RSS

İslamoğlu Tef, Ders. HÛD SURESİ (001-024)(71)

18 Kas

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

Göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Allahümme Amin..! Diyerek bu güzel dua ile Musa peygamberin ağzından Kur’an ın naklettiği bu güzel dua ile Kur’an ın yepyeni bir sitesine, Hud suresine giriyoruz.

 Hud suresi adını, içinde geçen Hud peygamberin kıssasından alıyor. Aslında bu kıssa Kur’an da bu sure dışında iki surede daha aktarılır. Fakat bu kıssanın en ayrıntılı olarak aktarıldığı sure 50–60. ayetler arası olmak üzere Hud suresidir. Adını da bu kıssadan almaktadır. Resmi sıralamada, Hz. Osman sıralamasında 11. sırayı alan Hud suresi, nüzul sıralamasında Yunus suresinin hemen ardından gelir. Ki bunda vahiy kronolojisi üzerine çalışan hiçbir uzmanın, otoritenin ihtilafı yoktur. Hepsi, İbn. Abbas, Hz. Osman, İmam Cafer, İmam Zühri ve diğer tüm vahiy kronolojisi yapan kişilere göre Hud suresi, Yunus suresinden sonra, Yusuf suresinden ise önce nazil olmuştur. Bu durumda bu surenin Mekke’de indiği de sabit olmuştur.

Yunus suresi ..vasbir hatta yahkümAllâh.. (Yunus/109)    Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ayeti ile son buluyordu. ..ve HUve hayrul hakimiyn; Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Adeta Hud suresi, Yunus suresinin bittiği yerden başlarcasına Allah’ın geçmişte vahye karşı gelen, vahye direnen, ilahi mesaja karşı kendisini kapatan, Vahyi tebliğe memur olan peygambere karşı gelen toplumlar için ne hükmettiğini gösterircesine bu surede Nuh peygamberin kavminin, Hud peygamberin, Salih peygamberin, Lut peygamberin, Şuayp peygamberin ve Musa peygamberin gönderildiği toplumların vahye karşı gelince nasıl bir cezaya çarptırıldıklarını açıkça gözler önüne sermekte.

Gazaba uğrayanlar arasında bu surede çok ilginç bir biçimde peygamber yakınları da anlatılmakta. Nuh kıssası anlatılırken Hz. Nuh’un oğluna özel bir vurgu yapılmakta, davetinden kaçan, vahyi kabul etmeyen oğluna, asi oğluna. Ve yine bu surede Lut kıssası anlatılırken Hz. Lut’un eşine özel bir vurgu yapılır ve inkarcı eş müminlerden ayrılarak ibret-i alem olmak üzere Kur’an ın muhataplarına takdim edilir.

Kur’an ın ilk muhatabı olan sevgili efendimiz, yüce önderimiz, peygamberimiz elbette bu mesajları çok daha farklı algılıyordu. Farklı algıladığı için bir keresinde akrabalarını etrafına toplamış, en yakınlarından başlayarak;

Kızım Fatıma, nefsini Allah’ın elinden satın al, Vallahi yarın senin içinde bir şey yapamam.” Diyerek sıralamıştı, tüm yakınlarını uyarmıştı.

Dahası Hud suresindeki bu mesajı çok iyi alan sevgili efendimiz Hz. Ebu Bekir’in bir keresinde saçlarına bakarak;

Gadşipte ya Resulallah. İhtiyarlıyorsun, çabuk ihtiyarladın ya Resulallah.” Demesine karşı Resulallah şu itirafta bulunacaktı.

Şey’e bepni surete hudün ve ahavatuha. Beni hud suresi kocattı, saçlarımı Hud suresi ve onun gibi onunla birlikte gelen sureler ağarttı.” Diyecekti.       

Neden ağartmıştı sevgili efendimizin saçlarını bu sure, bu surede ne vardı. Onun saçını ağartan bu sure bırakın bizlerin saçını ağartmayı, tüylerimizi diken diken dahi etmiyorsa o zaman bize nazil olmuyor demektir. Henüz bize nazil olmamış. Henüz Kur’an yüreğimize işlememiş demektir. Onun için bu sureyi okurken çok özel bir ihtimam göstererek okuyacağız ve satırların arasında Resulallah’ın saçlarını acaba bu ayet mi ağarttı, Resulallah nasıl algıladı bu ayeti, Resulallah bu kıssayı nasıl algıladı, şu aktarılan tarihi olayı nasıl anladı diye anlamı arayacağız. Anlamı bulursak sebebi de bulmuş olacağız. Anlamı bulursak haddi zatında hakikati bulmuş olacağız. Ve belki onda uyandırdığı his, bizde de uyanacak. Ve belki bize, bizim kalbimize de Kur’an nazil olacak. Ter-ü taze, ilk günkü gibi, sıcak, buğusu üstünde.

“BismillahirRahmanirRahıym”

 Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla.

Rahmetini insanoğluna vahiy biçiminde tenezzül buyurarak gösteren Allah’ın adıyla.

İnsana olan merhametini, insanın kendisine yabancılaşmasını önlemek için vahiy göndererek ispat eden Allah’ın adıyla.

İnsanı yaratıp sahipsiz, çayıra salmayan, yarattıktan sonra onu görüp gözeten, koruyup kollayan, yetiştiren, terbiye eden, onu kapasitesinin sınırlarına çıkaran, ondaki cevheri gerçekleştirmek, yani kendi kendisini gerçekleştirmesi için insanın önünü açan ve insana yol haritası sunan Allah’ın adıyla.

1-) Elif Lâââm Ra* Kitabun uhkimet âyâtuhu sümme fussılet min ledün Hakiymin Habiyr;

 Eliif, Lââm, Ra… BİLGİnin (Kitabın) işaretleri kesin oluşmuş; sonra Hakiym ve Habiyr’in ledünnünden (birimin Esmâ zâtından) detaylandırılarak açığa çıkarılmıştır! (A.Hulusi)

 1- Elif-Lâm-Râ. Bir hakîmi habîrin ledünnünden âyetleri ihkâm edilmiş sonra da tafsil olunmuş bir kitap. (Elmalı)

Elif Lâââm Ra Tüm mukattaat harfleri için yaptığımız tefsir, bu surenin girişinde ki bu harfler içinde geçerli. Bakara suresinde ve ondan sonra gelen ve mukattaatla başlayan surelerin girişinde yaptığımız tefsire müracaat edilirse bu harflerin anlamı üzerinde yapılan yorumlar görülmüş olur. Fakat bir şeyi hatırlatmadan geçmeyeyim;

Mukattaat harfleri, bu kesik ve mücerret harfler bir çok manaya gelebilir. Bir çok yorum yapılmıştır, tek bir yorumu yoktur. Ama bu yorumların tamamını birkaç başlık altında toplamak mümkünse eğer Bunlardan bir tanesi Bu harflerle başlayan tüm surelerin girişindeki içerikten yola çıkarak şu olmak durumundadır.

1 – “Vahyin ihtişamına dikkat çekmek.” Çünkü Kur’an da mukattaat harfleri ile başlayan hemen tüm sureler vahye doğrudan ya da dolaylı dikkat çekerek başlar.

2 – İkincisi, Mukattaat harfleri Kur’an ın sırrıdır. Tıpkı Hz. Ebu Bekir’in söylediği gibi, yorumladığı gibi. “Her kitabın bir sırrı vardır diyor. Bu Kitap’ın sırrı da bu harflerdir.”

3 – Belki bir üçüncü yorum şu olabilir; Ey insan bakın, bu harfler sizin konuştuğunuz harfler, sözlerinizin yapı taşları, bildiğiniz söz yapıları. Fakat bu bildiğiniz bu insani, bu beşeri harflerden ilahi vahiy, bunları kullanarak Allah size mesajını gönderiyor. Yani yerden biten harflere gökten gelen mana giydiriliyor. Dikkat edin vahyin ayağını yerden, başını gökten kesmeyin. Vahyi; bu iki kutupluluğu, bu iki boyutluluğun içerisinde algılayın ve anlamaya çalışın anlamına gelse gerek.

Kitabun uhkimet âyâtuhu sümme fussılet min ledün Hakiymin Habiyr;

Biraz önce Mukattaat harflerinin anlamlarından birincisine işaret ederken demiştim ki; Kur’an da ki tüm mukattaat harfleri ile başlayan sureler içerik olarak vahye vurgu yaparlar. Burada da bu ayet vahye vurgu yaparak söze girdi ve dedi ki;

Bu sonsuz hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri açık, net ve hikmetli kılınmış. Dahası ayrıntılandırılmış bir kitaptır.

Evet, bu dediği kendisi, yani Kur’an. uhkimet âyâtuhu ayetleri muhkem kılınmış, sağlamlaştırılmış, sabitleştirilmiş. Bu başına delalet eder tabir caizse vahyin. Vahyin üstüne delalet eder. Vahyin kaynağı ile olan ilişkisine delalet eder. Bu kaynağına sadık bir vahiydir. Bu kaynağından aynen gelen bir vahiydir. Yani bu vahyi saptırmak, bu vahye dışardan bir şey katmak, bu vahyin kaynağını çarpıtmak, bu vahyin kaynağı ile olan ilişkisini koparmak mümkün değildir. Sağlamlaştırılmıştır. Kaynağına nispeti sağlam ve doğrudur, hakikattir. uhkimet âyâtuhu ibaresi bana, Ali İmran suresinin 7. ayetinde ki;

..minhu ayatun muhkematun hünne Ümmül Kitab.. (Ali İmran/7) İbaresini hatırlattı.

Kur’an kendisini ikiye ayırıyor Ali İmran 7 de.

Birincisi muhkem ayetler, yani sağlam, sabit, oturmuş, karıştırılması mümkün olmayan, açık, net ayetler. Söylemek istediğini ilk anda ve tek bir anlamla söyleyen ayetler. Belki buradaki tahkiym ile orada ki tahkiym ya da ihkam arasında bir nüans var, fark var. Oradaki Müteşabih’in zıddı, Ali İmran suresinde ki. Dolayısıyla ilk bakışta manası net ve açık olmayıp manası başka karinelerle anlaşılan ayetlerin zıddı, yani tek anlamlı, açık ve net anlamlı ayetler manasında gelmiş Ali İmran 7 de.

Kitabın anası diyor bu ondan sonra müteşabihat’tan söz ediyor. ..ve uharu müteşabihat.. (A.İmran/7). Geri kalanı ise muhkemat gibi kitabın anası olmayan O ananın tabir caizse çocukları hükmünde olan, o aslın fer’i hükmünde olan, o özün devamı ve açıklaması hükmünde olan ayetler diyor.

Burada da çok büyük benzerlik işte burada; uhkimet âyâtuhu sümme fussılet adeta ve uharu müteşabihat’a denk düşercesine onunla mutabakat halinde sümme fussılet daha sonra ayrıntılandırılmış, açıklanmış, iyice ayrıntılandırılmış bir kitaptır diyor bu. Demek ki Kur’an ın iki özelliği, Kur’an ayetlerinin kendi tasnifine göre iki boyutu var.

1 – Öz ana olan ayetler grubu,

2 – O anadan türeyen, çoğalan ve o anayı açıklayan ayetler grubu

Kur’an derim her zaman hem müfesser bir kitaptır, hem de müfessir bir kitaptır. Yani Kur’an sadece tefsire konu değildir, tefsirin nesnesi değildir. Kur’an aynı zamanda tefsirin öznesidir. Yani müfessirdir. Sadece Kur’an ı biz tefsir etmeyiz. Kur’an kendisi tefsirdir. Peki neyi diye soracaksınız, tek bir şeyin değil ki. Bir kez Kur’an vahyi tüm vahiylerle birlikte kendi ifadesi ile Levh-i mahfuz, korunmuş ana bellek. Korunmuş ilahi bellek olan vahyi hakikatlerin kendisinden neş’et ettiği, doğduğu o merkezin, o merkezdeki anlamların tefsiridir. Yani bu manada kendisinin kaynağının tefsiridir.

Ama sadece bu kadar değil, Kur’an hepsinden önce, her şeyden öte varlığın tefsiridir. Vücudun ve vücudun tefsiridir. Sadece mevcudun değil, yani gördüğümüz, dokunduğumuz mahiyetiyle algıladığımız eşyanın değil, aynı zamanda vücudun, var oluşun, bu eşyanın gerisinde yatan özün, bütün bu varlığa, var oluşunu kazandıran mutlak var’ın, El Hakk’ın tefsiridir.

Yetmedi ve bitmedi, dahası Mekki ayetlerin tefsiri Medeni ayetlerdir. Medine’de adeta Mekke tefsir edilmiştir. Mekke de gelen akide, Medine de amele dönüşmüştür. Mekke de bir hayatın inşası emredilmiş, Medine de yeni bir hayatın nasıl inşa edileceği bizzat gösterilmiştir. İnsanoğlunun amelleri de düşüncesinin tefsiri değil midir. İnsanoğlunun düşüncesi inancının tefsiri değil midir. İnsanoğlunun inancı bilincinin tefsiri değil midir. İnsanoğlunun bilinci tasavvurunun tefsiri değil midir.

Allah’a karşı duruş gördüğünüz gibi tasavvurdan bilince bilinçten inanca, inançtan eyleme, amele doğru akan bir tefsir hareketi, bir, birbirini açıklayan silsileler. Tıpkı bunun gibi.

İşte Kur’an ayetleri de, daha doğrusu insanlığın değişmez değerleri olan vahyi hakikatler önce tahkim edilmiş, daha sonra ayrıntılandırılmış. Önce ana hatlarıyla ifade edilmiş daha sonra o ana hatlar insan anlasın, kapalı bir şey kalmasın, mazereti olmasın, Allah’a karşı bahane bulmasın diye ayrıntılandırılmış.

Tabii uhkimet aynı zamanda bir başka manaya daha gelir. O da Zemahşeri üstadımızın çok güzel işaret ettiği gibi; Hikmetli kılınmış, hikmetlendirilmiş.

Nasıl bitiyordu ayet? İki sıfatla bitiyordu; Hakiymun Habiyr hakim olanın sözü hikmetli olmaz mı hiç, Hakim olan konuşunca hikmetli konuşur. Zaten aynı noktaya varır. Biraz önce söylediklerimle aynı sonuca varır. Hikmetli kılınmıştır Kur’an ın ayetleri, vahyin ayetleri. Yani hiç biri hikmetsiz, illetsiz, nedensiz, sadece söz ola, beri gele diye gönderilmemiştir.

Niçin böyle girdi, çok önemli. Niçin böyle girdi bu sureye sorusunun cevabını bu surenin içeriğinde aranmalı. Bu sure büyük bir bölümüyle kıssalardan oluşan bir suredir. Size Ey bu ayetlerin, ey bu vahyin muhatabı olan insan, sana hikaye anlatmıyorum diyor. Hikaye dinler gibi dinleme. Nuh Kıssasını, Lut kıssasını, Hud kıssasını, Şuayb kıssasını, Musa kıssasını hikaye dinler gibi dinleme. Hikmetini düşün. Bunun altında derin hikmetler var. O hikmeti düşünürsen masal dinler gibi dinlememiş olursun. Hikmetini bulursan Kur’an ın; geçmişin masallarını anlatmadığını görürsün. Onun için uhkimet hikmetli kılınmış bir kitabın ayetleri bunlar.

2-) Ella ta’budu illAllâh* inneniy leküm minhu neziyrun ve beşiyr;

 Yalnızca Allâh’a kulluk etmekte olduğunuzun farkındalığına erin, diye (bu BİLGİ inzâl olundu). “Muhakkak ki ben, size ‘HÛ’dan bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim.” (A.Hulusi)

 2 – Şöyle ki Allah dan başkasına kul olmayın, ben size onun tarafından tebşir ve inzar için gönderilmiş bir Peygamberim. (Elmalı)

Ella ta’budu illAllâh

Devamındaki ayet, aslında 1. ayete bitişik bir anlam taşıyor. Adeta orada; “Neden böyle derseniz eğer, bundan amaç nedir derseniz eğer şu sebepten ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.” Diye. Yani neden diye sormadan rabbimiz nedenini de açıklıyor. “Ben öyle diyorsam öyledir” demiyor. Öyledir ama O öyle demiyor ve bize de bir usul öğretiyor. Vahyin muhatabı olan müminlere; “Tezinizi karşınızdakine aktarırken Allah’ın üslubundan örnek alın.” Dercesine ben söylüyorsam öyledir demiyor.

Neden ya rabbi hem kaynağına tahkim ettin, sağlamlaştırdın, kaynağına nispetini sağlamlaştırdın vahyin, hem de ayrıntılandırdın, açıkladın. Böyle iki boyutlu bir anlamı var diye sorarsanız; Ella ta’budu illAllâh Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye.

Aslında sevgili dostlar bu kısacık cümle var ya müthiş bir var oluş hakikatini dile getiriyor. Vahyin amacı nedir sorusunun cevabıdır bu. Allah neden insanla konuştu biliyor musun ey insan, Allah neden sana tenezzül etti biliyor musun, akıl vermişken, akılla yetinmeyip irade vermişken, iradeyle yetinmeyip fıtrat vermişken bir üstüne neden vahiy gönderdi biliyor musun ey insan. Bir tek sebebi var; Senin için. Çok önemli. Burada seni kula kulluktan kurtarmak için manası çıkar. Kula kulluktan kurtulasın diye Çünkü;

Ella ta’budu illAllâh’ın nefyi budur. Bu ispatıdır. Allah’a kulluk edesiniz, kula kulluk etmeyesiniz diye. Asıl söylemediğine dikkat çekmek lazım bu ayetin. Söylediği açık, söylediği fussılet ama bir de uhkimet’i var. Evet, işte o söylemediği o nedir, hikmet; Kula kulluk etmeyesiniz.

Allah’a kulluk etmenizden Allah’ın hiçbir çıkarı yok, bu kesin. Peki kimin çıkarı var; senin ey insan. Kula kulluk edersen eğer, kendi elinle kendi hayatını mahvedersin. Varlığını harcamış olursun. Kendine yapabileceğin en büyük kötülüğü yapmış olursun. İşte Ella ta’budu illAllâh vahyin amacı nedir diye soran olursa ona söyleyin kula kul olmaktan insanı korumak için. Kula kul olan adam olur mu, kula kul olan kendi kendisini gerçekleştirebilir mi, kula kul olan kapasitesinin sınırlarına çıkabilir mi, kula kul olan insan olur mu. Bunu sorgulamak lazım. Onun için biz kul olmasak ta Allah, Allah’tır.

..Aziyzün Hakiym; (Enfal/49) Azizdir, şereflidir, yücedir. Herkes inkar etse yine yücedir. Fakat kaybedecek olan insandır. Onun için rabbimiz insana olan merhamet ve şefkatini işte vahiy suretinde tecelli ettirmiştir. Biz bunu görüyoruz.

inneniy leküm minhu neziyrun ve beşiyr; Ey Muhammed A.S. De ki; hiç şüphesiz ben de O’nun katından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Yani biraz önceki ibarenin devamı olduğu için şunu söylemek zorundayız, bana kul olun demiyorum, açılımı bu, bu ibarenin. Ban kul olun demiyorum size. Ben sadece bir uyarıcı ve muştucuyum. Neye karşı; köleliğe karşı uyarıyorum, özgürlüğü muştuluyorum size. Felakete karşı uyarıyorum, size saadeti, hem de sonsuz saadeti müjdeliyorum, tercihinizi yapın.

3-) Ve enistağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyHİ yümettı’küm metaan hasenen ila ecelin müsemmen ve yü’ti külle ziy fadlin fadlehu, ve in tevellev fe inniy ehafü aleyküm azâbe yevmin kebiyr;

 “(Yanlış ve kusurlarınız için) bağışlanma isteyin Rabbinizden! Sonra O’na tövbe edin ki, ömrünüz tamamlanana kadar sizi güzel bir şekilde yaşatıp, her erdemli kişiye lütfunu (ilim ve irfanlarının hak ettiğini) versin… Eğer yüz çevirirseniz, sizin için o büyük sürecin azabından korkarım.” (A.Hulusi)

3 – Hem rabbinizin mağrifetini isteyin sonra ona tevbe edin ki sizi bir müsemmâ ecele kadar güzel bir surette yaşatsın ve her Fadıl sahibine fadlını versin ve eğer yüz çevirirseniz haberiniz olsun ki ben size büyük bir günün azâbından korkarım.(Elmalı)

Ve enistağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyH o halde ne yapmanız gerekiyor, veya soruyor musunuz. Hani Kur’an sümme fussılet idi, yalnız Allah’a kulluğa çağırdı. Peki Allah’a kulluk ne ile başlar, nasıl başlar diye soruyor musunuz; Alın onu da açıklıyorum Ve enistağfiru Rabbeküm sümme tubu ileyH yapmanız gereken ilk şey budur. Haydi rabbinizden kusurlarınız için af dileyin ve bilincinizi yenileyerek, -dikkat buyurunuz lütfen, tevbeyi böyle de anlamlandırıyorum. Bilinci yenilemek.- sümme tubu ileyH ve bilincinizi yenileyerek ona yönel. İlk yapmanız gereken budur.

Kulun kulluk yürüyüşüne çıkarken ilk yapması gereken istikamet tespitidir. Tevbe budur. İstiğfar;ağırlıklardan kurtulmak, yola çıkarken yürek yıkamaktır istiğfar. Çünkü yola çıkıyorsunuz, bir yürek abdesti almanız lazım. İstiğfar ederek, yüreği arındırarak, temizleyerek, geçmişin tortularını bir kenara atarak, af dileyerek, özür dileyerek çıkmalısınız. Ondan sonra sümme tubu ileyH istikamet açısını ayarlamalısınız. Çünkü çıkıştaki bir milimlik bir sapma, yol aldıkça sizi maksadınızdan kilometrelerce uzağa düşürecektir. Onun için tevbe; yöneliş demektir, dönmek demektir. Onun için istikamet açısını iyi tutturun. Allah’a, Allah yolunda hakikat üzere yürürken başlangıçta iyi tevbe edin. Yani tam tutturun istikamet açısını. İleyH, O’na doğru. Sapma olmasın.

yümettı’küm metaan hasenen ila ecelin müsemmen ve yü’ti külle ziy fadlin fadleh Peki bunun karşılığında ne verecek, Allah size neyi vaat ediyor, ne alacaksınız? O da size; Yasa ile belirlenmiş süre doluncaya kadar ila ecelin müsemme yasa ile belirlenmiş süre diye tercüme ettim, doğrusu da budur. Sonu yasa ile belirlenmiş süre. Yani ecel, ölümüm yasaları.

Ölüm Allah’ın koyduğu yasalarla gerçekleşir. Ölü diyebilmemiz için bu yasanın ortaya çıkması, gerçekleşmesi lazım. Onun için buradaki; İla ecelin müsemme sonu yasa ile belirlenmiş süre doluncaya kadar akıbeti güzel bir hayat bahşetsin Allah size ve erdem sahibi herkese erdemin karşılığını versin. Vaat bu. Süre doluncaya, yani sonu yasa ile belirlenmiş ömür süresi doluncaya kadar. Buradaki yasa ile belirlenmiş olan zaman değil. Ölümün kendisi, ölümüm yasası yani. İşte o gelinceye kadar güzel bir hayat bahşetsin.

Ben buraya akıbeti diye bir sözcük ilavesini zorunlu buluyorum, akıbeti güzel bir hayat. Güzel bir hayattan kastı Kur’an ın yer yüzünde vur patlasın çal oynasın hayatı değil. Kur’an ın güzel bir hayattan kastı; Firavun gibi dişi ve başı ömrü boyu hiç ağrımamış bir hayat değil. Elini sıcak sudan soğuk suya vurmadığı bir hayat değil. Güzel hayat; Güzel sonuçlu hayattır, sonu güzel olan hayattır. Ebedi mutluluğu getiren hayat, güzel hayattır. Yoksa anlık bir haz için bir ömrünü yakan, bir ömürlük mutluluğunu feda eden ahmak ve aptal insanlar durumuna düşeriz Allah korusun.

Onun için burada güzel bir hayattan kasıt, akıbeti güzel bir hayat ve ayetin devamında erdem sahibi herkese erdeminin karşılığını versin bunun sonucunda diyor. ve yü’ti külle ziy fadlin fadleh..!

 ve in tevellev fe inniy ehafü aleyküm azâbe yevmin kebiyr; ama eğer yüz çevirecek olursanız iyi bilin ki ben korkunç bir günün azabının üzerinize kopmasından korkuyorum.

4-) İlAllâhi merciuküm* ve HUve alâ külli şey’in Kadiyr;

 “Allâh’a rücu edeceksiniz; ‘HÛ’; her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)”

4 – Hep dönümünüz Allaha dır, o ise her şey’e kadîrdir. (Elmalı)

İlAllâhi merciuküm er geç dönüşünüz Allah’adır. ve HUve alâ külli şey’in Kadiyr; ve O, her şeyi yapmaya muktedirdir. Yani ömrünüzü kötü de geçirebilirsiniz, fakat unutmayınız, güzel veya kötü mutlaka sonunda hesap vereceksiniz. Kaçış yok. Allah sız bir ahiret yok. Dünya hayatında Allah ile ilişkini keserek yaşayabilirsin, Allah’a karşı yabancılaşabilirsin, tercihini Allah’tan arındırılmış bir hayat lehine kullanabilirsin. Ama ötede öyle bir imkanın olmayacak, Allah sız bir ahiret olmayacak. O zaman şimdiden hesabını iyi yap diyor. Dönüş ona.

5-) Ela innehüm yesnune sudurehüm liyestahfu minHU, ela hıyne yestağşune siyabehüm ya’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun* inneHU Aliymun BiZatis sudur;

 Kesinlikle bilin ki! O’ndan gizlemek için, içlerindekini dürüp bükerler (gerçek düşüncelerini başka fikirlerle örtüp gizlerler)! Kesinlikle bilin ki! Onlar elbiselerine büründüklerinde (iç dünyalarındakini örttüklerinde), onların sırlarındakini ve açığa vurduklarını da bilir! Çünkü O, sadırların (beyinlerindeki dünyalarının) zâtı olarak Aliym’dir. (A.Hulusi)

5 – Bak amma onlar ondan gizlenmek için göğüslerini büküyorlar, evet amma onlar ondan örtülerine bürünürlerken o onların neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir çünkü o, bütün sinelerin künhünü bilir. (Elmalı)

Ela innehüm yesnune sudurehüm liyestahfu minH Allah’tan arındırılmış, yani Allah ile ilişkisi koparılmış bir hayat yaşayanların içinde bulunduğu çıkmazdan bir sahne getirdi gözümüzün önüne bakın. Baksanıza bu tipler diyor Kur’an; onlar, ondan kaçırmak için yüreklerini kat be kat örtüyorlar.

Bu ayeti çevirirken çok düşündüm. Burada anlatılan iki yüzlüler değil, münafık değil bunlar. Çünkü Mekke’deyiz ve bu ayetler Mekkeli. Zaten ayetin devamında da anlatılanların inkarcılar olduğu görülüyor. O zaman yesnune sudurehüm göğüslerini iki büklüm yaparlar, bükerler diyor. Böyle çevirmedim, Yüreklerini Allah’tan kaçırırlar diye çevirdim. Neden; Yüreklerini Allah’tan kaçırmak, yüreklerini Allah’tan sakınmak..! insanın yapabileceği en büyük ahmaklık. Yüreği Allah’tan sakınmak.. düşünebiliyor musunuz.

Allah’tan yüreğini niçin sakınır bir insan, Allah yüreğe ne yapar ki. Tecelli ederse Allah yüreğe ışık verir, iman verir, hidayet verir. Çünkü Mukallib’ul Kulub olan odur, kalpleri evirip çevirir. Onun için sevgili nebi; sebbik kalbî âlâ dinik diyordu. Kalbimi dinin üzerinde sabitle. Yürek Allah’a verilirse Allah o yüreği hiç zayi eder mi. En güzel şekilde donatmaz mı, imanla donatmaz mı. Peki söyler misiniz bir insan yüreğini Allah’tan kaçırmakla aslında ne büyük bir ziyana uğramış oluyor.

Onun için burada söylediği yüreklerini Allah’tan sakınırlar, Allah’tan kaçırırlar. Allah’tan kaçıran kime verecek o yüreği. Eğer bir yürek ki Allah’a ait değilse, Allah’a teslim olmazsa kime teslim olur. Elbette şeytana teslim olur. Vay gele o yüreğin başına. Bir yüreği mahvetmenin adresi değil midir bu, yöntemi değil midir. İşte burada onlar diyor baksanıza, bakın şunlara, görün şunları âlâ uyarısı ile gelmiş. Ondan kaçırmak için yüreklerini kat be kat örtüyorlar.

Belki burada bir nükte daha olabilir, yüreklerinin üzerine – ki buradaki sudur, sadece yürek değil aynı zamanda vicdanı da kaplayan bir şey, vicdanlarının üzerine örtü örterler. Niçin, Vicdanlarının çığlığını duymamak için. Zavallı aşağıda sahibine seslenir; Öldürüyorsun beni, boğuyorsun der. Vicdan fıtratın sesidir. Fıtratın belki kendisidir hatta. Bu manada fıtratın sesini susturmaya çalışır. Susmazsa üzerini örter, kat kat örter. Li vicdanın sesini duyup ta rahatsız olmayayım, yani günah işlerken rahatsız olmayayım, Allahsız bir hayat tasarlarken rahatsız olmayayım. Allah’tan uzaklaşırken rahatsız olmayayım. Kendi kendime ihanet ederken rahatsız olmayayım diye üstünü örter.

Vahiyden tabii ki etkileniyorlardı bu ayetlerin ilk muhatapları olan inkarcılar. Bilinçli bir körlük ve sağırlığı tercih ediyorlardı. Bu surenin 20. ayetinde söylendiği gibi. Bilinçli bir körlük ve sağırlık, yani farkın dalardı onlar. Farkında olarak sağır ve kör davranıyorlardı. Onun içinde işte böyle yüreklerini Allah’tan kaçırmak, vicdanlarının üzerini kat kat örtmek gibi bir cinayet işliyorlardı.

ela hıyne yestağşune siyabehüm ya’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun unutmayın ki onlar kat kat örtülere sarınıp büründüklerinde dahi O, yani Allah, onların gerçeği gizlediklerinde bilir, yalanı açığa vurduklarını da. O ”gerçek ve yalan”, bir açıklama babından bendeniz ifade ediyorum. Yani onların gerçeği gizlediklerini ve yalanı açığa vurduklarını. Gizledikleri gerçektir onların. Nedir o; Fıtrat, hilkat, vicdanın sesi, dışarı vurdukları da yalandır. Batıl yalandır zaten. Yalanın adresidir batıl. Onun için dışarı vurdukları o küfür, o davranış, o Allah’tan kaçış aslında bir yalan. Onlar yalanın çocukları, yalana teslim olmuş, gerçeği yalana tercih etmeyen, ama yalanı gerçeğe tercih eden yalanın evlatları onlar.

inneHU Aliymun BiZatis sudur; Nitekim O göğüslerin en mahrem sırlarını bilendir. Evet, tefsire gerek var mı, O göğüslerin en mahrem sırlarını bilendir. Onun için kendisinden neyi kaçırdıklarını, niçin kaçırdıklarını da çok iyi bilir.

6-) Ve ma min dabbetin fiyl Ardı illâ alAllâhi rizkuha ve ya’lemu müstekarreha ve müstevdeaha* küllün fiy Kitabin mubiyn;

 Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun yaşam gıdası (rızkı) Allâh’a ait olmasın! Bilir onun karar kılacağı hâli de (sonunu) ve geçici olarak yaşamakta olduğunu da… Hepsi apaçık bir BİLGİdir! (A.Hulusi)

6 – Yerde hiç bir debelenen de yoktur ki rızkı Allaha ait olmasın, o onun karar ettiği yeri de bilir, emanet bulunduğu yeri de, hepsi açık bir kitaptadır. (Elmalı)

Ve ma min dabbetin fiyl Ardı illâ alAllâhi rizkuha Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızk açısından Allah’a bağımlı olmasın.

Evet dostlar, açlık ve kıtlık rızkın yetersizliğinden değildir. Yani Keynes doğru söylemiyor. Kapitalistler doğru söylemiyor. Açlık evrensel değildir. Rızk evrenseldir. Fakat insanoğlunun hırsı, aç gözlülüğü ve adil olmayan paylaşımda ısrarı, açlığın ve kıtlığın sebebidir. Varlığa rızk yetesiye iner, fakat insanoğlu hırsından ve aç gözlülüğünden gasp eder ve Allah’ın kendisini sınamak için fazla fazla verdiklerinden diğer insanların,i yoksulların hakkını vermez ve sınavı kaybeder. Varlıkla sınanır ve kaybeder. Varlık onun için bir cehenneme dönüşür. O sebeple; illâ alAllâhi rizkuha ne varsa, hangi canlı varsa rızkı Allah’a aittir. Bu manada Allah rızkı yetesiye vermiştir.

Hani ne diyordu sevgili Nebi; “Eğer sizler kuşlar kadar Allah’a mütevekkil olsaydınız rızkınız, kuşların ağızlarına konduğu gibi gelir ağzınıza konardı.” Ama tabii ki biz insanız ve iradeli varlıklarız.

Ve en leyse lil İnsani illâ ma se’a; (Necm/39) İnsan için ancak çalıştığının, çalışmasının, çabasının karşılığı vardır diyen Kur’an dır.

ve ya’lemu müstekarreha ve müstevdeaha zira o her canlının konup eğleşeceği yeri de, göçüp yerleşeceği yeri de bilir. küllün fiy Kitabin mubiyn; Bütün bunlar belirli bir yasayla kayıt altına alınmıştır. Yani tesadüf yoktur. Var oluş içinde tesadüfe yer yoktur. Varlık nizam ve intizam ile yaratılmıştır. İşte bu ayetin söylediği büyük hakikat bu, ispatı, kader budur. İşte kader tesadüfün zıddıdır. Ölçüsüz yasasız hiçbir şey yoktur. Eşyanın kaderi onun tabi olduğu ilahi yasadır.

Burada hemen biraz önce her canlının konup eğleşeceği, göçüp yerleşeceği yeri bilir ibaresi birkaç şeye tekabül edebilir. Bir başka ayette daha gelir buna benzer bir ibare. İnsanın öncesine ilişkin yani sulbüne ilişkin, kimin sulbünden gelecek ve nerede konup yerleşip rızıklanacak. Ya da akıbetine ilişkin konup eğleşeceği yer yüzünde ne yapacak, nasıl bir hayat yaşayacak ve ondan sonra da akıbeti ne olacak. Sonuçta nereye gidecek, o Allah’ın bilgisi, külli bilgisi içindedir. Mutlak bilgisi içindedir. Fakat bu bilgi kulun iradesini yok sayan bir şey değildir. Kulun iradesi Allah’ın bizzat yarattığı verdiği şeydir. Allah kendi verdiği ihsan ve in’am ına kendisi hürmet eder.

7-) Ve HUvelleziy halekasSemavati vel Arda fiy sitteti eyyamin ve kâne ArşuHU alelMâi li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amela* ve lein kulte inneküm meb’usûne min ba’dil mevti le yekulennelleziyne keferu in hazâ illâ sıhrun mubiyn;

 “HÛ” ki semâlar ve arzı altı aşama sürecinde yaratmıştır (enfüsî mânâda altı bilinç kademesindeki şuuru {semâ} ve bedeni {arzı}); O’nun Arşı (hükümranlığının açığa çıktığı Esmâ mertebesi) Su (evrenin hakikati olan dalga {wave} okyanusundaki İLİM – DATA olarak); (insan için değerlendirirsek: Esmâ’nın işaret ettiği özellikler kişinin şuuru ve bedeni {yüzde 80 SU yapısı – sudaki hafızanın çeşitli dalgalarla programlanması sonucu} üzerinde hükümrandır, anlamı düşünülebilir. A.H.) fevkindedir! Sizin hanginizin davranış olarak daha güzel şeyler açığa çıkaracağınızı belirlemek için… Andolsun ki: “Kesinlikle siz ölümden sonra bâ’s olunacaksınız” desen; hakikat bilgisini inkâr edenler kesinlikle: “Bu apaçık bir sihirdir (olmayanı var göstermek)” derler. (A.Hulusi)

7 – Hem o odur ki Gökleri ve yeri altı günde yarattı, Arşı, su üstünde idi, hanginiz daha güzel amel yapacaksınız diye sizi imtihan meydanına çıkarmak için, böyle iken alimallah, «siz öldükten sonra ba’s olunacaksınız» dersen küfredenler mutlak şöyle derler: «bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değil».(Elmalı)

Ve HUvelleziy halekasSemavati vel Arda fiy sitteti eyyamin ve kâne ArşuHU alelMâi Ve O’dur gökleri ve yeri 6 aşamada yaratan.

6 aşama dedim. 6 gün..! Gün Kur’an da izafidir. Hem de zamana bağlı değildir. Onun için aşamalılığa, daha doğrusu Allah’ın var oluşu yine bir yasaya bağlı olarak yer yüzünü, gökleri, yani mahlukatı bir yasaya, bir nizama bağlı olarak yarattığına delalet eder bu. Evet devam ediyoruz;

fiy sitteti eyyamin ve kâne ArşuHU alelMâi Kudret makamının en büyük tecellisi olan hayatı su üzerine bina eden de o idi.

Aslında bu ibarenin harfiyen çevirisi; O’nun kudret makamı tahtı suyun üzerinde idi. Manasına gelir tam motamot çevirisi. Ama açılımı bu ibarenin mecazi bir ibare olduğunu, eliptik bir ibare olduğunu, çok veciz bir ifade olduğunu biliyoruz. Bunu açtığımızda; ve ce’alna minelMai külle şey’in hayy (Enbiya/30); Biz her bir canlıyı sudan kıldık ayetini hatırlayıveriyoruz. Yani o kudret makamını, o tüm canlı hayatı sudan yarattığını böylesine mecazi ve sıkıştırılmış bir kalıpla ifade buyuruyor bizlere. Canlıların elementer birliğine delalet ediyor bu aslında. Tıpkı; Allah nasıl bir ise yarattığı canlıları da bir elementten var etmiştir. Yani geriye doğru gittikçe kesrette vahdeti bulursunuz. Çokluğun arkasında bir tekliği bulursunuz dercesine.

li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amela Bu çok önemli, peki niçin yarattığını sormaz mısınız, neden yarattığını anladık. Tüm canlıları sudan yarattı, peki neden insanı yarattı derseniz; Bütün bunları hanginizin değer üretmede daha iyi olduğunuzu sınamak için yaptı. Yer yüzünün yaratılış amacı işte bu ayette ifade ediliyor. Yani yer yüzünün yaratılış amacı insandır deniliyor bir üstte. Burada ise insanın yaratılış amacı kendi kendisini en güzel bir biçimde gerçekleştirmektir. İşte onu görüyoruz.

li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amela hanginiz daha güzel bir değer üretecek. Hanginiz kendi var oluşunu en güzel bir biçimde gerçekleştirecek. Neden yaratıldı insan sorusunun cevabı burada.

ve lein kulte inneküm meb’usûne min ba’dil mevti le yekulennelleziyne keferu in hazâ illâ sıhrun mubiyn; şimdi sen kalkıp ta desen ki; Muhakkak siz ölümden sonra yeniden diriltileceksiniz. Küfre saplananlar kesinlikle şu iddiada bulunacaklardır. Yani siz ölümden sonra kesinlikle diriltileceksiniz deyiversen sen ey peygamber, onlar, hemen o kafirler şu iddiada bulunurlar. Ne derler; Hakk İşte bu da açık bir büyüdür, sihirdir. Daha doğrusu buradaki, belki bu bağlamda kullanıldığı yeri dikkate alarak söyleyecek olursak, illüzyondur veya numaradır diye çevirmek çok daha doğrudur. İşte bu da yeni bir numara derler.

Neden, ne alakası var sihirle ölümden sonra dirilmenin. Ölümden sonra diriliş bir gözbağcılık mı. Yok bir numara olarak niçin değerlendiriliyor, söz oyunu zannediyorlar. Ölümden sonra diriliş haberi vermesini, Resulallah’ın, yani bize numara çekiyor, aslında yok öyle bir şey Haşa tabii ama bizi olmayan bir şeyle korkutmaya çalışıyor. Müfessir Razi’nin sihre verdiği anlamlardan biri de batıl, aslı olmayan şey demektir. İşte onun için böyle bir itirazda bulunuyorlar.

😎 Ve lein ahharna anhümül azâbe ila ümmetin ma’dudetin le yekulünne ma yahbisüh* ela yevme ye’tiyhim leyse masrufen anhüm ve haka Bihim ma kânu Bihi yestehziun;

 Andolsun ki, eğer azabı onlardan belirli bir süre ertelesek; kesinlikle: “Onu tutan nedir?” derler… Kesin olarak bilin ki! Onlara geldiği gün, onlardan geri çevrilecek değildir! Alay etmekte oldukları şey her yönden onları kuşatmıştır. (A.Hulusi)

8 – Ve eğer ilerideki sayılı bir müddete kadar kendilerinden azâbı tehir edersek o vakit da mutlak şöyle derler: onu ne men ediyor? O, onlara geleceği gün kendilerinden çevrilecek değildir, ve o istihzâ ettikleri şey, kendilerini sarmış bulunacaktır. (Elmalı)

Ve lein ahharna anhümül azâbe ila ümmetin ma’dudetin le yekulünne ma yahbisüh ve eğer onların cezasını sayılı bir süreye ertelesek hemen şöyle derler. “Onu tutan mı var.” Bakınız, isyana bakınız.

Buradaki ila ümmetin ma’dude ümmet süre zaman manasına gelir Kur’an da. Başka ayetlerde de bu anlamda kullanılır. Eğer buradaki süreden kasıt bedir savaşı ise, bedir savaşına ilişkin bir atıf ise o zaman ila ümmetin ma’dude yi şöyle de çevirebiliriz, hem de hakiki anlamıyla çeviririz bilinen ümmet manasıyla. Yani belirlenmiş bir topluluk diye çevirebiliriz. Yani eğer onların cezasını belirlenmiş bir topuluğa ertelesek diye çevirebiliriz. Ama ahiret olarak alırsak sayılı bir süreye yani ahirete ertelesek hemen; O’nu tutan mı var derler.

ela yevme ye’tiyhim leyse masrufen anhüm ahiret olarak çevirmek demek daha uygun olacak bakın o gün geldiğinde O’nu onlardan savuşturacak hiçbir güç olmayacak.

ve haka Bihim ma kânu Bihi yestehziun; Dahası alaya aldıkları gerçek onları çepeçevre kuşatacak.

9-) Ve lein ezâknel İnsane minna rahmeten sümme neza’naha minh* innehu leyeusün kefur;

 Andolsun ki, eğer insana bizden bir rahmet tattırsak da sonra onu ondan çekip alsak, muhakkak ki o çok umutsuzluğa düşer ve çok nankör olur. (A.Hulusi)

9 – Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır sonra da onu ondan alıverirsek şüphesiz ki o çok me’yustur, nankördür. (Elmalı)

Ve lein ezâknel İnsane minna rahmeten sümme neza’naha minh* innehu leyeusün kefur; İnsan ilahi tasnife tabi tutuluyor ve insan psikolojisi nasıl ortaya seriliyor bakınız.

Ne ki; Eğer insanoğluna katımızdan bir rahmet tattırır, daha sonra da o rahmeti ondan çekip alırsak derhal o derin bir umutsuzluğa, dehşet bir nankörlüğe saplanır. Aslında bu sadece Mekkelilerle ilgili bir hakikat değil, ama birinci muhatabı olan onlar olduğu için, onlar içinde bulundukları maddi refahı kendi dinlerinin haklılığına sapmalarına gerekçe olarak gösteriyorlardı. Biz eğer haklı olmasak Allah bize bu nimeti vermezdi diyorlardı. Onun için şimdi yavaş yavaş onlara ellerindeki nimetin alınacağı hatırlatılıyor. Ama bu sadece Mekke ile sınırlı bir tefsir yapılamayacak kadar büyük ve tüm zamanlarda geçerli insani bir hakikat. İkinci bir tavır yine;

10-) Ve lein ezâknahu na’mae ba’de darrae messethü le yekulenne zehebes seyyiatü anniy* innehu leferihun fehur;

 Şayet yaşadığı bir sıkıntıdan sonra ona nimet tattırsak, elbette: “(Kendi aklımla) kötülüklerden kurtuldum” der… Muhakkak ki o, sevinçli ve kendiyle övünendir! (A.Hulusi)

10 – Ve şâyet ona dokunan bir zaruretten sonra bir saadet tattırıverirsek, her halde benden bütün seyyiat gitti der ve şüphesiz sevinir öğünür. (Elmalı)

Ve lein ezâknahu na’mae ba’de darrae messethü le yekulenne zehebes seyyiatü anniy* innehu leferihun fehur; Yok eğer yukarıdakinin zıddına, yok eğer kendisine dokunan bir sıkıntı ve darlığın ardından ona esenlik ve bolluk tattırsak; Şimdi yukarıda bolluktan sonra darlıkla sınasak diyordu, burada da darlıktan sonra bollukla, vererek sınasak hemen der ki; Kötülük benden uzaklaştı.

Bakınız bu çok önemli. zehebes seyyiatü anniy burada uzaklaşan özne kendisidir. Kötülüğün kendisi. Yani kötülük müstakil bir, sanki akla sahip, varlığa sahip uzaklaştı; “Kötülük veren güçler” benden uzaklaştı ve bir anda şımarıkça bir sevinç, küstahça bir övünce kapılır diyor.

Söylenmek istenen nedir dostlar burada, çok açık. Allah’tan bağımsız bir hayat tasarımı eleştiriliyor burada. Allah’tan bağımsız hayat tasavvurunda; kazançta, kayıpta Allah ile irtibatlı değil. Yani insan kazandığında da, kaybettiğinde de bunun Allah ile bağlantısını görmüyor, görmezden geliyor. İnsan – Allah ilişkilerinden bağımsız değerlendiriliyor. Geliri ya da gideri. Kazancı ya da kaybı. Varlıkla sınanmayı ya da yoklukla sınanmayı İnsan Allah ilişkilerinden bağımsız değerlendiriyor.

zehebes seyyiatü anniy Benden kötülük uzaklaştı, adeta yani uğursuzluk gitti dercesine Allah’ı işe katmadan, kendisinin Allah ile olan ilişkisinin bozuk olduğunu kapatırcasına. Bakınız bu bir uyanıklık. Oysa ki insan – Allah ilişkisi eğer sağlam olsa, kavi olsa, insanın rabbiyle olan ilişkisi güzel olsa aldığını da, verdiğini de kazancını da kaybını da Allah’la ilişkisi bağlamında değerlendirir ve öğüt alır, ibret alır ve rabbi ile ilişkisini gözden geçirmesine vesile olur. O zaman kazandığında iki kez kazanç olur, kaybettiğinde bir kez kazanç olur. Yine kazanır. Kaybederken de kazanır, rabbi ile ilişkisini istikamet açısını düzeltir.

11-) İllelleziyne saberu ve amilus salihat* ülaike lehüm mağfiretün ve ecrun kebiyr;

 Sabreden ve yararlı çalışmalar yapanlar bunun dışındadır. İşte onlara bağışlanma ve büyük mükâfat vardır. (A.Hulusi)

11 – Ancak her iki halde sabredip Salih Salih ameller işleyenler başka, işte onlar için bir mağrifet ve büyük bir ecir var. (Elmalı)

İllelleziyne saberu ve amilus salihat ancak sabreden, iyi ve yararlı değer üreten kimseler “bu tavrı takınmazlar.” Bu ibareyi ben ekliyorum, böyle yapmazlar. ülaike lehüm mağfiretün ve ecrun kebiyr; İşte onlar için ilahi bir bağış ve muhteşem bir karşılık vardır. Onları cennet beklemektedir. Dünyada da huzur beklemektedir.

12-) Felealleke tarikün ba’da ma yuha ileyke ve daikun Bihi sadruke en yekulu levla ünzile aleyhi kenzün ev cae meahu melek* innema ente neziyr* vAllâhu alâ külli şey’in Vekiyl;

 (Rasûlüm!) Belki de sen, “O’na bir hazine inzâl edilseydi yahut beraberinde bir melek gelseydi ya” demelerinden (akılla değerlendirilen yerine gözle değerlendirilen mucize istemelerinden ötürü), için daralıp, sana vahyolunanın bazısını bildirmeyi terkedecek misin? Sen ancak bir uyarıcısın! Allâh her şeye Vekiyl’dir. (A.Hulusi)

12 – Şimdi ihtimal ki sen «ona bir hazine indirilse ya veya beraberindeki bir Melek gelse ya» diyorlar diye göğüsün daralarak sana vahyolunanın bazısını bu sebeple terk edecek olursun, fakat sen sırf bir nezîrsin’ Allah ise, her şey’e karşı vekîl. (Elmalı)

Felealleke tarikün ba’da ma yuha ileyke ve daikun Bihi sadruke en yekulu levla ünzile aleyhi kenzün ev cae meahu melek

Bölemedim, ancak uzun bir tercüme yapmak zorunda kalacağım; Şöyle ki, belki de onların onun üzerine bir hazine indirilmeli değil miydi. Ya da onunla birlikte bir de melek gelseydi ya. Demekle senden beklentileri –Felealleke yi işte tam da buraya yerleştiriyoruz- senden beklentileri, göğsün bu yüzden daralsın da sana bildirilen kimi vahiyleri kulak ardı edesin diyedir. Yani onlar senden mucize istiyorlar, şöyle bir süreç gelişsin istiyorlar;

Senden mucize isteyince, yani bir melek gelsin yanında ya da gökten hazine insin. Senin elinde olmadığı için mucize göstermekte için sıkılsın istiyorlar. Ve dahası, asıl istedikleri bazı vahiyleri kulak ardı etmen, mesela onları eleştiren, taptıkları tanrıları eleştiren, hayatlarını eleştiren vahiyleri kulak ardı edesin, çok fazla üzerinde durmayasın istiyorlar. Bakınız, beklenti bu. Böylesine kurnazlık için mucize istiyorlar.

Peki, peygamberin içi neden sıkılıyor, vahiy gösteremediğinden dolayı olabilir, ama hayır. Benim kanaatim bu değil. Bağlam içinde ve Kur’an ın tamamı siyerle birlikte peygamber hayatıyla birlikte düşünüldüğünde Resulallah’ın çok özel bir hassasiyeti var. İlerde gelecek kıssaları da burada düşünmek lazım. Mucize isteyen tüm kavimlerin hikayesi Kur’an da anlatılıyor.

Süreç şöyle gelişiyor; Önce mucize istiyorlar. Mucize geliyor, geldiği halde iman etmiyorlar. Mucize gelir de iman etmezlerse bunun yasası belli. Söz kesiliyor, defter dürülüyor, infaza kalıyor iş. Ceza artık imzalanmış oluyor. Onun için peygamberin içinin daralması işte bundandı. İçinde bulunduğu bu toplumun başına da geçmişte olduğu gibi geri dönülmez bir bela gelmesin istiyordu. İşte onun içi, onun için daralıyordu.

innema ente neziyr* vAllâhu alâ külli şey’in Vekiyl; Şu bir gerçek ki sen sadece bir uyarıcısın, Allah ise her bir şeyi en iyi koruyup gözetendir. Vekil değilsin, neziyrsin. Allah adına taahhüt altına girmeyip görevini yap denmek isteniyor. Mucizeyi karşılamamanın Resulallah’ı köşeye sıkıştırmak anlamına geldiği açık. Fakat sen mucize taahhüt edemezsin ki deniliyor. Sen işine bak, vazifeni yap, gerisini Allah’a bırak.

13-) Em yekulunefterah* kul fe’tu Bi aşri süverin mislihi müftereyatin ved’u menisteta’tüm min dunillâhi in küntüm sadikıyn;

 Yoksa “Onu (Muhammed a.s.) uydurdu” mu diyorlar… De ki: “(Eğer beşer uydurması diyorsanız) hadi siz de onun benzeri on sûre getirin… Allâh isminin işaret ettiği anlamla hiç ilgisi olmayan (tanrılarınızdan) elinizin erdiği kim varsa, (onu da yardıma) çağırın… Eğer sözünüzde sadıklar iseniz (yapın bunu).” (A.Hulusi)

13 – Yoksa, onu kendi uydurdu mu diyorlar? Öyle ise de; haydin onun gibi uydurma on sûre getirin, Allah dan başka gücünüzün yettiğini de çağırın, eğer doğru söylüyorsanız bunu yaparsınız. (Elmalı)

Em yekulunefterah yoksa onu, o uydurdu mu diyorlar, kul fe’tu Bi aşri süverin mislihi müftereyatin ved’u menisteta’tüm min dunillâhi in küntüm sadikıyn; De ki; Eğer doğru sözlü kimselerseniz haydi, Allah dışında gücünüzün yettiğini, elinizin erdiği herkesi yardıma çağırın, siz de onun seviyesinde uydurulmuş 10 sure getirinde görelim bakalım.

Yunus/38. ayette mutlak olarak herhangi bir sure getirin meydan okuması var. Burada 10 sure getirin diyor. Buradaki ile oradaki arasındaki farkı El Menar tefsiri sahibi şöyle açıklıyor. Burada kıssalara benzer dediği için 10 ayrı kıssa getirin. Burada bir çık kıssa anlatılıyor, ama orada mutlak olarak bir sure, yani burada ki sureyi pasaj olarak ta anlayabiliriz bu meyanda. Bakara/23. ayette ise;

Ve in küntüm fiy raybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû Bisûretin min mislihi.. (Bakara/23) diyordu.

Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşkuda iseniz, hadi bakalım onun benzeri bir sure siz getirin, belli bir sure değil, herhangi bir sure. Yani Kur’an bu meydan okumayı sürekli yapıyor müşriklere. Açılımı şu bunun; Eğer böyle bir metin Muhammed’in eli ile yazıldığını düşünüyorsanız, sizin içinizde ondan daha iyi belagati olanlar, ondan daha iyi Arapçası olanlar, hatta okuma yazması olanlar, ömrü boyunca şairliğiyle tanınanlar var. Ondan bir tek şiir sadır olmadı. Entelektüel bir metin ya da hitabını duydunuz mu daha önce, yok. Haydi buyurun siz de yapın diye meydan okuyor Kur’an.

14-) Fe illem yesteciybu leküm fa’lemu ennema ünzile Bi ılmillâhi ve en lâ ilâhe illâ HU* fehel entüm müslimun;

 Eğer size cevap vermediler ise, (şunu) iyi bilin: O yalnızca Allâh ilmi olarak inzâl olunmuştur! Tanrı yoktur; sadece “HÛ”! Artık teslim olacak mısınız? (A.Hulusi)

14 – Yok eğer bunun üzerine size cevap veremedilerse artık bilin ki o ancak Allahın ilmiyle indirilmiştir ve ondan başka ilâh yoktur, nasıl artık teslim ediyor Müslüman oluyorsunuz değil mi? (Elmalı)

Fe illem yesteciybu leküm fa’lemu ennema ünzile Bi ılmillâhi ve en lâ ilâhe illâ HU Fakat eğer onlar sizin çağrınıza cevap vermezlerse o zaman bilin ki Kur’an vahyi, yalnızca Allah’ın ilmi ile indirilmiştir ve ondan başkada ilah yoktur. fehel entüm müslimun; şimdi siz artık O’na kayıtsız şartsız teslim olacak mısınız. Bu hakikat ortada iken, yapamayacağınız ortaya çıkınca, bu iddianızda ki asılsızlık ortaya çıkınca dürüst davranacak mısınız. Eğer kaybederseniz Allah’a teslim olacak mısınız..! Tabii ki olmadılar.

15-) Men kâne yüriydül hayated dünya ve ziyneteha nüveffi ileyhim a’malehüm fiyha ve hüm fiyha lâ yübhasun;

 Km dünya hayatını ve onun süslü değerlerini irade ederse, yaptıklarının karşılığını tümüyle orada veririz… Onların dünyadaki karşılığı hiç eksiltilmez (dünya için yaşayan karşılığını dünyada alır ve biter). (A.Hulusi)

15 – Her kim Dünya hayatı ve ziynetini murad ederse biz, onlara amellerini Dünyada tamamen öderiz, ve bu babda kendilerine densizlik yapılmaz. (Elmalı)

Men kâne yüriydül hayated dünya ve ziyneteha nüveffi ileyhim a’malehüm fiyha ve hüm fiyha lâ yübhasun; Neden olmadılar derseniz cevabı da burada. Çok daha temelde farklı bir bağları vardı. Yani değerler alabora olmuştu, alt üst olmuştu. Küçük olanı büyük, büyük olanı küçük, değersiz olanı değerli, değerli olanı değersiz görüyorlardı işte şu ayette ifade buyrulduğu gibi;

Her kim dünya hayatını ve onun güzelliklerini isterse orada yaptıklarının karşılığını tastamam veririz. Üstelik onlar orada niyet ve amaçlarına bakılarak değerlendirmeye tabi tutulmazlar. ve hüm fiyha lâ yübhasun işte budur yani. lâ yübhasun değerleri düşürülmez anlamına gelir kelime olarak. Açılımı; Eğer niyet ve amaçlarına göre eylemlerine fiyat biçilecek olsaydı beş para etmezdi. Dünyada da hiçbir şey alamazlardı. Fakat dünyada niyet ve amaçlarına göre değil, yaptığına göre bakılır. Ama ahirette asıl niyetlere bakılacağı için, evet için, o zaman devam etmemiz lazım;

16-) Ülaikelleziyne leyse lehüm fiyl ahireti illen nar* ve habita ma saneu fiyha ve bâtılun ma kânu ya’melun;

 İşte onlar öyle kimselerdir ki sonsuz gelecekte kendileri için ateşten başka bir şey yoktur… Yapıp ürettikleri şeyler orada getiri sağlamaz. Yapmakta oldukları şey boştur. (A.Hulusi)

16 – Fakat onlar Âhirette öyle olurlar ki kendilerine ateşten başka bir şey yoktur ve orada işledikleri bütün iyilikler heder olmuştur ve bütün yaptıkları boştur. (Elmalı)

Ülaikelleziyne leyse lehüm fiyl ahireti illen nar fakat işte bu kimselerin payına ahiretten düşen yalnızca ateştir. Neden;Çünkü artık niyetlerde hesaba katılmıştır, amaçlar da hesaba katılmıştır. Ahiret; eylemlerin niyet amaç ve tasavvurları da dikkate alınarak değerlendirildiği bir yerdir de onun için.

ve habita ma saneu fiyha ve bâtılun ma kânu ya’melun; zira onların orada yaptıkları yatırım, burada işe yaramayacaktır. İbadet adına yapa geldikleri ise zaten batıldır. Yani buradaki ibadet adına bir ilave açıklamadır; Dünyada ibadet adına ne yapmışlarsa batıl, hurafe olarak yaptılar. Onun için ahirette; “biz dünyada ibadette yapmıştık, hani nerde.” Diyemezler. O da batıl için yapılmış olduğundan batıl aslında yok demektir. Yok ama var gibi duran, mış gibi duran demektir.

17-) Efemen kâne alâ beyyinetin min Rabbihi ve yetluhu şahidün minhu ve min kablihi Kitabu Musa imamen ve rahmeh* ülaike yu’minune Bihi* ve men yekfür Bihi minel ahzabi fennaru mev’ıduh* fela tekü fiy miryetin minhu innehül Hakku min Rabbike ve lâkinne ekseren Nasi lâ yu’minun;

 Böyleleri, Rabbinden bir açık kanıt üzere yaşayan kimse gibi midir? O’ndan bir şahit (Kur’ân) onu takip eder; (üstelik) Ondan önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın Kitabı da (ondakileri tasdikler)… İşte onlar O’na hak olarak iman ederler… Sakın şunlardan olma: Kim O’nu inkâr ederse, onun vadedilmiş yeri Nâr’dır… Ondan bir kuşku içinde olma… Muhakkak ki Rabbinden Hakk’tır O! Fakat insanların çoğunluğu iman etmezler. (A.Hulusi)

17 – Ya onlara benzer mi? artık o kim rabbinden bir beyyine üzerinde bulunmuş hem bunu ondan bir şahit takıp ediyor hem de önünden bir imam ve rahmet olarak Musâ’nın kitabı var, işte bunlar ona iman ederler, hiziplerden her kim de ona küfrederse artık ateş onun mev’ıdidir, sakın bunda şüpheye düşme, çünkü bu haktır rabbindendir ve lâkin nâsın ekserisi imana gelmezler. (Elmalı)

Efemen kâne alâ beyyinetin min Rabbih şu halde hiç yukarıdaki türden kimseler, rabbinden gelen hakikatin apaçık belgesine dayanan kimse ile eş değer olabilir mi? Yani El Hakk’tan bağımsız hakikat olmaz demeye getiriyor bu ibare.

Burada rabbe, eğer bir insan hakikati arıyorsa Allah’a yönelecek. Delilini Allah’tan alan, hayatını Allah’a doğru ayarlayan ve varlığını Allah’tan bağımsız anlamlandırmayan bir insanla, Allah ile alakası kurulmamış bir hayata zimmetlenen bir olur mu diyor. Yukarıdaki tüm eylem farklılıklarının temelinde bu tasavvur yatıyor. Allah’tan bağımsız bir mutluluk tasavvuru. Adam öyle bir mutluluk tasarlıyor ki, Allah’tan bağımsız olsun. Bu mümkün mü diyor.

ve yetluhu şahidün minhu ve min kablihi Kitabu Musa imamen ve rahmeh şimdilerde O’nun katından bir şahidin duyurduğu belgeyi, daha önce de bir önder, bir rahmet olarak Musa’nın kitabı temsil ediyordu. Burada söylenen, Yani Yetluhu, Cebrail okuyordu anlamına, vahyin sürekliliğidir. Yani bu vahiyde Musa’nın vahyinin geldiği yerden gelmiştir, kaynağı birdir, tüm vahitlerin kaynağı aynıdır. Çünkü hakikat tektir demeye getiriyor.

ülaike yu’minune Bih işte ancak hakikatin birliğini fark eden o kimseler bu vahye inanırlar. ve men yekfür Bihi minel ahzabi fennaru mev’ıduh örgütlü grup mensuplarından, -ahzab’ı grup diye çevirmek daha uygun olacak- Örgütlü grup mensuplarından, belki din mensuplarından da olabilir, örgütlü din mensuplarından her kim bu hakikati inkar ederse iyi bilsin ki onun son durağı ateştir. Evet, şimdi şu ne olacak, bu ne olacak, Hıristiyan ne olacak, Yahudi ne olacak diye sormanın gereği var mı, işte cevabı veriyor.

fela tekü fiy miryetin minhu innehül Hakku min Rabbike ve lâkinne ekseren Nasi lâ yu’minun; Sen, kim; ey Muhammed diye ibare koyan mealler doğru söylemezler, ey bu vahyin muhatabı olan insan herkestir. Sen ey bu vahyin muhatabı olan insan sakın ola onun kaynağından kuşkuya düşeyim deme. İyi bil ki o, rabbinden gelen hakikatin ta kendisidir ve fakat insanların çoğu henüz bu gerçeğe inanmıyorlar.

18-) Ve men azlemü mimmeniftera alAllâhi keziba* ülaike yu’radune alâ Rabbihim ve yekulül eşhadü haülailleziyne kezebu alâ Rabbihim* ela lâ’netullahi alez zâlimiyn;

 Allâh hakkında yalan konuşarak iftira atandan daha zâlim kimdir? Onlar Rablerine arzolunurlar! Şahitler de: “İşte bunlar Rableri üzerine yalan söyleyenlerdir” der… Dikkat edin, Allâh lâneti zâlimler üzerinedir (nefsine zulmederek hakikatindeki kuvvelerden uzak düşmüşlük). (A.Hulusi)

18 – Hem bir yalanı Allaha iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar rablerine arz olunacaklar, şahitler de şöyle diyecekler: tâ şunlar rablerine karşı yalan söyleyenler, haberiniz olsun Allahın lâneti zalimler üstüne. (Elmalı)

Ve men azlemü mimmeniftera alAllâhi keziba imdi, kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi, evet soru açık, cevabı da açık. ülaike yu’radune alâ Rabbihim işte onlar hesap vermek üzere rablerinin huzuruna çıkarılacaklar diyor Kur’an. Kesinlikle Allah’a hesap verecekler.

ve yekulül eşhadü haülailleziyne kezebu alâ Rabbihim şahitler ise işte rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır diye Allah’a onların aleyhinde şahitlik yapacak. Kim bu şahitler; eşhad İbn Abbas’a göre peygamberler diyor İbn. Abbas ki Kur’an da bunu doğruluyor aslında.

Ve yevme neb’asü min külli ümmetin şehiyde.. (Nahl/84)

 O gün, İnsanları dirilttiğimiz gün her ümmetin bir şehidi, şahidi olur. Allah huzurunda kendi getirdikleri sadık habere ilahi vahye, sadakat gösterenleri ya da göstermeyenleri teker teker Allah’a söylerler.

ela lâ’netullahi alez zâlimiyn; unutmayın Allah zalimleri rahmetinden tamamen dışlamıştır. Burada lanet, yabancılaşmadır. Allah’a yabancılaşanı Allah’ta kendisinden uzak tutar demektir.

19-) Elleziyne yesuddune an sebiylillâhi ve yebğuneha ‘ıveca* ve hüm Bil ahireti hüm kâfirun;

 Onlar ki, Allâh yolundan alıkoyarlar ve onu (doğru yolu) eğriltmek isterler… Onlar, (işte) onlar geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerini de inkâr edenlerdir (A.Hulusi)!

19 – Onlar ki Allah yolundan men ederler ve onu eğriltmek isterler, hem de Âhireti onlar münkirdirler. (Elmalı)

Elleziyne yesuddune an sebiylillâhi ve yebğuneha ‘ıveca o zalimler ki insanları Allah’ın yolundan çevirirler ve O’nu çapraşık ve dolambaçlı göstermeye çabalarlar. Allah’ın dümdüz yolunu çapraşık gösteren herkes bu ayetin muhatabıdır. ve hüm Bil ahireti hüm kâfirun; Çünkü onlar ahirete inanmazlar.

İşte can alıcı noktası burası. İnsanların tüm olumsuz davranışlarının temelinde ahiret inancının yokluğu ya da zayıflığı yatar diyor. Çünkü hesap vereceğine inanmayan kimse hesapsız davranır.

20-) Ülaike lem yekûnu mu’ciziyne fiyl Ardı ve ma kâne lehüm min dûnillâhi min evliyâ’* yudaafü lehümül azâb* ma kânu yestetıy’unes sem’a ve ma kânu yubsırun;

Onlar arzda âciz bırakıcılar olmadılar (Sünnetulah’ı geçersiz kılamazlar; herkes yaptığının sonucunu kesinlikle yaşayacaktır)… Onların Allâh dûnunda velîleri de yoktur… Onlara azap kat kat olur… (Zira onlar) algılayamadılar ve basîretleriyle değerlendiremediler. (A.Hulusi)

20 – Bunlar Arzda âciz bırakacak değillerdir, kendilerini Allah dan kurtaracak bir hâmileri de yoktur, onlara azâb katlanacaktır, hem işitmeğe tahammül edemiyorlardı hem de görmüyorlardı. (Elmalı)

Ülaike lem yekûnu mu’ciziyne fiyl Ard Bu tipler yeryüzünde Allah’ın cezasından yakalarını asla sıyıramazlar. Ya da alternatif bir anlamı şöyle olabilir; Dünyada yaptıkları yanlarına kalsa da ahirette hesabını atlatamazlar, ahireti atlatamazlar, ahiret cezasını atlatamazlar.

ve ma kâne lehüm min dûnillâhi min evliyâ Allah dışında onlara yardım eden bir evliya da olmayacaktır. yudaafü lehümül azâb onların azabı katlandıkça katlanacaktır. ma kânu yestetıy’unes sem’a ve ma kânu yubsırun; neden onların azabı katlandıkça katlanacak, değil mi ki onlar hakikati işitmeye tahammül edemiyorlardı yeryüzünde, dünyada, hayatta iken ve gerçeği görmemekte direniyorlardı. Aslında körlüğün kendisi de bir azap değil midir. Yürek sağırlığının kendisi bir felaket değil midir dostlar. Hakikati duymamak, dünyada verilmiş bir bela, bir azap değil midir.

21-) Ülaikelleziyne hasiru enfüsehüm ve dalle anhüm ma kânu yefterun;

 İşte bunlar nefslerini hüsrana uğratanlardır! Uydurmakta oldukları şeyler de (varsandıkları tanrılar) onlardan kaybolup gitti. (A.Hulusi)

21 – İşte bunlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir ve o iftira ettikleri uydurmaları hep kendilerinden gaip olup gitmişlerdir. (Elmalı)

Ülaikelleziyne hasiru enfüsehüm bu tipler, kendilerine yazık eden kimselerdir. ve dalle anhüm ma kânu yefterun; ve uydurdukları kuruntu ürünü aracılar kendilerini yüzüstü bırakmışlardır. İnsanın ruhsal gücünü ve enerjisini boşaltan her tür yarı ilah, her tür kuruntu, her tür evham, vehim. Kendisine güç atfettiği ne varsa, uğur ya da uğursuzluk atfettiği ne varsa hepsi. Neden; Çünkü bunlar zaten birer yalandır. İnsanın ruhi gücünü boşaltır bunlar ve orada da bunların hiç birisi ortaya çıkmayacaktır. Çünkü onlar zaten o güce sahip değillerdi. Siz onlarda o gücü vehmettiniz. Yoktu ki.

22-) Lâ cerame ennehüm fiyl ahireti hümül ahserun;

 Gerçek şu ki onlar sonsuz gelecek sürecinde en fazla hüsrana uğrayanlar olacaklardır. (A.Hulusi)

22 – Şüphe yok bunlar Âhirette en ziyade hüsran çekenlerdir. (Elmalı)

Lâ cerame ennehüm fiyl ahireti hümül ahserun; Dünyada bütün bunlar olacaksa hiç kuşku yok ki onlar ahirette daha beter ziyana uğrayacaklar diyor. Ahirette daha acı azap görecekler.

23-) İnnelleziyne amenû ve amilus salihati ve ahbetu ila Rabbihim, ülaike ashabül cenneti, hüm fiyha halidun;

 Muhakkak ki iman edip imanın gereği fiilleri ortaya koyanlar ve Rablerine huşû ve itaat hâlinde olanlar var ya, işte onlar cennet ehlidir! Onlar orada ebedî kalıcılardır. (A.Hulusi)

23 – Fakat iman edip Salih Salih ameller yapanlar ve Mevlâlarına edep ve itminan ile itaatkâr olanlar işte bunlar ashabı Cennet hep orada muhalledirler. (Elmalı)

İnnelleziyne amenû ve amilus salihati ve ahbetu ila Rabbihim, ülaike ashabül cenneh ne var ki iman edenler, iyi ve yararlı değer üretenler ve rablerine gönülden boyun eğenler, cennet ehli olanlar işte bunlardır. Rablerine gönülden boyun eğerler. hüm fiyha halidun;  Bunlar orada ebedi kalacaklardır.

24-) Meselül feriykayni kel a’ma vel esammi vel basıyri ves semiy’i, hel yesteviyani mesela* efela tezekkerun;

 Bu iki grubun misali, kör ve sağır ile gören ve algılayan farkına benzer! Misaldeki bu ikisi eşit olur mu? Hâlâ tezekkür etmiyor musunuz? (A.Hulusi)

24 – Bu iki fırkanın meseli kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir, hiç bunlar müsavi olurlar mı? Artık düşünmez misiniz? (Elmalı)

Meselül feriykayni kel a’ma vel esammi vel basıyri ves semiy’i bu iki kesim insanın örneği, kör ve sağır biri ile, gören ve işiten birinin arasındaki fark gibi değil midir. Gören ve işiten kimseyle, kör ve sağır nasıl bir olur. İşte yukarıdaki iki tip insan, iki tip tasavvur, iki tip hayat buna benzer diyor. hel yesteviyani mesela* efela tezekkerun; konum olarak hiç bu ikisi aynı düzeyde olabilir mi. Hala, efela tezekkerun hala ibret almayacak mısınız. Hiç var oluşunu Allah’la anlamlandırmış olanlarla var oluşunu Allahsız anlamlandırmaya çalışan bir olur mu. Hiç Allah’tan bağımsız tasavvur bir olabilir mi. Bu iki hayat bir olmazsa iki hayatın sonucu olan ahiret ve akıbet neden bir olsun.

Biz kurtuluş ve mutluluk ile sonlanan bir ahiret ve akıbet niyaz ediyoruz rabbimizden.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 18 Kasım 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: