RSS

İslamoğlu Tef. Ders. YUNUS SURESİ (001-020)(67)

21 Eki

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

Göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden ki anlasınlar beni.

Hz. Musa’nın dilinden vahyin ölümsüzleştirdiği bu duaya amin diyerek Kur’an ülkesinin yepyeni bir sitesine, şehrine birlikte giriyoruz. Bu sitenin adı Yunus.

Yunus suresi adını 98. ayette geçen Yunus toplumundan alıyor. Taberi sure isimlerini verirken, kendi yaşadığı çağda sure isimlerinin oturup oturmadığını ele veren bir üslup kullanır. Bazı sure isimleri için aynen mesela taha suresi der. Fakat 310 yılında ölen Taberi’nin kendi çağına kadar surenin adı oturmamışsa o konuda mesela şöyle der. Es sura elleti yüzkeru fiha Yunus. Yunus’tan bahsedilen sure, söz edilen sure der. Biz anlarız ki surenin adı Taberi döneminde henüz daha oturmamış, isimleşmemiş. Bazı surelerin ismini ise hiç vermez. Oradan da anlarız ki o sureye henüz daha isim konulmamış.

Surenin içerik, üslup ve biçim olarak Mekki surelerin klasik, tipik özelliğini yansıttığını görüyoruz. Onun içinde sure Mekke’de nazil olmuş bir suredir. Her ne kadar bazı rivayetlerde sure içinde yer alan bir kaç ayetin Medine’de nazil olduğu söylenmişse de biz bunları 6. surenin başında yaptığımız kriterler, ki koyduğumuz 4 ölçü var idi.

1 – Ses kriteri. Yani fasılalara uyuyor mu. Bu Medine de nazil oldu denilen Mekki bir sure içinde yer alan ayet aynı fasılayı, aynı sesi veriyor mu, vermiyor mu.

2 – Bağlaçlar var mı. Siyak ve sibakı bağlamı, arasında bağlaç varsa nasıl Mekki surenin içinde o ayet bir başka zamanda nazil olabilir. Aynı ses varsa o ayeti oradan nasıl alabilirsiniz.

3 – Yine konu Kriteri. Aynı konuyu işliyorsa içerik olarak o ayeti oradan çıkarınca ora boş kalıyorsa, o ayete nasıl bir başka zamanda indi diyebiliriz. İşte bu kriterleri vurduğumuzda Yunus suresinin içerisinden Medine de indi diyeceğimiz herhangi bir ayetin olmadığı kanaatine varıyoruz.

Bu sure ittifakla, gerek Hz. Osman, gerek İbn. Abbas, gerek Cafer Mushaflarında ittifakla Hud suresi ile İsra suresi arasında yer alıyor. Bu da bize şunu gösteriyor; Mekke döneminin 3. bölümünde, yani son 3 ya da 4 yıllık diliminde nazil olan sureler arasında görüyoruz biz Yunus suresini.

Üslubuna baktığımızda biz Yunus suresinin tipik, belegatı anlamdan daha fazla önceleyen Mekke sureleri ile, yine tipik manayı belegattan daha fazla önceleyen Medine tipi surelerin arasında orta bir form oluşturuyor.

Konusu ise tabii ki vahiy baştan sona bu sure vahiyden söz ediyor. Huruf-u Mukadda ile, o kesik harflerle başlayan tüm sureler gibi bu sure de vahiy konusunu işleyerek söze giriyor. Surenin ilerleyen ayetlerinde vahyin her türü gündeme getiriliyor. Sadece kavli vahiy değil, fiili vahiy, kevni vahiy, ayat-ı hadisat, ayat-ı kainat, ve ayat-ı insan. Hepsi gündeme getiriliyor. Onun için adeta Yunus suresi, ayet suresi, ayât suresi, yani Allah’ın varlığına bir atıf. Allah’ın varlığına, birliğine ve insana vahiyle ikramına bir atıf olan sure diyoruz.

Bu kısa girişten sonra şimdi surenin tefsirine başlayabiliriz. Ama surenin neden söz ettiğini bize çok iyi veren sondan bir önceki ayetini hatırlatmak isterim. Belki sure, sondan bir önceki ayetinde;

Kul ya eyyühenNasu kad caekümülHakku min Rabbiküm de ki onlara, ey insanlık, ey beşer, ey insanoğlu size rabbinizden bir hakikat, bir gerçek ulaştı. femenihteda fe innema yehtediy linefsih bundan sonra, bu hakikatin ulaşmasından sonra kim doğru yolu bulursa o kendisi için doğruyu bulmuş olur. Yani sizin hidayete ermenizden Allah’ın hiçbir çıkarı yok, sizin çıkarınız vardır. O halde idrakinizi, iradenizi, aklınızı kullanın. Allah’ın size verdiği akıl nimetinin şükrünü eda etmek istiyorsanız vahiyle buluşun. Unutmayın ki akıl; sizin içinizdeki peygamber, peygamber; sizin dışınızdaki akıldır. ikisini buluşturun.

ve men dalle feinnema yedıllü aleyha (108) Kim de saparsa, Allah’tan gelen bu gerçeğe sırt dönerse, o kendi aleyhine sapmış olur. Yani Allah’a zarar vermez.

.. ve mâ zalemûna ve lâkin kânû enfüsehum yazlimûn; (Bakara/57)

 

Bize zulmetmediler, bize kötülük edemezler, bize zarar vermediler, veremezler. Verdikleri tüm zarar kendilerinedir diyen Kur’an ın söylediği gibi işte bu sure bu ayetin muhtevasında gördüğümüz leyt motif, bir dip akıntısı gibi bu surenin tüm ayetleri boyunca akar gider.

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

 

1-) Elif Lâââm Ra* tilke ayatül Kitabil Hakiym;

 Eliif, Lââm, Ra… İşte bunlar Kitab-ı Hakiym’in (hikmet dolu hakikat BİLGİsi kaynağının) işaretleridir. (A.Hulusi)

001 – Elif, Lâm, Râ. işte bunlar o hakîm kitabın âyetleri. (Elmalı)

Elif Lâââm Ra bunlar harfler. Kur’an da ki bu harflerle, huruf-u Mukadda ismi verilen bu kesik harflerle başlayan tüm surelerde olduğu gibi bu sure de vahiy ile, vahye atıf yaparak söze giriyor. Demek ki bu harflerin ne manaya geldiğini tartışırken, bu ihtilafa girmeyeceğim. Zaten bu konuda ayrıntılı olarak Bakara suresinin başında ki Huruf-u Mukadda’yı işlerken tüm görüşleri serdetmiştim. İsteyen oraya müracaat edebilir. Ancak ben burada çok kısa bir hatırlatmada bulunacağım. Başta İbn. Abbas, Mücahit, Zemahşeri, Razi, Kurtubi ve daha birçokları olmak üzere bu harflerin işlevinin, – manasının demiyorum.- işlevinin vahyin, insanın çıkardığı bu seslerle olağan üstü bir mananın, olağan üstü bir muhtevanın bu normal seslerle, bu insani, beşeri seslerle insana ulaştırıldığını söylüyor ima ediyor. Ama her şeyden öte bunlar Kur’an ın sırrıdır. Hz. Ebu Bekir’in dediği gibi;

– Her kitabın bir sırrı vardır, Kur’an ın sırrı da huruf-u Mukadda, mukaddaat harfleridir.

Biz neticede bu harflere bir mana yüklemiyoruz. Ama bir işlev ifa ettiğini biliyoruz. O işlevin de; Ey insan Allah sana, senin konuştuğun dille konuştu. Allah ebedi hakikatleri sana tenezzül buyurdu. Nüzul, indirdi. Allah sana tenezzül ediyor ve ikram ediyor. Nüzul; insanoğluna misafirin önüne çıkarılan mükellef sofraya denilir Arap dilinde. Nüzüla, işte budur. Allah sana mükellef bir sofra veriyor, vahiy sofrası, tenezzül buyuruyor. Sen Allah’ın vahyine tenezzül etmiyorsan yazıklar olsun manasını taşır.

tilke ayatül Kitabil Hakiym; Bunlar, hikmetle dolu olan kitabın ayetleridir.

Hikmetle dolu olan kitabın ayetleri neler, bunlardan kasıt ne, tilke. Tilke neden müennes olarak geldi derseniz, cemiî olana atıf olduğu için geldi. Bu ayetler mi kastediliyor bunlarla, yoksa Kur’an ın tamamı mı diye bir soru geliyor aklımıza, daha sonraki ayetlere bakıyoruz Kur’an ın tamamının  kastedildiği sonucuna varıyoruz.

Hikmetle dolu olan kitabın ayetleri. Kitab-ül Hakîm. Eğer hikmet bir canlı için kullanılsaydı o zaman diyecektik ki; Hikmetli. Ama bir cansız için kullanıldığından dolayı içinde hikmet taşıyan manasına geldiğini anlıyoruz.

2-) Ekâne linNasi aceben en evhayna ila Racülin minhüm en enzirin Nase ve beşşirilleziyne amenû enne lehüm kademe sıdkın ‘ınde Rabbihim* kalel kafirune inne hazâ le sahırun mubiyn;

 İçlerinden bir ricale: “İnsanları uyar ve iman edenlere de kendileri için Rableri indînde Kadem-i Sıdk (Esmâ açığa çıkışından gelen bir şekilde tasdik) olduğunu müjdele!” diye vahyetmemiz, insanlar için çok şaşkınlık oluşturacak bir şey mi oldu? Hakikat bilgisini inkâr edenler: “Muhakkak ki bu (adam) apaçık bir büyücüdür” dediler. (A.Hulusi)

2 – İnsanlar için, içlerinden bir ere bütün insanları inzar et ve iman edenleri müjdele: kendileri için rablerinin nezdinde bir «kademi sıdık» var, diye vahy edişimiz hiç işitilmedik bir acîbemi oldu? kâfirler her halde bu bir sâhır dediler. (Elmalı)

Ekâne linNasi aceben en evhayna ila Racülin minhüm en enzirin Nase ve beşşirilleziyne amenû enne lehüm kademe sıdkın ‘ınde Rabbihim

Biraz uzun oldu ama bölemezdim, manasını uzunca vermeye çalışayım:

Kendi, aralarından bir kişiye İnsanları uyar, iman edenlerin ise rableri katındaki “dürüstlük yarışmasında” diğer herkesten öne geçtiklerini müjdele diye vahy etmemiz insanların garibine mi gitti, insanları şaşırttı mı..!

Aslında bu ibarenin gramatik yapısı farklı olduğu için farklı tercümesi de mümkündür. Özellikle eğer enne nin isim ve haberini değiştirecek olursak daha farklı bir mana da verebiliriz burada ki o zaman; Bizim bunu yapmamız acayip mi oldu manası da verebiliriz. Bu şaşkınlık verecek bir şey mi manası da verebiliriz. Onun için ben standart mana vermiş oluyorum burada, ama özellikle bu ibarenin dikkatimizi çektiği çok derin bir hakikat var. O da nedir? İmanın tanımını yapıyor burada bu ayet.

Bakınız ne diyor; kademe sıdkın dürüstlük yarışında öne geçmek. Bu çok önemi bir şey. Demek ki dürüstlük yarışında önde olmak, iman o dur. Allah’ın bizden istediği o dur. Onun içinde iman sadakattir. İman sebkattir. Sadakat gösteren sabık olur. Yani hem kadim olur, hem öne geçer. Çünkü sadakat, kalıcı olandır. Ezeli ve ebedi olan sadakattir. Onun için;

ve beşşirilleziyne amenû enne lehüm kademe sıdkın ‘ınde Rabbihim işte bu. İnsanları uyar burada. İman edenlerin ise Rableri katındaki dürüstlük yarışında herkesten öne geçtiklerini müjdele diye vahy etmemiz diyor. Demek ki rabbimiz imana böyle bir tanım getiriyor. Dürüst olmayanın imanı ne ola ki. Sıddıyk olmadan mümin olunabiliyor mu acaba. Aslında Allah’a iman; sadık olmak, Allah’a sadakat değil midir. Aslında küfür ihanet değimlidir. Küfreden hain olmaz mı. Allah’a ihanetin öbür adı değil mi, burada söylenen o değil mi. İşte Kademe sıdkın kalıbı üzerinde ne kadar da durulsa yeridir diyorum ve burada Allah imanın bir boyutunu gündeme getiriyor. Sadakat boyutu.

kalel kafirune inne hazâ le sahırun mubiyn; Küfre gömülüp gidenler bir de utanmadan, dikkat edin; inne hazâ le sahırun mubiyn; dikkat edin bu var ya düpedüz bir büyücüdür dediler. El kafirun’u; küfre gömülüp gidenler dedim. Çünkü birine bir şeyi bir vasfı isim olarak verebilmeniz için, o vasfın manasıyla dolu olması lazım. O vasıf onda bir isim halini alması lazım. O vasıfla muttasıf olması lazım. Onun için birine kafir dememiz için onun nankörlüğü bir ahlak haline getirmesi lazım. Allah’a nankörlüğü onun için bu manayı verdim. Ne demişler utanmadan; bu bir büyücü demişler. Kim için; Resulallah için demişler.

Bakınız İslam vahyine karşı tüm inkarcı toplumlar 4 tavır alırlar.

1 – Önce suskunluk. Birinci tavır budur. İttifakla suskunluk. Görmezden gelirler, duymazdan gelirler, aldırmazlık yani mahkum ederler. Susmaya mahkum ederler. Onda başarılı olamazlarsa;

2 – İkinci safhası vardır. O da nedir; Alay. Onda da başarılı olamazlarsa:

3 – 3. safhaya geçerler. O da nedir ki 3. safha, bu da iftira. İşte bu ayet 3. safhanın, 3. taktiğin küfür taktiğinin bir ifadesi.

4 – 4. safha zulüm ve cana kasıt. Artık işkence.

İşte burada 3. safhayı görüyoruz. İftira ediyorlar. Ne diyorlar; Büyücü diyorlar. Sahır diyorlar. İlginçtir, herhangi bir büyüsüne rast gelmişler mi? Çok ilginç Resulallah’ın herhangi bir büyüsünü görmüşler mi? Veyahut ta neyi örnek gösteriyorlar, birine büyücü demeniz için onun epey bir sihir ortaya koyması lazım. Çok ilginç. Neyi örnek gösteriyorlar biliyor musunuz? Resulallah’ın ömrü boyunca olağan üstü bir olayı duysalar, şahit olsalardı eğer, ona büyü diyeceklerdi. Fakat hiç ne duyulmuş ne görülmüş olsa gerek ki baba ve anneyi evladından ayırıyor diyorlar. Tek gösterebildikleri örnek bu. Demek ki olağan üstü bir şeye rastlamıyorlar. Bu da bu Kur’an ın Resulün mucizesi en büyük mucizesi olduğunu gösteriyor.

İşte ona öyle diyorlar, baba ve anneyi evladından ayırıyor. 19. ayet buna bir cevaptır. Bu surenin 19. ayeti onların bu iftiralarına bir cevaptır, böyle okunmalıdır.

3-) İnne Rabbekümullâhulleziy halekas Semavati vel Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arşi yüdebbirul emr* ma min şefiy’in illâ min ba’di izniHİ, zâlikümullâhu Rabbuküm fa’buduHU, efela tezekkerun;

 Muhakkak Rabbiniz O Allâh’tır ki, semâlar ve arzı altı aşamalı bir süreçte yarattı; sonra Arş’a istiva etti (Esmâ’sından yarattığı bu âlemlerde gene dileğince hükümran olarak tedbir {idare} etti – {Arş; derûnî mânâda, tüm varlığın tekillik boyutudur. A.H.}), Hükmü üzere tedbir (idare – her an yeni şe’nde olarak) oluyor! Hiç kimse bir diğerine şefaat edemez, şefaat edilecek olanın “HÛ”viyetindeki (yaratılış amacına göre oluşmuş Esmâ bileşimi) elvermedikçe! İşte budur Rabbiniz olan Allâh! O hâlde O’na kulluğunuzun farkında lığına erin! Hâlâ derinliğine düşünmeyecek misiniz? (A.Hulusi)

3 – Rabbiniz o Allah dır ki Gökleri ve Yeri altı günde olarak yarattı sonra Arş üzerine istivâ buyurdu emri tedbir ediyor hiç şefaatçi yok ancak onun izninden sonra, işte bu evsafın sâhibi Allah dır rabbiniz, o halde ona ibadet ediniz, artık düşünmez misiniz! (Elmalı)

İnne Rabbekümullâhulleziy halekas Semavati vel Arda fiy sitteti eyyam kuşkusuz sizin rabbiniz gökleri ve yeri 6 devrede yaratan. fiy sitteti eyyam, eyyam’ı devre diye çevirdim, devre. Aslında Arap dilinde gün, bizim bildiğimiz sadece 24 saat için kullanılmaz. Onun içindir ki Kur’an da bazen günün müddetine bin yıl, bazen 50.000 yıl verilir. Onun için yevmül kıyam, kıyamet günü deriz. Kur’an ın kullandığı kalıplar böyledir. Gün, nispi bir şeydir. Yani görece bir şeydir. Onun için de Arapça da burada bu bağlamda Allah’ın yaratışının aşamalarına, devrelerine, evrelerine tekabül eder. Yoksa 6 gün eğer mecaz değil de hakiki olarak, literal manada alırsak o zaman işte Yahudilerin yaptığı gibi 7. gün dinlenmiş mantığına götürür sizi. Onun için burada evre manası bu bağlamda doğru anlamdır.

sümmesteva alel Arşi yüdebbirul emr ve sınırsız güç ve kudreti ile, daha doğrusu sınırsız güç ve kudret makamına kurulup varlığı çekip çeviren Allah’tır.

Burada ki arş’ı tefsir etmiyorum. Daha önce müteşabihat üzerinde durmuştum. Bu alegorik bir ifade yani temsili ifadeler bunlar. Allah’ın sınırsız güç ve kudretine delalet eden ifadeler bunlar.  Bir dil eğer gaybı, insan idrakini aşan hakikatleri, insan idrakine indirmek istiyorsa, o dilin yapabileceği tek şey mecazdır. Mecazı olmayan bir dil, dili olmayan bir insana benzer. Onun için eğer insanın idrakinin almayacağı hakikatlerden bahsediyorsa bir dil, orada başka çaresi yoktur, mecazı kullanacaktır.

Onun için Allah’ın kudret ve gücü gibi insanın havsalasının almayacağı, idrakinin almayacağı muhteşem bir hakikati insan bilincine ancak böyle indirebilirdi Kur’an. İşte bu yapılan da budur.

ma min şefiy’in illâ min ba’di izniH O’nun izni olmadan kimse, kimseyi kayıramaz. Kimse kayırıcılık yapamaz.

İlginçtir dostlar, Kur’an burada bir şeye itiraz ediyor. Mekke müşriklerinin bir inancına itiraz ediyor. Nedir o inanç? Şefaat inancına. Mekke müşrikleri putların kendilerine şefaat edeceğine inanırlardı. Ya bu putlar neden Allah’a inanıyorsunuz da putlara neden tapıyorsunuz diye sorduğunuzda Kur’an şu cevabı verirler diyor:

..liyükarribûna ilAllâhi zülfâ.. (Zümer/3) Bunlar bizi Allah’a yaklaştıran aracılardır.

Buradan bir şey anlıyoruz. Mekke’liler öldükten sonra dirileceklerine inanıyorlar. Peki Kur’an da bir çok ayette öldükten sonra biz tekrar diriltilecek miyiz diye soran müşrikler de var. Evet, Mekke de birkaç inancın iç i,çe yaşadığını görüyoruz. Mekke’nin reislerinden sayısı onu geçmeyen kodamanların mutlak ateist olduklarını görüyoruz. Özellikle iç Arabistan dışına, Yemen’e, Suriye’ye giden tüccarların başlarında Ümeyye Bin Halef, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Utbe, Şeybe gibi kodamanların bulunduğu ve sayısı onu geçmeyen reislerin öldükten sonra dirileceğine inanmayan mutlak bir dehri, materyalist olduklarını görüyoruz.

Onlar bu inancı dışarıdan taşıyan insanlar. Ama Mekke’nin sıradan insanlarının bozulmuş bir İbrahimî inancı taşıdıklarını ve dolayısıyla hem bozulmuş bir Allah inancına, hem de bozulmuş bir ahiret inancına sahip olduklarını görüyoruz.

Allah inancını Mekkeli müşrikler şirk ile bozdular. Ahiret inancını şefaatle bozdular. Onun için şirk Mekkelilerin Allah inancına kattıkları bir tahrifti, şefaat inancı Mekkelilerin ahiret inancına kattıkları bir tahrif.

Kur’an da 25 tane ayet vardır şefaatle ilgili. 23 ü menfi cümledir. Nefyeder. İşte burada olduğu gibi. Buradaki cümle de olumsuz cümledir. Nasıl başlar; ma min şefiy’in, Yok, değil, yok öyle bir şey itiraz ederek başlar, nefy ile başlar. Ayetel Kürsi’de de öyle başlamıyor mu. Aslında ..men zelleziy yeşfe’u ‘ındeHÛ illâ Bi iznih.. (Bakara/255) Men, kimmiş o bakayım, getirin şunu bana. Onun için Kur’an bu meseleye genelde nefiy cümlelerle yaklaşır. Bir ayetin, bir hitabın, bir metnin ne demek istediğini doğru anlamak istiyorsak, neye itiraz ettiğini doğru anlamak zorundayız. Önce neyi reddediyor bu metin.

Evet, Kur’an da ki şefaatle ilgili hemen tüm ayetler -ikisi dışında- işte müşriklerin bu şefaat anlayışını, yamuk ve sapık şefaat anlayışını reddettiğini görüyoruz. Çünkü onlar Allah’a inandıklarını söyledikleri halde, uzak bir Allah inancına sahip idiler. Uzak bir Allah inancına sahip olunca Allah’la kendi aralarında bir aracıya ihtiyaç duyuyorlardı. İşte bu aracıyı da putları olarak gösteriyorlardı. Buna karşın Kur’an ın mesajı; Allah size şah damarınızdan;

 ..ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd; (Kaf/16)

Biz ona, yani kulumuza şah damarından daha yakınız mesajı oldu.

Ve izâ seeleke ‘ıbadiy ‘anniy feinniy kariyb.. (Bakara/186)

 Kullarım sana beni soracak olurlarsa diyor rabbimiz ben yakınım. Bu kadar. Ben yakınım. Yakın bir Allah, Kur’an ın Allah inancı, yakın bir Allah. Müşriklerin Allah inancı; uzak bir Allah. Uzak olunca araya aracılar koyar. Uzak olunca gördüğüne inanmaz, görmeyen bir Allah. Onun içinde her istediğini yapar. Mantık böyle kurulmuştu. İşte bunu reddediyor ve bu mantığın temelinde yamuk şefaat anlayışı, inancı yer alıyordu. Onun için de Kur’an önce o inanca ateş etti, o inancı yıktı.

   illâ min ba’di izniHİ bir istisna var, ancak O’nun izni ile. Fakat istisnayı görüp de nefyi görmeyen mantık, tersinden bakan mantıktır. Önce nefyi görmek lazım, çünkü önce nefiy konmuş; ma min şefiy’in -, İlla sonra geliyor. O sebeple istisnadan önce olumsuzluk geliyor.

Ancak istisna neyi ispat eder, neyi ifade eder dersek, elbette Allah’ın izni ile mümkün olacağını ifade eder. Fakat şefaatin mahiyetini bilmeden insan böyle bir inanca saplanırsa, Allah yerine, Allah’tan başkasından istemeye başlar. Oysa ki Kur’an a göre şefaat aslında Allah’ın ödüle layık gördüğü birine ödülü, onurlandırdığı bir başkası aracılığı ile takdim etmesidir. Sen verdiğim ödülü tevdi et demesidir. Ödülü tevdi edenden ödül istenmez. Ödülü verenden ödül istenir. Şefaat Allah’tan istenir.

zâlikümullâhu Rabbuküm fa’buduHU işte cevabı burada. Neden derseniz, neden Allah’tan istenir? Çünkü işte bu niteliklere sahip olan Allah’tır, sizin rabbiniz. O halde yalnız O’na kulluk edin. Yalnız O’na kulluk edin derken dikkat buyurun Allah’tan başkalarını aracılık kabul etmeyi, O’ndan başkalarına kulluk iması olarak görüyor olmasın sakın Kur’an. Bu konu çok hassas bir konu.

efela tezekkerun; hala öğüt almayacak mısınız.

4-) İleyHİ merci’uküm cemiy’a* va’dAllâhi Hakka* inneHU yebdeül halka sümme yu’ıydühu li yecziyellezine amenû ve amilus salihati Bil kıst* velleziyne keferu lehüm şerabün min hamiymin ve azâbün eliymün Bima kânu yekfürun;

 Hepiniz topluca O’na rücu edeceksiniz (O’na rücu; mekânsal değil boyutsal olur; hakikatinde müşahede anlamında)… Allâh’ın, kesin uygulayacağıdır bu! Muhakkak ki O, halkı ibda eder (Esmâ’sından Mubdi’ ismi anlamına göre, tüm yaratılmışları, muradı doğrultusunda topluca ve birimselliksiz yaratır; “ORİJİN BENLİK”), sonra (birimsellik boyutunda) iman edip imanın gereği fiilleri açığa çıkaranları (OLUŞMUŞ BENLİK) hak ettiklerine göre cezalandırmak (yani kendisinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşatmak) için onu birimsel kişiliğine (“KAF” harfiyle işaret edilen “OLUŞMUŞ “BEN”liği {RUHUNU}) iade eder (aslına rücu aşamasından sonra Esmâ’sındaki Muıyd ismi anlamına göre)… Hakikat bilgisini inkâr edenlere gelince, küfürlerinin sonucu olarak bir kaynar sudan içerler ve acı bir azap yaşarlar. (A.Hulusi)

4 – Dönüşünüz hep onadır: hakkâ Allahın vaadi, çünkü o iptida halk ediyor sonra onu geri çevirecek, iman edip iyi iyi işler yapan kimselere adâletle karşılık vermek için, (Elmalı)

İleyHİ merci’uküm cemiy’a Hepinizin dönüşü O’nadır. va’dAllâhi Hakka bu Allah’ın gerçekleşmesi kaçınılmaz vaadidir. inneHU yebdeül halka sümme yu’ıydühu li yecziyellezine amenû ve amilus salihati Bil kıst çünkü O insanı yaratmaya başladıktan sonra O’nun yaratışını sürdürüyor ki iman edipte değer üretenleri adaletle ödüllendirsin.

Dikkat buyurunuz sümme yu’ıydühu ibaresini, yaratışını sürdürüyor diye çevirdim. Buna biraz da mecburdum. Buradaki, ayette ki yebdeül halka.  Hâlk; birkaç manaya birden gelir. Hem yaratılışın ilk başlangıcı manasına gelir, hem de halk deriz, kamu, yani yaratıklar manasına gelir. Çok daha özel de tüm insanlar manasına gelir halk.

Dolayısıyla burada yaratışı ilk başlangıçta yaratıp bırakmıyor. Aracıya gerek yok, yaratıyor ve yaratmaya devam ediyor. Yaratıyor; sümme yu’ıydühu yaratışı tekrar iade ediyor. Yani Hâllak’tır O Yaratmayı meslek edinendir. külle yevmin HUve fiy şe’n;.. (Rahman/29) dir, her an yaratandır.Her an iş başındadır. Emekli olmaz, yorulmaz, köşeye çekilmez. Onun için Allah yaratmayı kendisine meslek edinendir. Hallâk’tır. İşte burada da sümme yu’ıydühu yu ben; yaratışı iade eden, tekrar tekrar yaratan biçiminde çevirdim. Tabii ki bunun anlamı, birincil anlamı öldükten sonra diriliştir. Ba’sü Ba’del mevttir.

velleziyne keferu lehüm şerabün min hamiymin ve azâbün eliymün Bima kânu yekfürun; inkarda direnenlere gelince, inkarda ısrarları nedeniyle yudum yudum içecekleri kavurucu bir pişmanlık ve can yakıcı bir azap onları bekleyecek.

Evet yine şerabün min hamiymin literal olarak lafzen manası yakıcı bir içecektir. Fakat bendeniz burada çok rafine, çok yüksek bir mecazi dil kullanıldığından yola çıkarak insanı pişmanlıktan yakıp kavuracak bir ateş diyorum, yani insanın içini dağlayacak, içini kavuracak bir pişmanlık ateşi.

Razi’ye baktığımızda bu surenin 7. ayetinin tefsirinde Kur’an da geçen Nâr, Hâr gibi sıcaklık, ateş ifadelerinin 4 manaya geldiğini söyler. Yani ateşin 4 çeşidi olduğunu söyler.

1 – Çeşit ateşi, bizzat insanın yakan ateş olarak verir. Ama;

2 – İkinci madde çok ilginçtir, der ki; Nârun, Ruhaniyyun ve akliyyun. Psikolojik ve akli ateş, insanın içini kavuran ateş. İnsanın yüreğini dağlayan ateş. İnsanın pişmanlıktan içine düşmüş bir kor. Bunu göz ardı etmemek lazım.

5-) “HU”velleziy ce’aleş şemse dıyâen vel kamere nûren ve kadderehu menazile li ta’lemu adedes siniyne vel hisab* ma halekAllâhu zâlike illâ BilHakk* yufassılül âyâti likavmin ya’lemun;

 O (Allâh’tır) ki, Güneş’i yaşam ışığı (enerjisi) olarak meydana getirdi; Ay’ı nûr (insanda duygusal boyutu düzenleyici kıldı, çekim gücünün etkisiyle hormonal yapı ve amigdala üzerindeki etkileri), senelerin adedini ve hesabı bilesiniz diye Ay’ı menziller sahibi olarak takdir etti… Allâh bunları Hak olarak (Esmâ’sındaki özelliklerle) yaratmıştır. Düşünebilenler için işaretlerini böyle detaylı açıklıyor. (A.Hulusi)

5 – O, odur ki Güneşi bir zıyâ yaptı Kameri bir nur ve buna menzil menzil miktarlar tayin buyurdu ki senelerin adedini ve hesabı bilesiniz, Allah, bunu ancak hak hikmet ile yarattı, bilecek bir kavim için âyetleri tafsil ediyor. (Elmalı)

“HU”velleziy ce’aleş şemse dıyâen vel kamere nûren Güneşi aydınlığın kaynağı ve ay’ı ışık yansıtıcı yapan O’dur.

Burada güneş ve ay’dan bahsedilirken dıyâe ve nûr kalıpları kullanılıyor, isimleri kullanılıyor. dıyâe ve nûr. Mesela Kur’an da dıyâe; çok maddi olan aydınlatma için kullanılır. Özü itibarıyla aydınlatan demektir. Yani bir başkasından ışık alıp yansıtan değil, özü itibarıyla aydınlatan felemma ebaet ma havle yani bir başkasına aydınlık veren. Kur’an da da kullanıldığı gibi Bakara suresinin 17. ayetinde. Fakat Nûr; dıyae’ı da kapsayan, çok daha genel, çok daha manevi, soyut, somut, cevher ya da araz olarak tüm ışık çeşitlerine denilir. Dıyae ise sadece maddi, sadece somut ışık için kullanılır. Onun için bendeniz güneş için dıyae, ay için Nûr ismini böyle çevirdim. Yani güneşi aydınlığın kaynağı, Ay’ı ise aydınlığı yansıtan yaptı.

ve kadderehu menazile li ta’lemu adedes siniyne vel hisab Yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye ona süreler takdir eden O’dur. ma halekAllâhu zâlike illâ BilHakk* yufassılül âyâti likavmin ya’lemun; bunu başka değil mutlak hakikate bir atıf olsun için yapan Allah, bilmek isteyen bir toplum için varlık ayetlerini ayrıntılı olarak açıkladı. Varlık ayetleri..! buradaki de odur zaten yufassılül âyât hangi ayetler; Ayat-ı kainat. Güneş bir ayet, ay bir ayet, onun için Kur’an burada varlığa, kainata Allah’ın bir kitabı gibi bakın diyor.

VenNecmu veşŞeceru yescudan (Rahman/6) Çünkü Allah’a boyun eğmiştir. Allah’ın talimine boyun eğmiştir. Bunlar Allah’ın takdiri önünde eğilmişlerdir. Allah’ın yasasına tabi olmuşlardır demektir.

– Ey Ebu Zer güneş nereye gitti?

– Allah’u ve Resulühu alem. Allah ve peygamberi daha iyi bilir.

– Ya Eba Zer, güneş secde etmeye gitti.

Yani güneş Allah’ın kanununa tabi olduğu için battı. Ya sen? Ya insan..! İşte ders. Resulallah Ebu Zer’e kainat kitabından ders veriyor. Kainat kitabını okutuyor. Eğer doğru okursanız Ayat-ı mestur ile ayat- meknun’un aynı şeyi söylediğini görürsünüz. Hep O’na işaret eder. Mutlak varlığa işaret eder. Hepsinden aynı sonucu çıkarırsınız. inna lillahi ve inna ileyhi raciun (Bakara/156) Sonuç bu. Allah’a aitsiniz. Tüm ayetlerden okuyacağımız hakikat aynı kapıya çıkar.


6-) İnne fiyhtilafilleyli ven nehari ve ma halekAllâhu fiys Semavati vel Ardı le âyâtin li kavmin yettekun;

 Gece ve gündüzün dönüşümünde, Allâh’ın semâlar ve arzda yarattıklarında, korunmak isteyenlere nice işaretler vardır. (A.Hulusi)

6 – Elbette gece ile gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında ve Allahın Göklerde ve yerde yarattığı kâinatta korunacak bir kavim için bir çok âyetler var. (Elmalı)

İnne fiyhtilafilleyli ven Nehar Çünkü gecenin ve gündüzün birbiri ardınca gelişi, ve ma halekAllâhu fiys Semavati vel Ard ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her bir şey, le âyâtin li kavmin yettekun; sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için hakikate yapılmış birer atıftırlar.

Şimdi de ayeti bu manada çevirdim. Ayet, işaret demek, belge demek, şahit demek. Her işaret, bir hakikate işaret eder. Eğer parmak işaret ediyorsa, işaret edene değil, edilene bakılır. Ayı gösteriyorsa aya bakılır. Cama değil, camdan bakılır. Camdan bakmayıp ta cama bakıyorsanız, camdaki buğuyu görürsünüz. Camdan bakıyorsanız arkayı görürsünüz.

Bu ayetler, bunlar birer işaret, birer parmak, bir şeyi gösteriyorlar. Onun için Kur’an yalnızca müfesser değildir. Aynı zamanda müfessirdir. Kur’an varlığı tefsir eder. Kur’an kainatı tefsir eder. Kur’an insanı tefsir eder ve Kur’an işaret eder, gösterir. Gösterdiği yere gitmek, bakmak ve orda olmak..! Kur’an ın maksadı işte budur.

Burada ne diyor, gündüz ve gecenin ihtilafından söz ediyor. Ne demek? Varlığı okumak bu işte. Varlık ayetini doğru okursanız çeşitliliğin, farklılığın Allah’ın bir yasası olduğunu görürsünüz. Neden küfür var diye soruyorsanız eğer, imanı anladık ta küfür neden var. İtaati anladık ta isyan neden var. Doğruyu anladık ta yanlış neden var. Hakkı anladık ta batıl neden var diye sorarsanız, Ademi anladık ta şeytan neden var. Sevabı anladık ta günah neden var. Cenneti anladık ta cehennem neden var diye sorarsanız; Gece neden varsa bu da ondan var.

Eğer varlığın yasasını çözebilecek bir akla sahipseniz, eğer iyiyi anlamak istiyorsanız, mutlaka kötünün olması lazım. Eğer imanın bir değer olabilmesi için küfrün olması lazım. Yoksa tek şey seçilmez. İnsan iradesi seçmek için verilmiştir. Seçmek için iki şey lazımdır. Eğer seçmek söz konusu olmasaydı ödül olmazdı. Seçmediğiniz bir şeye nasıl ödül istersiniz. Aksi mümkün olmayan bir şeyin ödülü olmaz. Onun için güneşlerin konulacağı bir cennet yoktur. Güneşin secdesi ödül hak etmez. Çünkü iradeli değildir. Seçmemiştir. Statik kadere tabidir. Yalnızca insanın cenneti vardır. Çünkü seçebilir. Onun için yalnızca insanın gecesi vardır. Yalnızca insan iradeli varlıktır. Onun için isyanı cezalandırılır, itaati ödüllendirilir. İşte burada çeşitliliğin neden Allah yasası olduğunun hikmeti anlatılıyor.

7-) İnnelleziyne lâ yercune Lıkaena ve radu Bil hayatid dünya vatmeennu Biha velleziyne hüm an ayatina ğafilun;

 Rücu ederek, hakikati olan Esmâ’nın farkındalığı yaşamına ermeyeceklerini sananlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar, kozalarında (beyinlerinde oluşan dünyalarında) yaşayıp işaretlerimizi değerlendiremeyenler var ya… (A.Hulusi)

7 – Onlar ki bizim likamızı arzu (veya Ümit) etmezler ve Dünya hayat ile razı olup onunla mutmain olmuşlardır ve onlar ki bizim âyetlerimizden gafildirler. (Elmalı)

İnnelleziyne lâ yercune Lıkaena şu da bir gerçek ki, bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanlar, ve radu Bil hayatid dünya vatmeennu Biha ve dünya hayatı ile yetinip onunla kendini tatmin edenler, velleziyne hüm an ayatina ğafilun; üstelik bir de hakikate yapılmış söz konusu atıfları fark edemeyenler var.

😎 Ülaike me’vahümün naru Bima kânu yeksibun;

 İşte onlar kendilerinden açığa çıkanın sonucu olarak yanarak yaşayacaklardır! (A.Hulusi)

8 – İşte bunların kesibleri sebebiyle varacakları yer, ateştir. (Elmalı)

Ülaike me’vahümün naru Bima kânu yeksibun; işleye geldikleri bütün bu şeylerden dolayı onların son durağı ateştir.

Bakınız Allah’ın huzuruna çıkmaya yüzü olmayanlardan bahsediliyor. İnnelleziyne lâ yercune Lıkaena bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanlar. Evet, bu çok önemli, ve daha; ve radu Bil hayatid dünya dünya hayatıyla yetinip, bu bana yeter deyip, vatmeennu Biha tatmin olanlar. Burayla tatmin olanlar.

Tevbe 100. ayeti tefsir ederken mutluluk, tatminle ilgilidir demiştik. Küçük akıllar küçük şeyle tatmin olurlar. Deliler ve çocuklar bir şekerle tatmin olurlar. Aklın büyüklüğü tatmin olduğu şeyin büyüklüğü ile orantılıdır. Büyük akıllar büyük şeylerle tatmin olurlar. Aklın büyüklüğünün ölçüsü ise Allah’ı bildiği orandadır. Çünkü Allah’ın büyüklüğüne ne kadar vakıf olursa bir akıl o kadar büyük olur. O’na vakıf olan da cennetten aşağısıyla tatmin olmaz. Çünkü büyükten büyük istenir. Büyüğün büyük olduğunu bilmezseniz nasıl büyük isteyeceksiniz. Mümin cennetten aşağısıyla tatmin olmayan adamdır. Dolayısıyla mümin cennetten aşağısına satılmayan adamdır. Yeryüzündeki hiçbir değer bir mümini satın alamaz, mümin budur ve burada da müminin tanımı yapılmaktadır.

Dikkatinizi çekti mi, Allah’la buluşmaya yüzü olmayan derken aslında ahirete imana bir gönderme yapmıyor mu ayet. Neden Allah’la buluşmaya yüzü olmamakla başlıyor tüm kötülükler? Ahirete inanmamakla başlıyor. Çünkü ahirete iman, adalete imanın öbür adıdır. Kitabına uydurduğunuz hiçbir şeyden hesap sorulmayacağına inanıyorsanız, kitabına uydurarak yapmayacağınız şey yoktur. İşte ahiret inancı mutlak ahlakın tek garantisidir. Mutlak ahlak dedim, mukayyet ahlak değil. Peki ahirete inanmayan ahlaklı olamaz mı? İşte o mukayyet ahlaktır. Sadece kendine ahlaklı olur. O ahlakın niyetini de sorgulayamazsınız.

Küçük bir kız çocuğunu sokaktan kurtarıp bir ömür beslemek için evine alabilir. Siz de dışarıdan bakarak bravo dersiniz, ne hayır sever adam. Ama eğer yüreğinden geçirdiği o çirkin ve iğrenç niyeti hesaba katmazsınız. Onu kim bilecek? Allah bilir. İşte o niyeti gözeterek düşünmek mutlak ahlaktır.

Sadece kendi kavmine ahlaklı olanları görürsünüz. İngilizler ahlaklıdır denilir, bu bir yere kadar doğrudur. Ancak Hindistan’da, Hindistan’ı yönetirken Hintlilere karşı da aynı ahlakı koruyamıyorsa bir İngiliz valisi, bu ahlak mutlak olmamıştır. O kendine ahlaklıdır. Peki, mutlak olması için varlığın tamamına karşı o ahlakı bir standart olarak kullanması lazım. Bunun içinde ne gerekli, Allah’ı görür gibi inanmak.

“Ke inneke terahu fein lem tekün terahu fe innehu yerake.”

Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor. Görür gibi inanan ve ahirete de görmüş gibi, mutmain bir şekilde inanan. Evet, işte o zaman ahlak, mutlak hale gelir.

Ülaike me’vahümün naru Bima kânu yeksibun; İşte bunlar, işleye geldikleri bütün bu şeylerden dolayı, son durağı ateş olan kimselerdir. Neden son durağı ateş olur? Çünkü hesap vereceğine inanmayan, ahlaklı davranmaya da inanmaz. Ahlaklı davranmaz. Davranamaz ve sonu ateştir.

9-) İnnelleziyne amenû ve amilus salihati yehdiyhim Rabbühüm Bi iymanihim* tecriy min tahtihimül enharu fiy cennatin na’ıym;

 İman edip imanın gereği fiiller ortaya koyanlara gelince; Rableri onlara imanlarının sonucu olan hakikati yaşatır… Naîm cennetlerinde, onların altlarından nehirler akar. (A.Hulusi)

9 – Amma iman edip güzel güzel ameller yapan kimseler, onların rabbi kendilerini imanları sebebiyle hidayetine irdirir, Naîm Cennetlerinde altlarından ırmaklar akar. (Elmalı)

İnnelleziyne amenû ve amilus salihat Ne ki; İman eden ve değer üreten kimselere gelince, amelüs salihat’ı  değer üretmek biçiminde çevirdim. Salih amel, değer üretmektir. Usulü meşru, gayesi meşru, niyeti meşru bir değer üretmek. Her değer, zaten üretilen bir şeyin değer olması lazım ki Salih olsun. Eğer kötü bir şeyse ona değer denmez. Onun için ameli Salih değer üretmektir.

yehdiyhim Rabbühüm Bi iymanihim* tecriy min tahtihimül enharu fiy cennatin na’ıym; Rableri onlara imanları sayesinde zemininden ırmaklar çağlayan nimetlerle dolu cennetlere ulaşan yola yöneltecektir.

10-) Da’vahüm fiyha subhanekellahümme ve tehıyyetühüm fiyha Selâm* ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn;

 Onların ondaki Allâh’a yönelişleri: “Subhaneke Allâhümme = Subhansın sen Allâh’ım; seni tenzih ve tespih ederiz”dir… Birbirlerine yönelişleri ise: “Selâm”dır (Selâm ismi mânâsı sürekli açığa çıksın bizde)… Yönelişlerinin sonucunda ulaştıkları ise: “El Hamdu Lillâhi Rabb-ül âlemîn = Hamd Rabb-ül âlemîn Allâh’ındır” noktasıdır. (A.Hulusi)

10 – Orada duaları «subhaneke allahumme» sağlıkları «selam», Dualarının sonu da hakikat «elhamdulillahi rabbilalemîn» dir. (Elmalı)

Da’vahüm fiyha subhanekellahümme ve tehıyyetühüm fiyha Selâm onların orada ünleyişleri; “Muhteşemsin ey Allah’ım.” Olacaktır ve kendilerine mutluluklar size diye mukabelede bulunulacak.

Da’vahüm fiyha subhanekellahümme ve tehıyyetühüm fiyha Selâm Muhteşemsin ey Allah’ım diye bağıracaklar, çığıracaklar ve onlara cevap olarak denilecek ki; Mutluluklar, selâm, mutluluklar size..! Cennetten bir manzara.

ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn; ardından onların son çığlığı gelecek, buna mukabil diyecekler ki; el Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn; Alemlerin rabbi olan, tüm varlığın yegane rabbi, hakimi, koruyup kollayıcısı olan Allah’a övgülerin tamamı, senaların tamamı O’na olsun diyecekler.

Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh. (Fecr/27) Ey Allah’tan aşağısıyla tatmin olmayan nefis, ey cennetten aşağısına tatmin olmayan insan, İrci’ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyye (Fecr/28) Rabbin senden razı, sen de rabbinden razı olmuş olduğu halde dön rabbine. Sen ondan razı ol,  ki O senden razı olsun. Ben Allah olarak senden razıyıyım ya rabbi de. Tıpkı Ali’nin dediği gibi, öyle de. “Ben Allah olarak senden razıyım, sen de kul olarak benden razı ol” de.

Kefeni fahran en teküne li rabben. Senin bana rab oluşun bana iftihar olarak yeter. Ve kefeni izzen en eküne leke abden. Benim de sana kul oluşum bana şeref olarak yeter. Ente li keme uhibbu, sen tam benim sevdiğim gibi bir Allah’sın. Ve cealni kema tuhibbu. Sen de bini sevdiğin gibi kıl. Dersiniz. (Hz. Ali – Münacat)

11-) Velev yu’accilullahu lin Nasişşerresti’calehüm Bil hayri lekudiye ileyhim ecelühüm* fenezerulleziyne lâ yercune Lıkaena fiy tuğyanihim ya’mehun;

 Eğer Allâh insanlara, onların hayrı dilemedeki acelelerine göre, şerri hak etmelerine cevap verseydi; onların ömürleri çoktan bitmiş olurdu! Rücu ederek hakikati olan Esmâ’nın farkındalığına ermeyeceklerini sananları, kendi taşkınlıkları içinde kör ve şaşkın, bocalar hâlde bırakırız. (A.Hulusi)

11 – Eğer Allah, insanlara şerri onların hayır ivercesine ivdikleri gibi iyvecek olsa idi ecellerini kendilerine yetiriverir idi fakat likamızı arzu etmeyenleri bırakırız tuğyanlarında körü körüne giderler. (Elmalı)

Velev yu’accilullahu lin Nasişşerresti’calehüm Bil hayri lekudiye ileyhim ecelühüm imdi, eğer onların hayrı istemede acele ettikleri gibi, Allah’ta insanlar için hak ettikleri şer de acele etseydi onların sonunu getirecek hüküm hemen infaz edilirdi. İstemedi, yani bizim hayırda acele ettiğimiz gibi, Allah’ta bizim hak ettiğimiz şerri acele olarak vermedi bize. Neden? Çünkü;

..ketebe alâ nefsiHİr rahme.. (Enam/12) kendisine rahmeti prensip yaptı. Rahmeti kendisi için kanun kıldı, yasa kıldı.

Çünkü O, rahiymdir. Çok merhametlidir.

Çünkü O rahmandır. Özü itibarıyla varlığı rahmetle yaratmıştır.

Çünkü o Gaffar’dır çok bağışlar.

Çünkü O vedûd’dur, çok sever ve çok sevilir. Sevilmeyi ister.

Çünkü O Haliymdir, hemen cezalandırmaz, bekler, mühlet verir.

Çünkü O keriymdir. İkram etmek ister. Onun için bizim hak ettiğimiz şerri hemen infaz etmede acele etmedi.

fenezerulleziyne lâ yercune Lıkaena fiy tuğyanihim ya’mehun; Şu halde bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanları küstahça taşkınlıkları içerisinde debelenmeye terk ederiz.

12-) Ve izâ messel İnsaneddurru de’âna licenbihi ev ka’ıden ev kaima* felemma keşefna anhü durrahu merre keen lem yed’una ila durrin messeh* kezâlike züyyine lil müsrifiyne ma kânu ya’melun;

 İnsan, sıkıntı veren bir olay yaşadığında; uzanmış, otururken ya da ayaktayken bize yönelip yardım ister! Fakat o olaydan feraha çıkardığımızda, sanki kendisini sıkan o olay için bize dua etmemiş gibi yürür gider! İşte haddi aşanlara, yapmakta oldukları böylece süslendirilmiştir. (A.Hulusi)

12 – İnsana bir sıkıntı da dokundu mu gerek yan yatarken gerek otururken gerek dikilirken bize duâ eder durur derken kendisinden sıkıntısını açıverdik mi sanki kendine dokunan bir sıkıntı için bize yalvarmamış gibi geçer gider, işte o müsriflere yaptıkları ameller böyle tezyin edilmektedir. (Elmalı)

Ve izâ messel İnsaneddurru de’âna licenbihi ev ka’ıden ev kaimen hem ne zaman insanoğlunun başına bir ziyan gelse, gerek yatarken, gerek otururken, ya da ayakta iken başlar bize yalvarıp yakarmaya.

Tipik bir insan tavrını dile getiriyor Kur’an. İnsan psikolojisinin en tipik vasfı bu. Başı sıkıştığında Allah’a müracaat eder. Burada ki yatarken, otururken, ayaktayken, her durumda demektir. Hayatın her anında, yani her an bize yalvarmaya başlar. Geceli gündüzlü hiç vakit geçirmeksizin bize sürekli yalvarır anlamına gelir.

felemma keşefna anhü durrahu merre keen lem yed’una ila durrin messehu Biz onu başına gelen ziyandan kurtardığımız zaman ise sanki kendisine dokunan ziyandan kurtarmamız için bize hiç yalvarmamış gibi nankörleşiverir.

Tipik bir nankörlük tavrı çiziliyor burada. İnsanın Allah’a karşı; “Allah’ım, seni seviyorum.” Neden? “Çünkü sana ihtiyacım var.” Bu tipik bir tüccarlık. “Allah’ım sana muhtacım.” Neden? “Çünkü seni seviyorum.” Bu işte sevginin zirvesi. Muhabbetullah, mahabbetullah doğru ifadesi ile. İhtiyacınız olduğunda Allah’a dönüp, ihtiyacınızı giderir gidermez yüz çevirecekseniz İşte rabbiniz buna nankörlük diyor burada olduğu gibi.

kezâlike züyyine lil müsrifiyne ma kânu ya’melun; Değere dönüşebilecek tüm imkanlarını. Bakınız; lil müsrifiyn ibaresini böyle çeviriyorum; değere dönüşebilecek tüm imkanlarını boşa harcayanlara yaptıkları işte böylesine cazip görünür.

Kul ya ‘ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim (Zümer/53)

Kendisini bozuk para gibi harcayan kullarım, ey kendini israf eden kullarım, hayatını harcayanlar.

Burada da o var. İsraf, Müsrif; elindeki değeri hovardaca saçıp savurandır. Hayatını harcayandır yani. Bu bir kadir bilmezlik, kıymet bilmezlik. Allah’ın insana verdiği psikolojik imkanlar, Allah’ın insana verdiği güç. Allah’ın insana verdiği o bitimsiz imkanı insan, har vurup harman savuruyor. İnanmak bir imkandır, irade bir imkandır, akıl bin imkandır, hafıza bir imkandır, muhayyile bir imkandır, insanın aldığı nefes bir imkandır. Eli bir imkandır, gözü bir imkandır, ağzı bir imkandır.

Bütün bu imkanları yok edecek olan şey ilk defa yürekte başlayan inkardır. Eğer yürekte nankörlük başlamışsa, ki nankörlük inkarla aynı kökten gelir. Her küfür nankörlüktür ve her nankörlükte fiili bir küfürdür. Bir nankörlük ki yürekte başlamışsa; el ayak, göz kulak, dil dudak nankörleşir. Hep nankör olur insan.

İşte burada insanın kendisini israf etmesi olarak, harcaması olarak gözüküyor bu. Öyle tasnif ediliyor ve bu tiplere; züyyine; cazip gelir, süslü görünür yaptıkları iş. Neden? Çünkü zihin alabora olmuştur. Ters görmektedir. Büyüğü küçük, küçüğü büyük. Geçiciyi kalıcı, kalıcıyı geçici görür. Ahiretin değerini dünyaya, dünyanın değerini ahirete yükler. Kısayı uzun, uzunu kısa görür. Değerliyi değersiz, değersizi değerli görür. Çünkü zihin ters dönmüştür. O zaman süslü gözükür. Kendi kötülükleri kendisine cazip gelmeye başlar.

13-) Ve lekad ehleknel kurune min kabliküm lemma zalemu ve caethüm Rusulühüm Bil beyyinati ve ma kânu li yu’minu* kezâlike neczil kavmel mücrimiyn;

 Andolsun ki, sizden önceki nesilleri, kendilerine Rasûlleri açık deliller olarak geldikleri hâlde, zulümleri ve iman etmemeleri nedeniyle helâk ettik… Suçlu toplumları işte böyle cezalandırırız! (A.Hulusi)

13 – Celâlim hakkı için biz sizden evvelki kurunu, kendilerine Peygamberleri beyyinat ile geldikleri halde zulmettikleri ve imana gelmeleri ihtimali kalmadığı vakit helâk eyledik, işte mücrim kavimleri biz böyle cezalandırırız. (Elmalı)

Ve lekad ehleknel kurune min kabliküm lemma zalemu doğrusu sizden önceki bir çok nesli de kötülük odağı olmaya başlayınca yok oluşa mahkum etmiş idik. ve caethüm Rusulühüm Bil beyyinat oysaki onlara da peygamberleri hakikatin apaçık belgeleri ile gelmişlerdi. ve ma kânu li yu’minu fakat onlar iman etmediler. İnanmamakta direndiler. kezâlike neczil kavmel mücrimiyn; günaha gömülüp giden toplumu işte böyle cezalandırırız.

Sosyal bir yasa bu. Allah’ın sosyal yasası. Toplumsal çözülüş başladı mı sonucu tarih sahnesinden yok olmak. Aktif özne iken pasif nesne haline gelmek. Başkalarının yatağında akan çer çöp gibi olmaktır. İşte burada söylenen; Tarih tekerrür etmesin diyorsanız, sizden öncekilerin yolunu izlemeyin diyor o kadar.

14-) Sümme ce’alnaküm halâife fiyl Ardı min ba’dihim li nenzure keyfe ta’melun;

 Sonra, onların ardından, sizi arzda halifeler olarak meydana getirdik, ne tür uygulama içinde olacağınızı görelim. (A.Hulusi)

14 – Sonra onların arkasından sizi Arzda halifeler yaptık ki bakalım: nasıl ameller ipliyeceksiniz?. (Elmalı)

Sümme ce’alnaküm halâife fiyl Ardı min ba’dihim li nenzure keyfe ta’melun; daha sonra ise onların peşinden sizi mirasçı kıldık ki, nasıl davranacağınızı görüp gözetleyelim.

15-) Ve izâ tütla aleyhim ayatüna beyyinatin kalelleziyne lâ yercune Lıkaene’ti Bi Kur’anin ğayri hazâ ev beddilhu, kul ma yekûnü liy en übeddilehu min tilkai nefsiy* in ettebi’u illâ ma yuha ileyye, inniy ehafü in asaytü Rabbiy azâbe yevmin azıym;

 İşaretlerimiz onlara apaçık deliller olarak okunduğunda, rücu ederek hakikatleri olan Esmâ’nın farkında lığına ermeyeceklerini sananlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut Onu değiştir” dediler… De ki: “Onu nefsim tarafımdan değiştirmem benim için olacak şey değildir… Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum… Eğer Rabbime isyan edersem muhakkak ki ben o çok şiddetli sürecin azabından korkarım.” (A.Hulusi)

15 – Böyle iken âyetlerimiz birer beyyine olarak karşılarında okunduğu zaman likamızı arzu etmeyenler «bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir» dediler, de ki, onu kendiliğimden değiştirmek liğim benim için olacak şey değildir, ben ancak bana vahyolunana ittiba’ ederim; ben, rabbime isyan edersem şüphesiz büyük bir günün azâbından korkarım. (Elmalı)

Ve izâ tütla aleyhim ayatüna beyyinatin kalelleziyne lâ yercune Lıkaene’ti Bi Kur’anin ğayri hazâ ev beddilhu Bir de ne zaman hakikatin apaçık kanıtları olan ayetlerimiz onlara okunsa, huzurumuza çıkacak yüzü olmayan o kimseler derler ki; Bundan başka bir öğreti, bir bildirim getir. Ya da onda değişiklik yap derler.

Burada ki Kur’an ı, Kur’an diye çevirmedim. Kur’an bir mastardır. Fu’lan vezninde bir mastar. Hem fail, hem mef’ul anlamı vermişler dilciler. Yani okunan, okumaya konu olan demek. Bir bildirimdir, bir okunandır, bir öğretimdir Kur’an. Bu veznin özelliği, Fu’lan vezninin özelliği Arap dilinde; Kendisi için kullanıldığı kimse de, ya da nesne de, taşıdığı mana dolu olmalıdır. Dolu, ağzına kadar. Yani okumanın tüm anlamlarınının muhatabıdır Kur’an. Okumanın her türünün muhatabıdır. Derinliğine, yatayına, dikeyine. Her tür okumak, kevni okumak, insani okumak, sosyal okumak, akidevi okuma, bireysel okuma, psikolojik okuma. Her türlü okumanın konusudur Kur’an.

Onun için mesela bir adama ğadbağn demeniz için sadece bir kere kızması yetmez, onun öfkeyle dolu olması lazım ki ğadbağn diyebile siniz. Öfkeyle dolu. Kur’an demek için okumanın tüm anlamlarını bünyesinde barındırmış olması gerekiyor.

Burada isimleşmiş anlamıyla geçmiyor. Çünkü bu cümle müşriklerin dilinden naklediliyor. Müşrikler Kur’an a bizim verdiğimiz anlamı vermiyorlar. Onun için ben öğretim dedim, öğreti şeklinde çevirdim, Kur’an şeklinde çevirmedim.

Unutmayınız ki te’bin çağından sonra Kur’an la Mushaf birbirine karıştırıldı. Mushaf Kur’an ın yerine kullanılmaya, Kur’an da Mushaf’ın yerine kullanılmaya başladı. Onun için Mekke döneminde Kur’an ismi geçen bir çok ayette, aslında bugün kullandığımız manada kullanılmamaktadır bu isim. Çünkü o zaman bugün bildiğimiz manada elde derli toplu bir kitap yok idi. Bugün oysa biz Kur’an deyince akla; kapakların arasında tüm ayetlerin yer aldığı derli toplu, başı sonu belli, dizilmiş, te’bin edilmiş bir kitabı hatırlıyoruz. Oysa ki Mekke’nin ilk yıllarından itibaren kullanılan bu sözcük, bu manada kullanılmıyordu. O halde biz de ilk manada kullanıldığı şekli ile burada çevirmeyi daha doğru bulduk. Yani kavramsal anlam değil, terim anlamını.

Burada ne diyor müşrikler; Diyorlar ki bunu değiştir, yenisini getir ya da onda bir değişiklik yap. Bu ne demektir? Kur’an ın kaynağına bir itiraz var burada. Kur’an ın içeriğine de itiraz ediyorlar. Değiştir diyorlar. Niçin? İyi ve kötünün belirleyicisi olarak Allah’ı görmüyorlar. Değiştirme teklifini peygambere yapıyorlar. Kur’an ın kaynağı hakkında tereddütleri var. Daha doğrusu inanmıyorlar Allah’tan geldiğine. Ama daha çok biz buradan neyi anlıyoruz? Kur’an ı onlar çok iyi biliyor ve anlıyorlar. İşlerine gelmediğini iyi biliyorlar. Anladıkları bir Kur’an ı değiştir diyorlar.

Neden değiştir, çünkü işimize gelmiyor. Bu demektir ki müşrikler Kur’an ın mesajını çok iyi anlamışlar. Kur’an ın nereye vurmak istediğini çok iyi biliyorlar. Onların hayat nizamına hayat tarzına bir itirazdı Kur’an ın getirdiği mesaj. Onların bakış açısını, hayat tasavvurlarını alt üst ediyordu. Onlar artık iyi ve kötünün üçlüsü olamayacaklarını, onlara Kur’an; iyi ve kötünün ölçüsü sizin yaptıklarınız ya da atalarınızın yaptıkları değil. Siz kendinizi kitaba uyacaksınız, kitabı kendinize değil diyordu. Onun için onlar bunu değiştir diyorlardı peygambere. Yenisini getir ya da üzerinde oynama yap, hoşumuza giden şekilde yaz.

İşte burada ki bu ahlaksız teklifin temelinde yatan mantık, müşrik mantığı budur. Cevap aynı zamanda, cevap nasıl geliyordu?

 kul ma yekûnü liy en übeddilehu min tilkai nefsiy ey peygamber de ki onlara cevap ver; Onu kendiliğinden değiştiremem, ya da kendiliğinden değiştirmem olacak şey değil. in ettebi’u illâ ma yuha ileyye ben yalnızca bana vahy edilene uyarım. inniy ehafü in asaytü Rabbiy azâbe yevmin azıym; Çünkü ben eğer rabbime karşı gelecek olursam, korkunç bir günün azabından korkarım. İşte cevap buydu. Cevap aynı zamanda vahyin kaynağına yönelik kuşkuları da silip atıyordu, ret anlamı taşıyordu. Onlar hayat tarzlarına müdahale eden bir Kur’an istemiyorlardı. Hayat tarzlarını kabul etsin, öyle bir Kur’an olsa kabul edeceklerdi.

Söyler misiniz Kur’an a iman edenler; Müşriklerin bakış açısıyla bugün kendini Müslüman sayan bir çok insanın Kur’an a bakış açısı arasında bir benzerlik görüyor musunuz. İman ediyorum ama hiçbir şeyimi değiştirmesin. Söyler misiniz, bir benzerlik görüyor musunuz. Ben fark ediyorum, siz..!

16-) Kul lev şaAllâhu ma televtühu aleyküm ve lâ edraküm Bihi, fekad lebistü fiyküm umüren min kablih* efela ta’kılun;

 De ki: “Eğer Allâh dileseydi Onu size okumazdım; Onu size bildirmemiş olurdu!.. Ondan önce sizin içinizde gerçekten bir ömür kaldım… Aklınızı kullanıp bunu anlamayacak mısınız?” (A.Hulusi)

16 – De ki: eğer Allah dilese idi ben onu size okumazdım, hiç bir suretle de size onu bildirmezdi bilirsiniz ki ben sizin içinizde bundan evvel bir ömür durdum, artık bir kere aklınıza müracaat etmez misiniz? (Elmalı)

Kul lev şaAllâhu ma televtühu aleyküm ve lâ edraküm Bih De ki; eğer Allah öyle dileseydi ben onu size okumazdım, zaten O’da onu size göndermezdi. fekad lebistü fiyküm umüren min kablih hem doğrusu şu ki ondan önce yıllarımı sizin aranızda geçirmişim. efela ta’kılun; bu kadarını dahi akıl edemiyor musunuz. Sizin aranızda yaşadım, siz verdiniz bana Muhammed-ül emiyn ismini, el emiyn diyen siz değil miydiniz. Hacer-ül esved i bana yerleştirten siz değimiydiniz, sor onlara diyor Kur’an, söyle. Sizin aranızda yaşadı yılları sizin aranızda geçti. Nasıl çelişki bu.

Hiç şiir yazmamıştı şiir yazdığı şair olmadı peygamberin. Entelektüel faaliyetine hiç rastlanmamıştı 40 yaşına kadar. Dahası; felsefi düşünce ürettiğine dair herhangi bir delil yoktu. Herhangi bir yazı da yazmamıştı. O ana kadar bir yazılı belgeye imza atmamıştı. Entelektüel bir faaliyete katılmamıştı. Aralarında yaşamıştı, her gününe şahitlerdi. O ana kadar böyle bir şeyle uğraşmayan bir insani, birden bire yeryüzünde hiçbir insanın yazamayacağı müthiş hakikatleri ebedi bir biçimde, insandan mutlak bir biçimde bahseden, insan psikolojisini bir fotoğraf gibi insanın gözünün önüne seren, ebedi bilgiler veren, hiç kimsenin ulaşamayacağı müthiş şeyler söyleyen ve bu sözleri söylerken de mükemmel bir belagatle söyleyen, bir metni, bir gecede nasıl oldu da geldi. Siz bunun arkasını önünü düşünmüyor musunuz. Yani bu insan, aranızda yaşayan bu insan bir gecede mi değişti. Bunu görmüyor musunuz. İşte bu bir itirazdı onlara.

17-) Femen azlemü mimmeniftera alAllâhi keziben ev kezzebe BiâyâtiHİ, innehu lâ yüflihul mücrimun;

 Allâh’a yalan iftira eden yahut O’nun işaretlerindeki varlığını (Esmâ’sının açığa çıkışı olan işaretleri) yalanlayandan daha zâlim kimdir? Muhakkak ki suçlular kurtuluşa ermezler! (A.Hulusi)

17 – Artık bir yalanı Allaha iftira eden veya onun âyetlerine yalan diyenden daha zâlim kim olabilir? Şüphe yok ki: mücrimler, felâh bulmaz. (Elmalı)

Femen azlemü mimmeniftera alAllâhi keziben ev kezzebe BiâyâtiH hem kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştırandan daha, ya da O’nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim biri olabilir mi.

Burada iki çevreye, iki şeye itiraz var;

1 – Eğer biri bir şeyler yazıp ta  Allah yazdı, Allah gönderdi derse o Allah’a iftira etmiş olur.

2 – Ama Allah’ın gönderdiği gerçek bir vahyi de inkar ederseniz bu sefer siz inkar etmiş, siz Allah’a nankörlük etmiş olursunuz. İki tür bir itiraz var burada.

Mekke de müşriklerin, vahyin kaynağına olan itirazları aslında temelde vahyin hayat tarzlarına getirdiği itiraza redde, bir inkar biçiminde ortaya çıkmıştı. Yoksa vahiy hayat tarzlarına bir itiraz etmeseydi, onların hayat tarzlarına yönelik herhangi bir şey söylemeseydi, vahye karşı herhangi bir şey söyleyecekleri yoktu onların.

innehu lâ yüflihul mücrimun; gerçek şu ki günaha gömülüp gidenler asla iflah olmazlar.

18-) Ve ya’büdune min dûnillâhi ma lâ yadurruhüm ve lâ yenfeuhüm ve yekulune haülai şüfe’âuna indAllâh* kul etünebbiunAllâhe Bima lâ ya’lemü fiys Semavati ve lâ fiyl Ard* subhaneHU ve teâlâ amma yüşrikûn;

 Allâh dûnundakilere tapınırlar; oysa onlar ne zararı ne de faydası olmayan şeylerdir! Üstelik: “İşte bunlar Allâh indînde bizim şefaatçilerimiz” derler… De ki: “Siz, Allâh’a, semâlar ve arzda bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Subhan’dır O; onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir. (A.Hulusi)

18 – Allah’ı bırakıyorlar da kendilerine ne zarar, ne menfaat veremeyecek şeylere tapıyorlar, ve «ha, onlar bizim Allah yanında şefaatçilerimizdir» diyorlar, de ki: siz Allaha Göklerde ve Yerde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Hâşâ o onların isnat ettikleri ortaklıklardan münezzeh sübhan, yüksek çok yüksektir. (Elmalı)

Ve ya’büdune min dûnillâhi ma lâ yadurruhüm ve lâ yenfeuhüm ve yekulune haülai şüfe’âuna indAllâh Bir de Allah dışında kendilerine ne yararı, ne de zararı dokunmayan şeylere kulluk edipte, üstelik işte şunlar Allah katında bizim kayırıcılarımızdır diyenler iflah olmaz.

Yukarıdaki ayetle bitiştirerek anlamak lazım, bir de onlar iflah olmazlar. Daha önce söylemiştim, Mekke de iki grup vardı. Ele başılar dan bir kısmı mutlak ateist idiler. Yani ahirete inanmıyorlardı. Ama genel müşrik kitlesi bozulmuş bir ahiret inancına sahipti ve ahiret inancının en büyük tahrifi de şefaat inancı biçiminde gerçekleşiyordu. Bu putlar, Allah ile aramızdaki aracılardır diyorlardı. İşte bu8rada ona bir itiraz var.

kul etünebbiunAllâhe Bima lâ ya’lemü fiys Semavati ve lâ fiyl Ard De ki; Yoksa siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey varda onu mu haber veriyorsunuz,  subhaneHU ve teâlâ amma yüşrikûn; O, sınırsız yüceliği ve aşkın varlığıyla onların putlaştırdığı her şeyden beridir.

Aslında burada müşriklerin şefaat inancının da şirk olduğuna dair bir ima, açık bir ima var. Hem sebebi, hem sonucunun yani müşriklerin Ahiret ve Allah inancını tahrif etmelerinin sebebinin aslında bu yamuk, bu çarpık şefaat inançları olduğu burada ifade buyruluyor.

19-) Ve ma kânenNasu illâ ümmeten vahıdeten fahtelefu* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm fiyma fiyhi yahtelifun;

 İnsanlar tek bir ümmetten (İslâm fıtratı üzere yaratılma gerçeği) başka bir şey değildi, ayrılığa düştüler! (Anlatılmak istenen; var oluşun, zamansallıkla anlaşılan değil, her an geçerliliği olan olduğu. Şöyle ki: Her insanın, yaratılış olarak İslâm fıtratı üzere tek bir esasa göre meydana geldiği, anne-babasının dinini benlenince ayrılığın oluştuğuna işaret ediliyor. A.H.) Eğer Rabbinden öne geçmiş bir söz (kullukların gereğinin yaşanması hükmü) olmasaydı, hakkında ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilirdi. (A.Hulusi)

19 – İnsanlar bir tek ümmetti, sonra ihtilâf ettiler, eğer rabbinden ezelde bir kelime sebk etmiş olmasa idi o ihtilâf edip durdukları şeylerde şimdiye kadar beyinlerinde hüküm verilmiş bitmişti. (Elmalı)

Ve ma kânenNasu illâ ümmeten vahıdeten fahtelefu İmdi, insanlık başlangıçta müttefik bir toplumdan oluşuyordu. Fakat sonradan ayrı görüşlere saptılar.

Söz açık, vahdet asli imiş, tefrika arizi imiş, sonradan olmuş.

Vahdet tabii, doğal tefrika sunnidir, Sün’i dir.

Tevhid asli imiş, şirk suni imiş, sentetik imiş. Burada öyle o ima ediliyor.

Hakk asli imiş, batıl arizi imiş, Hakk önce imiş, batıl sonradan gelmiş.

İyi asli imiş, kötü sonradan gelmiş.

İman asli imiş, inkar sonradan gelmiş.

Cennet asli imiş, cehennem sonradan gelmiş.

Sevap asli imiş, günah sonradan gelmiş.

Adem asli imiş, şeytan sonradan gelmiş. İşte burada söylenen bu. Fakat daha önce tefsir ettiğimiz Allah’ın; yerlerin ve göklerin, geceyi ve gündüzün ihtilafını örnek gösterdiği o ayeti kerimeden yola çıkarsak, varlığın iki yüzü var. Kötü olmasaydı iyi, batıl olmasaydı Hakk, küfür olmasaydı imanın değeri ve kıymeti bilinmezdi. Seçmekte olmazdı. İşte burada bu gerçek dile getiriliyor.

ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm fiyma fiyhi yahtelifun; ve eğer rabbin tarafından da daha önce bir yasaya bağlanmamış olsaydı onların kendi aralarında tartıştıkları konularda daha başından hüküm verilip iş bitirilirdi.

Nedir Allah’ın yasası? Farklılıklar, iman ve küfür Allah’ın yasasıdır. Bir örneklik insan zihninin ahlakının ve toplumsal gelişmenin önünün tıkanması demektir. Onun için alternatifin olmadığı yerde seçimden söz edilemez. Seçim yoksa irade ve akıldan söz edilemez. Dolayısıyla ödül ve cezadan söz edilemez.

20-) Ve yekulune levla ünzile aleyhi ayetün min Rabbih* fekul innemel ğaybü Lillâhi fentezıru* inniy meaküm minel müntezıriyn;

 “O’nun üzerine Rabbinden bir mucize inzâl edilmeli değil miydi?” derler… De ki: “Gayb yalnızca Allâh içindir! Bekleyin! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (A.Hulusi)

20 – Bir de «ona rabbinden bambaşka bir âyet indirilse ya» diyorlar, sen de, de ki: gayb ancak Allaha mahsus, intizar edin ben de sizinle beraber muntazır olanlardanım. (Elmalı)

Ve yekulune levla ünzile aleyhi ayetün min Rabbih birde diyorlar ki; ona rabbinden bir mucize gönderilmeli değil miydi.  fekul innemel ğaybü Lillâh buna karşılık de ki; Aşkın hakikatler yalnızca Allah’a ait bir alandır. fentezıru* inniy meaküm minel müntezıriyn; şimdi artık bekleyin akıbetinizi. İyi bilin ki ben de sizinle birlikte bekliyorum.

Akıbeti cennet olanlardan kılması niyazıyla..!

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 21 Ekim 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. YUNUS SURESİ (001-020)(67)

  1. İsmet Bıçak

    05 Şubat 2012 at 18:34

    Sevgili kardeşim,
    Allah’ın selamı sevgisi, muhabbeti, rızası sizin, sevdiklerinizin üzerinize olsun. İnternette Mustafa İslamoğlu Hocamızın TaHa suresinin açıklamasını ararken sitenizi tanımak nasip oldu.
    Yaptığınız çalışmaları görünce inanın bir çocuk gibi safiyane bir mutlulukla doldu gönlüm. Ellerin nur olsun can kardeşim.
    Hamd olsun siz kardeşimin yazdıklarını tekrar tekrar okuyup ayetlerin manalarını önce anlamaya sonra da anladıklarımı yaşamaya çalışacağım.
    Allah sizden razı olsun kıymetli kardeşim. Ne kadar tatlı ve güzel, ruh okşayıcı bir hizmet yaptığınızı ifade etmek bilmem ki haddi aşmak olur mu!
    Teşekkür ederim can kardeşim. Allah’a emanet olasınız.

     
    • ekabirweb

      06 Şubat 2012 at 00:38

      Merhaba. İltifatlarınız ve dualarınız için ben teşekkür ederim. Kendimi geliştirmek için yaptığım çalışmaları internette paylaşarak bereket arıyorum. Çalışmalarımın başkalarına da faydalı olabildiği için Allah’a şükürler olsun. Allah cümlemizden razı olsun. Esen kalın. Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: