RSS

İslamoğlu Tef. Ders. TEVBE SURESİ (024-037)(62)

16 Eyl

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Sevgili Kuran dostları dersimize tevbe suresinin 24. ayeti ile devam edeceğiz.

Geçen ders işlediğimiz ayetleri hatırlayacak olursanız Kuran, insanlık için ebedi ve değişmez değerlerin adresini göstermiş ve insana; kan bağına, ırk bağına, coğrafya bağına, renk bağına daha üstün olan, bu bağlardan çok çok daha soylu olan inanç ve erdem bağını göstermiş ve bu bağ etrafında toplanmalarını müminlere emretmişti.

Şimdi bu insanlığın bu değişmez değerlerine atıf yapan ayetlerin hemen ardından gelen ve onlarla bire bir bağlantılı olan çok derin anlamlı ve çok çağrışımlı bir ayetle dersimize giriyoruz.

24-) Kul in kâne abaüküm ve ebnaüküm ve ıhvanüküm ve ezvacüküm ve aşiyretüküm ve emvalü nıktereftümuha ve ticaratün tahşevne kesadeha ve mesakinü terdavneha ehabbe ileyküm minAllâhi ve RasûliHİ ve cihadin fiy sebiyliHİ feterabbesu hatta ye’tiyAllâhu Bi emriHİ, vAllâhu lâ yehdil kavmel fasikıyn;

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesat gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler; size Allâh’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allâh’ın hükmünün açığa çıkmasını bekleyin… Allâh fâsıklar (bilinçleri Hakk’a ve Din’e karşı körelmişler) topluluğuna hidâyet etmez.” (A.Hulusi)

24 – Eğer, di: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, hısımınız, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesata uğramasından korktuğunuz bir ticaret, hoşunuza giden meskenler size Allah ve Resulünden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise artık, Allahın emri gelinciye kadar bekleyin, Allah öyle fasıklar güruhunu hidayete irdirmez. (Elmalı)

Kul de ki; in kâne abaüküm eğer babalarınız, ve ebnaüküm oğullarınız, ve ıhvanüküm kardeşleriniz, ve ezvacüküm eşleriniz, ve aşiyretüküm mensubiyetiniz, ait olduğunuz grup, klik, kan bağı, soy bağı, ırk bağı, renk bağı ile ya da erdem ve fazilet dışındaki herhangi bir bağ ile  bağlı olduğunuz grubunuz, ve emvalü nıktereftümuha kazandığınız mallar, ve ticaratün tahşevne kesadeha kötüye gitmesinden kaygı duyduğunuz ticaret, ve mesakinü terdavneha ve hoşunuza giden kurula kurula oturduğunuz konaklarınız, evleriniz, ehabbe ileyküm minAllâhi ve RasûliHİ ve cihadin fiy sebiyliHİ feterabbesu hatta ye’tiyAllâhu Bi emriHİ Allah’tan, O’nun elçisinden ve O’nun yolunda cihat etmekten olanca çabanızı sarf etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah’ın buyruğu gelinceye kadar bekleyiniz.

Evet, anlaşılmayacak bir şey var mı bilmem. İnsana, insanlık tarihi boyunca en yakın olan fiziki değerler sayıldı. Babalar, çocuklar, eşler, evler, iş, ticaret yani insanın kendisini dünyaya bağlayan her bir şey. Eğer Allah’tan, elçisinden ve Allah yolunda cihattan daha hayırlıysa adeta belanızı bekleyin dercesine, Allah’ın sizin için yazdığı kötü sonu bekleyin dedi.

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, bir şey eksik gibi Bir şeyi saymadı, anneler. Babalarınız dedi ama analarınız demedi. Babalarınız diye başladı fakat analarımıza yer vermedi. Niçin diye sormak gerek tabii, niçin anneler yok. Çünkü annelerin sevgisi saf ve mahza sevgidir. Babalar annelere göre ideolojik severler. Ama anneler mutlak mutluluğunu isterler çocuklarının Tabii ki galibiyet kuralı uyarınca böyledir. İstisna olan babalar, istisna olan anneler, istisna olan eşler ve kardeşler her zaman olacaktır. Bu da bir yasadır, ilahi yasa. Ama burada galibiyet, çoğunluk kuralı ilkesince babanın sevgisi evladına genelde ideolojik ve nesebe dayalı bir sevgi. Benim yer yüzünde ki devamım, benim soyumu sürdürecek diye sever. Ama anne böyle peşin bir pazarlığı yoktur. Anne sevgisini bezleder, herhangi bir şey karşılığında vermez, karşılıksız verir ve verdikten sonra da arkasına dönüp bakmaz. Bir daha verir, bir daha verir.

İşte onun için 3 kere annenin sonra babanın, peygamberin ifadesi. Onun için anne sevgisi adeta rahmanın rahmetinden bir daldır, bir parçadır. Bu benim ifadem değil, peygamberin benzetmesi. “İnner rahme, şeknetün min rahme..!”

Rahm, organ olarak Rahm, insanların içinde büyüdüğü rahm, Ya da yine o organdan     ismini almış olan bağ Allah’ın rahman isminden türetilmiş bir kelimedir. Müştak bir kelimedir. Ya da Allah’ın rahman isminden bir daldır anlamına gelir. Onun için anne sevgisi pazarlıksızdır, o sebeple anneleriniz yer almamaktadır.

Evet, neden sevgiler, Allah’ın elçisinin ve Allah yolunda var gücü harcamanın sevgisinden fazla olduğunda başımıza gelecek olanı bekleyelim. Neden, Çünkü sevgi eğer Allah’tan gelmiyorsa, Allah için olmuyorsa, sevgi olmaktan çıkar tutku olur. Peki sevgi tutku olursa ne olur;

Sevgi özgürleştirir, tutku köleleştirir. Sevgi azad eder, tutku tutuklar. Onun için bir sevgi eğer saf olsun isteniyorsa, gerçekten muhabbet olsun isteniyor. Yüreğe ekilmiş bir bin veren, bire sonsuz veren bir habb’e, bir hubub’a bir tohum, bir çekirdek olsun isteniyorsa o sevgi Allah için olan bir sevgi olmalıdır. Çünkü niçin seviyorsanız sevginiz o kadar ömür kazanır. Allah için sevenin sevgisinin ömrü Allah kadardır. Yani ölümsüzdür. Menfaati için sevenin sevgisi, menfaati kadardır. Onun için ölümsüz sevgiler; sana ihtiyacım var, çünkü seni seviyorum derler. Tutkular ise seni istiyorum, çünkü sana ihtiyacım var derler. Bu ikisi arasında çok ciddi, çok temel, özüne ilişkin fark vardır.

Allah’tan diyor, Resulünden. Bu iki merkez, sevginin yönlendireceği bu iki merkez neden yan yana kullanılıyor. Allah’ı anlıyoruz, her şeyimizi borçlu olduğumuz Allah dan da daha fazla sevmememiz isteniyor. Onun için;

..yühıbbunehüm ke hubbillah.. (Bakara/165)

Yoldan çıkmışların sevgisi Kuran da tanımlanırken; Onlar, Allah’ı sever gibi severler.

Bu işte sevgide ölçüsüzlük. Allah’ı sever gibi sevmek, sevgide şirk koşmaktır. Çünkü hiçbir şey size Allah kadar sevimli olamaz. Çünkü hiçbir şeye karşı Allah’a borçlu olduğunuz kadar borçlu değilsiniz. Çünkü hiç kimse sizi Allah kadar sevemez. Onun için Allah sevgisi sevginin tacıdır. Ser tacıdır, baş tacıdır.

Peygamber hemen niçin yanına konmaktadır? Allah insana olan o muhteşem sevgisini, peygamberler aracılığı ile iletmiştir. Yani Allah’ın sevgisinin postacısıdır peygamberler. Allah’ın sevgi mektuplarını insana getiren aracılardır peygamberler. Allah’ın sizi sevdiğini işte o risalet aracılığı ile anlarsınız. O halde mektubu gönderene olan sevginiz, mektubu getirene olan sevginizden ayrılabilir mi. O olmasaydı o mektup size ulaşmayacaktı.

Onun için Allah insana olan sevgisinin ifadesi vahiydir. Vahyi ise insana ulaştıran peygamberlerdir. Peygamberler onun için sevgiyi hak etmişlerdir. Varlıklarını insanlığın uğruna bezm etmişler ve insanlıktan bir ücret talep etmemişlerdir. Sadece bir şey talep etmişlerdir;

..in ecriye illâ alAllâh.. (Seb’e/47)

Demiştir her peygamber. Ben ücret istemem, ücretim yalnız Allah’a aittir. Ama Allah onlara bir şey isteyebileceklerini söylemiştir insanlardan. Kendilerine saadetin öbür adı olan vahyi ulaştırdıklarını. İnsanlardan bir şey isteyebilirsiniz. Nedir o; Muhabbet, sevgi.

Evet, Kuran da Allah’ın peygamberlere tavsiyesi şöyle olmuştur. “Siz ulaştırdığınız bu vahiy karşılığı ücret almayacaksınız, fakat sevgi isteyebilirsiniz. Sevgi istemeye hakkınız var. Evet, bu işte sevgimiz, Allah’ın peygamberlere isteyebilirsiniz, istemelisiniz dediği bir sevgidir. O sebeple peygamberler bu sevgiyi hak edilmiş bir sevgi olarak isterler. Başka da verdiğimiz bir şey yoktur. Ya cihat;

..lâ es’elüküm aleyhi ecren illel meveddete fiyl kurba.. (Şûra/23)

Biraz önce mealini söylediğim ayetin metni bu. Ma es’elüküm olsa gerek, evet doğrusu; mâ es’elüküm aleyhi ecren .

 

(Hayırla” ile “Kul lâ es’elüküm aleyhi ecren illel meveddete fiyl kurba”)

Sizden bir ücret istemiyorum. illel meveddete fiyl kurba yakın bir muhabbet istiyorum. Yakın bir meveddet, yakın bir sevgi istiyorum diyor. De diyor rabbimiz peygambere. Onun için peygamberin ücret istemesi ne kadar yasaksa, sevgi istemesi o kadar doğaldır. Ya cihat, yani insanla İslam arasındaki engeli kaldırmaya muhabbet.

Cihat nasıl sevilir ve neden sevilir, bu çok önemli. 3 unsurdan 3.sü. neden cihadı seveceğiz. Cihat nedir önce onu defalarca burada açıklamaya çalıştım. Cihat, insanla İslam arasındaki engelin kaldırılıp, insanın mutluluğunun öbür adı olan İslam’ın insana ulaştırılması, toprağın tohuma kavuşmasıdır. Neden sever, neden sevmesi gerekir insanın? Eğer insanı seviyorsanız, Allah’ı seviyorsanız insanı seversiniz. Yunus gibi; Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü diyordu ya. Aslında yaratılanı sevdik yaratandan ötürü diye anlamak lazım.

Yaratılanı yaratandan dolayı seversiniz, eseri müessirden dolayı seversiniz öyle değil mi. Aslında bu resim ne kadar güzel olmuş diyen resmi mi övmüş olur ressamı mı. Gerçekte ressamı övmüştür. Bu bina ne kadar harika olmuş diyen, gerçekte mimara övgü göndermiştir. Çünkü o binanın kendiliğinden öyle olmayacağını akıl bilir. O halde insana bakan müessiri görür. Esere bakan. Çünkü müessirin tüm sanatı, mutlak sanatı, eserinde tecelli eder. Gözükür. O sebeple kainat Allah’ın tecelligâhıdır. Oradan şahide bakarak gaibi görürüz. Zihnimiz görünenden görünmeyene intikal eder.

Onun içindir ki vahiy Allah’ın varlık ve birlik ispatı için gönderilmez. Vahyin görevi bu değildir. Vahyin görevi Allah’ın varlığını ve birliğini ispat değildir. Allah’ın varlığı ve birliğini ispat için vahye gerek yoktur. Kâinat yeterlidir. Ayat ı kevni yeterlidir, şu görünen ayetler yeterlidir. Tabiat ayetleri yeterlidir. Doğru okursanız O’nun var oluşuna ve birliğine sizin varlığınız bile delil olarak yeterlidir.

Peki vahiy ne içindir? İnsan içindir, insanın mutluluğu içindir. Vahyin konusu Allah değil insandır. Onun için vahiy aslında nübüvvete delalet eder. Kainat vahyi Allah’a delalet eder, Kuran vahyi nübüvvete delalet eder. Onun için vahiy peygamberliği, kainat Allah’ı temsil eder. Tabir caizse delaletleri onlaradır. Onun için vahye iman edipte peygamberi inkar etmek, tabiatı görüp de Allah’ı inkar etmek gibidir, aynı şeydir.

Onun için değerli dostlar işte 3. unsur cihat; İslam’la insan arasındaki engeli kaldırmaktır ki, insana olan muhabbet ancak böyle ispat edilir. Çünkü insan tohumsa, vahiy topraktır. Vahiy toprağı ile insan tohumu buluşmadan nasıl saadet, nasıl cennet elde edilir. İşte cihat onun için bunlardan daha sevimli olmak durumundadır.

vAllâhu lâ yehdil kavmel fasikıyn; Allah sorumsuzca davranan bir toplumu doğru yola ulaştırmaz.

25-) Lekad nesarekümullâhu fiy mevatıne kesiyretin ve yevme Huneynin, iz a’cebetküm kesretüküm felem tuğni anküm şey’en ve dakat aleykümül Ardu Bi ma rehubet sümme velleytüm müdbiriyn;

Andolsun ki, Allâh size birçok savaş yerinde ve Huneyn gününde yardım etti… Hani kalabalık oluşunuz sizi böbürlendirmişti ama hiçbir faydası olmamıştı! (Huneyn gününde) tüm genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti! Sonra (da) arkanızı dönüp gitmiştiniz! (A.Hulusi)

25 – İnkâra mecal yoktur ki Allah size bir çok mevki’lerde nusret etti, «Huneyn» günü de: o lâhzada ki çokluğunuz sizi güvendirmişti de bir faidesi olmamıştı, yer yüzü o genişliğiyle başınıza dar gelmişti, sonra da bozularak arkanıza dönmüştünüz. (Elmalı)

Lekad nesarekümullâhu fiy mevatıne kesiyretin doğrusu Allah size bir çok savaş alanında yardım etmişti. ve yevme Huneynin özellikle de Huneyn günü Allah yardım etmişti. iz a’cebetküm kesretüküm felem tuğni anküm şey’e hani o zaman çokluğunuz sizi gururlandırmıştı, fakat hiçbir işinize yaramamıştı. Gururlanmıştınız çoğuz diye, Bedirde düşmanın 1/3 idiniz, ama şimdi düşman sizin 1/3 idi. Buna da gururlanmıştınız. Oysa cama bakıyordunuz camdan değil, camdan bakacağınıza cama bakmaya başladığınızda işte ne oldu, hemen okuyalım;

ve dakat aleykümül Ardu Bi ma rehubet ve olanca genişliğine rağmen yer yüzü size dar gelmişti. Çokluğunuza güvenmiştiniz ve çokluğunuzun hiçbir hayrını göremediniz. Üç katıydınız düşmanın, ama kaçtınız, bozuldunuz, çözüldünüz. Sayılardan bahsetmeye başladığınızda başarıyı, Başarınızı sayılara endekslemeye başladığınızda, sayıların sultasına teslim olduğunuzda başarının Allah’tan olduğu gerçeğini göz ardı etmişsiniz demektir. İşte böylesi bir durumda Başınıza öyle bir felaket geldi ki, olanca genişliğine rağmen yer yüzü size dar geldi.

sümme velleytüm müdbiriyn; sonra da gerisin geri çekilmiştiniz, kaçmıştınız.

Huneyn’i anlatıyor değerli dostlar, açıkça isim veriyor farkındasınız. Huneyn savaşı; Mekke ile Taif arası bir vadiye verilen isim aslında Huneyn. Ki bildiğiniz gibi Mekke’nin fethinin hemen ardından Resulallah kendisine katılan Mekkelilerle birlikte, ki zaten Mekke fethine katılan ordu yaklaşık 10.000 kişilik bir ordu idi. Mekke’nin fethinden sonra yeni Müslüman olanlarla ve henüz kalbi İslam’a ısındırılacak olanlarla birlikte ordu 12.000 rakamına dayanmış ve bu ordu ile Resulallah Hevazin üzerine yürümüştü. Taif taraflarında ki müşrik kabileler üzerine yürümüştü ki onlar zaten saldırı hazırlığın dalardı, büyük bir güç toplamak için uğraşıyorlardı. İslam’ın kalbinde Müslümanları ansızın kıstırmak istiyorlardı.

Resulallah bunu haber alır almaz elindeki mevcut ordu ile fethin hemen ardından Huneyn’e yürüdü. Hevazin kabilelerinin üzerine ki Benî Sakif bunların en başında gelirdi.

Peki buna karşılık tüm düşman ordusu ne kadardı, çok ilginçtir tam tersi idi Bedir’in, tam tersi idi Uhut’un. Müslümanlar  düşmanın 3 katı kadar kalabalıktılar.

Bu çok farklı bir sınavdı Huneyn sınavı. Bedir’in tam tersi bir sınav. Bedirde imanın imtihanı verilmişti. İmanın sayıya galip geldiği gerçeği. Burada ise bir de tersinden deneniyordu. Neydi o; Sayı ile değil imanla galibiyeti elde edersiniz. Yani varlığınızı sayılara değil, varlığınızı kelle sayısına değil, varlığınızı maddi güce değil, varlığınızı insan gücüne değil, Varlığınızı taşıdığınız iman ve erdeme endeksleyin mesajıydı.

İşte onun için korkunç bir bozgun yaşandı. Pusuya düşürüldü İslam ordusu Hevazin’liler le Benî Sakif tarafından ve püskürtüldüler. Delicesine kaçıyordu o büyük ordu. Ama kaçanlar adeta kaçışlarının cezasını daha o anda orada gördüler ve arkadan müşrik bedevilerin bir de ok yağmuruna tutularak cezalandırıldılar. Yine kaçmayanlar, o bir avuç sadık çekirdek kadro idi. Peygamber terbiyesinden geçmiş, uydum kalabalığa demeyen, gücün arkasına değil imanın arkasına düşen ve bilinçli tercih yapan. Resulün arkasına cennet tercihi ile gelen. Burada ganimet var diye değil, burada cennet var diye gelenler yine peygamberin etrafında kenetlenmişlerdi.

Evet her zaman, tarihin tüm dönemlerinde insanların davalarının, yüce davaların etrafında iki tür insan hep olagelmiştir.

1 – Arılar,

2 – Sinekler.

Çiçeklere arı da konar sineklerde. Arılar üretmek için konarlar, sinekler tüketmek için konarlar. Sinekler ganimete konarlar, arılar ise ganimete konmaz, ganimeti üretirler. Onun için yine peygamberin etrafında kenetlenen arılar olmuştur ve onlar, ensar ve muhacirin o bir avuç iman yiğidi güçlü bir huruç ile pusuyu yardı, üzerine gitti ve bitmiş, kaybedilmiş olan Huneyn savaşını adeta son anda geri kurtardı ve mutlak bir hezimeti, mutlak bir zafere dönüştürdü.

Tabii muhteşem bir getirisi olmuştu Huneyn in. Çünkü Hevazinlilerin reisi kaçmasınlar diye müşrikler onların tüm malları ve servetleriyle birlikte getirmişti savaş meydanına. Tüm canlı hayvanları, altınları, gümüşleri, hazineleri, ticaret malları, neleri varsa hepsini savaş meydanına yığmış, onlara mallarını göstererek; Ya bugün kazanır düşman da sizin olur, ya da kaybedersiniz her şeyiniz gider demek istemişti ve bunların yanına hanımlarını ve çocuklarını da getirmişti.

Evet, her şeylerini kaybettiler. Ama merhametli sevgili peygamber tabii ki alicenap davrandı her zaman olduğu gibi. Yine o insanların getirdiği bir çok şeyi, özellikle çocuklarını, hanımlarını, kadınlarını kendilerine hiç kimsenin dokunmasına fırsat vermeksizin, yağmalanmasına fırsat vermeksizin geri vermişti.

26-) Sümme enzelAllâhu sekiyneteHU alâ RasûliHİ ve alel mu’miniyne ve enzele cünuden lem teravha ve azzebelleziyne keferu* ve zâlike cezaul kafiriyn;

Sonra Allâh, Rasûlünün ve iman edenlerin üzerine sakinlik ve O’na güven hissi inzâl etti, sizin görmediğiniz ordularını da (melekler) inzâl etti… (Böylece) hakikat bilgisini inkâr edenleri azaplandırdı… Hakikat bilgisini inkâr edenlerin karşılığı işte budur! (A.Hulusi)

26 – Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi ve görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayanları azaba uğrattı, ve bu işte kâfirlerin cezası. (Elmalı)

Sümme enzelAllâhu sekiyneteHU alâ RasûliHİ ve alel mu’miniyn daha sonra Allah Resulüne ve inanan insanlara katından bir sükûnet, bir iç huzuru, bir gönül ferahlığı indirmişti. İşte yardım bu. İşte ilahi yardım bu. İnsanın potansiyelini, mevcut potansiyelini, kinetize etmek. İnsanda saklı olan gücü tam kapasite ortaya çıkarmak. Bunu çıkardığı zaman insanın içinde bir nükleer güç merkezi saklıdır. Eğer seversen, eğer inanırsan, eğer gönül verirseniz gerçekten içinizde ordular vardır. Cundullah vardır. Allah’ın orduları yüreğinizdedir. O bileğinize derman olarak, gözünüze fer olarak, gönlünüze ferman olarak yürür ve siz bir insanken bin insan olursunuz. İşte böyle yardım eder Allah.

ve enzele cünuden lem teravha görmediğiniz güçlerle takviye etmiştir sizi. Biraz önceki açıklamalarımın aslında bir teyit’i mahiyetinde. Görmediğiniz güçlerle takviye etmiştik. Aslında bu yardımın görülen fiziki güçlerle değil, görülmeyen, manevi dinamiklerle olduğunu açıkça ifade ediyor. Yani Allah yardım ederken kendi koyduğu sünnetini bozmaksızın. Sünnetini yasalarının çerçevesinde insanın içine potansiyel gücü kinetize edecek bir sekinet vererek bu takviye ederek yaptığını ima ve işaret ediyor. Ki enfal suresinin 9 – 10. ayetlerinde biz bunu açıkça okumuş ve tefsir etmiştik.

ve azzebelleziyne keferu ve inkarda direnenleri azaba uğratmıştı. ve zâlike cezaul kafiriyn; bu ise küfre gömülüp gidenlerin cezasıydı.

27-) Sümme yetubullahu min ba’di zâlike alâ men yeşa’* vAllâhu Ğafûrun Rahıym;

Sonra Allâh, bunun ardından, dilediğinin tövbesini kabul eder… Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

27 – Sonra Allah bunun arkasından dilediğini tevbe nasip eder, ve Allah gafûr, rahîmdir. (Elmalı)

Sümme yetubullahu min ba’di zâlike alâ men yeşa’ Fakat bütün bu olanlara rağmen Allah dilediğinin kendisine yönelişine mukabele eder.

Dikkat buyurunuz; yetubullah ibaresini böyle uzun bir karşılıkla çevirebildim. Tevbe yönelmek demektir. Allah tevbe ederdir tam literal anlamı, lafzi anlamı. Allah insana nasıl tevbe eder? İşte burada buyrulduğu gibi. Kendisine yönelenin yönelişini dikkate alır ve ona mukabele eder. Bu çok önemli. Onun için eğer insan Allah’a tevbe ederse, Allah’ta insana tevbe eder demektir bu.

vAllâhu Ğafûrun Rahıym; Ve Allah sınırsız bağış ve merhamet sahibidir.

İnsanın tevbesi öz eleştiridir, bir bilinç yenilemesidir, tazelemesidir. Eskimiş bilinci tazelemedir. İnsanın tevbesi yanlıştan dönmektir. Allah karşısında bir öz eleştiri yapmak ve “ya rabbi, ben ettim, kabul ediyorum. Ama sen etme” demektir. İşte samimi yapılırsa böyle bir dönüş, Allah o kişiye rahmetiyle muamele edecek, yönelecek ve onu hiç işlememiş hale getirecek, onun işlediğinin üzerini örtecektir ki, bunu vaat etmektedir.

 28-) Ya eyyühelleziyne amenû innemel müşrikûne necesün fela yakrabül Mescidel Harame ba’de amihim hazâ* ve in hıftüm ‘ayleten fesevfe yuğniykümullâhu min fadliHİ in şae, innAllâhe Aliymun Hakiym;

Ey iman edenler! Kesinlikle müşrikler necistir (pisliktir)! Artık bu senelerinden sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar! Eğer yoksulluğa düşmekten korkuyorsanız, (bilin ki) Allâh dilerse, sizi yakında fazlından zenginleştirir… Muhakkak ki Allâh Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

28 – Ey o bütün iman edenler, müşrikler bir pislikten ibarettirler, artık bu yıllarından sonra Mescidi harama yaklaşmasınlar eğer yoksulluktan korkarsanız Allah sizi fadlından zenginleştirecektir inşallah, her halde Allah alîmdir hakîmdir. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler, innemel müşrikûne necesün şirki karakter haline getirenler baştan ayağa pisliktirler. Pisliğe gömülmüştürler.

Evet, yüzünüz buruşuyor olabilir. Kuran da bir tek yerde gelir bu sözcük, sadece burada. Çok ilginç değil mi? Bir tek yer. Kuran ın en keskin ve en sert sözcüğüdür. Tabii ki burada ki pislik nitelemesi maddi değil, manevi olsa gerektir. Yoksa müşriğin bedeninden söz etmiyor burada. Burada söz edilen şey şirkin; Allah’tan başkasına tanrılık yakıştırmanın, eşyayı putlaştırmanın, İnsanı putlaştırmanın, insanı duygu ve düşünce dünyasını fosseptik çukura dönüştürme gerçeğidir, onu söylüyor ayet.

Ayrıca keskin bir ifade daha kullanılır Kuran da ki, o birkaç yerde kullanılır ve sırf iki zümre için kullanılır. Necesün. Burada rcsün geçiyor yani pislik. Necesün ise yine pis ve murdar anlamına gelir. nicsün yani. Buradaki necesün. Bir de ricsün (Enam/125) kullanılır Ki o murdar, pis olan murdar olan. Ki ricsün’ün kullanıldığı 2. bir zümre kimdir biliyor musunuz? Yunus suresinin 100. ayetinde geçtiği gibi, aklını kullanmayanlardır.

Peki nasıl bir kolerasyon var ikisi arasında, nasıl bir bağlantı var? Şirk koşan, putlaştıranlar, aklını kullanmayanlar. 2 si için de aynı kavram nics kavramı, murdar kavramı, pis kavramı kullanılıyor. Burada ki necesün’ün adeta eş anlamlısı. Çünkü putlaştırmak için aklını kullanmaması lazım. Bir insan aklını kullanarak putlaştıramaz. Aklı ile arası açılmadıkça hiçbir kimse Allah’a ait bir sıfatı Allah dışında bir kimseye takamaz. Neden; Çünkü Allah’a ait bir sıfatı Allah dışında bir varlığa, yaratılmış bir varlığa vermek, onun önünde kendinizi küçük düşürmektir. Kendinize hakaret etmektir. Kendi duygu ve duyargalarınızı, kendi kabiliyet ve kapasitenizi sıfıra indirmek ve hakaret etmektir kendinize.

Onun için tüm putlaştırmalar Allah‘a hakaret etmeden önce insanın, kendi öz varlığına hakaret anlamını içerirler. O sebeple Allah’ın rahatsızlığı; “kendisine yönelik bir zarardan dolayı değildir”. Tüm insanlık önüne gelen her bir şeyi putlaştırsa ve tapsa, en adi şeylere tapsa Allah’ın neyi eksilir söyler misiniz? Söyler misiniz nesi eksilir Allah’ın.

Peki..! bir şeyleri eksilen birileri var ama. Kim o diyecekseniz, İnsan. İnsanın çok şeyi eksilir. İnsanın insanlığı sıfıra düşer, insanlığı eksilir. Allah işte bunu yasaklıyor. Şirkten zarar gören insanın kendisidir. Putlaştırmadan zarar gören insanın kendisidir. Çünkü putlaştırdığı nesne karşısında kapasitesini kullanamaz yitirir. Hiçbir köle efendisine karşı tam kapasite insanlık sergileyemez.

Peki..! Ya insanın Allah’a karşı durumu da böylemidir, hayır, değildir. Niçin, Çünkü Allah; insanın kapasitesinin ne kadar yükselirse yükselsin, Allah olamayacak olduğunu bilir ve insan da bilir. Dolayısıyla insanın yücelişinden korkmayan bir tek varlık vardır, o da Allah’tır. Çünkü rakip değildir. Allah insana, insan Allah’a rakip olamaz ve Allah yarattığı insanın yücelişinden hep memnuniyet duyar, sevinir. Bunu ister, bunu arzular. İnsanın büyümesi, yücelmesi, rafine olması kadar Allah’ı memnun eden hiçbir şey olamaz.

Onun için insanın Allah’a kulluğu insanı özgürleştirir. İnsanın Allah dışındaki bir şeye kulluğu insanı köleleştirir. İşte bu nedenle.

fela yakrabül Mescidel Harame ba’de amihim hazâ bu nedenle bu yıldan sonra müşrikler mescidi harama yaklaşmasınlar.

Hiç kuşkusuz bu, bu yıldan sonra ifadesi; 9. yıla tekabül ediyor ki bu ayetlerin bir paket halinde indiği yıl olan 9. hacc yılından itibaren kutsal mekanlara şirk koşanların hacc maksadıyla gelmemesini kastetse gerektir. Yani buradaki yaklaşmamadan maksat bu olsa gerektir. Doğru bir yaklaşımla ki, çok farklı yorumlara açık bir ifade. Ama doğru yorumunu bu konudaki uygulamalardan, nebevi uygulamalardan ve diğer ayetlerden hepsini birlikte alt alta dizip okuduğumuzda, istikra yaptığımızda anlıyoruz ki, bu ayetle ifade edilen şey müşriklerin, ibadet amaçlı olarak artık kutsal mekanı kullanmamaları. Çünkü kutsal mekanın kutsiyeti Allah’a aittir, Allah’a ait bir mekanı istismar ederek Allah dışında bir varlığa ibadet etmek her halde yakışık almazdı. Onun için yasaklanmıştır. Yoksa gayri Müslimlerin mescitlere girişi yasaklanmamıştır. Peygamberimiz kendi mescidinde Hıristiyanları konuk ettiği gibi gelen müşrikleri de konuk etmiştir.

Onun için Allah’ın mescitleridir mescitler ve buralar insanlığın hizmetine amadedir. Onun içinde bizde Allah’a ait mekanları, kamu mahalli, kamunun tamamına açık bir mahal olarak görmek ve özelleştirmemek esastır. O sebeple Necran Hıristiyan heyetini İsa Allah’ın oğludur demelerine rağmen ve Resulallah’la tartışmaya girmelerine rağmen, Resulallah bir diplomatik ziyafet vermiş, onları günlerce mescitte yatırmış ve orada ağırlamıştır. Bu da yine hicretin son yıllarında, yani Amûl müfit denilen aynı yıl 9. yıl gerçekleşmiştir.

ve in hıftüm ‘ayleten fesevfe yuğniykümullâhu min fadliHİ in şae eğer ekonomik daralmadan endişe ediyorsanız unutmayın ki gün gelir Allah dilerse sizi lütfuyla bolluğu kavuşturur.

Burada cahili toplumun bir takım kaygıları vardı. Aslında Mekke müşrik toplumu ticaret toplumuydu ve bu toplumun Resulallah’a karşı çıkışındaki en büyük Saiklerden biri, Mekke’nin, bölge insanlarının hacc vasıtasıyla geldiği ticari bir merkez oluşu ve Resulallah’ının bu mesajının Mekke’nin bu müstesna konumuna ket vuracağı, zarar vereceği endişesiydi. Çünkü Kâbe’nin içindeki putların 360 ı aşkın put vardı Kitab- ül Esnâm’a göre, putlar kitabına göre.

Şimdi 360 put ne yapıyordu Kâbe de derseniz unutmayınız ki bunların içerisinde Hz. İsa ve Meryem’in ikonları bir de Hz. İbrahim resmi vardı. Onun için Resulallah eğer 360 a 1 tane daha ekleseydi ses çıkarmayacaklardı, bir tane de seninki olsun diyeceklerdi. Hatta ticaretlerine ek bir enstrüman olarak göreceklerdi. Ama Resulallah’ı, Mekke’nin geleceğini karartmakla suçluyorlardı. Çünkü putları yıkınca o putlara inanan insanlar gelmeyecek ve bölgenin ticari merkezi olma hüviyetini kaybedecek Mekke, ve dolayısıyla bu ağalar, bu beyler, bu paşalar yan gelip yatarak bölgenin ekmeğini yiyen, sömüren ve her birinin en az beşer, onar kölesi, beşer onar eşi olan bu ağalar bu kadar sömüremeyeceklerdi. Dava buydu.

İşte bu bilinç altındaki bu kaygı yine devam ediyordu ki, rabbimiz bu kaygıyı böyle yendi. Eğer Allah’tan bağımsız bir başarı mümkün değilse, biraz önceki ayet onun mesajıydı. Burada da Allah’tan bağımsız bir ekonomik özgürlükte mümkün değil mesajı vardır. Yani Allah’tan bağımsız bir savunma stratejisi başarısızdır. Allah’tan bağımsız ekonomik plan ve program da başarısızdır anlamına gelir bu.

innAllâhe Aliymun Hakiym; Zira Allah her çareyi bilen, hikmetle icra edendir.

29-) Katilülleziyne lâ yu’minune Billâhi ve lâ Bil yevmil’ahıri ve lâ yuharrimune ma harremAllâhu ve RasûluHU ve lâ yediynune diynel hakkı minelleziyne utül Kitabe hatta yu’tul cizyete an yedin ve hüm sağırun;

BİLGİ (kitap) verilenlerden, Allâh’a ve gelecekte (ölüm ötesi) yaşayacakları sürece iman etmeyen, Allâh’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve Hak Din anlayışını (Hakikat ve Sünnetullâh Bilgilerini) din edinmeyenlerle, aşağılanmış olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. (A.Hulusi)

29 – O kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allaha ne Âhiret gününe inanmayan, Allahın ve Resulünün haram ettiğini haram tanımayan, ve hak dinini din edinmeyen kimselere küçülmüş oldukları halde elden cizye verecekleri hale kadar harp edin. (Elmalı)

Katilülleziyne lâ yu’minune Billâhi ve lâ Bil yevmil’ahıri ve lâ yuharrimune ma harremAllâhu ve RasûluHU ve lâ yediynune diynel hakkı minelleziyne utül Kitabe hatta yu’tul cizyete an yedin ve hüm sağırun; Uzun bir ayet ben de hiçbir tarafından bölemedim. Çünkü bölünme kabul etmez bir ayet. Bölersem, bölmeye kalkarsam korkarım ki doğru bir tercüme çıkaramam. Onun için tamamını okudum, umarım tamamını da doğru bir biçimde çevirmeye muvaffak olurum. Ne diyor Kuran bu ayette, ki bu ayet kuran ın yine müstesna ayetlerinden biridir. Çünkü içinde cizye kelimesinin geçtiği tek ayettir. İşte onun için cizye ayeti, hukukta cizye ayeti olarak şöhret bulmuştur. Ne diyor bakalım;

Kendilerine daha önceden vahiy emanet edilenlerden Allah’a da, ahiret gününe de tabii ki gerçek anlamda inanmayan, Allah’la onun elçisinin yasakladığını yasak saymayan ve hak dinini tek din olarak benimsemeyen kimselerle, boyun eğmiş bir halde savaştan muafiyet vergisini kendi elleri ile an yedin, kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.

Biraz uzun oldu ama ayeti bölemedim. Evet, kimlerle savaşılması isteniyor? Açık. lâ yu’minune Billâhi ve lâ Bil yevmil’ahır Allah’a ve ahiret gününe samimi olarak inanmayan, kendilerine daha önce kitap verildiği halde. Demek ki adres açık. ve lâ yuharrimune ma harremAllâhu ve RasûluHU ve yine Allah’ın ve elçisinin yasakladığını yasak bilmeyen, saymayan bu insanlarla cizye verinceye kadar ve tabii ki boyun eğinceye kadar. ve hüm sağırun; boyun eğinceye kadar savaşın diyor.

Peki nasıl anlaşılmalı bu ayet. Bu ayeti Kuran ın diğer ayetleri ile birlikte ele aldığımızda, ki böyle yapmak zorundayız doğru anlamak için. Yoksa insanın elini kopartıp bu insandır demeye benzer. Hakikati parçalarsanız hakikat olmaktan çıkar. Bu ayeti Kuran ın bütünü içinden çekip te Kuran ı diğer din mensuplarına karşı nasıl davranmamızı emrettiğine ilişkin sistemini öğrenemezsiniz. Dahası yanlış yaparsınız. Sık sık bu konuda ayetler gelip sık sıkta benim tefsir ettiğim için bu konuda fazla durmuyorum. Biliyoruz ve biliyorsunuz ki bu konuda Kuran’ın tavrı hiçbir zaman zorla inanç değiştirme tavrı değildir.

La İkrahe fid Diyni kad tebeyyenerrüşdü minel gayy (Bakara/256)

 Diyen de aynı Kuran’dır. Zorlamanın hiçbir çeşidi dinde yoktur. Artık iyilik kötülükten, artık hak batıldan kesin sınırlarla ayrılmıştır. Onun için Allah insana irade vermiştir ve bu iradeyi seçme uğruna kullanması gerekir.

Peki bunu diyen Kuram burada ne demek istemektedir diye sorarsanız, tabii ki saldırıyı cezalandırmak ve Müslüman geleceğe ilişkin var oluşuna yönelik tehditleri engelleme amaçlıdır.

Cizye önemli bir İslami, hukuki kuraldır. Aslında cizye kelimesinin Arapça değil de Farsça olduğunu ve cizyenin eski İran adeti olarak uygulaması olarak, sonradan İslam’a geçtiğini söyleyenler de vardır. Onun için onlar cizye kökünden, Farsça cizye kökünden geldiğini söylerler ama, Arap diline uygun bir yapısı var. Etimolojik yapısı var sözcüğün. Cizye, cezadan gelir. Bizce de doğru olan budur, yani karşılık, bedel demektir. Neyin bedeli, bir bedel varsa bir şeyin bedeli olmalı. O halde cizyeyi kısaca işlemek istiyorum. Öncelikle bu ayetin müşriklere sığınma hakkı tanıyan 6. ve 8. ayetler kapsamında doğru anlaşılması için şarttır.

Cizye; bir baş vergisidir eskilerin ifadesi ile. Yani harpten muafiyet vergisi. Bilinmektedir ki Müslüman cemaat ideolojik hedeflerini gerçekleştirmek için müstakil bir sosyal toplum projesine sahiptir. Çünkü Kuran bir toplum projesi ile gelmiştir. Kuran, çile hayatına çağıran ve insanı tek tek muhatap alan bir kitap değil, aynı zamanda insan oğluna topluca bir uygarlık, bir medeniyet yolu gösteren bir medeniyet kitabıdır. Onun için bir toplum projesi vardır Kuran’ın.

Toplum projesi tabii ki topluma bir takım hedefler, bir takım kurallar, bir takım değerler, birlikte yaşamak için gerekli olan tüm insani, beşeri, ekonomik, siyasi ve hayatın diğer alanlarında ki tüm ilkeleri koymak durumundadır. İşte Kuran hedeflediği toplumu oluşturmak için o toplumun hangi ilkeler üzerine yükseleceğini de işaret eder, bazen açıkça söyler. Kuran’ın hedeflediği bu ideal toplumu elbette oluşturduğu üst yapı, kendisini korumak durumundadır. Hiçbir toplum kendisini saldırılara karşı açık tutamaz. Hiçbir toplumdan bunu isteme hakkı yok kimsenin. Siz, size olan saldırılara açık hale gelin. Deme hakkı yoktur.

Onun için de Kuran’ın öngördüğü toplum kendisini yeryüzünde var kılabilmek, erdem toplumudur bu. Erdem toplumunu yer yüzünde var kılabilmek için kendi mensuplarına ideolojik hedefler de gösterir.

İşte bu hedeflere ulaşmak için eğer gerekiyorsa her bir inanana savunma hizmetine, gönüllü ya da gönülsüz katılma mecburiyeti getirir. Fakat, İslam’i toplumun şemsiyesi altında yaşayan, Müslüman olmayan, bu ideolojik hedeflere inanmayan insanlara eğer İslam; sen de savunma hizmetine zorunlu katılacaksın derse bu dinde zorlama olur. Çünkü inanmadığı bir şey uğruna insanı savaşa, ölüme koşmaktır bu. İslam bunu yapmaz. Çünkü bunu bir insan hakkı olarak görür. İnanmadığı bir değer uğruna savaşıp ölmeyi istemez.

Ama beri yanda da o toplumun güvenliği için canını ortaya koyan insanlar var. Bir tarafta o toplumun güvenliğini sağlamak için canını ortaya koyan insanlar var, yine o toplumun güvenliğine ortak olan, o güvenlikten pay alan ama hiçbir şey vermeden o toplumda yaşayan gayri Müslimlerin bu güvenliğe katkısı nasıl olacaktır sorusu, sorulmayı hak eden bir sorudur. İşte cizye burada gündeme gelir. Bedeldir. Savunma sistemine katılma bedelidir. Bizzat canları ile katılmayı istemiyorlar ise eğer, Ki istiyorsa katılabilirler ve cizye vermekten muaf tutulurlar.

Uygulama da böyledir. Ama katılmak istemiyorlarsa cizye verirler. Söyler misiniz malla can nasıl takas edilir? Şimdi kim karlıdır kim kime eğer zulüm varsa, eğer haksızlık varsa kim haksızlığa uğramış, kim haksızlık etmiştir. Cizyeyi Müslümanların gayri Müslimlere haksızlığı olarak görenler, işte böyle kör ve şaşı bakarlar. Eğer haksızlık varsa, haksızlık yapılan Müslümanlardır. Yani can bedeli para verenler değil. Bu bir. Ama insan hukukuna, insanı inanmadığı bir şey uğruna ölüme sürüklememek için Müslümanlar adalet uğruna bu şeyi sineye çekmişler ve Allah’ın bir emri olarak kabul etmişlerdir.

Tabii ki cizyenin içeriğini öğrendikten sonra çok daha şaşıracağız. Cizye hiçbir zaman zekattan fazla olmamıştır. Onun için de cizye korkusu ile Müslüman oldular diyen garezkar müsteşrikler, oryantalistler ve onların yerli uzantıları doğru söylemiyorlar. Onların yalan söylediğini söyleyen yine iyi niyetli müsteşrikler olmuştur. Bunların başında Ignace
Goldziher.
Bunların başında Asim Palasyos. Bunların yine başında İntişar-ı İslam tarihi yazarı Sir Thomas Arnold var. Bunların hepsinin de ortak görüşü, cizye korkusu ile hiçbir Hıristiyan, hiçbir Yahudi, hiçbir gayri Müslim Müslüman olmaz, çünkü Müslüman olduğunda vereceği zekat cizyeden fazladır. Demişlerdir.

Hastalardan cizye alınmamıştır, yaşlılardan cizye alınmamıştır, çocuklardan cizye alınmamıştır, kadınlardan cizye alınmamıştır, haham, rahip ve papazlardan cizye alınmamıştır ve herkesten cizye gücü oranında yoksuldan düşük, zenginden biraz daha fazla ve vereceği miktarda alınmıştır. Ve eğer savunmaya katkıda bulunmuşlarsa bizzat, onlardan da cizye alınmamıştır. Muhammed Abduh’un da fetvası bu yönde olduğu için bugün Mısır yasalarına dahi girmiştir bu. Eğer gayri Müslim uyruklar bir İslam devletinde, toplumunda eğer sayım bizzat askerlik biçiminde katılırlarsa cizyeden muaf olurlar.

Onun için cizyeyi dillerine dolayarak İslam’a hakaret edenler, çok yanlış bir adresten ateş açıyorlar demektir.

30-) Ve kaletil yehudü Uzeyrunibnullahi ve kaletin nesarel Mesiyhubnullah* zâlike kavlühüm Bi efvahihim* yudahiune kavlelleziyne keferu min kabl* katelehumullah* enna yü’fekûn;

Yahudiler: “Üzeyr, Allâh’ın oğludur” dediler… Nasara da: “Mesih, Allâh’ın oğludur” dediler… Bunu ağızlarıyla söylüyorlar! Daha önce hakikat bilgisini inkâr edenlerin sözlerini taklit ediyorlar… Allâh onları öldürsün! Nasıl da (Hak’tan) sapıyorlar! (A.Hulusi)

30 – Yahudîler «Uzeyr Allahın oğlu» dediler, Nasrânîler de «Mesîh Allâhın oğlu» dediler, bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözleri ki önceden küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar Allah kahrede siler nereden saptırılıyorlar? (Elmalı)

Ve kaletil yehudü Uzeyrunibnullah Yahudiler Üzeyir, Allah’ın oğludur dediler. Tabii ki yalnızca Arabistan Yahudilerinin iddiası bu. Kuran zaten bunu tüm Yahudilerin genel bir iddiası olarak değil, bölge Yahudilerinin iddiası olarak ileri sürüyor.

Neden; Üzeyir, Ezra. Ezra kimdir, Ezra Babil sürgününden sonra Kitabı Mukaddesin tamamen kaybolduğu bir ortamda Yahudilere Kitab-ı Mukaddesi tekrar derleyen ve onların 2. Musa ismini verdikleri çok aziz bir din adamı. Onun için çok fazla ilgi gösteriyorlar ve bölge Yahudileri, Arabistan Yahudileri de onu Allah’ın oğlu olarak, madem kaybolmuş olan Tevrat’ı geri buldu, bu sıradan biri olamaz biçiminde yaklaşıyorlar. Onun içinde Kitab-ı Mukaddes’teki Ezra’ya böyle bakıyorlardı.

ve kaletin nesarel Mesiyhubnullah Hıristiyanlar ise Mesih Allah’ın oğludur dediler.

İlginç değil mi? Kuran da İsa ya da Mesih hiç mücerret olarak gelmez. Yani genellikle; İbn, Meryem; Iysebnü (Meryem/34..)  iysebne (Nisa/157- Bakara/253..)  olarak gelir. Neden, Çünkü annesine nispet edilerek;

1 – Hıristiyanları putlaştırma hastalığına cevap verilir. Yani o bir insan çocuğudur. Hıristiyanların ilahlaştırması reddedilir, yine İysebnü Meryem kalıbıyla Yahudileri Hz. Meryem’e iftirası reddedilmiş olur. Onlarda ona iftira ederler, kötü kadın olarak bakarlar.

2 – İşte Kuran hem Yahudi aşağılamasını ve taşlamasını, hem Hıristiyan tanrılaştırmasını ve yüceltmesini, ikisini birden İysebnü Meryem kalıbıyla reddeder. Bu iki sapmaya da, ifrat ve tefrite, iki kutba da cevaptır aynı zamanda.

zâlike kavlühüm Bi efvahihim* yudahiune kavlelleziyne keferu min kabl bunlar geçmiş dönemlerin ısrarlı inkarcıların uydurduğu asılsız iddialara özenerek ağızlarında geveledikleri söylentilerdir. Katelehumullah* enna yü’fekûn; Allah kahretsin onları. Nasıl da savruluyorlar. Yu’fekûn; e fe ke, if kökünden. Aslında dönmek, döndürülmek, fırıl fırıl dönmek anlamına gelir ama burada ben savrulmak anlamını verdim. Çünkü yürek savrulması, zihin savrulması. Bu putlaştırmaya Kuran’i bir reddir işte.

İnsanı putlaştırmaktan söz ediliyor ayet ve Yahudi ve Hıristiyan putlaştırmasına reddiye getirerek Müslümanlara; sizde Yahudileşmeyin, Hıristiyanlaşmayın cevabıdır aslında. Siz de azizlerinize, siz de büyüklerinize, siz de peygamberinize, siz de alimlerinize, üstatlarınıza, hocalarınıza, velilerinize sizden öncekilerin yaptığı gibi böyle uçurup, kaçırıp, göçürmeyin. Peygamberin bu uyarısı kulaklarımızdan hiç gitmemeli.

– La tutruni kema etriyepne Meryem.

Benine Meryem’in oğlunu uçurup göçürdükleri gibi uçurup göçürmeyin.

Fein nema ene abdün. Fe kulü Abdullahi ve resulühu

 

Ben yalnızca bir kulum, deyin ki Allah’ın kulu ve resulü. Allah’ın kulu ve Resulü..!

 

Onun için bu noktada böyle bir uyarı bu ümmete geçmiştekileri kötü bir biçimde taklit etmesin uyarısıdır.

 

31-) İttehazû ahbarehüm ve ruhbanehüm erbaben min dûnillâhi vel Mesiyhabne Meryem* ve ma ümiru illâ liya’büdu ilâhen vahıda* lâ ilâhe illâ HU* subhaneHU amma yüşrikûn;

Allâh dûnunda ahbarlarını (hahamlarını), ruhbanlarını (rahiplerini) rabler edindiler… Meryemoğlu Mesih’i de! (Oysa onlara) sadece Ulûhiyeti TEK olana kulluklarının farkındalığını yaşamaları emrolunmuştu… Lâ ilâhe; illâ HÛ = tanrı yoktur; sadece “HÛ”! Subhan’dır onların ortak tuttuklarından! (A.Hulusi)

31 –  Ahbarlarını, ruhbanlarını Allah dan başka rabler edindiler, Meryem’in oğlu Mesîhi de, halbuki hepsi ancak bir ilâha ibadet ile emr olunmuşlardır ki başka ilâh yok ancak o, tenzih o sübhana onların koştukları şirkten. (Elmalı)

İttehazû ahbarehüm ve ruhbanehüm erbaben min dûnillâhi vel Mesiyhabne Meryem Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini, tabii ki Meryem oğlu Mesih’i de rabler edindiler.

Burada Adiy bin Hatem’in itirazını hatırlıyoruz. Peygambere gelip demişti ki; “Ya Resulallah ama biz hahamlarımıza, papazlarımıza secde etmeyiz ki, ibadet etmeyiz ki.”. “Hayır” demiş; “Öyle değil, onlar bir şeyi yasaklıyor, siz onu Allah yasaklamış gibi bilmiyor musunuz. Onlar Allah2ın yasakladığı bir şeyi serbest diyor siz de bunun serbest olduğuna inanmıyor musunuz.

İşte budur, budur Rab ittihaz etmek. Birini rabb ittihaz etmek bir karar organını ve ondan çıkan kararları ilahi kararlar seviyesine yerleştirmektir. Budur. Birini Rabb ittihaz etmek, Allah dışında bir karar mekanizmasının kararını, Allah kararı gibi görmektir. Yoksa Allah dışında bir çok mekanizmalar karar alır, hüküm koyar. Hepimiz hükümde veririz. Bir çok hüküm veriyoruz akşama dek ailemiz, kendimiz, toplumumuz hakkında. Ama bu kararlar, alına bu kararların hiç birisi, Allah kararı çerçevesinde O’nun gibi ebedi, değişmez, dokunulamaz, ilişilemez, değiştirilemez biçiminde lanse edilemez. İşte böyle lanse edilirse bu ayetin muhatabı olur.

ve ma ümiru illâ liya’büdu ilâhen vahıda Oysa ki tek bir tanrıdan başkasına asla kulluk etmemekle emr olunmuşlardı. lâ ilâhe illâ HU O ki; O’ndan başka ilah yok. subhaneHU amma yüşrikûn; ve O, onların tanrılık yakıştırdıkları her şeyden beri ve yücedir.

32-) Yüriydune en yutfiu nûrAllâhi Bi efvahihim ve ye’bAllâhu illâ en yütimme nûreHU velev kerihel kafirun;

Allâh nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar… Allâh, nûrunun tamamlanmasından başka bir şeye razı değildir! İsterse hakikat bilgisini inkâr edenlerin hoşuna gitmesin! (A.Hulusi)

32 – İstiyorlar ki Allahın nurunu ağızlarıyla söndürsünler, Allah da razı olmuyor, ancak nurunu itmam eylemek diliyor, kâfirler isterlerse hoşlanmasınlar. (Elmalı)

Yüriydune en yutfiu nûrAllâhi Bi efvahihim Onlar Allah’ın hidayet ışığını üfürükleri ile, kasten üfürük diyorum. Çünkü; Bi efvahihim sözcüğünün içerisinde böyle bir tahfif anlamı da var. Yani palavra, kuru sıkı atış, boş laf. Onun için üfürük dedim. Onlar Allah’ın hidayet ışığını üfürükleri ile söndürmek istiyorlar, komik duruma düşüyorlar. Hiç güneşi üfleyerek söndürebilir misiniz. Tüm yarasalar birleşse güneş ışığını kapatabilirler mi. Baş yarasa, yarasalara ferman çıkarsa, dese ki biz güneşi idam edeceğiz gıyabında yapabilirler mi. Hayır. Yarasalar güneşi idam edemezlerse, güneşi kapatamazlarsa, söndüremezlerse, tüm küfür birleşse imanın aydınlığını hiçbir zaman söndüremez. Bakın firavuna, bakın Nemrut’a, bakın Ebu Cehil’e ve bakın o çizginin devamına. İşte bu gerçeği gözlerinizle görürsünüz.

ve ye’bAllâhu illâ en yütimme nûreHu Allah ise dinini tamamlamak dışındaki bir seçeneğe asla izin vermeyecektir. Böyle tercüme edeyim. İstisna İlla’sının yüklemi olan en yütimme aslında bize bu anlamı veriyor. Bunun dışındaki bir seçeneğe Allah izin vermeyecektir. O halde şöyle düşünmek lazım; Tarih içerisinde, insanlık içerisinde, insanlık tarihinin yürüyüşü içerisinde bir takım yol kazaları bir takım sıkıntılar, bir takım dikenler varsa bunlar bile Allah’ın yazdığı evrensel senaryoda daima; sonuçta hakkı güçlendiren bir enstrüman olacaktır.

 velev kerihel kafirun; tabii ki inkarda direnenler istemese de.

33-) “HU”velleziy ersele RasûleHU Bil hüda ve diynil hakkı li yuzhirehu aled diyni küllihi velev kerihel müşrikûn;

“HÛ” ki, Rasûlünü hakikatin ta kendisi olarak ve Hak Din (geçerli Sünnetullâh, sistem bilgisi) ile irsâl etti, bütün din anlayışlarının üstüne geçirmek için… İsterse müşriklerin hoşuna gitmesin! (A.Hulusi)

33 – O Allah dır ki o, Resulünü hidâyet kanunu ve hak dini ile bütün dinlerin üzerine geçirmek için gönderdi, müşrikler, isterlerse hoşlanmasınlar. (Elmalı)

“HU”velleziy ersele RasûleHU Bil hüda ve diynil hakkı li yuzhirehu aled diyni küllih O’dur diğer bütün dinlere üstün kılmak için elçisini doğru yol bilgisiyle, hakk dini ile gönderen.

Vahyin amacı demiştim Allah’ın varlığını ve birliğini ispat değil, bunu tabiat yapar demiştim. Vahyin insana mutluluk yolunu göstermek amacıyla geldiğini işte bir kez daha işte buradan anlayabilirsiniz.

velev kerihel müşrikûn; tabii ki şirke gömülüp gidenler hoşlanmasa da.

[Ek bilgi; İSLÂM’IN DİĞER DİN VE KÜLTÜR AÇISINDAN ÜSTÜNLÜKLERİ

ALLAH’A İMAN AÇISINDAN

Dinler Tarihi araştırmacılarının da çok iyi bildiği ve teyid ettiği gibi eski çağ topluluklarının dinleri çoğunlukla Pagan (Çok Tanrılı ) dinler olmasına karşın hepsindeki ortak özellik EN ÜSTTE HERŞEYİ YARATAN ve YÖNETEN TEK TANRI olgusunun bulunduğudur. Diğer alt-tanrılar çoğunlukla bu EN YÜCE TANRI’ya ilişkilendirilmiş eş-çocuk-kardeş gibi bağlarla bağlanmış ve O EN YÜCE TANRININ hizmetkarı, O’nun verdiği yetkileri kullanan, Dini en iyi temsil eden, dünyadaki ve tabiattaki işleri O TANRI adına yönettiğine inanılan kişiler ya da isimler olmuşlardır. Nesiller içerisinde sembolleştirilmişler alt tanrılar edinilmişlerdir. Kaynağı ilâhi olmayan bu dinlerin doğal olarak bir kitapları ve peygamberleri de yoktur.

Yahudilikte, Yehova’ya (ALLAH) inanılır. Tektir. Fakat Tanrıya insan özellikleri verirler. (Tanrı’nın oğlu vardır; güreşir; yorulur, dinlenir). Yehova, sadece Yahudilerin tanrısıdır -tanrının seçkin ırkı Yahudilerdir-bundan dolayı milli dindir.

Hıristiyanlıkta, Baba(Tanrı: yaratıcı) -Oğul(İsa: kurtarıcı) -Kutsal Ruh(Cebrail: Kutsayıcı)’tan oluşan üçlü tanrı anlayışına (Teslis inancı) sahiptirler. ”Vahdaniyet Sıfatına inanmazlar”. Ayrıca Tanrıya insan özellikleri verirler.(Tanrının meleklerine kızı ,İsa’ya oğludur derler)

İslamiyet’te ise bir, tek olan, hiçbir şeye benzemeyen, herkesin ve her şeyin Rabbi olan, O’ndan başka Tanrı’nın olmadığına, en yüce ve en mükemmel varlığın ALLAH olduğuna Tevhit inancı içinde, tam ve eksiksiz iman edilir.

KUTSAL KİTAPLARA İMAN

Hz. Âdem ile Hz.  Muhammed arasında gelip geçen tüm peygamberlere gönderilen açıklayıcı bildiri, kitaplardır. İlk peygamberlere (örn. Hz. Âdem) birkaç sayfa şeklinde gönderilirken bazı peygamberlere kutsal kitaplar (Kuran-ı Kerim, İncil, Zebur, Tevrat) gönderilmiştir. İslam’a göre bütün bu dinlerde iman esasları aynıdır ancak amelde (uygulamada) farlılıklar vardır.

Yahudilikte Zebur ve Tevrat’a inanılır. Fakat İncil ve Kur’an a inanmazlar,eksik inanırlar.

Hıristiyanlıkta Zebur, Tevrat’a(eski ahit) ve İncil’e (yeni ahit) inanılır. Fakat Kuran’a inanmazlar,eksik inanırlar.

İslamiyet’te ise Allah’ın gönderdiği 4 Kitap’a inanılır. Ama ilk 3 Kitap’ın sonradan bozulduğuna; Kuran-ı Kerim’in bozulamayacağına, çünkü bizzat Allah tarafından korunduğuna ve kıyamete kadar bozulmayacağına, her devirde insanların ihtiyaçlarına cevap vereceğine, hepsinin doğru ve gerçek olduğuna şüphe duymadan tam ve eksiksiz iman edilir.

PEYGAMBERLERE İMAN

Musevilikte Hz. Adem’den Hz. Musa’ya kadar 23 peygambere inanılır. Ama Hz. İsa’ya ve Hz. Muhammet’e inanmazlar.

Hıristiyanlıkta Hz. Adem’den, Hz. İsa’ya 24’üne inanılır. Ama Hz. Muhammed’e inanmazlar, veya eksik inanılır.

İslam Dini’nde Allah’ın gönderdiği, Kur’an da adı geçen tüm Peygamberin hepsine birden inanılır.

DÜNYAYA VE AHİRET

Yahudilikte dünyaya önem verilir; Ahiret ihmal edilir. Tevrat’ta âhiret inancının yer almadığı görüşü hakimdir. Addison, Yahudiliğin böyle bir duruma düşmesinde, millî bir esasa dayanan dinî gelenek ve göreneklerinin önemli bir rol oynadığını söylemekte ve bu durumun, onları, ölümden sonra her birerlerini bekleyen geleceği değil de, İsrail’in geleceğini düşünmeye yönelttiğini, ölümden sonrasını umursamaz duruma soktuğunu ifâde etmektedir. (Üstün ırk olduklarını düşünmeleri nedeniyle.)

Hıristiyanlıkta ahirete önem verilir; Dünyayı ihmal edip el etek çekmeleri gerektiğine inanırlar. Hıristiyanlıkta da, insanları hesaba çekecek olan Zât’ın onların yaratıcısı olan Allah değil de, diğer insanlar gibi Allah tarafından yaratılmış biri olan Mesih olmasıdır. İncillere göre, cehennem azabı ebedîdir, ancak bazı Hıristiyan fırkalar, Allah’ın vaadinden dönmeyeceğini fakat, vaadinden vazgeçebileceğini, dolayısıyla inkârcıları cezalandırmayıp, herkesi cennete koyacağını, ebedî azabın Allah’a yakışmadığını iddiâ etmişlerdir.

Müslümanlıkta dünya ve ahiret dengesi vardır. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya; yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” sözüyle hareket ederler. Dünyayı bir sınav yeri, köprü, araç, fani,geçici bir yer; Ahiret ise sınavın sonucu, hedef, amaç, baki, ölümsüzlük yeri olarak görülür.

İBADET

Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’a ibadet ederler. (oruç, Hacc, sadaka vardır) Ama yanlış, eksik ve şirk inancı içinde ibadet ederler.

Müslümanlıkta Allah’a Tevhit inancı içinde ibadet edilir, hepsimden farklı olarak ta namaz ibadeti vardır.

GÖNDERİLİŞ ŞEKLİ

Musevilik ve Hıristiyanlık belli milletlere, belli mekana, belli bir zamana ve çağa gönderilmiştir.

İslamiyet ise bütün insanlığa, milletlere ve bütün zaman ve çağlara gönderilmiş olup çağlar üstü bir dindir.

RUHBANLIK

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Din adamları (ruhban) sınıfı vardır. Ruhban sınıfının, çok imtiyazları olup kendilerini Tanrının yeryüzündeki temsilcisi görüp Tanrı adına Günah Çıkarttırma-aforoz etme gibi işler yapıp İnsan ile Allah arasına girerler.

İslamiyet’te ise Ruhban sınıfı diye bir din adamları sınıfı yoktur. Tanrı ile kul arasına kimse giremez. Kişi günahının tövbesini Allah’a yapar.

KUR’AN VE BİLİM

Kuran bir “bilim kitabı” değildir. Ancak evrensellik vasfı dolayısıyla kainatın bilimsel yasalarına uymayanlar, peşinen cezasını bu dünyada fakir ve zelil olarak çekerler. Bu mümin olsun kafir olsun fark etmez. Kainattaki adet ve kurallara uymayanların peşinen zelil ve hakir olmaları, Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Kainatın maddi şeriatına uymak her insan üzerine farzdır. Bunların terki ve başkalarına havalesi kabil değildir. Maalesef Müslümanlar dünyada Kur’an ve sünnet çizgisinden uzak bir hayat yaşadıkları için, bu nimetlerin keşfinde önceliği ekseri olarak kafirlere kaptırmışlardır. Bunun tek sebebi de; Allah’ın tekvini ve fıtri şeriatına uymamalarıdır.

Bir taraftan ister bilimsel ister başka türden olsun, bütün laik çalışmalar reddedildi. Bütün dikkatler ruhların kurtuluşu gibi çok önemli konuda toplandı. Ayrıca, bilim en azından Yunan kaynaklarına yani pagan öğretiye başvurma anlamına geldiğinden, insanların aklının tehlikeli fikirlerle dolup, bu fikirlerin Hıristiyan ruhları zehirlememesi için bilimi yok saymak gerçekten temkinli bir davranış sayılabilirdi. Diğer taraftan, buna tamamen ters bir yaklaşım vardı. Tanrı evreni yaratmış olduğuna göre, bilim yoluyla O’nun eserini incelemek, ilahi hikmete ve tanrının insanın görmesine izin verdiği harikalara olan hayranlığı arttıracaktı.

İSLAM VE SOSYOLOJİ,

Rönesans sonrası Avrupa ise materyalist ve hümanist yönde gelişti. Hıristiyanlığa olduğu gibi bütün semavî dinlere de kendini bağımlı saymadı. Maziden Yunan felsefesi ve Roma nizamını esas alırken Hıristiyanlığa da sınırlı bir yer tanıdı. Bu temel üzerinde insana, kâinat ve hayata materyalist bir açıdan baktı.

Batı felsefesine göre hayatta nokta-i istinad, üzerine basacağımız zemin, esas kıstas kuvvet kavramıdır. Kuvvetli olan, hayatta kalmaya ve üstün olmaya lâyıktır. Kuvvetin fonksiyonu ise başkalarına tecavüzdür. Batı’ya göre hayatın hedefi menfaattir. Menfaat ise sınırlı olduğundan, insanları boğuşmaya sevk eder. Hayat prensibi olarak mücadeleyi esas alır. Bundan da ihtilâf ve kavga doğar. Batının insan kitlelerini bir arada tutmak için prensibi ise ırk ve milliyet esasıdır. Bu da bir ırka, öbürlerini sömürme imkânı vermektedir. Batı’nın vardığı netice ise; nefsin şehvetlerini tatmin ve insanların ihtiyaçlarını devamlı artırmak, tüketime sevk etmektir.

Kur’ân a göre ise nokta-i istinad, haktır. Hakkı esas almak ittifak sağlar. Hayattan hedef, Allah’ın rızasını kazanmak ve fazileti ideal edinmektir. Fazileti hedef almak, samimî bir kardeşlik ve yardımlaşmaya götürür. Kur’ân ın hayat prensibi yardımlaşmadır. Bu ise, insanları birbirinin imdadına koşturur. Kitleler arasındaki birleştirici unsur din, vatan ve meslek bağlarıdır. Bu da kardeşliğe sevk eder.

Avrupa medeniyeti, bazı güzel taraflarına rağmen, temelindeki bu çürük esaslar sebebiyle insanlığa mutluluk getirmemiştir. İnsanlığın ancak beşte birine yalnız maddî konfor sağlamıştır.

Kur’ân-ı Kerîm ise hikmetli, dengeli bir gelişme tavsiye eder, dünya ve ahirete birden baktığından iki dünya mutluluğunu gerçekleştirir. (Prof. Dr. Suat Yıldırım) {EKABİR ÇALIŞMALAR. (derleme)}]

34-) Ya eyyühelleziyne amenû inne kesiyren minel’ahbari ver ruhbani leye’külune emvalenNasi Bil bâtıli ve yesuddune an sebiylillâh* velleziyne yeknizunez zehebe vel fiddate ve lâ yünfikuneha fiy sebiylillâh* febeşşir hüm Bi azâbin eliym;

Ey iman edenler! Muhakkak ki ahbardan (hahamlar) ve ruhbandan birçoğu, insanların mallarını bâtıl olarak yerler ve onları Allâh yolundan alıkoyarlar… Altın ve gümüşü depolayıp gizleyen ve onları Allâh yolunda infak etmeyenlere gelince, onları acı bir azap ile müjdele! (A.Hulusi)

34 – Ey o bütün iman edenler! haberiniz olsun ki Ahbar ve Ruhbandan bir çoğu nâsın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler, altını, gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda sarf etmeyenler ise işte onları elîm bir azâb ile müjdele. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman ettiğini iddia edenler, ey iman edenler, iddianızı ispat etmek istiyorsanız haydi bakalım bu kelam-ı ilahiye kulak verin.

inne kesiyren minel’ahbari ver ruhbani leye’külune emvalenNasi Bil bâtıl Bilin ki hahamlardan ve rahiplerden bir çoğu, insanların mallarını ürettikleri batıl inanç karşılığı boğazlarına geçiriyorlar.

Evet, Bil bâtıli bu sözcük anahtar sözcük. Oradaki “B” de  anahtar harf. B aslında bedel içindir. Ürettikleri batıl karşılığı işte o B den yola çıkarak verdim. Yani hahamlar ve rahipler, papazlar batıl inanç imal ediyorlar, bir batıl inanç fabrikası gibi ve insanlara onu satıp karşılığında değer alıyorlar. Yani burada söylenen o kadar açık ki; Hurafe sektöründen söz ediyor. Hurafe sektörü. İnsanlarla kutsal kitap arasına gerilmişler birileri; İnsanlara diyorlar ki siz anlamazsınız onu, aklınız ermez ona. Sektör kaynağa ulaştırmıyor insanları. Kaynağa ulaşırsa sektör duracak, hurafe sektörü. Onun için gerilmişler ve diyorlar; “Biz anlatacağız size kutsal kitabı. Allah ne diyor siz bilemezsiniz. Biz biliriz, biz size aktarırız.

Tabii ki sektörün çarkı böyle döndüğü için onlarda kutsal kitapta söyleneni aktarmıyorlar, söylediğini aktarmıyorlar. Niçin; Çünkü o bakar da orada bulamazsa; Ben bulamadım diyecek sizin söylediğinizi kutsal kitapta. Tabii bulamazsın. Sen onu anlayamazsın, yorumlayamazsın diyecek. Onun için fark olmalı ki sektör dönsün. İşte bu farkı zorla ortaya çıkarırlar. Kutsal kitapta yasak olmayan bir çok yasaklar koyarlar, söylenmeyen birçok kural icat ederlerdi ve bunu da pazarlarlardı. İşte bu sektöre bir atıftır. İnsanların bir şekilde kaynaklardan uzak tutulmasını böyle sağlarlar.

ve yesuddune an sebiylillâh İşte bu cümlede tefsirimin adeta belgesi. Böylece onları Allah’ın yolundan çeviriyorlar.

velleziyne yeknizunez zehebe vel fiddate ve lâ yünfikuneha fiy sebiylillâh hem altın ve gümüş toplayarak servet yapıp, hem de onu Allah yolunda sarf etmeye yanaşmayan kimseler var ya; febeşşir hüm Bi azâbin eliym; onları can yakıcı bir azap ile müjdele.

Serveti bir emanet olarak görmek ve servetin kamusal sorumluluğuna bir imkan olarak bilmek yerine onu mutlak bir mülk olarak telakki edip; Benim değil mi, istediğimi yaparım mantığına gömülmek. İşte burada söyledikleri şey o. Serveti paylaşabilmek, serveti manevi bir zenginliğe dönüştürür. Burada özellikle söylenen hakikat, servetin nefyi değil, yani servet sahibi olmayın demiyor. ..key lâ yekûne duleten beynel’ağniyai minküm.. (Haşr/7) ayetini hatırlatırcasına; Zenginlerinizin servetleri aranızda bir devlete dönüşmesin. Yani bir güç, bir iktidar enstrümanı olarak kullanılıp ta zayıfları ezecek bir iktidara dönüşmesin. Demek istiyor Kuran. Yoksa;

Rabbenâ âtinâ fiyddünyâ haseneten ve fiyl âhırati haseneten..; (Bakara/201)

Duasını bize öğreten de Kuran. Rabbim bize dünyanın da güzelliklerini ver, ahiretin de diye öğreten, serveti iktidara, iktidarı baskı ve sömürüye dönüştürmenin önüne geçmeyi istiyor. İşte ayetin bize verdiği mesaj budur.

35-) Yevme yuhma aleyha fiy nari cehenneme fetükva Bi ha cibahühüm ve cünubühüm ve zuhurühüm* hazâ ma keneztüm lienfüsiküm fezûku ma küntüm teknizun;

Cehennem Nârı’nda, altın – gümüşün üzeri kızdırılıp, bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı (çepeçevre azap görecekleri) süreçte (denilecek ki): “İşte bu nefsleriniz için toplayıp sakladıklarınız; artık tadın hazine edindiğinizi (sonuçlarını)!” (A.Hulusi)

35 – O gün ki bunların üzeri Cehennem ateşinde kızdırılacak da kendilerinin alınları, böğürleri, sırtları bunlarla dağlanacak: işte bu diye sizin nefisleriniz için derip tıktıklarınız, haydi dadın bakalım ne derip tıkıyordunuz. (Elmalı)

Yevme yuhma aleyha fiy nari cehenneme fetükva Bi ha cibahühüm ve cünubühüm ve zuhurühüm o servetin cehennem ateşinde kızartılıp onların alınlarının, yanlarının, sırtlarının dağlanacağı o gün onlara; hazâ ma keneztüm lienfüsiküm fezûku ma küntüm teknizun; işte sırf kendiniz için yığdığınız servetiniz. Haydi şimdi görün bakalım yığdığınız servetin gününü denilecek.

İfadeye bakın, onların alınlarına, böğürlerine, sırtlarına o kızdırılan altın ve gümüş basılacak, yani ütülenecek adeta onunla. Nikva der ütüye Araplar. Fetukva, aynı kökten gelir. Adeta o kızartılmış altın ve gümüşle ütülenecek ve denilecek ki; Görün gününü servetinizin haydi. Siz sırf kendinizin sanıyordunuz. Kamuya ait sorumluluğunuz yok sanıyordunuz. Allah’ın size serveti verirken onu bir imtihan aracı olarak verdiğini unuttunuz, sınavı kaybettiniz.

36-) İnne ‘ıddeşşühuri indAllâhisna aşere şehren fiy Kitabillâhi yevme halekas Semavati vel’Arda minha erbaatün hurum* zâliked diynül kayyimü fela tazlimu fiyhinne enfüseküm ve katilül müşrikiyne kâffeten kema yükatiluneküm kâffeten, va’lemu ennAllâhe me’al müttekıyn;

Muhakkak ki Allâh indînde, semâları ve arzı halk ettiği süreçte Allâh ilminde, ayların adedi on ikidir… Onlardan dördü haramdır (aylar); (Muharrem, Receb, Zilkaide, Zilhicce)… İşte Din-i Kayyim (geçerli, payidar sistem) budur… Onlar (haram aylar) içinde nefslerinize zulmetmeyin… Müşriklerle savaşın, onların hep birlikte sizinle savaştıkları gibi… İyi bilin ki Allâh korunanlarla beraberdir (mâiyet hakikatine işaret). (A.Hulusi)

36 – Doğrusu, ayların sayısı Allah yanında on iki aydır, Gökleri, Yeri halk ettiği günkü Allah yazısında; bunlardan dördü haram olanlardır, bu işte en pâyidâr, en doğru dindir, onun için bunlar hakkında nefislerinize zulmetmeyin de müşrikler size kaffeden harp ettikleri gibi siz de onlara kaffeden harp edin ve bilin ki Allah korunanlarla beraberdir. (Elmalı)

İnne ‘ıddeşşühuri indAllâhisna aşere şehren fiy Kitabillâhi yevme halekas Semavati vel’Ard bilin ki Allah’a göre ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı gün Allah’ın koyduğu yasa gereğince 12. dir.

Ne alakası var yukarıdaki ayetle bu ayet arasında ki peş peşe geliverdi..! Serveti Allah’tan bağımsız algılayan dünyevileşmiş mantığın doğa yasalarına bile müdahale etmekten çekinmeyeceği, böyle bir cürete kalkışmaktan çekinmeyeceğini ifade ediyor. Şimdi peşindeki ayeti de okuduktan sonra daha iyi anlayacağız.

minha erbaatün hurumun onlardan 4. haram aydır. zâliked diynül kayyim bu doğru bir değerlendirmedir. fela tazlimu fiyhinne enfüseküm o halde bu konuda kendinize kötülük etmeyin. ve katilül müşrikiyne kâffeten kema yükatiluneküm kâffe fakat onların sizinle topyekun savaştığı gibi siz de onlarla topyekun savaşın. va’lemu ennAllâhe me’al müttekıyn; ama iyi bilin ki Allah sorumlu davrananlarla beraberdir.

Müminlere, dünyevileşmiş tiplerin ahlak dışı çıkarları için neler yapabileceklerine örnek gösteriliyor. Ki deniliyor ki; Onlar ahlak dışı, servetlerini elde tutmak için, tek dünyalarını kurtarmak için gözleri kara savaşa atılıyorlar da siz insanlığın selameti uğruna niçin kaçıyorsunuz. Onlar sırf kendi çıkarlarını korumak için canlarını ortaya atıyorlar işte yukarıda örneklendiği gibi. Ama siz insanlığın çıkarı uğruna ve kendi ebedi istikbaliniz için niçin varlığınızı ortaya koymuyorsunuz dercesine işte bu örneği getiriyor. Ki bu ayeti bire bir açıklayan bir ayet şu;

37-) İnnemen Nesiy’ü ziyadetün fiyl küfri yudallu Bihilleziyne keferu yuhıllunehu âmen ve yuharrimunehu âmen liyüvatıu ıddete ma harramAllâhu feyuhıllu ma harramAllâh* züyyine lehüm sûu a’malihim* vAllâhu lâ yehdil kavmel kafiriyn;

Haram ayları ertelemek ancak küfürde bir arttırmadır! Hakikat bilgisini inkâr edenler, onunla saptırılır… Onu bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram yaparlar ki; Allâh’ın haram kıldığının (yalnızca) sayısına uysunlar da (arkasındaki esas önemli olayı örtüp böylece) Allâh’ın haram kıldığını helal kılsınlar! (Oysa haramiyet, ayların özelliğinden değil Allâh hükmündendir)… Kötü uygulamaları onlara süslü gösterildi… Allâh, hakikat bilgisini inkâr edenler topluluğuna hidâyet etmez. (A.Hulusi)

37 – O Nesi’ (denilen sıvış adeti) ancak küfürde bir fazlalıktır ki onunla kâfirler şaşırtılır, onu bir yıl helâl bir yıl da haram itibar ederler ki Allahın haram kıldığının sayısına uydursunlar da Allahın haram buyurduğunu helâl kılsınlar, bu suretle kötü amelleri kendilerine süslenip güzel gösterildi, Allah da kâfirlerden ibaret bir kavmi hakka hidayet etmez. (Elmalı)

İnnemen Nesiy’ü ziyadetün fiyl küfr Nesiy, yani aylara yapılan ilave olsa olsa küfre yapılmış bir ilavedir.

İçimden en doğru çeviri bu çeviridir diye geldi. Ki gerçekten Nesiy; ilave yapmaktır. Ziyadetün kelimesi de ilave yapmaktır. Adeta aylara yapılan ilave olsa olsa küfre yapılan bir ilavedir. Aynen bunu diyor. Muhteşem bir kolerasyon var iki sözcük arasında. Ziyade ve nesiy arasında.

Nesiy ne demek; İlave etmek anlamına geliyor sözcük anlamı, eklemek, ilave etmek. Yani müşrikler biliyorsunuz kameri takvim kullanıyordu bölgede. Kameri takvim 36 senede bir çevrim tamamlayan ve yılın her gününe denk gelen bir takvim. Şemsi, güneş takvimi gibi değil ay takvimi. Yılın tüm günlerini gezen 36 yılda da bu gezisini tamamlayan bir takvim kameri takvim.

Dolayısıyla Mekke ticaret toplumu, ticari çıkarları uğruna zamanla bile oynamaya kalkıyor. Bu takvimi bir yerde durdurmak istiyor. En ılıman, en güzel en hoş iklimde durdurmak istiyor, durdurmak içinde ilave yapıyor aya. Yani tabii ve doğal biçimde işlemiyor zaman, zaman yapaylaştırılıyor.

Aslında Nesiy’in ilave yapmak biçiminde değil bazen ertelemek biçiminde de uygulandığını söyleyenler de olmuş. Yani bu konuda tartışmalar yapılmış, ben o özü etkilemediği için tartışmalara girmiyorum, Nesiy’in mantığını vermek istiyorum. Asıl müşrik Mekke toplumu niçin nesiy yapıyordu. Zamanla oynuyordu, yani zamanı kitabına uyduruyor. Donut diyebiliriz amiyane tabirle. İnsanın keyfi ve çıkarcı amaçlarla toplumun huzurunu barışını, can güvenliğini bir nesiy uygulaması ile tehlikeye atıyorlardı.

Niçin? Çünkü 4 aylık haram ay, ya da 3 aylık ki ihtilaf var. Haram ay uygulaması, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu topyekun kabul edilmiş konsensüs sağlanmıştı. Bu konuda tüm toplumlar arasında bölgede bir icma vardı. Bu da bir can güvenliği idi. Hacc mevsimine denk gelen o mevsimde herkesin canı güvenlikte olduğu için dürüst insanlar, mazlum insanlar zumla uğramıyorlardı ve ibadetini yapmak isteyen insanlar geliyorlar, ticaretini, ibadetini yapıp gidiyorlardı.

Bunlar böyle bir uygulamayı başlatmakla aslında can güvenliğine de kastediyorlardı. Çünkü insanların buna karar veren sadece belli elit, serveti elinde tutan insanlardı. Serveti elinde tutan insanların kendilerinde bir gücü daha vehmettiğini görüyoruz. Ne gücünü? Zamanı oynatma gücünü. İşte böyle ters bir mantık.

Aslında oradan yola çıkarak tüm çağların insanlarına verdiği mesaj şu. Eğer servet Allah’tan bağımsızlaştırılıp koparılırsa, işte insanı böyle sahte bir ilahlığa kadar götürür iddiası var.

yudallu Bihilleziyne keferu inkarı içselleştirenlerin çarpıtma yöntemidir bu. yuhıllunehu âmen ve yuharrimunehu âmen liyüvatıu ıddete ma harramAllâhu feyuhıllu ma harramAllâh Allah’ın haram kıldığı ay sayısına denk getirmek amacıyla bu uygulamayı, bir yıl serbest, bir yıl yasak sayıyorlar ve işte bu şekilde Allah’ın yasakladığını meşru görüyorlardı. Bir yıl serbest, bir yıl yasak sayarlar böyle oynarlardı zamanla ve Allah’ın yasakladığını meşru kabul ederler. Allah’ın yasakladığından kasıt; Bir nebevi peygamberden, İbrahim peygamberden gelmesi muhtemel olan bu uygulamayı oynatıyorlardı yerinden.

züyyine lehüm sûu a’malihim kötü fiilleri onlara pek cazip göründü. vAllâhu lâ yehdil kavmel kafiriyn; kaldı ki Allah inkara gömülmüş bir toplumu doğru yola yönetmez.

Rabbimizden servetin, sıhhatin, hayatın, iktidarın ve sahip olduğumuzu sandığımız her bir şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunun farkında olan bir şuur niyazıyla.

“Ve ahiru davana velil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 16 Eylül 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: