur. İşte imanın temeli budur.

86-) Ve lâ tak’udu Bi külli sıratın tu’ıdune ve tesuddune an sebiylillâhi men amene Bihi ve tebğuneha ‘ıveca* vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm venzuru keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;

“Tehdit ederek, iman edenleri Allâh yolundan alıkoyarak ve o yoldan sapmalarını isteyerek, inananların yolunu kesmeyin! Düşünün ki siz az idiniz, (O) sizi çoğalttı… Bir bakın nasıl oldu fesat çıkaranların sonu!” (A.Hulusi)

86 – Hem öyle tehdit ederek her caddenin başına oturup da Allahın yolundan ona iman edenleri çevirmeyin ve yolun çarpıklığını arzu etmeyin, düşünün ki vaktiyle siz pek az idiniz, öyle iken o sizi çoğalttı ve bakın o müfsitlerin akıbeti nasıl oldu? (Elmalı)

Ve lâ tak’udu Bi külli sıratın Devam ediyor Şuayip peygamber: Daha doğrusu bir güzel insan, insanlığın ufuklarından biri, insan güzellerinden bir peygamber. Tarihin her döneminde toplumların başına gelebilecek sapmalara nasıl muamele edilmesi gerektiğini bize öğretiyor. Kur’an da bu örneği kendisine alıp naklederek ebedileştiriyor. Bir örnek olarak sunuyor. Onun için ben şu anda tarihte geçmiş bir olayı okuyor hissine kapılmıyorum. Aksine Kur’an bu örneği bize aktarmışsa, buna benzer olaylar hep olacak diye okuyorum. Öyle algılıyorum. Lütfen hepiniz öyle algılamaya çalışın ve Şuayip peygamberin dilinden şu ebedi uyarıyı, hakikatleri bu gözle dinleyin, bu kulakla dinleyin.

Ve lâ tak’udu Bi külli sıratın bir de hakka varan her yolun kenarına kurulup, pusu kurup belki de, tu’ıdune ve tesuddune an sebiylillâhi men amene Bihi ve tebğuneha ‘ıveca O’na iman eden kimseleri türlü tehditlerle Allah’ın yolundan döndürmeye ve onu eğri büğrü göstermeye kalkmayın.

Evet, pusu kurmak, çok ilginç, size hatırlatmadı mı bir ayeti, hem de bu surede bir ayeti. 16. ayeti. Çok ilginç hemen hemen benzer bir muhtevada yer alan bir ayeti. Ama 16. ayetin öznesi şeytan. Haa..! Demek ki insanlardan bir kısmı şeytanın rolünü oynuyorlar. Aslında şeytan onlar. Onun için 16. ayetle bu ayetin muhatabı olan kimseleri özdeşleştirebilirsiniz.

 feBima ağveyteniy.. diyordu değil mi? Sen beni yolundan saptırdığın için leak’udenne lehüm sıratakel müstekıym; ben de senin Sırat-ı Müstakimine oturacağım dosdoğru yoluna, geleni geçeni saptıracağım. Diyordu. Bakın, sırat-ı Müstakime oturuyor Kur’an. Oturuyor dosdoğru yola oturuyor. Yola oturulur mu, Yolda yürünür. Yolda yürümüyor, doğru yola eğri oturuyor. Oturuş amacı da çok ters, gelen geçenin ayağına çelme takmak için. Onun için işte şeytanın görevini üstlenenlere hitap ediyor Şuayip peygamber burada.

Ve, Şuayip peygamberin hitap ettiği bu toplumu bugün de görürsünüz. Buna benzer insanları, buna benzer grupları buna benzer kitleleri bugünde görebilirsiniz. O tarihe gitmenize hiç gerek yok. Dolayısıyla çok tanıdık geliyor aslında değil mi Şuayip peygamberin hitap ettiği bu suç bu sapma, çok tanıdık geliyor.

Tabii ki iyilik kötülükle beraber kıyamete kadar devam edecek. Onun içim iman sürdüğü sürece şeytan da var olacak ve bu ikisinin mücadelesi hiç bitmeyecek. Bu mücadelenin sürebilmesi için zaten kötülüğün var olması lazım. Kötülüğün olmadığı bir yerde, kötülükle savaştan söz edilemez. Onun için insan imtihan dünyasında ise, sınav verecekse, Allah’a sınav verecekse, hesap verecekse mutlaka bu savaşta hangi tarafta olduğunu belli etmek zorunda. Ve tabii ki iki taraf olmak zorunda. İşte bir tarafın, yani Hakk tarafının batıla söylediği şeyler bunlar ve devam ediyor uyarı;

vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm peygamberlerin sapmış toplumlara olan uyarı metodundan yola çıkarak bir Müminin muhataplarına nasıl bir üslupla konuşması gerektiğinin yöntemini de burada görüyoruz. Bakın Şuayip peygamber topluma Allah’ın verdiği nimeti hatırlatıyor. Daha doğrusu sapmanın temelinde yatan sebebi gösteriyor. Şükürsüzlük, yani nimet azgınlığı. Elinizdeki değerlerin Allah’tan bağımsız olduğunu düşünmekle bu hale düştünüz demek istiyor. Onun için de şöyle diyor.

vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm ve hatırlayın ki siz azınlık iken sizi çoğalttı. Yani siz hakikaten eğer Ahdi kadimde ifade edildiği gibi Midyan, yani Meyden, Hz. İbrahim’in çocuklarından biri ise, Hz. İbrahim unutmayın ki bir ülkeden tek başına küfre, şirke baş kaldırdığı için kovulmuş bir garip idi ve öyle bir garibin çocuklarından medeniyetler kuran toplumlar çıkardı Allah. Nasıl unutursunuz bunu.

venzuru keyfe kâne akıbetül müfsidiyn; İşte fesatçıların akıbetini görün. Nasıl olurmuş fesatçıların sonu. Görmediniz mi daha önce Kur’an onları bir bir saymadı mı, saymıştı değil mi..! Kimi saydı? Salih peygamberi saydı, Nuh peygamberi saydı Kur’an..! Onun için onları unutmayın. Onları görün ve şimdi de ki Lut peygamberi saydı, ve arkasından, 3 peygamberin öyküsünün ardından Şuayip peygamberi saydı.

Sizden öncekilere Allah nasıl davrandı ise, yasasını sizin için bozacak değil elbette. Onun için unutmayın tarihin yasası aynı işler. Bozulma eğer aynı gerçekleşirse, akıbette aynı olur. Onun için tarihin yasasına dikkat edin diyor Kur’an bu örneklerde. Yasa sizin için bozulmaz. Önce bir toplum baş kaldırır, nimetlere gark olur, nimetleri Allah’tan bağımsız değerlendirir. Allah’tan bağımsız değerlendirmeye başlayınca Allah’a sırt döner, kendi kabiliyeti ve fazileti sonucunda elde ettiğini zanneder, bu nimetleri çar çur etmeye başlar. Şükür duygusu olmadığı için korkunç bir ahlaki yozlaşma başlar. Elindeki nimetleri israfa yönelir ve hiçbir kaynak sınırsız olmadığı için israf edilen mutluluk ta dahil israf edilen nimet çabuk tükeneceği için toplumsal bir çöküş başlar, Ahlaki yozlaşma başlar, toplum içten çürür ve bir de bakmışsınız ki o görkemli uygarlık yok oluvermiş.

87-) Ve in kâne taifetün minküm amenû Billeziy ursiltü Bihi ve taifetün lem yu’minu fasbiru hatta yahkümAllâhu beynena* ve HUve hayrul hakimiyn;

“Şayet sizden bir grup getirdiğim hakikate iman etmiş, bir grup da iman etmemişse; aramızda Allâh hükmedinceye kadar sabredin… O, en hayırlı hükmedendir.” (A.Hulusi)

87 – Eğer içinizden bir kısmı benim gönderilmiş olduğum hakikate inanmış bir kısmı da inanmamış ise Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin ki o, hâkimlerin en hayırlısıdır. (Elmalı)

Ve in kâne taifetün minküm amenû Billeziy ursiltü Bihi ve taifetün lem yu’minu mademki aranızda getirdiğim mesaja inanan bir topluluk yanında, inanmayan bir toplulukta var,

Evet, Şuayip peygamber bu kez düşünmeye davet ediyor. Her iki kesime de sesleniyor gibi geldi bana bu ayette. Mademki aranızda getirdiğim mesaja inanan bir topluluk yanında inanmayan bir toplulukta var, fasbiru hatta yahkümAllâhu beynena O halde Allah aramızda hüküm verinceye kadar direnin.

Direnin, iki anlamda birden kullanılmış. Hem mecazi olarak, hem hakiki olarak. Bu ayeti Şuayip peygamberin hem mümin muhataplarına hem de müşrik, kafir muhataplarına birden söylediğini düşünürsek, direnin sözcüğünü mümin muhataplarına hakiki manada, kafir muhataplarına da mecazi manada, biraz ironik bir biçimde. Hakikate karşı direnin bakalım, ne kadar direneceksiniz biçiminde söylediğini düşünmek daha uygun olur.

ve HUve hayrul hakimiyn; Zira O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

88-) Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi lenuhricenneke ya Şu’aybü velleziyne amenû me’ake min karyetina ev lete’udünne fiy milletina* kale eve lev künna karihiyn;

(Şuayb’ın) halkından, kendilerini büyük gören ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb! Kesinlikle, ya seni ve seninle beraber iman edenleri şehrimizden çıkaracağız ya da mutlaka bizim atalarımızın dinine döneceksiniz”… (Şuayb da): “İstemesek de mi?” dedi. (A.Hulusi)

88 – Kavminden büyüklenmek isteyen cumhur cemaat, ya Şuayb! katiyen, dediler: Seni de seninle beraber iman edenleri de memleketimizden çıkarırız, yahut ki sureti kati’ye de milletimize dönersiniz; ya, dedi, istemezsek de mi? (Elmalı)

Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi

Şuayip peygamber sözünü bitirdi ve muhatapları konuşuyor. Muhatapları bu kutlu insana cevap sadedinde ne diyorlar bakalım;

Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi Kavminin büyüklük taslayan seçkinleri dediler ki,

Seçkinler, her toplumun başına bela olan seçkinler çetesi. Her tarihte onlar var ve despotları yaratan da onlar. Diktatörleri çıkaranlar da onlar, o seçkinler. Çünkü onlar menfaatlerinin devamını bunda görüyorlar.

İşte onlar dediler ki; lenuhricenneke ya Şu’aybü velleziyne amenû me’ake min karyetina

Görüyorsunuz değil mi? Tüm tarih boyunca böyle olmuştur. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözünü Kur’an, tarihin bir cilvesi olarak naklediyor ve diyor ki; Ey Şuayip dediler ya seni ve beraberindeki iman edenleri yurdumuzdan sürüp çıkarırız. ev lete’udünne fiy milletina ya da bizim inanç sistemimize geri dönersin.

fiy milletina daki Milletina kelimesine dikkat edin lütfen. Bizim kullandığımız yanlış kullanımda, kullanılmıyor. Bizde millet çok yanlış bir biçimde kullanılırken, işte Kur’an millet’i böyle kullanıyor. Biz Kur’an dan aldığımız halde bu kelimeyi tahrif ediyoruz. Bizim milletimize, oysaki Şuayip peygamber de zaten o toplumun bir insanı. Ama onlar, yani Şuayip peygambere karşı çıkan müşrik, önde gelenler, seçkinler, toplumun yönetici elitleri diyorlar ki;

Bizim inanç sistemimize dön, başka seçeneğin yok. İki seçeneğin var. Ya seni çıkarırız sana inananlarla birlikte süreriz, ya da bizim inanç sistemimize dönersin. Demek ki milletin anlamı; inanç sistemi. Yani İbrahim Milletindenim der bir Müslüman. Neden? İbrahim’in inanç sistemindenim. Yani İbrahimi imana mensubum. Onun için ırkını millet zannetme şaşkınlığından insanımızı kurtarmak gerekiyor ki Kur’an ın kavramlarını tahrif etmemiş olsun.

Bakınız, yarasa tavrına bakınız. Şuayip peygambere verdikleri cevaptan yarasa tavrını çıkarınız. Işıktan rahatsız olduğu için güneşi sürgün etmeye çalışıyorlar. Yarasa ruhlu Meyden liler. Işıktan rahatsız oluyorlar, vahiy ışığından. Allah karanlıklarını aydınlatmak için bir nur yakıyor, ama onlar güneşi sürgün etmeye çalışıyorlar.

Yarasaların tümü toplansa güneşi sürgün edebilirler mi dersiniz. Edebilmişler mi dersiniz. Tarihte bunun örneği görülmüş mü dersiniz. Bakın yarasalar öldüler ama güneş hala doğmaya devam ediyor. Görmüyor musunuz. Hiç görmüyor musunuz güneşi. Aynı parlaklıkta bakın. Gözünü kapayan, dünyayı kendisine zindan eder. Hiçbir şey yapamaz güneşe. Sadece kendisine karanlık eder hayatı.

Batılın tüm zamanlarda hakka karşı, ahlaksızlığın ahlaka karşı, kötülüğün erdeme karşı tavrı, zorbalıkla yaklaşmak olmuştur. Zorbalık. İşte Hakkın tavrı açık, Size doğruyu söylüyorum dinleyin beni diyor, kulak verin. Benim yaptığım tek şey sizi hakka ve hakikate çağırmak. Zorbalık yapmıyorum. Oysa ki sizi zorla hakka getirsem eğer, sizin lehinize bir şey yapmış olacağım. Ama sizin lehinize olduğu halde yine bunu yapmıyorum. Siz ise sizin ve benim aleyhime olan bir şeyde zorbalığa kalkıyorsunuz. Bir kez değil bin kez suçlusunuz. İşte batılın tavrı hep bu olmuştur. Sürün çıkarın, vurun öldürün, söyletmen vurun. Tarih boyunca böyle.

Hakk neden zorbalığa ihtiyaç duymaz? Çünkü özü itibarıyla güçlüdür de ondan. Hakk gücünü kendinden alır. Batıl ise gücünü başka yerlerden alır. Batıl gücünü makamdan alır. İktidardan alır, silahtan alır, paradan alır, servetten alır, kalabalıklardan alır, kitleden alır. Ama Hakk gücünü özünden aldığı için haklı tek olsa da güçlüdür. Onun için İbn. Mes’ut a;

– Vel cemaah demişler, cemaat nedir?

El cemaat ve alel Hakk, velev kane vahdek.

Cemaat tek üzere olandır isterse tek ol. Diye cevap verniş. Çünkü Hakk özü itibarıyla güçlüdür. Bakınız savunan taraf iman tarafıdır, Saldırgan taraf küfür tarafıdır. Görüyorsunuz.

kale eve lev künna karihiyn; Cevap veriyor Şuayip peygamber bu zorba küfür toplumuna. Dedi ki Şuayip; Peki ya razı olmazsak, ya razı olmazsak bu teklifinize. Yani ne bu devenizi güder ne de bu diyardan gidersek, yani bu diyardan gitmeyi kabul etmezsek, devenizi de gütmeyi kabul etmezsek ne yapacaksınız..!

 89-) Kadiftereyna alAllâhi keziben in udna fiy milletiküm ba’de iz neccanAllâhu minha* ve ma yekunü lena en ne’ude fiyha illâ en yeşaAllâhu Rabbüna* vesi’a Rabbüna külle şey’in ılma* alAllâhi tevekkelna* Rabbeneftah beynena ve beyne kavmina Bil Hakkı ve ente hayrul fatihıyn;

“Allâh bizi, o asılsız din anlayışından kurtardıktan sonra, eğer sizin atasal dininize geri dönersek, gerçekten Allâh üzerine yalan uydurmuş oluruz… Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabbimiz olan Allâh’ın dilemesi hariç… Rabbimiz, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır… Allâh’a tevekkül ettik (hakikatimizdeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman ettik)… Rabbimiz, bizimle toplumumuzun arasını Hak üzere birleştir… Sen en hayırlı Fatih’sin!” (A.Hulusi)

89 – Doğrusu Allah bizi kurtarmış iken sizin milletinize dönecek olur isek bir yalan söyleyerek Allâha iftira etmiş imişiz demek olur, ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir, meğer ki rabbimiz Allah dilemiş olsun, rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmış, biz Allaha dayanmışız, ey bizim rabbimiz kavmimizle bizim aramızı Hakk ile fetih buyur, sen fatihlerin en hayırlısısın. (Elmalı)

Kadiftereyna alAllâhi keziben in udna fiy milletiküm ba’de iz neccanAllâhu minha

Allahuekber, güzel peygamber ne diyor bakınız, akla hitap ediyor yinede. Muhatapları kudurmuş bir silah gibi üzerlerine gelirken onları yine de akıllı olmaya, muhasebe yapmaya davet ederek diyor ki; Hem Allah bizi ondan kurtardıktan sonra kalkıp sizin inanç sisteminize dönecek olursak, uydurduğumuz yalanı Allah’a isnat etmiş oluruz. Yani tek telaşı, güzel peygamberin telaşı nedir biliyorsunuz, görüyorsunuz değil mi.

Tek telaşı var, Allah’a iftira etmiş olmak. Allah’ı gücendiririm diyor o zaman. Zaten siz gücendirdiniz ne oldu ki. Beni de Allah’ı gücendirmeye çağırıyorsunuz. Buna hakkınız mı var.

Bu bana çok ilginç geldi. Şöyle de diyebilirdi. O zaman Allah beni yakar. O zaman Allah’ın gazabından kendimi nasıl korurum. Ki buna benzer ibareler var başka yerlerde. Ama öyle demiyor. Allah’a iftira etmiş olmaz mıyım. Kendinden daha önce rabbinin izzetini düşünüyor. Bu çok önemli.

İşte “Allah’ta fena olmak” diyebileceğimiz hal bu. Önce Allah’ın kendisine karşı yaptığı bir eylemde alacağı tavrı düşünüyor. Benim için o önemli diyor, O’nun da bana nasıl baktığı önemli. Onun için çok ilginç.

ve ma yekunü lena en ne’ude fiyha illâ en yeşaAllâhu Rabbüna Rabbimiz Allah istemediği sürece inancınıza dönmemiz asla mümkün değil. Yine Allah’ı tek seçici ve tek ölçü olarak alıyor. Yani şunu söylüyor; İnancınıza dönmemiz mümkün değildir gibi bir şey de söylenebilir ama Rabbimiz Allah istemediği sürece neyi kastediyor?

Ben Allah’a teslim oldum. Benim özel tercihim değil veya ben size çok affedersiniz gıcık ta değilim. Yani sizden, sizin tanrınızdan, tanrılarınızdan gıcık kaptığım için onlara antipatim olduğu için veya buraya sempatim olduğu için falan değil. Bu özel zevk meselesi, özel tercih meselesi değil. Allah benim için bunu tercih etti. Onu tercih etse ben hemen seve seve onu yapardım. Ben Allah’ın tercihine ram oldum. Onun için siz keyfimden mi yapıyorum sanıyorsunuz.

Bu çok önemli. Bir insan ahlaki davranır, ahlaki davranışının temelinde sadece ve sadece pozitif çıkarlar yatar. Ahlaklı davranmak çıkarına uygundur. Bu şunu getirebilir. Bir gün çıkarına aykırı olursa onu ahlaki davranmaya kimse ikna edemez. Ama bir başkası da ahlaki davranır ve ahlaki davranışının temelinde şöyle bir felsefeye sahip; Allah benim böyle davranmamı istiyor. İşte hiçbir kimse onu hiçbir zaman, çıkarına aykırı olsa da, çıkarına uygun olsa da ahlak dışı davranmaya ikna edemez. Onun için önemlidir Allah. Onun için önemlidir iman.

vesi’a Rabbüna külle şey’in ılma Rabbinizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. alAllâhi tevekkelna ve biz Allah’a güvenmişizdir. Allah’a güvenmişizdir. Evet, evet, evet..! Çok önemli. Yani siz eğer merak ediyorsanız boyunuza, posunuza, kalabalığınıza sayınıza bakmadan bize nasıl karşı çıkıyorsunuz, bizim tanrılarımıza nasıl itiraz yükseltiyorsunuz diyorsanız eğer diyor; Bu hak ehli, biz boyumuza posumuza güvenmedik ki, sayımızı sayarak karşı çıkmadık ki. Biz Allah’a güvendik. Allah’a güvenmenin, güvenilebilecek şeyin en büyüğüne güvenmek olduğunu bildik ve iman ettikte onun için çıktık. O sebeple siz anlamıyorsunuz bizi demek istiyor burada. Anlayamazsınız da. Sizin aklınız güce erer. Siz güç önünde eğilirsiniz. Hakk önünde değil. Eğer Hakk önünde eğilseydiniz gücünüze bu kadar güvenmezdiniz.

Onun için biz Allah’a güvenmişizdir. Siz neye güvendiniz. Adeta bunu sorguluyor. Siz neye güvendiğinizi tespit edin. Ve dönüyor; Bir peygamberin, bir Hakk ehlinin, bir davetçinin en sonunda yapacağı şeyi yapıyor;

Rabbeneftah beynena ve beyne kavmina Bil Hakkı ve ente hayrul fatihıyn; Rabbimiz diyor, ellerini açıyor, Allah’a yöneliyor ve bir davetçinin son sığınağı Allah’a ve duaya sığınıyor. Duadan başka da bir şey kalmamıştır zaten.

Duaya sığınıyor, ama kendisine böyle tehditler yönelten bir sapmış toplum için onların helakine değil, yine de onlar için, onlarla hakikatin arasını açması için Allah’a yakarıyor ve diyor ki; Bizimle kavmimiz arasında Hakk ın önünü aç. En doğru çeviri böyle çeviridir diye bendeniz böyle çevirdim.

Ey rabbimiz bizimle kavmimiz arasında Hakkın önünü aç. Çünkü sen hakkın önünü açan fatihlerin en hayırlısısın. Bir peygamberin son arzusu. Bir peygamber yüreği ancak böyle bir tepki gösterir. Bu tehditlere karşı böyle insani bir tepki. Nedir bu tepkinin temeli, nedir bu duanın anahtar sözcüğü;

Fetih. Yani yürek fethi. El Fettah olan Allah’tan, ya rabbi yüreklerini aç diyor. Sen Fettah’sın. Yani ben gücümün son sınırına kadar harcadım, imanla onların arasını kavuşturamadım. İş sana kaldı. Fettah isminle aç..!

Peygamberimiz öyle diyor ya, Ve lazuri, fıtıh ül Kul’de naklediyor; Ülkeler savaşla alınır fakat Medine feth olundu.

Çok ilginç aslında biz İstanbul feth olundu zannederdik. Meğer İstanbul savaşla alınmış. Meğer Medine fetfh olunmuş. Bir kılıç kalkmadan bir ok sıkılmadan, bir hançer kınından çıkmadan Medine feth olunmuş. Bizim haberimiz yoktu Medine’nin feth olunduğundan. Öyle değil mi. Peygamber Medine’ye girmek için hangi savaşı yapmıştı? Hicretten başka bir şey mi oldu. Hayır.

İşte fetih o imiş. Yüreklerin fethi imiş. Kalplerin, gönüllerin İslam’a açılması imiş. Biz bunu fetih suresinin başındaki ayetlerden de öğrenmiyor muyuz.

90-) Ve kalel meleülleziyne keferu min kavmihi leinitteba’tüm Şu’ayben inneküm izen lehasirun;

Halkından hakikat bilgisini inkâr eden ileri gelenler: “Eğer Şuayb’a tâbi olursanız, o takdirde mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz” dediler. (A.Hulusi)

90 – Kavminden küfreden cumhur cemaat da yemin ederiz, dediler: Eğer Şuayb’e uyarsanız hiç şüphe yok o takdirde siz katî hüsrâna düşeceksiniz. (Elmalı)

Ve kalel meleülleziyne keferu min kavmihi ve kavminden küfürde direnen seçkinler şöyle tehdit ettiler.

Çıkar şebekesi Mele’ , çıkar şebekesi, yönetici seçkinler. Her zorbanın ve diktatörün etrafını saran, hatta onları imal eden fabrika. Zorba fabrikası olan yönetici seçkinler şöyle tehdit ettiler;

leinitteba’tüm Şu’ayben inneküm izen lehasirun; Eğer Şuayip e uyacak olursanız, kesinlikle kaybeden siz olacaksınız. Dediler.

91-) Feehazethümürrecfetü feasbehu fiy darihim casimiyn;

Onları o şiddetli sarsıntı yakaladı… Yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. (A.Hulusi)

91 – Derken onları o recfe tutuverdi, derhal vatanlarında çöke kaldılar. (Elmalı)

Feehazethümürrecfetü feasbehu fiy darihim casimiyn; Peki, son sözleri bu oldu onların. Bir peygamber ki Allah’tan, onlarla imanın arasını açmasını, yani onların yüreğini imana açmasını söylüyor. Bunu istiyor tüm tehditlere rağmen son sözleri yine tehdit oluyor. Ve Allah’ın muamelesi ne olacaktı..! Allah’ın, Kahhar olan Allah’ın, Cebbar olan Allah’ın muamelesi nasıl olacaktı böyle bir tavra. Böylesine nankör ve inkarda direnen bir tavra. İşte şu oldu;

Derken gürültülü bir sarsıntı onları ansızın yakalayıverdi.

Racfe, volkanik bir deprem diye de çevirebilirdim bunu. Ansızın yakalayıverdi. Ve kendi yurtlarında cansız dona kaldılar.

Evet, Allah’ın cevabı söz olarak gelmedi bu kez. Eylem olarak geldi.Tokat olarak geldi. O kadar derin uyuyorsunuz ki, hafif bir tokat sizi uyandırmaya yetmeyecek. Sizi uykunuzdan uyandırmak için yakanızdan tutup sallamak gerekiyor. Hem de gürültülü bir sarsıntı ile. Sallananlar iyi bilirler. Onun için racfe diyor.

Erracfe sarsıntı anlamına gelir, deprem anlamına gelir racfe. Ancak Mücahit ve diğer ilk müfessirler bunu, aziym bir gürültü anlamına tefsir etmişler. Bu biraz da öteden beri bölgede anlatılan bu hadiselerin hikayelerine dayanıyor bu tefsir. Bu ikisini birleştirdiğimizde volkanik bir deprem sonucu çıkıyor. Ki bugün hala bilinen ve ziyarete açık olan kaya mezarları hala binlerce yıldan beri ayakta duran Medyene gidildiğinde, Medyenin jeomorfolojik haritasının volkanik kayalardan oluştuğu açık bir biçimde görülür. Araplar buna harre diyor. Evet, bugün bölgede böylesine bir felaketin sonucu olarak volkan kraterleri tepeleri mevcuttur hala. Bunu Ürdün’e gidenler, yolu oradan geçenler, rahatlıkla bunu gözlemleyebilirler. Devam ediyor;

92-) Elleziyne kezzebu Şu’ayben keen lem yağnev fiyha* elleziyne kezzebu Şu’ayben kânu hümül hasiriyn;

Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamış gibi (yok oldular)… Şuayb’ı yalanlayanlar, hüsrana uğrayanlar oldular. (A.Hulusi)

92 – Şuayb’ı tekzip edenler sanki orada bir şenlik tutmamışlardı, Şuayb’ı tekzip edenler, hüsrana düşenler onlar olmuşlardı. (Elmalı)

Elleziyne kezzebu Şu’ayben Onlar ki Şuayip i yalanlıyorlardı, keen lem yağnev fiyha kendileri hiç yaşamamış gibi oldular.

Ben Kuran müsaade ederse bunu yaklaşık tercüme etmek istiyorum. Onlar Şuayip i yalanlıyorlardı, kendileri yalan oldular. Devam ediyoruz ayete;

elleziyne kezzebu Şu’ayben Onlar ki Şuayip i yalancı çıkarıyorlardı, kânu hümül hasiriyn; Kaybeden taraf kendileri oldu.

Tıpkı kıyamet gibi. Her felaket kıyamet provasıdır sevgili dostlar. Her felaket kıyamet provasıdır. Eşya asli yüzü ile işte felaketler sırasında gözükür. Ve tabii insan da. Maskeler, doğal felaketler dediğiniz o felaketler sırasında düşer. İnsanlar maskesiz görünür o zaman.

Küfür maskeleri de düşer. En inkarcı bildiğiniz insanların dahi gayri ihtiyari olarak farkında olmadan Allah Allah dediklerini duyarsınız. Çünkü kıyamet provasıdır. Küfür bir maske idi zaten. Küfür sentetik bir boya idi zaten. Dökülünce altından doğal boya gözüküverdi. Tabii ki daha sonra kendine geldiğinde tekrar boyalamazsa üzerini. Üzerine tekrar sentetik boya çekmezse. Onun için her felaket bir kıyamet provasıdır.

Bireysel felaketlerde öyle. Başınıza gelen ölüm felaketleri, rahatsızlıklar, hastalıklar, başınıza gelen yoksulluklar..! bütün bunlar küçük, bireysel anlamda bir kıyamet provasıdır.

93-) Fetevella anhüm ve kale ya kavmi lekad eblağtüküm risalati Rabbiy ve nesahtü leküm* fekeyfe asa alâ kavmin kafiriyn;

(Bunun üzerine Şuayb) onlardan yüz çevirdi ve: “Ey kavmim!.. Andolsun ki Rabbimin risâletlerini size tebliğ ettim… Size öğüt verdim… Hakikat bilgisini inkâr eden bir topluluğa (artık) nasıl üzülebilirim?” (A.Hulusi)

93 – Döndü de onlardan, ey kavmim! dedi: Alim Allah size rabbimin risalelerini iblâğ eyledim, size nasîhatte ettim, şimdi kâfir bir kavme nasıl acırım. (Elmalı)

Fetevella anhüm ve kale ya kavmi lekad eblağtüküm risalati Rabbiy ve nesahtü leküm Ve Şuayip onları ardında bırakırken..!

Şöyle bir manzarada ben bu peygamberin iç duygularını çok merak ediyorum doğrusu. İç duygularını.

Ve Şuayip onları ardında bırakırken, mahvolmuş bir uygarlık, bitmiş. kaç saniyede, belki birkaç saniyede. Belki kırk, belki elli, belki altmış saniyede, belki, üç beş saniyede bitmiş bir uygarlık. Mahvolmuş bir ülke.

Ve bir peygamber. Son olarak yine dua eden bir peygamber, bir peygamber yüreği düşünebiliyor musunuz. Onları ardında bırakırken ey kavmim diye mırıldanmıştı.

Evet, ve kale’ ben, diye mırıldanmıştı biçiminde çeviriyorum. Çünkü ancak öyle çevrilebilir. Çünkü duyacak, dinleyecek kimse kalmadı artık. Ey kavmim diye mırıldanmıştı. Doğrusu ben size rabbimin mesajlarını tebliğ etmiştim ve size öğüt vermiştim.

fekeyfe asa alâ kavmin kafiriyn; Şu halde ben sizin gibi nankör bir toplum için nasıl gam çekeyim.

Ben bu nasılı, karmaşık bir ruh haline veriyorum. Yani şimdi ne yapayım, sizin için üzüleyim mi, sevineyim mi..! Size gamı nasıl çekeyim. Küfürle gittiniz ona mı üzüleyim. Pisi pisine gittiniz onamı üzüleyim, adam olmadınız onamı üzüleyim, koca bir uygarlığın helakine sebep oldunuz onamı üzüleyim. Bana bunu ettiniz onamı üzüleyim, veya sizden kurtulduğuma mı sevineyim. Şimdi size nasıl gam çekeyim.

94-) Ve ma erselna fiy karyetin min Nebiyyin illâ ehazna ehleha Bil be’sai veddarrai leallehüm yeddarra’un;

Biz (hangi) bölge halkına bir Nebi irsâl ettiysek, mutlaka onun halkını (kendini beğenmişliklerinden uzaklaştırmak için) sıkıntı, hastalık ile kuşattık; belki içtenlik ve alçak gönüllülükle yönelirler (diye). (A.Hulusi)

94 – Biz hangi memlekete bir Peygamber gönderdikse iptida ahâlisini şiddet ve zaruretle sıkmışızdır ki niyaza düşsünler. (Elmalı)

Ve ma erselna fiy karyetin min Nebiyyin illâ ehazna ehleha Bil be’sai veddarrai leallehüm yeddarra’un; Biz hangi topluma bir peygamber göndermişsek oranın halkını belki Allah’a boyun eğerler diye önce darlıkla, musibetle sınamışızdır.

Yine tarihin yasalarından birini Kur’an bize aktarıyor bu ayette. Yani peygamber gönderdiğimiz hiçbir kavim yok ki biz onları varlıkla da yoklukla da sınamış olmayalım diyecek ayet sonunda. Bu ayetler peş peşe. İşte bu ebedi yasayı hatırlatıyor.

95-) Sümme beddelna mekanes seyyietil hasenete hatta afev ve kalu kad messe abaened darraü ves serraü feahaznahüm bağteten ve hüm lâ yeş’urun;

Sonra içine düştükleri sıkıntıyı iyilik ile değiştirdik… Nihayet refaha erip (mal, evlatça) çoğaldılar ve (bu defa): “Babalarımıza da sıkıntı ve refah dolu günler gelmiştir (bunda alınacak bir ders olamaz)” dediler… Biz de onları, ne olup bittiğini fark etmeden yakaladık! (A.Hulusi)

95 – Sonra da fenalık yerine güzelliğe tebdil etmişizdir, tâ ki artmışlar ve demişlerdir: Doğrusu atalarımıza sıkıntılı haller de olmuş, sürûrlu demler de, tam o vakit biz de kendilerini hatırlarından geçmezken ansızın tutmuş bastırıvermişlerdir.

(Elmalı)

Sümme beddelna mekanes seyyietil hasenete sonra o kötü durumu güzelliğe çevirmişizdir de, hatta afev ve kalu kad messe abaened darraü ves Serra refaha kavuşup şımarmışlar ve bir zamanlar atalarımız da sıkıntı ve sevinçli günler yaşamışlarmış..! demişlerdir.

Yani mantığa bakınız. Burada ayetin söylediği şu; İlk etapta anlaşılmıyor. Ama üzerinde biraz tefekkür edilence çok iyi anlaşılıyor.

Allah ne karışır (Haşa). Yoklukta, varlıkta yaşamın doğal ilkesi. Onun için atamızın da başından geçmiş. Onlarda yoklu günler çekmişler, sıkıntılı günler. Varsıl günlerde çekmişler. Sevindikleri zamanlarda olmuş, üzüldükleri zamanda olmuş. Dolayısıyla bu zamanın getirdiği bir kuraldır. Yani Allahsız düşünce işte günlerin getirdiği hadiselerden böyle bir sonuç çıkarıyor. Yani Allah’ı inkar edenlerin tesadüf tanrısına iman etmekten başka çıkar yolu da kalmıyor.

Onun için bunların yaptığı da bu. Zamanın ipini Allah’a vermemek için zihni bir gayret sergiliyorlar. Allah’tan bağımsız düşünüyorlar varlığı ve yokluğu. Sevinci ve hüznü. İşte mantık bu. Küfür mantığı bu.

feahaznahüm bağteten ve hüm lâ yeş’urun; İşte bunun üzerine biz de olup bitenin farkına dahi varmadan onları ansızın yakalayıverdik.

Adeta temel bakış açısının bu olduğunu söyler gibidir Kur’an. Örnek vermiyor dikkatinizi çekerse bu son iki ayette. Sadece helak olan toplumların temelde nasıl bir düşünceye, nasıl bir hayat tasavvuruna, nasıl bir Allah’tan bağımsız bir felsefeye sahip olduklarını söylüyor.

96-) Velev enne ehlel kura amenû vettekav le fetahna aleyhim berakatin mines Semai vel Ardı ve lâkin kezzebu feehaznahüm Bi ma kânu yeksibun;

Eğer o bölgelerin halkları iman edip korunsalardı, elbette onlar üzerine semâdan ve yeryüzünden bereketler açardık… Ne var ki yalanladılar! Biz de onları yapmakta olduklarının getirisi ile yakalayıverdik! (A.Hulusi)

96 – Eğer o memleketlerin ahalisi iman edip Allah dan korksaydılar elbette üzerlerine yerden gökten bereketler açardık, ve lâkin tekzip ettiler de kendilerini kesibleriyle tuttuk alıverdik. (Elmalı)

Velev enne ehlel kura amenû vettekav Oysaki eğer bu ülkelerin insanları iman etseler ve sorumluluk bilincini kuşansalardı, Allah’a güven ve sorumlu davransalardı. Yani Allah’a güvenseler ve Allah’a güvendikleri içinde sorumlu davransalardı. Allah bizim için hep hayrı ister, bizim iyiliğimizi ister deseler ve buna göre davransalardı, le fetahna aleyhim berakatin mines Semai vel Ard onlara göklerin ve yerin bereketini ardına kadar açardık.

Dikkatinizi çekiyor mu sevgili Kur’an dostları, insan davranışları ile doğanın davranışları arasındaki görünmez irtibata bir atıf var burada. Ne alakası var canım diyenlere Kur’an dan duyurulur. İnsan davranışları ile doğanın davranışları arasında görünmez bir irtibat olduğuna bir atıftır bu ayet. Yani bu ilahi tasarım 99. ayette gelecek asıl. Oraya da bir atıf aynı zamanda.

ve lâkin kezzebu feehaznahüm Bi ma kânu yeksibun; fakat yalanladılar. Bunun üzerine biz de yaptıklarından dolayı kıskıvrak yakaladık.

97-) Efeemine ehlül kura en ye’tiyehüm be’süna beyaten ve hüm naimun;

O bölgelerin halkları, gecenin bir vakti uyurlarken, kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden eminler mi? (A.Hulusi)

97 – Ya şimdi şu köy, kasaba ahâlisi geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine baskın halinde gelivermeyeceğinden emin mi oldular? (Elmalı)

Efeemine ehlül kura en ye’tiyehüm be’süna beyaten ve hüm naimun; Şu halde bu ülkelerin insanları azabımızın gece vakti uykuda iken ansızın gelip çatmayacağından güvencede olabilirler mi? Olabilirler mi..!

Söyler misiniz bu hitap kime? Bu hitap tarihte mi kaldı, yoksa aynı zamanda bu hitabın muhatabı bizler miyiz. Kim Allah’ın azabından güvence de olabilir. Bir gece yarısı ansızın uykuda iken o gazabın gelip kendisini yakalamayacağından. Kim güvencede olabilir diyor Kur’an, soruyor.

İki ayet, 97 ve 98. ayetlerin beyan ettiği hakikati hatırlayacaksınız, bu surenin başındaki 4. ayet daha önceden haber vermişti. Adeta bu sure onu haber vererek, bu ayetleri haber vererek bir özetle girmişti. Bu ayetler onun daha da açılımıdır.

[Adı geçen, açıklanan ama okunmayan ayet.

 

98-) Eve emine ehlül kura en ye’tiyehüm be’süna duhan ve hüm yel’abun;

Yoksa o bölgelerin halkları, kuşluk vakti oynaşıp eğlenirlerken, kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden eminler mi? (A.Hulusi)

98 – Yine o köy kasaba ahâlisi kuşluk vakti oynayıp eğlenip dururlarken kendilerine azâbımızın gelivermeyeceğinden emin mi oldular? (Elmalı)

 

99-) Efeeminu mekrAllâh* fela ye’menü mekrAllâhi illel kavmül hasirun;

(Yoksa) Allâh’ın mekrinden (Allâh’ın yaptıklarının sonucunu onlara hiç fark ettirmeden yaşatmak suretiyle cezalandırmasından) emin mi oldular (bu şekilde yaptığımız karşılıksız kaldı, diyerek suç fiillerine devam ederler ve gittikçe batarlar)! Hüsrana uğrayan toplumdan başkası Allâh’ın mekrinden emin olamaz. (A.Hulusi)

99 – Ya artık Allahın mekr’inden emin mi oldular? fakat kendilerine yazık eden kavimlerden başkası Allahın mekrinden emîn olmaz. (Elmalı)

Efeeminu mekrAllâh Yani onlar, herkes Allah’ın ince tertibine karşı kendilerini güvencede sayabilirler mi.

fela ye’menü mekrAllâhi illel kavmül hasirun; Doğrusu Allah’ın ince ve hassas tasarımına karşı, tükenmiş, bitmiş bir toplumdan başkası kendisini güvencede sayamaz. Sayamaz da. Sayamamalı.

Yani onlar, herkes Allah’ın ince tertibine karşı kendilerini güvencede sayabilirler mi diye soruyor ve arkasından da doğrusu Allah’ın ince ve hassas tasarımına karşı, tükenmiş bir toplumdan başkası kendisini güvencede sayamaz diye bitiriyor.

Allah’a karşı güvence aramak, şeytanın bile aklına gelmez. Şeytan bile Allah’a karşı birinden güvence istememiş. Güvenceyi isyan ettiği Allah’tan istemiştir, bana izin ver demiştir.

100-) Eve lem yehdi lilleziyne yerisûnel Arda min ba’di ehliha en lev neşaü esabnahüm Bi zünubihim* ve natbe’u alâ kulubihim fehüm lâ yesme’un;

Helâk olan toplumun mirasçısı olan halk (hâlâ) şu gerçeği fark etmedi mi: Eğer dilesek onların suçları yüzünden onlara musîbetler isâbet ettirir, kalplerini mühürleriz (bilinçlerini kilitleriz) de artık onlar algılayamazlar! (A.Hulusi)

100 – Halâ irşat etmedi mi o, eski sahiplerinden sonra bu Arza vâris olan kimseleri, şu hakikat ki eğer dilemiş olsak onların da günahlarını başlarına çarpardık? Fakat kalplerinin üzerini tabı’ eder mühürleriz de onlar hakkı işitmezler. (Elmalı)

Eve lem yehdi lilleziyne yerisûnel Arda min ba’di ehliha en artık önce gelip geçmiş uygarlıkların ardından yeryüzünün medeniyet mirasına konanlar için şu gerçek ortaya çıkmış olmuyor mu ki. Yine bir yasa. Yine tarihin sosyal bir yasası. Tüm uygarlıklar, tüm ülkeler, tüm medeniyetler için geçerli olan bir yasa. Neymiş o yasa;

lev neşaü esabnahüm Bi zünubihim eğer istersek günahları yüzünden onları da hedefe koyabiliriz.

Dikkatinizi çekerim, anahtar kelime Bi zünubihim günahları yüzünden. Yani elleri ile ettiklerini bulurlar diyor. Biz etmeyiz onlara, onlar kendi kendilerine ederler.

Evet..! …ve lâkin kânu enfüsehüm yazlimun; Rum/9

Fakat zulmeden, kendilerine zulmeden yine onlardır diyor. Biz zulmetmiyoruz. Evet, burada da o söyleniyor.

ve natbe’u alâ kulubihim fehüm lâ yesme’un; üstelik kalplerine mühür basarız da onlar artık işitmez olurlar.

Dikkatinizi çekerim sevgili dostlar. Kalplere nasıl mühür basılır sorusu Bi zünubihim de gizli. İşte böyle.

ve natbe’u, burada aşağıda da gelecek olduğu için ben aşağıda da açıklayabilirdim ama, çünkü 101. ayetin sonu da öyle bitiyor. yatbe’ullahu alâ kulubil kafiriyn; İşte Allah inkarcıların kalplerini böyle mühürler. Burada da geçiyor. ve natbe’u alâ kulubihim fehüm lâ yesme’un; üstelik kalplerine mühür basarız da onlar artık işitmez olur.

Tabaa yetbeu, netbau, etbau..! çok ilginç bir benzerlik var. Benzerlik değil ayniyet. Yetbau, karakter anlamındaki tabiatla aynı, Tabi’a, tabiat karakter. Adeta bu ayetin anlamı; Allah küfrü onların karakteri kılar diyor. Aynen böyle. İşte kalp nasıl mühürlenir diye sorarsanız bana, cevabı burada. Allah küfrü onların karakteri haline getirir. Artık küfür, karakteri olur onların. O kadar.

101-) Tilkel kura nekussu aleyke min enbaiha* ve lekad caethüm Rusulühüm Bil beyyinat* fema kânu li yu’minu Bi ma kezzebu min kabl* kezâlike yatbe’ullahu alâ kulubil kafiriyn;

İşte o çeşitli yerleşim alanındakiler ki onların haberlerinden sana art arda anlatıyoruz… Andolsun ki Rasûlleri, açık deliller olarak gelmişti… (Fakat) önceden yalanladıklarına (Din’e, B sırrınca) iman etmediler… İşte Allâh, hakikat bilgisini inkâr edenlerin kalplerini böyle mühürler (bilinçlerini kilitler). (A.Hulusi)

101 – İşte o memleketler, bunların başına gelenlerden bâzısını sana kıssa olarak nakil ediyoruz; celâlim hakkı için onlara Peygamberleri beyyinelerle geldiler öyle iken iman etmek istemediler, çünkü ondan evvel inkâr etmeği âdet etmişlerdi, Allah kâfirlerin kalplerini işte böyle tabeder. (Elmalı)

Tilkel kura nekussu aleyke min enbaiha sana kıssalarını naklettiğimiz bu ülkeler, ve lekad caethüm Rusulühüm Bil beyyinat* fema kânu li yu’minu Bi ma kezzebu min kabl doğrusu bütün bunlara kendi içlerinden elçiler, hakikatin apaçık belgelerini getirdiler de yine de onlar bir kez yalanlamış bulundukları için bir daha iman etmediler.

İlginç bir üslup. Bir kez yalanlamış bulundular, bir daha da iman etmediler. Yani küfürde ısrar ettiler. Batılda ısrar ettiler. Sözlerine sadakat gösterdiler ama Allah’a sadakat göstermediler. Allah’a verdikleri fıtrat sözünü çiğnediler de, şeytana verdikleri sözü çiğnemediler dercesine bir kez yalanlamış bulundukları için, bir daha iman etmediler.

Sonuçları tayin eden insanın iradeli tercihidir. İşte yalanlamış bulundukları için deyişte bu yüzdendir. Yani ben saptırmadım diyor. Siz saptınız ve akıbetinizi de kendi elinizle belirlediniz. Ben kahretmedim sizi, siz, sizi kahrettiniz asıl. İşte budur.

kezâlike yatbe’ullahu alâ kulubil kafiriyn; Biraz önce okuduğum için geçiyorum. İşte Allah inkarcıların kalplerini böyle mühürler. Yani küfrü inkarcıların tabiatı haline getirir. Kalplerinin tabiatı olur o.

102-) Ve ma vecedna liekserihim min ahd* ve in vecedna ekserehüm lefasikıyn;

Onların çoğunluğunda, verdikleri söze sadakat bulamadık… Onların çoğunluğunu, Hakk’a itaatten çıkmış bulduk. (A.Hulusi)

102 – Hem ekserîsinde ahde vefa görmedik, şu muhakkak ki ekserîsini taatten çıkar fasıklar gördük. (Elmalı)

Ve ma vecedna liekserihim min ahdin ve biz onların çoğunu fıtrat sözleşmesine sadık bulmadık.

Buyurun, geldi, “fıtrat” sözleşmesine sadık bulmadık.

ve in vecedna ekserehüm lefasikıyn; aksine onların çoğunu sapmayı içselleştirmiş kimseler bulduk. Sapmayı içselleştirdiler, sapmayı tabiat haline, mizaç haline getirdiler. Sapıklığı adeta değişmez bir karaktere dönüştürdüler. İşte yukarıda söylenen. Tabiat, karakter, mizaç..! Onun için sözleşmeye sadık olmadılar.

Buradaki sözleşme her halükarda fıtrat sözleşmesi olsa gerek. İman sadece bir sözleşme tazelemedir dostlar. Asıl sözleşme değildir. Asıl sözleşme fıtrat sözleşmesidir. Asıl sözleşme fıtrattır. İnsanın saf doğasına ihanet etmeden insan küfredemez. Onun için her küfür insanın kendi kendisinin ihaneti anlamına gelir. Israrla küfrü tercih eden kendi doğasına, kendi fıtratına, kendi var oluşuna ısrarla ihanet ediyor demektir.

103-) Sümme beasna min ba’dihim Musa Bi âyâtina ila fir’avne ve meleihi fezalemu Bi ha* fenzur keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;

Sonra, onların ardından Musa’yı (Esmâ’nın açığa çıkışı olan) delillerimiz ile Firavun ve onun ileri gelenlerine bâ’settik… (Firavun ve ileri gelenleri ise) onlara (delillerimizin hakkını vermeyerek) zulmettiler… Fesat çıkaranların sonu nasıl oldu, bir bak! (A.Hulusi)

103 – Sonra onların arkasından âyetlerimizle Musâ’yı Firavuna ve cemiyetine gönderdik, tuttular, o âyetlere zulüm ettiler, ettiler de bak o müfsitlerin akıbeti nasıl oldu? (Elmalı)

Sümme beasna min ba’dihim Musa Bi âyâtina ila fir’avne ve meleihi

Yepyeni bir olaya getirdi Kur’an. Yine tarihin iki yatağının hiçbir zaman değişmediğini, daha sonrada değişmediğini ifade edercesine Musa ve İsrail oğulları hadisesine getirdi ve dedi ki; Sonra bu kavimlerin ardından Firavuna ve onun adamlarına ayetlerimizle Musa’yı gönderdik.

Küçük bir nokta, çok önemli bir nokta yalnız. Bu hadise, Musa Kıssası Kur’an da en az 7 surede anlatılır. Ama bu Musa ve kavminin firavuna karşı yürüttüğü bu mücadele, Musa ve kardeşinin, firavuna karşı yürüttüğü mücadelenin küçük bir kısmı alınıyor burada. Neden, Musa’nın kıssası Mekke’de anlatılıyor. Musa’nın Mekke’si, Muhammed A.S. ın Mekke’sinde. Unutmayın bu surede Mekke de indi. Onun için sadece Musa’nın muhalefette, firavunun ülkesindeki iman savaşı anlatılıyor. Onun ötesi, yani Mısır dan çıkıştan sonrası burada anlatılmıyor. Buradan da anlıyoruz ki;

Ey Muhammed,(A.S.) senin Mekke’n sadece sana ait değil, her peygamberin Mekke’si var. Her peygamber Mekke’sinde senin karşılaştıklarına benzer şeylerle karşılaştı ve Allah hepsini de Mekke’sinde destekledi. İşte şu ana kadar anlatılan peygamberlerde olduğu gibi.

fezalemu Bi ha onları ters karşıladılar. Tabii, Musa’yı ve getirdiği mesajı ters karşıladılar diye tercüme ettim, çünkü zulüm, yerinden etmek demekti. Ters karşılamak işte.

fenzur keyfe kâne akıbetül müfsidiyn; Ve bak nasıl oldu fesatçıların sonu.

104-) Ve kale Musa ya fir’avnü inniy Resulün min Rabbil alemiyn;

Musa dedi ki: “Ey Firavun! Muhakkak ki ben âlemlerin Rabbinden bir Rasûlüm.” (A.Hulusi)

104 – Musâ, ey Firavun! dedi: Bil ki ben rabbül’âlemîn tarafından bir Resulüm. (Elmalı)

Ve kale Musa ya fir’avnü inniy Resulün min Rabbil alemiyn; Ve Musa dedi ki; Ey firavun, ben alemlerin rabbinden bir elçiyim.

105-) Hakıykun alâ en lâ ekule alAllâhi illel Hakk* kad ci’tüküm Bi beyyinetin min Rabbiküm feersil me’ıye beniy israiyl;

“Allâh üzerine Hak olmayanı söylememek, benim üzerime hakiki bir borçtur… Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim… (O hâlde) İsrailoğullarını benimle beraber gönder!” (A.Hulusi)

105 –  Birinci vazifem Allaha karşı haktan başka bir şey söylememekliğimdir, hakikat ben size rabbinizden bir beyyine ile geldim, artık Beni İsraîl’i benimle beraber gönder. (Elmalı)

Hakıykun alâ en lâ ekule alAllâhi illel Hakk Bana yaraşan Allah hakkında hakikatten başka bir şey söylememektir.

Niye Hakıykun diye başlıyor, bana yaraşan söylememektir? Bu ifadeyi anlamak için Musa’nın sarayda büyümüş bir prens olduğunu aklımızdan uzak tutmamamız gerektir.

kad ci’tüküm Bi beyyinetin min Rabbiküm elbet size rabbinizden apaçık mucizelerle geldim. feersil me’ıye beniy israiyl; artık bırak ta İsrail oğulları benimle birlikte gelsinler. Teklifi bu. Hz. Musa’nın gönderilişinde ki amaçlardan biride bu. Tevhidi bir toplum olan Muvahhit İsrail oğulları, Müslüman İsrail oğulları dikkatinizi çekerim, birle bile kullanıyorum. Müslüman İsrail oğulları, müşrik Mısır toplumunda asimile edilmeye çalışılıyor ve köle haline getiriliyordu.

İşte aralarından seçilmiş bir peygamber eli ile bu muvahhitler, artık Müşrik, artık kafir bir toplumun iktidarı altında yaşamamaları için bir çıkış yolu düşünmeye başladılar.

106-) Kale in künte ci’te Bi ayetin fe’ti Bi ha in künte mines sadikıyn;

(Firavun): “Eğer bir mucize ile geldinse, hadi getir mucizeni; eğer sözünde sadıksan!” dedi. (A.Hulusi)

106 – Eğer, dedi: Bir âyet ile geldinse getir onu bakalım sadıklardan isen. (Elmalı)

Kale in künte ci’te Bi ayetin fe’ti Bi ha in künte mines sadikıyn; Tabi ki aynı zamanda Musa peygamberin görevlerinden biri, içinde yaşadığı bu toplumun önderlerini de imana çağırmaktı.

Firavun dedi ki; Mademki bir mucize ile geldin, o halde ortaya koy, tabii ki doğru sözlü biriysen.

107-) Feelka asahu feizâ hiye su’banün mubiyn;

(Bunun üzerine Musa) asasını bıraktı, birden o asa büyük bir yılan olarak göründü! (A.Hulusi)

107 – Bunun üzerine asasını bırakıverdi, ne baksın o koskoca bir ejderha kesiliverdi. (Elmalı)

Feelka asahu feizâ hiye su’banün mubiyn; Bunun üzerine Musa asasını yere bıraktı, hayret, o da ne..! düpedüz bir yılandı o.

108-) Ve neze’a yedehu feizâ hiye beydaü linnazıriyn;

Ve (Musa) elini çekip çıkardı, birden o (el) parlayan beyaz ışık hâlinde göründü! (A.Hulusi)

108 – Ve elini sıyırdı çıkardı, ne baksın o bakanlara bembeyaz parlıyor. (Elmalı)

Ve neze’a yedehu ve elini çıkardı. feizâ hiye beydaü linnazıriyn; Bir de baktılar ki göz kamaştırıcı bir parlaklık..!

İlginçtir, Tevrat’ta el mucizesi, yed i Beyza mucizesi, rasyonalist eğilimli hahamların kalemlerinden çıkan bir tahrifata uğrar, cüzamlı birinin eli gibi nakleder. Bembeyaz. Oysa ki bu mucizevi bir parlaklıktı, göz alıcı bir parlaklık.

109-) Kalel meleü min kavmi fir’avne inne hazâ lesahırun ‘aliym;

Firavun’un halkının ileri gelenleri (rahipler): “Muhakkak ki bu çok şey bilen bir sihirbaz” dediler… (A.Hulusi)

109 – Firavunun kavminden o cemiyet, bu, dedi: şüphesiz çok bilgiç bir sihirbaz. (Elmalı)

Kalel meleü min kavmi fir’avne inne hazâ lesahırun ‘aliym; Yine orada da çıktı çete, orada da çıktı. Yöneticinin etrafını saran menfaat çetesi, seçkinler. Ve dediler ki firavun toplumunun seçkinleri, anlaşıldı ki bu, bu işleri iyi bilen bir sihirbazdır. Çünkü kalplerinden bakmıyorlar, ceplerinden bakıyorlar. İnkarcı bir mantık için en görkemli mucize bile basit bir göz bağcılık olarak görünüyor, görüyorsunuz.

110-) Yüriydu en yuhriceküm min Ardıküm* fema zâ te’mürun;

“Sizi arzınızdan (makamınızdan) uzaklaştırmak istiyor”… (Firavun sordu): “Öneriniz ne?” (A.Hulusi)

110 – Sizi yerinizden çıkarmak istiyor, binaenaleyh ne emredersiniz? (Elmalı)

Yüriydu en yuhriceküm min Ardıküm tüm arzusu ise sizi yerinizden etmektir diye de fişekle diler firavunu. Yani onu makamıyla tehdit ettiğini ima ediyorlar. fema zâ te’mürun; her halde bizim menfaatler gidecek diyemeyeceklerine göre, lideri korkutuyorlar.

fema zâ te’mürun; bu cümle, kendisinden önceki, aynı ayet içindeki cümleden ayrı ele alınmış. Taberi’ye göre bu ibare firavuna ait. Zemahşeri bu ibarenin kime ait olduğunu tartışmıyor bile. Demek ki o peşinen öyle sayıyor. Ama Razi bunu tartışmaya açmış. Ben de Taberi’nin tercihini doğru görüyorum, bu cümle firavuna ait ve diyor ki; O halde ne öneriyorsunuz. Etrafındakilere soruyor.

111-) Kalu ercih ve ehahü ve ersil fiyl medaini haşiriyn;

Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy… Şehirlere de haberciler yolla.” (A.Hulusi)

111 – Onu ve kardeşini dediler: eğle, ve şehirlere toplayıcılar yolla. (Elmalı)

Kalu şu cevabı verdiler. ercih ve ehahü, ehahü yani kardeşini, Harun’u, Onu ve kardeşini alıkoy. ve ersil fiyl medaini haşiriyn; ve şehirlere görevliler yolla.

112-) Ye’tuke Bi külli sahırin ‘aliym;

“Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.” (A.Hulusi)

112 – Mâhir sihirbazların hepsini sana getirsinler. (Elmalı)

Ye’tuke Bi külli sahırin ‘aliym; Bütün bilgin sihirbazları toplayıp huzuruna getirsinler, teklifinde bulundular.

113-) Ve caes seharetü fir’avne kalu inne lena leecren in künna nahnül ğalibiyn;

O sihirbazlar Firavun’a geldi… Dediler ki: “Eğer biz galip gelirsek, muhakkak ki bize bir mükâfat var, değil mi?” (A.Hulusi)

113 – Bütün sihirbazlar da Firavuna geldiler, elbette, dediler: Galip gelenler biz olursak bize mükâfat şüphesiz ya? (Elmalı)

Ve caes seharetü fir’avne kalu ve sihirbazlar gelip firavuna dediler ki, inne lena leecren in künna nahnül ğalibiyn; Şayet biz kazanacak olursak, herhalde bize büyük bir ödül verilecektir. Yani herhalde bizi görürsün dediler. Ücretsiz bırakmazsın, karşılıksız bırakmazsın.

Herkes kendi menfaati peşinde. Yani burada ince bir nükte de var. Herkes nereye çalışıyor görüyorsunuz değil mi ey Kur’an ın muhatapları. Kim nereye çalışıyor görüyorsunuz. Musa nereye çalışıyor, sihirbazlar nereye çalışıyor. Firavunun etrafında ki o çıkarcı takımı, öncüler nereye çalışıyor. Firavun nereye çalışıyor herkese bakın, nereye çalıştığından anlayın.

114-) Kale ne’am ve inneküm le minel mukarrebiyn;

(Firavun): “Evet” dedi… “Muhakkak ki siz benim çok yakınlarımdan olacaksınız.” (A.Hulusi)

114 – Evet, dedi: Hem o vakit siz elbette gözdelerdensiniz. (Elmalı)

Kale ne’am Firavun, kesinlikle dedi. ve inneküm le minel mukarrebiyn; Üstelik siz maiyetimiz arasındaki yerinizi de alacaksınız.

115-) Kalu ya Musa imma en tulkıye ve imma en nekûne nahnül mulkıyn;

(Sihirbazlar): “Ey Musa… Önce sen at ya da önce biz atalım” dediler. (A.Hulusi)

115 – Yâ Musâ! dediler: Sen mi hünerini ortaya atacaksın, yoksa atanlar biz mi olacağız? (Elmalı)

Kalu ya Musa imma en tulkıye ve imma en nekûne nahnül mulkıyn; sihirbazlar dönüp Ey Musa dediler. Önce sen mi atacaksın asanı, ya yoksa biz atalım mı.

116-) Kale elku* felemma elkav seharu a’yunen Nasi vesterhebuhüm ve cau Bi sıhrin azıym;

(Musa): “Siz atın” dedi… (Sihirbazlar) atınca, insanların görüşleri etkilendi ve onları dehşete düşürdüler! Büyük bir sihir oluşturdular. (A.Hulusi)

116 – Siz atın, dedi, vaktaki atacaklarını attılar, Nasın gözlerini büyülediler ve onları dehşete düşürdüler, hasılı büyük bir sihir gösterdiler. (Elmalı)

Kale elku Musa, önce siz atın dedi. felemma elkav seharu a’yunen Nasi vesterhebuhüm ve cau Bi sıhrin azıym; ve onlar attıkları zaman büyü ile insanların gözlerini bağladılar. Yani gözbağcılık yaptılar diyor Kur’an. İnsanların gözlerini bağladılar ve onlara korku salan, sonuçta müthiş bir sihir sergilediler. Yani onları korkuttular. Onlara korku saldılar ve sonuçta müthiş bir sihirdi sergiledikleri.

İlginç, Kur’an İllüzyonla, Ki illüzyon biliyorsunuz teknik olarak göz bağcılığı, el çabukluğuna dayalı, aletlerle yapılan sihirbazlıktır İllüzyon. İllüzyonla bakara suresindeki 102. ayette sihir arasında bir fark görmüyor. Yani olağan dışı güçleri kullanarak eşya ve insan üzerinde etki bırakma anlamına gelen sihirle, Teknik bir takım aletlerle, göz bağcılığına dayanan illüzyonu aynı olarak niteliyor. Sihir kelimesi ile anıyor Kur’an. Bu ilginç. Neden? Şundan; Bu ikisi çok farklı olduğu halde, bu ikisi mahiyet itibarı ile de farklı olduğu halde, Kur’an ikisine de sihir diyor. Bakara/102 ve bu ayet.

Nedeni bizce şundan. Kur’an olaya, sihri yapan ya da sihrin nesnesi büyü açısından bakmıyor, sihrin yapıldığı insanda bıraktığı etki açısından bakıyor. Yani etkilenen insan eğer ondan büyülenmişse, psikolojisi bozulmuşsa, işte ona sihir diyor Kur’an. Bu çok önemli, bu ayırımı önemsiyorum ben.

117-) Ve evhayna ila Musa en elkı asak* feizâ hiye telkafü ma ye’fikûn;

Biz de Musa’ya: “Asanı at” diye vahyettik… Bir de ne görsünler, o (asa), onların uydurdukları şeyleri kapıp yutuyor! (A.Hulusi)

117 – Biz de Mûsâ’ya «asanı bırakıver» diye vahiy ettik, bir de baktılar ki o, onların bütün uydurduklarını yalayıp yutuyor. (Elmalı)

Ve evhayna ila Musa en elkı asak Biz de Musa’ya, asanı bırak diye vahyettik.

feizâ hiye telkafü ma ye’fikûn; Fakat o da ne? Onların illüzyonlarını silip süpürmesin mi? Uyduruk teknik bir teknik oluşuna işaret buradaki Ye’fikûn kelimesi. İfk, iftira, uydurma, uyduruk, illüzyon, işte bu anlamlara gelir.

118-) Feveka’al Hakku ve betale ma kânu ya’melun;

İşte böylece Hak açığa çıktı ve onların yapmakta oldukları boşa gitti. (A.Hulusi)

118 – Artık hak meydana çıktı ve onların bütün yaptıkları hiçe gitti. (Elmalı)

Feveka’al Hakku ve betale ma kânu ya’melun; Böylece hakikat ortaya çıktı, diğerlerinin yaptıklarının düzmece olduğu anlaşılmış oldu.

119-) Feğulibu hünalike venkalebu sağıriyn;

Orada yenildiler… Küçük düştüler! (A.Hulusi)

119 – Artık orada mağlup olmuşlardı, küçük düşmüşlerdi. (Elmalı)

Feğulibu hünalike venkalebu sağıriyn; sonunda işte orada ve o anda firavun ve avanesi yenişmiş ve küçük düşmüş oldular.

Asıl yenilmiş ve küçük düşmüş olmaları bununla sınırlı değil. İşte o anda orada bir devrim, tarihin şahit olduğu en büyük iman devrimlerinden biri gerçekleşti. İnsanın tüylerini diken diken eden bir iman devrimi.

Ne 1789 Fransız devrimine, ne 1917 Bolşevik devrimine benzeyen bir devrim.Kansız bir iman devrimi.

120-) Ve ulkıyes seharetü sacidiyn;

Sihirbazlar secde edercesine yere kapandılar! (A.Hulusi)

120 – Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar. (Elmalı)

Ve ulkıyes seharetü sacidiyn; sihirbazlar ise hep birlikte yere kapandılar.

121-) Kalu amenna Bi Rabbil alemiyn;

Dediler ki: “İman ettik Rabb-ül âlemîn’e…” (A.Hulusi)

121 – İman ettik, dediler: o rabbül’âlemîne. (Elmalı)

Kalu amenna Bi Rabbil alemiyn; İşte devrim bu. Bir kalp, bir yürek devrimi. Sihirbazlar hep birlikte yere kapandılar ve dediler ki; İman ettik alemlerin rabbine.

122-) Rabbi Musa ve Harun;

“Musa ve Harun’un Rabbine!” (A.Hulusi)

122 – Musâ ve Harun’un rabbine. (Elmalı)

Rabbi Musa ve Harun; Rabbine Musa ve Harun’un.

Öyle bir iman ki, kayıtsız şartsız bir iman, pazarlıksız bir iman, saf bir iman. Hakka teslimiyet ve tüm zamanların değişmez tavrı arkasından geldi. Küfrün tehdit ve zorbalığı.

123-) Kale fir’avnü amentüm Bihi kable en azene leküm* inne hazâ le mekrun mekertümuhu fiyl mediyneti li tuhricu minha ehleha* fesevfe ta’lemun;

Firavun: “Ben izin vermeden mi Ona iman ettiniz? Muhakkak ki bu bir mekrdir (hiledir); halkı oradan çıkarıp götürmek için, bunu şehirde tezgâhlayıp kurdunuz… (Cezanızı) yakında göreceksiniz” dedi. (A.Hulusi)

123 – Firavun, siz, dedi: Ona ben izin vermeden iman ettiniz ha, bu her halde bir Hud’a siz bu Hud’ayı şehirde kurmuşsunuz, yerli ahaliyi ondan çıkarmak istiyorsunuz, o halde yakında anlarsınız. (Elmalı)

Kale fir’avnü amentüm Bihi kable en azene leküm Firavun; Demek siz benden izin almadan ona inandınız ha? Dedi.

İzinli imana bakın, izinli imana. izin alacaksınız iman edeyim mi diye. Ya da ne kadar iman etmemi buyurursunuz, diyeceksiniz.

Ve ondan sonra da tüm çağların firavunları öyle yapmadı mı.

Ve bugüne bakınız; Eğer iyi Müslüman’sanız, fundamentalist, fandimentalist diyorlar. Hızlı diyorlar, aşırı diyorlar, dinci diyorlar. Çünkü izinden daha fazla izin almadan daha fazla iman ediyorsunuz. Onların izin verdiklerinden daha fazla Müslüman olmaya kalktınız mı, öyle oluyorsunuz.

Tıpkı firavun da öyle diyordu. Diyordu ki benden izin almadınız, nasıl yaparsınız bunu.

inne hazâ le mekrun mekertümuhu İyi dinleyin, bu sizin kurduğunuz bir tuzaktır. Haince bir tuzaktır bu.

fiyl mediyneti li tuhricu minha ehleha üstelik bana ait şehirde ha? Hem de oranın ahalisini baştan çıkarmak için.

Mevcut meallerden farklı çeviriyor olabilirim, bu çeviri bana ait çünkü. Bu ders boyunca tüm Kur’an dersi boyunca benim naklettiğim çeviri, sırf bana aittir. Herhangi bir meale ait değildir. Onun için bu çevirinin gerekçeleri de inşallah kitaba dönüştüğünde kitapta yer alacaktır.

Öyle dediler. Üstelik bana ait bir şehirde hem de oranın ahalisini baştan çıkarmak için yaptınız bunu.

fesevfe ta’lemun; Fakat yakında gününüzü göreceksiniz.

Tehdit ediyor. Hem de ne tehdit bakınız;

124-) Le ukattı’anne eydiyeküm ve ercüleküm min hılafin sümme le usallibenneküm ecme’ıyn;

“Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim… Sonra da sizin hepinizi toptan asacağım.” (A.Hulusi)

124 – Mutlak sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazına keseceğim, mutlak sizi, hepinizi birden asacağım. (Elmalı)

Le ukattı’anne eydiyeküm ve ercüleküm min hılafin Kesinlikle dönekliğinizden dolayı –“Min Hılafin” i çaprazlama biçiminde çevirmedim, elinizi ayağınızı çaprazlama keseceğim. Bunun ille de böyle çevrilmesi şartı da yok. Bu biraz da tarihsel rivayetlere dayanıyor. – Min Hılafin muhalefetten dolayı. Yani bana karşı geldiniz, muhalefet ettiniz, döneklik yaptınız, o halde ben de el ve ayaklarınızı keseceğim çünkü arkasından;

sümme le usallibenneküm ecme’ıyn; sonra toplunuzu götürüp asacağım diyor. Asacaksa çaprazlama kesmesinin de herhangi bir gerekçesi yok zaten.

Evet, küfre muhalefetin karşılığı işte bu tehditti.

125-) Kalu inna ila Rabbina münkalibun;

(İman eden sihirbazlar da): “Doğrusu biz Rabbimize dönücüleriz” dediler. (A.Hulusi)

125 – Biz, dediler: Şüphesiz rabbimize, döneceğiz, (Elmalı)

Kalu ya onlar ne dedi sevgili dostlar? Asıl burası önemli. İşte iman inkılabı burada. Yeryüzünün en büyük iman devrimlerinden biri dediğim bu. Onlar şöyle diyebilirlerdi: Musa’nın gözüne bakıp Ey Musa, haydi bakalım, asan yılan oluyor, elin bir güneşe dönüyor. Haydi bakalım göster maharetini de bizi şu kafirin elinden kurtar demediler. Veya secdeye kapanacakken bir pazarlık yapıp; Musa biz inanacağız ama, bir pazarlık yapalım. Bizi bunun zulmünden koruyabilecek misin. Veya inandığımız rabbin bunun zulmünden korur mu bizi demediler. Pazarlık yapmadılar. Pazarlığa yanaşmadılar. Bir tek şey vardı gözlerinin önünde; Allah’ın rızası. İman, pazarlıksız iman ettiler. Tıpkı ateşe atlayan İbrahim’in. İmanı gibiydi imanları. Ve ne dediler bu tehdide karşı biliyor musunuz dostlar;

inna ila Rabbina münkalibun; Olsun, ne fark eder ki. Zaten biz de rabbimize kavuşmuş oluruz. Sonunda, eninde sonunda Allah’a kavuşmayacak mıyız..!

126-) Ve ma tenkımü minna illâ en amenna Bi âyâti Rabbina lemma caetna* Rabbena efrığ aleyna sabren ve teveffena müslimiyn;

“Sen bizden, Rabbimizin mucizelerindeki varlığına (Esmâ’sının açığa çıkışı olan işaretlerine) iman ettik diye intikam alıyorsun… Rabbimiz bize dayanma gücü ver ve bizi teslim olmuşlar olarak vefat ettir.” (A.Hulusi)

126 – Senin bize kızman da sırf rabbimizin âyetleri gelince iman etmemizden; ey bizim rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı iman selâmetiyle al. (Elmalı)

Ve ma tenkımü minna illâ en amenna Bi âyâti Rabbina lemma caetna Çünkü sen sadece bize ulaşır ulaşmaz rabbimizin ayetlerine inandık diye bizden intikam alıyorsun. Bizi sadece bunun için öldürmeye kalkıyorsun.

Rabbena efrığ aleyna ve onlara döndüler, son sözleri bu oldu. Sabır yağdır üzerimize ya rabbi sabır. ve teveffena müslimiyn; ve Müslüman olarak canımızı al. Sana kayıtsız şartsız teslim olanlar olarak canımızı al dediler. Dönüpte pazarlık yapmadılar. Biz sana iman ettik Allah’ım sen de Musa’ya yaptığın gibi bizi destekle, Kurtar bunun elinden demediler. Çünkü kurtuluşa öyle bir anlam vermiyorlardı. Onlar için kurtuluş Allah’ın rızasında idi ve onlar da öyle dediler. Sabır yağdır üzerimize rabbim..! Dediler ve pazarlık etmediler.

İmanda pazarlık etmeyenlerin, samimi iman eden tüm iman erine selam olsun, rahmet olsun, bereket olsun.

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ağustos 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: