RSS

İslamoğlu Tef. Ders. İBRAHİM SURESİ (24-52)(82)

03 Şub

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”
“BismillahirRahmanirRahıym”

Sevgili Kur’an dostları bugün dersimize İbrahim suresinin 24. ayeti ile devam ediyoruz.

24-) Elem tera keyfe darebAllâhu meselen kelimeten tayyibeten keşeceratin tayyibetin asluha sabitün ve fer’uha fiys Sema’;

Görmedin mi Allâh nasıl sembollerle anlatıyor: Tayyib Kelime (Hakikat ilmi) aslı sâbit (kökü orijin ben olan beyindeki DATA), dalları semâda (getirisi olan yaşantısı oluşmuş bilinçte) olan, tayyib ağaç (Kâmil insan) gibidir! (A.Hulusi)

24 – Gördün ya Allah nasıl bir temsil yaptı; hoş bir kelimeyi, hoş bir ağaç gibi ki kökü sâbit dalı Semada. (Elmalı)

Elem tera keyfe darebAllâhu meselen kelimeten Tayyibe Allah’ın güzel bir söze nasıl bir benzetme yaptığını görmez misin, baksana Allah güzel bir söze nasıl bir benzetme yapıyor.

Burada Kelimeten Tayyibe, güzel söz diye çeviriyorum ama kelime Arap dilinde kök anlam olarak etkili, muhatabı üzerinde iz bırakan söze denir. Ki büyük dilci İbn-ül Cini el hasais isimli o muhalled eserinde söz anlamına gelen kelime ile gavl, ga ve le arasındaki farkı bu iki sözcüğün harflerinin değiş tokuşundan oluşan tüm kombinezonları alt alta dizerek, Mesela ke l eme, me ke le, me l eke, le me ke, le ke me gibi; ga ve le, ve le ga, ve ga le, ga le ve gibi tüm kombinezonları 3 harfin, oluşturabileceği tüm kelimeleri alt alta dizerek bunların manalarının ortak yönünü çıkarmış. Kelime bu sonuçta te’sir ve şiddet, gavl ise hıyfet ve sükûnet anlamı çıkmış. Yani bir kimsenin söylediği sözün kelam olduğunu söylerseniz, muhatabı üzerinde şiddetli bir etki bıraktığını da vurgulamış olursunuz. Bir kelimenin bir sözün gavl olduğunu, veya o sözü gavl ile ifade ederseniz muhatabı üzerinde etki bırakmaya yönelik değil, belki çok nazikane söylenmiş, karşısındakini çok fazla gocundurmamak amacı taşıyan bir söz söylediği sonucuna varırsınız. Ama tabii Kur’an da bu ikisi birbirinin yerine rahatlıkla kullanılmakta.

keşeceratin tayyibetin asluha sabitün ve fer’uha fiys Sema’; Bu güzel söz nasıl bir benzetme ile benzetilmiş, kökü yerde sabit dalları göğe uzanan alımlı bir ağaç gibidir. İlahi hitabın benzetmesi böyle güzel sözü. Kökü yerde sapasağlam, sabit. Yani yerinde ve dalları ise göğe doğru uzanan. Yani buradan şunu çıkarıyoruz; Olması gerektiği gibi. Esas duruşunu bozmayan. Güzel sözü Kur’an bir ağaca benzetiyor. Ama bu ağacın özelliği kökü ile toprak arasındaki ilişki süren bir ağaç. Dolayısıyla toprakla kök arasındaki bu ilişki, kökle gövde. Gövde ile dal, dal ile meyveye yansıyan bir ilişki. Takdir edersiniz ki, bir ağacın toprakla olan ilişkisi kesilmişse, saçakları olması gereken yerde, kökü olması gereken yerde değilse, o ağacın gövdesi de, dalları da işe yaramaz. Yani sonuçta meyve vermez. O ağacın tüm birimlerinin, tüm unsurlarının görevini yapabilmesi için gerekli olan ilk şart, o ağacın kökünün toprakta olması. Besleniyor olması.

Onun için güzel söz işte kökü toprakta bir ağaca, dalları olması gereken yerde. Yani çalıyı tepesinden sürümek diye bir deyim vardır bizde, ters dönmemiş, esas duruşunu bozmamış olması gereken yerde duran ki buna hikmet diyoruz. Zulüm ise bunun tersi. Bir şeyi yerinden etmektir zulüm. Hikmetse bir şeyi yerine koymaktır. Allah için kullanıldığında bir şeyi yerli yerince yaratmaktır. Onun için güzel söz mutlaka kökü olan sözdür.

Sözün kökü ne ola ki; Sözün toprağı ne ola ki; diye soracak olursak herhalde söz, yürekten çıkan bir ağaca benzese gerektir. Söz, söyleyenin neresinden çıkarsa dinleyenin orasına varır. Dolayısıyla güzel söz söyleyenin yüreğinden çıkan sözdür. Tabii ki yürek toprak, fakat o ağacın topraktan aldığı şey mutlaka su olmalı. Yürek toprağının suyu ise imandır. Onun için söz yürek toprağında iman suyunu saçaklarıyla emiyorsa, eylem meyvesine, amel meyvesine durması içten değil. İşte güzel sözü Kur’an buna benzetiyor.

Bu benzetmenin bir başka tefsiri de vahiy. Çünkü sözlerin en güzeli vahiydir ve vahyi vahiy kılan kelimelerden daha çok o kelimelerin taşıdığı anlamın köküdür, ait olduğu kaynaktır. Vahyin kaynağı ise Allah’tır, hakikattir, mutlak hakikat. Onun için sözlerin en güzeli olan vahiyde en güzel olma vasfını mutlak hakikate ait oluşundan alır.

25-) Tü’tiy üküleha külle hıynin Bi izni Rabbiha* ve yadribullahul emsâle linNasi leallehüm yetezekkerun;

(O ağaç) Esmâ bileşiminin elvermesi sonucu (Bi-izni Rabbiha) her zaman yemişini (ilim ve marifet) verir… Allâh insanlara, belki derinliğine düşünüp hatırlarlar diye, misaller verir. (A.Hulusi)

25 – Yemişlerini rabbinin izniyle her dem verir, ve Allah insanlara böyle temsiller yapar ki kavrayıp düşünsünler. (Elmalı)

Tü’tiy üküleha külle hıynin Bi izni Rabbiha o kökü toprakta olan gövdesi yerinde olan, dalları olması gereken yerde, göğe doğru sanki dua ediyormuş gibi uzanan, ki eşyanın da böylesi tefsirleri var. Onun için namazın hikmeti üzerine yazılan bir takım kadim eserler, namazdaki rükû’u secdeyi ve kıyamı, eşyanın yani varlıkların 3 tür duruşuna tekabül ettiğini söylerler. Hayvanlar aleminin rükû halinde, ağaçlar, bitkiler aleminin kıyam halinde ve dağların, denizlerin ırmakların ise secde halinde olduğundan yola çıkarak namazın aslında tüm eşyanın, tüm varlıkların duruşunu içinde toplayan Camî’ bir ibadet, yani duruşlar mecmuası, esas duruşlar mecmuası olduğunu söyleyen hakimler olmuş.

İşte bu ağaç, yani o güzel söz rabbinin izni ile her evsim ürün verir.Tabii ki kökü yerinde ise bir ağacın. Dalları olması gereken yerde ise, saçakları olması gereken yerde ise, toprakla saçaklar arasında irtibat varsa ve su alıyorsa o ağacın meyve vermesi mukadderdir cinsine göre. Dolayısıyla işte güzel söz meyve verir. Güzel olması için de kökünün olması gereken yerde olması lazım.

Belki burada 1. derecede benzetme vahye yapılmakta. Vahye bir atıf bu benzetme. Vahiy muhatabının üzerinde etkisini mutlaka gösterir. Gösterir ama muhatabının bu etkiye açık olması lazım. Yani yemiş veren bir ağaç olması lazım. Yemişsiz, ürünsüz bir ağaç değil. Dolayısıyla vahiy muhatabında etkili olur. Ama muhatabının tek meziyeti bu olmayacak. Ne olacak? İnsan vahye karşı dururken esas duruşunu takınacak. İnsan vahye yaklaşırken tıpkı bir ağaç gibi, kendisini Allah’ın yarattığı yere koyacak. Yani zulmetmeyecek, zalim olmayacak. Zulüm insanın; Allah’ın kendisi için seçip beğendiği rolü oynamaktan kaçınmasıdır. İnsanın Allah’ın koyduğu yeri terk etmesidir. Hikmet Allah’ın kendisi için tespit ettiği yere yerleşmesidir.

Onun için vahyin muhatabında etkili olması için, muhatabın; Allah’ın kendisini koyduğu yerde durması, fıtratına yabancılaşmamış olması gerekiyor. Yoksa mı? Yoksa vahiy onun üzerinde bir iz bırakmaz. Tıpkı Kur’an ın söylediği gibi. Şifâun, lil mü’minin (eksik) ..şifaun ve rahmetun lil mu’miniyn.. (İsra/82) Müminler için, Allah’a güvenenler için bir şifadır vahiy. Vela yezid uzzalimiyne illa hasera (İsra/82) Fakat Allah’ın koyduğu yeri terk eden, esas duruşunu bozan, klas duruşunu kaybeden ve kendi yerini terk edip bir başkasının yerine talip olan insanlar içinse sadece hüsrandır. Hüsranını artırmaktan, aldanışını artırmaktan başka bir şey getirmez.

Söz bir üründür demiştik. Kökü tasavvur ve akıldır. Güzel düşünceye bir atıftır aynı zamanda bu. Meyvesi olan, hayata etki eden düşünce, işte kelimeten tayyibeten dir. Meyvesi olur. Hayata etki ediyorsa bir düşünce. Hayata etki etmeyi, hayatın içinde bir şeyi değiştirmeyi amaçlıyorsa, hayatı inşayı amaçlıyorsa o düşünce, ki Kur’an dilinde kavl ile, kelam ile ifade edilen anlam alanına, düşünce, bakış açısı, kavrama kabiliyeti, yaklaşım tarzı, görüşte girer.

İşte bu noktada sözün gücüne inanmak en çok müminlere düşer, vahyin muhataplarına düşer. Çünkü vahyin muhatapları sözün gücüne inandıkları için vahye inanmışlardır. Önce söz vardı diyen Yohanna incili, belki müthiş bir hakikati de bize fısıldıyor. Önce söz vardı. Sözün olduğu yerde düşünce vardır. Düşünceden fışkıran söz belki dünyanın en etkili silahından daha etkili inşa eder.

Dolayısıyla gücünü haktan alan söze sahip olanlar, şiddete ihtiyaç duymazlar. Şiddete ihtiyaç duyanlar, sözü olmayanlar olmuştur tarih boyunca. Bakınız peygamberlerin karşısına söyleyecek sözü olmadığı için şiddetle çıkan inkarcı toplumlara. Söyleyecek sözü olmayınca peygamberlerin sözünü kaba güçle bastırmaya kalkmışlar. Hemen tamamı böyle yapmışlar. Onun için biz ilahi kaynaktan fışkıran mutlak bir söze sahibiz, Vahiy gibi. Müminler sahip oldukları söze güvenmiyorlarsa eğer neye güvenebilirler ki..!

Burada da meyvesi olan ağaca benzetilen öncelikle vahiy ve daha sonra o vahiyden fışkıran düşünce. Temelini vahyin oluşturduğu düşünce. Temelini vahyin oluşturduğu hayat tarzı, temelini vahyin oluşturduğu tasavvur ve akıl, İslam aklı diyorum ben ona. Vahyin inşa ettiği İslam aklın neler yapabileceğini görmek isteyen, bu vahyin üzerine indiği ilk toplumun tarihte neler yaptıklarına baksınlar. Bir avuç insanın yer yüzünün kaderini nasıl değiştirdiklerine baksınlar. Sözün ne kadar güçlü olduğunu, Hak sözün, hakikatin ne kadar güçlü olduğunu orada, o örnekte görecekler.

ve yadribullahul emsâle linNasi leallehüm yetezekkerun; işte Allah belki öğüt alırlar diye insanlara böyle misaller veriyor.

26-) Ve meselü kelimetin habiysetin keşeceratin habiysetinictüsset min fevkıl ‘Ardı maleha min karar;

Habis Kelime’nin (asılsız fikrin) misali de, kökü bile olmayan, yüzeyde kalmış, dayanaksız habis şecere (meyve vermeyen ağaç) gibidir. (A.Hulusi)

26 – Habîs bir kelimenin temsili de habîs bir ağaç gibidir ki üstünden cüsselenmiş kararı yoktur. (Elmalı)

Ve meselü kelimetin habiysetin çirkin bir söz ise. Misalin 2. boyutuna geçti Kur’an. Yukarıda güzel sözün örneğini vermişti, onu bir temsil ile anlatmıştı. Şimdi ise çirkin, kötü sözün örneğini veriyor.

keşeceratin habiysetinictüsset min fevkıl ‘Ardı maleha min karar; çirkin bir söz ise ekili olduğu toprağın üstünden, kökten sökülüp çıkarılmış, ictüsset kelimesi, kökünden sökülüp çıkarılmış anlamına gelir. Kendi başına ayakta duramayan, zavallı, bitmiş, içi geçmiş bir ağaç gibidir.

Orada ki keşeceratin habiysetin ibaresindeki habiysetin i, yani çirkin ibaresini ağaca uyarlayarak zavallı diye çevirmeyi daha uygun buldum.

Evet kötü söz, köksüz bir ağaçtır diyor. Öncelikle bir sözün kökünü kaynağına bakarak anlaşılır. Bir söz ki sahih bir bilgiye dayanmıyorsa. Bir söz ki sahih tasavvura dayanmıyorsa. Bir söz ki sahih akla dayanmıyorsa. Bir söz ki gücünü hakikatten almıyorsa. Bir söz ki ebedi hakikate bir atıf yapmıyorsa. Yani Kur’an ın ifadesi ile ayet olmuyorsa. Ki ayet son tahlilde ebedi hakikate bir atıf demektir. İşte o söz kökü topraktan çıkmış bir ağaca benzer. Böyle bir ağacın meyve vermesini kimse bekleyemez. Böyle bir ağaç aslında mecazen ağaçtır. Hakikaten odundur. Ağaçlar odun olmak için toprakla ilişkilerini kesmek durumundadırlar. Toprakla ilişkisini kesmiş bir ağaca odun derler ağaç değil.

Onun için bir söz ki hakikatle ilişkisini kesmişse, bir söz ki söyleyenin yüreğinden çıkmıyorsa, bir söz ki söyleyenin dudağından çıkıyorsa, dinleyenin de kulak kepçesinde kalacak, onda bir etki meydana getirmeyecek, onun yüreğine girmeyecek, dolayısıyla meyvesi olmayacak. İşte böyle bir sözü tasvir ediyor bu ayet. Hakikatle ilişiğini kesmiş, vahiyle ilişiğini kesmiş bir düşüncenin, bir aklın, bir tasavvurun, bir muhakemenin mahsulü olan, ürünü olan söz, kökü topraktan ayrılmış bir ağaç gibidir. Yani odunlaşır. Odunlaşmış söze laf derler. Lavgarlık derler. Bazen palavra derler. Ama o artık kelam olma vasfını yitirmiştir. Muhatabının üzerinde herhangi bir etki yapmaz. O artık anlamsızlaşmıştır. Çünkü kaynağı yoktur. Kökle bağlantısını kaybetmiştir. Hakikatle irtibatı kesiktir o sözün. O kötü söz. İşte kaynağına bakarak anlaşılır.

Temelinde hakikat olmayan düşünce zulümdür. Zulmü biraz önce kelime anlamıyla tanımlamıştık. Bir şeyi yerinden etmek. Yerinden eden zalimdir. Yerinden edilmiş söz aslında zulümdür. Onun için hakikatle irtibatını, bağlantısını kaybetmiş olan söz zulme aracılık yapar.

27-) Yüsebbitullahulleziyne amenû Bil kavlis sabiti fiyl hayatid dünya ve fiyl ahireti, ve yudılullahuz zâlimiyne ve yef’alullahu ma yeşa’;

Allâh, iman edenleri dünya yaşamında da, sonsuz gelecekte de değişmez gerçeği vurgulayan söz üzere (Kelime-i Tevhid) sâbitler! Allâh, zâlimleri saptırır! Allâh dilediğini yapar! (A.Hulusi)

27 – Allah, iman edenleri hem Dünyada hem Âhirette sâbit söz ile tespit buyurur, haksızlık edenleri ise şaşırtır ve Allah ne isterse yapar. (Elmalı)

Yüsebbitullahulleziyne amenû Bil kavlis sabiti fiyl hayatid dünya ve fiyl ahirah Allah, inanıp güvenen kimseleri sabit, sağlam bir sözle hem dünyada, hem de ahirette sapa sağlam, dimdik ayakta tutar.

Evet, biraz önce kelam ile kavl arasındaki farkı açıklarken, Kur’an bu ikisini birbirinin yerine kullanabiliyor demiştim, işte burada kavl geldi. Ki müteratif olarak kullanılıyor burada da.

İbare şöyle diyor; Allah’a güvenen, inanan, ki iman; Allah’a ahlaken güvenmenin akideten inanmanın sonucunda gerçekleşir. Ahlaken Allah’a güvenmeyip de Allah’a inandığını söyleyen kendi kendini aldatıyor demektir. Allah’a güvenmeyip de Allah’a inandığını söylemek pek mümkün mü? O kadar çok ki,,! Etrafımıza baktığımızda belki kendimiz de içinde bir çok örneğini görürüz. Allah’a güveni yok, Allah’tan gelen yasalara güveni yok. Allah’ın kendisi için verdiği kararlara onun için yüreği yatmıyor. Fakat inandığını söylüyor. İşte bu güvenmediği bir şeye inandığını söylemek gibi bir garabettir. Gerçekten garipliktir. Onun için böyle bir inanç iddiası Allah tarafından ciddiye alınmayacaktır.

İşte onun için böyle çevirdim. İnanıp güvenen kimseleri sabit, sağlam bir sözle hem dünyada hem de ahirette sapasağlam dimdik tutacak diyor ibare. Belki el kavl burada mecazi anlamıyla düşünce, bakış açısı, yaklaşım biçimi diye anlamak daha doğru olur. Anlayış, hatta inanç. Çünkü kişinin inancı anlayışından, bakış açısından bağımsız değil.

Dolayısıyla sağlam bir sözle kişiyi ayakta tutması Allah’ın, aslında sağlam bir inançla, sağlam bir imanla, sağlam bir bakış açısıyla, sağlam bir akılla, sağlam bir düşünme biçimiyle ayakta tutması anlamına gelebilir diye düşünüyorum. Ki insanı ayakta tutan da bu değil midir.

Burnunun üzerine sürünenler aslında öncelikle düşüncelerinde, öncelikle bakış açılarında, öncelikle inançlarında kaybetmişlerdir, orada düşmüşlerdir. Yüreğinde düşmeyen hayatta düşmez. Önce yüreklerinde ayakları sürçmüştür. Önce orada yere yıkılmışlardır. Çünkü insanın; kaldıran, yük çeken tarafı, kasları değildir. Kasa emir veren merkezi sistemdir, akıldır. Eğer bir insan korkmuşsa, olağan üstü korkmuşsa, o insanın eli yerinde 30 kilo, 40 kilo, 50 kilo kaldırdığı halde, 30 gramı kaldıramaz olur. Elim kolum döküldü deyimi işte bunu ifade eder.

Eli kolu döküldü. Bazen eli kolu dökülür. Eli kolu dökülen insanın, eli kolu dökülmeden önceki kasları ile aynı kası taşıdığını kim inkar edebilir. Bu insanın eli kolu dökülmeden önce 50 kiloyu kaldırırken bugün 50 gramı kaldıramaz oluşunu neyle açıklarsınız. Eğer kaldıran kas ise, o kas aynen yerinde duruyor, neden şimdi kaldıramıyor. Evet, İman işte böyle izah edilir, düşünce böyle izah edilir, akıl böyle izah edilir. O dev hikayesini bilmem anlatmış mıydım.

Devler ülkesinde bir dev, devler padişahına karşı isyan bayrağı kaldırır, kabadayılık taslar. Gücüne boyuna posuna bakmadan. Devler padişahı bu kabadayıya haddini bildirmek için gök gürler gibi gürleyerek gelir. Bu kez kabadayı telaşa düşer, titrer ve eşine ne yapacağını sorar. Eğer gelirse beni yok eder, der.

Eşi son bir çare olarak bir tedbir düşündüğünü dile getirir ve sen yat, ben senin üzerini örteceğim ayaklarını açıkta bırakacağım, bakalım tedbirim işe yarayacak mı der.

Güçlü, kuvvetli ve onları bir sillede yok edecek kadar gerçekten güçlü olan devler sultanı gelir. Kapıyı kırarak içeri girer. Kabadayı devin eşi ise onun,

– “Nerede o, çıksın bakayım karşıma da haddini bildireyim.” tehdidi karşısında;

– Ssss..! der, çocuk uyuyor.

İşte o anda her şey değişmiştir. Her şey. Bakar ki çocuğun ayakları çok büyük. “Eğer çocuğunun ayakları böyle ise babası kim bilir nasıldır.” diye düşünmeye başlar ve işte bu düşünce ona; hem onurunu, hem şerefini, hem iktidarını, hem de gücünü, öz gücünü ve tabii kendisine olan güvenini, inancını kaybettirir, kendisini kaybettirir yani. Kendisini yitiren neyi bulabilir ki..!

Ve o andan itibaren her şey tersine dönmüştür. Devin, devler sultanının yaptığı en büyük hata, yorganı kaldırıp altına bakmamaktır. Devin kabadayılık taslayan, sahtekar devin eşinin söylediğini gerçek sanmaktır. Test etmemektir, hakikat mihengine vurmamaktır. Bir cümle hayatını mahvetmiştir, kendini yitirtmiştir ona.

İşte düşünce, işte tasavvur bu kadar önemlidir. Gücünüzü bir anda yok edebilir. Onun için Allah; “Benden korkun.” der. Vahşevn, (Maide/3) benden korkun, onlardan korkmayın. Neden? İnsanın korkmak doğasında vardır. Doğasında olan bu eğilimi Allah kendisine hasreder ki, insan kula kul olmasın, kuldan korkup ta, eşyadan korkup ta eşyaya, kula, makama, mevkie, iktidara kul olmasın. Onun için Allah insan için en iyisini ister. Güç işte böyle yok edilir, böyle soğurulur.

ve yudılullahuz zâlimiyne Yine Allah zalimlerin ayaklarını kaydırır. Biraz önce zulmü tarif etmiştim. Kendisini Allah’ın koyduğu yere koymayan. Allah’ın kendisi için seçtiği rolü oynamayan. ve yef’alullahu ma yeşa’; çünkü Allah dilediğini yapar.

28-) Elem tera ilelleziyne beddelu nı’metellahi küfren ve ehallu kavmehüm darel bevar;

Görmez misin, Allâh nimetini (hakikat bilgisini) küfür (inkâr) ile değiştiren ve kendi toplumunu dar’ül bevar’a (hakikatin getirisi olmayan yaşama) indiren kimseleri? (Dar’ül Bevar = hakikatin getirisi olmayan yaşam) (A.Hulusi)

28 – Bakmaz mısın onlara ki Allahın nimetini küfre değiştiler ve kavimlerini helâk yurduna kondurdular. (Elmalı)

Elem tera ilelleziyne beddelu nı’metellahi küfren ve ehallu kavmehüm darel bevar; Görmez misin Allah’ın nimetini küfürle takas edenleri, ve kavimlerini helak diyarına sürükleyen kimseleri, baksana şunlara. Allah’ın kendilerine olan nimetlerini.

Nı’metellah Arap dilindeki bir kurala göre eğer mastar muzaf olarak gelir ve tekil olursa çoğul anlaşılabilir. Enamallah diye okuyabiliriz, anlayabiliriz. Allah’ın nimetini, nimetlerini küfürle takas edenler sonuçta helak yurduna sürüklenirler diyor ayet. Bu helak yurdu ne imiş, müteakip ayet onu söylüyor.

29-) Cehennem* yaslevneha* ve bi’sel karar;

Cehennem’dir ki ona yaslanırlar! Ne kötü bir yaşam boyutudur o! (A.Hulusi)

29 – Cehenneme, yaslanırlar ona, o ise ne fena makardır. (Elmalı)

Cehennem* yaslevneha* ve bi’sel karar; Cehenneme evet, oraya varıp dayanacaklar ve orası ne berbat bir ikametgahtır.

30-) Ve ce’alu Lillâhi endaden li yudıllu an sebiyliHİ, kul temette’û feinne masıyreküm ilennar;

Allâh’a denkler (denk varsandıkları tanrılar) oluşturdular, O’nun yolundan saptırmak için! De ki: “Faydalanmaya çalışın (bakalım); yaşayacağınız yer ateştir!” (A.Hulusi)

30 – Ve Allahın yolundan sapıtmak için Allaha menendler uydurdular, de ki: keyfinize bakın çünkü gidişiniz ateşedir. (Elmalı)

Ve ce’alu Lillâhi endaden li yudıllu an sebiyliH Allah’a O’nun yolundan saptırmak için rakipler tasavvur ettiler. Evet, şimdi kendi kendine kıyanlar, Allah’ın koyduğu yeri beğenmeyip kendisine başka yerler arayanlar, eşyanın yerini değiştirenler, bozanlar; Öncelikle kendilerine yaptıkları bu yanlışı, mutlak hakikate de yöneltiyorlar. Bir kez insan ilk düğmeyi yanlış düğmelemeye görsün, daha sonraki düğmelerin doğru düğmelenmesi mümkün değil. Kendisini yanlış bir yere koyunca Allah’ı da olmayan bir yere, ya da Allah’tan başkalarını da Allah yerine koyacaktır, tanrı yerine koyacaktır.

İşte onu dile getiriyor. Bu zulüm silsilesi böylesine sapmış bir akılda nasıl işler, nereye varır. Sonuçta nasıl vahim bir belaya dönüşür işte çok tipik bir örneği veriliyor burada. Deniliyor ki; Allah’a O’nun yolundan saptırmak için rakipler tasavvur ettiler.

Bu tasavvur sıradan bir putperestlik olmasa gerek. Bendeniz daha farklı bir şey anlıyorum buradan. Şeytanı Allah’a rakip etmek gibi. Oysa ki kötülük ilahı düşüncesi şirktir ve zerdüştizimde vardır bu. Zerdüştlükte iyilik ve kötülük ilahları birbirinin rakibidir. Ama Allah’ın rakibi yoktur. Hasmı bile yoktur bu manada. Eşi menendi yoktur. Yani tersinden negatif rakibi yoktur.

Ya şeytan..! dediğinizi duyar gibiyim. Şeytan Allah’ın kuludur. Kur’an da defaatle Allah’ın kulu olduğunu kendisi beyan etmiştir. Allah’tan korktuğunu kendisi söylemiştir. Allah’ın şeref ve izzeti üzerine yemin etmiştir.

Şeytan; insanın rakibidir ve Allah’ta zaten bizim şeytan tasavvurumuzu düzeltmek için şeytanın; kendisinin kulu fakat insanın düşmanı olduğunu sık sık dile getirir. Onun için ..innehû leküm ‘adüvvün mubiyn; (Bakara/208) O sizin apaçık düşmanınızdır der Kur’an. .. en lâ ta’budüş şeytan..(Yasin/60) der Kur’an. Şeytana kulluk etmeyiniz. Aslında şeytana ibadet eden yoktur fakat şeytanın sözünü dinlemeyi şeytana kulluk olarak nitelendirir Kur’an. Onu takip etmeyi, onun ardı sıra gitmeyi onun söylediği köksüz sözlerin gerçek olduğunu düşünmeyi, öyle inanmayı ona kulluk olarak niteler.

kul temette’û De ki; geçici arzularla oyalana durun bakalım. feinne masıyreküm ilennar; nasıl olsa varacağınız yer ateş olacaktır.

31-) Kul li ‘ıbadiyelleziyne amenû yukıymus Salâte ve yünfiku mimma razaknahüm sirran ve alaniyeten min kabli en ye’tiye yevmün lâ bey’un fiyhi ve lâ hılal;

İman etmiş kullarıma de ki: “Salâtı ikame etsinler ve verdiğimiz yaşam gıdalarından gizlice veya açıkça bağışta bulunsunlar, alış-veriş ve dostluğun olmadığı süreç gelmeden önce.” (A.Hulusi)

31 – Söyle: o iman etmiş olan kullarıma: namazı kılsınlar ve kendilerini merzuk kıldığımız şeylerden gizli ve açık infak etsinler, öyle bir gün gelmeden evvel ki onda ne alım satım var, ne dostluk. (Elmalı)

Kul li ‘ıbadiyelleziyne amenû imanda sebat gösteren kimselere söyle, amenû yukıymus Salâte ve yünfiku mimma razaknahüm sirran ve alaniyeten min kabli en ye’tiye yevmün lâ bey’un fiyhi ve lâ hılal; hiçbir pazarlığın, hiçbir dostluğun fayda vermediği gün gelip çatmazdan önce sâlâtı ikame etsinler. Kendilerine verdiğimiz nimetlerden gizli ya da açık harcamayı sürdürsünler.

Sâlatı ikame, yukıymus Salâ sâlâtı ikame etsinler. Namazı kılsınlar diye çevirmedim. Namaz, sâlâtı ikamenin sembolüdür, simgesidir. Fakat Sâlâtı ikame namazın da daha derininde yatan, namazın da amacına bir işaret olduğu, yani namazın araç olup namazın gaye ve hedefini gösteren bir ibaredir sâlâtı ikame. Sâlât sözcüğü, namaz diye çevirdiğimiz sâlât sözcüğünün aslı, insanın dik durmasını sağlayan omurgadır. Omurga anlamına gelir. Yani insanı dik tutan, esas duruşta tutan, klas duruşta tutan Allah karşısında insanın esas duruşu. Bu durumda namazın da gayesini veren bu ibareyi belki mefhum en şöyle çevirebiliriz; Allah karşısında esas duruşlarını bozmasınlar. Maun suresini hatırlayalım, ne diyordu?

Feveylün lil musalliyn; (Maun/4) yazıklar olsun o ibadet edenlere. Namaz kılanlara diye çevirmek pek doğru olmayabilir. İbadet diye genel anlamıyla çevirmek daha doğru olur. Çünkü bu sure Mekke’de indi ve ilk muhatapları da inkarcı müşriklerdi. Yazıklar olsun onlara. Elleziyne hüm ‘an Salâtihim sâhûn;(5) Onlar ki ibadetin, kelime anlamı ile namazın farkında değiller. Niçin yaptıklarını bilmiyorlar. Bilinçsizce yapıyorlar. Amacını, maksadını, gayesini bilmeden yapılan ibadetin nitelemesi bu. Yazıklar olsun, amacını, gayesini, hedefini bilmeden ibadet yapanlar Resulallah’ın ifadesi ile yorulduğu yanlarına kalanlardır. Elleziyne hüm yurâûn;(6) Onlar gösteri yapıyorlardı. Gösteriş diye de çevirebiliriz, ama bir fiil, bir hareket için gösteri demek daha doğru olur. Gösteri yapıyorlar, yani “mış” gibi yapıyorlar. Kılarmış gibi, ibadet edermiş gibi. İçi boş, ruhu yok, cesedine sarılıyorlar, fakat ruhunu öldürmüşler. Ve yemne’ûnel mâ’ûn;(7) ve onlar yardımı engelliyorlar.

Bakınız sanki alakası olmayan bir şey aynı, bir celsede inan ayetlerin ardına nasıl eklenivermiş. Ama çok alakalı. Demek ki namazla sosyal bilinç, namazla sosyal tavır, yani insanın Allah’la ilişkisiyle, insanın diğer insanlarla, toplumla ilişkisi birebir irtibatlı. Bu irtibatı koparan, bu bağı koparan bir akıl, esas duruşunu bozmuş bir akıldır. İşte burada belki biraz da ona bir gönderme olsa gerek.

Ağaç örneği verilmişti yukarıda, esas duruş. Esas duruşunu bozmayan ağaç, işte güzel söz. Yani kaynağından çıkan söz. Kaynağı vahiy olan, ya da kaynağı hakikat olan söz ağaca benzetilmişti, kökü toprakta. Esas duruşunu bozmamış ağaca. Şimdi o esas duruşun insan hayatında ki en müşahhas timsali olan namaza, ibadete getirdi sözü ve hemen ardından da infaka, Allah yolunda gizli ve açık harcamaya.

İnfakla nifak aynı kökten gelir. Nifak iki yüzlülüktür, münafık iki yüzlü olana denir. İnfak ise Allah yolunda harcamak. İkisi arasında ki dinsel benzerlik nedir diye soracak olursanız, gariptir, nifak iki yüzlü olan, nerden girip nerden çıktığı belli olmayan bir hayat yaşayana denir. Onun için tünellere nefak denilir Arapçada. İki tane çıkışı vardır veya bir çok çıkışı vardır, kişinin hangisinden girip nereden çıkacağı belli olmaz. Köstebek yuvasının bir ismi de odur. Girip çıktığı yer belli olmadığı için.

Peki neden Allah yolunda harcamaya infak denilmiş, aynı kökten? Çünkü iki dünyalı infak yapar. Buradan yani tünelin bu ucundan verir, tünelin öbür ucundan gittiğini bilir ve inanır. Oraya yatırım yaptığına iman etmiştir. Onun için verirken boşa giymediğini, kendisi için öbür dünyaya yatırım yaptığını bilir, inanır. Bunun için infak, yani aynı kökten gelmiştir.

32-) Allâhulleziy halekas Semavati vel Arda ve enzele mines Semai maen fe ahrece Bihi mines semerati rizkan leküm* ve sahhare lekümül fülke li tecriye fiyl bahri Bi emriHİ, ve sahhare lekümül enhar;

Allâh ki Semâları ve Arz’ı yarattı; semâdan bir su inzâl etti de onunla sizin için rızık olarak semerattan çıkardı, hükmüyle denizde yüzsün diye gemiyi sizin hizmetinize verdi; nehirleri de! (A.Hulusi)

32 – Allah öyle bir İlahtır ki Gökleri ve Yeri yarattı ve yukarıdan bir su indirdi de onunla size rızk için türlü semereler çıkardı ve emriyle denizde cereyan etmek için size gemileri muhassar kıldı, size nehirleri de muhassar kıldı. (Elmalı)

Allâhulleziy halekas Semavati vel Arda unutmayın ki Allah’tır gökleri ve yeri yaratan. ve enzele mines Semai maen fe ahrece Bihi mines semerati rizkan leküm Gökten suyu indiren ve onunla size rızk olması için ürünler çıkaran, ve sahhare lekümül fülke li tecriye fiyl bahri Bi emriHİ ve kendi emri ile denizde yüzen gemileri sizin yararlanmanız için bir yasaya tabi kılan, ve sahhare lekümül enhar; ve nehirleri siz yararlanasınız diye bir yasaya bağlayan O’dur.

Teshıyr sırrı diyoruz buna. Sahhara, amade kıldı, bağımlı kıldı bağladı, bir şeyi bir başka şeye mecbur ve mahkum etti anlamına gelir bu sözcük. Bir şeyi bir başka şeye mecbur ve mahkum etti. sahhare lekümü birlikte alıp özellikle geçmiş klasik müfessirlerimiz sizin emrinize amade kıldı manası vermişler, ki bu yanlış anlamaya bir bakıma müsait bir mana olur. O zaman tepe tepe kullanın, ne yaparsanız yapın, işte bugün olduğu gibi. Allah’ın emanetinize verdiği, tevdi ettiği doğayı, altından girip üstünden çıkıp mahvedin anlamını çağrıştırabilir. Ama sahhara’yı kendi içinde bir bütün bir mana olarak alırsak, ki doğrusu budur: Bir yasaya bağlı kıldı. Leküm, sizin yararlanmanız için bir yasa koydu. Ki böyledir de. Gökler için, yer için, dağlar için, su için, yağmur için, toprak için, mevsimler için bir yasa koymuştur. Onun için eşyanın yasasına dikkat çekiyor bu.

Tabii bir şeye daha dikkat çekiyor; Eşyaya yasa koyan Allah, cansız varlıklara yasa koyan Allah, sizin için, sizin yararlanmanız için onlara yasa koyan, onlara yasa koymayı unutmayan Allah, onları kendisine amade kıldığı insanı başı boş mu bıraktı sanıyorsunuz. İnsan Allah’ın şaheseri iken, şaheserini başıboş bıraksın ister misiniz. Böyle bir düşünce nasıl bir düşüncedir. Onun için amaçlılığa bir atıf bu. İnsan amaçsız olamaz. Onların bile bir amacı, bir işlevi, bir esas duruşu var. Yukarıdan beri esas duruş güzel gittiği için söylüyorum. Eşyanın, ayın, yerin, göğün, yıldızın, dünyanın bir esas duruşu var. Allah’ın koyduğu yerde, koyduğu işlevi verdiği işlevi yerine getiriyorlar. Ya siz ey insanoğlu, ya sen?

33-) Ve sahhare lekümüş Şemse vel Kamere daibeyn* ve sahhare lekümül leyle vennehar;

Tam bir devamlılıkla işlevini yapmakta olan Güneş ve Ay, size hizmet eder (Güneş’in ve Ay’ın enerjilerini ve farkında olmadığınız çeşitli özelliklerini kullanmaktasınız)… Gece ve gündüzden de yararlanmaktasınız. (A.Hulusi)

33 – Ve sizin için birbiri ardınca Şems-ü Kameri muhassar kıldı, yine sizin için leyl-ü neharı verdi. (Elmalı)

Ve sahhare lekümüş Şemse vel Kamere daibeyn Yine sizin yararlanmanız için bir yörüngede devinip duran güneşi ve ayı yasalara tabi kılan O’dur. ve sahhare lekümül leyle vennehar; yine sizin için geceyi ve gündüzü yasalarına amade kılanda O’dur.

34-) Ve ataküm min külli ma seeltümuHU, ve in te’uddu nı’metAllâhi lâ tuhsuha* innel İnsane lezalumün keffar;

O, (fıtratlarınız gereği halkoluş sürecinde) O’ndan istemiş olduklarınızın hepsinden, size vermiştir… Eğer Allâh nimetlerini saymaya kalksanız, onları değerlendirerek sayıp bitiremezsiniz… Muhakkak ki insan çok zâlim ve ortadaki açık gerçeği örtücüdür! (A.Hulusi)

34 – Hem size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi öyle ki Allahın nimetini saysanız onu bitiremezsiniz, her halde insan, çok zâlim, çok nankör. (Elmalı)

Ve ataküm min külli ma seeltümuH ve isteyebileceğiniz her türlü şeyden yararınıza olanları size verende O’dur.

İsteyebileceğimiz şeylerden verdi. Hepsini değil. Onun için oradaki “min” teb’iyz içindir. Yani bir kısmı, bir parça. Yoksa her şeyi değil.

Peki, mutluluk için gerekli olan hiçbir eksik var mıdır? İşte o yoktur. Burada da o söyleniyor. İnsanın ebedi saadeti ve mutluluğu için gerekli olan hiçbir şeyi eksik kılmamıştır Allah. Buradan aynı zamanda şu çıkıyor; Yaratılan her bir şeyin bir işlevi vardır. Siz bilmiyor veya fark etmiyor olabilirsiniz. Üzerinde düşünürseniz yaratılan hiçbir şeyin boş yere olmadığını görürsünüz.

ve in te’uddu nı’metAllâhi lâ tuhsuha Ve eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız baş edemezsiniz.

Evet dostlar. İnsanı ağırlığı altında ezen bir hitap bu, bir cümle. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkmış olsaydınız baş edemezdiniz. Fe Bi eyyi alai Rabbiküma tükezziban.. (Rahman) diyordu ya. Rahman suresi dönüp dönüp. O halde rabbinizin hangi bir nimetini yalanlarsınız, inkar edersiniz. Yok sayarsınız, görmezden gelirsiniz. Ey insanoğlu bunu nasıl yapabilirsin diye soruyordu ya..! O soruyu çağrıştırıyor ve hatırlatıyor. Eğer rabbinizin üzerinizdeki nimetini saymaya kakarsanız baş edemezsiniz. İsterseniz sayın, deneyin bir. Bir tek kıl için, tüy için deneyin. Bittiği yerden bitmesi bir nimet, bitmesi bir nimet, tersine bitmemesi bir nimet, o renkte bitmesi bir nimet. Bitmemesi gereken yerde bitmemesi bir nimet. Bir tek kıl için kaç nimet sayıyoruz bakınız. Ya gerisi..!

Onun için insan neden şikayet eder biliyor musunuz, eksikler az olduğu için şikayet eder. Çünkü var olan, sahip olduğu nimetleri sayamayacağını bilinç altında bilir insan. Onun için eksikler sınırlıdır. İhtiyaç aslında sınırlıdır. Kapitalizmin o temel mantığında olan o sloganı; “İhtiyaç sınırsızdır.” Hayır eksik sınırlıdır. Aslında verilen nimet sınırsızdır. Eğer eksiği saymaya kalksanız, bir yerde tıkanırsınız. Ama verilen nimeti saymaya kalksanız baş edemezsiniz. Onun için insan şikayete daha meyyaldir. Çünkü bilinç altında kendisine verilen nimetleri saymaya kalksa baş edemeyeceğini bilir.

innel İnsane lezalumün keffar; Şu da bir gerçek ki insanoğlu zulme pek yatkın, nankörlülüğünde hayli ısrarcıdır. Evet, insanın negatif boyutunu dile getiriyor bu ibare ve hemen ardından insanın çok zulme yatkın olduğunu, zalim olduğunu. İnsanın çok nankör olduğunu söyleyen bu ayetin hemen ardından bir pasaj geliyor. Hz. İbrahim’in sureye ismini veren duasının pasajı. Teslimiyet örneği yani. İnsanın nankörlüğüne değinen ayetin ardından, insanın nankör olmaması nasıl olur, nankör olmayan ne yapar. İnsanın Allah karşısındaki esas duruşuna nasıl bir örnek verilebilir. İbrahim gibi. İşte o sorunun cevabıdır aşağıda gelen bu pasaj.

Allah’ın şükrü nasıl ödüllendirdiğine de bir örnektir bu pasaj. Hz. İbrahim örneği. Yani eğer şükrederseniz, eğer Allah’a adam gibi bir kul olursanız, 4.200 yıl önceden gök kubbeye sakınmış bir ses nasıl hala gür bir biçimde yankılanıyor, bunun sırrını yakalarsınız. 4.200 yıl önce, ıssız kurak ve çorak bir vadinin ortasına salınmış bir sayha bir çığlık, bugün milyonları nasıl arkasına göz yaşları içinde döküyor, bunun sırrını kavrar ve anlarsınız demeye getiriyor ve şimdi o pasaja geçiyoruz.

35-) Ve iz kale İbrahiymu rabbic’al hazel belede aminen vecnübniy ve beniyye en na’büdel asnam;

Hani İbrahim şöyle dedi: “Rabbim, şu beldeyi emniyetli kıl… Beni de oğullarımı da tanrı edinilenlere tapınmaktan koru.” (A.Hulusi)

35 – Bir de İbrahim’in dediği vakti an: rabbim! Bu beldeyi emin kıl, beni ve oğullarımı putlara uzak bulundur. (Elmalı)

Ve iz kale İbrahiymu rabbic’al hazel belede amine Bir zaman da İbrahim; Rabbim, demişti. Ey rabbim. Bu beldeyi güvenlikli kıl, emin bir belde kıl.

Tabii ki Mekke den söz ediyor. Hicazdan, harem-i şeriften ve belki hacc bölgelerini içine kapsayan içine alan o mukaddes topraklardan söz ediyor. Mekke’yi Mekke yapan onun duasıdır desek yeridir. Fiili duası. Kabe İbrahim peygamberin duasının eyleme dönüşmüş biçimiydi. Zaten dualar eyleme dönüşünce kabul olunurdu. Onun için o duanın her iki biçimini de yerine getiriyor. Her iki şartını da yerine getirdiği için duasının kabul olduğunu biz binlerce yıl sonradan görüyoruz. O duasının böylesine kabul edildiğini görememişti belki. Ama biz binlerce yıl sonra daha iyi görüyoruz ve rabbimiz test etmemiz için, farkı fark etmemiz için, İbrahim’i bir teslimiyetin Allah tarafından nasıl ödüllendirildiğini bizzat görmemiz için bu örneği tarihin içinden seçip gözümüzün önüne getiriyor.

vecnübniy ve beniyye en na’büdel asnam; Ben ve çocuklarımla birlikte hepimizi putlara tapmaktan uzak tut ey rabbim diye dua etti.

Bakınız ıssız bir vadinin ortasına yıllar sonra kısır olan karısından elde ettiği biricik yavrusunu bıraktıktan sonra bir baba, onlar için ekmek istenmesi gerekmez mi, su istemesi gerekmez mi. Bir babanın ıssız bir vadiye bıraktığı ailesi için ilk isteyeceği şey ne olmalı sorusunun cevabı işte burada. Hidayet, iman. O yoksa hiçbir şey yok. O varsa her şey var. Yani Allah’ın yoksa neyin var, Allah’ın varsa neye muhtaçsın diyen ne kadar doğru söylemiş.

İşte burada fatihayı bir kez daha hatırlıyoruz; İhdinasSıratal’müstakıym; (Fatiha/6) ey insanoğlu Allah’tan eğer bir tek şey istemek gibi bir kontenjan tanınsa sana, o bir tek şey hidayet olmalıdır mesajı budur işte.

36-) Rabbi innehünne adlelne kesiyren minen Nas* femen tebi’aniy fe innehu minniy* ve men asaniy feinneKE Ğafûrun Rahıym;

“Rabbim… Muhakkak ki onlar (tanrı edinilenler) insanlardan pek çoğunu saptırdılar… (Artık) kim bana tâbi olur ise, muhakkak ki o bendendir… Kim de bana isyan eder ise, muhakkak ki sen Ğafûr’sun, Rahıym’sin.” (A.Hulusi)

36 – Rabbim!. Çünkü onlar insanlardan bir çoğunu şaşırtırlar, bundan böyle izimce gelirse işte o bendendir, kim de bana isyan ederse artık sen gafursun, rahîmsin. (Elmalı)

Rabbi innehünne adlelne kesiyren minen Nas Rabbim dedi, çünkü o putlar insanlardan bir çoğunu saptırdılar. femen tebi’aniy fe innehu minniy artık kim bana uyarsa işte o bendendir. ve men asaniy feinneKE Ğafûrun Rahıym; Kim de bana karşı çıkarsa biliyorum ki sen hep bağışlayan, sınırsız bir merhamet kaynağısın.

37-) Rabbena inniy eskentü min zürriyyetiy Bi vadin ğayri ziy zer’ın ‘ınde BeytiKElmuharremi, Rabbena li yukıymus Salâte fec’al ef’ideten minenNasi tehviy ileyhim verzukhüm mines semerati leallehüm yeşkürun;

“Rabbimiz… Muhakkak ki ben, zürriyetimden bazısını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim… Rabbimiz, salâtı ikame (sana yönelişlerinin getirisini) yaşasınlar diye! (O hâlde) insanlardan bazı hakikati idraka açık olan şuur sahiplerini, onlara meylettir ve kendilerini ilim ve marifetlerden rızıklandır… Tâ ki değerlendirsinler, şükretsinler.” (A.Hulusi)

37 – Yarabbenâ! Ben, zürriyetimden bazısını senin beyti muharreminin yanında, ekin bitmez bir vâdide iskân ettim, Yarabbenâ! namazı ikame etsinler diye, bundan böyle insanlardan bir takım gönülleri onlara doğru akıt, ve onları hasılâttan merzuk buyur, gerek ki şükrederler. (Elmalı)

Rabbena inniy eskentü min zürriyyetiy Bi vadin ğayri ziy zer’ın ‘ınde BeytiKElmuharrem ey rabbimiz işte ben neslimden olanları, ekip biçmeye elverişsiz bir vadiye senin mukaddes beytinin yanına yerleştirdim. Yeryüzünün ilk mabedi.

Buradan şöyle bir çıkarsama da yapabiliriz. Senin mukaddes beytinin yanına yerleştirdim sözünü, eğer Kabe’yi yeniden inşa etmeden söylenmiş bir söz olarak görürsek, ki bu konuda böyle düşünmemizi engelleyen bir delil de yok. O zaman Kabe’yi İbrahim peygamber oğlu ile birlikte yeniden inşa etmeden önce orada geçmişten kalan bir kalıntının, insanlığın ilk mabet kalıntısının bulunduğuna inanmamız gerekiyor. Ki Kur’an da geçen Beyt-ül Atiyk hem özgürlük evi, hem de ilk kadim, eski ev, yani beytullah anlamına kullanılan bu ifade varken böyle düşünmemiz sanırım daha doğru olur.

O zaman yer yüzünün bu ilk mescidi, ilk ibadethanesi, ilk mabedi Hz. İbrahim tarafından sıfırdan değil yeniden inşa edilmiş olsa gerektir ve Hz. İbrahim oraya giderken nereye gittiğini bilerek gitmişti. Allah’ın yeryüzündeki ilk mabedine emanet etmeye gitmişti. Allah’a emanet etmeye. O mabed Cenab-ı Hakkın yer yüzüne olan rahmetinin bir simgesi idi. Onun için beytullah deniliyordu, Allah’ın evi. Allah’a ev izafe etmek ancak mecazen olabilir. Yoksa Allah mekandan münezzehtir. Beytullah denilmesi, Allah’ın yer yüzünde ki tecelli merkezi oluşunun bir ifadesi. Aynı zamanda insanların yeryüzünde Allah’a ibadet etmesi için bir merkez telakki etmeleri sonucunu doğurmuştu.

Hacer ve İsmail. Cariye olarak, köle olarak aldığı ve daha sonra ise eş edindiği, ilk eşi Sare çocuk doğurmadığı için kendisine bir çocuk versin diye eş edindiği siyahi, yani zenci bir cariye Hacer. Ondan bir çocuğu olduktan sonra hayli ilerlemiş yaşına rağmen İsmail’ine kavuştuktan sonra iki eş arasındaki kıskançlık dayanılmaz boyutlara varınca ilahi bir plan ve hikmet gereği, sonradan bulduğu, geç bulduğu, güç bulduğu yavrusu İsmail ve onun annesi Hacer’i alıp bölgeye getirmişti. Eski beyt’in yanına. Bekke idi eski ismi o bölgenin Mekke’den önce. Oraya koymuştu, kimsecikler yoktu. Bir Devha ağacının dibine bırakmıştı. Bir çöl bitkisi, bir çalı bitkisi. Ziraata elverişsiz bir yerdi burası ve Hacer bize gelen rivayetlere göre;

– Bizi burada kimin ellerine bırakıyorsun.” Demişti kocası İbrahim’e.

Hacer, ismi değil, ismi yok. Hicretin gelini. Evet, yani eylemi adı olmuş bir anne. Hicretin gelini diyorum. Allah bu kadından nasıl razı olmuşsa onun Safa ile Merve arasındaki o koşusunu Hacc ibadetinin içerisine bir rükün olarak yerleştirdi;

İnnesSafâ velMervete min şeâirillah.. (Bakara/158)

Safa ile Merve arasındaki say, Allah’ın sembollerinden bir semboldür. Dedi Kur’an. Milyonlarca erkek bir zenci kadının izinden koştu. İşte Allah razı olursa böyle olur dedi. Ve İbrahim;

– Sizi Allah’a bırakıyorum. Demişti.

– İzen..! dedi diyor kaynaklarımız Arapça çevirerek,

– İzen fe huve hasbi. Öyle mi? Öyleyse O bize yeter. O bana yeter. Dedi.

İşte bu, teslimiyet bu. İbrahim gibi bir eşe layık bir hanım olduğunu böyle belgeledi.

İşte burada ki ayrıntısını vermeksizin sadece değinip geçen bir ibare.

– Rabbimiz işte ben neslimden olanları ekip biçmeye elverişsiz bir vadiye, senin Mukaddes beytinin yanına yerleştirdim dedi.

Rabbena li yukıymus Salâh ki ey rabbimiz salatı ikame edebilsinler. Namazı, Allah’a karşı esas duruşun sembolü olan namazı ruhu ile birlikte esas duruşlarını bozmamak için kılsınlar.

Bakara/24 te de (24 değil, 124) ..kale inniy caılüke linNâsi imâma Bakara/124  Rabbimiz; Seni insanlara imam edeceğim, önder yapacağım demişti İbrahim’i sınadıktan ve o da sınavı başarı ile geçtikten sonra. Hz. İbrakim’de kale ve min zürriyyetiy demişti ki; zürriyetimden, neslimden de imamlar getir. Rabbimizin ona cevabı şöyle olmuştu: kale lâ yenâlu ahdiyzzalimiyn; (Bakara/124) neslinden de olsa ey İbrahim, senin soyundan da gelse zalimler bu sözümün dışındadır.

İşte o hem vahyin ilk muhatabı olan ve İbrahim peygamberin neslinden geldiğini söyleyip Allah’ın kendilerine ayrıcalık tanıyacağına inanan Mekke müşriklerine bir cevap, hem de ben şunun oğluyum, ben bunun kızıyım, ben falancanın torunuyum veya ben falanca soydanım, falanca boydanım diyerek meziyeti kendi eylem ve duruşunda değil de bir başkasında aramaya kalkan mantığa ve akla bir cevaptı.

fec’al ef’ideten minenNasi tehviy ileyhim artık insanların gönüllerini onlara meylettir. verzukhüm mines semerati leallehüm yeşkürun; onları bereketli ürünlerle rızıklandır. Umulur ki onlarda bunun şükrünü eda ederler.

Buradaki Tehviy, teviyy diye çok aşağı, kesralı okunmaz. Bu tecvitte, tecvit kurallarında Arap nutkuna göre “e” ile “i” arasında orta bir sesle okunduğu için ben de o okuyuşa uymaya çalıştım.

38-) Rabbena inneke ta’lemü ma nuhfiy ve ma nu’lin* ve ma yahfa alAllâhi min şey’in fiyl Ardı ve lâ fiys Sema’;

“Rabbimiz! Muhakkak ki sen gizlediğimizi de bilirsin, açığa çıkardığımızı da… (Zira) arzda ve semâda hiçbir şey Allâh’a gizli kalmaz.” (A.Hulusi)

38 – Yarabbenâ! biz ne gizliyoruz ve ne ilân ediyoruz her halde sen bilirsin, ve ne Yerde, ne Gökte hiç bir şey Allaha karşı gizli kalmaz. (Elmalı)

Rabbena inneke ta’lemü ma nuhfiy ve ma nu’lin Rabbimiz, şüphesiz ki sen bizim gizlediklerimizi de, açığa vurduklarımızı da bilirsin. ve ma yahfa alAllâhi min şey’in fiyl Ardı ve lâ fiys Sema’; zira yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah’a gizli kalamaz.

39-) ElHamdu Lillâhilleziy vehebe liy alel kiberi İsma’ıyle ve İshak* inne Rabbiy le Semiy’ud dua’;

“Hamd, ihtiyarlığım hâlinde bana İsmail ve İshak’ı hibe eden Allâh’a aittir… Muhakkak ki Rabbim, elbette özümdeki duamı Semi’dir.” (A.Hulusi)

39 – Hamd o Allaha ki bana ihtiyarlık halimde İsmail ve İshak’ı ihsan buyurdu, şüphe yok ki rabbim her halde duayı işitiyor. (Elmalı)

ElHamdu Lillâhilleziy vehebe liy alel kiberi İsma’ıyle ve İshak her türlü övgü ve sena, yaşlılığımıza rağmen bana İsmail ve İshak’ı bahşeden Allah’a aittir.

Evet, yani nasıl Allah’a şükredilir, nasıl hamd edilir sorusunun cevabı burada geldi. Hani yukarıda bu kıssadan önceki son ayet, 24. ayet; İnsanın çok zalim çok nankör olduğunu söyleyerek bitmişti ya, aslında bir atıf gibi oraya. Ey insan oğlu Allah’a karşı nankör olmamanın örneğini görmek istiyorsan İbrahim’e bak dercesine bu örneği veriyor.

inne Rabbiy le Semiy’ud dua’; gerçekten de benim rabbim duaları işitendir.

40-) Rabbic’alniy mukıymes Salâti ve min zürriyyetiy, Rabbenâ ve tekabbel du’â’;

“Rabbim, salâtı ikameyi (Esmâ hakikatine yönelişin getirisini yaşayanlardan) kıl beni ve zürriyetimden de (ikame edenler yarat)! Rabbimiz; duamı gerçekleştir.” (Dikkat: İbrahim a.s. gibi bir Zât, salâtın ikamesini – yaşantısını talep ediyor; bu ne anlam taşır, derin düşünmek gerekir. A.H.) (A.Hulusi)

40 – Rabbim! Beni namaza müdavim kıl, zürriyetimden de, Yarabbenâ! hem duâmı kabul buyur. (Elmalı)

Rabbic’alniy mukıymes Salâti ve min zürriyyetiy öyleyse ey rabbim beni ve neslimden gelenleri salatı ikane edenlerden kıl. Esas duruşunu Allah’a karşı bozmayıp, hayatını ibadete dönüştürenlerden kıl. Rabbenâ ve tekabbel du’â’; ve duamı kabul buyur ey rabbim.

41-) Rabbenağfir liy ve li valideyye ve lil mu’miniyne yevme yekumül hisâb;

“Rabbimiz, yaşam muhasebesinin ortaya serildiği süreçte, beni, ana-babamı ve iman edenleri mağfiret eyle!” (A.Hulusi)

41 – Ya Rabbenâ! mağrifet buyur bana ve anama babama ve bütün müminlere, hesap başa dikileceği gün. (Elmalı)

Rabbenağfir liy ve li valideyye ve lil mu’miniyne yevme yekumül hisâb; ey rabbimiz beni, anamı ve babamı ve tüm müminleri hesapların verileceği gün affet, bağışla, mağfiret et Amin..!

İşte seyyidina İbrahim’in muhteşem duası. Allah bu çağrıdan, bu davetiyeden nasıl memnun olmuşsa, davetiyeyi ölümsüz vahyin içine almış ve bakın bunun verdiği örnek ve ibret şudur. Bakın siz de Allah’a böylesine yürekten davetiye yollayın.

Aslında burada bir çok mesaj var. Nasıl dua edilir sorusunun cevabıdır bu. Yani kabule yakın bir duanın şartı ne olmalıdır. İşte burada bu sorunun bir cevabı var. Hayatınla dua olursun, hayatın Allah’a duaya dönüşür. Fiili dua olur ve en sonunda da bunu kavle dönüştürürsün. İşte kökü toprakta olan ağaç. Yoksa eğer bir duaki, hayatına dua etmeden dilinle dua ediyorsan o söz kökü toprakta olmayan bir ağaca benzer. Hayatın içinden gelmiyor, yürekten gelmiyor, Dudaktan geliyor, nasıl makama ulaşsın, nasıl kabul ve kariyn olsun.

İşte o başta ki benzetme ilk girişteki Kur’an ın benzetmesi, o iyi ve kötü ağaç benzetmesi, iyi ve kötü söz benzetmesi işte burada da geçerli, duada da geçerli. Bu dua test edilmiş bir duadır. Hem tutmuştur, tutmakla kalmamış 4200 yıl sonraya bu duanın sesi gelmiştir ve biz bu duanın tuttuğunun şahitleriyiz, canlı şahitleriyiz.

42-) Ve lâ tahsebennAllâhe ğafilen amma ya’meluz zâlimun* innema yuahhıruhüm li yevmin teşhasu fiyhil ebsar;

Zâlimlerin yapmakta olduklarından Allâh’ı gâfil sanma! Onları ancak, gözlerin yuvalarından dışarı fırlayacakları bir süreç için erteliyor. (A.Hulusi)  

42 – Bunları an ve sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma, onları o, ancak öyle bir güne tehir eder ki o gün gözler belerir. (Elmalı)

Ve lâ tahsebennAllâhe ğafilen amma ya’meluz zâlimun İmdi, sen zalimlerin yaptıklarından Allah’ı habersiz sanmayasın.

Tabii yukarı ile bağlantısız değil bu. Yukarı ile çok bağlantılı. Zalim olmayan, hakiym olan. Allah’ın koyduğu yere kendisini koyan ve Allah’ın kendisi için sevdiği rolü oynayan Hz. İbrahim misalini verdikten sonra. Allah’ın kendisini yerleştirdiği yerde durmayanlara geçti vahiy. Ve onların durumunu ifade ediyor. Burada sanki zalim mukıymes Salâh ibaresinin bir üstteki, bu ibarenin zıddı gibi duruyor. Bana biraz öyle geliyor. Yani esas duruşunu koruyan, esas duruşunu bozan. Allah karşısındaki duruşunu bozan. Bana bunlar, sanki birbirinin zıddı gibi geldi.

innema yuahhıruhüm li yevmin teşhasu fiyhil ebsar; ne var ki O, onları sadece gözlerin yuvalarından fırlayıp bir noktada donakaldığı bir güne ertelemektedir. Yani habersiz değil. Başı boş bırakmadı. O, onları saldım çayıra demedi.

Sümme evlâ leke feevlâ; (Kıyamet/35) Ey insanoğlu yazıklar olsun sana, bir daha yazıklar olsun. Eyahsebul’İnsanu en yutreke süda; (36) yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor. Yani Allah onları başı boş bırakmadı. Sadece gözlerin yuvalarından fırlayıp bir noktaya çakılacağı güne erteledi. Şimdi burada hesap gününün o dehşet manzarasının fotoğrafı çekiliyor.

43-) Mühtı’ıyne mukni’ıy ruusihim lâ yerteddü ileyhim tarfühüm* ve ef’idetühüm heva’;

(İşte o gün onlar) zillet içinde bakarak, başlarını dikerek (yardım arayışında) koşuşur hâldedirler… Kendilerini göremez bir hâldedirler! Ne düşüneceklerini bilemezler! (A.Hulusi)

43 – Başkalarını dikerek koşarlar, nazarları kendilerine dönmez, ve yüreklerinin içi bom boş hevâ kesilmiştir. (Elmalı)

Mühtı’ıyne mukni’ıy ruusihim lâ yerteddü ileyhim tarfühüm* ve ef’idetühüm heva’; O gün, o dehşet gün, nasıl bir gün o..! O gün onlar, arkaya kaykılmış başları, yuvalarına bir türlü dönmeyen fırlamış bakışları ve tam takır kalmış yürekleriyle oradan oraya amaçsızca seğirtip duracaklar.

Tam bir çarpılmışlık tasviri. Bitmişliğin fotoğrafı bu. Ahiretten, hesap gününden, sorgu gününden bir manzara. İnsan manzarası. Bir insan teki, bir nefis daha doğrusu. Kur’an ahirete ilişkin insandan hep nefis olarak söz eder. ahiretteki bir nefsin, bir canın manzarası bu, fotoğrafı.

Tabii ki ahirete ilişkin tüm ibareler, tüm ifadeler mecburi olarak mecazi olmak durumundadır. Çünkü gayp alemini kendi dünyamıza ancak bizim dilimizle böyle taşıyor vahiy.

Dehşet bir manzara önümüze seriyor. Tam bir zombi çiziyor farkında mısınız. Başı arkaya düşmüş, gözleri yuvalarından fırlamış, pörtlemiş Anadolu tabiriyle ve çivilenmiş bir yere, anlamsız, bomboş gözler. Ve kalbi boşalmış diyor. İlginç..! Heva’ yani ve ef’idetühüm heva’ tamtakır gönüller, hiçbir şey duymuyor, hiçbir şey düşünemiyor, hiçbir şey hissetmiyor. Böyle bir vaziyet.

44-) Ve enzirin Nase yevme ye’tiyhimül azâbü feyekulülleziyne zalemu Rabbena ahhırna ila ecelin kariybin, nücib da’veteKE ve nettebi’ırRusul* evelem tekûnu aksemtüm min kablü ma leküm min zeval;

Kendilerine azabın (ölümün – hazır olmayan için sonsuz azabın başlangıcı) geleceği süreç hakkında insanları uyar! O süreçte zâlim olanlar şöyle der: “Rabbimiz, kısa bir süre daha ömür ver, davetine icabet edelim ve Rasûllerine tâbi olalım”… Önceden, sizin için böyle bir son olmayacağına yemin etmemiş miydiniz? (A.Hulusi)

44 – Hem inzâr ile haber ver insanlara o azâbın geleceği günü, o vakit diyecek ki o zulmedenler Yarabbenâ! Bizi yakın bir ecele tehir buyur, davetine icabet edelim ve Peygamberlerin izince gidelim, hani ya bundan evvel yemin etmiş değil miydiniz: Sizin için zeval yoktu ya? (Elmalı)

Ve enzirin Nase yevme ye’tiyhimül azâb bu yüzden başlarına azabın geleceği gün için insanları uyar. İşte bu yüzden uyar ey peygamber ve ey bu vahyin tüm muhatapları. Bu vahyi insanlara taşıyın eğer insanlara acıyorsanız, onları seviyorsanız.

Vahiy, ilahi merhametin ürünüdür sevgili dostlar. Peygamberler insanlığın iman analarıdır. Peygamberlerin insanlığa olan şefkatleri bir ana şefkati gibidir. İşte böyle bir son, böyle korkunç bir akıbetten kurtarmak için; “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak.” Diyen. Ya da, çukura, bir uçuruma düşeceğinden habersiz bir bebeğin arkasından bağırarak koşan bir anne gibi, “Dur, aman düşeceksin..!” diye insanların böyle bir akıbetten korunmaları için çırpınan kişilerdir vahyi taşıyanlar.

feyekulülleziyne zalemu Rabbena ahhırna ila ecelin kariybin, nücib da’veteKE ve nettebi’ırRusul zalimler o gün diyecekler ki; “Rabbimiz, bize kısa bir süre daha tanı da senin çağrına katılalım ve elçilere tabi olalım.” Bir miktar daha kredi isteyecekler. Krediyi tüketenler, hovardaca harcayanlar.

evelem tekûnu aksemtüm min kablü ma leküm min zeval; onlara denilecek ki; “Ne oldu, daha önceki hayatta sizin için herhangi bir tükenişin olmayacağına yemin edip durmuyor muydunuz. Ne oldu şimdi?” Önceki hayatta, yani dünyada bu hayat bitmez zannetmiyor muydunuz. Sizin için zevalin olmayacağını iddia etmiyor muydunuz. 1000 yıl sürecek falan demiyor muydunuz. Hayat kredisini hovardaca tüketenlerin mantığını ne güzel ifade ediyor bu. Kullandıkları imkanın bitimsiz olmadığını, verilmiş bir emanet olduğunu göremeyenler ilave bir kredi isteyecekler.

İsteyecekler ama hak etmeyecekler. Çünkü verilmiş krediyi hovardaca tükettikleri için ilave bir şey verilmeyecek.

45-) Ve sekentüm fiy mesakinilleziyne zalemu enfüsehüm ve tebeyyene leküm keyfe fealna Bihim ve darebna lekümül emsâl;

Nefslerine zulmetmiş olanların yaşam ortamlarında yerleştiniz! Onlara neler yaşattığımız size açıklanmıştı… Size misaller de verdik. (A.Hulusi)

45 – Siz de o kendilerine zulüm etmiş olanların meskenlerine sakin oldunuz, onlara nasıl yaptığımız ise sizce tebeyyün etti ve size emsal gösterdik. (Elmalı)

Ve sekentüm fiy mesakinilleziyne zalemu enfüsehüm Üstelik siz kendilerine kıyanların yurdunda yaşıyordunuz. ve tebeyyene leküm keyfe fealna Bihim ve darebna lekümül emsâl; Dahası, onlara nasıl muamele ettiğimiz size açıklanmıştı ve size örnekler de göstermiştik. İnsanlığın kolektif hafızası olan tarihten, medeniyetlerin yıkılışından, çöküşünden ve çözülüşlerinden ibret almadınız. Üstünde yaşadığınız topraklarda daha önce medeniyetler kurulmuştu, uygarlıklar yaşamıştı. Ne oldu onlara hiç düşünmediniz. Onlar da sizin gibi bitimsiz sanıyorlardı kurdukları düzenleri, kurdukları sistemleri. Yok olmaz zannediyorlardı, bitmez zannediyorlardı. Fakat onların yerinde yeller estiğini neden anlamak ve görmek istemediniz.

46-) Ve kad mekeru mekrehüm ve indAllâhi mekruhüm* ve in kâne mekruhüm li tezule minhül cibal;

Gerçekten onlar, mekrlerini yaptılar; onların mekrleri Allâh indîndedir (karşılığından kurtulamazlar)! Onların mekrleri (hileleri), dağları yerinden oynatacak kadar olsa (neye yarar)! (A.Hulusi)

46 – Filhakika onlar mekirlerini yaptılar, Allah indinde de onlara mekir var, isterse onların mekirleri dağları yerinden oynatacak olsun. (Elmalı)

Ve kad mekeru mekrehüm ama onlar ne yaptılar bu uyarıya karşın. Hem Tarih uyarıyor, hem vahiy uyarıyor, hem zaman uyarıyor, hem mekan uyarıyor, her şey ayet, ama okuyana. Okumayan hiçbir şeyden ibret almıyor. İşte onlar inceden inceye tasarladıkları düzeni kurmayı sürdürdüler. Yani, Mekr burada, inceden inceye tasarlanmış düzen kurmak.

ve indAllâhi mekruhüm* ve in kâne mekruhüm li tezule minhül cibal; isterse onların ustaca düzeni dağları yerinden oynatsın yine de onların düzeninin hilesi Allah’a ayandır. Yani Allah onların kurdukları düzenlerin hiç yıkılmaz dedikleri, sarsılmaz dedikleri, bilmem şu kadar yıl dayanacak dedikleri düzenlerin zayıf taraflarını çok iyi biliyor, zaafını çok iyi biliyor ve oradan vurur Allah. En zayıf tarafından vurur ve hiç yıkılmayacak düzenimiz diyenlerin düzenini en olmadık zamanda kütür kütür yıkılırken görürsünüz.

47-) Fela tahsebennAllâhe muhlife va’diHİ RusuleHU, innAllâhe Aziyzün Züntikam;

Sakın Allâh’ı, Rasûllerine verdiği sözden cayar sanma… Muhakkak ki Allâh Aziyzün Züntikam’dır (hak edenin hak ettiğini karşı konulması imkânsız bir sistem içinde yaşatandır)! (A.Hulusi)

47 – O halde sakın Allah’ı Peygamberlerine olan vaadine hulf eder sanma, şüphesiz Allah azîzdir, intikamı vardır. (Elmalı)

Fela tahsebennAllâhe muhlife va’diHİ RusuleH işte bu yüzden asla Allah’ın elçilerine olan vaadinden cayacağını sanma. Hesap gününe ilişkin vaat yani. Ödül ve ceza.

İradenin hakkı sorumluluktur sevgili dostlar. Allah verdiği iradeye en çok saygı gösterendir. İradeyi vermiş, onu yok saymamıştır. Onun insan özgür iradesiyle seçtikleri sonucunda ya ödülü hak edecek, ya da cezayı. Suyu getirenle testiyi kırmak adaleti olan bir Allah’ın şanına zaten yakışmazdı. Suyu getirenle testiyi kıranı bir tutmak, aynı tutmak..! Elbette hesabını isteyecektir. Çünkü iradesi yokmuş gibi davranamaz. İradeyi kendisi verdi. İrade en büyük nimettir. Onun için sorumluluk esastır.

innAllâhe Aziyzün Züntikam; Unutma ki Allah herkese yaptığının acısını tattıran yüceler yücesidir. İntikam Türkçe de bir deyimle şöyle çevrilebilir; Kimseye yaptığını yanına bırakmamak, yanına kâr kalmaması.

48-) Yevme tübeddelül Ardu ğayrel Ardı vesSemavatu ve berazu Lillâhil Vâhidil Kahhâr;

O süreçte arz (beden), başka arza (bedene) dönüştürülür, semâlar da (bilinçler de başka bir algılayışa)! (Hepsi) Vâhid, Kahhâr olan Allâh’a bârizdirler (içyüzleriyle apaçık ortadadırlar). (A.Hulusi)

48 – O gün ki Arz başka tebdil olunur, Sema vat da ve hep o vâhid, kahhâr olan Allah için fırlarlar. (Elmalı)

Yevme tübeddelül Ardu ğayrel Ardı vesSemavat o gün yer başka bir yere, gökler ise başka bir göğe dönüştürülür.

Burada ki ğayra, ya bu yerin dışında başka bir yer ile açıklanabilir, ya da mevcut mekanlar, mevcut yer başka bir şekle dönüştürüleceği söylenir, öyle anlaşılabilir.

Yukarıda insan eli ile yapılmış düzenlerin zevali anlatılmıştı, dile getirilmişti. Burada ise yer ve göklerin kozmik düzeninin dahi değiştirileceği ifade ediliyor. Yani ey insanoğlu, Allah’ın yasalarını koyduğu kozmik düzende dahi Allah, yeni yasalarıyla yeniden yıkıp yapacak. Ya sen, şu halinle, kurduğun hileli düzenlerin nasıl ebediyen gideceğini düşünebiliyorsun. Aslında verilen mesaj bu olsa gerek. Ki karşılaştırabiliriz. Taha suresi 105, 106, 107. ayetleri, kıyamette yer yüzünün dümdüz edileceğine ilişkindir. Ki onunla mümkündür bir kıyas.

[(Ek bilgi:

105 – (Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.”

106 – “Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak.”

107 – “Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.”

(Elmalı meal)]

ve berazu Lillâhil Vâhidil Kahhâr; ve her şeye egemen biricik güç olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.

49-) Ve teral mücrimiyne yevmeizin mukarreniyne fiyl’asfad;

O süreçte, suçluları asfad (Allâh’tan ayrı düşürmüş olan bağları) ile bağlanmışlar olarak görürsün! (A.Hulusi)

49 – Ve görürsün mücrimleri o gün birbirlerine çatılı çatılı bukağılardadırlar. (Elmalı)

Ve teral mücrimiyne yevmeizin mukarreniyne fiyl’asfad; ve sen o gün günahkarları, zincirlerle birbirlerine bağlı olarak görürsün.

Belki yer yüzündeki kötülüğün insanın aklına, iradesine ve imanına kelepçe vurmasına bir karşılıktır bu ayette ifade edilen. Nasıl günahkarlar yer yüzünde günah işleyecekken akıllarına, iradelerine, imanlarına kelepçe vurup öyle işliyorlarsa, ki irade ile akılla, imanla o günah yan yana bağdaşmaz. Önce imanı kelepçelemesi lazım, iktidarsızlaştırması lazım, hapsetmesi lazım aklı. Onun için ona bir mukabele-i bir misil, yani eşit bir karşılık gibi duruyor burada.

50-) Serabiylühüm min katıranin ve tağşa vucuhehümün nar;

Gömlekleri katrandandır (benliklerinin katran karası, dışlarına vurmuştur); vechlerini de Nâr (perdelilik ateşi) bürür. (A.Hulusi)

50 – Gömlekleri katrandan, ve yüzlerini ateş kaplıyor. (Elmalı)

Serabiylühüm min katıranin ve tağşa vucuhehümün nar; onların giysileri katrandandır, yüzlerini ise ateş yalayacaktır.

Katran; o gün, vahyin indiği günde bilinen en ürkütücü, en bulaşık, en pis yanıcı madde.

51-) Li yecziyAllâhu külle nefsin ma kesebet* innAllâhe seriy’ul hisab;

Allâh, her benliğin edindiğinin sonuçlarını yaşamasını murat etmiştir! Muhakkak ki Allâh “Seriy’ul Hisab”dır (yapılanın sonucunu anında oluşturan)! (A.Hulusi)

51 – Çünkü Allah her nefsi kazandığı ile cezalandıracak, haberiniz olsun ki Allahın hesabı seri’dir. (Elmalı)

Li yecziyAllâhu külle nefsin ma kesebet işte bu Allah’ın her bir cana kendi kazandığının karşılığını verdiği içindir.

Neden sorusunun cevabi bu. İlahi adaletin tecellisi için Allah böyle yapacak. Yoksa Allah cezalandırmıyor. Allah azap etmiyor. İnsanlar yaptıklarının karşılığını alıyorlar o kadar. Yani aslına kendi kendilerini cezalandıran insanlardır. İnsanlar eylemlerinin karşılığını görüyorlar. Ahlaki davranışın garantisi, karşılığının garanti edilmesi değil midir. Eğer karşılığı olmayacaksa insanlar neden ahlaki davransınlar. İşte burada ona bir gönderme var.

innAllâhe seriy’ul hisab; Elbette hesabı bunca seri görmek yalnızca Allah’ın işidir.

52-) Hazâ belağun linNasi ve liyünzeru Bihi ve liya’lemu ennema HUve İlahün Vâhidün ve liyezzekkere ulül elbab;

İşte bu insanlara bildirimdir; onunla uyarılsınlar ve bilsinler ki “HÛ”, Ulûhiyet sahibi BİR’dir! Derin düşünebilen akıl sahipleri de (bu hakikati) hatırlayıp değerlendirsinler! (A.Hulusi)

52 – Bu işte insanlara beliğ bir tebliğdir, hem bununla inzar edilsinler, hem onun ancak bir tek İlâh olduğunu bilsinler hem de Öğüt alsın akl-ü vicdanı temiz olanlar. (Elmalı)

Hazâ belağun linNas yukarıdaki pasaj bitti ve tüm ayetin, tüm surenin adeta, hatta tüm Kur’an ın mesajını toparlarcasına burada bağımsız bir ayetle, tüm vahye ilişkin bir hatırlatma. Bu insanlık için bir mesajdır. Bu vahiy, ya da bu sure, ya da bu ayetlerin tamamı insanlık için bir mesajdır.

ve liyünzeru Bih artık onunla uyarılsınlar. ve liya’lemu ennema HUve İlahün Vâhid ve bilsinler ki biricik ilah O’dur. ve liyezzekkere ulül elbab; ve muhakeme yeteneğine sahip olanlar bunu hatırdan hiç çıkarmasınlar. Bu vahyin insanlık için bir uyarı, bir mesaj olduğunu hiç akıllarından çıkarmasınlar. Eğer insanlık için bir uyarı bir mesajsa bu vahye muhatap olan müminler bu mesajı insanlığa taşısınlar. Bunun; onların sorumluluğu altında olduğunu unutmasınlar. Çünkü biricik ilah Allah’tır ve biricik ilahın biricik vahyidir, hakikatidir. Onun için de muhakeme yetenekleri varsa eğer bunu akıllarından hiç çıkarmasınlar, Allah’a karşı esas duruşlarını bozmasınlar ve vahyi insanlığa taşıma görevini yerine getirsinler. Bu bir sorumluluktur. Çünkü bu vahyin muhatapları insanlığın annesi gibi şefkatli olacak bir toplum olmalıdır. Allah onlardan bunun da hesabını soracaktır.

Biz rabbimizden vahyi bize emanet eden rabbimizden vahiy emanetine sadaka gösteren bir ümmet olmayı niyaz ediyor, vahye ihanet edenler arasında kılmamasını diliyoruz.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

İddiamızın, davamızın, ömrümüzün tüm hasılatı ve son sözümüz Rabbimize “Hamd” dir.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 03 Şubat 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: