RSS

İslamoğlu Tef. Ders. YUNUS SURESİ (047-077)(69)

04 Kas

231        “Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

         “BismillahirRahmanirRahıym”

 

        Sevgili Kur’an dostları Yunus suresinin 47. ayeti ile dersimize devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi daha önceki dersimizde işlediğimiz ayetler, dünya ve ahiret, vahiy ve nübüvvetiyle bütün bir Allah – insan ilişkileri çerçevesine giren ayetlerdi. Söz konusu ayetlerde Allah – insan ilişkilerinin bozulması durumunda ne gibi sonuçlar doğuracağı ifade buyruluyordu. Aslında bugün işleyeceğimiz ayetler de yine vahiy ve nübüvvetiyle, dünya ve ahiretiyle Allah – insan ilişkilerine mütealli kıl.

        47-) Ve likülli ümmetin Rasûl* feizâ cae Rasûlühüm kudiye beynehüm Bil kıstı ve hüm lâ yuzlemun;

        Her ümmet için (Hakk’ı bildiren) bir Rasûl vardır… Rasûlleri geldiği vakit aralarında adl üzere (hak ettiklerine göre) hükmolunur… Onlar zulme uğratılmazlar. (A.Hulusi)

        47 – Her ümmet için bir Resul vardır, o Resulleri geldiği vakit aralarında adâletle hüküm verilir, hiç birine zulmedilmez. (Elmalı)

        Ve likülli ümmetin Rasûl her ümmet için bir elçi vardır. Bir elçi ola gelmiştir. feizâ cae Rasûlühüm kudiye beynehüm Bil kıstı ve hüm lâ yuzlemun; ve onlara elçileri geldikten ve tabii ki hakikati tebliğ ettikten sonra ancak o zaman aralarında adil bir yargıda bulunulabilir ve onlara asla zulmedilmez haksızlık yapılmaz.

        Bu ayeti kerime 2 ebedi yasayı hatırlatıyor.

1 – vahyin sürekliliğini. Peygamber ve vahiy aslında birbirinden ayrı değerlendiril memesi gereken iki gerçek. Peygamber Allah – insan ilişkisini düzeltmek için gönderilen bir araç. Hakikatin kaynağına işaret eden bir rehber. İnsanlığı istikamet açısından sapmış olan insanı ve insanlığı yeniden istikamet açısını gösteren bir kılavuz.

Burada  ayeti kerime şu ebedi yasayı hatırlatıyor. Bir toplum hakikatsiz, hakikatin kaynağından habersiz ilelebet kalmamıştır. Buradaki ümmet en geniş anlamıyla uygarlık, en geniş anlamıyla medeniyet. O zaman tarihte hiçbir medeniyetin hiçbir uygarlığın baştan sona ilahi hakikatten habersiz kalmadığı gerçeğini anlıyoruz.

2 – Ve ayetin ifade ettiği 2. yasa; Allah’ın bir toplumu hakkı onlara ulaştırmadan cezalandırmayacağı gerçeği. Bu da ilahi adalet yasası gereğidir. Hakikatin ulaşmadığı bir toplumdan dolayı o toplum cezalandırılmaz. Aslında tarih boyunca medeniyetler ve toplumlara verilen ilahi cezalar, o toplumun Allah’la ilişkisini bilinçli bir biçimde koparması ve kendisine gelen hakikati ısrarlı bir biçimde inkar etmesi sonucunda gerçekleşmiştir. İşte bu ayette de bize bu 2 yasa hatırlatılıyor.

Aslında güzel bir nüktesi de var ayetin; Dünyada Resul olanlar, ahirette şahit olurlar. Her peygamber dünyada elçi, ukbada ise şahittir, şehiyttir. Yani kendisinin gönderildiği insanların hakikate karşı tavırlarına şahitlik yapacaktır.

Bu ayeti kerime eğer ahirete müteallik olarak anlaşılırsa, ki ben hem dünyevi, hem de uhrevi anlamıyla almayı doğru buluyorum ayeti. Dünyaya müteallik anlaşıldığında biraz önce yaptığım açıklamalar kafi. Ahirete müteallik anlaşıldığında kıyamet günü, hesap günü tüm uygarlıklar, tüm toplumlar, yani ümmetler hesabını vermek için hizaya girdiğinde o ümmetlerin şahidi, onlara gönderilen peygamberler olacaktır ve elbette son peygamber de kendisine ümmet olanların şahidi olacaktır kıyamete dek, yer yüzünün son nefesine dek.

        48-) Ve yekulune meta hazel va’dü in küntüm sadikıyn;

         “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaat (haşr) ne zaman?” derler. (A.Hulusi)

         48 – Ne zaman bu vaat? Sadıksanız diyorlar. (Elmalı)

Ve yekulune meta hazel va’dü in küntüm sadikıyn; buna rağmen bir de kalkıp; bu tehdit ne zaman gerçekleşecek. Eğer doğru söylüyorsanız cevap verin diyorlar. Küstahça kalkıp diyorlar ki bu tehdit, yani kıyamet, yani hesap ne zaman gerçekleşecek.

Buradaki tehdidin, yani el vaa’d, ayetteki orijinal ifadesi ile tehdidin kıyamete ilişkin bir tehdit olduğunu, özellikle Razi, Zemahşeri ve diğer müfessirlerin beyanına tabi olarak ben de o görüşü nakletmiş oldum. Ki zaten hemen aşağıda gelecek pasajlar içerisinde 52. ayetteki;  zûku azâbel huld tadın bitimsiz azabı ifadesinden biz bu pasajın bu ayette dahil kıyamete ilişkin bir haber taşıdığını anlıyoruz.

Onlar bu tehdidin ne zaman geleceğini sorarken aslında inkari bir biçimde soruyorlar. Yani öğrenmek kastıyla değil, inkar etmek kastıyla soruyorlar. Gelmeyeceğini sanıyorlar, ya da düşünüyorlar. Hiç bitmeyeceğini düşünüyorlar. Sanırım bir inkarcının en büyük aldanışı, ki inkarın bütünü de bir aldanıştır, fakat bir inkarcının kendi kendisine yaptığı en büyük kötülük, bir gün hesap vereceğini aklına getirmemesidir. Zaten inkarı sürdürmek başka nasıl mümkün olabilir ki. Sonuna kadar Allah’la ilişkiyi koparmış bir biçimde yaşamak, “Allahsız bir hayata” mahkum olmak başka nasıl mümkün olabilir ki.

        49-) Kul lâ emlikü linefsiy darren ve lâ nef’an illâ ma şaAllâh* likülli ümmetin ecel* izâ cae ecelühüm fela yeste’hırune saaten ve lâ yestakdimun;

 De ki: “Nefsim için Allâh’ın dilediği haricinde bir zarar ve bir faydaya malîk değilim… Her ümmetin bir ömrü vardır… Yaşam süreleri tamam olduğunda, ne bir saat geri kalırlar ve ne de ileri giderler.” (A.Hulusi)

        49 – De ki: ben kendi kendime Allahın dilediğinden başka ne bir menfaate ne de bir mazarrata malik değilim, her ümmet için bir ecel vardır, ecelleri geldiği vakit artık bir saat geri de kalamazlar, ileri de gidemezler. (Elmalı)

Kul, bu akla cevap ver, bu akılsız akla, lâ emlikü linefsiy darren ve lâ nef’an illâ ma şaAllâh Allah dilemedikçe ben kendim için dahi ne yarar sağlayacak, ne de zararı önleyecek bir güce sahibim de onlara. Böyle söyle.

Tabii ki bunun zımnında o vaat edilen cezanın zamanını da bilemem, onu da söyleyemem, ben onun bilgisine de sahip değilim. Kur’an ın başka bir çok yerinde geçen ayeti kerimede ifade buyrulduğu gibi. Ben kıyametin zamanını da bilecek güce sahip değilim. Tabii ki kendime dahi fayda ya da zararı önleyecek bir gücüm yoksa ben size gelecek bir zararı da önleyemem demektir. Yani belki de şöyle bir nükte, şöyle bir imâda söz konusu. Eğer aranızda peygamber yaşıyor diye içinizin gizli taraflarında farz edelim ki böyle bir tehdit gerçekleşecek. Fakat eğer bu zat Allah’ın gerçek bir peygamberi ise bizim aramızda durduğu sürece bu tehdit gelmez diye düşünmeyin. Ben eğer böyle bir tehdit gelecek olsa onu bile önleyecek bir güce sahip değilim imâsını içerse gerektir.

likülli ümmetin ecel her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Kur’an da ecelin kesin olarak ifade edildiği 4 ayet var. Bu 4 ayetin 3 ünde birey eceli değil, sanıldığının tam tersine toplum ecelinden söz edilir. İşte bu ayette de her ümmetin belirlenmiş bir eceli, yani bir süresinin olduğu ifade buyrulmakta. izâ cae ecelühüm fela yeste’hırune saaten ve lâ yestakdimun; süreleri dolduğunda artık onu ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler.

likülli ümmetin ecel cümlesinin formuyla hemen yukarıdaki 47. ayette yer alan likülli ümmetin Rasûl cümlesinin formu arasındaki benzerliğe dikkat. Adeta 2 ayrı yasaya dikkat çekilmekte. Nasıl her bir medeniyetin, uygarlığın bir peygamberi, bir yol göstericisi, bir ilahi rehberi varsa, ilahi vahyi onlara taşıyacak rehber, yine her toplumun aynen bu yasa gibi bir yasası daha var ki o da toplumlar bir canlı organizma gibi doğarlar, gelişirler, büyürler, yaşlanırlar ve ölürler.

Tabii vahyin 1. muhatabı Mekke toplumuna bir imâ var, bir gönderme var burada; siz içinde bulunduğunuz bu refahın ebediyen süreceğini mi sanıyorsunuz. Siz, sizden önceki toplumların, uygarlıkların başından geçenleri ve onların tarihin çöplüğüne diktiğini ve tarihin tozlu sayfaları arasında kaldığını görmüyor musunuz imâsı.

Toplumsal ecel, tabii ki toplumsal bir takım yasalara bağlı. Toplumsal değişmenin Kur’an da bahsedilen, Kur’an da geçen bir başka yasası da şu ayet; innallahe Muhakkak Allah bir toplumu, o toplum kendi elinde, kendi nefsinde olanı değiştirmeden o toplumun halini değiştirmez. lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim (Ra’d/11) bir toplum kendi öz benliğini değiştirmeden Allah o toplumun halini değiştirmez.

Bu müspet değişim ya da menfi, olumlu ya da olumsuz fark etmez. Bu toplumsal değişimin yasası. İşte bu yasalarla birlikte bu ayeti düşündüğümüzde, okuduğumuzda bir toplumun eceli, ancak o toplumun fertlerinin Allah’a karşı duruşuna bağlıdır. Eğer bir toplum çözülme, ahlaki bir çözülme yaşıyorsa, eğer bir toplum Allah’la ilişkisini koparmışsa, eğer bir toplum kendi kendisine yabancılaşmış bireylerden oluşuyorsa, o toplumun eceli gelmiş demektir. Çünkü bir toplum bir organizmaya benzer, toplumu oluşturan bireyler hücre gibidir. Tıpkı bir insanın bedeninin hücresi. Ölüm hücrelerden başlar. Eğer hücreler ölmüşse o hücrelerin oluşturduğu bütününden oluşan toplum diri kalmayacaktır. Onun için bir toplumun dirilişi yine bireylerden başlar. O toplumun hücreleri olan bireylerden.

O sebeple vahiy, eğer ecelinizi geciktirmek istiyorsanız, ya da yeniden bir dirilişe geçmek istiyorsanız o zaman dirilmeniz lazım. Birer birer, teker teker dirilmeniz lazım diye imâ ediyor.

        50-) Kul eraeytüm in etaküm azâbuHU beyaten ev neharen ma zâ yesta’cilü minhül mücrimun;

         De ki: “Gördünüz mü (düşünün bakalım), şayet O’nun azabı gece veya gündüzün bir anında gelmiş olsa, (söyleyin) suçlular neyi acele isterler?” (A.Hulusi)

        50 – De ki: söyleyin bakayım şayet size onun azâbı yatarken veya gündüzün gelecekse mücrimler bunun hangisini istical ediyorlar? (Elmalı)

        Kul eraeytüm in etaküm azâbuHU beyaten ev nehara De ki; Baksanıza, tutun ki O’nun azabı bir gece, ya da bir gündüz çıka geldi. ma zâ yesta’cilü minhül mücrimun;

        Soru çok çarpıcı; Günaha gömülüp gitmiş olanlar ne elde edeceklerini umarak onu çabuklaştırmak istiyorlar. Boyuna kadar günaha batmış olanların akıbetlerini istemesinde ki hikmet ne ola ki diye soruyor.

        Bir insanın sonunu istemesi belki hesabını kolay verecek bir hayat yaşadıysa anlaşılabilir bir şey. Gideyim de rahat edeyim diye ister belki. Fakat ya hesap veremeyecek bir ömür yaşamış, boyuna kadar günaha gömülmüş, suç küpü olmuş birilerinin akıbet ve ahiretlerini çabucak istemelerinde ne hikmet olsa gerektir ki. Neden isterler, neden acele ederler? Kur’an bunu soruyor. Alttan alta bir tehdit ve tabii ki bir istihza demeyeyim de ona yakın bir ironi ile.

        51-) E sümme izâ ma vekaa amentüm Bihi, âl’ANe ve kad küntüm Bihi testa’cilun;

         (Azap) başınıza geldikten sonra mı iman edeceksiniz? ŞİMDİ mi? (Oysa) onu acilen yaşamayı istiyordunuz! (A.Hulusi)

        51 – Ya sonra vaki’ olduğu zaman mı ona iman edeceksiniz? Ya..! şimdi ha? hani siz bunu acele istiyordunuz, a? (Elmalı)

E sümme izâ ma vekaa amentüm Bih tehdit gerçekleştikten sonra mı ona inanacaksınız. âl’ANe ve kad küntüm Bihi testa’cilun; ancak şimdi haa.? Şimdiye kadar inanmadınız, şimdi Kur’an sahneyi kıyametten açtı. Projektörlerini o tarafa çevirdi ve bize kıyametten mücrimlerin, boyuna kadar suça gömülmüş olanların bir sahnesini açıyor gözümüzün önüne ve onlara sesleniyor diyor ki; Tehdit gerçekleştikten sonramı ona inanacaksınız? âl’AN ancak şimdi ha? ve kad küntüm Bihi testa’cilun; oysaki siz asla gelmez diye meydan okuyor, onun çabuk gelmesinde ısrar ediyordunuz..! Haydi bakalım. İşte geldi.

Kıyametten bir sahneyi, tüyler ürpertici bir sahneyi gözler önüne seriyor. Sanki olmuş gibi. İnsana ahiret ve akıbetini hatırlatıyor. Bu ayetler gerçekten insana görür gibi imanı kazandırmıyorsa, insan Kur’an la irtibatı doğru kuramıyor demektir. Ayetin canlandırdığı sahneye bakınız, insan görse ancak bu kadar canlı ifade edebilir. Kur’an bir mümine bundan daha ne gibi bir iyilik yapabilir ki. Ona hesap gününü görür gibi imanını sağlıyorsa, ona ahiretini görür gibi bir iman kazandırıyorsa bundan büyük ikram mı olur. Vahyin bundan daha büyük kazandıracağı bir şey mi aranır. Aslında eğer insan bunu kazanırsa her şeyi kazanmış olur. Ömrünü kazanmış olur. Kendini kazanmış olur. Dahası ebedi hayatını cennetini kazanmış olur.

        52-) Sümme kıyle lilleziyne zalemu zûku azâbel huld* hel tüczevne illâ Bima küntüm teksibun;

        Sonra zulmedenlere: “Sonsuz azabı tadın!” denildi… “Sadece yapmış olduklarınızın getirisi olarak sonuçlarını yaşamıyor musunuz?” (A.Hulusi)

        52 – Sonra denilecek o zulüm edenlere ki tadın bakalım huld azâbını, vakti ile kazandığınızdan başka bir sebeple cezalandırılacak değilsiniz? (Elmalı)

        Sümme kıyle lilleziyne zalemu zûku azâbel huld sonra bilinci ters dönmüş kimselere denilecek ki; tadın bitimsiz azabı. hel tüczevne illâ Bima küntüm teksibun; kazanıp durduğunuz şeyler dışında bir karşılık mı bekliyordunuz. Ne yani, beklediğiniz karşılık kazandıklarınızdan başka mı olacaktı.

        Ayette ki; elleziyne zalemu yu, bilinci ters dönmüş kimseler diye çevirdim. Zulüm bir şeyi yerinden etmektir. Bilincin ters dönmesi sonucunda ancak insan hakikati ters algılayabilir. Hakikati ters algılarsa, bilinç ters dönerse hakikati ters algılar. Hakikati ters algılarsa ne mi olur? Geçici; kalıcı gibi gözükür, kalıcı; geçici gibi. Yüce; alçak gözükür, alçak; yüce. Adi; değerli gibi gözükür, değerli; adi. Ebedi olan; geçici olan gibi gözükür, geçici olan; ebedi. Onun için bilinç ters dönmeye görsün; dünya ile ahireti takas eder insan. Ebedi mutluluğu geçici hazza takas eder. Geçici hazzı ebedi mutluluğa tercih edecek kadar ahmaklaşır. Onun için burada ki zulmü, yani bilinci ters dönmüş olanları. Zulmü böyle çevirdim ki daha iyi anlaşılsın diye. Zaten zulüm sözcüğünün kök anlamı da budur.

        53-) Ve yestenbiuneke ehakkun hu* kul iy ve Rabbiy innehu lehakkun ve ma entüm Bi mu’ciziyn;

        “O (azap) gerçek midir?” diye senden haber isterler… De ki: “Evet, Rabbim hakkı için o elbette gerçektir! Siz bundan kaçıp kurtulamazsınız!” (A.Hulusi)

        53 – Sahih doğru mu bu? Diye senden istifsar ediyorlar, de ki: evet, rabbime kasem ederim ki o, dosdoğru, ve siz bundan yakayı kurtaramazsınız. (Elmalı)

        Ve yestenbiuneke ehakkun huve tutup bir de seni; “şimdi bu gerçek mi yani.” Diye sorguluyorlar. kul iy ve Rabbiy innehu lehakkun ve ma entüm Bi mu’ciziyn; De ki; Kesinlikle, kesinlikle, rabbim hakkı için gerçeğin taa..! kendisidir bu. Üstelik sizler büyük sorgulamayı asla atlatamayacaksınız.

        Bir ima var;  Ve yestenbiuneke seni sorguluyorlar diye çevirdim. Buradan böyle çevirimin maksadı biraz da ayetin sonuna uysun diye. Sana soruyorlar, senden cevap istiyorlar diye de çevrilebilir. Fakat sorgular gibi bir soru bu. Yani sıradan öğrenmek için bir soru değil, yani bu şimdi gerçek mi diye soruyorlar. İnkar etmek için, belki biraz da alaya almak için soruyorlar. Fakat vahiy onlara diyor ki; siz peygamberi sorgulamayı bırakın, yarın büyük sorguda ne cevap vereceğinizi hazırlayın, asıl ona hazırlanın. Çünkü bir gün geliyor ki o sorguyu asla, ve ma entüm Bi mu’ciziyn asla atlatamayacaksınız. O büyük sorgulamayı. Dünyaları vermek isteyeceksiniz, fakat yine de beni geçin diyemeyeceksiniz. Sizi kimse geçmeyecek, görmezden gelemeyecek, rüşvet sunamayacaksınız. Buyurun, hemen arkadaki ayet bunu söylüyor;

        54-) Velev enne likülli nefsin zalemet ma fiyl Ardı leftedet Bih* ve eserrun nedamete lemma raevül azâb* ve kudiye beynehüm Bil kıstı ve hüm lâ yuzlemun;

        (Kendine) zulmetmiş her nefs (bilinç), eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı, elbette onu fidye olarak vermek isterdi! Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını göstermeye hâlleri kalmaz! Aralarında hak ettikleriyle hükmolunmuştur… Hak ettiklerinin dışında bir şey yaşamazlar! (A.Hulusi)

        54 – Zulmetmiş olan her nefis bütün Arzdakine malik olsa idi, azâbı gördükleri vakit hepsi içten içe nedamet ederek kendini kurtarmak için onu fedâ ederdi, fakat beyinlerinde kaza, adalet ile imza edilmiştir, hiç birine zulmedilmez. (Elmalı)

        Velev enne likülli nefsin zalemet ma fiyl Ardı leftedet Bih bilinci ters dönmüş her birey, likülli nefsin zalemet bilinci ters dönmüş her birey, nefsi; birey olarak çevirdim. Bugünkü modern birey tam da nefse tekabül ediyor çünkü. Bilinci ters dönmüş her birey. Eğer yer yüzünde ki her şey kendisinin olsa, onun hesap günü kurtuluş akçesi olarak vermek isterdi.

        Evet, geldi. Biraz önceki ayetin devamı olan bir ibare bu. Müstakil bir ayet ama mana devam ediyor. Adeta onun bir cevabı gibi. Kaçamayacaksınız, atlatamayacaksınız demişti. Sorguyu, hesabı. Neden, kişi neden hesap vermekten çekinir ki, neden kaçar ki hesaptan. Hesabını veremeyecek bir hayat yaşayanlar hesap vermekten kaçarlar. Fakat hesap vermekten kaçmak için ne büyük fedakarlıklara katlanacağını bu ayet söylüyor. Eğer dünya kendilerinin olsaydı, tüm dünyaların hazineleri onların olsaydı yine de hesaptan kaçmak için bunu vermekten çekinmezlerdi.

        İyi de burada şöyle bir soru sormak gerekmiyor mu. Yer yüzünün tüm hazinelerini vermeniz gerekmiyor yaşarken, küçük şeyler vereceksiniz ve hesabı kolay vereceksiniz. Küçük şeyler, sahip olduğunuzun bir kısmını. Hayatınızın bir kısmını, çoğunu kendinize ayırıyorsunuz. Servetinizin bir kısmını, zamanınızın bir kısmını, bilginizin bir kısmını. Bakınız, kocaman sınırsız bir mutluluğu satın alacaksınız. Ama yarın, zaten sahibi değilsiniz de, sahip olsanız dahi, yer yüzünün hazinelerini verseniz yine alamayacağınız şeyler bunlar.  Onun için ahirette ki büyük pişmanlığı bundan daha güzel ifade etmek mümkün değil.

        ve eserrun nedamete lemma raevül azâb asıl onlar en derin nedameti, en derin pişmanlığı, azabı görünce taa..! içlerinde yaşayacaklar.

        Bir de daha ötesi varmış, ayet iki bölümden oluşuyor;

        1 – Hesabı vermemek, daha doğrusu sorguya çekilmemek için çaba gösteren bir zulmetmiş kişilik duruyor,

        2 – Bir de sorguya girmemeyi beceremedi, ama sorgudan kaybederek çıktı. Artık mahkum oldu. asıl pişmanlığı o zaman yaşayacağını öğreniyoruz.

        Eserra kelimesi ve eserrun nedamete asıl pişmanlıklarını, en derin pişmanlığı içlerine gömecekler diye de çevirebiliriz. Eserra; sır, yani gizlemek kökünden gelen bir kelime. Razi ve Beyzavi’ye göre zıt anlamlı müşterek bir kelime imiş. Onlar da Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ’dan naklederler bunu. Fakat büyük dilcimiz Ferra, Ebu Übeyde’ye ciddi bir itiraz yöneltir ve der ki; Bu kelimenin zıt anlamlı müşterek bir kelime olduğu gerekçesi olan şiir yanlış okunmuştur, hatalı okunmuştur der. Dolayısıyla bu kelime; hem gizlemek, hem açıklamak anlamına gelmez, yani onlar pişmanlıklarını açıklayacaklar manası veremeyiz der.

        Ben burada ki eserra yı yanlış anlamayı önlemek için ille gizlemek ya da açıklamak manasına değil, derin bir pişmanlık, yani pişmanlığı taa..! iliklerine kadar duymak anlamı verdiğimizde bu problemin kalktığını düşündüğüm için öyle anlam verdim. Taa..! iliklerine kadar pişman olmak. Yoksa bilinçli bir gizleme değil ama, iki ayaklı pişman olmak. Öyle bir pişmanlık ki, hani Kur’an da Furkan suresinde olacak yanlış hatırlamıyorsam

        ..yevme ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekul.. (Furkan/27)

        Öyle bir pişmanlık tanımlıyor ki Kur’an, tasvir ediyor ki bu tasvir müthiş. O pişmanlık sahibine dişlerini elinin kemiğine geçirtecek diyor. Bu tasvir müthiş. İşte bu pişmanlık. Dişini pişmanlıktan dolayı elinin kemiğine geçirmiş biri hangi pişmanlığı açıklayacak, bu aslında açıklamak değil midir. Daha nasıl açıklayabilir ki. Ağzın konuşmadığı bir yer orası, orası ağızların susup eylemin konuştuğu, ellerin konuştuğu, ayakların şahitlik yaptığı bir yer. Onun için burada ki pişmanlık ille de açıklanması, sözle açıklanması gerekmeyen fakat çok derinlerde yaşanan bir pişmanlık.  

        ve kudiye beynehüm Bil kıstı ve hüm lâ yuzlemun; ne ki onların aralarında tam bir adaletle hükmolunacak ve onlara hiç haksızlık yapılmayacak.

        Niçin haksızlık yapılsın ki zaten onlar zulmetmiş olanlar değiller miydi. Onlar kendi kendilerine kötülük ettiler. Allah onlara kötülük etmez, Allah onlara azap etmedi, onlar kendi kendilerine etti. Peygamber Rabbini böyle okuyor.

        – Hakkul ibad alellah ella yüazzibehum.

        Ya Muaz diyor, Ya Muaz Allah’ın kulları üzerinde ki hakkı nedir biliyor musunuz..! Uzun bir sükut, yine bir sükut, yine bir sükut.

        – O’na ortak koşmamaları, O’nun olan bir vasfı başka bir şeye yakıştırmamaları.

Bu sefer tersini soruyor.

– Ya Muaz, ya kulların Allah üzerindeki hakkı nedir?

– Allahu ve Resulühu alem..! Allah ve resulü en iyisini bilir diyen Muaz’a uzun bir sükutun arkasından gelen peygamberi cevap, nebevi cevap şu;

– Ella yüazzibehum. Onlara azap etmemesi.

Oysa Kur’an da bir çok azap ayeti okuyoruz. İşte peygamber bunları böyle okuyor, böyle yorumluyor. Allah’ın azabı geçen ayetlerin hiç birisi böylesine doğrudan bir azap olarak anlaşılmaz. Onlar kendi kendilerine azap edenlere Allah’ın müdahale etmeyeceği şeklinde anlaşılır. Yani eğer kendinize ille ve ısrarla azap etmek istiyorsanız, kötülük etmek istiyorsanız o zaman ben önünüze durmayacağım şeklinde anlaşılır, anlaşılmalıdır.

ve hüm lâ yuzlemun; hiç zulmedilmeyecek onlara. Çünkü onlar zaten kendi kendilerine zulmetmiş olanlardır.

        55-) Ela inne Lillâhi ma fiys Semavati vel Ard* ela inne va’dAllâhi Hakkun ve lakinne ekserehüm lâ ya’lemun;

         Kesinlikle bilin ki, semâlar ve arzda ne varsa, muhakkak ki Allâh içindir (O’nun Esmâ’sının işaret ettiği mânâların açığa çıkışıdır). Kesinlikle bilin ki Allâh’ın bildirimi Hak’tır… Fakat onların çoğunluğu bilmezler. (A.Hulusi)

        55 – Uyan Göklerde ve Yerde ne varsa Allah’ındır, uyan Allahın vaadi muhakkak haktır ve lâkin ekserisi bilmezler. (Elmalı)

        Ela inne Lillâhi ma fiys Semavati vel Ard unutmayın ki göklerde ve yer yüzünde bulunan her şey Allah’a aittir. ela inne va’dAllâhi Hakkun unutmayın ki Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. ve lakinne ekserehüm lâ ya’lemun; ve fakat onları çoğu bunun bilincinde değildir. Onların çoğu bu gerçeği göz ardı ederler. Zaten inkarda direnen insan eğer bu gerçeği göz ardı etmese Allah’a asi olmaz. İnkarında direnmezdi. Kendi kendisine yabancılaşmayan Allah’a nasıl yabancılaşsın. Kendi kendine yabancılaşan Allah’la nasıl tanışsın. Onun için onlar hakikate karşı da yabancılaştılar. Onun için var oluşun en kesin yasalarına karşı bile yabancılaşıyorlar. Görmezden geliyorlar. Örneğin her doğanın  öleceği kesin bir yasadır. Fakat nedense ölümsüzmüş gibi davranırlar. İşte yabancılaşmanın en kesin ve keskin hakikate karşı yabancılaşmak demeye geldiğinin çok tipik bir örneği bu.

        56-) HUve yuhyiy ve yümiytü ve ileyHİ turce’un;

         “HÛ”! Diriltir ve öldürür! O’na rücu edeceksiniz (Hakikatinizin, Esmâ’sıyla yaratılmış olduğunu Hakk-el yakîn yaşayacaksınız)! (A.Hulusi)

        56 – O hem diriltir hem öldürür ve hep döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Elmalı)

        HUve yuhyiy ve yümiyt O’dur hayatı ve ölümü yaratan. Evet, O’dur hayatı ve ölümü yaratan ve ileyHİ turce’un; ve sonunda dönüp dolaşıp varacağınız yer O’nun huzurudur. Hayatı ve ölümü yaratana, sonunda O’nun huzuruna varacaksanız neden, neden kayıtsız şartsız teslim olmayasınız ki, Bunun makul bir gerekçesini bulabilir misiniz.

        57-) Ya eyyühen Nasu kad caetküm mev’ızatün min Rabbiküm ve şifaün lima fiys suduri ve hüden ve rahmetün lil mu’miniyn;

        Ey insanlar! Size, Rabbinizden bir öğüt, içinizde olan (şuur) için bir şifa (sağlıklı düşünme ilacı), iman edenler için bir hüda (hakikatlerine erdirici rehber) ve rahmet gelmiştir. (A.Hulusi)

        57 – Ey insanlar işte size rabbinizden bir mev’ıza ve gönüller derdine bir şifa, ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Elmalı)

        Ya eyyühen Nasu kad caetküm mev’ızatün min Rabbiküm ve şifaün lima fiys suduri ve hüden ve rahmetün lil mu’miniyn; Ey insanlık, Yeni bir pasaj, ey insanlık, hitaba bakın, hitabın genelliğine bakın. Ancak ilahi bir vahiy bu kadar kapsamlı bir hitapta bulunabilir. Ey insanlık rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde oluşabilecek her tür manevi hastalık için bir şifa ve inananlar içinde bir yol haritası ve bir rahmet gelmiştir.

        Ne gelmiş dostlar, ne gelmiş Kur’an ın güzel dostları; İnsanlığın tamamı için iki sıfat kullanılıyor bakın vahye ilişkin iki nitelik. Hitap tüm insanlığa

        1 – Vahyin 1. vasfı, Allah’ın öğüdü olması; mev’ıza. Evet bu vaazın vaizi Allah’tır. Allah’ın öğüdü sıradan bir vaizin öğüdüne benzemez. Tabii ki Allah’ın öğüdünü reddetmekte sıradan bir vaizin, öğütçünün öğüdünü reddetmeye benzemez. Çünkü Allah Hayatı ve ölümü yaratandır, biraz önceki ayeti hatırlayın. Hayatınızı ve ölümünüzü yaratan Allah’ın öğüdü, hayatınız ve ölümünüz hakkındadır. Yani eğer reddederseniz ebedi ölüm olur. Eğer teslim olursanız ebedi hayatı bulursunuz. Bu, bu imadır.

        2 – Duygu ve düşünce hastalıklarına bir şifadır vahiy. Bu da tüm insanlık için.

        Ve son ikisi sadece müminler, inananlar için. Hidayet ve rahmet, yol haritası, kılavuz. Vahyin kılavuzluğu, insanın istikamet açısını tutturması için tek çıkış yol ve sonuç; tabii ki rahmet, tabii ki mağfiret, tabii ki toplumsal, bireysel, duygusal, düşünsel, her türlü yaralara bir merhemdir vahiy.

        [Ek bilgi; Kesin olarak bilinmelidir ki; DİN tamamıyla, bilimsel gerçekler üzerine oturtulmuş, günün şartları içindeki sembolik anlatımdır.

        İslâm Dini’nde, –sadece Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-î Şerîf– mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölüm ötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gelmiştir. Ayrıca, insanın bu önerilere uyması, onun gelecekte kendisine zarar verici birçok şeyden korunmasına da vesile olacaktır. İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir. İnsan’da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır. Ölüm ötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından “yüklenir!”

        Allâh’ın isimlerinin işaret ettiği mânâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuuru, Allâh’ı, ancak beyin kapasitesi kadar tanıyıp “yakîn” elde eder.

        İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir hâlinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrak etmek zorunda kalırız.

        Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibarıyla biyoelektrik enerji üretip, bunu ışınsal enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan mânâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır. Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasiteyle çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, sıradan bir yaşam türü geçirir, bildiğimiz herkes gibi…!

        Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!

 Zikrin önemi, bizim bu konuda yaptığımız açıklamalardan on sene sonra bilim dünyasında ilk defa olarak tespit edilmiştir.

(http://www.ahmedhulusi.org/kitap/duavezikir/dua-ve-zikir-sayfa-014.htm

         Yapılan her zikirde, ne kelime olursa olsun, beyinde belirli bir frekansta dalga boyu üretilerek, beynin görev dışı olan hücreleri, o frekansla programlanır. İster inançlı olun, ister inançsız, bu hiç fark etmiyor! (A. Hulusi – Dua ve Zikir. )(Bu bizzat tarafımdan uygulanmış, sigarayı bırakabilmemi sağlamıştır.)]

        58-) Kul Bi fadlillâhi ve Bi RahmetiHİ fe Bi zâlike felyefrahu* huve hayrun mimma yecme’un;

        De ki: “Allâh fazlı olarak ve O’nun rahmetiyle, işte onunla (yukarıda sayılanlarla) sevinip ferahlasınlar (boş ve geçici zevklerle değil)!.. O (rahmet ile yaşanası şeyler), onların topladıklarından (dünyalıklardan) daha hayırlıdır.” (A.Hulusi)

        58 – De ki: Allahın fadlıle, rahmetiyle, ancak onunla artık ferahlanın, o onların toplayıp durduklarından hayırlıdır. (Elmalı)

        Kul Bi fadlillâhi ve Bi RahmetiHİ fe Bi zâlike felyefrahu o halde de ki; Söyle onlara daha doğrusu böyle çevirmek gerekir; söyle onlara Allah’ın ihsanı ve rahmetiyle, evet evet, işte bunlarla sevinsinler artık.

        İnsan sevinecekse en büyük sevinç ne olmalı sorusuna vahiy cevap veriyor. Eğer sevinecekseniz, eğer bir sevinç vesilesi arıyorsanız, ebedi değerleri elde etmek için uğraşın ve ona sevinin. Sevinmek için aradığınız vesile, sizin ebedi kaybınıza, ziyanınıza yol açmasın. Öyle bir şeye sevinin ki sevindiğinize değsin. Çocuk gibi olmayın. Çocuk akıllı olmayabilir. Aklınız kemale ermiş olursa, kamil bir sevince ulaşırsınız. O da ebedi mutluluk müjdesi olan vahye teslim olmaktır. İşte bu sevinci yaşayın.

        huve hayrun mimma yecme’un; ki bu onların biriktirdiği her şeyden hayırlıdır.

        Fatihayı hatırlayın dostlar; İhdinasSıratal’müstakıym; Fatihada ki dua kısmı bu cümleyle başlıyor. Bizi dosdoğru yola ilet. Ondan üstü, isteyeceğimiz zata ilişkin bilgiler içeriyor. Önce bir duaya hazırlık yapıyoruz. Fatihada ki bu ayete kadar duanın girişi, hazırlık. Fakat duaya girince ilk istediğimiz şey bizi dosdoğru yola, kılavuza yönelt.

        Demek ki insan Allah’tan bir tek şey isteyecek olsa eğer, tek bir hakkı olsa, bir tek şey isteme hakkı olsa, o hakkını hidayet isteyerek kullanmalı. Kur’an ın öğüdü işte budur. İşte onun için bu ayette diyor ki; Eğer bir şeye sevinecekseniz vahye sevinin. Allah’ın sizi muhatap almış olmasına, Allah’ın size tenezzül buyurmasına sevinin. Ya rabbi, tenezzül buyurdun, bize ikram etini, gök sofrasını önümüze serdin, mutluluğun yolunu gösterdin, sen göstermeseydin biz nasıl görürdük ya rabbi..! Diye sevinin.

        Şeker bulamazsanız, helva yersiniz, şeker kamışı yersiniz. Pancardan elde edemezseniz, şeker kamışından elde edersiniz. Fakat vahiy bulamazsanız Kur’an ınız olmazsa neylersiniz. Neye sevinirsiniz. Vahyin yerini ne tutar. Ekmek bulamazsanız pasta yersiniz. Kur’an bulamazsanız neylersiniz. İşte vahiy, alternatifsiz olandır. Çünkü tek Allah’ın tek kanaldan gelen mesajıdır.

        59-) Kul eraeytüm ma enzelAllâhu leküm min rizkın fecealtüm minhü haramen ve helâla* kul Âllahu ezine leküm em alAllâhi tefterun;

        De ki: “Düşündünüz mü, Allâh’ın sizin için rızıktan inzâl ettiğini ki ondan bir kısmını haram, bir kısmını da helal kıldınız”… De ki: “Allâh size izin mi verdi, yoksa Allâh’a iftira mı ediyorsunuz?” (A.Hulusi)

        59 – De ki baksanıza a: Allah sizin için rızk olarak neler indirdi de siz ondan bir haram, bir helâl yaptınız, size, de: Allah mı izin verdi? Yoksa Allaha iftira mı ediyorsunuz? (Elmalı)

        Kul eraeytüm ma enzelAllâhu leküm min rizkın fecealtüm minhü haramen ve helâla Sor onlara Ya Allah’ın sizin yararlanmanız için ikram ettiği ve sizinde keyfi olarak bir kısmını haram, bir kısmını helal saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz.

        Evet, sözü bir başka alana getirdi ama yukarıyla bire bir bağlantısı var. Ayette ki rızk ilk akla geldiği gibi maddi kazanımlar değil. Kur’an da rızk kavramı salt maddi kazanımlar için kullanılmaz. Rızk kavramının alanı çok geniştir. İnsanın elde edebileceği her iyi şey ilahi bir rızktır. Muhabbet ilahi bir rızktır. İman en büyük rızktır. Meveddet, ülfet, izzet, şeref, onur, hilkat rızktır, hem de büyük rızklardır bunlar. Bu rızklarla merzuk olmayan, bu rızklardan nasibi olmayan insanlar, elbette biraz önce verdiğim misallerde olduğu gibi şekerle avunurlar. Onun için rızk deyince aklına şeker, rızk deyince aklına ekmek gelenlerin aklına nereden gelsin imanın rızk olduğu, vahyin rızk olduğu, hidayetin rızk olduğu. Onurun, izzetin ve hikmetin, bilginin, ilmin rızk olduğu nereden gelsin.

        Burada eşyada asıl olanın serbestlik olduğu dile getiriliyor: makâsıdü’şşerîa diye de bilinen şeriatın maksatları arasında sayılan şeriatın 3 vasfı, 3 ana sütunu olarak nitelenen unsurlardan bir tanesine işaret ediyor bu ayet. Nedir onlar;

        1 – Mubahlık asıldır. İşte bu ayetin işaret ettiği gerçek. İslam şeriatında mubahlık asıldır. Yani asıl olan serbestliktir. El asl-ı fil eşya ibahatun asıl olan serbestliktir. Yasaklık arizidir, lokaldir. Bir şeyin serbestliğine delil atanmaz onun için İslam şeriatında. Eğer yasaklığına delil yoksa serbestliğinin delili odur. Onun içinde Kur’an çok güzel bir biçimde şu kaideyi koyar. Kul

        Kul men harrame ziynetellahilletiy ahrece li ıbadiHİ.. (Araf/32)

        Sor onlara Allah’ın kullarının yararına yarattığı, halk ettiği, ihsan ettiği güzellikleri kim yasaklıyormuş bakalım sor onlara, evet, onun için her zaman şu gerçeği vurgulamaya çalışırım; Cahil sofular dine zam yaparlar, cahiller dinden ıskonto yaparlar. Dine zam yapmakla dinden ıskonto yapmak aynı şeydir ve tüm vahye sırt çeviren toplumlar aslında noksan inandıkları için değil, inanmamaları gereken şeylere de inandıkları için suçlanmışlardır. Allah’a inanıyorlar, O’nun yanında putlarına da inanıyorlar.

         Meleklere inandıklarını biliyoruz, çünkü melek peygamber istiyor tüm sapmış toplumlar. Kur’an da ki tüm sapmış toplumların ortak özelliklerinden biridir bu.

         Unutmayın onlar peygamberlik kurumuna da inanıyorlar aslında. Eğer inanmasalar bir insanın veya hiç kimsenin Allah’tan mesaj getiremeyeceğini iddia edeler. Fakat böyle bir iddiaları yok. Hz. İbrahim’in ulviyetine, yüceliğine inanıyor ve saygı duyuyorlar. Dolayısıyla görüyoruz ki burada da eşyaya serbest olduğu halde yasaklık damgası vuranlar lanetleniyorlar. Yani Allah’ın çizdiği sınırları daha da, yasakları daha da abartmak. Allah’ın insana helal kıldıklarını yasaklar içine katmak.

         Peki, neden bu konuda Kur’an bu kadar duruyor diye soracak bunun bir çok cevabı, bir çok nedeni bulunabilir fakat 1. nedeni; Eğer kesin vahyin içerisinde bulamıyorsanız bir yasağı, vahyin dışında buluyorsanız, bu kez o yasağı koyan bir zümre oluşur. O zümre artık İnsanla Allah arasına gerilerek yasaklar koyma yöntemiyle kendilerine bir sektör oluştururlar. Dini ticarete tahvil ederler. İnsanlar Allah’ın vahyine bakarlar ve onda bulamazlar o yasağı. O sektöre baş vururlar. Sektör ise siz anlamazsınız derler. Bize geleceksiniz. İşte böylece Allah’ın vahyinden insanları soğutur ve uzaklaştırırlar.Bunun bir çok nedeninin belki başında bu gelir.

         Ama daha farklı nedenleri de sıralamak mümkün, özellikle ve öncelikle yasak koymak Allah’ın hakkıdır. Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi insana haram kılmak; Allah’a ait bir hakkı bir başkasına ya da kendisine almak, istemek demektir. Ki Allah’a ait bir vasfın bir başkasına yakıştırılması neyse bu da odur.

         2 – İkincisi, İslam şeriatının 3 vasfı demiştim, birincisi eşyada asıl olan mubahlıktır. İkincisi zorluğun yokluğudur. Ne diyordu Kur’an;

          ..yuriydullâhu Bikümül yüsra ve lâ yuriydu Bi kümül ‘usr.. (Bakara/185)

        Allah sizin için kolaylık diler. Güçlük, zorluk dilemez.

        3 – Tedric, yani İslami hükümlerin aşama aşama hayatın içerisinde yedirilerek, alıştırılarak, basamak basamak insanlara ulaştırılması ve insanların güç yetiremeyeceği bir ahkam yığınıyla, silsilesi ile karşı karşıya kalıp Allah’tan ve onun vahyinden uzaklaşmamaları.

        kul Âllahu ezine leküm em alAllâhi tefterun; De ki; Size Allah’mı izin verdi, yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz. Bu yasağı koyarken kimisini helal addediyorsunuz, kimisini haram. Peygamberimiz kendisine gelen bir kabileye şöyle ilginç bir şart koşmuştu.

               – Yürek yemezseniz imanınız olmaz. Demişti.

        Tabii onlar yürek yemekle iman arasındaki bağlantıyı hemen kuramadılar.  Fakat tabii ki düşününce anladılar. O kabile aslında helal olan, helal olarak kesilmiş hayvanların yüreklerini haram kabul ediyorlarmış. Küçük gibi gözüken bir şey ama bir helalin haram sınıfına dahil edilmesi peygamber nazarında imanın kabulünün önünde bir pürüz olarak nitelendiriyordu.

        60-) Ve ma zannülleziyne yefterune alAllâhil kezibe yevmel kıyameti, innAllâhe lezû fadlin alenNasi ve lâkinne ekserehüm lâ yeşkürun;

        Allâh hakkında yalan söyleyerek iftira edenler, kıyamet sürecini ne sanıyorlar? Muhakkak ki Allâh insanlara lütuf sahibidir… Fakat onların çoğunluğu şükretmezler (bunu Allâh nimetine lâyık şekilde değerlendirmezler). (A.Hulusi)

        60 – Yalanı Allaha iftira edenler kıyamet gününü ne zannediyorlar? Her halde Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir, lâkin ekserisi bilmezler. (Elmalı)

        Ve ma zannülleziyne yefterune alAllâhil kezibe yevmel kıyame imdi, uydurdukları bu yalanı Allah’a isnat edenler kıyamet günü ne cevap vereceklerini düşünüyorlar acaba. innAllâhe lezû fadlin alenNasi ve lâkinne ekserehüm lâ yeşkürun; Şu kesin ki Allah insanları sınırsız lütfuna muhatap kılmıştır ve fakat onların çoğu şükretmezler.

        Sınırsız lütfuna muhatap kılmıştır, sınırsız nimetlerini vermiştir ve onların önünü açmıştır. Onlara yasakları değil, serbestliği esas kılmıştır. Yasaklamadıklarını serbest kılmakla lütfetmiştir onlara. Sadece yasakları saymıştır. Serbestleri saymaya kalksaydık baş edemezdik. Ama Allah’a iftira sadedinde bu daracık alanda çok sınırlı olan yasakları çiğneyenlere ne demeli ya. Allah’ın hiçbir yasaktan çıkarı olmadığını bile bile. Oysa ki Allah yasakları kendisi için koymaz, insan için, insanın mutluluğu için, insanın çıkarı için ve bir de onu sınamak için, imtihan için koyar.

        61-) Ve ma tekûnü fiy şe’nin ve ma tetlu minhü min Kur’anin ve lâ ta’melune min amelin illâ künna aleyküm şühuden iz tüfiydune fiyh* ve ma ya’zübü ‘an Rabbike min miskali zerretin fiyl Ardı ve lâ fiys Semai ve lâ asğare min zâlike ve lâ ekbere illâ fiy Kitabin mubiyn;

         Hangi şe’nde (hâl) olursan ol; o hâlin ister Kur’ân okumak, ister bir şeyler yapmak olsun, onunla meşgulken, hep sizin üzerinize şahitlerdik… Arzda (bedende) veya semâda (bilinç boyutunda) olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz! (Hatta) ondan daha küçüğü veya daha büyüğü bile, Kitab-ı Mubiyn’dedir (tüm varlığın şekillenmemiş, varlıklara dönüşmemiş orijinali olan dalga okyanusu – DATA planı)! (A.Hulusi)

        61 – Her hangi bir şeinde bulunsan, Kur’an dan her ne okusan ve her hangi bir amel yapsanız, siz ona dalıp coşarken mutlak biz üzerinizde şahit bulunuruz, rabbinden ne Yerde ne Gökte zerre miskali ve ondan ne daha küçük ne daha büyük hiç bir şey kaçmaz hepsi bir kitabı mübîndendir. (Elmalı)

        Ve ma tekûnü fiy şe’nin ve ma tetlu minhü min Kur’anin ve lâ ta’melune min amelin illâ künna aleyküm şühuden iz tüfiydune fiyh Biraz uzun bir ibare ama, anlam vermeye çalışayım; Ve sen ey peygamber, hangi konumda bulunursan bulun, Kur’an da hangi mesajı gündeme getirirsen getir ve sizlerde ey insanlar, hangi işe el atarsanız atın ona giriştiğiniz her an ve mekanda biz sizin üzerinizde bir şahidizdir.

        Evet, Şühuda, çoğul gelmiş, şahidin çoğulu. Aslında öznenin yüceltme ve saygı amaçlı olarak çoğul gelmesine mukabil çoğul gelmiş. Burada ki özne, Nâ öznesi, orijinal metne bakacak olursanız orada biz var. Saygı ve yüceltme işareti olarak. Ona uyumlu olması için şuhud biçiminde çoğul gelmiş. Ne diyor burada bu ayeti kerime, bitirelim de öyle kısaca açıklayalım;

        ve ma ya’zübü ‘an Rabbike min miskali zerretin fiyl Ardı ve lâ fiys Sema nitekim ne yerde ne gökte zerre miktarı şeyler bile, ölçüye tartıya gelmeyen şeyler bile rabbinden gizli kalmaz. ve lâ asğare min zâlike ve lâ ekbere illâ fiy Kitabin mubiyn; ne bundan daha küçüğü ne de büyüğü yoktur ki açık ve net bir yasayla kayıt altına alınmış olmasın.

        Bu yeminin Kur’an tilavetine vurgu yapılarak edilmesi ilginç gelmiyor mu size. Bakınız yukarıda buyruluyor ki; ve ma tetlu minhü min Kur’anin  Kur’an da hangi mesajı gündeme getirirsen getir, bir tek örnek veriliyor o da o. Daha aşağıdaki örnekler hep hayatın içinden. Ama burada bir tek dine ilişkin örnek Kur’an ın tebliği, okunması. Vahyin; insan Allah ilişkisinde ki doldurulmaz yerine bir atıftan başka bir şey değil. Vahyin insan Allah ilişkisini kurmak için ne muhteşem bir imkan olduğuna bir atıf bu. Biraz önceki ayetlerden beri hep bunu açıklamaya çalışıyoruz.

Allah tanıktır diyor bu ayet, tamamıyla, satırlar boyunca. Allah tanıktır, yetmez mi. Allah şahitse başka şahit gerekir mi. Allah’ın şahit olduğuna iman eden biri için başka bir jandarma, başka bir koruyucu ya da hesap yazıcı, başka bir muhasebeci, defter tutucu gerekir mi diyor. Bir Allah bilincine dikkat çekiyor ayet. İman ve takvanın tanıklığa güvenmek olduğunu söylüyor. Allah’ın tanıklığına iman etmiş bir insan da işte iman ve takva, bilinç ve iman yerleşir. Onun için Allah şahitse, her şeyi biliyor, her şeyi görüyorsa, küçük ve büyük her şeyi hesaba katıyorsa senin için başka bir muhasebeci gerekmez diyor.

        62-) Ela inne evliyaAllâhi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun;

         Kesinlikle bilin! Allâh Veliyy’lerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. (A.Hulusi)

        62 – Uyan! ki Allahın evliyası ne üzerlerine korku vardır ne de onlar mahzun olurlar. (Elmalı)

        Ela inne evliyaAllâhi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun; unutmayın ki Allah’a dost olanlar, gerçekten Allah’a dost olanlar, hakiki dost olanlar, yani Allah’a yakıyn olanlar. Dost diye çevrilebilir. Arkadaş, veli bu anlamada gelir. Veli dost anlamına gelir. Fakat edeben, rabbimize edeben Allah’a yakıyn olanlar diye çevirmeyi daha uygun buluyorum. Allah’a yakıy n olanlar gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı keder duymayacaklar.

        Bu Havf sözcüğünün geleceğe ilişkin kullanıldığını Arap dilinde Hüzn, yani üzüntü sözcüğünün de geçmişe ilişkin kullanıldığı bilinen bir lügavi gerçektir. Onun için evliyaullah geçiyor bu ayette. Allah’a yakıyn olanlar diye çevirmeyi edebe daha uygun buluyorum dedim. Tabii ki Allah’a karşı edebe. Kimin veli olduğunu bir önceki ayetle birlikte düşünürseniz, Allah’ın bileceği, Allah’ın tanıklığı ile sabit olacağı söyleniyor aslında. Bir önceki ayetle bu ayetin arasında ki irtibat bu.

        Şahitti Allah değil mi, Şühud’du, biz şahidiz diyordu. Kimin veli olduğuna da Allah tanıklık edecek. Allah’ın kendisine yakıyn olduğuna tanıklık etmediği bir kimseyi veli ilan etmemiz sadece bizim zannımızdan öte gitmeyecektir. Onun için burada bir önceki ayetle bu ayet arasındaki bu gizli bağlantı bana çok ilginç gelir hep. Havf, geleceğe ilişkin korku duymayacak diyor.

        Kur’an da korku ile ilgili birden fazla sözcük kullanılır, biri havf’tir. En çok kullanılanlardan biride haşyettir. Allah’tan korkmak için kullanılır bu. Fakat ikisi arasındaki fark çok keskindir. Havf; korkanın güçsüzlüğüne, haşyet ise korkulanın büyüklüğüne delalet eder. Onun için burada gelecekten dolayı korku duymayacaklar derken aslında şunu söylüyor; Güçsüz olmayacak, onun için korkmayacak. Neden güçsüz olmayacak; çünkü gücü Allah olacak.

        Hüzn, o da geçmişten dolayı üzüntü keder, geçmişten dolayı üzüntü de duymayacak diyor. Neden; Çünkü Allah’ın vaadi var.

        ..lekefferna anhüm seyyiatihim.. (Maide/65)

        Onların günahlarını silip süpürüp üzerini örteceğim diyor. Onun için kaygı duymayacak. Allah siler süpürür ve üzerini örterse lekefferanne, iki tane te’kit var., ısrar var. Hem lâm, hem nun. Leukeffiranne, yani inkar edeceğim diyor. Yapmadı diyeceğim. Allah silerse kim yazar. Onun için geçmişten dolayı hüzün de duymayacak diyor inşallah.

        63-) Elleziyne amenû ve kânu yettekun;

         Onlar ki iman etmişler ve korunmayı gerçekleştirmişlerdir. (A.Hulusi)

        63 – Onlar ki Allaha iman etmişlerdir ve hep takvâ ile korunur dururlar. (Elmalı)

        Elleziyne amenû ve kânu yettekun; Kim olacak, bunların özellikleri ne? İki özelliği var. Onlar iman da sebat gösteren ve sorumluluk bilincine sahip olan kimselerdir. Demek ki evliyaullah ın iki özelliği, şaşmaz özelliği bu. İmanda sebat ve bilinç. Daha doğrusu en asgari kelimeye indirelim; iman ve bilinç sahibi olanlar. İman ve bilinç.

        İman; insanın aşkınla olan bağlantısı. Bilinç; insanın içkinle olan bağlantısı. Daha doğrusu biri bilgiye tekabül eder, biri inanca tekabül eder. Biri aklın, diğeri kalbin fonksiyonudur. Demek ki buradan şunu anlayabiliriz; Evliyaullah’ın özelliği akıl ve kalpli, kafa ve kalpli, duygu ve düşüncenin ikisini birden tam kapasite kullanmasıdır. Böyle anlamak gerekir.

        64-) Lehümül büşra fiyl hayatid dünya ve fiyl ahireh* lâ tebdiyle likelimatillâh* zâlike hüvel fevzül azıym;

        Dünya hayatında da sonsuz gelecekte de müjde vardır onlara… Allâh sözleri için asla değişme söz konusu değildir! İşte bu aziym kurtuluştur! (A.Hulusi)

        64 – Müjde onların Dünya hayatta da Âhirette de, Allahın keli matına tebdil yok o işte fevzil azim o. (Elmalı)

        Lehümül büşra fiyl hayatid dünya ve fiyl ahireh onlar için hem bu dünya hayatında, hem de öte dünyada müjdeler vardır. lâ tebdiyle likelimatillâh Allah’ın vaatlerinde bir değişiklik olmayacaktır. zâlike hüvel fevzül azıym; bu, İşte budur muhteşem zafer.

        Ben tam tercüme ettim. Kendimden hiçbir şey katmamaya çalışıyorum. Zâlike, bu Hüve, işte bu el fevzül azıym. İşte udur büyük zafer, muhteşem kazanç.

        Aklıma buradaki fevz sözcüğünü görünce aklıma Âmir Bin Füheyre’nin hani o pusuya düşürülüp de, Hz. Peygamberin gönderdiği 70 öğretmen içerisinde haince şehit edilen, Hz. Ebu Bekir’in azatlı çobanı, hicrette Resulallah’a süt getiren o güzel insanın şahadetinde söylediği sözcük geldi. Onun da bu kelimeyi kullandığı nakledilir kaynaklarımızda. Tabii kelime bazında bir tahlil eğer doğru ise.

        – Legat füztüvallahi..! Demiş.

        Sırtından hançeri yemiş göğsünden çıkınca:

        – İşte, işte şimdi kurtuldum, işte şimdi başardım vallahi..! demektir.

        Fevz hem kurtuluş hem başarı anlamına gelir. Neden kurtulmuş Âmir’e sormak lazım. Bizim kurtuluşa yüklediğimiz anlam çok farklı. Ey Âmir, seninki çok farklıymış ve biz tıpkı senin sırtına hançer saplayan Cebbar gibi düşünüyoruz, onun için o nasıl seni anlamadıysa biz de anlamakta zorlanıyoruz.

        65-) Ve lâ yahzünke kavlühüm* innel ‘ızzete Lillâhi cemiy’an, HUves Semiy’ul Aliym;

        Onların sözü seni mahzun etmesin… Muhakkak ki izzet tümüyle Allâh’ındır… O Semi’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

        65 – Ötekilerin lâfları seni mahzûn etmesin, çünkü izzet, hep Allâhın’dır, o hepsini işitiyor, hepsini biliyor. (Elmalı)

        Ve lâ yahzünke kavlühüm* innel ‘ızzete Lillâhi cemiy’a şu halde onların lafları seni üzmesin, çünkü şeref ve itibarın kaynağı bütünüyle Allah’a aittir.

        Kavl, yukarıda 64. te ki kelimatın zıddıdır. Kelimat; tesir eden söz, vaat demektir. Kelime, muhatabına etki eden kesin söz demektir. Kelime ile Kavl arasındaki fark bu. Kavl ise etkisiz olan laf demektir. Hiçbir tesiri olmayan, etkisi olmayan, adeta rabbimizin yukarıda ifade edilen; lâ tebdiyle likelimatillâh(64) Allah’ın kelimelerinde bir değişiklik olmayacaktır sözüne karşılık tam zıddında nedir; Ve lâ yahzünke kavlühüm onların lafları seni üzmesin. innel ‘ızzete Lillâhi cemiy’a çünkü şeref ve itibarın tamamı Allah’a aittir, onların kaynağı Allah’a aittir, onların lafları senin şerefini, itibarını zedeleyemez ki. Demek isteniyor burada.

        HUves Semiy’ul Aliym; O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

        66-) Elâ inne Lillâhi men fiys Semavati ve men fiyl Ard* ve ma yettebi’ulleziyne yed’une min dûnillâhi şürekâ’* in yettebi’une illezzanne ve in hüm illâ yahrusun;

        Kesinlikle bilin! Semâlarda ve arzda ne varsa muhakkak ki Allâh içindir (Allâh’ın, El Esmâ ül Hüsnâ’sının işaret ettiği özelliklerini ilminde seyretmesi içindir; bunun için de her şeyi Esmâ’sından Esmâ özellikleriyle yaratmıştır)… (O hâlde) Allâh dûnunda ortak koştuklarına dua edenler (bu gerçek dolayısıyladır ki) onlara tâbi olamazlar… (Onlar) ancak (vehmederek) varsaydıklarına tâbi oluyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar. (A.Hulusi)

        66 – Uyan: Göklerde kim var, Yerde kim varsa hep Allahın’dır, Allah’tan başkasına tapanlar dahi, şeriklerin tebaası olmazlar, ancak zanna teba’ıyyet ederler ve ancak kendi mızraklarıyla ölçer yalan söylerler. (Elmalı)

        Elâ inne Lillâhi men fiys Semavati ve men fiyl Ard unutmayın ki göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’a aittir.

        Men; canlı ve şuurlu varlıklar için kullanılan bir ilgi zamiridir. 62. ayetle birlikte düşünüldüğünde veliy, ya da şeytan. Peygamber ya da firavun fark etmez, kime tanrılık yakıştırılırsa ona da zulmedilmiş olur, kendisine de zulmetmiş olur. Onun için ben şeytana, veya firavuna tanrılık yakıştırmayı kabul etmem de, peygambere yakıştırılırsa bundan bir şey lazım gelmez diyemez hiç kimse. Aynı şey olur.

        Elâ inne Lillâhi men fiys Semavati ve men fiyl Ard* ve ma yettebi’ulleziyne yed’une min dûnillâhi şürekâ’ dahası, Allah’tan başkasına tanrısal nitelik yakıştırarak yalvarıp yakaran kimseler, gerçekte O’na uymuş olmuyorlar. in yettebi’une illezzanne ve in hüm illâ yahrusun; sadece kendi zanlarının peşinden gidiyor ve yalnızca sürü güdüsüyle hareket ediyorlar. Yani her putperest, gerçekte kendisini putlaştırır. Çünkü tanrı atama yetkisini kendisinde görmeden putperest olamaz insan. Allah’a ait bir vasfı, bir sıfatı, Allah dışındaki bir varlığa atfediyorsa bir insan bu şu anlama gelir. Ben tanrımı belirleyebilirim. Tapınacağım varlığı ben tercih eder ya da seçebilirim demektir ki işte bunun için gerçekte Allah dışında ki bir varlığa tapınan ya da Allah’a ait bir vasfı O’na atfeden kimse, gerçekte kendini tanrılaştırmış olur.

        67-) “HU”velleziy ce’ale lekümül leyle liteskünu fiyhi vennehare mubsıra* inne fiy zâlike leâyâtin li kavmin yesme’un;

        “HÛ” ki sizin için, sükûn bulasınız diye geceyi, gerekenleri görüp değerlendirmeniz için de gündüzü oluşturdu… Muhakkak ki algılayabilen bir topluluk için işaretler vardır. (A.Hulusi)

        67 – O, odur ki içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceyi yaptı, gündüzü de göz açıcı, elbette bunda dinleyecek bir kavim için bir çok âyetler var. (Elmalı)

        HU”velleziy ce’ale lekümül leyle liteskünu fiyhi vennehare mubsıran sizin için kollarında dinlenesiniz diye geceyi ve işlerinizi gözetesiniz diye gündüzü takdir eden O’dur. inne fiy zâlike leâyâtin li kavmin yesme’un; zira bunda hakkı işitecek topluluk için ayetler vardır.

        68-) KalüttehazAllâhu veleden subhaneHU, “HU”vel Ğaniyy* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* in ‘ındeküm min sültanin Bi hazâ* etekulune alAllâhi ma lâ ta’lemun;

        “Allâh oğul edindi” dediler. Subhan’dır O! (Zira) “HÛ” El Ğaniyy’dir (yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berîdir)… Semâlarda ve arzda ne varsa, O’nun içindir (“El Esmâ”daki mânâların açığa çıkması için)… İndînizde bununla (iftiranızla) ilgili bir kanıt yoktur! Allâh hakkında, ilminiz olmayan bir şeyi konuşuyorsunuz! (A.Hulusi)

        68 – «Dediler ki: Allah, velet edindi» hâşâ o sübhâne, ganiy o, Göklerdeki ve Yerdeki hep onun elinizde ona dair hiç bir burhan yoktur, Allaha karşı ilim ile ispat edemeyeceğiz şey mi isnat ediyorsunuz? (Elmalı)

        KalüttehazAllâhu veleden subhaneH bu gerçeklere rağmen Allah bir oğul edindi iddiasında bulundular. Ne münasebet, SübhaneH, bu ne demek, bu ne ağır söz, bu ne cür’et demektir aslında. Yani işlevi odur, O aşkın bir hakikattir. “HU”vel Ğaniyy O mutlak anlamda kendi kendine yeten bir zattır. leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard göklerde ve yerde ne varsa hepsi ona aittir. in ‘ındeküm min sültanin Bi hazâ sizin ise elinizde bu tür bir iddiada bulunmak için hiçbir deliliniz yoktur. etekulune alAllâhi ma lâ ta’lemun; Buna karşın Allah’a bilmediğiniz bir şeyi mi isnat ediyorsunuz.

        Müşriklerin, Hıristiyanların şirkine bir atıf bu ayet. Gerçekte Allah’ı tanımlama cür’eti reddir. Biraz önceki ayeti tefsir ederken söylemiştim, kişi kendi tapınacağı varlığı tanımlama hakkına sahip değildir. Ancak tanıma hakkına sahiptir. Yani O’nu tanımalıdır, fakat tanımlamaya kalkmamalıdır. Mutlak aşkınlığı zedeleyen her inanç inkar olarak nitelendiriliyor.

        69-) Kul innelleziyne yefterune alAllâhil kezibe lâ yüflihun;

        De ki: “Allâh hakkında yalan uyduranlar elbette kurtulamazlar!” (A.Hulusi)

        69 – De ki: elbette yalanı Allaha iftira edenler felâh bulmazlar. (Elmalı)

        Kul innelleziyne yefterune alAllâhil kezibe lâ yüflihun; De ki; kesinlikle kendi yalanlarını Allah’a isnat edenler başarıya ulaşamayacaklar.

         70-) Metaun fiyd dünya sümme ileyna merciuhüm sümme nüziykuhümül azâbeş şediyde Bima kânu yekfürun;

        Dünyadan geçici bir yararlanma; sonra dönüşleri bizedir! Sonra hakikati inkâr etmeleri nedeniyle şiddetli azabı onlara yaşatacağız. (A.Hulusi)

        70 – Dünyada cüz’î bir zevk, sonra dönüşleri bizedir, sonra biz onlara o küfürlerinden dolayı azâbı tattıracağız. (Elmalı)

        Metaun fiyd dünya sümme ileyna merciuhüm yalnızca dünya ile sınırlı, geçici bir haz. Meta’u, geçici bir haz. Sonunda onların dönüşü bize olacak. sümme nüziykuhümül azâbeş şediyde Bima kânu yekfürun; en nihayet ısrarlı inkarlarından dolayı onlara şiddetli bir azabı tattıracağız.

        Allah’ın insan üzerine olan kaygılarını anlamak için sevgili dostlar, hayata; hayatın ötesinden bakmayı bilmek gerek. Bir de insanlık tarihinin tümüne kuş bakışı bakmak gerek. İşte insanlık tarihinin tümüne eğer kuş bakışı bakmayı denerseniz, Kur’an önünüze insanlık tarihinden birkaç örnek sunuyor, al karşılaştır da benim söylediğim hakikatler tarihte nasıl doğruymuş gör diye.

        71-) Vetlü aleyhim nebee Nuh* iz kale li kavmihî ya kavmi in kâne kebüre aleyküm mekamiy ve tezkiyriy Bi âyâtillâhi fe alAllâhi tevekkeltü feecmiu emreküm ve şürekâeküm sümme lâ yekün emruküm aleykum ğummeten sümmakdu ileyye ve lâ tunzırun;

        Onlara Nuh’un haberini anlat… Hani kavmine: “Ey kavmim! Eğer konumum ve Allâh işaretleriyle sizi uyarmam size ağır geldiyse, (artık ben) Allâh’a tevekkül (hakikatimdeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman) ettim! Siz ve ortaklarınız toplanıp, ne isterseniz yapın; sonra yaptığınızdan endişe duymayın! Sonra da hiç vakit geçirmeden, hakkımdaki kararınızı uygulayın.” (A.Hulusi)

        71 – Hem onlara Nuh’un kıssasını oku, bir vakit kavmine demişti ki: ey kavmim: eğer benim duruşum ve Allahın âyetlerini ihtar edişim size ağır geliyorsa, bilin ki ben, Allaha dayanmışım, artık siz ve şerikleriniz her ne yapacaksanız toplanıp bütün azminizle karar verin, sonra yapacağınız, size hiç bir gam da teşkil etmesin, sonra hükmünüzü bana icra edin ve elinizden gelirse bana bir lâhza göz de açtırmayın. (Elmalı)

        Vetlü aleyhim nebee Nuhin onlara Nuh’un kıssasını aktar. Makro plandan insanlık serüvenini ilahi kelamın gözü ile okumak denir bu örneklere. Nuh kıssasının ayrıntılı anlatımı burada değil. Burada çok kısa anlatılıyor. Asıl bir sonraki sure olan Hud suresinin 36. ve 48. ayetleri arasında en ayrıntılı olarak anlatılır  bu kıssa.

        iz kale li kavmihî ya kavmi in kâne kebüre aleyküm mekamiy ve tezkiyriy Bi âyâtillâhi fe alAllâhi tevekkeltü Hani bir zamanlar o kavmine demişti ki; Ey kavmim eğer benim konumum ve Allah’ın ayetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa şunu iyi bilin ki ben yalnızca Allah’a güvendim. feecmiu emreküm ve şürekâeküm Haydi sizde yapacağınız eylemi kararlaştırmak için ortak koştuklarınız da dahil bir araya toplanın. sümme lâ yekün emruküm aleykum ğummeten Ki kararlaştırdığınız eylem sizi riske sokmasın.

        Çok ilginç, yine alttan alta bir ironi var. Ne diyor burada; ki diye çevirdim sümme’yi onun için bu bağlaçla çevirdim. İronik bir çağrı bu. Ortaklarınızı neden çağırın, neden? Çünkü siz Allah’ın vahyine karşı tedbir almakla, karşı bir plan hazırlamaya kalkışmakla Allah’a savaş açtınız. Allah’a savaş açmanın bir riski var. Allah’ın da size savaş açması. O zaman bir tedbir alın da riske girmeyin diyor. “Becerebilirseniz tabii”. Biz ünlem görüyoruz orada.

        sümmakdu ileyye ve lâ tunzırun; en sonunda bana karşı aldığınız kararı infaz edin hem de hiç göz açtırmaksızın.

        72-) Fein tevelleytüm fema seeltüküm min ecr* in ecriye illâ alAllâhi ve ümirtü en ekûne minel müslimiyn;

        “Eğer (bu yüzden) yüz çevirirseniz (çevirin; zaten) sizden bir karşılık istemedim… Benim ecrim (yaptığım işin getirisi) ancak Allâh’a aittir… Teslimiyeti yaşayanlardan olmakla emrolundum.” (A.Hulusi)

        72 – Eğer aldırmazsanız ben de, sizden bir ecir istemedim â, benim ecrim ancak Allah’a dır, ve ben onun birliğine boyun eğen müslimînden olmakla emr olundum. (Elmalı)

        Fein tevelleytüm fema seeltüküm min ecr* in şunu da iyi bilin ki eğer yüz çevirirseniz hatırlayın ki ben zaten sizden davetime bir karşılık talep etmemiştim. in ecriye illâ alAllâh her peygamberin dediğini ben de demiştim diyor Hz. Nuh. Benim ücretimi takdir etmek yalnızca Allah’a düşer size değil. Onun için ben Allah’tan bekliyorum ücretimi. ve ümirtü en ekûne minel müslimiyn; zira ben Allah’a kayıtsız şartsız teslim olanlar arasında olmakla emr olundum.

        Hz. Nuh’un dini İslam’mış sevgili dostlar. Nuh Müslüman’mış yani. Buradan teslimiyetin öbür adı, İslam’ın da teslimiyetin öbür adı olduğunu anlıyoruz ve tüm peygamberlerin ortak tek dininin İslam olduğunu anlıyoruz.

        73-) Fekezzebuhu fenecceynahu ve men me’ahu fiyl fülki ve ce’alnahüm halâife ve ağraknelleziyne kezzebu Bi âyâtina* fenzur keyfe kâne akıbetül münzeriyn;

        (Yine de) Onu yalanladılar… Biz de Onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık… İşaretlerimizi yalanlamış olanları ise boğduk! Uyarılanların sonu nasıl oldu bir bak! (A.Hulusi)

        73 – Bunun üzerine yine onu tekzip ettiler. Biz de onu ve beraberindekileri gemide necâta çıkarıp bunları Yer yüzünün halifeleri kıldık, âyetlerimizi tekzip edenleri ise gark ettik, bak işte inzâr olunanların âkıbeti nasıl oldu. (Elmalı)

        Fekezzebuhu derken onu yalanladılar. fenecceynahu ve men me’ahu fiyl fülk bunun üzerine biz onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık. ve ce’alnahüm halâif be onları yer yüzünün varisleri kıldık. ve ağraknelleziyne kezzebu Bi âyâtina ayetlerimizi ısrarla yalan sayan kimseleri ise boğulmaya terk ettik. fenzur keyfe kâne akıbetül münzeriyn; Dön de bir bak, “uyarılan ama uyanmayan” kimselerin akıbeti nice olurmuş.

        74-) Sümme be’asna min ba’dihi Rusulen ila kavmihim fecauhüm Bil beyyinati fema kânu li yu’minu Bima kezzebu Bihi min kabl* kezâlike natba’u alâ kulubil mu’tediyn;

        Ondan (Nuh’tan) sonra nice toplumlara, apaçık deliller (muhtevası özel Esmâ mânâları) olan Rasûller bâ’settik… Daha önceden yalanlamış oldukları şeye (gene) iman etmediler… İşte haddi aşanların kalpleri üzerine böyle mühür vururuz (şuurları kilitlenir)! (A.Hulusi)

        74 – Sonra onun arkasından bir çok Peygamberleri kavimlerine gönderdik, onlara açık mucizelerle vardırlar, fakat önce yalan dediklerine bir türlü inanmak istemediler, işte biz tecavüzü ı’tiyad edenlerin kalplerini böyle tabederiz. (Elmalı)

        Sümme be’asna min ba’dihi Rusulen ila kavmihim sonra onun izinden her birini kendi toplumuna olmak üzere daha başka elçiler de gönderdik. fecauhüm Bil beyyinati fema kânu li yu’minu Bima kezzebu Bihi min kabl ve onlar hakikatin apaçık belgeleri ile geldiler, fakat berikiler bir kez yalanlamış bulundukları hakikate inanmamakta ısrar ettiler. Hani bir kez yalanladık, bu saatten sonra nasıl dönelim dercesine.

        Önceki peygamberlerin son peygamberden farkını ima ediyor aynı zamanda bu ayet.

        Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil ‘alemiyn; (Enbiya/107) deniyordu sırf peygamberimiz için kullanıyordu. Seni başka bir şey için değil, tüm alemlere, tüm insanlara rahmet olarak gönderdik.  ..illâ kâffeten linNas.. (Sebe’ /28) diyordu Kur’an tüm insanlığa gönderildiğini beyan sadedinde. Ama diğer peygamberler kendi kavimlerine gönderilmiş, biz onu anlıyoruz.

        Mekke’lilere de aslında şu vurgulanıyordu, siz ilk değilsiniz tüm geçmişte ki isyankar kavimler aslında sizin yaptığınızı yaptı. Nasıl ki peygamberler birbirlerinin devamı ise kafirler de birbirlerinin devamıdır. Mesajı var burada. kezâlike natba’u alâ kulubil mu’tediyn; işte biz haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.

        75-) Sümme be’asna min ba’dihim Musa ve Harune ila fir’avne ve meleihi Bi âyâtina festekberu ve kânu kavmen mücrimiyn;

        Sonra, bunların ardından Musa’yı ve Harun’u, işaretlerimiz olarak bâ’settik, Firavun’a ve ileri gelenlerine… (Onlar ise) kibirlendiler ve suçlular toplumu oldular. (A.Hulusi)

        75 – Sonra bunların arkasından Musâ ile Harun’u Firavun ve cemaatine âyetlerimizle gönderdik, imanı kibirlerine yediremediler ve mücrim bir kavim idiler. (Elmalı)

        Sümme be’asna min ba’dihim Musa ve Harune ila fir’avne ve meleihi Bi âyâtina sonra onların izinden Musa ve Harun’u ayetlerimizle firavun ve onun etrafındaki yöneticilere gönderdik. festekberu ve kânu kavmen mücrimiyn; Fakat büyüklük tasladılar, zira onlar günaha batmış bir topluluktular.

        76-) Felemma caehümül Hakku min ındina kalu inne hazâ lesıhrun mubiyn;

        İndîmizden onlara Hak geldiğinde: “Muhakkak ki bu apaçık bir sihirdir” dediler. (A.Hulusi)

        76 – Tarafımızdan kendilerine hak geldiği vakit her halde bu açık bir sihir dediler. (Elmalı)

        Felemma caehümül Hakku min ındina kalu inne hazâ lesıhrun mubiyn; Şöyle ki katımızdan hakikatin ta kendisi geldiği zaman dediler ki işte bu kesinlikle apaçık bir büyüdür.

        Evet, peygamberimize de bu surenin 2. ayetinde müşrikler aynı ithamı yapmışlardı.

        77-) Kale Musa etekulune lil Hakkı lemma caeküm* esıhrun hazâ* ve lâ yüflihus sahırun;

        Musa dedi ki: “Size Hak geldiğinde böyle mi değerlendirirsiniz! Bu bir sihir midir? Sihirbazlar asla iflah olmazlar.” (A.Hulusi)

        77 – Musâ, ya! dedi: size hak gelince böyle mi diyorsunuz? Bu sihir mi? Halbuki sihirbazlar felâh bulmazlar. (Elmalı)

        Kale Musa etekulune lil Hakkı lemma caeküm Musa dedi ki; Siz ayağınıza gelen hakikat hakkında hep bu tarz mı düşünürsünüz, esıhrun hazâ ne, bu da sihir ha..! Bu da büyü ha..! ve lâ yüflihus sahırun; ama sihirbazlar bunu başaramaz ki..! Musa’nın cevabı bu oldu. Aynı zamanda Musa’nın Firavuna cevabı Ey Mekkeliler, Muhammed’in size cevabıdır. Çünkü siz firavunun torunları gibi davranıyorsunuz. Muhammed ise Musa’nın. Onun için herkes vahye karşı aldığı tavra baksın, kimin devamı olduğuna karar versin.

        Kıssanın devamını gelecek ders işlemek üzere,

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: