RSS

İslamoğlu Tef. Ders. HÛD SURESİ (091-123)(74)

09 Ara

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym.


Sevgili Kur’an dostları geçe4n dersimizde Şu’ayb peygamberin kavmine olan tebliğini anlatan ayetlerin tam ortasında kalmıştık. Rabbimizin Vedûd, isim sıfatıyla dersimize son vermiştik. Seven ve sevilen Allah’ın. Ve demiştik ki; Allah sizi sevsin, Allah sizi sevdirsin, Allah sizi sevindirsin cennetiyle.

Şimdi Hud suresinin 91. ayeti ile Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

91-) Kalu ya Şu’aybü ma nefkahu kesiyren mimma tekulü ve inna lenerake fiyna daıyfa* ve levla rahtuke le racemnake, ve ma ente aleyna Bi aziyz;

Dediler ki: “Yâ Şuayb… Biz senin dediklerinden birçoğunu anlamıyoruz! İşin doğrusu seni içimizde zayıf konumda görüyoruz… Eğer arkanda saydığımız aşiretin olmasaydı, kesinlikle seni taşlayarak öldürürdük! Sen bize galebe çalacak durumda değilsin.” (A.Hulusi)

91 – Ya Şuayb! dediler: biz senin dediklerinin çoğunu iyi anlamıyoruz ve her halde biz seni içimizde pek zayıf buluyoruz, eğer taallûkatından beş on kişi olmasa idi mutlak seni recm ederdik, senin bize karşı hiç bir ehemmiyetin yok. (Elmalı)

Kalu ya Şu’aybü ma nefkahu kesiyren mimma tekul Ey Şu’ayb dediler, senin söylediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz. ve inna lenerake fiyna daıyfa üstelik biz aramızdaki konumunun ne kadar zayıf olduğunun da farkındayız. Yani seni zayıf görüyoruz, güçsüz görüyoruz. Eğer istesek seni tepeleriz demeye getiriyorlar. Devam ediyorlar;

ve levla rahtuke le racemnak Bu çok daha ilginç, eğer diyorlar Şu’ayb peygambere isyankar kavmi. Ailenden hatırını saydıklarımız olmasaydı, seni öldüresiye taşa tutardık. ve ma ente aleyna Bi aziyz; zira sen hiçte bizden güçlü ve üstün değilsin.

İşte zorbalık, işte güçlünün haklı olduğunu sandığı, haklınınsa gücü olmayınca onun üzerinde güçlülerin zorbalığa giriştiği bir manzara. Fikre karşı güç. Düşünce ve inanca karşı tehdit, yıldırma ve kuvvet, şiddet kullanma. Burada onu görüyoruz. Yani güçlüyüz, o halde haklıyız mantığını. Onun için bir peygambere karşı, bir peygamberin diriltici mesajına karşı, o peygamberin mesajından rahatsız olanların şiddet kullanma tehdidi. Peki o sevgili peygamber bu tehdidi nasıl karşılıyor, İşte;

92-) Kale ya kavmi erahtıy e’azzu aleyküm minAllâh* vettehaztümuhu veraeküm zıhriyya* inne Rabbiy Bi ma ta’melune Muhıyt;

(Şuayb) dedi ki: “Ey halkım… Aşiretim size Allâh’tan daha mı güçlü ve karşı konulmaz? Ki O’nu arkanıza atıp unutulan edindiniz… Muhakkak ki Rabbim yapmakta olduklarınızı Muhiyt’tir (ihâta etmektedir).” (A.Hulusi)

92 – Ey kavmim! Dedi: benim taallûkatım size Allah dan daha mı azîz ki onu arkanıza atıp unuttunuz, haberiniz olsun ki rabbim bütün amellerinizi muhittir. (Elmalı)

Kale Şöyle cevap verdi Şu’ayb; ya kavmi erahtıy e’azzu aleyküm minAllâh* vettehaztümuhu veraeküm zıhriyya Ey kavmim dedi. Sizin nezdiniz de ailemin (hatırı) Allah’ın hatırından daha mı üstün ki O’nu arkaya atacak veya O’nu, Allah’ın hatırını arkaya atacak biri gibi telakki ediyorsunuz.

Evet, hatırı arkaya atılacak biri gibi telakki ediyorsunuz. Ne aziym çelişki, ne dehşet mantık. Aileni sayıyoruz, eğer saymasak seni öldüresiye taşlardık diyorlar. Fakat Allah’ı saymıyorlar.

El ne der diyorlar, fakat Allah ne der demiyorlar.

Falanca nasıl bakar diyorlar, fakat Allah nasıl görür demiyorlar.

Bu konuda falan ne der, feşmekânın görüşü nedir, falanca düşünürün, falanca feylesofun görüşü nedir diyorlar fakat Allah’ın görüşü nedir demiyorlar. İşte aynı mantık, aynı çelişki.

inne Rabbiy Bi ma ta’melune Muhıyt; Elbette rabbim sizi, yapıp ettiklerinizle kuşatacaktır. Tüm klasik tefsirlerimizde Muhiyt sözcüğü genelde Allah’ın ilmiyle birlikte tefsir edilir. Rabbimin bilgisi yaptıklarınızı kuşatmaktadır şeklinde. Fakat bendeniz bu ibareye ilave bir takdiri gerek görmeden yalın haliyle de mana verildiği, mana çıktığı için; Rabbim sizi yaptıklarınızla kuşatacaktır. Bu bana daha hoş göründü bu mana.

İnsanı yaptıkları ile kuşatmak, toplumları yaptıklarıyla kuşatmak, yani cezalandırılacaksanız eğer bunun gerekçesi eylemleriniz, amelleriniz olacaktır. Yani sizi kuşatacak bela, sizi kuşatacak azap bir başka yerden gelmeyecek, kendi ameliniz olacak, kendi eyleminiz olacak anlamını taşıyor.

93-) Ve ya kavmı’melu alâ mekanetiküm inniy amil* sevfe ta’lemune men ye’tiyhi azâbün yuhziyhi ve men huve kâzib* vertekıbu inniy meaküm Rakıyb;

“Ey halkım… Makamınız üzere işinize devam edin. Muhakkak ki ben de işimi yapıyorum. Aşağılayıcı azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında göreceksiniz… Gözetleyin, muhakkak ki ben de sizinle beraber Rakıyb’ım.” (A.Hulusi)

93 – Ve ey kavmim! Bütün kuvvetinizle yapacağınızı yapın, ben vazifemi yapıyorum ileride bileceksiniz: kimmiş o kendine rüsvay edecek azâb gelecek? Ve kimmiş yalancı? Gözetin, ben de sizinle beraber gözetiyorum. (Elmalı)

Ve ya kavmı’melu alâ mekanetiküm inniy amilun ey kavmim dedi Hz. Şu’ayb. Siz kendinize yakışanı yapınız. ı’melu alâ mekanetiküm yani konumunuza uygun olanı yapınız. Ne yakışıyorsa kendinize onu yapınız. İnniy Amilu, ben de bana yakışanı yapacağım. Kafir bir mantığa ne yakışırsa onu yapar. Mümin bir mantığa yakışanı da ben yaparım. Dolayısıyla sizin zorbalığınız size yakışır. Gücü; Hakkın gerekçesi gibi görmeniz size yakışır. O mantığın zaten bir devamıdır. Fakat bana yakışmaz. Çünkü ben sizin baktığınız yerden bakmam, siz de benim baktığım yerden bakmazsınız. Dolayısıyla siz kendi eylem ve amellerinizi beğenirsiniz. Çünkü durduğunuz yer farklı. İstikametiniz farklı, bakış açınız farklı. Onun için size yakışan bana yakışmaz. Ben sizin gibi düşünemem. Bir mümin bir kafir gibi düşünemez. Çünkü yakışmaz. Bir mümin bir kafirin üzüldüğüne üzülüp sevindiğine sevinemez. Bazen tam tersi olabilir. Onu sevindiren diğerini üzebilir, onu üzen diğerini sevindirebilir. Bir mümin bir kafirin zihin kodlarıyla düşünmez, bakmaz, görmez. Onun baktığı yer, Allah’ın gör dediği yer, öbürünün baktığı yer şeytansın gör dediği yerdir. Onun için ikisine yakışan da farklı.

sevfe ta’lemun ayet böyle bitiyor. Zamanı gelince, sevfe ta’lemune men ye’tiyhi azâbün yuhziyhi ve men huve kâzib zamanı gelince alçaltıcı cezaya kimin çarptırılacağını ve yalancının kim olduğunu öğreneceksiniz. Zamanı gelince öğreneceksiniz. Zamanı gelince, aslında yaptıklarınızın Allah’a göre çok yakışıksız şeyler olduğunu göreceksiniz. Zamanı gelince sizi yüceltiyor zannettiğiniz, veya güçlülüğünüzden dolayı yaptıklarınızın aslında sizi alçalttığını, sizi rezil ettiğini, onurunuzu beş paralık ettiğini, yani kula kulluk ettiğinizi, Allah’a kulluk etmemenizin bedelini eşyaya kulluk biçiminde ödediğinizi ve eşyaya kul olmanın alçalmak demeye geldiğini bileceksiniz, göreceksiniz.

vertekıbu inniy meaküm Rakıyb; Siz de gözetleyin, unutmayın ki ben sizinle birlikte zaten gözetlemekteyim, beklemekteyim. Allah’ın nasıl “Tepki vereceğini”. Allah’ın sizin ve benim davranışımı nasıl değerlendireceğini, size ve bana nasıl bir akıbet biçeceğini. Size ve bana nasıl bir karne yazacağını, size ve bana nasıl bir akıbet takdir edeceğini ben de gözetliyorum, siz de gözetleyin.

94-) Ve lemma cae emruna necceyna Şu’ayben velleziyne amenû meahu Bi rahmetin minna ve ehazetilleziyne zalemus sayhatü feasbehu fiy diyarihim casimiyn;

Hükmümüz açığa çıktığında, Şuayb’ı ve beraberindeki iman etmişleri rahmetimizle kurtardık… Zulmedenleri ise şiddetli titreşimli, korkunç ses yakaladı da evlerinde göçüp gittiler. (A.Hulusi)

94 – Vaktâ ki emrimiz geldi Şuayb’ı ve maiyetinde iman edenleri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, o zulmedenleri ise, sayha yakaladı da diyarlarında çöke kaldılar. (Elmalı)

Ve lemma cae emruna evet, derken emrimizin infaz vakti geldi. Bu zalim kavim, bu Allah’a, yalnızca Allah’a kulluk etmemekte direnen sapkın toplum bu direnişini sürdürürken Allah’ın yasaları çerçevesinde kendilerine verilen mühlet, süre doldu, krediyi tükettiler. İşte oradaki Ve lemma da o da var. Krediyi bitirdiler. Krediyi tükettiklerinde, ki Allah’ın açtığı kredi insan oğlu tarafından tüketildiğinde artık imza atılır, kalem kırılır, hüküm verilir. İşte onu söylüyor şimdi ayet.

necceyna Şu’ayben velleziyne amenû meahu Bi rahmetin minna ne yaptık; Şu’ayb’i ve onunla aynı inancı paylaşan kimseleri katımızdan bir rahmet sayesinde kurtardık.

Evet, hani gözetleyin diyordu ya, ben de gözetliyorum. Hani siz size yakışanı yapıyorsunuz, zaten ben de bana yakışanı yapıyorum diyordu ya,işte akıbetine bakacaksınız kimin yaptığının Allah’a göre nasıl değerlendirildiğini göreceksiniz.

Aslında bu kıssaların Kur’an a alınarak, son ilahi vahye alınarak ölümsüzleştirilmesi, insanoğluna; Düşünürken, seçerken, tercih ederken hangi yolda yürümesi gerektiği konusunda bir tercih yaparken yardımcı olmak içindir. İlahi rahmetin bir tezahürüdür onun için vahiy. İnsanın tercihini yaparken Allah’ın tavsiyesidir. Akıbetini gör, tercihini öyle yap. Sonunu başından görebilirsin demektir bu.

ve ehazetilleziyne zalemus sayha zulme gömülüp gidenleri malum sayha, malum çığlık, malum ses. Malum sözcüğünü es sayhatü, marife olduğu için zikrettim. Yani belirgin, belirli, bilinen bir şey. Malum bela diye de anlayabilirsiniz. Malum bela yakalayıverdi, kapıverdi. Daha önce de zikretmiştim Kur’an da tüm helak olan kavimlerin başına gelen farklı farklı belalar sayha simgesiyle ifade ediliyor. Simgesel bir sözcük. Yoksa burada sayha denilen, bu kıssanın anlatıldığı bir başka surede racfe, patlamalı bir sarsıntı, gürültülü bir deprem sözcüğüyle ifade ediliyor.

feasbehu fiy diyarihim casimiyn; Ne oldu, sonunda öz yurtlarında capa cansız donakaldılar. Taş kesildiler.

95-) Keen lem yağnev fiyha* ela bu’den liMedyene kema beıdet Semud;

Sanki hiç yaşamamışlardı orada… Kesinkes bilin ki, hakikatlerinden uzak düşmüş bir yaşam Medyen (halkı) içindir, Semud (halkının) uzak oldukları gibi. (A.Hulusi)

95 – Sanki orada şenlik kurmamışlardı bak Semûd defolduğu gibi Medyen de defoldu gitti. (Elmalı)

Keen lem yağnev fiyha Adeta onlar orada hiç yaşamamıştılar, sanki hiç yaşamamıştılar, sanki hiç dünyaya gelmemiştiler. Yani yok gibi oldular. ela bu’den liMedyene kema beıdet Semud; unutmayınız, Meyden tarih sahnesinden tıpkı Semud’un silindiği gibi silindi. Allah onları tarih sahnesinden böyle sildi. Bir uygarlığı, bir medeniyeti, Allah’a baş kaldırmaya kalktığında, Allah’tan aldığı gücü Allah’a karşı kullanmaya kalktığında, Allah’ın kendilerine verdiği nimetin kaynağını unutup, o nimeti Allah’a isyan üzere kullanmaya kalktıklarında bir uygarlığı böyle tepesi, üstüne döndürdü ve yere geçirdi.

Aslında fazla söze ne hacet. Eğer ibret almayı bilirse insanoğlu, baktığı her şey bir ayet.Eğer görmeyi bilirse insan kendisini gösteren çok ibret var bu cihanda. Tarih bir ibret vesikası olarak dehlizlerinden çıkıp önümüze seriliyor. Tabii ki ibret alan akıl sahipleri için. Kur’an bir başka tarihsel örneğe taşıyor şimdi bizi ve daha sonra onların ardından gelen, daha farklı bir tecrübeyi yaşamış olan bir topluluğa getiriyor. Hz. Musa’ya ve onun gönderildiği Firavun ve önde gelen seçkin takımına.

96-) Ve lekad erselna Musa Bi âyâtina ve sultanin mubiyn;

Andolsun ki biz, Musa’yı işaretlerimiz olarak ve apaçık delille irsâl ettik… (A.Hulusi)

96 – Celâlim hakkı için Musâ’yı da âyetlerimizle ve bir sultanı mübîn ile gönderdik. (Elmalı)

Ve lekad erselna Musa Bi âyâtina ve sultanin mubiyn; Doğrusu biz Musa’yı da ayetlerimizle ve kesin bir yetkiyle;

97-) İla fir’avne ve meleihi fettebeu emre fir’avn* ve ma emru fir’avne Bi reşiyd;

Firavun ve ileri gelen adamlarına… Onlar Firavun’un emrine tâbi oldular… (Oysa) Firavun’un emri olgunluğu yansıtmıyordu. (A.Hulusi)

97 – Firavun’a ve cemiyetin de bunlar, Firavunun emrine tabi’ oldular, Firavun emri ise reşit değildir. (Elmalı)

İla fir’avne ve meleihi Firavun ve onun yönetici seçkinlerine gönderdik. Bir davetle, risalet görevi ile gönderdik.

Yukarıda verilen örnekler; gerek Şu’ayb peygamber örneği, gerek Lut peygamber örneği, gerek Salih peygamber ve Nuh peygamber örneklerinde sapmış topluluklar mücerret olarak bir toplum idiler ve öyle nakledildiler. Fakat bu örnekte aynı zamanda örgütlü bir toplum ve o toplumu örgütleyen öncüsü, siyasal lideri gündeme geldi. Şimdi Hz. Musa örneğini öncekilerden ayıran bu. Örgütlü bir toplum ve bu toplumu örgütleyen siyasal bir lider, önder var.

Bu, firavun; özel isim değil, cins isim, kral gibi, sultan gibi, hükümdar gibi, melik gibi bir cins isim. Dolayısıyla Kur’an ın her firavun ismini andığında şu aklımıza gelecek tarihte özel bir isme dikkat çekmekten daha çok, firavunca yönetimlerin tüm yöneticilerine dikkat çekmedir bu. Kur’an onun için özel isim vermez. Onun için vasfı, yani niteliği, yani özelliği; Kişiliğin, şahsın, bireyin önüne çıkarır. Birey, kişi tarihseldir, ölüp gitmiştir. Fakat onun o tavrı, onun temsil ettiği o özellik, o nitelik ölmemiştir, firavunluk ölmemiştir firavun ölmüştür de.

Şeytan nasıl şeytanlığını zamanlar üstü devam ettiriyorsa, firavunlar da firavunluğunu daima sürdürürler. Bu noktada Adem ölmüştür, insanlık ademi yendi. Ölmemiştir. Peygamber ölmüştür fakat risalet vazifesi ölmemiştir bunun gibi. Onun için Kur’an isimlere değil, onların özelliklerine, niteliklerine dikkat çeker. Bakınız bu söylediklerimi şu ayet nasıl doğruluyor;

fettebeu emre fir’avn Evet, göndermiştik dedi yukarıda, fakat onlar firavunun yasasına, firavunun yönetimine boyun eğdiler. ve ma emru fir’avne Bi reşiyd; Ne ki firavun yasasının aklı yoktu. Daha doğrusu bu ibareyi en doğru biçimde şöyle tercüme edebiliriz; Firavun yasasının akıl kârı olması mümkün değildi. Nefy’in haberi “Be” ile gelirse Arap dilinde bir kuraldır bu. O imkân ve ihtimalin yokluğuna delalet eder. Yani firavunca hiçbir despotik sistemin sağduyusu olmaz diyor.

Biraz önce söylediğimle ne alakası var; Bakınız genelde Arapça da, standart bir cümle içinde şu ayetin okuduğum ibaresi kurulsa şöyle olur. fettebeu emre fir’avne ve ma emruhu Bi reşiyd; ikinci firavun ismi gelmez. İkinci zamir ile gelir. Çünkü birincide geldiği için ve ma emru fir’avne değil, ve ma emruhu biçiminde gelir genelde normal bir cümle. Fakat burada iki kez fir’avn ismi kullanılıyor, zamir kullanılmıyor. Bu çok önemlidir. Bunun elbette bir anlamı vardır, elbette bu farkın anlama yansıması zorunludur.

Nasıl yansır anlama bu fark? Birincide kastedilen fir’avn’ın kişiliği, ikincide kastedilen Fir’avn ın niteliğidir. Yani birincide tarihsel olan firavuna atıf yaptı. O yaşamış olan etiyle kanıyla belli bir dönemde yaşamış olan firavuna, Hz. Musa nın gönderildiği firavuna atıf yaptı. Fakat ikincide firavunun özelliğine, niteliğine, temsil ettiği şeye atıf yaptı. Hiçbir firavunluk, firavunun, firavunlukların, firavunca yönetimlerin hiçbirisi sağ duyuya dayanmaz dedi. İkincisinde niteliğe atıf yaptı, işte fark bu.

98-) Yakdümü kavmehu yevmel kıyameti fe evradehümün nar* ve bi’sel virdül mevrud;

(Firavun) kıyamet sürecinde halkının önüne geçip önderlik eder… (İşte) onları ateşe ulaştırır! O varılan yer ne kötü bir yerdir. (A.Hulusi)

98 – Kıyamet günü kavminin önüne düşer, derken onları suya götürür gibi ateşe götürmüştür, o varılan da ne fena maslaktır. (Elmalı)

Yakdümü kavmehu yevmel kıyameti fe evradehümün nar O, yani firavun kıyamet günüde toplumunun önüne düşecek ve onları ateşe sürecek. fe evradehüm virud, varid, vird;Kur’an da nerde gelirse gelsin vardırmak, sokmak, girdirmek, götürmek anlamlarına kullanılır. Aslında bu sözcük sürüler için kullanılır genelde. Yani onun için ben de sürecek dedim. Sürüyü sürmek bu sözcükle ifade edilir, çok ilginç değil mi. ve bi’sel virdül mevrud; Bakınız aynı köke ait iki sözcük daha geldi ayetin sonunda; Sürüldükleri yer ne berbat bir yer.

Vird; sürüyü sulamak için suya götürmeye deniliyor Arap dilinde. Hayvan sürülerini sulamak için suya götürmek. Çok ilginç, yani müspet bir kelime aslında. Burada birkaç kinaye, birkaç mecaz birden yapılıyor. Mecazın bir tanesi tüm firavun ve firavunca yönetimlerin ellerinin altındaki kitleleri sürüleştirdiklerine bir atıf var.

Niçin sürüleştiriyorlar? Yönetmesi kolay olsun diye. Onun için bir önceki ayet akılsızdı diyor. Yani reşiyd değildi. Firavunun yönetimi, firavunun yasaları akıl kârı değildi, akılcı değildi, akıllı değildi. Sağ duyu eseri değildi. ve ma emru fir’avne Bi reşiyd;(97) akıl sahibi değildir, akılcı değildir firavun yasaları. İşte onu açıklıyor aslında bu ayet. Ne diyor; çünkü sürüleştirildiler. Sürüde akıl olur mu? Akıl olsa sürü olur mu.

Evet, niçin akılsızlaştırır firavunlar güttükleri toplumları; Çünkü akıllı toplumlar kolay güdülmezler. Akıllı toplumlar dahası başlarında firavunu yaşatmazlar. Öyle bir despotik sisteme izin vermezler Bu bir.

İkinci kinaye buradaki; adeta sürüleştirdikten sonra o toplumu, suya götüreceğiz diye önlerine katıyorlar, fakat işin tersi ateşe götürüyorlar. Yani burada da çok ilginç bir benzetme, bir atıf var; Kula kul olanlar, kula kul olmanın cezasını, suya götüreceğiz diye ateşe götüren çobanların eli ile çekiyorlar ve mazur değiller bu ayete göre. Bu ayetlere göre Allah onları mazur görmüyor. Mazeret ileri sürseler bile kabul etmiyor. Ki Kur’an ın başka ayetlerinde; Onlar kendilerini, başkalarının önderlerinin, liderlerinin cehenneme sürdüğünü söyleyecekler ve bunu mazeret olarak ileri sürecekler, fakat Allah onların bu mazeretlerini kabul etmeyecek, etmiyor.

99-) Ve utbiu fiy hazihi lâ’neten ve yevmel kıyameti, bi’ser rifdül merfud;

Hem burada (dünyada) hem de kıyamet sürecinde lânete tâbi olundular! O hisselerine düşen ne kötü bir paydır! (A.Hulusi)

99 – Hem burada arkalarından bir lânetle takip edildiler hem Kıyamet günü, bu vurulan destek ne fena destektir. (Elmalı)

Ve utbiu fiy hazihi lâ’neten ve yevmel kıyame sonunda peşlerine burada da bir lanet takıldı, kıyamet gününde de. Yani bozulan toplumlar..! Burada lanet takılmasının sebebi sapık akidelerinden dolayı değil. Sapık akidelerinin cezası ahirette. Fakat burada lanete uğramalarının, yani daha dünyadayken lanete uğramalarının sebebi sürüleşmeleri. Zalim bir yöneticinin zulmü altında inlemek; lanete uğramak olarak niteleniyor. Bu ilginç. Yani ben bunu niçin bu kadar rahatlıkla söyledim; Yanlış ve sapık akidelerinin cezasını burada değil öbür tarafta görecekler. Yine bu surenin başında gelen Yanılmıyorsam 14 – 15. ayetlere bir atıf olsun diye. Onlar bu dünyaya ilişkin paylarını buradan alacaklar ve oraya bir pay kalmayacak. Ve daha sonra da gelecek zaten buna, bu gerçeğe ima eden ayetler.

Onun için değerli dostlar burada dünyada ki lanet; insanların kötü yönetime mahkum edilmeleridir ve ukbada da lanete uğrayacaklar; çünkü kötü yöneticileri sapkın olduğu için onların sürdüğü yere gidenlerde onların akıbetini paylaşacaklar.

bi’ser rifdül merfud; yukarıdakine benzer, kafiyesi de uyağı da olan ve yine aynı belagat çerçevesinde bir başka cümle geldi. Ve aldıkları pay ne berbat bir paydır.

Yukarıda vird; suvarmak, sulamaktı. Rifd’de pay vermektir. İkisi de olumlu kavramlardır bakınız. Fakat iki olumlu kavramdan Bi’se kullanılarak olumsuz iki cümle çıkarılıyor. Dolayısıyla işte kinaye, mecaz yapılıyor. İyi diye alırlar. Sonuçta getirip cehenneme bırakırlar. Biz sizi ıslah edeceğiz derler, tıpkı bakara suresinde dedikleri dibi Onlara;

Ve iza kıyle lehum lâ tüfsidu fiyl Ard.. (Bakara/11) yer yüzünü kokutmayın. Ülkemizi toprağımızı ahlaki bir çözülmeye, bozulmaya uğratmayın dediğiniz zaman, denildiği zaman nasıl savunurlar? kalû innema nahnu muslihûn; Biz reformcuyuz derler. Biz düzelticiyiz derler. Biz ıslahatçıyız derler. Biz bir takım reformlar yapıyoruz derler. Ki ıslahatın modern Türkçede ki karşılığıdır işte reform.

Onun için ne diyor Kur’an; Elâ innehum humulmüfsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn; (Bakara/12) Dikkat edin işte bozguncuların, işte toplumsal çözülmeyi gerçekleştirenlerin, işte kokuşmanın, işte sosyal çöküntünün gerçek mimarı onlardır. Fakat bunun dahi farkında değillerdir. Adeta birbirini tefsir eden iki ayet bunlar.

100-) Zâlike min enbail kura nekussuhu aleyke minha kaimün ve hasıyd;

İşte bunlar o bölgelerin haberlerindendir! Sana hikâye ediyoruz… Onlardan bir kısmı ayakta ve (bir kısmı da) biçilmiş ekin gibi olmuştur. (A.Hulusi)

100 – İşte bu, medeniyetlerin mühim haberlerinden, sana onu kıssa olarak naklediyoruz: Onlardan duran var, biçilen var. (Elmalı)

Zâlike min enbail kura nekussuhu aleyk bütün bu kıssasını sana aktardıklarımız, bilinen kentlerin acı hikayeleridir. minha kaimün ve hasıyd; onlardan geriye kalıntı bırakan da var. Hasat edilmiş bir tarla gibi yerinde yeller esende var. Burada tabii ki bölgede ki helak olan kentlerin, uygarlıkların kalıntılarına dikkat çekiliyor. Ama öyleleri de var ki hiç kalıntı bırakmamışlar. İşte Ad kavminin helaki gibi. Onlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Fakat başka mesela Salih kavmi, Meyden. Şu anda Medyen’in kalıntıları var. Mesela Lut kavmine gelen belanın kalıntısı işte Lut gölü ve çevresidir.

Onun için şu anda, ki bu ayetlerin indiği anda ki Araplar o kalıntıları görüyorlardı. Adeta belayı kokluyorlardı. Onun için onlara doğrudan bir uyarı var. Tabii ki Kur’an ın tüm muhataplarına dolaylı bir uyarı.

101-) Ve ma zalemnahüm ve lâkin zalemu enfüsehüm fema ağnet anhüm alihetühümül letiy yed’une min dûnillâhi min şey’in lemma cae emru Rabbik* ve ma zaduhüm ğayre tetbiyb;

Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefslerine zulmettiler! Rabbinin hükmü açığa çıktığında, Allâh dûnunda tapındıkları tanrılar kendilerine hiçbir fayda sağlamadı! (Tanrı anlayışları) onların helâk olmasından başka bir sonuç doğurmadı. (A.Hulusi)

101 – Biz onlara zulmetmedik ve lâkin kendilerine zulmettiler de Allahın berisinden taptıkları mabutları, rabbimin emri geldiği vakit kendilerine hiç bir fayda vermedi ve hasarlarını artırmaktan başka hiç bir şey’e yaramadı. (Elmalı)

Ve ma zalemnahüm ve lâkin zalemu enfüsehüm Bu çok çok, çok iç çarpıcı bir gerçek. Bakınız ne diyor rabbimiz; Onlara zulmeden biz değildik, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.

Hemen ben bir başka formu hatırlıyorum bu meyanda;

..ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn (Bakara/57) Onlar bize zulmetmediler, fakat onlar kendi öz benliklerine zulmettiler.

Yani ikisini toplarsak; Ne onlar bize zulmettiler, ne biz onlara zulmettik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Aslında zulüm; İnsan-Allah, İnsan-eşya, insan-insan ilişkisinde bir şeyi yerinden etmektir.

Eğer Allah’a ait bir vasfı, Allah’tan başka bir şeye verirseniz, yakıştırırsanız zulmetmiş olursunuz. Buna akidevi zulüm, yani şirk denir, küfür denir.

Eğer insana ait bir hakkı ondan alırsanız bir başkasına verirseniz insana zulmetmiş olursunuz. Buna ameli zulüm denilir.

Eğer kendinizi Allah’ın koyduğu yerden alır da, Allah’a kul olarak yarattığı kendi varlığınızı kula kul yaparsanız, eşyaya kul yaparsanız, servete kul yaparsanız, şöhrete kul yaparsanız; Bu kez kendinize zulmetmiş olursunuz. Bu da manevi intihardır.

fema ağnet anhüm alihetühümül letiy yed’une min dûnillâhi min şey’in lemma cae emru Rabbik Dahası; Rablerinden helak emri geldiğinde Allah dışında yalvarıp yakardıkları ilahları onların başından hiçbir şeyi savamadı.

Biraz önce yaptığım tefsiri nasıl da açıklıyor bakınız. Yani hem müfessir, hem müfesser. Hem yorumun kaynağıdır, hem de kendisi bizatihi varlığın ve hakikatin tefsiridir. Tefsirin hem objesidir, hem öznesidir, failidir vahiy. İşte bu manada ne diyor bakınız;

Allah’ın vasıflarını başkasına yakıştırdılar ve dolayısıyla Allah’a ait bir özelliğe zulmettiler. Allah’ın hakkına tecavüz ettiler. Bu budur. Allah’ın hukukuna tecavüz. Dolayısıyla ne oldu sonuçta; Allah’tan çalıp ta tabir caizse bir başkasına yakıştırmaya çalıştıkları ilahi sıfatları verdikleri o şeyler kendilerine herhangi bir karşılık veremediler. Onları tabi etmelerinin karşılığında onlar da bunları kurtarsaydı ya, ellerinden tutamadı, Allah’a karşı koruyamadılar, koruyamazdı da zaten. İşte onu söylüyor. Kula kul olmakla yetindiler, eşyaya kul olmakla yetindiler. Kendi hatırlarının ve şereflerini beş paralık etmekle yetindiler.

ve ma zaduhüm ğayre tetbiyb; üstelik bunlar kendi yok oluşlarını hızlandırmaktan başka bir işe de yaramadı.

102-) Ve kezâlike ahzü Rabbike izâ ehazel kura ve hiye zâlimetün, inne ahzehu eliymün şediyd;

Rabbinin, zâlimlerin olduğu şehirleri yakalaması işte böyledir! Muhakkak ki O’nun yakalaması çok acı verici ve şiddetlidir! (A.Hulusi)

102 – Ve işte rabbin medeniyetleri zulmederlerken çarptığı vakit böyle çarpar, çünkü onun muahezesi çok elîm, çok şiddetlidir. (Elmalı)

Ve kezâlike ahzü Rabbike izâ ehazel kura ve senin rabbin kentleri cezalandırmak istediği zaman işte böyle cezalandırır. ve hiye zâlimetün, niçin derseniz, onlar zulmetmişlerdi. Biraz önce saymıştım ya; İnsan-Allah, İnsan-insan, insan-eşya ilişkisinde Allah’ın koyduğu yerden etmişlerdi. Onun içinde kendilerine, hakikate ve eşyaya zulmetmişlerdi.

inne ahzehu eliymün şediyd; Hiç şüphesiz O’nun cezalandırması çok can yakıcı, pek şediyddir.

103-) İnne fiy zâlike le ayeten limen hafe azâbel ahireti, zâlike yevmün mecmu’un lehunNasu ve zâlike yevmün meşhud;

Muhakkak ki bunda, gelecekteki yaşam azabından korkan için elbette bir işaret vardır… İşte bu, tüm insanların bir arada olduğu bir süreçtir! İşte bu, kendisinde hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir süreçtir! (A.Hulusi)

103 – Her halde bunda Âhiret azâbından korkanlar için muhakkak bir ibret vardır, o öyle bir gündür ki onun için insanlar toplanacak, hem öyle bir gün ki mutlak görülecektir. (Elmalı)

İnne fiy zâlike le ayeten limen hafe azâbel ahirah Kuşkusuz bunda ahiret azabından korkanların alacağı derin ibretler vardır. zâlike yevmün mecmu’un lehunNasu ve zâlike yevmün meşhud; Ki o gün tüm insanlığın toplandığı bir gündür ve o her şeyin ortaya serildiği, bir bir açılıp saçıldığı, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, hayat filminin bin boyutuyla, binler boyutuyla mahşerde izlettirildiği bir gündür.

104-) Ve ma nüehhıruhu illâ liecelin ma’dud;

Biz onu ancak süresi belirlenmiş bir ömür dolayısıyla geciktiriyoruz. (A.Hulusi)

104 – Ve biz onu ancak sayılı bir ecel için tehir ediyoruz. (Elmalı)

Ve ma nüehhıruhu illâ liecelin ma’dud; ve o günü biz sayılı bir sürenin dışında asla ertelemeyiz.

105-) Yevme ye’ti lâ tekellemü nefsün illâ BiizniHİ, feminhüm şakıyyün ve sa’ıyd;

O süreç başladığında, O’nun elvermesi dışında, hiçbir nefs konuşamaz! Onlardan kimi şakî (imanı olmayan, sonsuza dek cehennemlik) kimi de saîddir (imanı olan, sonsuza dek cennetlik). (A.Hulusi)

105 – O geleceği gün hiç bir nefis, tekellüm edemez, ancak onun izni ile başka, artık kimi bedbaht kimi mesut. (Elmalı)

Yevme ye’ti lâ tekellemü nefsün illâ BiizniH O gün geldiğinde hiçbir kimse onun izni olmadan savunma yapamayacak. Ağzını açamayacak şimdi. Allah’ın gönderdiği vahye karşı ağızlarına geleni söyleyenler, bir gün gelecek hakimi Allah olan mahkemede öyle ağızlarına geleni atamayacaklar.

Araya girmedim, ahiret hakkında ebedi gerçekleri ifade eden bu ayetlerin arasına tefsir gerekçesiyle girmekte istemedim ki ruhumuz üzerinde gereken etkiyi yapsın diye. Çünkü bu manzarayı, bu sahneyi bize Allah’tan başka hiç kimse veremez.

Bu son okuduğum cümlede savunma yapamayacaklar diye çevirdiğim cümlede elbette Allah’ın insanların ahiretteki savunma haklarını tanımayacağı anlamına alınmamalı. Savunma hakları Nahl suresi 111. ayetiyle zaten garanti edilmiştir.

[Ek bilgi; 111-) Yevme te’ti küllü nefsin tücadilu an nefsiha ve tüveffa küllü nefsin ma amilet ve hüm lâ yuzlemun;

O süreç ki, her nefs kendini kurtarmak için mücadele eder… Her nefse yaptığı şeylerin karşılığı tam verilir… Onlar haksızlığa uğratılmazlar. (A.Hulusi)]

Hatta hatta ondan daha ötesi birbirleri arasında ağız dalaşına bile girecekleri Kur’an da nakledilmiştir. Ama burada söylenmek istenen Allah’ın ahirette mutlak otoritesi, yani artık dünyada ki gibi bir manevra alanı da tanınmayacak. Bu anlatılıyor.

feminhüm şakıyyün ve sa’ıyd; sonuçta onlardan kimileri bedbaht, kimileri de bahtiyar olacak.

106-) Feemmelleziyne şeku fefiynnari lehüm fiyha zefiyrun ve şehiyk;

Şakî olanlar, Nâr’dadırlar (ışınsal ateş)… Onlar orada (azaptan) hırlayarak ve inleyerek soluk alırlar! (A.Hulusi)

106 – İmdi bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlara öyle bir soluyuş ve hıçkırış vardır ki. (Elmalı)

Feemmelleziyne şeku fefiynnar Artık bedbaht olan kimselerin mekanı ateş olacak. lehüm fiyha zefiyrun ve şehiyk; onlar orada inilti ve sızıltıyla, ahu Efkan ile ortalığı velveleye verecekler.

107-) Halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şâe Rabbük* inne Rabbeke fa’alün lima yüriyd;

Semâlar ve arz (şuurları ve bedenleri) var oldukça onda ebedî kalırlar; Rabbinin dilemesi müstesna… Muhakkak ki Rabbin (hakikatin olan Allâh Esmâ’sının bileşimi) irade ettiğini fiile dönüştürür! (A.Hulusi)

107 – Onlar, orada Semavât ve Arz durdukça muhalled olacaklar ancak rabbinin dilediği müddet başka, çünkü rabbin «dilediğini yapan»dır. (Elmalı)

Halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şâe Rabbük Rabbin aksini dilemedikçe gökler ve yer orada durduğu sürece onlar da orada kalmayı sürdürecekler. inne Rabbeke fa’alün lima yüriyd; unutma ki senin rabbin dilediğini yapan Allah’tır.

Bu ayet Kur’an tefsir tarihinde çok müstesna tartışmalara konu olmuş, çok farklı yorumlar bu ayet merkeze alınarak yapılmış. Bu ayete dayanarak bir çok sahabi ve Alim; cehennemin sonsuzca olmadığını, mutlaka çok uzun bir süre var olsa da, sonsuzca bulunmayacağını söylemiş ya da onlardan bu meyanda görüşler nakledilmiş. Bu konuda Hz.Ömer’den, Abdullah Bin Mes’ut’tan, Ebu Hüreyre’den, Ebu Said el Hudri’den, ki bunların hepsi sahabe ve daha sonraki tabiinden ve ondan sonraki nesillerden olan Şâbî gibi, Abd bib Humeyd gibi, -ki hadis alimlerindendi- Alimlerde bu ayete dayanarak azabın; ebedi, sonsuzca daha doğrusu olmayacağı yönünde görüş beyan etmişler.

Bu noktada bu görüşlerin tamamını toplayıp yine bu görüşü savunmak üzere İbn. Kayyım el-Cevziyye, büyük alim bir eser bile kaleme almış; Hadi’l-Ervah İla Biladi’l-Efrah adıyla. Fakat bu bütün bu görüşler tabii ki birer görüş. Tabii ki saygı değer görüşler. Ama bu konuda gayb konusu olduğu için cehennemin süresi konusunda spekülatif bir tartışmayı şahsen doğru bulmuyorum.

 Halidiyne fiyha ebede (Beyine/8); Huld ve ebed kelimelerine dayanarak cehennemin sonsuz olmadığını savunan sahabe ve ondan sonrakilerin görüşlerine karşıt görüşler olmuşsa da bunlar, huld ve ebed sözcüklerinin Arap dilinde hiçbir zaman sonsuz manasına gelmediğini, yine uzun süreler anlamına geldiği şeklinde cevaplar verilmiş. Dediğim gibi bu sadece bir anekdot olarak naklettiğim, fakat üzerinde gaybi bir mesele olduğu için spekülasyon yapılmaması gerektiğini düşündüğüm bir şey. Ama bir sonraki ayet ve o ayetin bitişiyle bu ayetin bitişi arasındaki farka dikkat çekerek ben, hadisenin daha farklı bir boyutunu işlemek istiyorum.

108-) Ve emmelleziyne suıdu fe fiyl cenneti halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şâe Rabbük* ‘ataen ğayre meczûz;

Saîd olanlar ise, Cennet’tedirler… Semâlar ve arz (şuurları ve bedenleri) var oldukça onda ebedî kalıcılardır; Rabbinin dilemesi müstesna… Akışı kesilmeyen bağışla yaşarlar. (A.Hulusi)

108 – Amma mesut olanlar Cennettedirler, rabbinin dilediği müddetten başka Semavât ve Arz durdukça onlar onda muhalled kalacaklar, bir atâ ki kesilmesi yok. (Elmalı)

Ve emmelleziyne suıdu Evet, yukarıdaki ayetin sonu;

inne Rabbeke fa’alün lima yüriyd unutma ki senin rabbin dilediğini yapan Allah’tır. Diye bitiyordu. Şimdi 108. ayete geliyoruz. O da tam tersine cennetle ve cennetliklerle ilgili.

Ve emmelleziyne suıdu Bahtiyar olanlara gelince. Yani cennetlikler mi bahtiyar olacak, bahtiyar olanlar mı cennetlik olacak. Buradaki ibareye göre bahtiyar olanlar cennetlik olacak. Çünkü öncelikle bahtiyarlıkları dile getiriliyor. Bahtiyar olanlara. Onun için buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz; Müslüman olmak, mutlu olmaktır, bahtiyar olmaktır. Eğer Müslüman olmayı, iman sahibi olmayı hayatınızda ve yer yüzünde mutlu olmak biçiminde algıladınız ve yaşadınızsa bahtiyarsınız. Ve bahtiyar olanların akıbeti cennet olacaktır.

fe fiyl cenneti halidiyne fiyha ma dametis Semavatü vel Ardu illâ ma şâe Rabbük işte onlar da rabbin aksini dilemedikçe gökler ve yer orada durduğu sürece içerisinde yerleşip kalacaklar. ‘ataen ğayre meczûz; Bu çok önemli, kesintisiz bir bağış olarak.

Yukarıdaki cehennemle ilgili ayetin sonu nasıl bitiyordu? Unutma ki senin rabbin dilediğini yapan Allah’tır. Cehennemle ilgili ayet böyle bitiyor. Fakat cennetle ilgili ayet böyle bitmiyor. Kesintisiz bir bağış. Bir fark. İşte asıl benim bu farka dikkat etmek istiyorum ben. Cennet ve cehennemin süreleri üzerine konuşmak gayb hakkında konuşmaktır gibime geliyor. Fakat Allah’ın rahmetiyle gazabı hakkın da konuşmak, gayb hakkında konuşmak değildir ve cennet Allah’ın rahmetinin, cehennemse gazabının bir eseridir. Ve şu bir gerçektir ki Allah’ın rahmeti gazabını kuşatmıştır. Şu bir gerçektir ki ve bu gerçeği de Allah’ın vahyi bizzat haber vermektedir ki,

…azâbiy usıybu Bihi men eşa’.. (A’raf/156) Benim azabım dilediğime, yalnızca dilediğime isabet eder. ve rahmetiY vesiat külle şey’ fakat rahmetime gelince o her şeyi kuşatmıştır. Bunu buyuran Allah’tır. A’raf suresinin 156. ayetini okudum. Yani o her şeyin içine azabı ve gazabı da girmektedir. Madem her şeyi kuşatmıştır, o halde asıl olan rahmettir. Ve buradan yola çıkarak; Rahmetin, varlığın ilk özü, yaratılış illeti ve sebebi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gazabın ise sadece lokal, sınırlı ve çok mahdut olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu iki ayetin sonu bundan farklı bitiyor. Yukarıda gazabı, cehennemi sınırlar şeklinde biten ayet; cennetle ilgili ayete gelince sonsuzca ve kesintisiz bir saadete dikkat çekiyor. Onun için Allah’ın rahmeti, gazabını geçmiştir. İşte bunun bilinmesi esastır diye düşünüyorum.

109-) Fela tekü fiy miryetin mimma ya’budu haüla’* ma ya’budune illâ kema ya’budu abauhüm min kabl* ve inna lemüveffuhüm nasıybehüm ğayre menkus;

Şunların tapınmalarına bakıp şüpheye düşme! Daha önce atalarının tapındıkları gibi tapınıyorlar sadece (Allâh’a ibadet ettiklerini sanma)! Doğrusu biz onlara hak ettiklerini noksansız, tamı tamına vereceğiz. (A.Hulusi)

109 – O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme başka değil atalarının ibadeti gibi ibadet ediyorlar, biz de elbet kendilerine tamamıyla nasiplerini veririz. (Elmalı)

Fela tekü fiy miryetin mimma ya’budu haüla’ artık bu adamların neye taptıklarından hiçbir kuşkun olmasın ey peygamber. Ne demek bu, bir sonraki cümleyi de okuyalım; ma ya’budune illâ kema ya’budu abauhüm min kabl onlar, önceki atalarının kulluk ettiklerinden başkalarına kulluk etmiyorlar.

Sahi, birinci cümledeki bu adamların neye taptıklarından hiçbir kuşkun olmasın ne demek? Hani hatırlayalım; Mekke müşrikleri Allah’a baş ilah olarak inanıyorlardı. İlahül alihe ve işte bu putlar neci, siz Allah’a iman etiğinizi söylüyorsunuz. Gerçekten de  gökten yağmuru kim yağdırıyor diye sor onlara; ..leyekulünnAllâh.. (Ankebut/63) elbette Allah diyecekler diyor Kur’an. Bu manada yaratanın Allah olduğuna iman ediyorlardı. Peki, bu putlar ne diye sorduğunuzda verdikleri cevap Kur’an ın bize naklettiklerine göre şu; ..liyükarribûna ilAllâhi zülfâ.. (Zümer/3) Bunlar Allah’a bizi yaklaştıran aracılardır.

İşte burada, yani şöyle bir tereddüde kapılma ey peygamber.  Ve bunlar acaba gerçekten Allah’a iman ediyorlar da, yani burada hafif bir yanılsamamı var falan diye aman tereddüt etme. Yani bunlar Allah’a da iman ediyorlar zannetme. Böyle bir inanç Allah’a iman etmek değildir. Nedir ya? Hevaya, hevese, iç güdüye, kişinin arzularına tapmasıdır. Yani ayartıcı öz benliğine, egosuna kul olmaktır. Tıpkı Kur’an ın dediği gibi. Ne diyordu Kur’an; ..eraeyte menittehaze ilâhehu heva.. (Casiye/23) sen arzusunu ilah edineni, tanrı edineni görmüyor musun diyordu.

Arzuyu tanrı edinmek, arzuya kul olmak, görmüyor musunuz. İnsan Allah’ın emrini bir kenara bırakırda arzusunu öne alırsa, insan kendi kişisel egoistçe duygularını Allah’ın emrine tercih ederse, Allah tarafından bu arzuyu tanrı edinmek, arzuya kul olmak biçiminde nitelendiriliyor. Bu çok önemli. Onun için Allah şöyle nitelendiriyor; Eğer bir insan tanrısını atama yetkisini kendisinde görüyorsa, Allah ile arasındakileri atama yetkisini kendinde görüyorsa o, kendi arzusuna tapıyor. Çünkü aracılar olsaydı onu Allah’ın seçmesi lazımdı. Aracıları niye siz seçiyorsunuz. Şunlar, şunlar benim aracılarım siz bunlara başvurun derdi, o zaman başvururdunuz. Fakat böyle dememiş, aksini demiş, “Ben hiçbir aracı kullanmıyorum.” ..feinniy kariybun.. (Bakara/186) Ben kuluma yakınım hatta şah damarından yakınım demiş. ..ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd; (Kaf/16) şah damarından yakın olan Allah böyle der mi. O halde siz uyduruyorsunuz, bu Allah’a iftira olmuş oluyor.

ve inna lemüveffuhüm nasıybehüm ğayre menkus; şu var ki biz onların payına düşeni hiç eksiksiz ödeyeceğiz. Bu ibare ilginç, Tüm kadim müfessirler bu ibareyi kinaye olarak değil hakikat olarak anlamışlar. Yani onların hiçbir hakkını kısmayacağız. Ben şöyle anlıyorum bunu, farklı bir çağrışımı var; Onlar Allah’ın hukukuna tecavüz ediyorlar, fakat Allah onların hakkına riayet edecek, hiçbir şeyi kısmayacak. Kula, eşyaya, benliğe kul olma yoluyla Allah’ın hakkına tecavüz etseler de, Allah onların hakkını tastamam verecek. Fakat bu ayeti mutlaka 15 ve 16. ayetlerle birlikte anlaşılması lazım. Oraya gittiğimizde, onların hakkını dünyada kullandıklarını, kullanacaklarını, ahirete bir paylarının kalmayacağını görüyoruz bu surenin 15 ve 16. ayetlerinde.

110-) Ve lekad ateyna Musel Kitabe fahtülife fiyh* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm* ve innehüm le fiy şekkin minhu muriyb;

And olsun ki Musa’ya Hakikat BİLGİsi verdik de onda ayrılığa düştüler! Eğer Rabbinden (hükmedilmiş) geçmiş bir söz olmasaydı, mutlaka aralarında iş bitirilirdi… Muhakkak ki onlar Ondan (vehimleri yüzünden) kuşku içindeler. (A.Hulusi)

110 – Kasem olsun ki Musâ’ya kitabı verdik de onda ihtilâf edildi, rabbinden bir kelime sebk etmiş olmasa idi elbette aralarında hüküm verilmiş bitmişti, ve her halde onlar bundan kuşkulu bir şekk içindedirler. (Elmalı)


Ve lekad ateyna Musel Kitabe fahtülife fiyh doğrusu biz Musa’ya da kitap vermiştik ve onda da ayrılığa düşmüşlerdi. Yani Resulallah’ı teselli sadedinde; Ey peygamber sadece senin gönderildiğin toplum sana bunu yapmadı. Senden önceki peygamberlerin başına da bu geldi, onlar da vahiyde ihtilaf ettiler. Hatta İsrail oğulları vahiy gönderilinceye kadar müttefik idiler, beraber idiler; vahiy gönderdikten sonra garip bir biçimde ihtilafa düştüler, ayrıldılar, birbirlerine düştüler. Tefrikaya düştüler.

ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudiye beynehüm Ne ki eğer rabbin tarafından daha önceden bir yasaya bağlanmamış olsaydı onların kendi aralarında daha başından hüküm verilir, iş bitirilirdi.

Evet, lekudiye beynehüm iş bitirilirdi. Eğer Allah’ın yasası olmasaydı. Nedir Allah’ın yasası; İnsanlar seçme yetkisini kullanacak. İnsana irade verilmişti, insanın kaderi seçmektir. Allah’ın yasası bu.

ve innehüm le fiy şekkin minhu muriyb; Çünkü onlar da, kimler; İsrail oğulları da onun hakkında, kimin hakkında; Hz. Musa’nın hakkında, tıpkı Mekkelilerin yaptığı gibi endişeli bir kuşkuya kapılmıştılar. Resulallah’ı teselli ediyor bu ayetle. Ne demişlerdi Hz. Musa’ya İsrail oğulları; ..len nu’mine leke hatta nerAllahe cehraten (Bakara/55) Allah’ı apaçık, açıkça görmedikçe sana iman etmeyeceğiz, güvenmiyoruz demişlerdi. len nu’mine aslında sana güvenmiyoruz, ahlaki imandır. Musa peygambere güvenmediklerini söylemişlerdi. Neden; hatta nerAllahe cehraten, yani açıkça; Allah’ı açık olmayan şekilde zaten görüyorlardı, mucizeleri gördüler. Denizden, firavundan kurtuldular. Musa AS. önlerine düştü, büyük bir zulümden kurtardı Men ve Selva’yı gördüler, bin bir nimete erdiler. Yani Allah’ın dolaylı olarak lûtfu, in’amını görmüşlerdi zaten. Fakat bu kez açıkça görmeden dediler sana güvenmiyoruz.

Onun için Resulallah’ı teselli eden bu ayetler Hz. Musa’nın toplumunu ibret olarak gösteriyor. Ki Mekkeliler de hazine ve melek istemişlerdi hatırlıyor musunuz bu surenin başında, 12. ayette. Onlar da bir hazine indirmedikçe gökten, ya da bir melek gelmedikçe diyorlardı. Yani burada söylenmek istenen şu; Bunu göndermek bizim için hiçbir şeydir, fakat gönderdikten sonra inanmazlarsa işte bu toplumların başına gelen onlarında başına gelir, bu söylenmek isteniyor.

Yani tekrar başa döneyim kusura bakmayınız, İsrail oğulları bunun daha ötesini, daha öte mucizeleri gördüler, bu sefer de Allah’ı açıkça görmedikçe güvenmeyeceğiz dediler. Yani bu işin arkası gelmez diyor rabbimiz. Eğer insanlar hakikate uymamak için bahane yoluna sapmışlarsa, bahanelerin arkası gelmez imasında bulunuyor sevgili efendimize.

111-) Ve inne küllen lemma leyüveffiyennehüm Rabbüke a’malehüm* inneHU Bima ya’melune Habiyr;

Muhakkak ki Rabbin her birinin yaptıklarının karşılığını kendilerine tam verir… Çünkü O, yapmakta olduklarını (onların Esmâ’sıyla hakikati ve meydana getiricisi olarak) Habiyr’dir. (A.Hulusi)

111 – Ve hakikat her biri öyle kimselerdir ki lâbüd rabbin kendilerine amellerini tamamıyla ödeyecektir çünkü o, her ne yapıyorlarsa habîrdir. (Elmalı)

Ve inne küllen lemma leyüveffiyennehüm Rabbüke a’malehüm ve hiç kuşkun olmasın ki rabbin, onların her birine de yaptıklarının karşılığını tastamam ödeyecektir. inneHU Bima ya’melune Habiyr; unutma ki O, yaptıkları her şeyden haberdardır.

Ödeyecektir, fakat onların istediği dünyada, bu dünyada verilmiştir. Çünkü onlar dünyayı istemişlerdir. Öteye pay kalmamıştır. Bu surenin 15 ve 16. ayetlerinde ifade buyrulduğu gibi.

112-) Festekım kema ümirte ve men tabe meake ve lâ tatğav* inneHU Bi ma ta’melune Basıyr;

O hâlde sen hükmolunduğunca hakikati yaşa (istikamet sahibi olmak, hidâyetin açığa çıkması sonucu olarak hakikatin yaşanması, demektir. A.H.)! Seninle beraber, tövbe edenler de (hakikati yaşayamamalarına neden olan şeylere tövbe edenler)… Sakın taşkınlık yapmayın! Çünkü O, yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) Basıyr’dir. (A.Hulusi)

112 – Onun için emr olunduğun gibi doğruluk et: sen ve beraberinde tevbe eden de aşırı gitmeyin, çünkü o her ne yaparsanız basîrdir. (Elmalı)

 

Festekım kema ümirte ve men tabe meak Şu halde emr olunduğun gibi dosdoğru bir yol tut, ve sana uyanlar da aynı yolu tutsun.

İbn. Abbas ve İmam Cafer Hz. Nebinin Şey’e bepni surete hud benim saçlarımı Hud suresi ağarttı, beni Hud suresi ihtiyarlattı sözünü bu ayet üzerine söylediğini dile getirirler, bu görüşü ileri sürerler. Fakat tabii ki bu bir görüştür, daha önce de dile getirdiğimiz gerekçeler, bu ayetten hiçte geri kalan gerekçeler değil ki onlardan biri, anılan toplulukların akıbetiydi. Peygamberin muhatap olduğu Mekke toplumunun başına da böylesine bir bela, böyle bir akıbete çarptırılmaları tehlikesi ya da ihtimali Resulallah’ı ihtiyarlatmıştı.

Onun dışında bir sebep daha görüyorduk, ki onu da dile getirmiştik; Peygamber yakınları, Nuh peygamberin oğlunun serüveni burada dile getirilmişti. Yine Lut peygamberin eşinin o dramı burada dile getirilmişti ve Resulallah’a kişinin peygamber olması, onun sapık yakınları için, onların sapmış olmaları için herhangi bir avantaj sağlamaz. Onun için efendimiz bu mesajı çok iyi aldığından dolayı;

Kızım Fatıma, nefsini Allah’ın elinden satın al, babam peygamber diye güvenme Vallahi yarın senin içinde bir şey yapamam.” Diyordu.

[Atlanan cümle: ve lâ tatğav* inneHU Bi ma ta’melune Basıyr;

Sakın günah işleyerek Allah´ın emrine karşı gelmeyin, kimseye zulmetmeyin, şüphesiz ki rabbiniz, amellerinizi çok iyi görendir. O, sizi gözetlemektedir” buyuruyor. (Taberi)]

 

113-) Ve lâ terkenu ilelleziyne zalemu fetemessekümünnaru ve ma leküm min dûnillâhi min evliyâe sümme lâ tunsarun;

(Nefsine) zulmedenlere meyletmeyin, (o takdirde) size Nâr dokunur… Sizin için Allâh dûnunda velî söz konusu olmaz! (Şayet edinirseniz) sonra yardım da görmezsiniz! (A.Hulusi)

113 – Ve zulüm edenlere meyl etmeyin ki size ateş dokunur, ve Allah dan başka velîleriniz de yoktur sonra kurtulamazsınız. (Elmalı)

Ve lâ terkenu ilelleziyne zalemu zulmedenlere asla, asla ufacık bir eğilim dahi göstermeyin fetemessekümünnar sonra ateş size de dokunur.

Evet, var mı ihtiyacı tefsire.Zulmedenlere meyl etmeyin diyor, küçücük bir eğilim göstermeyin. O küçücük diye tercüme etmem boşuna değil; Zemahşeri Er rükûnu, meylül yesir diyor. Ufak dahi olsa bir eğilim diyor. Onun için size ateş dokunur diyor meyl etmeyin zalimlere.

ve ma leküm min dûnillâhi min evliyâe sümme lâ tunsarun; sizin Allah’tan başka bir yardımcınız da olmadığına göre sonra büsbütün yardımsız kalırsınız. Zulüm ateştir diyor ayet. İster insan-insan, ister insan-Allah, ister insan-eşya ilişkisinde, hangi tür ilişkide olursa olsun, ilişkilerinizde zulmetmeyin.

114-) Ve ekımıs Salâte tarafeyin nehari ve zülefen minel leyl* innel hasenati yüzhibnes seyyiat* zâlike zikra liz zâkiriyn;

Gündüzün iki tarafında ve geceden zülfelerde (gündüze yakın saatlerinde) salâtı ikame et… Muhakkak ki hasenat (Hakikatini yaşamak – kişiden açığa çıkan güzel yaşantı) seyyiatı (hakikati örtme ve nefsaniyetten kaynaklanan suçların getirisini) giderir… Bu, idrak sahiplerine bir öğüttür. (A.Hulusi)

114 – Hem namaz kıl gündüzün taraflarından ikisinde ve gecenin gündüze yakın saatlerinde, çünkü hasenat, seyyiatı giderir, bu, idrâki olanlara bir öğüttür. (Elmalı)

 

Ve ekımıs Salâte tarafeyin nehari ve zülefen minel leyl ve şimdi tavsiyesine geçti. Peki, nasıl bir hayat kuralın ve bu hayatın esas duruşu ne olsun sorusuna cevap, esas duruş cevabı.

Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namazı ikame et.

Bu da Mekki bir sure. Bundan çok daha önce daha Taha suresinin 130. ayetinde 5 vakit namazı ima eden ayet gelmişti. Ben burada da 5 vakte açıkça bir gönderme görüyorum. tarafeyin Nehar gündüzün iki ucu, tesniye 2, tarafeyin Nehar. ve zülefen, zülef, çoğuldur. Arap dilinde çoğulun minimumu, asgarisi 3 tür. 2+3=5. Bu açık. Bunun dışındaki spekülasyon olur doğrusu. Tabii bu vakitlerin birebir neye tekabül ettiğini sevgili efendimiz bizzat yaşayarak, sünnetiyle, ameli sünnetiyle uygulamalı olarak ortaya koymuştur.

innel hasenati yüzhibnes seyyiat unutma ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu ayet, bu ibareyi açıklama babında bir çok haber nakledilir. Bunlardan en dikkat çekici olanları, tefsirlerin hemen tamamının naklettiği bir olay var:

Bir gün diyor bir ensari, Medineli bir sahabi; Resulallah’a geldi ve dedi ki; “Ya Resulallah, ben bugün bahçeme gitmiştim, orada bir hanımla karşılaştım, buluştum, birlikte olma dışında ona her şeyi yaptım. Öptüm, okşadım, şöyle ettim. Bana münasip gördüğün cezayı ver.”

Resulallah önce bir şey söylemiyor. Bu zat dedikten sonra ayrılıyor. Onu bana getirin diyor Resulallah. Hz. Ömer o arada; “Allah kapatmıştı sen niye açtın be adam Allah’ın örttüğünü.” Diyor. Adam getiriliyor ve Resulallah bu ayeti okuyor. innel hasenati yüzhibnes seyyiat iyilikler kötülükleri götürür. Buradaki iyilikten kasıt namaz olarak yorumluyor orada bu olay için Resulallah. “İki namaz arasında yapılan küçük günahları, namazlar; siler, süpürür temizler.” Diyor adama. Adam bu cevaba sevinerek gidiyor.

O ayrıldıktan sonra Hz. Ömer biraz şaşkınca, sanırın bu suçu biraz daha büyük olarak niteliyor Hz. Ömer ki, “Ya Resulallah bu sadece bu adam için mi geçerli.” Diye soruyor. Resulallah; “Hayır hepiniz için.” diyor. Onun için iyilikler, güzellikler; kötülüklerin üzerini örten bir gündüz gibidir. Güneşin geceyi yok ettiği gibi tıpkı.

zâlike zikra liz zâkiriyn; işte bu öğüt alacak insanlara bir hatırlatmadır.

115-) Vasbir feinnAllâhe lâ yudıy’u ecrel muhsiniyn;

Sabret… Muhakkak ki Allâh ihsan sahiplerinin mükâfatını zayi etmez. (A.Hulusi)

115 – Ve sabret zira Allah Muhsinlerin ecrini zayi’ etmez. (Elmalı)

Vasbir feinnAllâhe lâ yudıy’u ecrel muhsiniyn; Diren, unutma ki Allah iyilerin hak ettiği karşılığı asla zayi etmez.

116-) Felevla kâne minel kuruni min kabliküm ulû bakıyyetin yenhevne anil fesadi fiyl Ardı illâ kaliylen mimmen enceyna minhüm* vettebealleziyne zalemu ma ütrifu fiyhi ve kânu mücrimiyn;

Sizden önceki kuşaklardan geri kalanlar, arzda bozgunculuktan vazgeçirmeliydi onları değil mi? Onlardan kurtarmış olduklarımızdan az bir kısmı hariç (bunu yapan olmadı)… Zâlim olanlar ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler… Suçlu oldular! (A.Hulusi)

116 – Şimdi sizden evvelki karnlardan bakıyye sahipleri Yer yüzünde fesattan nehy eder olsalardı; lâkin onlardan necata irdirdiğimiz pek az kimselerden başka yok, o zulmetmekte bulunanlar ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve hep mücrim oldular. (Elmalı)

Felevla kâne minel kuruni min kabliküm ulû bakıyyetin yenhevne anil fesadi fiyl Ardı illâ kaliylen mimmen enceyna minhüm keşke çıksaydı, ama ne yazık ki sizden önceki nesiller arasından kendilerini kurtardığımız bir azınlık dışında yeryüzünde toplumsal çürümeye karşı direnen akıllı ve erdemli kimseler çıkmadı. Keşke çıksaydı diyor rabbimiz, ama çıkmadı. Çok az çıktı, o çıkanı da biz kurtardık buyuruyor.

vettebealleziyne zalemu ma ütrifu fiyhi ve kânu mücrimiyn; Peki çoğunluk ne yaptı, onu da söylüyor ayet. Zulme eğilimli çoğunluksa ayartıcı dünya zevklerinin peşine düştüler. Peşine takıldılar dünyevi zevklerin, günaha gömülüp gittiler en sonunda.

117-) Ve ma kâne Rabbüke li yühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha muslihun;

Senin Rabbin, sâlih (dürüst) insanların yaşadıkları bölgeleri, haksız olarak helâk edecek değildir! (A.Hulusi)

117 – Rabbin da o memleketleri ahalisi muslihler iken zulüm ile helâk edecek değildi ya. (Elmalı)

Ve ma kâne Rabbüke li yühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha muslihun;

İşte bu, bu surenin berceste ayetidir. Bu surenin içinde ki zirve ayet budur sevgili dostlar ve bakın ne diyor. Değilse tüm kıssaların özeti adeta;

Senin rabbin halkı birbirlerine karşı doğru dürüst davrandığı sürece sadece sapık inançları yüzünden uygarlıkları, kentleri helak etmez. Çok önemli bir nokta. Sadece sapık inançları yüzünden değil, asıl birbirlerine karşı dürüst davranmamaları yüzünden helak eder. Sapık inançlarının cezasını ahirette verecek. Fakat dünyada ki gelen bu belalar, bu çökmeler, bu kokuşmalar, bu çözülmelerin sebebi; insani ilişkilerde ki dürüst olmama halidir.

Burada Bi zulmin ifadesini; Ferra, Taberi, Razi, Beydavi gibi birçok müfessir şirk, küfür olarak nitelendirmiş. Biz de bu tercihi aktardık.

118-) Velev şâe Rabbüke lecealenNase ümmeten vahıdeten ve lâ yezalune muhtelifiyn;

Eğer Rabbin dileseydi, elbette (tüm) insanları ümmet-i vâhide (tek bir inanca sahip toplum) yapardı! Oysa karşıt görüşe dayalı inançlar sürüp gidecektir. (A.Hulusi)

118 – Hem rabbin dileseydi elbet bütün o nası bir tek ümmet yapardı, halbuki ihtilâf edip duracaklardır. (Elmalı)

Velev şâe Rabbüke lecealenNase ümmeten vahıdeh zaten eğer rabbin dileseydi, insanlığın tamamını tek bir ümmet yapıverirdi. Fakat dilemedi demektir bu. Farklılıklar iradenin eseridir demektir. Allah insanın iradesini diledi demektir. Allah’ın kaderi; insanın seçmesidir demektir.

ve lâ yezalune muhtelifiyn; Bu daha da önemli; O bunu dilemediği içindir ki; (Bir açıklama ile girelim bu ibareye Onlar, aykırı görüşler benimsemeye yönelmişlerdir. Yani insanlar farklı düşünmeyi sürdüre gelmişlerdir Allah tek bir ümmet yapmadığı için. Allah’ın dileği budur. Daha doğrusu Allah iradeyi dilemiştir. Allah’ın insan için takdiri, seçmektir, insanın seçimi.)

Farklı düşüncenin burada muhtelifiyn terim anlamıyla muhalif düşüncenin ilahi yasa gereği olduğu beyan ediliyor bakınız. Bir sapma ve aykırılık olan muhalif düşünceye karşı çok özgün bir bakış açısı geliştiriyor vahiy. Bize aktardığı bakış açısı bu. Muhalif düşünce adeta, ne kadar aykırı, farklı olursa olsun işte yaşayacak, devam edecek demeye getiriliyor.

119-) İlla men rahıme Rabbük* ve lizâlike halekahüm* ve temmet kelimetü Rabbike leemleenne cehenneme minel Cinneti venNasi ecme’ıyn;

Sadece Rabbinin rahmet ettiği kimse hariç (o Rasûlün getirdiklerine muhalefet etmez); işte bunun için onları halketti! Rabbinin: “Andolsun ki cehennemi tamamen cinn ve nas’tan dolduracağım” kelimesi tamamlanmıştır. (A.Hulusi)

119 – Ancak rabbinin rahmetiyle yargıladığı kimseler müstesnâ ve onun içindir ki onları halk etti ve rabbinin şu kelimesi tamam oldu, ahdim olsun Cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım. (Elmalı)

İlla men rahıme Rabbük tabii ki rabbinin rahmetiyle yol gösterdiği kimseler hariç. Yani insanların içerisinde Allah’ın rahmetini gören, yol göstericiliğine uyanlar elbette ki aykırı düşüncelere sapmayacaklar. Fakat bu da onların tercihi.

Şurada ki ibare, anahtar bir ibare. ve lizâlike halekahüm Bunu sayfalar dolusu tefsir etsek yeridir. Oysaki O tüm insanları işte bunun için yarattı. Bunu nasıl anlayacağız, işte bunun için yarattı. Ne için yarattı? Bizim çevirimiz ve tercihimiz hemen bir önceki Rahmete raci olduğu için şöyledir; İşte insanları bu rahmete nail olmak için yarattı. Allah’ın kılavuzluğuna uysunlar diye yarattı. Allah’ın insan için koyduğu rahmeti alsınlar, buna layık olsunlar, bu rahmete tabi olsunlar, hak etsinler diye yarattı. Biçimindedir ki bizim bu tercihimiz İbn Abbas, Mücahid, Katade, Dahhâk gibi ilk büyük müfessirlerinde tercihidir.

Bunun alternatif bir anlamı da şöyle olabilir; İşte onlar farklı düşünceleri iradeleriyle seçsinler diye yarattı biçiminde de bir mana verilebilir ama bu manayı ayetin bağlamı, öndeki ve sondaki cümle doğrulamamakta.

ve temmet kelimetü Rabbike leemleenne cehenneme minel Cinneti venNasi ecme’ıyn; Ne ki rahmete ısrarla sırt çevirenler içinde rabbinin, and olsun ki ben cehennemi bütünüyle, görünmez varlıklar ve insanlarla dolduracağım sözü elbet gerçekleşmiş olacaktır. Yani burada sonucuna katlanıyorsa tercihini iradesiyle yapsın. Fakat unutmasın ki tercihinden sorumlu olacak. Unutmasın ki tercihinin hesabını verecek. Bunu da aklından çıkarmasın. Elbette yanlış tercihte de bulunabilir. Yani insanoğluna Allah küfretme hakkını vermiştir.

Evet insanoğluna Allah inkar hakkını vermiştir. Fakat insan bu hakkı kullanırken şuna dikkat etmeli. Bunun hesabını bir gün soracaklar. Yani insan kendisine verilen irade yeteneğini istismar etti mi etmedi mi, kötüye kullandı mı kullanmadı mı. Bu insanoğlunun eline geçirdiği bir aleti nereye kullandığıyla çok yakından ilgili bir şeydir. Size biri harika bir silah vermiş ve sizde o silahı size hediye edene doğrultmuş ve onu vurmuşsanız, herhalde onun size bu silahı vermesinden maksat bu olamaz.

Eğer size biri irade gibi muhteşem bir nimet ve alet vermişse, siz iradeyi size verenin, size bahşedenin aleyhine kullanmaya kalkıyorsanız ve o verende Allah ise bunun hesabını sorar.

Bunun değerli dostlar yukarıda ki ve lizâlike halekahüm bu rahmete nail olsunlar diye yarattı sözcüğü, anahtar ibaresi var ya, o sadece lafız ve mana açısından öyle değil, maksat açısından da rahmete nail olsunlar şeklinde anlaşılmalı. Çünkü rahmet varlığın ilk illeti demiştim biraz önceki ayetleri tefsir ederken.

Rahmet; varlığı kuşatan şey ve insanın neden yaratıldığını sorana Allah’ın bir cevabıdır bu. Rahmetime nail olsun diye. Ya rabbi insanı neden yarattın? Rahmetimin bir eseri olarak yarattım, rahmetime nail olsun diye. Çıkışı rahmet, varışı rahmettir. İnsan Allah’ın rahman ve rahiym isminin bir tecellisi ve yine aynı ismin ve sıfatın tecellisi olan cennete kavuşsun istiyor rabbimiz. Eğer insan illetine, hikmetine ve sebebine aykırı davranır ve kendisi için yaratılan mutluluğa ulaşmazsa, onu tercih etmezse, yaratılış amacına ihanet etmiş olur. Böyle değerlendirilir. Bunun anlamı da budur dostlar.

120-) Ve küllen nekussu aleyke min enbair Rusuli ma nüsebbitü Bihi fuadek* ve caeke fiy hazihil hakku ve mev’ızatün ve zikra lil mu’miniyn;

Rasûllerin haberlerinden her birini sana anlatmamızın sebebi anlayışını oturtmak içindir… Bu sûreyle de sana hak bildirilmiş, iman edenlere hatırlatma ve öğüt (ders) verilmiştir. (A.Hulusi)

120 – Peygamberlerin haberlerinden kalbini tespit edeceğimiz her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz, bu Sûrede de sana hak ve müminlere bir mev’ıza ve tezkir geldi. (Elmalı)

Ve küllen nekussu aleyke min enbair Rusuli ma nüsebbitü Bihi fuadek İmdi ey peygamber, elçilerin haberlerinden senin yüreğini takviye edecek her şeyi bütünüyle sana aktarıyoruz. Fuadek, Kalbek demedi. Kur’an da kâlp hem tekil olarak hem çoğul olarak, ama çoğunlukla da çoğul olarak kullanılır. Çünkü toplumsal akla tekabül ettiği yerlerde çoğul olarak kullanılır. Fuad ile Kâlp arasındaki fark nedir veya var mıdır sorusu önemli.

Fuad; kök anlamı Fe’d, ateşli hastalık, şiddetli ateş, et kızartmak anlamına geliyor. Kâlbin özel bir hali. Anlıyoruz ki yanık kâlbe, ateş düşmüş kâlbe Kur’an fuad diyor. Buradan Resulallah’ın kâlbinde ki yanan ateşi anlıyoruz, sızıyı anlıyoruz.

ve caeke fiy hazihil hakku ve mev’ızatün ve zikra lil mu’miniyn; bu haberlerin içerisinde hem sana hakikat, hem de müminlere bir öğüt ve uyarı ulaşmış olmaktadır.

121-) Ve kul lilleziyne lâ yu’minuna’melu alâ mekânetiküm* inna ‘amilun;

İman etmeyenlere de ki: “Elinizden ne geliyorsa yapın; biz de yapacağız.” (A.Hulusi)

121 – İman etmeyenlere de deki: siz yerinizde sayarak yapacağınızı yapın her halde biz çalışıyoruz. (Elmalı)

Ve kul lilleziyne lâ yu’minun inanmamakta ısrar edenlere de ki a’melu alâ mekânetiküm* inna ‘amilun; siz kendinize yakışanı yapınız, unutmayın ki biz, bize yakışanı yapmaktayız. Hatırlayınız 93. ayette ki Hz. Şu’ayb in hitabını.

122-) Ventazıru* inna müntezırun;

“(Sonucunu görmek için) bekleyin bakalım! Biz de bekliyoruz!” (A.Hulusi)

122 – Ve gözetin herhalde biz gözetiyoruz. (Elmalı)

Ventazıru* inna müntezırun; ve bekleyiniz, iyi bilin ki biz zaten bekliyoruz.

123-) Ve Lillâhi ğaybüs Semavati vel Ardı ve ileyHİ yurce’ul emru küllühu fa’budHU ve tevekkel aleyHİ, ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta’melun;

Semâlar ve arzın algılanamayanları, Allâh içindir… Hüküm tümüyle O’ndan çıkar! O hâlde O’na kulluğunun farkında lığına er; O’nun El Vekiyl isminin mânâsının hakikatindeki varlığını hisset! Rabbin, sizden açığa çıkanlardan perdeli değildir! (A.Hulusi)

123 – Bununla beraber Göklerin Yerin gaybı, Allahın’dır, emrin de hepsi ona irca’ olunur, yalnız ona ibadet et ve ona tevekkül kıl, rabbin ne yaptığınızdan ve yapacağınızdan gafil değil. (Elmalı)

Ve Lillâhi ğaybüs Semavati vel Ard göklerin ve yerin gizli gerçekleri Allah’a aittir. ve ileyHİ yurce’ul emru küllüh ve sonunda her iş döner dolaşır, Allah’ın dediğine varır. fa’budHU ve tevekkel aleyH şu halde yalnız O’na kul ol ve yalnız O’na güven, O’na dayan. ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta’melun; zira senin rabbin yaptıklarınız karşısında asla duyarsız kalmaz.

Biz de bir surenin daha sonuna gelirken rabbimizden; Yalnız kendisine kul olan, kula kul olmayan ve yalnız kendisine dayanan Salih ve seçkin kulları arasında bizi de kılmasını niyaz ediyoruz ve O’ndan imanla, Kur’an la, vahiyle yaşanmış bir ömür, ve bu vahiyle yaşanmış bir ömrün güzel bir hatimesi, güzel bir sonucu olan imanlı bir ölüm niyaz ediyoruz.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 09 Aralık 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. HÛD SURESİ (091-123)(74)

  1. ferruh çilek

    09 Nisan 2016 at 02:24

    Tefsirde anlam sapması var, bunu tespit etmeniz lazım.

    Kuranın net kesin “şu şudur” ifadesi “sadece bu değil şu” şeklinde saptırılıyor.

    Günah sevap kavramlarıyla helak olunmaz, ya da üstün olunmaz.

     
    • ekabirweb

      09 Nisan 2016 at 09:54

      Merhaba, neyi kast ettiğinizi anlayamadım, daha açık örneklendirirseniz çok sevinirim.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: