RSS

İslamoğlu Tef. Ders. RA’D SURESİ (01-18)(79)

13 Oca

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

Rabbim göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlayalar beni. Allahümme amin.

Sevgili Kur’an dostları bugün rabbimizin insanlığa merhamet ve şefkatinin bir eseri olan Kur’an vahyinin yepyeni bir suresi ile daha karşı karşıyayız. Kur’an ı bir ülkeye benzetirsek, eşsiz bir cennet ülkesine benzetirsek o ülkenin yeni bir sitesi ile yüz yüzeyiz. 79 derstir beraberiz. Bu 79. dersimiz. 79. derste Ra’d suresini işleyeceğiz. Kur’an ın 13. suresi. Fakat bir şeyi hatırlatmadan geçemeyeceğim.

79 dersten beri işlediğimiz Kur’an ın sadra şifa, topluma şifa, bireye şifa, gönle şifa, zihne şifa, akla şifa olan muhteşem ayetleri hep birbiri ile gerek doğru gerek çapraz bir biçimde bağlantılıydı. Bendeniz bu doğrudan yani paralel ve çapraz bağlantılara hep mümkün olduğunca dikkat çekmeye çalıştım. Fakat bugün işleyeceğimiz Ra’d suresi öyle bir içeriğe sahip ki adeta Kur’an ın süzülmüş bir usaresi. Onun için bu sure üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Fakat yine de bize tanınan sınırlı vakitte işlemek zorunda olduğumuz sayfaları mümkün olduğunca özet halinde ama verilmesi gerekenleri de vererek inşallah işlemeye çalışacağız.

Ra’d suresi Kur’an ın 13. suresi resmi tedvinde, sıralamada. Aslında içerik açısından, muhteva açısından da bulunduğu yere ait gibi duran bir sure. Yani Yusuf suresinden sonra, konusu adeta onunla bütünleşen bir sure. Adını 13. ayetinden alıyor. Ayette ki er ra’d, gök gürültüsü sözcüğünden adını alıyor. Ve yüsebbihur ra’dü Bi HamdiH.. gök gürültüsü sınırsız bir övgüyle O’nun yüce kudretini, şanını, şerefini dile getirir diyor. Yani makro ayetlere, kevni ayetlere dikkat çekiyor. Dolayısıyla sure insana makro ve mikro, kevni ve enfüsi. Afaki ve enfüsi ayetleri hatırlatan bir sure.

İniş zamanı ilk müfessirlerden itibaren tartışılmış. Hatta Mekke’de indi diyenler de kendilerine İbn. Abbas’tan bir rivayet, bir görüş bulmuşlar, Medine’de indi diyenler de. Mekki ya da Medeni diyenlerin aslında birbirinden üstün bir delilleri bulunmamakta. Hatta bu iki görüşte İbn. Abbas’tan nakilde bulunurken, ona referans verirken 31 ve 43. ayetlerin istisna olduğunu söylemekte. Mekki diyenler bu ayetleri Medine de, Medeni diyenler ise 31 ve 43. ayetleri Mekke de indiğini söylemekteler. Fakat bu istisnanın, bizim 6. surenin girişinde işlediğimiz kriterlere uymadığını, dolayısıyla surenin bir bütün teşkil ettiğini, surenin içerisinden bir takım ayetlerin farklı bir dönemde indiğini gösteren bir delile, gerçekçi bir delile sahip olmadığımızı söyleyebilirim.

Tabii bu ihtilaf sureyi ortada bırakmamakta. Çünkü surenin konusuna, üslubuna, muhtevasına, diline, temasına baktığımızda açıkça sure bize ben Mekkeliyim demekte. Mesela 1 ve 4. ayetler arası afâk ayetlerini, 8 ve 11. ayetler arası enfüs ayetlerini, yani insanın iç ayetlerini birlikte okumayı teklif etmekte.

Yine sure meydan okuyan bir üslup ile anlatılmakta. Mesela bunu 5., 11., 13., 18. ve daha sonraki bir çok ayette görmek mümkün. Dolayısıyla sure bize OKUMAYI öğretmekte. İnsanı okumayı, kâinatı okumayı, Allah’ı okumayı, varlığı var oluşu okumayı, hayatı okumayı ve vahyi okumayı öğretmekte. Bu bir okuma suresi. Onun için Ra’d suresini; insan nasıl okumalı sorusuna bir cevap olarak, belki Kur’an ın tamamını böyle düşünmek gerekir ama Ra’d suresini çok daha özelde insan hayatı, kendi varlığını, var oluşu, Allah’ı ve tüm mahlukat ve mevcudatı nasıl okumalı sorusunun cevabıdır diye düşünüyorum. Ama niçin okuyacak, Neden okumalı, neden bunları okuyacak diye soracak olursak sure sözü bir yere getiriyor. O da anahtar ayeti olan 11. ayetteki şu cümleye;

innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim

Hiç şüpheniz olmasın ki Allah; Bir toplum, o toplumu oluşturan fertler kendi iç dünyalarını değiştirmediği sürece Allah’ta o toplumun gidişatını değiştirmez. İşte anahtar cümlesi bu, bu surenin. Demek ki bütün bu okumalar afâki, enfüsi, tarihi okumalar. İnsanın kolektif bilincine giderek orayı okumak. İnsanın ben bilincine dönerek iç dünyasını okuması. İnsanın kâinatı okuması. Allah’ın yaratışının, mutlaklığının, varlığının ve birliğinin delili olan tabiatı okuması. Dahası; bunlar arasında bağ kurması. Dış dünya ile iç dünya. Makro ile mikro arasında bağ kurması.

Neden gerekir diye soracak olursak sonunda sözü; Değişmeniz için, iç dünyanızı güzelleştirmeniz için. Eğer siz bunu okuyarak bütün bu okuma objelerini okuyarak kendinizi değiştirirseniz, Allah toplumunuzun gidişatını güzelleştirir, değiştirir denilmektedir. Tabii bunun tam tersi de geçerli. Şimdi sureye girebiliriz.

“BismillahirRahmanirRahıym”

Rahman, rahiym Allah adına.

1-) Elif Lâââm Miiiym Râ* tilke âyâtül Kitab* velleziy ünzile ileyke min Rabbikel Hakku ve lâkinne ekseren Nasi lâ yu’minun;

Eliif, Lââm, Miim, Raa… Bunlar Kitap’ın (nâzil Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsinin) işaretleridir… (O BİLGİ) Rabbinden sana inzâl olunan Hak’tır… Ne var ki insanların çoğunluğu iman etmezler. (A.Hulusi)

01 – Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar sana o kitabın âyetleri ve sana rabbinden indirilen haktır, ve nas’ın ekserisi iman etmezler. (Elmalı)

Elif Lâââm Miiiym Râ bunlar mukadda harfleri huruf-u heca dediğimiz. Bu harfler üzerinde daha önce, gerek Bakara suresinde ve gerek diğer surelerde yeterince durmuştuk. Onun için burada durmaya ihtiyaç duymadan geçiyoruz. Ama hemen hatırlatalım ki öncelikle bu harflerin bulunduğu Kur’an da ki tüm sureler vahye atıf yaparak başlarlar. Onun için de bu harflerin ne olduğu konusunda ki farklı görüşler içerisinde en tutarlısı belki de;

Ey insanoğlu Allah konuşuyor. Fakat Allah ebedi ve değişmez hakikatleri senin bildiğin, senin kullandığın şu sıradan harflerle sana aktarıyor ki Allah’ın maksadı seni zorlamak ve zora koşmak, ya da sana anlaşılmaz bir şeyler söylemek değil, senin anlamanı sağlamak, senin mutlu olmanı sağlamak, sana yol göstermektir. Onun için mutlak olan Allah, aşkın olan Allah, mukayyet olan, içkin olan, dünyaya ait olan harflerden müteşekkil kelimelere dönüştürerek mesajını sana ulaştırıyor, ki üzerinde düşünüp, anlayıp ebedi mutluluğu kazanasın diye manasına gelebilir.

Bunun dışında bir işlev de taşıyabilir bu mana. Bir işlevi olabilir o da, çoğunlukla Mekki surelerin başında görüldüğü için hitabı önceleyip muhatabının dikkatini çekmek amacını taşıyabilir. Ama bütün bunların ötesinde Hz. Ebu Bekir’in dediği gibi her vahyin, her ilahi hitabın bir sırrı vardır, Kur’an ın sırrı da, şifresi de bu harflerdir.

tilke âyâtül Kitab Bunlar kitabın ayetleridir. velleziy ünzile ileyke min Rabbikel Hakk ve sana rabbin katından indirilen hakikatin ta kendisidir.

Rabbin tarafından indirilen hakikat, ünzile ileyke. Ara ara dile getiririm. Arap dilinde uzaktan gelen çok saygın konuğun önüne çıkartılan mükellef sofraya, ziyafet sofrasına Nüzûl derler diye. Dolayısıyla Kur’an ın; İnsanoğlunun ufkunu aydınlatan mesajı Nüzûl ile ifade edilir burada da olduğu gibi. Yani gök sofrasıdır. Allah’ın rahmet ve şefkatinin bir tecellisi olan gök sofrasıdır vahiy.

Ayette el Hakk geçti. Hem Allah’ın sıfatlarından biridir, hem de kitabın sıfatıdır. Allah mutlak hakikattir. Hakikati arayan onu bulduğunu iddia ediyorsa, bu iddiasının doğru olup olmadığını, Allah’ı bulup bulmadığıyla anlayabilirsiniz. Hakikati buldum ama Allah’ı hala bulamadım diyenin hakikati de bulduğuna inanmayın. Çünkü el Hakk O dur. Tüm hakikatler O’ndan neş’et eder. Hakikatlerin her bir huzmesini takip eden, sonunda O’na ulaşır. O nedenle On’suz bir hakikat düşünülemez. Çünkü El Hakk’tan bağımsız bir gerçek yoktur.

Aynı zamanda kitabın sıfatıdır bu vahiyde El Hakk’tan neş’et etmiş, El Hakk’tan gönderilmiş O’nun kelamıdır. Dolayısıyla Hakk’ın kelamı da Hakk’tır.

ve lâkinne ekseren Nasi lâ yu’minun; fakat insanların çoğu buna iman etmezler.

Bu ilk muhataplarının, yani Mekkeli inkarcıların “Muhammed onu kendisi uyduruyor” iftiralarına aynı zamanda bir cevaptır. Mukatil Bin Süleyman’ın dediği gibi; Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta, insanların çoğu hakikatin peşine düşmezler. İnsanların çoğu böyledir. Yani yığınlar, yani kalabalıklar. Onun karşısında Kur’an ulûl-elbab’dan söz eder. Akıl sahipleri. Düşünen öz akıl sahipleri. Aklını kullanan insanlar. Onlar azdır, fakat insanların çoğu nedense böyledir. Üç vasıfla gelir Kur’an da;

1. formu; ekseren Nasi lâ ya’kılun (Ankebut/63) İnsanların çoğu aklını kullanmazlar. Aklını kullansaydı ulül elbab, düşünen, tefekkür eden, fark eden, hakikate ulaşmak için çaba gösteren insanlar sınıfına girerdi. Ama düşünmediği için yığınlar, kalabalıklar safında duruyor. O nedenle akıl etmezler.

2. formu; ekseren nâsi lâ yeşkurûn (Bakara(273) şükretmezler. Çünkü akıl etmeyince şükretmezler. Şükür etmek için akıl etmek lazım. Allah’ın nimetinin farkına varmadan neye şükredecek. Kişi farkına varmadığı, nimet olmadığı bir şeye şükreder mi.

3. ise ekseren Nasi lâ yu’minun; (Hud/17) (Mümin/59) (Rad/1). Akıl etmeyince şükür etmez, şükretmeyince de inanmaz, iman etmez. İman etse zaten şükreder, ya da şükretse zaten iman ederdi. Bunlar birbirinin devamı olan, biri diğerinden ayrı tutulamayacak şeyler. Onun için Kur’an da bu 3 formda gelir. İnsanların çoğunun 3 özelliği, birbirine bağlı özelliklerdir.

2-) Allâhulleziy rafe’asSemavati Biğayri ‘amedin teravneha sümmesteva alel Arşi ve sahhareşŞemse velKamere, küllün yecriy liecelin müsemma* yüdebbirul’emre yufassılül’âyâti lealleküm Bi Lıkai Rabbiküm tukınun;

(İsmi) Allâh (olan), “HÛ”dur ki semâları (algılanan madde ötesi boyutları – bilinç {yedi nefs} mertebelerini) gördüğünüz bir şeye dayanaksız yükseltti (Farklı algılama sistemlerine dayalı farklı boyutlar meydana getirerek oluşturdu)! Sonra Arş üzerine istiva etti (Esmâ’sının özelliklerini Fiiller âleminde hükümran kıldı)! Güneş’i, Ay’ı hükmünün açığa çıkması için işlevlendirmiştir; her biri belli bir ömre sahip olarak işlevine devam eder… Hükmü doğrultusunda (her şeyi) oluşturur – yönlendirir; tüm detaylarıyla var eder; Rabbinizin likâsına (hakikatinizdeki Rabbinizin Esmâ’sının açığa çıkışının farkındalığına) yakîn sahibi olmanız için. (A.Hulusi)

02 – Allah odur ki Semalara direksiz irtifa’ verdi, onları görüyorsunuz, sonra Arş üzerine istivâ buyurdu ve Şems-ü Kameri teshir eyledi, her biri müsemmâ bir ecel için cereyan ediyor, emri tedbir, âyetleri tafsil eyliyor ki sizler rabbinizin likasına yakîn hasıl edesiniz. (Elmalı)

Allâhulleziy rafe’asSemavati Biğayri ‘amedin teravneha sümmesteva alel Arş Allah ise, ki sözü oraya getirecekti, vahiy sözü sahibine getirdi. Allah ise gökleri gördüğünüz bir destek olmaksızın inşa edip sonra da mutlak hükümranlık makamına kurulan tek güçtür. Tek varlıktır.

Evet, burada önce semavati açıklamak durumundayız, gökler. Kur’an kozmolojisin de 3 tip sema vattan söz edilir kısaca.

1 – Bunlardan birincisi atmosfere ilişkin göklerdir ki, dünyanın gökleri. Atmosfer; işte stratosfer, biyosfer, diğer tabakalar.

2 – İkincisi; Güneş sistemine tekabül eden kozmolojidir. O da diğer gezegenlerle birlikte bir katman örgüsünü bize sunar.

3 – Ama 3. Kur’an kozmolojisi; soyut ve somut tüm alem hiyerarşisini dile getirir ki, bu alemler biçiminde de geçer Kur’an da. Allah’a ulaşıncaya kadar, ki İslam’da varlık düşüncesi, tepesinde Allah’ın bulunduğu bir varlık hiyerarşisine dayanır. Onun için Melekler de dahil, daha bilmediğimiz görünmez varlıklar da dahil, Kur’an da semavat denildiği zaman bazı ayetlerde böyle bir varlık hiyerarşisi dile getirilmiş olur. Soyutuyla, somutuyla. Maddi olanıyla, maddi olmayanıyla.

Burada ki Allahualem ikincisi, yani insanın yaşamına elverişli olarak yaratılan sistemimiz, güneş sistemi. Çünkü bu sisteme baktığımızda, eğer sistem böyle dizilmemiş olsaydı, dünyada insan yaşamının mümkün olmayacağını anlıyoruz. Yani güneşe bir parça daha yakın olsaydı, kendisinden bir önceki gezegenle yer değiştirseydi, insan diye bir varlık olmayacaktı, çünkü yanacaktı. Kendisinden bir sonraki gezegende olsaydı insan diye bir varlık olmayacaktı, donacaktı. Burada olmuş.

Bir de kendisinden önce ve kendisinden sonra gezegenler olmuş olması, yani hemen hemen ortalarda bir yere yerleştirilmesi adeta uzaydan gelecek kozmik kazalara karşı korunması için etrafına dört dönen jandarmalar, koruyucular, zırhlar yerleştirilmiş olmasıyla açıklanabilir. Onun için bu ayetteki es semavat Allah-u alem bu ikincisine tekabül etse gerek. Çünkü bu ayetler, bu pasaj, sözü insana getirecek.

ve sahhareşŞemse velKamere, küllün yecriy liecelin müsemma her biri belirli bir süreye kadar görevlerini icra edecek olan güneş ve ayı belli bir yasaya o bağlamıştır. Evet, teshiyr diyoruz buna. Teshıyr sırrı. Güneş ve ayı musahhar kılan, yer ve göğü musahhar kılan, gece ve gündüzü musahhar kılan. Bunlar hep Kur’an a ait ibarelerdir. Teshıyr, bir yasaya tabi kılan. Aynı zamanda;

Ve sahhare leküm.. (casiye/13) ibaresi ile geldiği zaman bu gibi nesneler, leküm ibaresi ile geldiği zaman; insanın hizmeti için belli bir yasaya tabi kıldık manasını taşır. Leküm, sizin için, sizin için biz buna yasa koyduk. Yani buna koyduğumuz yasa size hizmet etsin diye anlamına gelir. Burada yok o ibare ama Kur’an ın bir çok ayetinde mevcut. Onun için insanın yaşamına, yer yüzünde ki hayatına elverişli bir çevre kurmak amacıyla, çevre inşası amacıyla rabbimiz eşyaya yasa koyuyor. Tabii bu aynı zamanda insana; Ey insan değerini bil. Rabbinin sana atfettiği önemi anla. Dolayısıyla Allah’ın şaheseri olduğunu unutma. Neden Allah insana vahiy etti, onu da iyi öğren. Anlamını taşıyor.

Tabii bu ibare aynı zamanda tüm gök cisimlerinin, ki açık orada ..küllün yecriy li ecelin müsemma (Fâtır/13) Hepside tanımlanmış, belirlenmiş bir süre içinde dönüp durur, cereyan eder anlamına gelir kendi içinde.

Tüm kozmik alemdeki her gök cisminin kendisine ait bir çevrim müddeti olduğunu ifade etse gerektir. Ki o yasaya işaret eden bir cümle bu. Güneşin kendi günü var, ayın günü var, dünyanın günü var, hatta sistemin günü var. Hatta sistemin içinde olduğu galaksinin günü var. Tabii kaç binyıl, kaç milyon yıl, kaç milyar yıl. Bilinen biliniyor bilinmeyen var. Dolayısıyla her gök cisminin kendi günü var. Fakat hiç birinin günü diğerini tutmaz. Farklı zamanlar.

yüdebbirul’emr varlığı O çekip çevirmektedir. yufassılül’âyâti lealleküm Bi Lıkai Rabbiküm tukınun; İlahi mesajları size ayrıntılı olarak açıklıyor ki, rabbinize hesap vermek üzere kavuşacağınıza yürekten inanasınız.

Evet, ayet böyle bitiyor. Neden bunları size açıklıyoruz biliyor musun ey insan oğlu, sonunda hesap vermek üzere rabbine kavuşacaksın. Buna kalbin bassın, kafan yatsın diye açıklıyoruz. Yani yaptıklarının hesabını bir gün vereceksin. Sorumluluğunu üstlen ey Ademoğlu. Mesaj bu.

Aynı zamanda yufassılül’âyât bu mesajları neden ayrıntılandırıyor biliyor musunuz; Akılsız varlıklar için yasa koyduğunu ifade buyuruyor rabbimiz. Ayetin içinde. Öyle dememiş miydi ayet ve sahhareşŞems güneş için O yasa koydu.

Burada hemen şu soru akla geliyor; İnsandan çok daha düşük varlıklar için yasa koyan Allah, insanı başıboş mu bırakacağını zannediyorsunuz.

Evlâ leke fe-evlâ (Kıyame/34)Yazıklar olsun sana ey insanoğlu yazıklar..!

Sümme evlâ leke feevlâ; (Kıyame/35) bir daha yazıklar olsun sana ey insanoğlu.

Eyahsebul’İnsanu en yutreke süda (Kıyame/36) yoksa insanoğlu başıboş bırakılıp kendisinden hesap sorulmayacağını mı sanıyor.

İşte bu Kur’an ın söylediği bu. Yani şuursuz ve akılsız varlıklar için dahi yasa koyan, onları belli bir amaç için yaratan. Çünkü bir şey için yasa koymak, onun amacını belirlemektir aynı zamanda. Yasa koyduğu o varlıkları insan için kılan Allah, insan için bir amaç koymamış mıdır. Bu nasıl düşüncedir. Devam ediyor Kur’an ayat-ı Kainatı şerh etmeye

3-) Ve “HU”velleziy meddel’Arda ve ce’ale fiyha revasiye ve enhara* ve min küllissemerati ce’ale fiyha zevceynisneyni yuğşil leylen nehar* inne fiy zâlike leâyâtin likavmin yetefekkerun;

“HÛ”, ki arzı yaydı (madde yapıyı – bedeni, kendisindekileri oluşturacak kapasiteyle meydana getirdi; konu dünyanın yuvarlaklığı değil, yeryüzü ve aynı zamanda bedenin yani madde boyutunun kapasitesidir); onda sâbit dağlar (bedenin organları) ve nehirler (bilinçleri besleyen sürekli bilgi akışı – sinir sistemi) oluşturdu… Her semerattan (üretilmişten) onların eşi olan ikizini (birimin madde ve ötesi olan yapısını) oluşturdu… Geceyi gündüze (cehalet karanlığını ilmiyle aydınlığa, hakikatin seyredildiği yaşama) dönüştürür… Gerçek ki, bunlarda tefekkür eden bir topluluk için nice işaretler vardır. (A.Hulusi)

03 – Hem o, odur ki Arza bir imtidad verdi ve onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaptı ve meyvelerin hepsinden onda iki çift yarattı, geceyi gündüze bürüyüp duruyor, her halde bunda tefekkür edecek bir kavim için âyetler var. (Elmalı)

Ve “HU”velleziy meddel’Arda ve ce’ale fiyha revasiye ve enhara dahası, O’dur yer yüzünü yayan ve bir yanda kalkmaz, kımıldamaz dağlar dikip öte yanda nehirler çağlatan, akıtan.

Dikkatinizi çekmiştir sanırım, dağlar ve nehirler. Yüksekler ve enginler, zirveler ve çukurlar. Bir çift kutupluluk girdi. Neleri vermeye çalışıyor bakınız. Bir polarite, iki kutupluluk. Devam ediyoruz.

ve min küllissemerati ce’ale fiyha zevceynisneyn ve orada her tür üründen cins cins çiftler var eden de O’dur.

Zevceynisneyn zevceyn zaten erkek ve dişi çiftlere denir. Yani çifter çifter çiftler manasına gelebilir. Cins cins çiftler diye çevirdim Türkçeye uygun olması açısından. Yine burada da tıpkı, dağlar ve dereler, yüceler ve enginler gibi cinsler, karşıt cinsler. Yani birbirinin devamı, hayatın iki yarım küresi. Biri olmadan diğeri anlaşılamayacak olan varlığın iki kutbu, iki ucu. Devam ediyoruz:

yuğşil leylen Nehar Gündüzü geceyle örten de O’dur. Yine bir varlık çifti, yine polarite, yine iki kutupluluk. Gece ve gündüz. Üstelik gündüzü örten gece. Yani gecenin arızi olduğunu, gündüzün tabii olduğunu da bu arada ifade etmiş oluyor Kur’an. Çünkü gece sonradan çıkıp gündüzü kapatıyor. Gündüz esas. Yoksa birbirini örttüğünü de söyleyebilirdi burada, ama öyle demiyor. yuğşil leylen Nehara gece gündüzü kaplıyor, içine alıyor.

inne fiy zâlike leâyâtin likavmin yetefekkerun; elbet bütün bunlarda düşünen bir toplum için derin mesajlar vardır.

Botanik biliminin verileriyle, ayeti kerime de geçen ve min küllissemerati ce’ale fiyha zevceynisneyn ibaresinin ifade ettiği her tür üründen cins cins çiftler var eden O’dur derken herhalde düşünen bir akıl hemen fark edecektir ki; Tüm bitkiler tıpkı insanlar gibi erkekli dişili oluşurlar. Ama bunlar hepsi aynı sistemle üremezler. Mesela pamukta ikisi aynı çiçekte bulunur. Karşıt cinsler, erkek ve dişi tohumlar. Fakat kabakgillerde aynı çiçekte değil de, bitkinin değişik çiçeklerinde bulunur karşıt cinsler. Ama mesela fıstıkta, Antep fıstığında ayrı ayrı ağaçlarda bulunur tohumlar. Ağaçlar birbirinden alır verirler. Hurmada ise aynı ağaçta ve aynı yerde bulunur. Dolayısıyla burada söylenmek istenen ne: Allah’ın yaratışındaki bu zenginlik, bu farklılık, bu değişiklik, aslında gayesinin birliğine engel değil.

Doğaylısıyla ey insanoğlu farklı renklerde, farklı ülkelerde, farklı sınıflarda, farklı kapasitelerde, farklı kategorilerde olman amaç birliğine engel değil. Seni yaratan da böyle farklı renklerde, farklı ırklarda, farklı kavim ve kabilelerde, farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda, farklı kıtalarda yaratmış olmasına rağmen tek bir amaca hizmet için yaratmış olamaz mı. Düşünen akıl bunu bulur. İşte ayetin sonundaki mesaj buydu. Allah ayetlerini bunun için açıklıyordu.

4-) Ve fiyl Ardı kıtaun mütecaviratün ve cennatün min a’nabin ve zer’un ve nehıylün sınvanün ve ğayru sınvanin yüska Bi main vahıd* ve nufaddılu ba’daha alâ ba’din fiyl ükül* inne fiy zâlike le âyâtin likavmin ya’kılun;

Arzda (yeryüzünde – bedende) birbirine yaslanmış komşu kıtalar (veya organlar), üzümden bahçeler, ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır… (Hepsi) (Bi-)ma-i vâhid ile (TEK BİR İLİM’in kendilerinde açığa çıkmasıyla) sulanır (beslenir – hayatiyetini devam ettirir)… Yemişlerinde (ürettikleri itibarıyla) onların bazısını bazısına üstün tutarız. İşte bunda aklını değerlendiren bir topluluk için elbette nice işaretler vardır. (A.Hulusi)

04 – Arzda mütecavir kıt’alar, üzüm bağları, ekinler, hurmalıklar, çatallı çatalsız hepsi, bir su ile sulanır, halbuki yemişlerinde bazısını bazısına tafdıl ediyoruz, her halde bunda aklı olan bir kavim için âyetler var. (Elmalı)

Ve fiyl Ardı kıtaun mütecaviratün eğer daha da yetmediyse diyor Kur’an verilen, sunulan deliller, al, sana yeni deliller. Ve aynı dünyada birbirine komşu fakat bitki örtüsü canlı hayatı açısından da birbirinden farklı kara parçaları. ve cennatün min a’nabin ve zer’un asma bahçeleri, ekinler. ve nehıylün sınvanün ve ğayru sınvanin aynı kökten çatal çatal öbek halinde, küme halinde biten, ya da çatal kökten tek bir gövde halinde yükselen hurma ağaçları. Yani aynı kökten çatal çatal küme halinde bitmiş, bakıyorsunuz bir hurmaya. Öbürüne bakıyorsunuz çatal kökten tek gövdeli yükselmiş. yüska Bi main vahıd daha da ilginci hepsi de aynı suyla sulanıyor. Yani hepsi aynı suyla sulanmasına rağmen bu kadar farklı renkte, farklı kokuda, farklı tatta, farklı lezzette, farklı görünümde, farklı biçimlerde bu kadar bitkinin, ürünün, meyvenin hepsinin de aynı suyla sulanmasına rağmen. Hatta aynı suyla sulanıp aynı tohumdan bitmesine rağmen ayrı ayrı açıklamasının açıklaması nedir diyor. Devam ediyoruz;

ve nufaddılu ba’daha alâ ba’din fiyl ükül fakat biz onların her birine farklı bir lezzet vermişizdir. inne fiy zâlike le âyâtin likavmin ya’kılun; elbette bütün bunlarda olaylar ve eşya arasında bağ kurabilen bir akla sahip olan bir toplum için derin mesajlar vardır.

likavmin ya’kılun dan yola çıkarak olaylar ve hakikatler arasında bağ kuran akıl denildi. Çünkü akıl bağ kurabilen bir nimettir. Bağ kurmuyorsa akıl değildir. Akıl ugâll den gelir. Ugâll, yular demektir, bağ demektir, ip demektir. Onun için Allah ile insan, insanla ahiret, dünya ile ahiret, madde ile mana, ruh ile beden, ulvi ile süfli, bura ile öte, duygu ile düşünce, geçmiş ile gelecek, mazi ile istikbal arasında bağ kurar. Bunu akıl yapar. Bunu yapamıyorsa akıl yok demektir. O nedenle böyle açıkladım.

Burada hangi mesaj var bağ kurabilen biri için; Aynı aileden bakıyorsunuz Mus’ap Bin Umeyr imana ermiş, ama onun kardeşi küfürde. Aynı aileden bakıyorsunuz Hamza imana ermiş, ama kardeşi Ebu Lehep ölümüne imana düşman. Bunu anlamakta zorlananlar olmuş olabilir ki işte bir yanı ile de Kur’an bunu anlatıyor. Yani aynı sudan sulanır fakat böyle olabilir. Nihayetinde aklı kullanma meselesidir. Şuuru kullanma meselesidir. Fakat ayrı sudan sulanır, ayrı ayrı kıtalar gibi. Gider Anadolu’da doğar, gelir köle olarak Arabistan’a Süheyb, Rumi Suheb, Anadolulu Suheyb. Gelir Resulallah’ın arkasına iman eder. Ayrı kökten tek gövde olur.

Habeşistan’da doğar. Ayrı bir iklim, ayrı bir renk, ayrı bir ırk, ayrı bir kültür gelir Resulallah’ın arkasında Bilal olur, saf tutar. Fakat Resulallah’la aynı coğrafya da, aynı yerde doğar, hatta aynı yaşta olur. Dedeleri kardeş olur Utbe gibi; Fakat kendisi ayrı olur. Onun için bir yerde hayatın bu cilvesine de bir açıklık getiriyor.

5-) Ve in ta’ceb feacebün kavlühüm eizâ künna türaben einna lefiy halkın cediyd* ülaikelleziyne keferu Bi Rabbihim* ve ülaikel ağlalü fiy a’nakıhim* ve ülaike ashabün Nar* hüm fiyha halidun;

Eğer (kavrayamadığından dolayı) şaşıyorsan (bu işaretlerimize); asıl şaşılacak olan, onların şu sözüdür: “Biz toprak olduktan sonra, halkı cedîdde mi olacağız (yeni bir yaratılmayla yaşama devam mı edeceğiz)?”… İşte bunlar Rablerinin hakikatleri olduğu bilgisini inkâr edenlerdir (Allâh Esmâ’sı hakikatleri olduğu için sonsuza dek ölümsüz yaşayacaklarını kavrayamayanlardır)! Boyunlarında bukağılar (halkalar – karınlarındaki ikinci beyinin oluşturduğu madde bedenden ibaret olma düşüncesinin esirleri) olanlar da bunlardır! Bunlar Ateş (yanma) ehlidir… Onlar orada sonsuz yaşarlar! (A.Hulusi)

05 – Eğer teaccüb edeceksen işte teaccüb edilecek şey: onların şu lâkırdısı: biz bir toprak olduğumuz vakit mı, hele hele biz mi mutlaka yeni bir hilkat içinde bulunacağız!… İşte bunlar rablerine küfretmiş olanlar ve işte bunlar tomrukları boyunlarında ve işte bunlar ashabı nar, hep onda kalacaklardır. (Elmalı)

Ve in ta’ceb feacebün kavlühüm eizâ künna türaben einna lefiy halkın cediyd İlle de onların nasıl olup ta hala vahyi inkar edebildiklerine şaşacaksan, asıl onların şu sözüne şaş. Ne yani, biz toprak olup gittikten sonra yeni bir yaratılışın muhatabı mı olacağız, öyle mi? İşte bu sözlerine hayret et diyor.

eizâ künna türaben einna lefiy halkın cediyd ne yani diyorlardı biz toprak olup gittikten sonra geri dönüp bir daha yeniden yaratılışın muhatabı olacağız öyle mi? Asıl buna şaş diyor Kur’an ve devam ediyor:

ülaikelleziyne keferu Bi Rabbihim İşte burası çok önemli. Onların inkar ettikleri aslında rableridir. Böyle çevirmemin çok ince bir nüktesi var. Yani ahireti inkar eden aslında rabbini inkar etmiştir. Rabbini, dikkat buyurunuz lütfen, Allah’ı değil. Rab olarak geçiyor. Allah’ın rububiyyetini inkar ediyor bunlar yoksa Allah’ı değil. Çünkü hayata müdahil olmasına razı değiller. İnsan hayatına müdahil olmasına razı değiller. Onun için Allah’ın varlığına ve birliğine ve yaratıcılığına inanıyorlar. Fakat insanı yarattıktan sonra onun hayatı için bir takım yasalar ve düzenlemeler getirmesini kabul edemiyorlar. Onun için de asıl onlar Rablerini inkar ediyorlar. Allah’ın rububiyyetini kabullenemiyorlar. Ahireti inkar budur. Neden ahirete iman, Allah’ın hayata müdahil olduğuna imandır da onun için.Rububiyyete iman etmeden ahirete iman edemez.

ve ülaikel ağlalü fiy a’nakıhim Bu çok daha gerçekten çarpıcı; İşte “sorumluluklarını” reddeden bu tipler, boyunlarında tutsaklık damgası, tutsaklık tasması taşıyan tiplerdir. Böyle diyor.

Sorumluluğu ben tırnak içinde oraya açıklama babından getirdim. Ama açık. Öncesi ve sonrası ile birlikte düşündüğümüzde gerçekten de sorumluluğun kârı ortada. Ruhsal tutsaklık. Yoksa onların boyunlarında görünen bir tasma yok elbette. Peki nedir bu tasma? Ruhlarına giydirilmiş bir zincir bu. Ruhlarına vurulmuş bir kelepçe bu.

Ahirete inkarın nedeni iç güdülerinin esiri olmaları değil mi, şehvetlerinin esiri olmaları değil mi, tutkularının esiri olmaları, tutkularının tutuklusu olmaları değil mi. Onun için onları; boynuna kölelik tasması geçirilmiş, ya da boynuna tasma geçirilmiş affedersiniz köpekler gibi resmediyor Kur’an. Artık onlar birilerinin elindedir. Onlar iplerini iç güdülerinin eline vermiş, iç güdülerinin köpeği haline gelmişlerdir. Bu gerçekten çok ilginç, o nedenle ahireti inkar ediyorlar. Sorumluluğu inkar ediyorlar. Yaptıklarının altına girmiyorlar ve bunun da temelinde şunu söylemek istiyorlar asıl. Bunu demiyorlar ama aslında oradan çıkıyor. Çıktığı ilk yer bu düşüncenin; amaçsızlık.

Hayatın bir amacının olduğuna iman etmiş biri nasıl ahireti inkar eder. Onlar yaratılışın bir amacının olmadığını düşünüyorlar. Yaratılışın bir amacının olduğunu düşünseler, Allah’ın bu amacı koyduğuna da inanırlar. Allah’ın amaçsız olarak yaratıp bıraktığını düşünüyorlar.

ve ülaike ashabün Nar* hüm fiyha halidun; işte onlardır ateş yaranı. Onlar orada yerleşip kalacaklar.

6-) Ve yesta’ciluneke Bis seyyieti kablel haseneti ve kad halet min kablihimül mesülat* ve inne Rabbeke lezû mağfiretin linNasi alâ zulmihim* ve inne Rabbeke le şediyd’ül ‘ıkab;

Senden iyilik beklemek yerine, bir an önce belâlarını isterler… (Oysa) onlardan önce, ders almaları gereken nice geçmiş topluluklar cezalandırıldılar. Muhakkak ki senin Rabbin zulümlerine rağmen insanlara mağfiret sahibidir… Muhakkak ki senin Rabbin “Şediyd’ül Ikab”dır (işlenen suçun sonucunu en şiddetli şekilde yaşatandır). (A.Hulusi)

06 – Bir de senden haseneden evvel seyyieyi istical ediyorlar, halbuki önlerinde misal olacak ukubetler geçti ve hakikat rabbin insanların zulümlerine karşı mağrifet sahibi, bununla beraber rabbin pek şedidül’ıkab. (Elmalı)

Ve yesta’ciluneke Bis seyyieti kablel haseneh ve iyiliği bırakmışlar, tehdit edildikleri kötü akıbetin bir an evvel gelip çatması için seni sıkıştırıyorlar, zorluyorlar. “Öyle diyorlardı; Haydi, bizi tehdit ettiğin şeyi getirsene.” Kur’an iyilik isteyecekleri yerde kötülük istemede acele ediyorlar diyor.

ve kad halet min kablihimül mesülat oysaki kendilerinden önce bir nice ibretlik olay yaşanmıştı. Yani onlar da tıpkı bunlar gibi peygamberlerine “haydi tehdit ettiğin azabı getir de görelim.” Diyorlardı.

Mesülat; mes’ule, tekil kökünden çoğul bir kelime. İbreti alem olacak ceza demektir. Önceki toplumlarda peygamberlerini böyle sınamışlardı güya. Sabırlarını sınamışlardı ve Allah’a meydan okumuşlardı ve sonuç felaket oldu.

ve inne Rabbeke lezû mağfiretin linNasi alâ zulmihim neyse ki senin rabbin elbet kendilerine kıyan insanlar için dahi bağışlayıcıdır alâ zulmihim. Kendilerine zulmetmelerine rağmen onlara bağışlayıcı, merhametle davranan bir rabbin var senin diyor.

Tabii ki buradan şunu anlıyoruz; Allah’ın bağışlaması, rahmeti elbette suçlular için olacaktı. Suç işlemeyeni bağışlamak söz konusu olamaz. Fakat suçunda ısrar edeni değil, af dileyeni.

ve inne Rabbeke le şediyd’ül ‘ıkab; Fakat rabbinin cezalandırmada pek şiddetli olduğunu da unutmayasın.

İşte denge. Lütuf- kahır, Celal-Cemal, Rahmet-gazap dengesi ilahi sıfatlar da karşıt iki kutuplu. Mağfiret suçlular için, ama af dileyen suçlular için. Af dilemeyen ve suçunda ısrar edenleri ise elbette cezalandıracak olan yine aynı kapıdır.

7-) Ve yekulülleziyne keferu levla ünzile aleyhi ayetün min Rabbih* innema ente münzirun ve likülli kavmin had;

O hakikat bilgisini inkâr edenler: “O’na Rabbinden bir mucize inzâl edilmeliydi ya!” derler… Sen ancak bir uyarıcısın… Her toplumun bir Hadiy’i (hakikati göstereni) vardır. (A.Hulusi)

07 – O küfredenler diyorlar ki ona rabbinden bambaşka bir âyet indirilse ya… Sen ancak bir münzirsin, her kavim için yalnız bir hâdî var. (Elmalı)

Ve yekulülleziyne keferu levla ünzile aleyhi ayetün min Rabbih bir de inkarda ısrar edenler; Ona rabbinden bir mucize getirilmeli değil miydi diyorlar. Yani ona bir mucize gelmesi gerekmez miydi diye bir itiraz çıkarıyorlar Resulallah’a karşı.

Aslında Kur’an bu tip tüm taleplerin samimiyetsiz olduğunu söylememiş miydi, söylemiyor muydu. Ankebut suresi 51. ayet ne diyordu;

Evelem yekfihim enna enzelna aleykel Kitabe yütla aleyhim (Ankebut/51) kendilerine okudukları bu kitabı indirmiş olmamız bir mucize olarak yetmedi mi, başka mucize istiyorlar. Yani bu kitap bir mucize değil mi ki onlar olağanüstü şeyler istiyorlar. Bu kitabın mucize olarak yetmediği kimseye ne yeter ki. Onu ikna edecek hiçbir şey yok. Dolayısıyla onu da diyor Kur’an Enam suresinin 109. ayetinde;

..kul innemel ayatü indAllâhi ve ma yüş’ıruküm enneha izâ caet lâ yu’minun; (Enam/109) onlar mucize istiyorlar da de ki diyor, mucizelerin tamamı Allah katında, yani ben veremem, ben yapamam, bu da Allah katından geliyor. Nereden biliyorsunuz diyor. Onlara mucize gelmesi durumunda dahi onlar yine de inanmayacaklardı. Onun için açıkça bir samimiyetsizlik olduğunu söylüyor Kur’an.

innema ente münzirun ve likülli kavmin had; unutma ki sen sadece bir uyarıcısın ve her topluluğun bir hidayetçisi zaten vardır.

Ben bunu böyle çevirdim. İnneke lâ tehdiy men ahbebte ve lakinnAllâhe yehdiy men yeşa’ (Kassas/56) gibi ayetleri dikkate alarak, sen istediğini ve sevdiğini doğru yola ulaştıramazsın, Allah isterse doğru yola ulaştırır. Gibi ayetlerin tamamını dikkate alarak buradaki her kavmin zaten hidayetçisi vardır şeklindeki çevirim Allah’a atfendir. Yani Allah hidayet eder. Ama bunu ilk müfessirlerden itibaren şöyle çevirenler de olmuş; Her kavmin önünde onları hidayete götüren bir kılavuzu mutlaka vardır. Ki bu ibareden bu anlam elbette ki çıkar, bu anlamda doğru bir anlamdır. Dahası 3. bir şekilde anlayan müfessirler de olmuş onlarda; Nötr, mücerret bir biçimde her kavmin iyi ya da kötü yola götüren bir kılavuz vardır biçiminde ama bendeniz hem bağlam, hem lafız, hem mana, hem de Kur’an ın genel karakteri açısından benim tercih ettiğim; Her toplumun mutlaka hidayet edeni Allah’tır şeklinde anlaşılmasının doğru olduğuna inanıyorum.

😎 Allâhu ya’lemu ma tahmilu küllü ünsâ ve ma teğıydul’ erhamu ve ma tezdad* ve küllü şey’in ‘ındehu Bimıkdar;

Allâh, her dişinin neye hamile olduğunu, rahimlerin neyi noksanlaştıracağını ve neyi ziyade edeceğini bilir… O’nun indînde her şey kendi yaradılış amacına göre kapasitesi iledir. (A.Hulusi)

08 – Allah, o bilir her dişi neyi hamil olur? Ve rahimler, ne eksiltir ne artırır, her şey onun indinde bir miktar iledir, (Elmalı)

Allâhu ya’lemu ma tahmilu küllü ünsâ ve ma teğıydul’ erhamu ve ma tezdad Allah her dişinin karnında ne taşıdığı, rahimlerin neyi ne kadar eksiltip, neyi ne kadar artıracağını da bilir. ve küllü şey’in ‘ındehu Bimıkdar; zira her şey onun katında bir ölçü ve gayeye bağlanmıştır.

İşte anahtar geldi. Ahireti inkarın felsefesi, varlığın bir amacının bulunmadığı düşüncesine dayanıyordu. Bu tasavvura dayanıyordu. Kur’an yepyeni bir tasavvur inşa ediyor ve Allah’ın yarattığı her bir varlığa bir amaç, bir gaye verdiğini, Allah’ın boşuna yaratmadığını, amaçsız yaratmadığını ifade ediyor. Onun için Allah, abes iş yapmaz. Kur’an öyle diyor ya; Allah boş iş yapmaz. Onun için Allah yarattığı her bir şeyi bir amaçla yaratmıştır, insanı da bir amaçla yaratmıştır. İşte buradan yola çıkarak insanın amacını Allah belirler. Allah’sız bir amaç tayini mümkün değildir diyor.

Rahimdekinin hem cinsiyetini, hem sayısını bilirdir anlamına gelir ayet içerisindeki ibare. Daha özelde onun eğilimlerini, ilerde yapacağı tercihleri bilir anlamını vermekte mümkündür.

9-) ‘Alimul ğaybi veşşehadetil Kebiyrul Müte’âl;

Algılanamayan ve algılananın Aliym’idir! Kebiyr’dir (sonsuz mânâlar büyüklüğü sahibi), Müteâliy’dir (yüceliği her şeyi ihâta eder). (A.Hulusi)

09 – Gayb-ü şahadeti bilen keberi müteâl. (Elmalı)

‘Alimul ğaybi veşşehadetil Kebiyrul Müte’âl; O bilinemeyen ve bilinebilen her şeyi, mutlak büyük ve mutlak aşkın olarak bilendir. Yani Müte’al kelimesi Kur’an da tek kullanıldığı yer burasıdır. Sadece burada geçer ve bu ayetlerin Allah’ın aşkın varlığına nasıl bir işaret olduğunun da bir göstergesidir.

10-) Sevaün minküm men eserral kavle ve men cehera Bihi ve men huve müstahfin Bil leyli ve saribün bin nehar;

Sizden düşüncesini içinde saklayan da açıkça konuşan da; gecenin zifirî karanlığındaki ile gündüzün aydınlığındaki de aynıdır (O’na)! (A.Hulusi)

10 – Ona içinizden sözü sırreden ve açığa vuran, gece gizlenen, gündüz, beliren müsavidir, her biri için önünden ve arkasından takip eden Melâike vardır, onu Allahın emrinden dolayı gözetirler. (Elmalı)

Sevaün minküm men eserral kavle ve men cehera Bih içinizden birinin düşüncelerini gizlemesi ya da açıklaması, hiçbir şeyi değiştirmez. ve men huve müstahfin Bil leyli ve saribün bin nehar; Yine geceleyin gizlenip de gündüzün ortaya çıkan bir kimse, -Ben ayetin bu 2. cümlesini bir sonraki ayete bağlamanın daha doğru olduğunu düşündüğüm için böyle çeviriyorum-

11-) LeHU muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihı yahfezunehu min emrillah* innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim* ve izâ eradAllâhu Bi kavmin suen fela meradde leh* ve ma lehüm min dunihi min val;

Onun (tüm açığa çıkardıklarını), önünden arkasından Allâh hükmüyle muhafaza eden (kaydeden) kesintisiz izleyici sistemi (kuvveleri – melekleri) vardır… Muhakkak ki Allâh, bir toplumun yaşam biçimini, onlar kendi nefslerini (anlayışlarını – değer yargılarını) değiştirmedikçe, değiştirmez! Allâh bir topluma bir felaket irade etti mi, artık onun geri çevrilmesi yoktur! Onlar için O’ndan başka yardım edici dost yoktur. (A.Hulusi)

11 – Her halde Allah, bir kavme verdiğini onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz, bir kavme de Allah, bir kötülük irade buyurdu mu artık onun reddine çare bulunmaz, öyle ya onlar için ondan başka bir vâli yok. (Elmalı)

LeHU muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihı yahfezunehu min emrillah önünden ve ardından gelen takipçilerin var da kendisini Allah’ın gazabından korur diye düşünüyorsa Allah onu da bilir.

Evet, İbn. Abbas, Dahhak, İkrime ve Taberinin tercihi bu. Onun için ben de onların tercihine göre bu ayeti çevirdim. Bu ayeti şöyle çevirmekte mümkün; muakkıbat’ ı; insanın önünden ve arkasından onu koruyan melekler şeklinde anlayan bir çok müfessir de bulunmakta. Onlar; min emrillah, Allah’ın emrinden korur, yahfezunehu min emrillah onu Allah’ın emrinden korur ibaresini pek çevirememişler. Yani eğer melekler var ise önünden ve arkasından, Allah’ın emrinden nasıl korur. Bu noktada min emrillah şeklinde açıklayanlar olmuş, Allah’ın emriyle korurlar. Min emrillah şeklinde açıklayıp da Allah’tan gelen kazayı ve belayı O’nun melekleri önler şeklinde, onun aşına gelmesinden önler şeklinde açıklayanlar olmuş. Pek makul bir açıklama olmamakla birlikte.

O nedenle biz; İbn. Abbas, Dahhak ve İkrime’nin burada ki muakkibat’ı, onun önünde ve arkasında bir koruyucular var değil, koruyucu olduğunu vehmetmek, kendisinin korunacağını vehmetmek, gücüyle, şöhretiyle ya da gerçekten bir takım korumalar etrafında taşıyıp ta bana bir şey olmaz diyen insanların Allah’ın emrinden korunacağını düşünüyorlarsa Allah’ın; onların bu sapmış düşüncelerini de bileceğini ifade eden bir ayet bu.

 innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah’ta o toplumun gidişatını değiştirmez.

İşte asıl anahtar cümle geldi. Bireysel ve toplumsal değişmenin yasasına dikkat çeken bu cümle, aslında tüm tarihin bir cümlelik yasasıdır. Bir toplumu oluşturan bireyler iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da onların toplumunu değiştirmez. Tasavvurlarını değiştirmedikçe, akıllarını değiştirmedikçe, akleden kalbe sahip olmadıkça; Allah da o toplumun tamamını değiştirmez, gidişatını değiştirmez.

Onun için bir toplumun gidişatını beğenmeyenler, öncelikle kendilerini değiştirsinler.

Tüm dünyayı değiştiremezsiniz. Buna gücünüz yetmez. Fakat bir kişiyi değiştirebilirsiniz, buna gücünüz yeter. O halde nerden başlamalı, o bir kişi kim olacak. O bir kişi sizsiniz. Kendinizi değiştirin, tüm dünyayı değiştireceğinizin delili olsun.

ve izâ eradAllâhu Bi kavmin suen fela meradde leh ve Allah bir toplumu cezalandırmayı dilediği zaman, onu engellemek mümkün olmaz. ve ma lehüm min dunihi min val; O’ndan başka sığınacak bir mercii de zaten bulamazlar. Yani insanın Allah cezası olarak algıladığı Allah’ın cezalarını, insanın kötülük olarak algıladığı için burada; suen geçmiş. Allah’ın cezalandırmasını insan nedense kötülük olarak algılar. Göremediği için, değiştiremediği için bakışını yamuk baktığı için. Onun için ayette insanın algısından yola çıkarak, daha doğrusu Allah’ı tanıyamayanların algısından yola çıkarak bir kelime kullanılmış.

12-) “HU”velleziy yüriykümül berka havfen ve tamean ve yünşiüssehabessikal;

“HÛ”, ki size korku ve umut olarak şimşeği (beyninizde bir an parlayan bir fikri) gösteren, (ilim ve marifet ile) yüklü bulutları inşa eden… (“Size korku ve ümit…” diye başlayan bu ve sonraki âyetler benzetme yoluyla insandaki çeşitli hâlleri anlatmasına rağmen, birçokları tarafından gerçekten göksel olaylar olarak anlaşılmıştır. A.H.) (A.Hulusi)

12 – O’dur ki size korku ve ümit içinde şimşek gösterir, ve o ağırlıkla bulutları inşa eder. (Elmalı)

“HU”velleziy yüriykümül berka havfen ve tamean ve yünşiüssehabessikal; size, korkuyu ve umudu birlikte yaşatmak için şimşeği gösterip yağmur yüklü bulutları sevk eden de O’dur.

Tekrar ilk konuya döndü. Eşyanın iç bağlantılarını bize veriyor. Yani korkuyu ve umudu birlikte yaşatmak. Bakınız diyor ki; hem şimşeği gösteriyor, hem de yağmuru gönderiyor. Korkuyu ve umudu birlikte, polarite demiştim; iki kutupluluk. Onun için İnne me’al ‘usri yüsrâ; (İnşirah/6) Feinne me’al ‘usri yüsrâ;(İnşirah/5) her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. Evet evet, her zorlukla birlikte bir kolaylık olmaya devam edecektir. Birinci ayet maziye ilişkin vardı, ikinci ayeti de olmaya devam edecektir diye anlamak daha doğrudur. Adeta o ayeti şerh eder gibidir.

13-) Ve yüsebbihur ra’dü Bi HamdiHi vel melaiketü min hıyfetiHi, ve yursilussavaıka feyusıybu Biha men yeşau ve hüm yücadilune fiyllah* ve HUve şediyd’ül mıhal;

Ra’d (gök gürültüsü – İnsan-ı Kâmil’in düşünsel boyutta keşfettikleri {salsal-i ceres, Abdülkerîm Ciylî, İnsan-ı Kâmil}) O’nun Hamdı olarak tespih eder; Melekler (kâinatta – insanda mevcut kuvveler) ise O’nun hükümranlığı altında (tespih eder – kulluklarını yerine getirir)… Onlar, Allâh hakkında (benlikten kaynaklanan fikirle) mücadele edip dururlarken; (O) yıldırımları (hakikati bilgisinin çarpmasını) irsâl eder de, onlarla, dilediğine bunu yaşatır! O, “Şediyd’ül Mihal”dır (şiddetle uygulanan Sünnetullâh sistemi vardır; değiştirilmesi müdahale edilmesi mümkün olmayan). (A.Hulusi)

13 – Ra’d hamd ile tesbih eyler, Melekler de korkusundan, ve saikalar gönderir de onunla dilediğini çarpar, onlarsa Allah hakkında mücadele ediyorlardır, halbuki onun muhavvilesi çok şiddetlidir. (Elmalı)

Ve yüsebbihur ra’dü Bi HamdiH gök gürültüsü, sınırsız bir övgü ile O’nun yüce kudretini dillendirmekte. vel melaiketü min hıyfetiH melekler ise bunu derin bir ürperti dolayısıyla yapmakta. ve yursilussavaıka feyusıybu Biha men yeşa’ dahası O yıldırımları gönderip dilediğini, ona hedef kılmakta. ve hüm yücadilune fiyllah* ve HUve şediyd’ül mıhal; Onlar ise dilediğini ustalı ve ince bir planla gerçekleştirmekte mahir olduğunu bildikleri halde hala Allah hakkında tartışıp durmaktadırlar.

şediyd’ül mıhal nadir ibarelerden biridir, sadece burada kullanılır yine. Hâyal, hîyle, havl, Lâ havle vela kuvvete illa. Hep aynı kökten gelir. Onun için çok uzun bir biçimde oldu ama öyle çevirmek zorundaydım. Çok ince, planlı, programlı fakat kesin, şiddetli bir düzeni olan Allah demektir.

(Ek bilgi; http://www.yaklasansaat.com/haberdosya/2005_haberleri/haber7.htm )

14-) LeHU da’vetül Hakk* velleziyne yed’une min dûniHİ lâ yesteciybune lehüm Bi şey’in illâ kebasitı keffeyhi ilelmai li yeblüğa fahu ve ma huve Bi baliğıh* ve ma duaül kafiriyne illâ fiy dalal;

Hak davet “HÛ”yadır! Yönelip yardım istedikleri O’nun dûnundakilerden, onlara hiçbir şekilde cevap gelmez (çünkü asla var olmadılar)! (Onların durumu) ancak, su içmek isteyip de yalnızca suya elini açanın hâli gibidir… (Çeşme olmadığından) o su ona ulaşacak değildir! Hakikat bilgisini inkâr edenlerin duası ancak sapkınlık ve boşadır! (A.Hulusi)

14 – Hak duâ ancak onadır, ondan başka yalvarıp durdukları ise onları hiç bir şeyle icabet etmezler, onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucuna açana benzer ki o, ona gelmez, kâfirlerin duâsı hep bir dalâl içindedir. (Elmalı)

LeHU da’vetül Hakk mutlak hakikati hedefleyen gerçek bir dua, yalnızca O’na yönelik olmalıdır. El Hakk demiştim, hem hakikate, hem Allah’a gider. Dua saf dildir. Esas duruş. Var oluşsal bir istikamet tayinidir dua. Kendi sınırlarını bilen Allah’ın büyüklüğünü bilir. Bunu bilen dua makamında yaşar hayatı. Onun için dua Allah’ın sınırsız büyüklüğünü, kendi küçüklüğünü bilen insanın Allah karşısında ki esas duruşudur ve ayet sözü esas duruşa getirdi.

velleziyne yed’une min dûniHİ lâ yesteciybune lehüm Bi şey’in O’ndan başka yalvarıp yakardıkları varlıklar hiçbir şekilde taleplerine karşılık veremezler. Allah’a kul olmayan, eşyaya ve insana kul olur demektir bu.

Evet, Allah’ı bırakıp ta O’nun dışındaki varlıklardan bir şeyler isteyen, talep eden insanın durumu, aslında Allah’a kul olmaktan kaçınıp eşyaya ve insana kul olanın durumu değil midir. Allah’a kulluğun garantilediği en büyük şey, insanın insana kul olmamasıdır. Allah’a kulluk, başkasına kul olmamayı garantiler.

illâ kebasitı keffeyhi ilelmai li yeblüğa fahu ve ma huve Bi baliğıh onların durumu,-bakın güzel bir benzetme yapıyor vahiy- tıpkı ellerini suya doğru açıp ta ağzına suyun ulaşmasını bekleyen kimse gibidir ki, bu durumda o asla suya kavuşamayacaktır. Ellerini açmış, buradan şöyle bir şey de anlaşılabilir. Suya dua ediyor. Ey su ne olur gel. Su gelemez diyor. Veya şöyle bir şey de anlaşılabilir; Elini uzatmış suya ama ulaşamıyor, eli suya ulaşmıyor. Bu da anlaşılabilir. 3. bir şey de anlaşılabilir; eklini suyun içine ulaştırmış, tutmuş suyu fakat ağzına getiremiyor, getirmiyor. Getirmeden suyun ağzına gelmesini istiyor. Ama birincisi daha şey, suya yalvarıp yakarıyor fakat su insana su ikram edemez. Çünkü su kendi kendine insanın ağzına gelemez. O nedenle burada insanın iradesine bir atıf olduğu gibi, insanın insan dışındaki bir takım varlıklardan beklentilerinin de boşluğuna bir atıftır.

ve ma duaül kafiriyne illâ fiy dalal; küfre sapanların duası, sapmalarını artırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

15-) Ve Lillâhi yescüdü men fiys Semavati vel Ardı tav’an ve kerhen ve zılaluhum Bil ğudüvvi vel asal;

Semâlar ve arzda (madde ötesi ve madde) kim varsa, (Hakiki mutlak varlık Allâh Esmâ’sı), gölgeleri de (isimsel varlıkları), isteyerek yahut zorunlu olarak sabah ve akşam Allâh’a secde ederler (hakikatleri olan Allâh hükmüne mutlak teslimiyet hâlindedirler)! (15. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

15 – Halbuki Göklerde ve Yerde kim varsa ister istemez Allaha secde eder kendileri de gölgeleri de sabah akşam. (Elmalı)

Ve Lillâhi yescüdü men fiys Semavati vel Ardı tav’an ve kerhen sonuçta göklerde ve yerde bulunan her varlık, iradeli ya da iradesiz Allah’ın yasasına teslim olmaktadır.

Yescüdü, secde eder, kelime anlamı budur. Allah’ın yasasına teslim olmaktadır diye çevirdim. Çünkü secde, kelime anlamı itibarıyla da, mecaz olarak ta itaat etmek, tabî olmak, onun önünde eğilmek anlamına gelir. Zaten namazda ki secde de Allah’a olan itaatimizin harekete dönüşmüş, simgesel bir biçimidir. Yasaya tabî olmaktır. Duanın zirvesidir onun için namaz secdesi. İnsanın Allah’a en yakın olduğu vakit diyor ya Resulallah. Aslında namazı, duanın harekete geçmiş bir biçimi olarak düşünürsek, secdeyi tekmil mahalli, insanın Allah’a verdiği tekmil mahalli. Yani ifade vermeye geldim Allah’ım demesi biçiminde anlayabiliriz.

Onun için; tav’an ve kerhen iradeli ve iradesiz diye çevirdim. Yukarıda eşyadan söz etti. Eşyayı Allah iradesiz olarak emrine amade kılmıştır, statik kadere tabi tutmuştur. Ama insan dinamik kadere tabidir. Ey insan, iradesiz olanlar Allah’a itaat etti. Sen iradeli bir varlık olarak Allah’a itaati kendin seçeceksin anlamına gelir.

ve zılaluhum Bil ğudüvvi vel asal; nitekim onların sabahtan akşama yasaya bağlı olarak değişip duran gölgeleri de öyle, yani onlarda itaat ederler. Onların gölgelerinden kasıt; lehüm de ki onlar eğer insanlarsa ki öyle olması büyük bir ihtimaldir, gölgelerine dahi sahip değiller. Gölgeleri dahi Allah’ın yasasına itaat ediyor. Dönüp duran güneşe, dönüp duran dünyaya koşut olarak gölge değişiyor, uzuyor kısalıyor. Gölgesine dahi sahip olmayan insanın Allah’a başkaldırmaya ne hakkı var. Aslında söylenen bu. Gölgelerine dahi söz geçiremeyen insanın Allah’a muhtaç olmama iddiası gülünç değil mi anlamına geliyor bu.

Burada ki parantez içi çeviriyi özellikle Nahl suresinin 48. ayetini aynı  benzetme kullanıldığı için o, bu ayetin adeta bir açılımı, bir tefsiri mahiyetinde olduğu için buradaki bu ibareyi daha da açılımlı çevirdim.

Normal
0
21

MicrosoftInternetExplorer4

/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin:0cm;
mso-para-margin-bottom:.0001pt;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:10.0pt;
font-family:”Times New Roman”;}

[Ek bilgi; Dünyanın üzerinde insanlar, aklımıza gelen canlı cansız her şey, fiziki ve doğa olaylarının hepsi, evrende ise gezegenler ve bağlı bulundukları güneş gibi yıldızlar ve onun bağlı bulundukları galaksiler evrenin tümü sürekli, hiç durmadan Allah’ın kanunlarına uyarak kendi içlerinde, birbirlerinin etrafında ve arşın etrafında dönerler.(A. Türk- Var oluş gerçeği)]

Normal
0
21

MicrosoftInternetExplorer4

16-) Kul men Rabbüs Semavati vel Ard* kulillâh* kul efettehaztüm min dûniHİ evliyâe lâ yemlikûne lienfüsihim nef’an ve lâ darra* kul hel yestevil a’ma vel basıyru, em hel testeviz zulümatü vennûr* em ce’alu Lillâhi şürekâe haleku kehalkıhı feteşabehel halku aleyhim* kulillâhu haliku külli şey’in ve “HU”vel Vâhid’ül Kahhâr;

De ki: “Semâlar ve Arz’ın Rabbi kim?” De ki: “Allâh”! De ki: “O’nun dûnunda, kendi nefslerine bir fayda veya zararı olmayan veliler mi edindiniz?” De ki: “Kör ile gören eşit olur mu? Yahut karanlıklar ile Nûr eşit olur mu?” Yoksa Allâh’a, O’nun yarattığı gibi yaratan; yaratma sistemi O’nunkine benzeyen ortaklar mı düşünüyorlar? De ki: “Allâh’tır, her şeyin Yaratanıdır… “HÛ” Vâhid’dir, Kahhâr’dır.” (A.Hulusi)

16 – Göklerin ve Yerin Rabbi kim? de, Allah de, daha de: ondan başka kendi kendilerine ne bir menfaate ne bir mazarrata malik olmayan bir takım velîler mi tutuyorsunuz? Hiç de: Kör ile gören bir olur mu? Yahut zulûmât ile nûr bir olur mu? Yoksa Allaha onun hâlkı gibi mahlûkat yaradan şerikler buldular da halk, kendilerine müteşabih mi oldu? Allah, de: Her şeyin hâlikı ve o, öyle vahid öyle kahhar. (Elmalı)

Kul men Rabbüs Semavati vel Ard* kulillâh Onlara; göklerin ve yerin rabbi kimdir diye sor ve Allah’tır cevabını ver. kul efettehaztüm min dûniHİ evliyâe lâ yemlikûne lienfüsihim nef’an ve lâ darra Şimdi de ki; Ne yani, şimdi siz Allah’ı bırakıp ta kendilerine dahi yararı dokunmayan ve gelecek bir zararı önleyemeyen varlıkları yar ve yardımcı mı edindiniz. Onlara bunu sor. Allah dışındakileri evliya etmemelerini söyle. Yani şu evliyalarınıza bir bakın de, bir sorun, kendilerine bir yarar sağlayabiliyorlar mı? Evliya edindiniz ama onlar kendilerine gelecek bir zararı önleyemezler ki size gelecek zararı önlesinler. Onun için Allah’ı veli edinin, Allah dışında evliyanız olmasın. Açıkça söylüyor bunu. Ardına takıldıklarınız kendilerine dahi yararı ve zararı getiremez ya da önleyemez. Yarın aldanmışlığın verdiği can sıkıntısıyla kıyametteki duruşunuzu ben söyleyeyim mi diyor Furkan suresinde Rabbimiz.

Ve yevme ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekulü ya leytenit tehaztü maar Rasûli sebiyla; (Furkan/27) O gün aldanmışlığın verdiği o derin hayal kırıklığı ile o zalim adam eline dişlerini geçirecek ve diyecek ki; Ya veyleta leyteniy lem ettehız fülanen haliyla; (Furkan/28) keşke falanca adamı kendime dost, veli edinmeseydim diyecek ama iş işten geçecek diyor.

kul hel yestevil a’ma vel basıyr ve ilave et onlara de ki; Hiç görmeyenle gören bir olur mu? em hel testeviz zulümatü vennûr ya da karanlıklarla, bir ışık kaynağına sahip olan aydınlık nasıl bir tutulur. Karanlığın kaynağı olmaz. Onun için karanlıklar vardır, karanlık değil. Ama Nur, ışığın kaynağı olur, aydınlık varsa ışık var demektir. Hiçbir olur mu?  em ce’alu Lillâhi şürekâe haleku kehalkıhı feteşabehel halku aleyhim ya yoksa onlar Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar tedarik ettiler de, bu yaratılış kendilerine Allah’ın yaratışından ayırt edilemeyecek kadar benzer mi göründü. Tabii bu kadar uzun çevirmek zorundayım, çünkü burada ki mesela feteşabehe kelimesini ancak böyle çevirebiliyorum.

Yaratma hem yoktan var etme için kullanılır Kur’an da, hem vardan var etme için. Hz. İsa için de o kuş yaratıyor denilir mesela. Ama buradaki yoktan var etmedir, mutlak yaratmadır o ve Allah’a aittir. Ve burada soruyor vahiy; Yani onlar Allah dışındakilere dua eder, onlardan bir şeyler isterken, onlardan bir şeyler umarken, onların kendilerini kurtaracaklarını umarken söyle sor onlara. Onların aslında Allah’a ait yaratma vasfına sahip olduklarını düşünüyorlar böyle düşünmekle ama farkında değiller. Bunu demek istiyor.

kulillâhu haliku külli şey’in ve “HU”vel Vâhid’ül Kahhâr; De ki her şeyin yaratıcısı yalnızca Allah’tır. Zira tüm varlığa boyun eğdirecek mutlak otorite sahibi, biricik güç sadece O’dur.

17-) Enzele minesSemai maen fesalet evdiyetün Bi kaderiha fahtemelesseylü zebeden rabiya* ve mimma yukıdune aleyhi fiynnaribtiğae hılyetin ev metaın zebedün mislüh* kezâlike yadribullahul Hakka vel bâtıl* feemmezzebedü feyezhebü cüfâa* ve emma ma yenfeun Nase feyemküsü fiyl Ard* kezâlike yadribullahul emsâl;

Semâdan bir su (Esmâ özellikleri) inzâl etti de vadiler (Esmâ bileşimi olan birimsel yapılar) kendi Bi-kaderlerince (terkibiyetlerindeki kuvvelerin miktarlarınca) sel olup (düşünsel yaşamları) aktı… O sel, üste çıkan köpüğü (maddesel hayatı) yüklenmiş taşır… Bir süs veya bir zinet arzulayarak ateşte yakıp erittiklerinden olan da bunun misli bir köpüktür. Köpük gereksiz fazlalık olarak atılır gider; işte Allâh, Hak ile bâtılı böylece misallendirir… Fakat insanlara faydalı olan şeye gelince, (işte o) arzda kalır… İşte Allâh, böyle misalleri verir. (A.Hulusi)

17 – Yukarıdan bir su indirdi de vâdiler kendi miktarınca seyl oldu, seyl de yüze çıkan bir köpük yüklendi, bir ziynet veya bir meta’ yapmak için ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük vardır, İşte Allah, hakkiyle batılı böyle çarpıştırır, ammâ köpük atılır gider, nâs’a menfaati olan ise Arzda kalır, işte Allah, emsali böyle darb eder. (Elmalı)

Enzele minesSemai maen O gökten su indirdi. fesalet evdiyetün Bi kaderiha bu sayede vadiler hacimleri kadar suyla dolup taştı. Evdiye Arap dilinde içi susuz olup ancak yağmur yağdığı zaman su alan derin çukurlara denilir. Yani nehir ve ırmak değil.

fahtemelesseylü zebeden rabiyen derken akıntı, yüzeyde biriken ne kadar köpüklü tortu, atık, çör, çöp varsa hepsini alıp götürdü. Evet, harika bir mecaz veriyor Kur’an burada. Devam edelim:

ve mimma yukıdune aleyhi fiynnaribtiğae hılyetin ev metaın zebedün mislüh Şuna benzer bir şey bu, diyor Kur’an. Bir tür takı ya da alet yapmak amacıyla potada eritilen metalin hasını, yüzeye çıkan köpüklü posadan arındırma işlemi gibi yani. Evet, kezâlike yadribullahul Hakka vel bâtıl İşte Allah Hakk ile batılı böyle kıyaslıyor. Nasıl kıyaslıyor; Hakk’ı Altın madenine, has’a benzetiyor, batılı çör çöpe benzetiyor ve Hakk ve batıl eğer potaya girerse, yanarsa birbirinden ayrılır diyor. Bunu söylüyor.

feemmezzebedü feyezhebü cüfâa artık bakılır eğer köpüklü tortu ise sonuçta atılıp gidecektir. feyezhebü cüfâa sonuçta atılır gider eğer köpükse. ve emma ma yenfeun Nase feyemküsü fiyl Ard fakat eğer insanlığın yararına bir şeyse yerli yerinde durur.

Tefsire muhtaç değil. Bunlar kendisi tefsir ediyor zaten. Hayatı ve gerçeği. Ne diyor; Ey bu vahyin muhatabı olan insan diyor. Cüruf musun, yoksa altın mısın. Kendine bir bak ve yerini seç. Cürufsan atılacaksın diyor. Altından tutulacaksın diyor. El üstünde. Onun için ne olduğuna bir karar ver, özne misin, nesne misin. Özne isen hayatı inşa et. Aklını inşa et. Tasavvurunu inşa et. Ve yeni bir hayat inşa et, yeni bir insan ol. Ama nesne isen çöpsün tortunun atılan köpüğüsün diyor burada.

kezâlike yadribullahul emsâl; İşte verdiği bu misallerle Allah’ın ortaya koyduğu gerçek. Diğer ayet aslında bu cümlenin devamı;

18-) Lilleziynestecabu li Rabbihimül Hüsna* velleziyne lem yesteciybu leHU lev enne lehüm ma fiyl Ardı cemiy’an ve mislehu meahu leftedev Bih* ülaike lehüm sûül hısabi, ve me’vahüm cehennem* ve bi’sel mihad;

Rablerine icabet edenlere (hakikatlerine yönelenlere) Hüsnâ (cennet – varlıklarındaki Esmâ kuvvelerinin açığa çıkış güzelliklerini yaşamak) vardır… O’na icabet etmeyenlere gelince, eğer ki arzdakilerin tamamı ve onunla beraber bir misli daha onların olsa elbette (Bi-)onu fidye verirlerdi (yaşayacakları mahrumiyet azabından kurtulmak için)… İşte yaşam muhasebesi sonucunun en kötüsü onlar içindir… Onların barınakları Cehennem’dir… Ne kötü yataktır o! (A.Hulusi)

18 – Rablerinin emrine icabet edenlere daha güzeli var, ona icabet etmeyenler ise Arzda bulunanın cemiisi bir misli de beraber kendilerinin olsa, hepsini fidyei necat olarak verirlerdi, işte onlar, hesabın kötüsü onlar içindir, me’vaları da Cehennemdir, ve o, ne fena yataktır. (Elmalı)

Lilleziynestecabu li Rabbihimül Hüsna* velleziyne lem yesteciybu leH rablerinin çağrısına güzel bir biçimde karşılık verenle, onu karşılıksız bırakanın durumudur burada söylenen, misal verilen. Onun için ne diyor; Yukarıda 15. ayette dua eden kul idi, icabet eden Allah’tı. Burada ise dua eden Allah icabet eden kul. Kulun Allah’a duası; İbadet ve Kulluk olarak gider. Allah’ın kula duası rahmet ve vahit olarak gelir. İşte burada Allah ile kul arasında ki sürekli ilişki dile getiriliyor. 15. ayetle bu 18. ayeti birlikte değerlendirmek gerek.

lev enne lehüm ma fiyl Ardı cemiy’an ve mislehu meahu leftedev Bih ki eğer yer yüzünde ki her şey onların olsaydı ve bir o kadarına dahi sahip olsalardı, kurtulmak için hepsini kurtuluş akçesi olarak tereddütsüz verirlerdi. ülaike lehüm sûül hısabi, ve me’vahüm cehennem işte hesapların en kötüsü onları beklemektedir ve onların meskeni Cehennemdir. ve bi’sel mihad; O ne kötü bir son duraktır.

Niçin verirlerdi, yer yüzünün tamamı kendilerine ait olsaydı, bir o kadar daha servetleri olsaydı neden verirlerdi. Dünyada harcadıkları varlıklarını alabilmek için. Çünkü onlar kendilerini ütüldüler. Öyle bir kumar oyunu sandılar ki hayatı, o masadan kendilerini ütülerek kalktılar, kaybederek kalktılar. Onun için ahirette kendilerini satın almak için yer yüzünün tüm servetini bağışlarlardı ama hiçbir şey götüremediler. Bu nedenle ey insanoğlu bir gün iş işten geçmeden, işin işten geçtiği gün gelmeden kendini satın al ve kaybetme. Unutma ki sen Allah’ın şaheserisin. Eğer kendini bulursan her şeyi bulursun. Kendini kaybedersen hiçbir şey kazanamazsın.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 13 Ocak 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: