RSS

İslamoğlu Tef. Ders. HİCR SURESİ (001-44)(83)

10 Şub

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü Resulüna alâ Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

Göğsüme genişlik ver ey rabbim, kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden ki, anlayalar beni. Amin.

Değerli Kur’an dostları bu girişin ardından bugün dersimizi Hicr suresi ile sürdüreceğiz inşallah.

Hicr suresi resmi sıralamada 15. sure olsa da Nüzul sıralamasında Mekke dönemine tekabül eden bir sure. Hicr; Kayalık arazi, ya da kapalı havza anlamına gelen bir sözcük. Adını 80. ayetinde feci akıbeti nakledilen bu bölgede meskûn bir kavmin yaşadığı yerden almakta.

Sure tüm kronolojilerde Yusuf suresinin hemen arkasına yerleştirilmiş iniş sıralaması olarak. Üslubu, konusu, dili Mekke’ye ait olduğunu göstermeye yeter. Mekke döneminin hangi dönemine yerleştirilmeli sorusuna net cevap veremesek te sanırım 4 er yıllık 3 dilime ayırabileceğimiz bu dönemin 3. dilimine yerleştirmek mümkündür. Yani Resulallah’ın Mekke’de ki davetinin en zor, en çetrefil ve Mekkeliler tarafından artık reddedilmiş ve bu reddedilmenin de fiili ve fiziki işkenceye, hatta yok etmeye yönelik bir takım tezahürlerinin görüldüğü, oldu döneme yerleştirebiliriz.

Surenin ana konusu insan. Bundan dolayıdır ki Kur’an da insanın elementer kökeni, yani fiziki var oluşunun kökeni konusunda kullanılan çok ender salsalin min hamein mesnun;(26) gibi çok ender sözcükler bu surede toplanmış. Tabii ki surenin tek konusu insan değil. Bununla beraber surenin ana konularından biri Kur’an. Onun içindir ki zaten vahye dikkat çekerek başlar. Hemen tüm mukattaat harfleriyle başlayan surelerde olduğu gibi. Ve bu surede konusuna mümasil olarak gerçekten Kur’an da, Kur’an a ilişkin bu müjdenin yer aldığı tek ayet bu surede bulunur.

İnna nahnu nezzelnez Zikra ve inna lehu leHafizun;(9) Bu surenin 9. ayeti vahyin Allah tarafından korunacağı garantisini dile getirir.

Yine bu surenin bir başka eksen konusu da nübüvvettir. Daha doğrusu peygamberin şahsiyetini inşa edici bir fonksiyonu vardır surenin. Onun için bu surede, 88. ayetinde şöyle bir ibareyle karşılaşırız.

Lâ temüddenne ayneyke ila ma metta’na Bih.. (88) gözlerini onlara verdiğimiz dünyanın geçici nimetlerine gitme, buna gerek yok.

Bu müthiş uyarı Resulallah’ın şahsiyetini inşa eden, onda bir şahsiyet oluşturan bu müthiş uyarı işte bu surede yer alır. Yine Resulallah’ın muhteşem şahsiyetini oluşturan bir başka ayetle sure son bulur. 99. yani sonuncu ayeti:

Va’bud Rabbeke hatta ye’tiyekel yekıyn (99)

Ben ne zaman olurum, artık ne zaman 70 olurum diyen herkese bir cevap adeta. Ölünceye kadar hiçbir zaman.

Ölüm gelinceye dek rabbine kulluğunu sürdür. Bu hitabın ilk muhatabının alemlere rahmet olarak gönderildiği ifade buyrulan sevgili efendimiz olduğunu düşünürseniz, bizler için nasıl bir yürek titretici, tüylerimizi diken diken edici bir uyarı olduğunu daha iyi kavrarsınız.

Bu girizgahın ardından sureyi tefsire geçebiliriz.

“BismillahirRahmanirRahıym”

1-) Elif Lâââm Râ* tilke âyâtul Kitâbi ve Kur’ânin mubiyn;

Elif, Lââm, Ra… Bunlar O BİLGİnin (Hakikat ve Sünnetullâh), Kurân’ın apaçık işaretleridir.(A.Hulusi)

01 – Elif, Lam, Ra, bu işte kitabın ve bir Kur’an ı mübînin âyetleri.(Elmalı)

Elif Lâââm Râ Mukattaat harfleri. Kur’an da, başında geldiği surelerin giriş kısmı hemen tamamıyla vahyin mahiyetine ve önemine ayrıldığı için bu harflerin ne anlama geldiği konusundaki yorumlardan biri, vahye dikkat çekmektir şeklindedir. Burada da başında mukattaat, yani kesik kesik, müstakil harflerin geldiği bu sure, Hicr suresi; tilke âyâtul Kitâbi ve Kur’ânin mubiyn; şeklinde başlamış. Yani yine vahye, vahyin tabiatına dikkat çekerek.

Bunlar, -hem okuduğumuz suredeki ayetler, hem de Kur’an ın tamamını içine alır- Bunlar kitabın, yani açık ve açıklayıcı olan ilahi hitabın ayetleridir.

Elif Lâââm Râ ya yeniden dönecek olursak şöyle de izah edebiliriz. Bu harfler, bunlar sıradan, sizlerin konuşmalarının da temelini oluşturan harfler. Fakat Allah bu sıradan malzemeyi aldı, vahye dönüştürdü. Yani Allah sıradan şeylere el atar, onları işlerse o kutsal olur, mukaddes olur. Allah’ın kudret elinin değdiği her şey mukaddes olur. Onun için bu manada vahyin ilahi tabiatına bir atıftır ayetin başındaki bu kesik harfler. Hemen sonunda, hemen ardından gelen ayet ise anlamlı kelimelerden oluşuyor ve diyor ki;

Bunlar kitabın hem açık, hem açıklayıcı olan ilahi hitabın ayetleri. âyâtul Kitâbi ve Kur’ânin mubiyn; hem kitap var, hem Kur’an var. Ayetteki kitap, Kur’an ın hemen tamamında kitap, vahyin kayıtlı tabiatına bir atıftır. Yani vahiy kayıtlı bir merkezden geliyor. Buna bir atıftır. Öncelikle vahyin kaynağına ilişkin bir kayıtsızlık yok, ona bir atıf. Kur’an ise daha farklı bir boyutuna bir atıf. Burada lâm’ı tarifsiz gelmiş el Kur’an değil; Kur’an olarak gelmiş. Böyle geldiği zaman Kur’an, bir vasıf olarak anlaşılır. Yani vahyin bir sıfatı. Okunan. Dahası, bizim bildiğimiz sade manada okunan değil, insan muhakemesine açık, insan zihninin üretmesine elverişli bir şekilde gönderilen demektir. 1. bölümü vahyin köküne, yani el kitab, Kur’an ise vahyin meyvesine yöneliktir. El Kitab vahyin başına, gökte olan başına, Kur’an ise vahyin yerde olan ayağına tekabül eder.

El kitab; vahyin ilahi menşeine, kaynağına, Kur’an ise vahyin hedefi olan insanda vahyin gerçekleştirmek istediği bilince tekabül eder. Onun için okunan Kur’an olabilme vasfını insan okuyunca kazanır. Yoksa, insan okumasa da el kitabdır. İnsana ulaşmadan da el kitabdır. Ama Kur’an olma özelliği insana ulaştıktan sonra başlar. Onun için siz vahyi üretmiyorsanız, muhakemeniz vahyi algılamıyorsa, yani okumuyorsanız Kur’an sizin için Kur’an değildir. Bu, bu anlama da gelebilir.

2-) Rubema yeveddülleziyne keferu lev kânu müslimiyn;

(Öyle olur ki) hakikat bilgisini inkâr edenler (hakikatlerinden perdeliler), keşke gerçekte teslim olmuşluğumuzun farkında olsaydık, diye şiddetli arzu duyarlar. (A.Hulusi) 

02 –  Bir zamân olur küfredenler arzu çekerler ki Müslüman olsa idiler. (Elmalı)

Rubema yeveddülleziyne keferu lev kânu müslimiyn;

Rubbema şeklinde de okunmuş, iki şekilde de okunması caiz. Gün gelecek küfürde ısrar edenler vahyin yok göstericiliğine teslim olmayı yürekten temenni edecekler. Bugün vahyi inkar edenler, vahye sırt dönenler, vahyi alaya alan ve küçümseyen o ruhsuzlar, bir gün gelecek vahye teslim olmayı çok isteyecekler.

Burada ki; lev kânu müslimiyn, Müslimiyn ibaresi, ifadesi daha çok bir üstteki ayet vahiyden söz ettiği için, vahyin mesajına teslim olan  anlamına alınsa gerektir. Vahye kayıtsız kalmanın mutlak yaşanacak olan derin pişmanlığı ifade ediyor. Gelecekten haber veriyor. Hiçbir insanın Allah dışındaki bir kaynaktan alamayacağı gelecekten.

3-) Zerhüm ye’külu ve yetemette’u ve yülhihimül emelü fesevfe ya’lemun;

Bırak onları, yesinler, zevklensinler; sonu gelmez arzular onları oyalasın! Yakında bilecekler. (A.Hulusi)

03 – Bırak onları yesinler içsinler, zevk etsinler, emel, kendilerini eğleye dursun, sonra bilecekler. (Elmalı)

Zerhüm kendi haline bırak onları. Aynı zamanda vahyin ilk muhatabı sevgili efendimize bir taktik ve teselli. Yani onların vahye sırt dönmüş olmaları, vahyin değerinden hiçbir şeyi eksiltmez.Onlar kendilerini vahye kapattılar, hakikate kapattılar. O halde onları kendi haline bırak.

ye’külu ve yetemette’u ve yülhihimül emel yesinler, “içsinler”, geçici hazlarla oyalansınlar, boş umutlar avutsun onları.

Aman Allah’ım, bu ne dehşet hitap. İnsanın içini sarsıyor. Bırak onları. Şu vahyi kaale almayan adamları kaale alma. Vahiy karşısında ilikleri titremeyen şu adamlar kaale almaya değmez. Yesinler içsinler, geçici hazlarla avunsunlar, oyalasın onları boş umutlar. İçinde Allah’ın yer almadığı tüm gelecek tasarımlarıyla oyalansınlar. İçinde Allah yer almıyorsa bir gelecek planı  bomboş bir umut değil de nedir. Sahibinin ütopyası değil de nedir. Düş ülkesi değil de nedir. Kendi kendine bir tuzaktır Allah’ın içinde yer almadığı gelecek tasarımı. Onun için bırak onları diyor.

fesevfe ya’lemun; nasıl olsa zamanı gelince gerçeği öğrenecekler. Daha ne desin, vahiy daha ne desin.

4-) Ve ma ehlekna min karyetin illâ ve leha Kitabun ma’lum;

Biz hiçbir bölgeyi belli bir yazgısı olmaksızın helâk etmedik. (A.Hulusi)

04 – Biz hiç bir memleketi her halde malûm bir yazısı olmaksızın helâk etmedik. (Elmalı)

Ve ma ehlekna min karyetin illâ ve leha Kitabun ma’lum; zira biz, yukarıdaki ayetlerle bağlantılı olarak yine vahyin daha önceki gönderilen vahiylerin tabiatına ve ona yapılan muameleye getiriyor sözü Kur’an  ve diyor ki; Biz hiçbir beldeyi önceden bilinip anlaşılan ilahi bir vahye muhatap kılmadıkça helake sürüklemeyiz. Evet, Biz hiçbir beldeyi önceden bilinip anlaşılan bir vahye,

Kitabun ma’lum Klasik tefsir bu ibareyi genel eğilimine uygun olarak ecel, ecelin ma’lum biçiminde anlamış ve algılamış. Fakat ibareyi olduğu gibi hiç yoruma tabi tutmaksızın anlar ve çevirirsek açıktır. Bilinen bir kitap. Yani insanın kavrayabileceği bir kitap. Dolayısıyla te’vile ve tefsire mahal olmaksızın bu ayeti anladığımızda, aslında Kur’an ın başka ayetlerinde de dile getirilen bir gerçeği anlamış oluruz. Ki Enam/131 mesela;

Zâlike en lem yekün Rabbüke mühlikel kura Bi zulmin ve ehlüha ğafilun; (Enam/131) Senin rabbin halkı gafil iken, hiçbir şeyden haberi yok iken, hiçbir beldeyi helak etmez. İşte bu. Dedim ya. Kasas/59 mesela ve daha bir çok ayet.

[(Ek bilgi: Rabbin, kendilerine işaretlerimizi bildiren bir Rasûlü, ileri gelenler arasında bâ’s etmedikçe, o ülke halkını yok etmez! Zaten biz sadece ahalisi zâlim olan şehirleri yok etmişizdir. (Kasas/59) A.Hulusi)]

 Onun için bu ayetlerin de desteklediği bir anlam örgüsüyle okumak ayetin de lafzına uygun düşüyorsa bence yoruma gerek olmaksızın bu anlama geldiği açık. O nedenle de, Biz hiçbir beldeyi bilinip anlaşılan ilahi bir vahye muhatap kılmadıkça helake sürüklememişizdir buyuruyor bu ayet.

5-) Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste’hırun;

Hiçbir topluluk ecelini ne öne çekebilir, ne de erteleyebilir. (A.Hulusi)

05 – Hiç bir ümmet ecelini ne sebk eder ne de geriletebilirler. (Elmalı)

Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste’hırun; Kaldı ki hiçbir ümmet kendisi için belirlenen sürenin artık kaçınılmaz olan bitimini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir. Zaten burada geliyor. Belki klasik tefsirimizin bir üstteki ayeti öyle yorumlamasının Kitabun ma’lum u, ecelun ma’lum biçiminde yorumlamasının sebebi de bu olsa gerek. Ama burada açıkça gelmiş zaten ve buyuruyor ki ayet, hiçbir ümmet kendisi için belirlenen sürenin artık kaçınılmaz olan bitimini. Ecel böyle uzun bir cümle ile ancak çevrilebilir. Belirlenen sürenin kaçınılmaz olan sonu. Ne erteleyebilir ne de öne alabilir.

Kur’an da ecel ile ilgili ayetlerin, ki salt doğrudan ecel ile ilgili 4 ayet hatırlıyorum, 3 ü ümmet eceli ile ilgilidir. Ve yine Kur’an da ecel ile ilgili en kesin ve zaman açısından en keskin olanları, ümmet eceli ile ilgili olanlarıdır bunun gibi. Yani toplumlar, uygarlıklar, medeniyetlerin çöküş yasalarından söz ediyor bu ayetler. Eğer çözülme başlamışsa, eğer kokuşma başlamışsa, eğer ahlaki kokuşma toplumun tüm bireylerini kaplamışsa artık ilahi yasalar gereği o toplum çökmeye mahkumdur. İşte toplumların eceli. Böyle bir toplum Allah’ın koyduğu bu yasayı erteleyemez, delemez, geciktiremez. Burada anlatılan hakikatte bu olsa gerektir.

6-) Ve kalu ya eyyühelleziy nüzzile aleyhiz Zikru inneke lemecnun;

Dediler ki: “Ey kendisine Zikir (uyaran – hatırlatıcı bilgi) inzâl edilmiş kimse! Muhakkak ki sen mecnunsun (cinlenmişsin).” (A.Hulusi)

06 – Bir de ey o kendisine zikr indirilmiş olan, dediler: mutlaka sen mecnunsun! (Elmalı)

Ve kalu ya eyyühelleziy nüzzile aleyhiz Zikru inneke lemecnun; surenin girişinde vahiyle açılmıştı söz, şimdi inkarcı ilk muhatapların, vahyin taşıyıcısı olan sevgili peygambere karşı çirkin isnat ve iftiraları dile getiriliyor ve buyuruyor ki ayet;

Bir de kalkıp dediler ki, sen, ey kendisine uyarıcı mesaj indiğini iddia eden kişi, evet, kesinlikle mecnunsun sen. Böyle dediler. Resulallah’a hakaret ederek onu peygamber seçen Allah’a hakaret etmiş oldular. Onun için Resulallah’a yapılmış ne kadar iftira var, onlara karşı savunmayı Allah üstlenir. Yani sevgili elçisinin avukatlığını tabiri caizse rabbimiz üstlenmiştir. Kendisini savunmayı ona bırakmaz. Rabbimiz bizzat üstlenir işte burada olduğu gibi.

7-) Lev ma te’tiyna BilMelaiketi in künte mines sadikıyn;

“Eğer doğru sözlü isen, bize meleklerle gelmeliydin?” (A.Hulusi)

07 – Getirsene o Melâikeyi sadıklardan isen! (Elmalı)

Lev ma te’tiyna BilMelaiketi in künte mines sadikıyn ve onlar yine şöyle sürdürdüler sözlerini. Eğer doğru söylüyor idiysen bize meleklerle gelseydin ya.

Tüm peygamberlerden inkarcı muhatapları melek bir elçi istemişlerdir. Bundan Mekke müşrik toplumu da istisna değildir, onlar da melek istemişti. Daha önce defaatle vurguladığım gibi inkarcı toplumların, yani inanmaya gönlü olmayanların bahane olarak melek talebi, aslında temelde bir başka sebebe dayanıyordu. O da bir meleğin örnek alınamayacak, insan tarafından bir melek hayatının üretilemeyecek oluşundan medet umuyorlardı. Melek gelseydi kurtulacaklardı. O melek, biz insanız dolayısıyla mazuruz diyeceklerdi. Ama insan gelince mazeret beyan edemediler. Çünkü insan yapıyorsa siz de yapabilirsiniz. O nedenle peygamber bize örnek olarak tanıtıldı.

8 – ) Ma nünezzilül Melaikete illâ Bil Hakkı ve ma kânu izen munzariyn;

Biz melekleri bil-Hak (Hak olarak) inzâl ederiz… O vakit de onlara zaten göz açtırılmaz! (A.Hulusi)

08 – Biz o Melâikeyi ancak hakkıyla indiririz ve o vakit onlara göz açtırılmaz. (Elmalı)

Ma nünezzilül Melaikete illâ Bil Hakkı ve ma kânu izen munzariyn cevabı rabbimiz veriyor. Demiştim ya savunmayı rabbimiz üstleniyor diye, şöyle buyuruyor bu abuk subuk talep karşısında; Biz melekleri ancak ve ancak hakikatin gerçekleşmesi için indiririz.

Evet, İllâ Bil Hakk. El Hakk; ya kesinleşmiş ceza anlamına, yada hesap günü anlamına gelebilir. Yani kesin bir hakikat için, cezayı kesmek için indiririz. Veya kestiğimiz cezayı infaz etmek için. Ya da son gün artık canlarını alıp kıyameti koparmak için indiririz manasına gelebilir. Yevmül Hakk.(Nebe/39) Kur’an da böyle de geçer. Mutlak hakikat, yani gerçeğin ortaya çıkacağı gün. Allah’ın ifade buyurduğu tüm zamanlar boyunca resullerin ümmetlerine ilettiği o gerçeğin artık inkar edilmez biçimde ortaya çıkacağı gün.

Bir sonraki ayete bakarak burada ki el Hakk’ın vahiy olduğunu da söyleyebiliriz. Yani biz melekleri onların keyfine göre indirmeyiz diyor ayet. Onlar isterdi diye melek indirecek değiliz. Biz melek indireceksek bizim belirlediğimiz bir görevi yapmak için indiririz. Ayet devam ediyor. ve ma kânu izen munzariyn eğer dedikleri gibi olsaydı o zaman da onlar için asla erteleme olmazdı. Onun için ayetin bu son cümleciğinden dolayı burada ki el hakk’ı, kesilen cezanın infazı biçiminde anlamak doğru olur.

9-) İnna nahnu nezzelnez Zikra ve inna lehu leHafizun;

Doğrusu biz indirdik O Zikri, Biz!.. Ve muhakkak O’nun koruyucuları biziz! (A.Hulusi)

09 – Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz. (Elmalı)

İnna nahnu nezzelnez Zikra ve inna lehu leHafizun işte vahiy konusunda Kur’an ın verdiği en büyük müjde geldi.

Elbette biziz bu uyarıcı mesajı parça parça indiren biz. Onu koruyacak olan da kesinlikle biziz. Böyle birkaç te’kit birkaç ısrar ile geliyor bu ayet. Pekiştirme edatıyla, pekiştirme ifadeleriyle geliyor. Ve biz koruyacağız onu biz, diyor. çünkü onu pey der pey indiren biziz.

Zemahşerinin ifade ettiği gibi bu Kur’an ın korunup korunmayacağına ilişkin bir takım şüphe ve tereddütleri gidermekten daha öte ve onunla beraber, Kur’an ın parça parça indirilmesine müşriklerden gelen itirazı da reddeden bir ifade.

Allah’ın vahyi koruması; Hem kaynağı açısından koruması anlamına gelir ki İbn Abbas bu anlamda anlamış. Hem resulü, yani vahyi taşıyanı koruması anlamında alınır ki, büyük müfessir ve dilci Ferra bu anlama almış. Ama ayet görünen anlamıyla hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde vahyin kaynağından çıkarak son hedefine en son insana varıncaya kadar indiği gibi korunduğu konusunda bir garanti veriyor. Gerçekten yer yüzünde Kur’an vahyinin bir örneği daha korunmuşluk açısından bulunmamaktadır, yoktur. Hiçbir vahiy, Kur’an dışındaki vahiylerde dahil.

Tevrat vahyi için rabbimiz Kur’an da onun korunmasını din adamlarına emanet etmiştik mealinde bir ayet var. Dolayısıyla Tevrat’ın vahyi din adamlarına emanet edildiği için onlar ihanet ettiler. Ve son vahiy olan Kur’an ı rabbimiz doğrudan kendi korumasına aldı. Onu Müslüman din adamlarına bile emanet etmedi. Onun korunmasını doğrudan üstlendi. Onun içindir ki bu korumayı daha ilk inen ayetlerde nasıl yapılacağına ilişkin bir takım esasları da resulüne ima ederek, işaret ederek vaz etti.

..’alleme BilKalem., Allemel’İnsane ma lem ya’lem (‘Alak/4-5)  İnsana bilmediğini öğretti, kalemle öğretti.

Resulallah’ın vahyi vahyi yazdırma konusundaki aşırı titizliğinin sebebi bu idi. Daha vahiy ilk inmeye başladığında, ilk ayetlerinde kayda geçirilmeyi işaret ediyordu. Okuma yazma bilmeyen bir peygambere kendisine inen vahyi hemen hiç durmadan kayda geçirmesi işaret buyruluyordu. Resulallah bu işareti hemen anlamış ve algılamış, onun içinde sürekli vahiy katipleri istihdam etmişti. Bu nedenledir ki vahiy indiği andan itibaren ele geçirilen tüm malzemeler kullanılarak, hurma kabukları, kürek kemikleri, yassı taşlar, papirüsler ve buna benzer yazıya elverişli kil, çömlek gibi pişirilmiş malzemelerde dahil tüm alet ve edevat kullanılarak kayda geçirilmişti.

İşte bu kayda geçirilmiş olan tüm malzeme Resulallah’ın vefatından hemen sonraki iki yıl içinde, Zeyd Bin Sabit tarafından vahyin bir araya toplanıp cem edilmesi sırasında bu malzeme istendi. Yoksa hafızalarda zaten var idi. Fakat hafızalarda olana güvenilmeyip bu malzeme istendi. Şahitler bu malzemeydi. Bizatihi vahyin indiğinde yazılan, sahabe tarafından da yazılan, okuma yazma bilenlerin yazdığı bu malzeme idi. Unutmayalım, Hz. Ömer’in Müslüman olmasına vesile olan Taha suresinin mezkur ayetleri kardeşi Fatıma Binti Hattab tarafından kocası ile birlikte okunurken Hz. Ömer tam üstüne gelmişti. Yani o, elinde bir malzemeden okuyordu Kur’an ı. O hemen yatağın arasına o malzemeyi saklamıştı. İşte böyle yazılıyordu Kur’an. Ve bugüne kadar Kur’an ilk indiği anlamını muhafaza ederek geldi.

Kur’an ın harekeleri, bir takım benzer sesleri ve oradan yola çıkarak bir takım eş anlamlı çok ender kelimeleri sadece farklılaşmıştır. Bu farklarda vücûu adı altında, kıraat adı altında tüm İslam alimleri tarafından tespit edilmiş ve bize kadar intikal etmiştir. İşte bir örneği de burada; Rubema, – Rubbema. Aynıdır kelime, bu kelime iki farklı okunabiliyor. Farklardan biri bu.

Bir başkası, hareke farkları. Gramere uygun olarak anlamı değiştirmeyen, aynı anlamı yansıtan hareke farklılıkları.

Bir başka farklılık yine; İhdinasSıratal’müstakıym; (Fatiha/6) da erşeynes sıratal’müstakıym olduğu gibi. (?) Yani ihdina ile ırşahd, hidayet ile. İrşad, aynı anlama gelen iki farklı kelime. Yani Kur’an konusunda 1420 yıldan beri bize gelen tüm farklılıklar Kur’an ın iç anlamını hiç biri de değiştirmeyen bu farklılıklar, bu küçük kıraat farklılıklarıdır. Bu da kıraat ekollerine neden olmuştur. Hatta bütün bu farklılıkları içeren Kitabül mesahifler yazılmıştır. Yani edisyon kritik yapan, Kur’an ın farklı nüshaları arasındaki farklılıkları gösteren kitaplar yazılmıştır İslam tarihinde. Yani biz bundan hiç gocunmadık, çünkü yaramız yoktu. Kitabımız olduğu gibi bugüne kadar geldi. Bunun örneğini görmek, hatta elle dokunmak isteyenler, Kur’an ın ilk çoğaltılan nüshalarından yer yüzünde bulunan Topkapı da ki nüshaya gidip görebilirler. Ceylan derisi üzerine yazılmış. Semer kant’taki nüshaya gidip görebilirler. Londra British Museum’da muhafaza edilen nüshayı görebilirler. Yani 1400 yıl evvel istinsah edilmiş o nüshalardan yer yüzünde halen muhafaza edilen orijinal nüshalar var. Hz. Osman’ın çoğalttırdığı nüshalar.

[Ek bilgi; YAŞANMIŞ BİR HİKAYE

        Mütevekkil (v244-856) Divanında bir Yahudi ile konuşunca onun kültürlü biri olduğunu fark etmiş olacaktır ki kendisini İslam’a davet etmiştir. Yahudi daveti kabul etmeyerek atalarının dininde kalmaya karar vermiştir. Buna rağmen Mütevekkil defalarca onu İslam’a davet etmişse de yine kar etmemiş, sonun da bu gaye için kendisine bir çok hediye de vermiş. Ancak herhangi bir tesir etmemiş ve daha da azmasına sebebiyet vermiştir.

Bir müddet sonra Yahudi kendiliğinden Mütevekkil divanına gelmiş İslam’ı kabul ettiğini haber vermiştir. Durumu merak eden Mütevekkil Yahudi’ye “Müslüman oldun mu” diye sormuş, “Evet” deyince nedenini kendisinden talep etmiş. Yahudi; İslam’ı niçin tercih ettiğini şöyle izah etmeye çalışmış.

Taklit yularımı boynumdan atarak Hakkı buldum ve içtihat seviyesine ulaştım. Dinleri inceledim. Hakk ve hakikati aramaya yöneldim. İlkin Tevrat’ı aldım inceledim ve ayetlerin üzerinde düşünmeye başladım. Kendimden de bazı şeyler ilave ettikten sonra satmak üzere çarşıya götürdüm. İlaveleriyle Yahudilere sattım. Yahudiler ilavelerimi fark etmeden okumaya başladılar.

Daha sonra aynı şekilde bir İncil aldım okudum ve inceledim. Bir şeyler ilave ettikten sonra Hıristiyanlara sattım. Herhangi bir itiraz ile karşılaşmadım.

Sonunda Kur’an ı aldım inceledim. “Kur’an ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu biz koruyacağız” (Hicr/9) ayetiyle karşılaştım. Kur’an da bir şeyler çıkarıp ilavelerde bulundum, çarşıya satmaya götürdüm. Müslümanlar hemen yaptığımın farkına vardılar ve tekrar her ayeti yerine koydular Kur’an ın Hakk olduğunu bu şekilde fark ettim ve Müslüman oldum. O hikmet ve hüküm sahibi bir zatın indirdiği kitaptır. (İbn. Kayyım el Cevzi/Ulumu’l Kur’an. Kurtubi; El Camiu li Ahkamil Kur’an) (Yrd. Doç. Dr. Abdülcelil Candan/Kur’an tefsirinde sapma ve nedenleri S-49)]

10-) Ve lekad erselna min kablike fiy şiye’ıl evveliyn;

Andolsun, senden önceki, aynı inancı paylaşan ilk toplumlar içinde de (Rasûller) irsâl ettik. (A.Hulusi)

10 – Celâlim hakkı için senden önce evvelkilerin şîaları içinde de Resuller gönderdik. (Elmalı)

Ve lekad erselna min kablike fiy şiye’ıl evveliyn doğrusu ey peygamber senden önce de geçip gitmiş topluluklara elçiler göndermiştik. Buradaki Şiye’, şia kökünden gelen bir çoğul kelime. Aynı akideye bağlı fakat gruplaşmış topluluklar manasına kullanılıyor. Nedir verilen mesaj, o kadar dakik ki, aynı akideye bağlı, farklılaşmış. Fakat daha sonradan kendisini farklılaştıran, o akideyi sulandıran, daraltan ya da genişleten topluluklar.

Bunun anlamı açık, tüm insanlık bir tek akideye bağlıydı. Bunun anlamı açık. Onun için şiya’ diyor çoğul olarak. Herkes Müslüman dı. Aslında tüm sapmalar İslam’dan sapmadır. O nedenle bu günkü Hıristiyanlığı bendeniz; Ğulat-ı İslam olarak görürüm. Bugünkü Yahudiliği Ğulat-ı İslam. Hatta Budizm’i Ğulat-ı İslam olarak görürüm. Bütün bu sapmış inançların özüne doğru yol alın orada vahyin izdüşümünü görürsünüz. Fakat daha sonradan gelenler bu inançları sulandırdılar, onları çığırından çıkarttılar ve şirkle buladılar.

11-) Ve ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun;

Onlara bir Rasûl gelir gelmez, mutlaka onunla alay ederlerdi. (A.Hulusi)

11 – Ve onlara hiç bir Resul gelmiyordu ki onunla istihza eder olmasınlar. (Elmalı)

Ve ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun kendilerine gelen hiçbir elçi yoktu ki onları alaya almamış olsunlar o sapmış gruplar. İslam’dan sağmış, daha önce insanlık tarihinde, daha önce gelip gitmiş gruplar, kendilerine gelen peygamberleri alaya aldılar.

12-) Kezâlike neslükühu fiy kulubilmücrimiyn;

İşte Onu suçluların kalplerinde böylece ilerletiriz.(A.Hulusi)

12 – Biz ona mücrimlerin kalplerinde böyle bir sülûk veririz. (Elmalı)

Kezâlike neslükühu fiy kulubilmücrimiyn (biz günahkarların yüreklerine, vahyi ciddiye almama düşüncesini. Bunu bir acılım olarak söylüyorum) Biz günahkarların yüreklerine işte böyle sokarız. Yalın manası bu ayetin. Neyi sokarız? Vahyi ciddiye almama düşüncesini.

Yukarıda alay ettiler diyordu ya önceki ayet. Yani onlar alay ederler, Allah’ta onların vahiyden istifade edecek yerlerini kapatır. Aynen öyle. Dolayısıyla neden bu vahyi anlamıyorlar, falanı, falanı, falanı yüreğinden titreten bu vahiy neden falancayı, falancaya hiç etki etmedi sorusunun cevabıdır. Onlar kendilerini vahye kapattılar, Allah’ta onları vahye kapattı. Allah’ta vahyi onlara kapattı. Ama önce onlar yaptılar.

ve ma yudıllu Bihî illel fasikıyn. (Bakara/26)

Allah fasıklardan başkasını dalalete ulaştırmaz, saptırmaz. Yani sapandan başkasını saptırmaz. Saptılar, sapıttı. Kapattılar, kapattı. Sırt döndüler, sırt döndü o kadar. Psikolojik yasası Allah’ın bu. Kişi alaya aldığı mesajın hakikatini anlamakta acze düşer. Bir şeyi alaya alıyor musunuz, hafife alıyor musunuz; zaten alaya alırsınız. Çünkü hafife almadığınız bir şeyi alaya almazsınız. Küçümsemediğiniz bir şeyi alaya almazsınız. Alaya aldınızsa hemen arkasından ne gelir bakınız. Ne geleceğini Kur’an dan öğrenelim.

13-) Lâ yu’minune Bihi ve kad halet sünnetül evveliyn;

Ona (hatırlatıcı BİLGİye) iman etmezler… Evvelce iman etmeyenlerin yaşadıkları sonuçlardan da ders almazlar. (A.Hulusi)

13 – Ona iman etmezler, halbuki önlerinde evvelkilerin sünneti geçmiştir. (Elmalı)

Lâ yu’minune Bihi ve kad halet sünnetül evveliyn öncekilerin nasıl bir model ortaya koydukları sergilendiği halde yine de bu vahye inanmazlar. Evet, imansızlık gelir. Eğer vahye ciddiyetle yaklaşmazsanız, onu gereği gibi algılamazsanız u sefer imansızlık gelir ve bu noktada da kalmaz, dahası var. İnsanın kendisi hakkındaki değer yargıları bile saçma sapan olmaya başlar.

Velev fetahnâ ‘aleyhim bâben mine-ssemâ..(14) Eğer onların üzerine, Lâ yu’minune Bihi ve kad halet sünnetül evveliyn öncekilerin nasıl bir model ortaya koydukları sergilendiği halde yine de bu vahye inanmazlar demiştik. Hemen arkasından ayet;

14-) Ve lev fetahna aleyhim baben mines Semai fezallu fiyhi ya’rucun;

Üzerlerine semâdan bir kapı açsak da, onun içinden yükselselerdi… (A.Hulusi)

14 – Üzerlerine Semadan bir kapı açsak da orada urûc ediyor olsalar, (Elmalı)

Ve lev fetahna aleyhim baben mines Sema eğer onların üzerine gökten bir kapı açmış olsaydık, fezallu fiyhi ya’rucun; ve onlar da oraya yükselebilselerdi:

15-) Lekalu innema sükkirat ebsaruna bel nahnu kavmün meshurun;

Elbette şöyle derlerdi: “Gözlerimiz bağlandı, hatta biz sihirlenmiş bir toplumuz!” (A.Hulusi)

15 – Diyeceklerdi ki her halde gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyüye tutulmuş bir kavimiz. (Elmalı)

Lekalu innema sükkirat ebsaruna Hah..! işte bizim basiretimiz bağlandı. bel nahnu kavmün meshurun; daha da beteri oldu, galiba biz topyekun büyülendik. Derler.

İşte vahyi alaya, hafife almak öyle bir noktaya getiriyor ki insanı kendisi hakkındaki değer yargıları bile saçma sapan olmaya başlıyor. Kendinden şüphe etmeye başlıyor. Bakınız; galiba biz büyülendik diyor. Eğer vahiy etki edecek olsa ki ondan bağımsız olarak vahyin bizatihi, öz etkisi vardır. Vahyin muhatabından bağımsız olarak kendi cazibesi vardır. Bu cazibeden dolayıdır ki Mekke de ısrarla inkarlarına rağmen Utbe gibi, Şeybe gibi küfrün önderleri, vahyin kendi özünden kaynaklanan öz cazibesine dayanamaz, giderler gizli gizli Resulallah’ı dinlerlerdi.

Hatta bir seferinde Mekke’nin 3 reisi birbirinden habersiz 3 ayrı noktada Resulallah’ı, vahyi dinliyorlardı ve dönüşte yine tesadüfen karşılaştılar, birbirlerinin yüzüne baktılar. Tabii söyleyecek bir şeyleri yoktu, foyaları ortaya çıkmıştı. Yani vahyin cazibesine ellerinde olmadan kapılıyorlardı.

Bir keresinde kısa surelerden Kıyamet surelerinden biri okunurken cahiliye Araplarından bir tanesi, Mekke’de bu surenin okunuşuna şahit olmuş, “Bunu gönderenin kim olduğunu bilmiyorum, fakat ben bu sözlerin önünde yerlere kapanıyorum.” Diyerek yere kapanmıştı. O sözlerin belâgatına secde ediyordu adam. Yoksa iman ettiğine dair bir rivayete rastlamıyoruz. Onun için vahyin kendi öz cazibesi var, fakat bu cazibeye kapılmalarını dahi galiba diyorlar bizim basiretimiz bağlandı. Yani aslında amuda kalkarak seyrettiği zaman eşyayı doğru olan her şeyi ters görmeye, ters olan her şeyi de doğru görmeye başlıyor. Kendisi hakkındaki yargısı dahi ters. Diyor ki sarhoşluk ya da büyülendik galiba. Evet, gerçeğin etkisini de sarhoşlukla ve sihirle te’vil ediyor. İşte vahyi hafife almanın insan bilincinde ki o korkunç tahribat.

16-) Ve lekad ce’alna fiys Semai burucen ve zeyyennaha lin nazıriyn;

Andolsun ki biz semâda (beyinde) burçlar meydana getirdik (beyinde hakikat müşahedesini oluşturan özel alanlar {pineal gland} oluşturduk) ve ona ibretle bakanlar için (çeşitli özelliklerle) bezedik. (A.Hulusi)

16 – Şanım hakkı için biz Semâda burçlar yaptık ve onu ehli nazar için tezyin eyledik. (Elmalı)

Ve lekad ce’alna fiys Semai buruce doğrusu biz gökyüzünde yıldız kümeleri var ettik. Buruc kök anlamı dikkat çekmek ve sığınak olmak, yapmak anlamına. Burada yıldız kümeleri manasında, yani takım yıldızları manasında kullanıldığını biz Kur’an lügatlarından öğreniyoruz. Özellikle Ebul Beka’nın külliyatından.

ve zeyyennaha lin nazıriyn; ve onlara ibret nazarıyla bakanlar için süsledik. Neden vahiyden bahsederken Kur’an hemen göğe, yıldızlara getirdi sözü. Aslında bunlar birbirinden farklı şeyler değil de ondan. Kur’an ın afaktaki ayetlere dikkat çekmesiydi bu. Ayat-ı mestur, satırdaki ayetlerden söz etti ve şimdi de kainat ayetlerine getirdi sözü. Vahyin mesajını almayan insan kainatın da mesajını almaz. Aslında Kur’an bu ikisi arasında irtibat kurarak bu hakikati dile getiriyor.

Gökte parlayan yıldızlar insanı Allah’a da yaklaştırır, şeytana da. O yıldızları kehanette kullanırsınız, şeytani bir takım haber aldığınızı zanneder ve kendinizi saptırırsınız. Yani Allah’ın ayet olarak yerleştirdiği o yıldızlar, birilerini yoldan çıkarma amacıyla kullanılabilir. İşte adeta vahiyle yıldızlar arasında ki bu çift boyutlu işlev, çift tabiatlı işlev arasında irtibat kuruluyor.

17-) Ve hafıznaha min külli şeytanin raciym;

Onu şeytan-ı racîm’den (amigdalanın oluşturduğu birimsellik – kaybetme korkularından) biz koruduk. (A.Hulusi)

17 – Hem onu her «şeytanirracîm»den hıfz ettik. (Elmalı)

Ve hafıznaha min külli şeytanin raciym ve onları bilir bilmez atan her tür şeytani güçten koruduk.

9. ayette vahyin korunduğu söylenmişti. Hatırlayınız; İnna nahnu nezzelnez Zikra ve inna lehu leHafizun (9). Burada ise kainat ayetinin korunduğu dile getiriliyor. Allah onu da koruyor.

15. ayetteki büyülendik diyenlerin büyük inançları sorgulanıyor. Çünkü o gün büyünün en çoklanılan aracı yıldızlardı. Kahinler yıldızlara bakarak kehanette bulunurlardı. Arraflar ve o günün şairleri hep bir parça kahin idiler ve gaybdan haber verme iddiasında bulunurlardı ve buna da yıldızları, Allah’ın ayetlerini alet ederlerdi. Bir şeyi amacından çıkararak anlamaya çalışırlardı. Bağlamından kopararak. Allah’ın yerleştirdiği yerden etmeye çalışarak yaparlardı. İşte bu ona atıf.

18-) İlla menisterakassem’a feetbeahu şihabün mubiyn;

İşitme (orada açığa çıkan hakikati bedenselliğe mal etme) hırsızlığı yapan müstesna! Onu da apaçık ışık saçan ateş topu (hakikat ilmi nûru) izler. (A.Hulusi)

18 – Ancak kulak hırsızlığı eden olur, onu da parlak bir şihab takip etmektedir. (Elmalı)

İlla menisterakassem’a feetbeahu şihabün mubiyn fakat kim ki gayb konusunda kulak hırsızlığına soyunur, onun peşine ayan açık parlak bir alev takılır. Bilinmeyen alemin sırrının korunduğunu ifade ediyor bu ayet. Gaybi bilgi devşiren ve onlara kulak hırsızlığı yapanların akıbeti, yürek yangını ve hayal kırıklığıdır. Adeta onların arkasından parlak bir alev takılırdan, bir parça bu mecazi ibareden gaybı taşlamaya kalkışan, gaybı bilginin kendisine ulaştığını zanneden insanların nasıl en sonunda hayal kırıklığı yaşadıklarını, iç yangını yaşadıklarını, düş kırıklığının içlerine düşmüş bir kor, bir alev gibi olduğunu da anlıyoruz.

19-) Vel Arda medednaha ve elkayna fiyha ravasiye ve enbetna fiyha min külli şey’in mevzun;

Arzı (bedeni Esmâ özelliklerini açığa çıkaracak organları alacak şekilde) genişlettik! Onda sâbit dağlar (vücuttaki organlar) ilka ettik… Onda her şeyi ölçülü bitirdik. (A.Hulusi)

19 – Arzı meddettik ve ona ağır baskılar bıraktık ve onda mevzun her şeyden bitirdik’ hem sizin için. (Elmalı)

Vel Arda medednaha ve elkayna fiyha ravasiye ve yer yüzünü engebeli arazi yapısıyla uzatıp genişlettik, zira orada kalkmaz, kımıldamaz dağlar yerleştirdik. Tabii ki yer yüzünü uzattık, genişlettik Vel Arda medednaha Nasıl uzatılıp genişletildi diye soracak olursak, cevabı açık; Engebeli arazi yapısı işte bu uzatmanın, genişletmenin gerekçesi. Bir küre halinde olan yer yüzü dümdüz olsaydı, bugünkü alanın belki kaç katında birine inecekti. Fakat engebeli arazi yapısı, dağlar ve vadiler, dağlar, zirveler ve ırmaklar, yer yüzünün kullanılan alanını mevcudun birkaç katı genişletiyor. Allah böyle genişlettik buyuruyor.

ve enbetna fiyha min külli şey’in mevzun üstelik orada her türün dengeli bir biçimde büyüyüp gelişeceği bir canlı hayat sağladık. Mevzûn, dengeli, denge, altın kural, işte burada. Her tür hayatın yeryüzünde dengeli bir biçimde gelişip serpileceği bir hayat bahşetmek. Bunu ancak Allah yapar.

Botanikçiler şuna hayret ediyorlar. Bitkilerdeki üreme kabiliyetine baktığımızda bir tek bitkinin yer yüzünün tamamını sarması için bir kaç yıl yeter diyorlar. Fakat neden sarmadığına hayret ediyoruz. Bu dengeyi ne sağlıyor. Yoksa bir bitkinin üreme sistemi, yani üreme tozları yer yüzünü birkaç yılda o bitkiyle kaplamaya yeter.

Balıklar içinde öyle. Bir balık bir bırakmaya 300.000, 500.000 hatta birkaç milyon yumurta bırakıyor. Denizlerin tamamının balıkla dolması 50 – 100 senede içten değil. Fakat neden dolmuyor. Mevzûn, denge.

Yine bilim adamları kara canlılarının, özellikle de sinek tipi ve küçük böcek tipi canlıların korkunç üreme yeteneklerine baktıklarında yer yüzünü tamamıyla çekirgenin kaplamaması, sineğin kaplamaması için hiçbir neden göremediklerini söylüyorlar. Çünkü bir anda binlerce larva bırakabiliyorlar. Ama, mevzûn..! denge. O muhteşem dengeyi kim sağlıyor sorusunu soruyor ve Kur’an bizi doğrudan Allah’a yönlendiriyor. Yani kainat ayetine bakıp o ayeti okuyarak Allah’ı fark etmemizi istiyor vahiy.

20-) Ve ce’alna leküm fiyha me’ayişe ve men lestüm lehu Bi razikıyn;

Orada hem sizin için ve hem de yaşam gıdası size ait olmayanlar için geçim yolları oluşturduk. (A.Hulusi)

20 – Hem sizin razı olmadığınız kimseler için onda geçimlikler husule getirdik. (Elmalı)

Ve ce’alna leküm fiyha me’ayişe ve men lestüm lehu Bi razikıyn yine orada hem sizin için hem de rızk vericisi siz olmadığınız bütün diğer canlılar varlıklar için geçinme imkanları sağladık.

21-) Ve in min şey’in illâ ‘ındena hazainuh* ve ma nünezziluhu illâ Bi kaderin ma’lum;

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri (oluşturan kuvveleri) bizim indîmizde olmasın! Biz onu (o kuvveleri – özellikleri) gereken ölçüsüyle inzâl ederiz (açığa çıkartırız). (A.Hulusi)

21 – Hiç bir şey yoktur ki bizim yanımızda hazineleri olmasın, fakat biz, onu ancak malum bir miktar ile indiririz. (Elmalı)

Ve in min şey’in illâ ‘ındena hazainuhu Hiçbir şey yoktur ki onun kaynağı bizim katımızda olmamış olsun. ve ma nünezziluhu illâ Bi kaderin ma’lum; Fakat biz her bir şeyi tespit ve tayin edilmiş bir ölçüye göre indiririz.

Yukarıda denge, altın kuralını dile getirdi, burada da kader, yani ölçü altın kuralını getiriyor. Eşyanın Allah’tan bağımsız olmadığına işaret ediyor dengeden sonra ölçüye atıf yaparak. O dengenin ölçü sayesinde korunduğunu dile getiriyor. Yani kader sayesinde. Onun için bu manada kadere iman, her bir şeyin ölçüsü olarak yaratıldığına, ölçülü olarak yaratıldığına imanı da içerir. Her bir şeyin ölçüsü vardır. Hiçbir yaratık ölçüsüz değildir. Yaratılış plansız değildir manasına gelir bu, projesiz değildir. İlahi bir planla dizayn edilmiştir. Son tahlilde bu ayetler tesadüfün inkarını içerir. Şu varıl tesadüf tanrısı tarafından yaratılmamış, Allah tarafından yaratılmıştır der.

22-) Ve erselnerriyaha levakıha feenzelna mines Semai maen fe eskaynakümuh* ve ma entüm lehu Bi haziniyn;

Biz rüzgârları (fikirleri), aşılayıcılar (yeni düşünceler – buluşlar oluşturucu) olarak irsâl ettik… Semâdan bir su (bilgi) inzâl ettik de sizi onunla suvardık… Onu saklayıcı siz değilsiniz. (A.Hulusi)

22 – Bir de aşılayıcı rüzgârlar gönderdik de Semâdan bir kadrile bir su indirip sizi onunla suvardık, onu hazînelerde tutan siz değilsiniz. (Elmalı)

Ve erselnerriyaha levakıh yine aşılayan rüzgarları biz sevk etmişiz. Bitkilerin erkekli dişili olduğu bu yüzyılda bilinen bir gerçek. Fakat Ra’d suresinin 3. ayeti bunu 1.400 yıl evvel dile getirmişti. İşte onlar arasındaki aşılamanın da Allah’ın yasasına bağlı olarak gerçekleştiğini bu ayet dile getiriyor. İbn. Abbas daha o zamandan yağmur’un rüzgar tarafından aşılanması ve bitkilerin aşılanması manasına gelir diye tefsir ediyor. Fakat büyük müfessirimiz Razi yağmur’un rüzgar tarafından nasıl aşılanacağı üzerine imal-i fikr ediyor, uzun uzun akıl yürütüyor, fakat bitkilerin aşılanması konusuna gelince hiçbir şey söylemeden geçiyor.

Çok ilginç, İbn Abbas’tan yüzlerce yıl sonra gelen büyük müfessirimiz, İbn. Abbas’ın tefsir ettiği konu, ayetin bizzat söylediği konuda bir kelime söylemeden geçiyor. Geçmek zorunluluğu hissediyor. Çünkü malumatı yok. Mevcut bilgi üretilmemiş bu konuda henüz. Onun için gerçekten mucize içinde mucizedir bu haberler. Yoksa dinsel tefsir’in tuzağına düşmek değildir, zaten bunu ben de istemem.

feenzelna mines Semai maen fe eskaynakümuh bunun sonucunda gökten suyu indirmiş ve onunla sizi suya kandırmışız. ve ma entüm lehu Bi haziniyn yoksa onun kaynağına hükmeden siz değilsiniz. Ey insanoğlu kaynağı sende mi sanıyorsun. Öyle olsaydı kuraklık ve kıtlığı nasıl izah ederdi suyun kaynağına hükmedebilseydiler. Onun için sen değilsen kim hükmediyor. Tesadüf demeyeceksen eğer, geriye bir tek şey kalıyor; Allah diyeceksin. Allah de kurtul yoksa hık, mık demekten başka bir şey söyleyemezsin.

23-) Ve inna le nahnu nuhyı ve nümiytü ve nahnul varisun;

Muhakkak ki biz, evet biziz hayat veren de öldüren de! Biz vârisleriz (siz Fânisiniz biz Bakıy’iz)! (A.Hulusi)

23 – Her halde biz, mutlak hem bir hayat veririz hem öldürürüz, hepsine vâris de biziz. (Elmalı)

Ve inna le nahnu nuhyı ve nümiytü ve nahnul varisun ve elbette biziz hayatı ve ölümü var eden. Ölümlü tüm varlıklardan geriye kalan her şeyin tek gerçek varisi olan da biziz.

Burada ki varis; ..ve Lillâhi miyrasüsSemâvati vel’Ard. (Ali İmran/180),(Hadiyd/10) diyen ayeti gibi. Göklerin ve yerin mirası Allah’a aittir. Yani ölümlü olan varlıklar ölüp gittikten sonra biriktirdiklerinin kime kalacağını sanıyorsunuz. Burada, nihai tahlilde mülkün yegane sahibi, gerçek sahibinin Allah oluşuna bir atıf görüyoruz.

Küllü men ‘aleyha fan. , Ve yebka vechu Rabbike ZülCelâli vel’İkrâm; (Rahman 26-27)

Her şey fani olacak, her canlı bir gün fanidir yok olacak, geriye kalacak olan sadece izzet ve yücelik sahibi, ikram sahibi olan rabbinin zatıdır diyor ya Kur’an. İşte bu.

24-) Ve lekad alimnel müstakdimiyne minküm ve lekad alimnel müste’hıriyn;

Andolsun ki, sizden ileri geçmek isteyenleri de biliriz; andolsun ki, geriye kalanları da biliriz! (A.Hulusi)

24 – Kasem olsun ki içinizden öne geçmek isteyenler de malûmumuz, geri kalmak isteyenler de malûmumuz. (Elmalı)

Ve lekad alimnel müstakdimiyne minküm ve lekad alimnel müste’hıriyn doğrusu biz sizin içinizden öne geçmek isteyenleri de, bile isteye geride kalanları da biliriz. İnkarda ya da imanda öne geçmek isteyen, ya da geride kalanlar. Veya şöyle de anlayabiliriz bu ayeti; Geçip gidenlerin de, geride kalanlarında ne ameller işlediklerini ve işleyeceklerini. Hatta bir başka şekilde de anlayabiliriz; İleri gidenlerin de geride kalanların da akıbetini biliriz manasına da gelebilir.

25-) Ve inne Rabbeke HUve yahşüruhüm* inneHU Hakiymun Aliym;

Muhakkak ki Rabbin, “HÛ”; onları haşreder! Muhakkak ki O, Hakiym’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

25 – Ve hakikat rabbin o, onları hep haşr edecek, hakikat o, hakîmdir, alîmdir. (Elmalı)

Ve inne Rabbeke HUve yahşüruhüm* inneHU Hakiymun Aliym ve gerçekte senin rabbin var ya, işte O’dur onları bir araya toplayacak olan. Çünkü o her şeyi bilip hikmetle davranandır.

26-) Ve lekad halâknel İnsane min salsalin min hamein mesnun;

Andolsun ki, biz insanı dönüşüp gelişen hücresel yapıdan (toprak + su + hava) halkettik. (A.Hulusi)

26 – Filhakika biz insanı bir «salsâl» den, mesnun bir balçıktan yarattık. (Elmalı)

Ve lekad halâknel İnsane min salsalin min hamein mesnun

Sure yepyeni bir konuya geçti. Aslında yukarıdaki konu ile bağlantısız falan değil, genel bir, enfüste ve afakta, yani satırlarda ki vahiyle kainattaki vahye dikkat çektikten sonra, şimdi insandaki vahye dikkat çekti, işte oraya geldi, oraya getirdi sözü ve insana, iki ayaklı bir vahiy olan insana getirdi sözü.

Ve lekad halâknel İnsane min salsalin min hamein mesnun doğrusu biz insanı süzme, kurumuş balçıktan. Süzme, kurumuş balçıktan..! Özgün bir biçim almaya elverişli, tabiatı değiştirilmiş koyu ve yoğun, konsantre bir çamurdan yarattık. Bu kadar kısa metnin, bu kadar uzun meali mi olur demezsiniz her halde. Çünkü burada ki bu 3 sözcük; salsâl, hame, mesnun. O kadar açılıma müsait ki, o kadar çok anlamı bünyesinde toplamış ki bunu sadece bir kelime ile bir başka dile, hangi dil olursa olsun çevirmenin imkanı ve ihtimali bulunmamaktadır.

Öncelikle ayet insanın hem element er ve biyolojik, hem de anatomik yaratılış süreçlerini izah eden bir ayet. Yani hem kökenden insanlaşma sürecine kadar hangi aşamalardan geçtiğine ilişkin bilgi veren, hem de anne karnında tohum olarak anne rahmine düşüp ondan yer yüzünde ki en gelişmiş aşamasına kadar biyolojik varlığını nasıl kemale erdirdiğine ilişkin bilgi veriyor.

Salsâl; Kelimeler, yani kavramlar burada çok önemli. Kur’an da 4 yerde geçiyor, 3.ü burada. 3.ü sadece bu surede. 26- 28- 33. ayetlerde geçiyor. Bir tanesi ise Rahman suresinde geçiyor. Yani adeta bu sure insanın yapı ve yaratılışı ile ilgili çok özel bir vurgu içeriyor. Onun için ana konusu insandır demiştim girişte.

Salsal; ses çıkarmaya elverişli topraktan, balçıktan yapılmış kuru bir nesne diyor. Yani ateşe sokulmuş halini biz başka ayetlerde fahhar, kel fahhar (Rahman/14) ibaresinden anlıyoruz. Burada ateşe sokulmamış hali. Balçığın kurumuş ses veren hali. Aslında bu işlevdir. Nesnenin kendisinden dolayı bu ismi almamış çünkü salsale ses demektir. Bir şeyin çıkardığı ses, tını, ritmik sese, akustik sese salsale denir. Onun için nesnenin kendisi değil burada asıl öne çıkarılan, işlevi.

Hemen burada belirtelim İnsanın konuşma yeteneğine bir atıf var. Fakat burada ki salsal bizim bildiğimiz manada sıradan bir çamur değil. Kurumuş, süzme, öncelikle. Hatta bunu İbn. Abbas toprağın en iyi, geride kalan en özlü tarafı diyor. Dahası lügatlar suyun dibinde kalan tortuya da bu ismi veriyorlar. Öz yani adeta suyun içindeki organik maddelerin yoğunlaşıp konsantre halini aldığı şey. Öyle ki derinleştikçe derinleşiyor.

Ne o zaman salsal? Anlıyoruz ki sıradan bir çamurdan falan söz ettiği yok. Çok özel bir hammadde den söz ediyor. Yani hamurdan söz ediyor. İnsan hamurundan. Adeta surenin başında ki mukattaat harfleri gibi bu çamur. Ne idi? Elif Lam Râ diyordu. Onlar harf, A, B, C gibi. Fakat bu muhteşem vahiy işte bu harflerden oluştu. Adeta buna kıyasla şu muhteşem, Allah’ın şaheseri olan insan böyle bir çamurdan oluştu demeye getiriyor gibime geliyor.

İnsanın toprağa nispeti bir başka atfı da içeriyor. Yer yüzündeki yaşamının toprağa bağımlı olarak, topraktan aldığı organik ve inorganik maddelerle, doğumundan, hatta anne karnında husule gelmesinden itibaren topraktan aldığı organik ve inorganik maddelerle büyüyüp gelişiyor insanın fizyolojik varlığı. Dolayısıyla burada yaşamını toprağa bağlı olduğu dile getiriliyor.

Bu salsal’in hüviyet değiştirme özelliği de var. Yani mahiyeti değişebilen bir özellikte  olursa salsal diyorlar ona. İnsanın yaratılış sürecinde geçişten evrelere tekabül ediyor olsa gerektir.

Hame ise ayetteki, kokuşup başkalaşan konsantre koyu balçık anlamına geliyor. Yine salsal’in bazı özellikleri ortak. Fakat hame’de daha özel bir mana var o da başkalaşmaya elverişli daha süzme, ondan da konsantre bir hamur diyebiliriz.

Bir de Mesnun var ki hame in vasfı olarak gelmiş burada. Nasıl bir hame? Mesnun bir hame, yani şekil alabilir. Şekillendirilebilir. Ki sünnette aynı kökten gelir. Orijinal anlamına gelir. Orijinal bir şekil verilebilecek kıvamda bir hame. Yani kara çamur. Onun için bütün bunlardan ne anladık; İnsanın Allah’ın müdahalesiyle topraktan, yani çamurdan insanlaşmaya doğru giden o muhteşem yaratılışına bir atıf. Yani ey insan çok değersiz bir malzemeden senin gibi bir şaheseri yaratan Allah’a karşı nasıl itimatsızlık edersin. Kendine bak Allah’ı tanı. Bu budur. Çamurdan seni yaratan Allah bu vahyi indirmeye kadir değil mi. Aynı zamanda vahye ilişkin bir atıf bu. Nasıl inanmazsın, budur. Devam ediyoruz;

27-) Vel Canne halâknahu min kablü min narisSemum;

Cann’ı da daha önce semum ateşten (gözeneklerden geçen, zehirleyici ateşten; ışınsal bedenle, cehennemdeki ateş, semum kelimesiyle tanımlanmıştır. A.H.) yarattık. (A.Hulusi)

27 – Cann, onu da bundan evvel «narissemum»dan yaratmıştık. (Elmalı)

Vel Canne halâknahu min kablü min narisSemum görünmez varlıkları ise daha önceden yakıp kavurucu şaşırtıcı bir karışımda zehir gibi nüfuz edici çok özel bir nââr dan yarattık.

Alın yine zipli, sıkıştırılmış, yoğun bir ayet. Vel Canne, Cann, beşerin zıddıdır. Beşerin karşıt anlamlısıdır. Beşer; görünen manasına gelir, lügatteki karşılığı budur. Cann ise görünmeyen. Onun için ce ne ne kökünden gelen tüm fiiller Arap dilinde görünmezliğe tekabül eder. Ceniyn, anne karnında görünmediği için. Cennet, yeşillikten ve ağaçtan tabanı görünmediği için cennet denir. O kadar bol yeşil ki tabanı görünmez, toprağı görünmez. Onun için cennet denmiş. Yani görünmez olmuş artık yeşillikten. Mecnuun, kapanmış görünmeyen. Yani kişinin artık aklı görünmüyor, görünür olmuyor, aklını kullanamıyor. Onun için mecnun derler, deli derler. Gördüğünüz gibi Arap dilinde ce ne ne kökünden türetilmiş tüm sözcükler görünmemeye tekabül eder. Burada da cinn, görünmeyen varlık demektir. Onun için vel caanne, görünenin zıddı, beşerin zıddı, görünmeyen varlık demektir.

Ayette ki narisSemum yakıp kavuran ve zehir gibi nüfuz eden anlamına geliyor ki, bu iki anlamda kelimenin kök anlamıdır. İkisinden birini tercih edemiyoruz. Rahman suresinin 15. ayetinde açıklama babında bu naar’ı; ..maricin min nar. (Rahman/15) diyor, maric. Parantez içi açıklamamız bu ayetteki, işte buna dayanıyor. Yani şaşırtıcı demiştik ya ayette, şaşırtıcı bir karışımda. Parantez içi böyle bir açılım koymuştuk. Onun için maric, şaşırtıcı karışım manasına geliyor.

Bu ateş, ya da bu enerjinin bilinen anlamda bir ateş olmadığını dile getirmektir bu. Bizim bildiğimiz, herkesin bildiği bir manada bir ateş olmadığı anlaşılıyor. Fakat nasıl bir ateş; Zehirleyici diyor. Semum, zehir manasına da gelir. Semm. Aynı manada semm iğne deliği manasına gelir. Yani çok küçük. Mikroskobik delik manasına da gelir. Yani nüfuz eden, çok küçük yerlerden dahi geçen bir ateş. Hatta onun için bunu dumansız ateş diye de tanımlamışlar bu manada.

İşte görünmeyen varlıkları da bundan yarattık. Belki bu yer yüzünün mağma halinde, yer yüzüne varis olanlar kimlerdi sorusunun da bir cevabı olabilir diye düşünmek mümkündür. Yani insan yer yüzünün bu günkü yaşanan halinin varisi. Ama insandan önceki varisler kimdi sorusunun, herhalde yer yüzünün mağma halindeki, daha önceki, geçirdiği evrelerde ki varislerine bir atıf olabilir.

[(Ek bilgi: Ondan önce cinlerin atası olan Cân’ı da alevli ateşten yarattık

Cinlerin yaratılışı insanların yaratılışından çok öncedir. Yeryüzü daha ateş halindeyken Yüce Mevlâ cinleri – o ortamda yaşayacak şekilde- alevli ateşten yaratmış, onlar da Hz. Âdem in yaratılışına kadar uzun süre yeryüzünde hüküm sürmüşlerdir. Ne zaman ki, yer küre soğumaya başlamış ve insan neslinin yaşamasına elverişli hale gelmiş, işte o zaman Yüce Allah halifem diye vasıflandırdığı Hz. Âdem AS. ı balçıktan yaratmıştır. Bu iki varlığı Yüce Allah ancak kendisine ibadet etmekle mükellef kılmıştır. (Ebü’l-Leys Semerkandi)]

28-) Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi innİY Halikun beşeran min salsalin min hamein mesnun;

Hani Rabbin, melâikeye: “Muhakkak ki ben kuru balçıktan, değişip dönüşen balçıktan (hücre) bir beşer halkedeceğim” demişti. (A.Hulusi)

28 – Ve düşün o vaktı ki Rabbin Melâikeye: ben, demişti: salsâldan, mesnun bir balçıktan bir beşer halk edeceğim. (Elmalı)

Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi innİY Halikun beşeran min salsalin min hamein mesnun Hani bir zamanlar rabbin meleklere demişti ki; Bakın ben süzme, kurumuş balçıktan, özgün bir biçim almaya elverişli, tabiatı değiştirilmiş koyu bir çamurdan fiziki olarak görünen bir varlık yaratacağım.

29-) Feizâ sevveytühu ve nefahtü fiyhi min RuhİY feka’u lehu sacidiyn;

“Onu tesviye edip (beden ve beyini kemâle erdirip), ona Ruhumdan (Esmâ mânâlarımın özelliklerinden) nefhettim (üfledim); (böylece buyurdum) Ona secdeye kapanın (Onun kuvveleri olarak hizmetine girin)!” (A.Hulusi)

29 – Binaenaleyh onu tesviye ettiğim ve içine ruhumdan nefh eylediğim vakit derhal onun için secdeye kapanın. (Elmalı)

Feizâ sevveytühu ve nefahtü fiyhi min RuhİY feka’u lehu sacidiyn izleyin ne zaman ki onu şekillendirir de kendisine ruhumdan üflersem hemen yere kapanın, onun hizmetine amade olun. Burada ki ruh üfleme nefahtü fiyhi min RuhİY ruh, Kur’an da hem vahiy, hem vahiy meleği anlamına kullanılıyor. Fakat burada kendi özelliklerimden sınırlı düzeyde insana da verdim manasına anlaşılmalı doğru biçimde.

Yani ruh insanda olan bir cevherdir ki göze ıtlak olunduğu zaman, göz için kullanıldığı zaman basar, ya da basiret. Kalbe ıtlak olunduğu zaman akıl. Akla ıtlak olunduğu zaman basiret. Kulağa ıtlak olunduğu zaman sem’ duyma yetisi, yeteneği ve deriye ıtlak olunduğu zaman hissetme, dokunma yeteneği anlamına denir. ,Tüm beden için kullanılırsa ruh can manasına gelir. Onun için her bedenin, her organın ruhu, o organın işlevidir. Bu manada ruhu Allah’ın kendi mutlak vasıflarından mukayyet olarak, yani basiyr sıfatından küçük miktar insana da vermesi. Es semi’ vasfında, işitici vasfından insana da küçük bir miktar vermesi. Külli aklından insana da cüzi bir miktar vermesi. Külli iradesinden insana cüzi bir miktar takdir etmesi gibi anlaşılırsa doğru anlaşılmış olur.

30-) Fesecedel Melaiketü küllühüm ecme’un;

O meleklerin (kuvvelerin) hepsi, toptan secde ettiler (bir kısım Esmâ kuvveleri beyinle açığa çıkmaya başladı). (A.Hulusi)

30 – Onun üzerine Melâike, hepsi toptan secde ettiler. (Elmalı)

Fesecedel Melaiketü küllühüm ecme’un bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte yere kapandılar.

31-) İlla ibliys* eba en yekûne me’as sacidiyn;

İblis hariç! (O) secde eden (kuvveler) ile beraber olmadı. (A.Hulusi)

31 – Ancak İblîs secde edenlerle beraber olmaktan ibâ eyledi. (Elmalı)

İlla ibliys sadece iblis kapanmadı. eba en yekûne me’as sacidiyn O hizmette amade olup yere kapananlarla birlikte hareket etmekten kaçındı.

Burada anlatılan aslında daha öncede, a’raf suresinde, bakara suresinde ve diğer bazı surelerde geçmişti. Yani insanla şeytanın Allah’a karşı duruşu. Burada insanoğluna bir örnek veriliyor. Biri ibreti alem, diğeri numune-i imtisal. Dolayısıyla bizim buradan alacağımız şey; şeytanın duruşunun yamukluğu hangi sebeplere dayanıyordu. İşte o sorunun cevabı asıldır.

32-) Kale ya ibliysü ma leke ella tekûne me’as sacidiyn;

Dedi ki: “Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber olmuyorsun?” (A.Hulusi)

32 – Ya İblis, dedi: sen neye secde edenlerle beraber olmadın? (Elmalı)

Kale ya ibliysü ma leke ella tekûne me’as sacidiyn o sorunun cevabını bu ayetlerde bulacağız. Allah; ey iblis dedi, sen neden yere kapananlarla birlikte hareket etmedin?

Secde; Allah’ın şaheseri olan insanın emrine amade olmak biçiminde anlaşılabilir. Melekler bir eşyanın özü, eşyaya hükmeden öz kuvvetler manasına da geldiği hatırlanacak olursa, Allah’ın eşyayı insanın emrine amade kıldığı zaten teshir sırrı olarak Kur’an da ifade buyrulmuş. Bu manada meleklerin Ademe secdesi aslında, Allah’ın şaheseri olarak yarattığı insanın görevini yerine getirmesi için, diğer varlıkların insanın emrine amade kılınması, hizmetine verilmesi manasına alınabilir.

33-) Kale lem ekün liescüde libeşerin halâktehu min salsalin min hamein mesnun;

(İblis) dedi ki: “Kuru balçıktan, değişip dönüşen hücresel yapıdan yarattığın bir beşere secde etmek için var olmadım.” (A.Hulusi)

33 – Benim, dedi: bir salsâldan, bir mesnun balçıktan yarattığın bir beşere secde etmem kabil değildir. (Elmalı)

Kale lem ekün liescüde libeşerin halâktehu min salsalin min hamein mesnun İblis dedi ki; benim süzme, kurumuş, ses veren bir balçıktan, tabiatı değiştirilmiş koyu ve yoğun bir çamurdan yarattığın bir beşerin hizmetine amade olmak için yerlere kapanmam yakışık almazdı, şık kaçmazdı, mümkün değildi diyor. Evet, lem ekün li bu kalıp bu anlamlara gelir. Yakışık almazdı. Hele şuna bakın şuna. Allah’a karşı küstahlaşan şeytanın cevabına bakın, yakışık almazmış.

İşte burada ilkel bir materyalizmi görüyoruz. Maddeciliği, ilkel biçimiyle. Ruhu değil çamuru gören şaşı bakış. Hamuruna bakıyor da, Allah’ın kendisinden verdiği vasıflara bakmıyor. Şaşı bakıyor çünkü. Bakışında değil yamukluğu, baktığında arıyor. Oysaki bakışı yamuk. Onun için de göremiyor. Hammaddeyi yüceltip fonksiyon ve misyonu göz ardı ediyor, İşte şeytani bakış bu. Şeytanca düşünen bir zihin de fonksiyon ve misyonu görmez, hammaddeye bakar.

İlkel bir şovenizm aslında şeytanın yaptığı, ırkçılık. Ne diyordu hatırlayın A’raf suresinin 12. ayetinde; kale ene hayrun minhu ben ondan hayırlıyım. Niye hayırlıymış? halakteniy min narin ve hâlâktehu min tıyn beni ateşten, onu çamurdan yarattın onun için hayırlıyım. İşte materyalizm dediğim bu. Yani hammaddeye bakıyor. Irkçı diye bunun için söylüyorum. Hammaddesi ateşmiş onun için üstün olmalıymış.

Burada Adem’in de Allah’a karşı hata yaptığını unutmayın, Kur’an onu da sergiliyor. Allah, yanaşmayın dediği ağaca yanaşmışlar ve yasak işlemişlerdi. Şeytan da hata yaptı, Adem’de.

İkisinin arasındaki fark ne?

Şeytan hatasını savundu, Adem ise tevbe etti. İşte fark bu. Şeytan Allah’ı anlamadı, yanlış anladı. Fark bu.

34-) Kale fahruc minha feinneke raciym;

Buyurdu: “O hâlde çık oradan! Muhakkak ki sen racîmsin (tard edilmiş, taşlanmış).” (A.Hulusi)

34 – O halde, dedi: çık oradan çünkü sen racîmsin. (Elmalı)

Kale fahruc minha feinneke raciym Allah; Haydi çık git bu yüce makamdan dedi. Çünkü sen kendi kendini aşağıladın.

Raciym; Hem taşlayan, atan, sıkan, muhakemesi ters dönmüş olan, saçmalayan anlamına gelir. Hatta bunu çünkü sen saçmaladın diye de çevirebiliriz. Çünkü fail anlamına gelir bu kelime, hem de mercum, meful anlamına gelir, taşlanmış, atılmış, dışlanmış, aşağılanmış manasına. Kelimenin bu çift tabiatı gereği bendenizde bunu; Çünkü sen kendi kendini aşağıladın diye çevirdim. İşte fail ve mefule yatkın tabiatından dolayı kelimenin.

35-) Ve inne aleykel lâ’nete ila yevmid diyn;

“Muhakkak ki, Sünnetullâh gerçeğinin açığa çıkma sürecine kadar lânet (hakikatini yaşamaktan uzak düşme) senin üzerinedir.” (A.Hulusi)

35 – Ve bu lânet ceza gününe kadar üzerindedir. (Elmalı)

Ve inne aleykel lâ’nete ila yevmid diyn ve unutma ki hesap gününe kadar tüm lanet senin üzerine olacaktır.

Lanet, Allah’ın rahmetinden dışlanmaktır.

36-) Kale Rabbi feenzırniy ila yevmi yüb’asûn;

(İblis) dedi ki: “Rabbim! (Vefat ederek ölümü tadacakları ve yeni bir bedenle) bâ’s olunacakları sürece kadar bana mühlet ver!” (A.Hulusi)

36 – Rabbim! dedi, öyle ise bana onların ba’s olunacakları güne kadar mühlet ver. (Elmalı)

Kale Rabbi feenzırniy ila yevmi yüb’asûn İblis; Rabbim dedi, madem öyle tekrar bana diriliş gününe kadar süre tanı.

37-) Kale feinneke minel münzariyn;

Buyurdu: “Muhakkak ki sen mühlet verilenlerdensin!” (A.Hulusi)

37 – Haydi dedi: sen vakti malûm gününe kadar mühlet verilenlerdensin. (Elmalı)

Kale feinneke minel münzariyn Allah buyurdu ki; Peki, sen artık kendisine süre tanınanlardan birisin.

38-) İla yevmil vaktil ma’lum;

“Bilinen süreç gelene kadar!” (A.Hulusi)

38 – Allah katında bilinen vaktin gününe kadar… (Elmalı)

İla yevmil vaktil ma’lum tabii ki sadece tarafımdan bilinen zaman dolup günü gelinceye kadar süre tanıdım sana, haydi git buyurdu.

39-) Kale Rabbi Bima ağveyteniy le üzeyyinenne lehüm fiyl Ardı ve leuğviyennehüm ecme’ıyn;

(İblis) dedi ki: “Rabbim! Bende açığa çıkan Esmâ’n sonucu azdırman yüzünden, yemin ederim ki, arzda (bedenli yaşamlarında) onlara (suçları; Sünnetullâh’a göre perdelilik oluşturan fiilleri) süsleyeceğim ve onları toptan azdıracağım.” (A.Hulusi)

39 – Rabbim, dedi: beni azdırmana kasem ederim ki her halde ben onlar için Arzda tezyinat yapacağım ve hepsini iğvâ edeceğim. (Elmalı)

Kale Rabbi Bima ağveyteniy le üzeyyinenne lehüm fiyl Ardı ve leuğviyennehüm ecme’ıyn İblis; Rabbim dedi, beni yoldan dışladığın için ben de yeryüzünde  günahları onlara süslü püslü göstereceğim. Yani insana günahı süsleyeceğim. Sen beni dışladın, yoldan çıkardın, ve onların tümünü yoldan saptıracağım.

İşte Adem’le şeytan arasındaki fark bu. Sen beni yoldan çıkardın diyor. Kendi si yoldan çıktığını itiraf etmek yerine, Allah’ın çıkardığını söylüyor. Bakın burada aslında ne kadar da kaderci değil mi. Ama yalan söylüyor. Eğer kendisinde arasaydı hatayı tevbe edecekti. Tevbe ve istiğfar edememesinin, özür dilememesinin sebebi de budur. Şeytanın sorunu Allah’ı yanlış anlamaktır. Allah saptırmadı, kendisi saptı.

40-) İlla ‘ıbadeke minhümül muhlesıyn;

“Onlardan ihlâslandırılmış kulların müstesna!” (A.Hulusi)

40 – Ancak içlerinden ihlâs verilen kulların müstesnâ. (Elmalı)

İlla ‘ıbadeke minhümül muhlesıyn bunun tek istisnası, onlar arasındaki samimiyeti senin tarafından desteklenen kulların olacaktır. Muhlisiyn, Muhlasiyn. Kur’an da iki şekilde de geçer. İhlas verilenler, ihlaslı olanlar. Ha la sa, bir şey saflaştırma, tüm olumsuzluklardan arındırmak, yani özgürleştirmek anlamına gelir. Allah’ın özgürleştirdiği, çünkü kendisi iç güdülerinden özgürleşmiş, şeytanın sesini dinlemeyen, iç güdülerinin sesini dinlemeyen kulların müstesna diyor.

41-) Kale hazâ sıratun aleyye müstekıym;

Buyurdu ki: “İşte benim üzerime aldığım müstakim yol budur!” (A.Hulusi)

41 – Bu, dedi: bir câdde «teahhüd ederim» dos doğru. (Elmalı)

Kale hazâ sıratun aleyye müstekıym Allah buyurdu ki; Zaten bu kendim için benimsediğim en doğru yol ve yöntemdir. Yani şeytanın kendiliğinden üstlendiği rol, ilahi proje ile uyumlu. Nihayetinde insanın seçme, iyi ile kötü arasında tercih yapma yeteneğini kullanması konusunda şeytan rol üstlenmiş oluyor. Onun için rabbimiz, bu benim de projemin gereğiydi diyor. Yani sen sadece rolünü kötü seçtin. Sen seçtin ama. Kötü rolü sen seçtin. Onun için de cezanı çekeceksin.

42-) İnne ıbadİY leyse leke aleyhim sültanün illâ menittebeake minel ğaviyn;

“Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde senin bir sultan (gücün, yaptırımın) yoktur… Azgınlardan sana tâbi olanlar müstesna.” (A.Hulusi)

42 – Hakikat o kullarım, senin onlar üzerine bir sultan yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar başka. (Elmalı)

İnne ıbadİY leyse leke aleyhim sültanün şu bir gerçek ki has kullarım üzerinde senin hiçbir inandırıcı gücün olmayacaktır. illâ menittebeake minel ğaviyn ne var ki batıl inançlı cahil ve bilinçsizlerden sana uyanlar müstesna. Ğaviyn; Batıl inanca sapmış, cahil ve bilinçsiz olduğu için sapmış kimselere denilir sözlükte.

43-) Ve inne cehenneme lemev’ıdühüm ecme’ıyn;

“Muhakkak ki onların hepsinin vaat olunan yeri Cehennem’dir.” (A.Hulusi)

43 – Elbet bunların da hepsinin mevıdleri şüphesiz Cehennem. (Elmalı)

Ve inne cehenneme lemev’ıdühüm ecme’ıyn işte onların tümünün buluşma yeri cehennemdir.

44-) Leha seb’atü ebvab* likülli babin minhüm cüz’ün maksum;

“Onun yedi kapısı vardır (Yaratılış amacını aşan şekilde kullanılan göz – kulak – dil – eller – ayaklar – mide – cinsel organ)… Her kapı için onlardan taksim edilmiş bir bölüm vardır.” (A.Hulusi)

44 – Onun yedi kapısı vardır, her kapıya onlardan bir cüzi maksum. (Elmalı)

Leha seb’atü ebvab oranın 7 kapısı vardır. likülli babin minhüm cüz’ün maksum O kapıların her biri onlardan günahına göre tasnif edilmiş bir gruba tahsis edilecektir.

Rabbimiz şeytan gibi suçunda ısrar eden ve suçunu savunan değil, Adem gibi günahını itiraf eden ve itirafı Allah tarafından kabul görüp cennetle ödüllendirilenlerden kılsın.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

İddiamızın, davamızın, ömrümüzün tüm hasılatı ve son sözümüz Rabbimize “Hamd” dir.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 10 Şubat 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

4 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. HİCR SURESİ (001-44)(83)

  1. Hüseyin

    13 Şubat 2012 at 04:42

    Allah yuregine bilegine kuvvet versin kardesim.. Okadar buyuk iyilik yapiyorsunki, Allah senden razi olsun… Böyle bir calismayi internet dünyasina kazandirdigin icin cok mutluyuz… Artik kaynak olarak surekli bu yazilara baş vuruyoruz.. İnşallah tamamina erdirirsin.. Ben eminimki bu yazilar sade bilgisayarda degil, kitap olup raflarida dolduracak. Ayetlerin altinda arapca yazisi olsaydi eger hem dogru okumuş olurduk ,hemde arapcamizida gelistirirdik . Ama sonradanda koyulabilir.. Allaha emanet ol kardesim, Rabbim tamamina erdirsin…..

     
    • ekabirweb

      13 Şubat 2012 at 11:25

      Merhaba. İltifat için teşekkür ederim. Allah hepimizden razı olsun. Daha önce de yazdığım gibi bu çalışmayı kendimi geliştirmek istediğim için yapıyorum. İnsanlara faydalı olabiliyorsam ne mutlu. İnsanların kitap okumak gibi bir dertleri olduğunu sanmıyorum. Genelde bu hizmeti de internet verdiği için ben de internette paylaşmayı uygun buldum. Arapça harflere gerek duymadım. Çünkü Arapça dilini bilmeden Arapça harflerle Kuran okumanın şiirsel bir müzik etkisinden öte bir fayda sağlayacağı görüşünde değilim. Bu çalışmalar onun için günlük kullanılan harflerle kaleme alındı. Amacım Onu anlamak ve değişik bakış açılarını görmek içindir. Bu açıdan faydalı olmayı daha çok isterim. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       
  2. Dost

    15 Şubat 2012 at 15:57

    Allah razı olsun kardeşim. Paylaşımlarınızdan istifade etmekteyim, teşekkür ediyorum. Allah tamamına erdirsin…amin…

     
    • ekabirweb

      15 Şubat 2012 at 17:11

      Merhaba. Allah hepimizden razı olsun inşallah. İstifade edebildiğine sevindim. Allah hepimizi sırat-ı müstakim üzere yaşamayı nasip etsin. Esen kalın. Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: