RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NAHL SURESİ (35-69)(86)

02 Mar

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Sevgili Kur’an dostları bugün Nahl suresinin 35. ayeti ile dersimize devam ediyoruz.

 

35-) Ve kalelleziyne eşrekü lev şaAllâhu ma abedna min dûniHİ min şey’in nahnu ve lâ abauna ve lâ harremna min dûniHİ min şey’* kezâlike fealelleziyne min kablihim* fe hel alerRusuli illel belağul mubiyn;

 Şirk koşanlar dediler ki: “Eğer Allâh dileseydi biz de atalarımız da O’ndan başka bir şeye tapınmaz ve O’nun dediğinden başka bir şeyi haram etmezdik”… Kendilerinden öncekiler de işte böyle yapmıştı… Rasûllerin görevi, apaçık tebliğden başka ne olabilir? (A.Hulusi)

 035 – Bir de müşrikler dediler ki: «Allah dileseydi ne biz, ne atalarımız ondan başka hiç bir şey’e tapmazdık ve onsuz hiç bir şey tahrim etmezdik, bunlardan evvelkiler de böyle yaptılar, buna karşı peygamberin vazifesi ancak açık bir tebliğden ibarettir. (Elmalı)


Ve kalelleziyne eşrekü lev şaAllâhu ma abedna min dûniHİ min şey’in nahnu ve lâ abauna Bir de Allah’tan başkasına tanrılık yakıştırmakta direnenler dediler ki; Eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız hem O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmezdik. ve lâ harremna min dûniHİ min şey’ hem de O’ndan başkasının sözü ile hiçbir şeyi haram kılmazdık.

 Hemen dikkatinizi çekmiştir, sapık bir kader inancı nasıl olur sorusunun cevabı işte burada. Bu ayetin ilk muhatapları olan Mekke putperest toplumunun kader inancını yansıtıyor. Fakat o günde kalmayıp bugünlere kadar gelmiş, hatta samimi müminlerin imanı içine girmeyi her nasılsa becermiş bir inanç sapması bu. Hem iradeye ihanet, hem de Allah’a iftira. Eğer Allah dilemeseydi biz şirk koşmazdık, biz müşrik olmazdık, biz küfretmezdik, biz inkar etmezdik, biz sapmazdık demek ne demek.

 Şimdi onların şirk koşmasını Allah mı diledi. Bu kadere iman mı, yoksa Allah’a iftira mı. Bu bir inanç mı, yoksa bir inkar mı. Bu hiçbir zaman bir iman olamaz. Ama hem insanın iradesine bir hakaret, hem de Allah’a bir iftira olduğu açık. Sonuçta insan, Allah dilemeseydi biz şirk koşmazdık, biz küfretmezdik, biz sapmazdık demekle kendi kendisine hakaret ediyor. Çünkü Allah’ın kendisine verdiği en büyük nimet olan iradeyi yalanlıyor.

 En’am suresinin 148. ayetinde bu konuyu bir kez daha işlemiştik, öyle hatırlıyorum. Çünkü buna benzer, bu mealde bir uyarı orada da bulunuyordu. Sonuç ne; Böyle bir bakış açısı, böylesine yamuk bir tasavvur hangi noktaya götürüyor insanı diye soracak olursak, asıl belki de Kur’an ın, vahyin bu mantığa dikkat çekmesinin sebebi de işte o sonuç.

 Sonuç şu; İnsan davranışlarının ahlaki sorumluluğunun reddi. Yani insan davranışlarından dolayı ahlaki sorumluluğu yüklenmek istemiyor ve bundan dolayı Allah’a iftira edebiliyor. Çünkü davranışlarının sonucunu üstlenirse onun sorumluluğu altına girecek ve hesap vereceğin e inanacak. Eğer sorumluluğu üstlenirse o, onu bir başka noktaya götürecek, ahirete imana. Bu da işlerine gelmiyor. Bakınız, yani böylesine; sanki çok iyi müminlermiş, Allah’ın takdirine çok iyi, çok sağlam inanırlarmış gibi, hem de bir parça ironik. Bir parça içerisinde çelişki ve alay olan bir yaklaşım aslında sonuçta insanın davranışlarının ahlaki sorumluluğunu üstlenmemesine varıyor. Problem de burada.

 Seçme yeteneğinin reddine dayanan bir tasavvurun mazeret bulamayacağı bir kötülük var mı sizce.İnsanın hür iradesini reddeden bir yaklaşımın hangi suça mazeret bulamayacağını düşünüyorsunuz. Her suça mazeret bulabilir. Her günaha, her sapıklığa, her isyana bir mazeret bulur. Bulunabilecek en dehşetli en korkunç mazerette, kendi suçunu Allah’a yıkmak. Allah dilemeseydi böyle olmazdı demek olsa gerektir.

kezâlike fealelleziyne min kablihim yo.!, bu yeni bir şey değil, böyle bir sapma insanlığın en eski, en kadiym sapma yöntemlerinden biri. Onlardan öncekiler de böyle demişlerdi. Onlardan öncekiler de böyle diye diye sapmışlardı, Allah’ı mazeret göstermişlerdi. Öyle bir çelişki ki; Allah’ı Allah’a mazeret göstermek.

 fe hel alerRusuli illel belağul mubiyn peki, bu durumda elçilere, mesajı açık seçik bildirmek dışında başka ne düşer ki. Yani sahte mazeret beyanının sahiplerine, özgür bir iradeye sahip olduklarını anlatmanın başka bir yolu mu var. Onlar kendi iradelerini yok sayabilirler, fakat peygamberlere düşen onların aynı zamanda iradeli bir varlık olduklarını hatırlatmaktır. Onlara iradesiz bir varlık gibi muamele etmemektir. Onun için tebliğ etmekten, kendisine bildirileni iletmekten başka peygamberlere ne düşer ki. Zorlamak düşmez, sopalamak düşmez, onları icbar etmek düşmez, tepelerine vura vura inandırmak düşmez. Ya ne düşer; Onlar bir iradeye sahip olduklarını hatırlatmak, sunmak.

 imma şakiren ve imma kefura. (İnsan/3) isterlerse küfrederler, isterlerse şükrederler. İsterlerse iman ederler, isterlerse inkar ederler. İşte bu ikisi ile karşı karşıya bırakmak. Çünkü iman, hür bir irade toprağında yeşerir. Eğer hür bir irade yoksa iman da yoktur. Onun için iman hür bir irade toprağında boy verir, kök salar. Cennet ve cehennem aslında iradenin varlığının en büyük delilidir. Seçmek olmasaydı akıbet neden cennet ya da cehennem gibi alternatifli olaydı.

 Yer yüzünde insanın alternatifi olduğu için akıbet ve ahiretin de alternatifi vardır. İnsan aslında seçerken ya cenneti seçiyor, ya cehennemi. Onun için insanın iradesinin seçme özgürlüğünün bir sonucudur ahiretteki cennet ve cehennem.


36-) Ve lekad beasna fiy külli ümmetin Rasûlen enı’budullahe vectenibüt tağut* feminhüm men hedAllâhu ve minhüm men hakkat aleyhid dalaletü, fesiyru fiyl Ardı fenzuru keyfe kâne akıbetül mükezzibiyn;

 Andolsun ki, her ümmet içinde: “Allâh’a kulluk edin ve taguttan kaçının!” diye bir Rasûl bâ’s ettik… Onlardan kimine Allâh hidâyet etti… Onlardan kiminin de üzerine dalâlet hak oldu… (Hadi) arzda seyredin (gezinin) de yalanlayanların sonu nasıl oldu bakın? (A.Hulusi

 036 – Celâlim hakkı için biz, her ümmette «Allaha ibadet edin ve Tâguttan ictinab eyleyin» diye bir Resul ba’settik, sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasip etti, kiminin de üzerine dalâlet Hakk oldu, şimdi Yer yüzünde bir gezin de bakın peygamberleri tekzip edenlerin akıbeti nasıl oldu? (Elmalı)


Ve lekad beasna fiy külli ümmetin Rasûlen enı’budullahe vectenibüt tağut doğrusu biz her toplumun içinden, Allah’a kulluk edin Tağut’a, yani tanrılaştırılan şer otoriteden uzak durun diyen bir elçi çıkarmışızdır.

 Tağut Kur’an da ehli kitap içinde kullanılır, müşrikler içinde burada olduğu gibi. Demek ki Tağut sadece put, ya da putlarla ilgili bir olay değil. İnanç sapmasının sonucunda her sapmış inanç sahibine arız ve musallat olabilecek bir şey. Ne olabilir? Ki Nisa/51 de ehli kitap için kullanılmıştı. Bu ortak bir nitelik olmalı. Müşriklerle kitaplılar arasında ki ortak bir sapma niteliği.

 İşte o şer bir otoriteyi kendisine merci edinmek, nihai yargı otoritesi edinmek, erk edinmek, otorite edinmek yani. Bu da nasıl olur? İnsanın kendi iradesini ona transferi ile olur. Bu canlı olabilir, cansız olabilir. Maddi olabilir manevi olabilir. Düşünsel olabilir, duygusal olabilir, fiziki olabilir fark etmez. Cansız bir put olabileceği gibi, canlı bir insan olabilir. Bir düşünce, bir ideoloji olabileceği gibi. Bir kurum bir kuruluş olabilir. Yani insana Allah’ın verdiği iradeyi kullanmak yerine, onu kendisine vekil kıldığı zaman ve bu vekil kıldığı şey şer güç olduğu zaman o, onun için Tağut oluyor, şer otorite oluyor. Bu sizin transfer ettiğiniz irade ile çalışıyor, size karşı kullanıyor. Yani onun gölgesi oluyorsunuz. Şerrin gölgesi de şerdir.

 Öyle ki iradenizi ona transfer ettiğiniz için o ne yaparsa, ne emrederse tabir caizse, siz de onu yapıyorsunuz. Ona o kadar bağlanıyorsunuz ki, artık şerrin gölgesi, kötülüğün gölgesi haline geliyorsunuz. Yani o sizin efendiniz, onun kölesi oluyorsunuz. İşin garibi, kendinize de hakaret ediyorsunuz. Kendi onurunuzu da yok ediyorsunuz öz ellerinizle. Ona gölge oluyor ve onun sizi istediği gibi yönlendirmesine izin veriyorsunuz. İşte Tağut; kişinin otoriteleştirdiği şeydir, şer odağıdır. O otorite değil, siz ona otoritelik atfediyorsunuz.

 feminhüm men hedAllâhu ve minhüm men hakkat aleyhid dalale bunun ardından onlardan kimileri Allah’ın gösterdiği doğru yola uydu, kimileri de ısrarlı tercihleri sonucu sapıklığa mahkum oldular.

 35. ayetle birlikte okunduğunda, hemen yukarıdaki, bir üstteki 35. ayetle birlikte okunduğunda, Allah’ın hidayet ve dalaletinin anlamı açık seçik gözüküyor. Yani insanın seçimi. Allah’ın hidayeti; insanın doğruyu seçmesi. Allah’ın saptırması ise insanın sapıklığı seçmesi. Hani hatırlayalım Kur’an da bir çık ayetle bu ifade edilmiştir ama belki en açık ifade edildiği yerlerden biri; Bakara suresinde ki şu ayet;

ve ma yudıllu Bihî illel fasikıyn (Bakara/26)

Allah sapanları saptırır. Yani sapmış olanlardan başkasını saptırmaz, dalalete götürmez. Onun için aslında sapma Allah’a değil, kulun kendisine ait. O tercih ediyor, eylemleriyle, tasavvuruyla, aklıyla, yönelişiyle, tercihiyle sapmayı seçiyor, Allah’ta onun seçimine müdahale etmiyor. Çünkü verdiği iradeye Allah saygı duyuyor. Hem irade verip hem iradesiz iş muamelesi yapmıyor.

 fesiyru fiyl Ardı fenzuru keyfe kâne akıbetül mükezzibiyn isterseniz yeryüzünde dolaşın ve sonuçta görün yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu.

 Böyle Kur’an da bir fiil gezip dolaşın diyen 7 ve dolaylı olarak gezip dolaşmamızı isteyen, öneren onun haricinde bir çok ayet mevcut. Yani Kur’an sık sık bize yer yüzünde gezip dolaşmamızı ve sahtekarların, günahkarların, suçluların, Allah’a isyan edenlerin feci sonunun ne olduğunu görmemizi tavsiye etmekte. Onun için belki bir Müslüman için seyahatin sırrı budur, amacı budur. Ya numuneyi imtisar olanlardan örnek almak, ya ibreti alem olanları ibret olarak seyretmek. Yani ibret almak.

 Onun için İslam’da seyahatin bu ikisi dışında ne amacı olabilir. Birincisi örnek almak. Hacc da böyle değil midir. İbrahim’i, İsmail’i, Hacer’i örnek alma ziyareti değil midir hacc ibadeti. Onun dışında gittiğimiz gördüğümüz yerlerde bulduğumuz yıkıntılar, surlar, kaleler, yıkılmış kentler, harap olmuş uygarlıklar ve medeniyetler bize, Allah’a karşı hiçbir gücün ayakta kalamayacağını gösteren birer canlı tarihi belge değil midir.


37-) İn tahrıs alâ hüdahüm feinnAllâhe lâ yehdiy men yudıllu ve ma lehüm min nasıriyn;

 Onların hakikate ermeleri için hırs yapsan da; Allâh, saptırdığı kimseyi hakikate erdirmez! Onların hiçbir yardımcıları yoktur. (A.Hulusi)

 037 – Sen onların hidayet bulmalarına harîs isen her halde Allah dalâlette bırakacağı kimselere hidayet vermez, onların yardımcıları da yoktur. (Elmalı)

 

 İn tahrıs alâ hüdahüm sen onların doğru yolu bulmasını ne kadar istersen iste, feinnAllâhe lâ yehdiy men yudıllu ve ma lehüm min nasıriyn artık unutma ki; Allah’ın sapıklığa mahkum ettiğini kimse doğru yola yöneltemez. Onlara yardım eden de bulunmaz. Tercihlerine;

 Allah’ın kendilerini mahkum ettiği kimseler. Bu önemli, bu açıklamamı bir daha tekrarlıyorum; Kendi tercihlerine, Allah’ın kendilerini mahkum ettiği kimseler. Böyle algılamak doğru algılamaktır.


38-) Ve aksemu Billâhi cehde eymanihim lâ yeb’asüllahu men yemut* belâ va’den aleyhi hakkan ve lakinne ekserenNasi lâ ya’lemun;

 (Onlar) en ağır yeminleri ile: “Allâh, ölen kimseyi bâ’setmez” diye Allâh adına yemin ettiler… Hayır, O’nun üzerine hak bir vaattir (ki ölen, vefatın hemen sonraki anında bâ’solacaktır ölümü tatmış olarak)! Fakat insanların çoğunluğu bilmezler. (A.Hulusi)

 038 – Allah ölen kimseyi ba’setmez diye olanca yeminleriyle Allaha kasem hak bir vaat, ve lâkin nâsın ekserisi bilmezler. (Elmalı)


Ve aksemu Billâhi cehde eymanihim dahası, bunlar en şiddetli yeminlerle Allah adına yemin ediyorlar. lâ yeb’asüllahu men yemut Ne diye yemin ediyorlar, hem de Allah adına? Çelişkiye bakınız. Vahiy muhataplarının bu korkunç çelişkisini yüzlerine vuruyor ve diyor ki; Allah adına yemin ediyorlar. Allah ölen kimseyi asla diriltmeyecektir diye.

 Allah’a inanıp ahirete inanmayan, hakime inanıp, adaletine inanmayan. İşte bu çelişki, tüm inanç problemlerinin kökenine atıf yapıyor bu ibare ve hatırlayın 35. ayette buraya atıf yapmıştım. Orada; Eğer Allah dilemeseydi biz şirk koşmazdık diyen mantık, aslında şu kapıya gelip dayanıyordu. Kişinin eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmemesi.

 Üstlenirse ne olacak? Doğal olarak, mecburi olarak gelip Ahirete iman kapısının önünde duracak. Çünkü eğer eylemlerinin sorumluluğunu üstlenirse hesaba inanacak. Mutlaka yapılan iyiliğin karşılığının, yapılan kötülüğün de karşılığının görüleceğine inanacak. Böyle bir şeye inanması ahirete iman etmesini mecburi kılacak. Onun için onlar; Allah öldükten sonra diriltmeyecek diye Allah’a yemin ediyorlar. Çelişkiye bakınız, hem de Allah’a. Bu korkunç çelişkiye bakınız.

Ve bugün, Allah’a inandığını söyleyen insanları aslında bir çok tavır ve davranışları ile, o günün bu mantığına çok ta benzeyen şeyler yapıyorlar. Karşılaştırın isterseniz. Ve Kur’an mesajıyla baki, zamanlar ve mekanlar üstü bir vahiy olarak, ilahi mesaj olarak bu günün inanç yaralarına da merhemdir. Bugün de bu tür sapmaları sıkça görmemiz mümkündür.

Bir üstte, 37. ayette bir kıraat, okuma farklılığı, alternatifi var. lâ yehdiy men yudıllu ibaresini, lâ yehiddiy okuyanlar, ki ikisi aynı anlama geldiği için geçiyorum. İbn Abbas’a dayanan bir okuma bu. Ama bir de Ubey Bin Kâb a dayanan yuhda okuyuşu var. lâ yehdiy men yudıllu ibaresi şu manaya geliyor ki ben verdiğim anlamda onu tercih etmedim yediddiy de olabilir, Allah saptırdığını doğru yola ulaştırmaz. Taberi ve Taberi’ni kendisinden aldığı büyük dilci ve müfessir Ferra, bu gereksiz bir ifade diyorlar. Yani bu okuyuş böyle anlaşılırsa eğer; Allah saptırdığını doğru yola ulaştırmaz. Hem kendisi saptırıp hem tabii ki ulaştırmaz. Onun için doğru okunuş yuhda okunuşu diyorlar. Ki onun da bir sahabi olan Ubeyye’ye nispet ediyorlar. O zaman mana, işte benim tercih ettiğim mana olur ki o da Allah’ın saptırdığını hiç kimse doğru yola ulaştırmaz. Dahası eğer tam harfiyen çevirirsek, ulaştırılmaz. Doğru yola ulaştırılmaz. Yani meçhul, edilgen bir formda geliyor.

 Ama biz anlıyoruz ki Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola ulaştıramaz. Fakat Allah niye saptırır ve ne zaman saptırır? Sapanı saptırır, onu yukarıda ifade etmiştik. 38. ayetten devam ediyoruz;

 belâ va’den aleyhi hakkan ve lakinne ekserenNasi lâ ya’lemun Kesinlikle hayır, Bu, O’nun gerçekleştirmeyi üstlendiği bir sözdür, bir vaattir ve fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Yani ölümden sonra yine diriliş, Allah’ın bir vaadidir, bir sözüdür. Allah söz verdiği zaman yapar. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar, veya bilmemek öyle işlerine geliyor. Yani hesap vereceklerine inanmak istemiyorlar. Eylemlerinin sorumluluğu altına girmek istemiyorlar. Ahireti inkar etmelerinin temelinde yatan tasavvur bu. Problemin temelinde bu yatıyor.

Bir çok inanç sapması, bir çok inkar, bir çok Allah’a karşı işlenmiş cürüm aslında buradan kaynaklanıyor. Yani aman eylemlerimizin sorumluluğumuzu üstlenmeyelim. Ne yapalım? İşte müşrikler böyle yapıyorlardı. Allah’a atalım. İftira ediyorlardı.

 

39-) Li yübeyyine lehümülleziy yahtelifune fiyhi ve li ya’lemelleziyne keferu ennehüm kânu kazibiyn;

Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklasın ve hakikat bilgisini inkâr edenler kendilerinin yalancılar olduklarını bilsin diye (her ölümü tadanı bâ’sedecektir). (A.Hulusi)

 039 – Ba’sedecek ki onlara ihtilâf ettikleri hakkı anlatsın ve onu inkâr edenler kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler. (Elmalı)


Li yübeyyine lehümülleziy yahtelifune fiyhi ve li ya’lemelleziyne keferu ennehüm kânu kazibiyn oysa ki hakkında görüş ayrılığına düştükleri hakikati onlara göstersin. O’nu inkarda ısrar edenler ise kendilerinin yalancı olduklarını anlasınlar diye; “Allah ölüleri diriltecektir.” Niçin diriltecektir? Ayrılığa düştükleri ihtilaf ettikleri hakikatleri kendilerine bizzat göstersin ve inkarcıların nasıl yalan söylediklerini onlara anlatsın, anlasınlar diye; Allah ölüleri diriltecektir.


40-) İnnema kavlüna lişey’in izâ eradnahu en nekule lehu kün feyekûn;

 Bir şeyi (olmasını) irade ettiğimizde kavlimiz ona yalnızca: “Ol” dememizdir… (Artık) o olur! (A.Hulusi)

 040 – Bizim her hangi bir şey için sözümüz, onu murad ettiğimiz zaman, sade ona şöyle dememizdir: «Ol» hemen oluverir. (Elmalı)


İnnema kavlüna lişey’in izâ eradnahu en nekule lehu kün feyekûn gerçek şu ki; Bir şeyin olmasını istediğimizde ona ol dememiz yeterlidir. O da hemen oluverecektir. Şüphe mi var. Ona ol dememiz yeterlidir buyuruyor Kur’an. O da hemen oluverecektir. Yani Allah’ın yaratması, Allah’ın iktidarı, Allah’ın kudret ve meş’iyeti böylesine muhteşemken siz neden dolayı tereddüt ediyorsunuz. Yani Allah; Öldükten sonra geri diriltmeyecek demekle aslında siz Allah’ın kudretine iftira etmiş olmuyor musunuz. O’nun sonsuz gücünü sınırlamış olmuyor musunuz. Yani sizi yoktan böylesine var eden Allah, bir daha yaratamaz mı, bunu mu demek istiyorsunuz.

Aslında tabii ne demek istedikleri belli. Sorumluluk altına girmek istemiyorlar. Yoksa Allah’ın bir kez yarattığını bir kez daha yaratamayacağını söylemek abestir, saçmadır.

 

41-) Velleziyne haceru fillâhi min ba’di ma zulimu le nübevviennehüm fiyd dünya haseneten, ve leecrul ahireti ekber* lev kânu ya’lemun;

 Zulmedildikten sonra Allâh’ta muhacir olanlara gelince; elbette onları dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz… Gelecekteki mükâfatı ise elbette çok büyüktür. Eğer bilselerdi! (A.Hulusi)

 041 – Allah uğrunda zulme maruz olduktan sonra hicret edenlere gelince de, elbette onları Dünyada güzel bir surette yerleştiririz, mamafih âhiret ecri her halde daha büyüktür, eğer bilseler. (Elmalı)


Velleziyne haceru fillâhi min ba’di ma zulimu beri yan dan -yeni bir pasaja girdik. Beri yan dan; o “vav”a öyle mana vermemiz doğru olur.- Uğradıkları zulmün ardından Allah yolunda hicret edenlere gelince.

 Bu Nahl suresinin Mekke de indiğini bildiğimize göre bu hicret hangi hicrettir diye sorabiliriz. Hemen cevabı da hazırdır, tabii ki Habeşistan hicretinden söz ediyor. Habeşistan hicreti, hem de ne hicret. Gerçekten iman uğruna ödenen müthiş bir bedel.

 Düşüne biliyor musunuz yad ve yabancı, deniz aşırı bir ülkeye o günün şartlarında evini barkını ailesini, malını mülkünü, parasını, akrabalarını, ülkesini, yurdunu, bağını bahçesini her şeyini bırakıp gitmek ve bir meçhule gitmek. Nereye gittiğini ve ne olacağını bilememek, başına ne geleceğini, bir daha dönüp dönmeyeceğini bilememek ve sonucun ne olacağını kestirememek ve yarının ne getireceğini bilmemek..! Ama iman uğruna bütün bunları göze almak. İşte Habeşistan hicreti budur.

 Orada kendilerini daha beter bir durumla karşılaşıp karşılaşamayacağından dahi emin değiller. Buna rağmen gittiler. Gidenler sadece zayıflar değildi. Oysaki zayıflar zaten gidemedi, hicret dahi edemedi. Onların gidecek imkanı dahi yoktu. Gidenlerin çoğu güçlülerde. Reislerin oğulları, kızları, gelinleri, damatları idiler. Mekke’nin eşrafının çocukları idiler. Mekke’nin eşrafı idiler. Saygın insanlardı.

 Mesela bunlardan biri Ümmü Habibe idi. Daha sonra Resulallah’ın eşi olacak olan bu hanım, Mekke’nin reislerinden Ebu Süfyan’ın kızı idi. Bir sarayda yetişmişti. Etrafında nedimeler, cariyeler, hizmetçiler dönüyordu. Elini sıcak sudan soğuk suya vurdurmuyorlardı. Fakat böylesine bir rahatın içinden imanı uğruna kocasını da alıp gitti ve başına neler geldi. Bu kadarla kalsa iyi. Daha henüz yeni Müslüman olmuş fakat imanı boğazından indirememiş olan kocası, gittiği yerde dinden döndü ve onu terk etti. O orada tek başına imanının mücadelesini bir kadın olarak verdi. Bir dağ gibi. Ve Resulallah onun bu tavrını öyle memnuniyetle karşıladı ki, ona bir ödül vermek istedi. Ona en güzel ödülü kendi nikahına almakla ödüllendirdi ve o da bu ödülü gerçekten hak etmişti ve çok sevindi. Nikahlarını Necaşi kıymıştı Bir kral, Habeşistan kıralı. Onun için işte Habeş hicreti böyle bir hicretti. Bu korkunç zorlukların omuzlanıldığı, sırtlanıldığı bir hicret.

 Ne olacak bu zorluklara katlananlara? le nübevviennehüm fiyd dünya haseneh kesinlikle onları dünyada güzel bir konuma yerleştireceğiz. ve leecrul ahireti ekber* lev kânu ya’lemun Fakat öte dünyada ki karşılıkları daha büyük olacak. Yani bu dünya da onlara gerçekten de güzel bir konum vereceğiz ama, öbür dünya da daha muhteşem bir karşılık bulacaklar. İnkarcılar keşke bunu kavrayabilseler. Keşke bunun farkına varabilselerdi.


42-) Elleziyne saberu ve alâ Rabbihim yetevekkelun;

 Onlar ki, sabrettiler ve Rablerine tevekkül ederler. (A.Hulusi)

 042 – Onlar ki sabretmişlerdir ve hep Rablerine tevekkül kılarlar. (Elmalı)

 

 Elleziyne saberu ve alâ Rabbihim yetevekkelun eza cefaya karşı direnen ve sadece rablerine dayanan kimseleri bekleyen bu güzellikleri inkarcılar keşke bilebilselerdi. Bu tırnak içine alınması gereken “bekleyen bu güzellikleri” cümleciğini Razi, ve Taberi’ye dayanarak ilave ediyoruz. Çünkü ayetin gelişinden ve bağlamından bu kolayca anlaşılıyor.

 Yukarıda 38. ayette ölümden sonrasını inkar edenler vardı ya, işte onlar keşke bilselerdi. Yani ölümün bitiş olmadığını bilselerdi. Bu ibareyi böyle anlamanın delili de açık aslında. Yeni bir aleme intikal olduğunu, ölümün son olmadığını, yepyeni bir dünyaya yeniden doğmak olduğunu keşke bilselerdi. Hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını keşke bilselerdi.

 ..lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun. (Yunus/62) onlar için korku yok. Onlar gelecekten endişe, geçmişten dolayı da hüzün duymayacaklar müjdesinin gerçekleşeceğini, böylesine muhteşem gerçekleşeceğini keşke bilselerdi.


43-) Ve ma erselna min kablike illâ ricalen nuhıy ileyhim fes’elu ehlez Zikri in küntüm lâ ta’lemun;

 Senden önce, kendilerine erkeklerden başkasını, vahiy ile irsâl etmedik… Eğer bilmiyorsanız, geçmiş hakkında bilgi sahibi kişilere sorun. (A.Hulusi)

 043 – Senden evvel de Resul olarak başka değil, ancak kendilerine vahiy verdiğimiz erler göndermişizdir, ehli zikre sorun bilmiyorsanız. (Elmalı)


Ve ma erselna min kablike illâ ricalen nuhıy ileyhim ey Muhammed senden önce gönderdiklerimizde kendilerine vah yettiklerimiz ademoğullarına mensup adamlardan başkası değil. Yani senden önce gönderdiklerimiz de ölümlü birer insan idiler. Melek değildiler. Burada İllâ ricalen ibaresine bakarak erkeklerdi diye çevirmiş olsak dahi bağlamın cinsiyetle bir alakası bulunmamaktadır. Yani peygamberlerin hangi cinse ait olduğu, erkek mi, dişi mi sorusuna bir cevap değil bu ayet. Bu ayet muhatapların, melek peygamber istemesine bir cevap. Dolayısıyla insan olmaları vurgulanıyor.

 Daha önce de bir başka vesile ile bir başka surede bu ayete değindiğimizi hatırlıyorum. Peygamberlerin cinsiyeti ile değil, insiyetiyle, yani insaniyetiyle ilgili bir ayet, bir bağlamdadır bu ayet. Çünkü muhataplar olağanüstü bir, melek mesela bekliyorlardı. Onu istiyorlardı. Bizim gibi biri bize haber getiremez iddiasındaydılar. Onun için Kur’an onlara cevap verdi. Yani ölümlü bir insan. Daha öncekiler gibi bu peygamber de ölümlü bir insan.

 fes’elu ehlez Zikri in küntüm lâ ta’lemun eğer bilmiyorsanız önceki vahyin mensuplarından sorup öğrenin. Burada ki zikir ehli ehlez Zikr, önceki vahye mensup olan ehli kitaptır.

 

44-) Bil beyyinati vez zübür* ve enzelna ileykezZikra litübeyyine linNasi ma nüzzile ileyhim ve leallehüm yetefekkerun;

 Apaçık deliller, mucizeler ve Zeburlar (hikmet bilgileri) ile (irsâl ettik)… Sana da Zikri (hatırlatıcıyı) inzâl ettik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın ve onlar da tefekkür etsinler. (A.Hulusi)

 044 – Beyyinelerle ve kitaplarla; sana da bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni nâsa anlatasın ve gerek ki tefekkür edeler. (Elmalı)


Bil beyyinati vez zübür biz onları hakikatin açık, apaçık belgeleri ve hikmet yüklü sayfalarla göndermişizdir. Buradaki Vez zübür’ün tekili; Ez zübratu. Ki ağır demir plakalar anlamına geliyor sözlükte. Hacmi ağır kitaplara, ya da değerli kitaplara, yani şöyle diyelim; Klasiklere, ez zübür de deniliyor.

 Bazı lügatçılar, özellikle Ragıp el Isfahani içerisinde şeriat yasalarının değil de hikmetin bulunduğu kitaplara zübür denilir diyor ki, aslında neden Davud peygambere verilen kitaba, ya da onun kitabına Zebur denildiğini buradan da anlıyoruz. Yani içinde yasanın bulunmadığı fakat hikmetin bulunduğu metinler olduğunu anlıyoruz.

 ve enzelna ileykezZikra litübeyyine linNasi ma nüzzile ileyhim ve leallehüm yetefekkerun işte sana da bu uyarıcı vahyi indirdik ki kendilerine indirilene açıklayasın ve belki onlar da düşünürler diye.

 Evet, burada bu ayette çok üzerinde durulması gereken Resulallah’ın, peygamberin tebyin ve beyan misyonu var. kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye, litübeyyine linNasi ma nüzzile ileyhim. Ne demek Tebyin ve beyan tübeyyine linNas Beyyene, yübeyyinü tebyin. Evet, tebyin ve beyan misyonuna bir işaret var.

 Kur’an da iki manaya da kullanılmış Tebyin. Beyyene fiili hem iletmeyi, bildirmeyi, duyurmayı ifade ediyor, yani bir haberi iletme görevi. Hiç kayba uğratmaksızın muhataba iletmeyi, hem de tarif etmeyi, uygulamayı, ya da uygulamalı olarak göstermeyi, açıklamayı içeriyor. Onun için Türkçe karşılığını, açıklama olarak tercih ettim. Açıklama Türkçe de bu iki manayı da içerir. Hem size iletmeniz için verilmiş bir şeyi açıklamak. Ona saklamanın karşıtı olarak, gizlemenin karşıtı olarak. Ki Kur’an da bu manada, Bakara/159, A. İmran/187, Maide/15 de gizlemenin karşıtı olarak kullanılmış. Ama bir de açıklamak, yani onu açmak. Onu gizli ve kapalı olan yerlerini izah etmek. Ya da daha doğru bir ifade ile yaşayarak öğretmek, uygulamalı olarak tarif etmek manasına kullanılmış ki Kur’an da kullanıldığı işte orada bu manada; İbrahim/4 te de o manada kullanılmış.

 Yine Kur’an da Allah’a izafe edilir. Beyyene fiili. Bakara/159, Nisa/26, Maide/75 te Allah’ın açıklamasından, yani bu vahyi Allah’ın insanlara açıklamasından söz edilir. Demek ki Allah’a da nispet edildiğine göre, Allah’ta bir başka yerden alıp vermediğine göre, Allah insanlara açıklanmasını ihtiyaç duydukları şeyleri açıklıyor. Peygamber de İnsanlara, Allah’ın açıkladığı şeylerin daha bir açılımını istiyorlarsa, eğer anlamıyorlarsa o da onlara yaşayarak, uygulamalı olarak beyan ediyor. Bu manada peygamberin bir iletişim aleti olmadığını hepimiz biliyoruz. Sarım bunda herkes, her mümin müttefiktir. Yani peygamber vahyi taşıma konusunda, vahyin kaynağı ile muhatapları arasında bir ara kablosu mudur. Sadece oradan alıp oraya götürecek. Ve işlevi bununla mı sınırlıdır. Peygamberin bir insan oluşu dolayısıyla sözü ile eylemiyle, algısıyla, açıklamasıyla, yaşantısıyla, aklıyla, tasavvuruyla vahyin i,ki ayaklı mümessili oluş misyonu nerede kaldı. Sevgili validemiz Hz. Aişe’nin ifade buyurduğu gibi. Onun ahlakı nasıldı diye soranlara;

 – Kâbe hulûkuhu Kur’an. Onun ahlakı Kur’an dı diye cevap veriyordu.

 Yani bu şu manaya gelmiyor muydu. Vahyi ilahi hakikatlerin teorik kaynağı olan vahyi insana dönüştürün, Muhammed AS. olsun. Bu, bu manaya gelmiyor mu. Onun için Kur’an da onu tebcil etmiyor muydu. Sen muhteşem bir ahlak üzeresin (Kalem/4) diyen ve onu, onun için örnek göstermiyor muydu. Örnek gösterdiğine göre nesini örnek gösteriyordu. Yani siz de aldığınız vahyi iletin demekten öte bir şeydi herhalde örnek göstermesi. Yani ona bakın, vahiy insan da nasıl hayata dönüşür, vahit nasıl bir zihin inşa eder, nasıl bir akıl inşa eder, nasıl bir tasavvur inşa eder.

 Dahası ve özetle nasıl bir insan inşa eder. Çünkü vahyin amacı insan inşa etmektir. Bakın vahiy Resulallah gibi bir insanı inşa etti. İşte buydu. Onun için peygamberin tebyin ve beyan misyonu, vahyi hayata dönüştürme misyonu. Vahyin inşa ettiği şahsiyeti ortaya koyma misyonu. Vahiy nasıl bir insan, adam inşa eder bana bakın dercesine bir örneklik misyonudur.

 [(Ek bilgi; Farsçadan dilimize giren “PEYGAMBER” tâbiri de en az “tanrı” kavramı kadar yanlış bir tâbirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de “peygamber” kelimesi geçmez! Kurân’a göre “NEBΔ vardır; “RASÛL” vardır. Yani “NÜBÜVVET” ve “RİSÂLET” vardır.

 “Nebi” denildiğinde, O’nda açığa çıkan “Nübüvvet” vasfına işaret edilir. “Rasûl” denildiğinde, O kişide açığa çıkan “Risâlet” vasfına işaret edilir. Konunun ilgili alanına göre de, Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki kelimeden birine işaret edilir.

 Bu konu hayli derinlikli bir konudur ve pek çok sır bu konuda kullanılan “peygamber” kelimesi yüzünden örtülmektedir. (A.Hulusi) (http://tumkitaplar.org/find/default.asp?KA=0&Sub=1&chk_BKD=&chk_TMK=&chk_HPI=0&txtFind=&cmb_Kitaplar=&SubID=822 )]


45-) Efe eminelleziyne mekerus seyyiati en yahsifAllâhu Bihimül Arda ev ye’tiyehümül azâbü min haysü lâ yeş’urun;

 Kötülükleri yapmak için planlayıp tuzak kuranlar, Allâh’ın kendilerini arza batırmayacağından yahut fark edemedikleri bir taraftan kendilerine azap gelmeyeceğinden emin mi oldular? (A.Hulusi)

 045 – Ya şimdi aman mı buldu o kimseler: o fenalıkları yapmak için hile kurup duranlar, Allahın kendilerini Yere geçirmesinden? veya hatır-u hayallerine gelmez cihetlerden kendilerine azâb gelivermesinden? (Elmalı)


Efe eminelleziyne mekerus seyyiati en yahsifAllâhu Bihimül Arda ev ye’tiyehümül azâbü min haysü lâ yeş’urun yani şimdi ustaca gizlenmiş -zaafı tabii ki, zaafları, içinde ki o çürümüşlükler ustaca gizlenmiş- berbat düzenleri kuran kimseler Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden, ya da azabın, hiç farkında olmadıkları bir noktadan gelip kendilerini bulmayacağından, bulamayacağından eminler mi, eminler öyle mi? Efe diye başlıyorsa böyle çevirmek çok daha güzel. Yani onlar azabın hiç farkında olmadan gelip kendilerini, dönüp dolaşırken, günlük işlerinde harala gürele uğraşırken bulamayacağından eminler öyle mi

Evet, bu bir tehdit. Ve devam ediyor. Bu bir tehdit dedim değil mi, aslında kutsaldan arındırılmış düzenlerin iç zaaflarına bir gönderme var. Yani Allah’tan kopmuş, Allah’tan kopuk bir sistem kurmaya çalışanlar. Bu sistemlerin zaafları gizli olur. Dışarıdan bakınca görkemli görünürler. İşte ona işaret ediyor. İçten içe çökerler, çürürler ve bir de bakmışsınız o dev gibi görünen yapı göçüvermiş. Aslında bir kartondan dev imiş. Ona işaret var ve devam ediyor tabii.


46-) Ev ye’huzehüm fiy tekallübihim fema hüm Bi mu’ciziyn;

 Yahut onları dönüp dolaşırlarken aniden yakalamayacağından (emin mi oldular)? Onlar (Allâh’ı) âciz bırakamazlar! (A.Hulusi)

 046 – Veya dönüp dolaşırken kendileri yakalayıvermesinden, ki onlar âciz bırakacak değillerdir. (Elmalı)


Ev ye’huzehüm fiy tekallübihim fema hüm Bi mu’ciziyn veya gündelik telaşe ile dönüp dolaşırlarken kendilerini asla savuşturamayacakları bir belanın yakalamayacağından eminler öyle mi? Devam ediyor yine;


47-) Ev ye’huzehüm alâ tehavvüf* feinne Rabbeküm le Raûfun Rahıym;

 Yahut yavaş yavaş tüketerek yakalamayacağından (yana emin mi oldular)? Muhakkak ki Rabbiniz, Raûf’tur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

 047 – Yâhut da kendilerini korkuta korkuta, eksilte eksilte alıvermesinden? Demek ki Rabbimiz çok refetli çok merhametli. (Elmalı)


Ev ye’huzehüm alâ tehavvüfin yahut ta bir süreç içerisinde içten içe çözülmeye mahkum edip ortadan kaldırmayacağımızdan eminler öyle mi? Yani bir önceki ayette hızlı bir çöküşten bahsediyordu. Burada ise alâ tehavvüfin belli bir süreç içinde, yani yavaş yavaş, azar azar. Böyle ince bir süreçle çökertmeyeceğimizi, çürümeye terk etmeyeceğimizden eminler öyle mi diye tehdit ediyor. Aniden in zıddı, yavaş yavaş tehavvüf.

feinne Rabbeküm le Raûfun Rahıym şunu da unutmayın ki rabbiniz elbet çok şefkatli, pek merhametlidir. Pek rahmetlidir, merhametin kaynağıdır. Bakınız yukarıdaki bu şiddetli tehditler, bu zaafı ustaca gizlenmiş sahte düzenlerin nasıl aniden ya da yavaş yavaş, bir süreç içinde çökeceğini ifade eden tehditlerin arkasından ayet nasıl bitiyor. Allah’ın şefkat ve merhameti her şeyin üstündedir, her şeye galiptir dercesine. Aslında belki bu çöküşler de Allah’ın şefkat ve merhametinin bir ürünüdür. Çünkü eğer sahte düzenler, içten içe çökmese, ya da aniden yıkılı vermeseydi insanlar sapmayı içselleştirecekler ve ebediyen doğru yolu bulamayacaklardı. Onların yıkılışları belki insanlara kendilerine dönüş fırsatı verecekti. Onun için bu da Allah’ın şefkat ve merhametinin bir ürünüdür.


48-) Evelem yerav ila ma halekAllâhu min şey’in yetefeyyeü zılaluhu anil yemiyni veş şemaili sücceden Lillâhi ve hüm dahırun;

 Allâh’ın yarattığı şeyleri görmediler mi ki, gölgeleri (varlıkları) boyun bükerek, Allâh’a (hakikatleri olan Esmâ’ya) secde eder hâlde, sağdan (hidâyet) ve sollardan (dalâlet) döner durur. (A.Hulusi)

 048 – Ya görmediler de mi? Her hangi bir şeyden Allahın yarattığına bir baksalar a: gölgeleri sağ ve sollarında sürünerek Allaha secdeler ederek döner dolaşır. (Elmalı)


Evelem yerav ila ma halekAllâhu min şey’in imdi onlar Allah’ın yarattıklarından çevrelerindeki şeylere hiç mi bakmıyorlar. yetefeyyeü zılaluhu anil yemiyni veş şemaili sücceden Lillâhi ve hüm dahırun onların gölgeleri sağ ve sollarından süzülüp dönerken, Allah’a teslim olup koyduğu yasaya derin bir tevazu ile boyun eğmektedir. Bunu da mı görmüyorlar.

 Bakınız, etrafımızda gördüğümüz eşyalara ve onların gölgesine dikkatimizi çekiyor. Eşyalara ve gölgesine. Onların Allah’a derin bir teslimiyetle, tabii ki Allah’ın koyduğu yasalara uygun hareket ettiklerini buyuruyor ayet. Varlığın, yani özetle diyor ki; Varlık bir ayettir, kainat bir kitaptır. Okumuyorlar mı. Nesnelerin Allah’ın yasasına kayıtsız şartsız nasıl uyduğunu görmüyorlar mı. Eşyayı bir kitap gibi okumuyorlar mı. Varlık, O’nun varlığına bir atıftır, bir dipnottur, bir referanstır, eğer okusalardı gördükleri her şeyin, Allah’ı gösteren birer parmak olduğunu görürlerdi ve parmağa değil parmağın gösterdiğine. Esere değil müessire, sanata değil sanatkâra bakarlardı. Onun için fiile değil faile bakarlardı eğer görselerdi. Okumuyorlar mı.

 Tabii burada gölge ve gölgeyi oluşturan asıl ilişkisi de ilginç. Burada aslında gölgeler aslından bağımsız değerlendirilemezler. Eğer bir yerde gölge görmüşseniz mutlaka o gölgeyi bir asla bağlamanız lazım. O gölgeyi yapan bir şey var. Siz gölgelere bakıyorsunuz ama gölgeyi yapan aslı unutuyorsunuz. Evet, gölgesini hesaba katanlar o gölgenin aslını nasıl hesaba katmazlar. Bu korkunç bir aldanış değil mi? Oysaki gölgeler tartılmazlar, gölgeler ayrıca değerlendirilmezler aslın yanında gölgeler ayrıca değer bulmazlar. Şu kendisi, şu da gölgesi der misiniz. Siz gölgesine bakıyor ama aslını göremiyorsunuz. Belki gölgesine bile doğru bakmıyorsunuz. Doğru baksanız aslı görürdünüz.


49-) Ve Lillâhi yescüdü ma fiys Semavati ve ma fiyl Ardı min Dabbetin vel Melaiketü ve hüm lâ yestekbirun;

 Semâlar ve arzda bulunan (tüm) canlılar ve melâike (ruhanî ve cismanî âlemlere ait varlıklar ve kuvveler), hiç kibirlenmeksizin (benliğe kapılmaksızın) Allâh’a secde ederler (Allâh’a mutlak teslimiyet hâlindedirler). (49. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

 049 – Hem Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allaha secde eder, gerek Dâbbe kısmından olsun ve gerek Melâike, ve bunlar kibirlenmezler. (Elmalı)


Ve Lillâhi yescüdü ma fiys Semavati ve ma fiyl Ardı min Dabbetin vel Melaike yine görünen varlıkların en aşağı tabakasından görünmeyen varlıkları ufku olan meleklere varıncaya dek göklerde ve yerde olan her şeyin Allah’ın yasasına boyun eğip teslim olmuşlardır. Yukarıdaki ayetin devamı aynı konuyu işliyor ayet. Varlık kategorilerinin en üst tabakasından en alt tabakasına kadar her bir şeyin yani Dâbbe, sürüngenler, belki tek hücreli canlılardan başlayan en alt tabakada ki canlı oluşum ve en üst tabaka varlıklar iç içe geçmiş ufuklardan müteşekkil bir hiyerarşisi var varlıkların, bir tertibi var. En üst varlık olan meleklere kadar bütün bir varlık siferi, bütün bir varlık alemine bakmıyorlar mı. Onların tamamı Allah’ın yasasına boyun eğmişlerdir.

 Evet, neden hatırlatılıyor insana? Ey insan, onlar var oluş amaçlarını itirazsız sürdürüyorlar. Senin de iradeli bir varlık olarak onlardan üstünsün, farklısın. Çünkü senin iraden var. Onlar mutlak manada tabiler, statik kadere tabiler. Sen dinamik kadere tabisin, iraden var. Onların bir var oluş amacı varsa ey insan, senin de bir var oluş amacın olmalı değil mi. Evet işte vahiy insanın var oluş amacını gösteren bir kılavuz, yol haritasıdır.

 Nedir insanın yeryüzündeki var oluş amacı? Yeni bir hayatı inşa etmek. Yani var oluş amacına uygun bir hayatı inşa etmekle sorumludur insan ve işte bu inşada vahiy bir yol haritası, bir kılavuz olacaktır. Yani yer yüzünde var oluş amacına uygun bir hayatı inşa etmek için insan; ustayı inşa eden de vahiydir. Vahiy ustayı inşa eder, usta ise hayatı inşa eder.

 Secde, teslimiyet. Ayette geçen secde. Teslimiyetin harekete dönüşmüş biçimi.

 Resulallah Ebu Zer’e onu öğretiyordu hatırlar mısınız;

 – Ey Ebu Zer, güneş nereye gitti? demişti.

 Ebu Zer’in bir ayetin manasını anlamak için sorduğu soru üzerine, güneş nereye gitti?

 – Allahu ve Resuluhu âlem. demişti Ebu Zer. Allah ve Resulü iyi bilir.

 – Ey Ebu Zer güneş secde etmeye gitti. Demişti.

 Aslında bu bir tefsir, bu bir ayeti hatırlatmaktı;

 Eş Şemsu velKameru Bi husban.

enNecmu veşŞeceru yescudan. (Rahman/5-6)

 Rahman suresinde. Güneşte ağaçlar da secde ederler. Ne demek secde burada? Yani o hareketi yaparlar değil, Allah’a kayıtsız şartsız boyun eğerler. İşite bu Resulallah’ın baş öğretmeni olduğu okulda bir tabiat okuma dersi idi Ebu Zer’e verilen.

ve hüm lâ yestekbirun onların hiçbiri büyüklük taslamazlar. İradeli insana kozmik senaryoda ki rolünü hür iradesi ile oynaması öğütleniyor. Büyüklük taslamazlar, sen de büyüklük taslama ve iradeni Allah’a karşı kullanma ey insanoğlu. Allah’a rağmen kullanma.

 

50-) Yehafune Rabbehüm min fevkıhim ve yef’alune ma yü’merun;

 Derûnlarından hükmeden Rablerinden korkarlar ve emr olunduklarını yaparlar. (A.Hulusi)

 050 – Fevklerinden rablerinin maharetini duyarlar ve her ne emir olunurlarsa yaparlar. (Elmalı)

 

Yehafune Rabbehüm min fevkıhim üzerlerinde egemen olan rablerinden korkarlar ve yef’alune ma yü’merun ve verilen komutları tastamam uygularlar.


51-) Ve kalellahu lâ tettehızu ilâheynisneyn* innema HUve ilâhun vahıd * feiyyaYE ferhebun;

Allâh buyurdu ki: “İki ilâh edinmeyin! ‘HÛ’, sadece Ulûhiyet sahibi BİR’dir (cüzlere ayrılmayı ya da cüzlerin bütünü olmayı kabul etmeyen “TEK”illiktir)… O hâlde yalnız Ben’den korkun.” (A.Hulusi)

 051 – Allah da buyurmuştur ki: iki ilâh tutmayın o ancak bir ilahtır, onun için benden yalnız benden korkun. (Elmalı)

 

Ve kalellahu lâ tettehızu ilâheynisneyn Hani Allah şöyle buyurmuştu; İki ilah edinmeyin. innema HUve ilâhun vahıd çünkü yalnızca O’dur biricik olan ilah. feiyyaYE ferhebun artık benden, sadece benden korkun.

 Allah böyle buyurmuştu evrensel koroyu bozan insana istikamet açısını hatırlatmıştı Allah. Tevhidi bir tasavvur oluşturmasını istemişti. Eğer insan hakikati parçalamazsa, tevhide ancak o zaman ulaşır. Tevhide ulaşırsa ancak o zaman gerçeği parçalamaz. İşte bu sonuç buradan çıkıyor. Yani tevhid sadece insanın Allah inancında ki kendisini gösteren bir şey değil, bir duruş değil, bir tasavvur ve inanç biçimi değil, Tevhit aynı zamanda varlığı algılayış biçimidir, hayatı algılayış biçimidir. Tevhit bir yaşam tarzıdır. Her şeyin her şeyle, her şeyin Allah’la ilişkisini bulmak ve görmek, hiçbir şeyin gayesiz ve amaçsız yaratılmadığını bulmak ve kendi gayesinin ne olduğunu araştırıp soruşturmak. İşte tevhidin insanı getireceği nokta buydu.


52-) Ve leHU ma fiys Semavati vel Ardı ve lehüd diynü vasıba* efeğayrAllâhi tettekun;

 Semâlar ve arzda ne varsa O’nun içindir! Din de daimî – ebedî – yalnız O’nundur! Allâh’ın gayrından mı sakınıyorsunuz? (A.Hulusi)

 052 – Hem Göklerde yerde ne varsa onun, din de daima onundur, öyle iken siz Allahın gayrisinden mi korkuyorsunuz? (Elmalı)


Ve leHU ma fiys Semavati vel Ard zira göklerde ve yerde olanların hepsi O’na aittir. ve lehüd diynü vasıba varlıkların O’na olan borçluluk bilinçleri ise bitimsizdir. ve lehüd diynü daima diye de anlayabiliriz, daimdir, daimidir.

 Burada ki diyn’i bendeniz asıl anlamına dönüştürerek açıklamaya çalıştım. Deyn’den gelir diyn, borç manasına gelir. Diyn aslında insanın Allah’a borçluluk şuuruna ulaşmasıdır. İnsan borçlu doğar, sorumlu doğar, günahkar değil. Allah’tan almıştır sahip olduğu her şeyi. Onun için Allah’a borçludur. Ama insan Allah’a borcunu hiçbir zaman ödeyemez. Çünkü borcunu ödemek için yine Allah’tan yeni krediler almaya muhtaçtır. O halde insan Allah’a borcunu ödemesi için bu uyarılar yapılmaz, ne için yapılır? Borçlu olduğunun bilincinde olması için. Eğer borçlu olduğunun bilincinde olursa o insan Allah’a borcunu ödemiş sayılıyor. Bilincinde olsun yeterli.

 İşte buradaki ve lehüd diynü vasıba ibaresinin hakikati de bu olsa gerektir. Sorumluluğu vardır insanın. Hayatın inşası. Eğer insan yer yüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa ederse işte o zaman Allah’a olan borcunu ödemiş sayılır.

efeğayrAllâhi tettekun  şimdi siz kalkıp Allah’tan başkasına saygı duyacaksınız öyle mi? Yani bütün bunlar ortada dururken, Allah’a borçlu iken, var oluşunuzu Allah’a borçlu olduğunuzu bile bile şimdi kalkıp Allah’tan başkasına saygı duyacak O’ndan başkasından titreyecek, O’ndan başkasını otorite edinecek ve O’ndan başkasına karşı varlığınızı sunacaksınız öyle mi.


53-) Ve ma Biküm min nı’metin feminAllâhi sümme izâ messekümüddurru feileyHİ tec’erun;

Nimetten neyiniz varsa Allâh’tandır! Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’na yakarırsınız. (A.Hulusi)

053 – Hem sizde nimet namına her ne varsa hep Allah dandır, sonra size keder dokunduğu zaman da hep ona feryat edersiniz. (Elmalı)


Ve ma Biküm min nı’metin feminAllâh fakat nimetten payınıza her ne düşerse bilin ki o Allah’tan dır. Nimetten ne pay düştü bilin ki o Allah’tandır. sümme izâ messekümüddurru feileyHİ tec’erun dahası başınız ne zaman dara düşerse hemen O’ndan imdat dilersiniz. Bunu da unutmayın. Yani ne kadar inkarcı olursanız olun, başınız dara düştüğünde hemen Allah’ı hatırlarsınız. Aslında buradan bile yola çıkarak Allah’a, yalnız Allah’a kulluk etmeniz gerektiğini bilmiyor musunuz.


54-) Sümme izâ keşefeddurre anküm izâ feriykun minküm Bi Rabbihim yüşrikûn;

 Sonra (Allâh) sizden o sıkıntıyı kaldırdığı zaman, bir de bakarsın ki sizden bir kısmı hemen Rablerine ortak koşarlar (o sıkıntının kalkışını Rablerine değil, başka bir tesire bağlarlar). (A.Hulusi)

 054 – Sonra sizden o kederi açtığı zaman da içinizden bir kısmı derhal rablerine şirk ederler. (Elmalı)

 

Sümme izâ keşefeddurre anküm izâ feriykun minküm Bi Rabbihim yüşrikûn O daha sonra üzerinizden darlığı çekip alacak olsa, yani düştüğünüz sıkıntıdan kurtaracak olsa sizi, o zaman da içinizden bir grup hemen rablerine şirk koşmaya başlar. Ey insanoğlu bu ne nankörlük dercesine. Kendilerini sıkıntıdan kurtaranın başkası olduğunu düşünür. Burada ki ima o. Hem sıkıntıya düştüğü anda hiç kimsenin ulaşamayacağı anda Allah’a yalvarır. En sıkı ateisti bile böyledir. En zor zamanında elini Allah’a açar. Fakat sıkıntıdan kurtulunca beni falanca kurtardı, feşmekanca kurtardı diye onları Allah’a ortak etmeye kalkar.


55-) Li yekfüru Bima ateynahum* fetemette’u* fesevfe ta’lemun;

 Kendilerine verdiğimize nankörlük etmek için (böyle yaparlar)… O hâlde zevklenin… Yakında bileceksiniz. (A.Hulusi)

 055 – Kendilerine verdiğimiz nimeti küfrân ile karşılamak için şimdi zevk edin bakalım fakat yarın bileceksiniz. (Elmalı)


Li yekfüru Bima ateynahum adeta kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük edercesine diyor. Yani imanın ahlaki karşılığı güvendir, sık sık vurgulamıştım. O da insanı neye sürükler, insanı hamd ve şükre götürür, sürükler. Eğer imanın ahlaki karşılığı olan güven bir insanda yerleşmişse hamd ve şükreder. Allah verince hamd eder, alınca şükreder. Alınca şükreder çünkü daha büyüğünü alabilirdi. Alınca şükreder çünkü zaten o vermişti. Alınca şükreder çünkü daha büyüğünü yeniden verebilir. Alınca şükreder çünkü O’na her şeyini borçludur. Hamd eder daha doğrusu. Alınca hamd eder, çünkü zaten ondan almıştı. Küfrün ahlaki karşılığı ise güvenmemek ve nankörlüktür. İşte burada da nankörlük dile getiriliyor.

 fetemette’u* fesevfe ta’lemun Haydi tadımlık lezzetlerle oyalanın bakalım. Gün gelecek nasıl olsa gerçeği öğreneceksiniz. fesevfe ta’lemun.


56-) Ve yec’alune lima lâ yalemune nasıyben mimma razaknahum* tAllâhi letüs’elünne amma küntüm tefterun;
Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden hayalî tanrılarına bir pay ayırırlar… TAllâhi, yaptığınız uydurmalardan elbette sorgulanacaksınız! (A.Hulusi)

 056 – Bir de bizim kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden tutuyorlar ilim şanından olmayan nesnelere bir nasip ayırıyorlar, tallahi siz bu yaptığınız iftiralardan mutlak mesul olacaksınız. (Elmalı)


Ve yec’alune lima lâ yalemune nasıyben mimma razaknahum bir de kendilerine verdiğimiz rızktan dolayı hakkında bir şey bilmedikleri şeylere bir pay ayırırlar.

 Biraz önceki ayette, 54. ayette de ifade buyrulmuştu hatırlayın. Başlarından sıkıntı kalkınca şirk koşarlar buyuruyor. Yani sıkıntıyı kaldıranın Allah olduğunu unuturlar ve hemen kendilerine, üzerlerine yıkılan tavanı kaldırmak için gelen kepçeye dozere teşekkür ederler de o kepçeyi gönderene teşekkür etmezler. Bu komikliğe dikkat çekiyor. Ne kadar gülünç bir çelişki bu. İşte bakınız gülüveriyoruz, tebessüm ediyoruz. Komik çünkü ve Allah’a karşı bunu çok yapıyoruz. Bu gülünçlüğe çok düşüyoruz. Onu ifade buyuruyor Kur’an.

 54. ayette dile getirilen probleme dikkat demiştim. Adres şaşırmak diyorum ben buna, adres şaşırmak. Yani asıl teşekkür edeceğimiz yeri bırakıp, ekmeğin sahibine değil, ekmeğe teşekkür. Düşünün, ekmek teşekkürden ne anlar. Ekmeğin sahibine teşekkür etmek, asıl o değil mi. Müsebbibe değil sebebe yönelmek, müessire değil esere hayran olmak. Dolayısıyla bu güçlerin insan hayatı üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu düşünmeye doğru gidiyor bu. Böyle bir düşünsel sapma, tasavvurdaki sapma insan hayatı üzerinde bir takım güçlerin etkili olduğunu düşünmeye vardırıyor ve böyle düşünmeye başlayınca insan, onlardan korkmaya, onlara karşı saygı duymaya, yani bir tür onları tanrılaştırmaya başlıyor.

tAllâhi letüs’elünne amma küntüm tefterun Allah şahittir ki iftira ede geldikleri şeylerden dolayı kesinlikle sorguya çekilecekler.


57-) Ve yec’alune Lillâhil benati subhaneHU ve lehüm ma yeştehun;

 Kız çocuklarını da Allâh’a nispet ederler… Subhan’dır “HÛ”! (“HÛ”, münezzehtir bu yakıştırmadan)! Hoşlarına gideni de (erkek çocukları) kendilerine… (A.Hulusi)

 057 – Allaha kızlar da isnat ediyorlar, hâşâ o sübhane, kendilerine ise canlarının istediği. (Elmalı)

 

 Ve yec’alune Lillâhil benati subhaneHU ve lehüm ma yeştehun üstelik kızları Allah’a isnat ederken haşa, beşeri niteliklerden uzak, “aşkın bir varlıktır” O. Beğendiklerini ise kendilerine ayırıyorlar. Yani kızları Allah’a nispet ediyorlar, sübhane, haşa. Tüm eksikliklerden münezzehtir. Neden bir eksikliktir? Çünkü evlat sahibi olmak, tamamlanmamış olmanın bir gereğidir. Muhtaç olmanın bir gereğidir. Bir evlada sahip olan bir anaya da muhtaçtır, bir babaya da muhtaçtır. Allah ise tüm noksanlıklardan münezzehtir.

 Onun için kızları Allah’a nispet ediyorlar. Nasıl yapıyorlar bunu? Zaten Lat, Menat, Uzza, dişi biçiminde dizayn edilmiş putlardır unutmayalım. Yani ilk muhatapları olan Mekke müşriklerinin o korkunç çelişkisini yüzlerine vuruyor. Ve bugünkü insana, tüm çağlada ki muhataplara da çelişkilerini gösteriyor. Yani hem dişiyi Allah’a nispet ediyorsunuz, beğendiklerini ise kendilerine ayırıyorlardı. Bu ayet cinsiyete değil, müşriklerin çelişkisine bir atıftır. Devam ediyoruz konunun anlaşılması için;


58-) Ve izâ büşşira ehadühüm Bil ünsâ zalle vechuhu müsvedden ve huve kezıym;

Onlardan biri dişi ile müjdelendiğinde, öfkeli bir hâlde, yüzü simsiyah kesilir! (A.Hulusi)

058 – Halbuki onların birine dişi müjdelendiği vakit öfkesinden yüzü simsiyah oluyor. (Elmalı)

 

Ve izâ büşşira ehadühüm Bil ünsâ zalle vechuhu müsvedden ve huve kezıym ne var ki onlardan birine bir kız çocuğu olduğu müjdesi verilse yüzü kapkara kesilir, içini öfke ile karışık bir hüzün kaplar. İşe bakın siz, çelişkiye bakın. Hem bizi Allah’a ulaştıracak diye taptıkları şeyler dişi şeyler olacak, hem de kendilerine bir kız çocuğu müjdelendiğinde yüzleri kapkara kesilecek. Dolaylı olarak o çocuğu veren Allah’a itiraz olarak kabul ediliyor bu.

 Kadına karşı aşağılayıcı bir tutum içinde oldukları biliniyor Mekke putperestlerinin. Bu yerilmekle kalmıyor ayette kadına karşı. Yani cinsel bakış açıları, cinselliğe önem veren bakış açıları yeriliyor, yerden yere vuruluyor ayette. Çünkü müjdelendiğinde diyor. Kız çocuğu müjdelendiğinde. Yani onu müjde olarak kabul ediyor. Ama onlar müjdeyi ne olarak kabul ediyor, bir felaket haberi olarak kabul ediyorlar. İşte onu yeriyor Kur’an alttan alta ve çelişkiyi yüzlerine vuruyor. Devam ediyoruz;


59-) Yetevara minel kavmi min sûi ma büşşira Bih* eyümsikühu alâ hunin em yedüssühu fiyttürab* ela sae ma yahkümun;

 Kendisi ile müjdelendiği şeyin (ona göre) kötülüğünden (dolayı), halkından gizlenir… (Kız çocuğu oldu diye) horlanmayı göze alıp onu tutacak mı; yoksa onu toprağın içinde gizleyip saklayacak mı (diri diri toprağa mı gömecek)? Kesinlikle biline ki, hükmettikleri şey çok kötüdür! (A.Hulusi)

 

059 – Verilen müjdenin sui tesiriyle kavminden gizleniyor, hakaret üzere onu tutacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Bak ne fena hükümler veriyorlar. (Elmalı)


Yetevara minel kavmi min sûi ma büşşira Bih ona müjdelenen şeyin kendisinde oluşturduğu kötümser duygulardan dolayı toplumdan köşe bucak saklanacak delik arar, kaçacak delik arar. eyümsikühu alâ hunin em yedüssühu fiyttürab şimdi onu zillete katlanma pahasına tutsun mu yoksa toprağa mı gömsün.

 Evet, toprağa gömüyorlardı. Çok sık rastlanan  bir uygulama olmamakla birlikte, bazen ahlaki kaygılarla kız çocuğudur, ilerde ahlaksızlığa düşer ki Hz. Ömer’in de başından böyle bir cinayet geçmişti. Öz yavrusunu elleri ile gömdüğünü kendisi anlatacaktır. Ama o ahlaki kaygılarla. Yoksulluk kaygısıyla değil ahlaki kaygılarla gömmüştü. Fakat bir çoğu yoksulluk kaygısıyla gömerlerdi. Enderde olsa böyle uygulamalar oluyordu. Yani Bieyyi zenbin kutilet (Tekviyr/9) hangi suçundan dolayı öldürüldü o yavrucağız. Hangi suçundan dolayı. Bunu şiddetli bir biçimde soruyor ve Allah hesabını soracak diyor zaten ve arkasından;

 ela sae ma yahkümun görüyorsunuz değil mi ne berbat akıl yürütüyorlar. Değer yargısında ki dehşet sapma. Seçimi kendilerine ait olmayan şeyle övünüyorlar. Ne berbat hüküm veriyorlar. Seçmek elinizde mi, erkek yada dişi doğmak sizin elinizde mi idi ki övüneceksiniz yada yerineceksiniz. Daha yüce şeylerle övünmek dururken dişilik veya erkeklikle övünenler yada yerinenlere işte bir uyarı, bir azardır bu.

 

60-) Lilleziyne lâ yu’minune Bil ahıreti meselüssev’* ve Lillâhil meselül a’lâ* ve “HU”vel Aziyzül Hakiym;

Kötü sıfatlar, sonsuz yaşam süreçlerine iman etmeyenler içindir… En mükemmel sıfatlar da Allâh içindir! O, Aziyz’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

 060 – Âhirete imanı olmayanlar için kötülük meseli sıfatlar var, Allah için ise en yüksek sıfatlar, ve azîz odur, hakîm o. (Elmalı)


Lilleziyne lâ yu’minune Bil ahıreti meselüssev’ kötü, çirkin nitelemelere ahirete inanmayanlar layıktır. Bu çirkin bir nitelemedir. Yani hem kötü görüyorsunuz, hem Allah’a ortak koştuklarınızı kötü gördüklerinizden seçiyorsunuz. Bu bir çelişki bir kere. ve Lillâhil meselül a’lâ Allah’a layık olan ise en yüce, en güzel nitelemelerdir. Yani zihni yüceltmeyenler, mutlak’ı kayıtlıyorlar. Yani kendilerini zihinlerini, akıllarını Allah’a yüceltemeyince; yüce olan, aşkın olan Allah’ı indirmeye çalışıyorlar. Putperestlik işte budur. Aklı yüceltemeyince aşkını aşağı indirmeye kalkar. Yani değerini düşürmeye kalkar.

 Kız Allah’ın diyorlardı. Elekümüzzekeru ve lehül ünsâ (Necm/21) Yani şimdi erkek size dişi Allah’a öyle mi? Tilke izen kısmetun dıyza (Necm/22) yani bu ne biçim taksim diyor ya Kur’an. Bu ne biçim taksimat. Bir şeyi hem kötülüyor, hem de Allah’a atfediyorsunuz. Tabii onların bu çelişkisine dikkat çekişti bu.

 ve “HU”vel Aziyzül Hakiym zira O mutlak yücelik ve üstünlük, hüküm ve hikmet sahibidir.


61-) Ve lev yuahızullahun Nase Bi zulmihim ma tereke aleyha min dabbetin ve lâkin yuahhıruhüm ila ecelin müsemma* feizâ cae ecelühüm lâ yeste’hırune saaten ve lâ yestakdimun;

 Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı, (arz) üzerinde hiçbir DABBE (insan değil insan bedeni) bırakmazdı! Fakat onları hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor… Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler. (A.Hulusi)

 061 – Mamafih Allah insanları zulümleriyle muaheze ediverse idi Yer yüzünde bir deprenen bırakmazdı, velâkin onları mukadder bir ecele kadar tehir eder, ecelleri geldiği vakit da bir saat ne geriletebilirler, ne öne geçebilirler. (Elmalı)


Ve lev yuahızullahun Nase Bi zulmihim ma tereke aleyha min dabbe nitekim eğer Allah zulümleri nedeniyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yer yüzünde bir tek canlı bırakmazdı. Eğer rahmet ve şefkatiyle davranmasaydı, hemen suç işler işlemez cezalandırsaydı yer yüzünde tek bir canlı kalmazdı diyor vahiy.

 ve lâkin yuahhıruhüm ila ecelin müsemma Fakat onları belirli bir süreye kadar ertelemektedir. feizâ cae ecelühüm lâ yeste’hırune saaten ve lâ yestakdimun Fakat vadeleri dolduğu vakit akıbetlerini ne bir an geciktirebilirler ne de çabuklaştırabilirler. Yani lafzen öne alabilirler ama acıyı çekmemek için çabucak talep etmek manasına, yani öne almak.


62-) Ve yec’alune Lillâhi ma yekrehune ve tasıfu elsinetühümül kezibe enne lehümül hüsna* lâ cerame enne lehümünnare ve ennehüm müfretun;

 (Müşrikler) hoşlanmadıkları şeyleri Allâh’a yakıştırırlar (melekler kızlarıdır diyerek)… Üstelik de yalan söyleyip, en güzel geleceğin kendilerine ait olduğunu iddia ederler. Şüphesiz onlara ateş vardır ve onlar en önde götürüleceklerdir. (A.Hulusi)

 062 – Hem Allaha kendilerinin hoşlanmayacakları şeyler isnat ediyorlar, hem de dilleri kendilerine yalan söylüyor: en güzel akıbet onlarınmış! Doğrusu ateş onların, hem onlar ona en önde gidecekler. (Elmalı)

 

 Ve yec’alune Lillâhi ma yekrehune ve tasıfu elsinetühümül kezibe enne lehümül Hüsna hem kendilerinin hoşlanmadığı şeyi Allah’a layık görürler, hem de en güzel akıbete kendileri layıkmış gibi yalan beyanda bulunan dilleriyle kendilerini aldatırlar diyor Kur’an.

 Yekrehun kızları kendileri aşağılar. Bakınız yekrehun, kendileri kerih görürler, aşağılarlar. Tabii bu aynı zamanda yukarıdaki gibi onların bu davranışlarını redir. Aşağıladıklarını Allah’a atfederek nankörlük ederler bir; ikincisi en iyi akıbeti kendileri beklerler. Hem en büyük kötülüğü işlerler, hem de akıbetlerinin hayır olacağını, güzel geleceğin kendilerinin olacağını söylerlerdi müşrikler. Onun için bu hitap ile muhatap oldular.

 lâ cerame enne lehümünnare ve ennehüm müfretun Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki ellerine geçen sadece ateş olacaktır, üstelikte onlar önden buyur edileceklerdir. ve ennehüm müfretun. Yani önden buyurun denilecek tabii ki cehenneme.


63-) TAllâhi lekad erselna ila ümemin min kablike fezeyyene lehümüşşeytanu a’malehüm fehuve veliyyühümül yevme ve lehüm azâbün eliym;

 TAllâhi… Andolsun ki, senden önceki ümmetlere de irsâl ettik de, şeytan onlara yaptıklarını süsledi (Rasûllerin bildirdiklerini inkâr ettiler)! O (şeytan – vehim) bugün (de) onların velîsidir… Onlar için acı bir azap vardır. (A.Hulusi)

 063 – Tallahi biz senden evvel bir çok ümmetlere Resuller gönderdik, buna karşı Şeytan onlara amellerini tezyin etti, bu gün de o onların velisidir ve onlara elîm bir azâb var. (Elmalı)


TAllâhi lekad erselna ila ümemin min kablik Allah şahittir ki senden önceki toplumlara da nice elçiler göndermişizdir. fezeyyene lehümüşşeytanu a’malehüm Fakat şeytan onlara da eylemlerini güzel göstermiştir. fehuve veliyyühümül yevm Bakın işte o, bugün onların akıl hocasıdır.

 Veliy sadece yakın manasına gelmez. Sözlükte yakın manasına fakat veliy; patron, akıl hocası, üstad, efendi, hami, koruyucu, lider, önder manasına da gelir. Burada da akıl hocası manası verdim ki bağlama en uygun olanda buydu.

 ve lehüm azâbün eliym Dünyada akıl hocası şeytan olanın akıbeti ve ahireti ne olsa gerektir? Fakat yarın onları can yakıcı bir ceza beklemektedir.


64-) Ve ma enzelna aleykel Kitabe illâ litübeyyine lehümüllezihtelefu fiyhi ve hüden ve rahmeten li kavmin yu’minun;

 Biz sana bu BİLGİyi (Kitabı) karşı çıktıkları şeyi (hakikati) kendilerine açıklayasın diye ve iman eden bir topluma da hidâyet (hakikat bilgisi) ve rahmet olarak inzâl ettik. (A.Hulusi)

 064 – Sana bu kitabı indirmemiz de ancak şunun içindir ki onlara hakkında ihtilâf ettikleri şey’i beyan edesin ve iman edeceklere bir hidayet, bir rahmet olsun. (Elmalı)


Ve ma enzelna aleykel Kitabe illâ litübeyyine lehümüllezihtelefu fiyhi ve hüden ve rahmeten li kavmin yu’minun biz sana ilahi mesajı sadece üzerinde anlaşmazlığa düştükleri -inançla ilgili tabii ki, yani inançla ilgili anlaşmazlığa düşülen meseleler- meselelerin çözümlerini kendilerine sunasın, inanıp güvenecek bir topluluk içinde bir yol haritası, Hüden, bir yol haritası ve rahmeten ve bir rahmet olsun diye indirdik. Yani 44. ayette tebyin misyonunu açıklamıştık hatırlayın. Resulallah bu misyon ile bir yol haritası. Yol haritaları aynı zamanda bakılır ve yola revan olunur. Onun için vardır. Yol haritaları sadece okunup suyu içilsin. Okunup, yazılıp duvara asılsın. Okunup ezberlensin diye verilmez. Bakılıp yürünsün, o yolda gidilsin, yolculuk sürdürülsün diye verilir.


65-) VAllâhu enzele mines Semai maen feahya Bihil’Arda ba’de mevtiha* inne fiy zâlike leayeten likavmin yesme’un;

 Allâh, semâdan (kişinin hakikatinden) bir su (ilim) inzâl etti de onunla arzı (bedeni), ölümünden (şuursuz – kendini sadece beden sanarak yaşama hâlinden) sonra diriltti (Allâh Esmâ’sıyla var olan sonsuz yaşama sahip olduğunu fark ettirdi)… Muhakkak ki bu, duyduğunu değerlendirecek kişiler için önemli işarettir! (A.Hulusi)

 065 – Evet Allah Semâdan bir su indirdi de onunla Arza ölümünden sonra hayat verdi, her halde bunda dinleyecek bir kavim için bir âyet vardır. (Elmalı)


VAllâhu enzele mines Semai maen feahya Bihil’Arda ba’de mevtiha ve baksanıza gökten yağmur indirip ölümünün ardından toprağa can veren Allah’tır.

 

Burada dikkat buyurun lütfen ders var ders. Hemen ayeti bitireyim; inne fiy zâlike leayeten likavmin yesme’un şüphesiz bunda da işiten bir toplum için mutlaka alınacak bir ders vardır. Nedir o ders? Vahiy insana hayat verir, tıpkı yağmurun toprağa hayat verdiği gibi. İşte ders bu.


66-) Ve inne leküm fiyl en’ami le ıbraten, nüskıyküm mimma fiy butunihi min beyni fersin ve demin lebenen halisan saiğan lişşaribiyn;

 En’amda (kurban olabilecek hayvanlarda) da sizin için bir ibret vardır… Size onun (en’amın – hayvanın) karınlarındaki pislik ve kan arasından, lezzetle boğazdan geçen, hâlis bir süt içiririz. (A.Hulusi)

066 – Her halde size sağmal hayvanlarda da bir ibret vardır, size onun butûnundakinden (Karınlarından. fers(dışkı) ile dem(Kan) arasında halis bir süt içiriyoruz ki içenlerin boğazından kayar gider. (Elmalı)

[Ek bilgi: Muhakkak ki davarlarınızda da sizin alacağınız bir ders vardır.. Onların(Bedenlerinin) içinde bulunan ve bağırsak muhteviyatıyla kan arasındaki birleşmeden (conjonetion) çıkan ve onu içenler için içimi kolay olan saf bir sütü. biz size içecek olarak veriyoruz.. (Maurıce Bucaılle)]

 

Ve inne leküm fiyl en’ami le ıbrah yine sizin için sağmal hayvanlarda alınacak bir öğüt vardır. nüskıyküm mimma fiy butunihi min beyni fersin ve demin lebenen halisan saiğan lişşaribiyn size hayvanın karnında sindirilen şeylerden oluşan atıklarından ve kanından ayrışarak süzülüp gelen saf ve lezzetli, sindirimi kolay, yani saiğan, bir süt içiriyoruz. Diyor ayet.

 Bakınız burada bir beyn geçiyor min beyni. Müşterek bir kelimedir. Zıt anlamı aynı anda ifade eden çok anlamlı bir kelimedir. Hem ayrılmaya ve ayrıştırmaya, hem de birlemeye ve birleştirmeye beyn denir. Onun için bain talâk mesela; ayıran talâk, ayıran boşamaya denilir. Aynı kökten gelir. Yine beyn aynı zamanda birleştirmek, kavuşturmak, buluşturmak için kullanılır. Onun için iki şeyin birleşmesine de verilir.

Fakat burada; süzülme, ayrışıp birleşmeden sonra süzülme anlamını verdim. Çünkü atıklar ayrışır, kan olacak şeyler ayrışır, ondan sonra da süt bezelerinde ki bir salgıdır aslında süt. Bir salgı ürünüdür. Hayvanın süt bezelerinin salgısından elde edilen bir üründür. Onun için bu anlamı verdim. Fakat bir salgı bezi ürünü olan süt; ne kan gibi hayvan için zaruri ve şart. Ne de atıklar gibi yine hayvan için ve insan için yararsız, değersiz bir şey. Bu ikisinin ortasında bir şey olduğunu göstermek için de min beyn kullanılmış olabilir diye düşünmekte mümkündür.


67-) Ve min semeratin nehıyli vel a’nabi tettehızune minhu sekeren ve rizkan hasena* inne fiy zâlike le ayeten li kavmin ya’kılun;

 Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem sarhoşluk veren içecekler hem de güzel bir gıda edinirsiniz… Bu olayda da aklını kullananlar için bir ibret vardır. (A.Hulusi)

 067 – Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden da, bundan hem bir müskir (Sarhoşluk veren şey) çıkarırsınız hem de bir güzel rızk, her halde bunda aklı olan bir kavim için elbet bir âyet var. (Elmalı)


Ve min semeratin nehıyli vel a’nabi tettehızune minhu sekeren ve rizkan hasena yine hurma ağaçlarının ve asmaların ürünlerinden hem “sarhoşluk veren zararlı şeyler”, hem de yararlı güzel bir rızk elde ediyorsunuz. “Sarhoşluk veren zararlı”, aslında ayetin içinde yok. Fakat o tırnak içinde bir açıklama olarak koydum çünkü hemen bir sonraki cümle ve rizkan hasena güzel rızık. Öncesi ile zıddiyet oluşturuyor, karşıtlık oluşturuyor bu cümlede o var. sekeran, sarhoşluk veren şey ile rizkan hasenen bir karşıtlık oluşturuyor ayette. Onun için de birinci,si nötr değil, pozitif hasene’nin negatifidir. Yani olumsuzudur. Onun için o zararlı açıklaması gereklidir.

 inne fiy zâlike le ayeten li kavmin ya’kılun elbet bunda da aklını kullanan bir toplum için mutlaka alınacak bir öğüt bulunmaktadır.

 Botanik ve zoolojinin, yani bitki biliminin ve hayvan biliminin konusu olan örnekler sırf insan hayatı için taşıdığı değerler açısından ele alınmıştır bu ayetlerde. Yani bize Kur’an botanik bilimi öğretmiyor, bitki bilimi hakkında bilgi vermiyor. Ya da hayvan bilim konusunda bir malumat vermek için bu ayetleri getirmedi. Ya niçin? Üzüm ve hurma bir nimettir.

 Bakınız insan her nimeti iyiye de kullanır kötüye de. Üzüm ve hurma gibi Allah’ın verdiği nimetten, insanın aklını örten içkiyi imal ettiği gibi, aklını açan pekmez de imal eder. Bakınız, ki biliyorsunuz beyin glikoz tüketir. Sürekli glikoz tüketir. Yani beyni açan, aklı açan, aklı genişleten ve geliştiren glikoz üretebileceği gibi, şeker üretebileceği, pekmez üretebileceği gibi.; Beynini örten, üzerini örten, sarhoş eden, aklı yok eden, geçici olarak devre dışı bırakan içki de imal eder. Yani insan eline verilen nimetleri, hem nimet, hem bela olarak kullanabilir.


68-) Ve evha Rabbüke ilenNahli enittehıziy minel cibali buyuten ve mineşşeceri ve mimma ya’rişun;

 Rabbin bal arısına vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve yaptıkları kovanlardan evler edin!” (Düşünen beyinlere, arının {ve diğer mahlûkatın} nasıl vahiy aldığı, bunun nasıl ve ne anlama geldiği konusu, çok şeyler açar. A.H.) (A.Hulusi)

 068 – Rabbin bal arısına da şöyle vahy etti: dağlardan ve ağaçlardan ve kuracakları köşklerden göz göz evler edin. (Elmalı)


Ve evha Rabbüke ilenNahl yine rabbinin arıya vahy ettiğini de düşün. Sureye adını veren ayettir bu. Düşün, nedir ders? Arı kendisi için konulan sünnetullah’a tabi olduğu için verilen nimeti iyiyi elde etmede kullanıyor. Yani çiçeklerden bal yapıyor, sinek gibi değil. Sinek ise arının yaptığı balı bitirir, tüketir. İradeli insan nimeti arı gibi üretmeli diyor, sinek gibi tüketmemeli.

 enittehıziy minel cibali buyuten ve mineşşeceri ve mimma ya’rişun dağlardan, ağaçlardan ve imal edilmiş kovanlardan kendine yuva edindiği arıya da vahy ettik.


69-) Sümme küliy min küllis semarati feslükiy sübüle Rabbiki zülüla* yahrucü min butuniha şerabun muhtelifün elvanuhu fiyhi şifaun linNas* inne fiy zâlike le ayeten li kavmin yetefekkerun;

 “Sonra, her çiçekten ye de programının gereği, varoluşunu meydana getiren Esmâ’nın gereği şekilde onu değerlendir”… Onun karnından, renkleri muhtelif bir içecek çıkar ki, onun içinde insanlar için şifa vardır… Bu olayda da aklını kullananlar için bir ibret vardır! (A.Hulusi)

 069 – Sonra meyvelerin hepsinden ye de rabbinin müyesser kıldığı yollara koy, içlerinden renkleri muhtelif bir içecek peydâ olur ki onda insanlara bir şifa vardır, her halde bunda tefekkür edecek bir kavim için elbet bir âyet var. (Elmalı)


Sümme küliy min küllis semarati feslükiy sübüle Rabbiki zülüla sonra her türlü üründen ye ve ardından da rabbinin sana amade kıldığı yollara koyul diye emrettik. yahrucü min butuniha şerabun muhtelifün elvanuhu fiyhi şifaun linNas bütün bunların ardından onların karınlarından içerisinde insanlar için şifa barındıran farklı renkler, tatlardan oluşan bir sıvı çıkar. inne fiy zâlike le ayeten li kavmin yetefekkerun Hiç şüphesiz bütün bunlarda da düşünen bir toplum için mutlaka alınacak bir ders vardır. Yani insan kendisine verilen nimetleri kullanmada ya bal arısı gibidir, ya da (affedersiniz) eşek arısı gibidir. Ya nimeti üretir, imal eder, ya nimeti tüketir ifna eder. Ya güzelliklerden güzellikler çıkarır ve nimete böyle şükreder bir arı gibi. Ya da güzelliklerden çirkinlikler çıkarır, bala ayağında ki pisliği değdiren ve onu da kirleten sinek gibi ifna eder ve dolayısıyla küfreder.

 Allah bizi sinekler gibi nimeti tüketenlerden değil, arılar gibi nimeti üretenlerden kılsın. Rabbim bize verdiği nimete arılar gibi üreterek şükredenlerden kılsın.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 02 Mart 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. NAHL SURESİ (35-69)(86)

  1. Tunay Durgun

    14 Kasım 2016 at 22:00

    Merhaba,

    Bu yazı, değerli çalışmalarınızda katkısı olabilir düşüncesi ile gönderilmiştir. Hoşgörünüzü diler, saygılarımı sunarım.

    Konu: Nahl Suresi 69. Ayet ve Bal hakkında

    Bal, arılar tarafından çiçek balı veya çam/salgı balı adı ile anıldığı üzere, genelde iki tür kaynaktan toplanıp, üretilmektedir. Bu husus, aşağıda verildiği üzere, Türk Gıda Kodeksi Bal Tebliğinde de belirtilmektedir:

    “Yetki Kanunu: Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği/ Bal Tebliği
    Yayımlandığı R.Gazete: 27.07.2012/28366
    Tebliğ No:2012/58

    Madde 4- Tanımlar
    Bu tebliğde geçen:

    a) Bal: Bitki nektarlarının, bitkilerin canlı kısımlarının salgılarının veya bitkilerin canlı kısımları üzerinde yaşayan bitki emici böceklerin salgılarının bal arısı tarafından toplandıktan sonra kendine özgü maddelerle birleştirerek değişikliğe uğrattığı, su içeriğini düşürdüğü ve petekte depolayarak olgunlaştırdığı doğal ürünü,

    g) Kaynağına göre;

    1) Çiçek balı: Bitki nektarından elde edilen balı,
    2) Salgı balı: Bitkilerin canlı kısımlarının salgılarından veya bitkilerin canlı kısımları üzerinde yaşayan bitki emici böceklerin -Hemiptera- salgılarından elde edilen balı,”
    İlgili Web adresleri: http://www.gkgm.gov.tr/mevzuat/kodeks/2012-58.pdf
    http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/07/20120727-12.htm

    Yüce Kur’an-ı Kerim Meal veya Tefsirlerinde, Nahl Suresi 69. Ayet’te geçen” … kullis semerâti … (…kulli es semerâti … ) kelimeleri “meyvelerin hepsinden” veya “meyvelerin, ürünlerin, çiçeklerin hepsinden”, veya “her çiçekten”, veya “her meyvadan”, veya “meyvelerin her türünden” vb şekillerinde meallendirilmektedir.

    Oysa, (… semerâti …) sözcüğü, salgı balını da kapsayacak şekilde, başka sözcüklerle (semere/ürün/ürünlerin tümünden vb.) çevrilebilir diye düşünüyorum. Doğrusunu elbette Yüce Allah bilir. Bir yanlışım var ise Rabbimin affına sığınarak, Sizlerin de anlayışınızı dileyerek, bilgilerinize saygılarım ile sunuyorum.

    Selamlarım ve Esenlikler dileklerimle,

    Tunay Durgun

    e-posta: durguntunay@yahoo.com

     
    • ekabirweb

      15 Kasım 2016 at 00:07

      Merhaba, Mustafa hoca ne der bilmiyorum ama yorumunuzda bir sakınca görmedim. Zaten bal dediğimiz ürün ne sadece çiçek ve meyveden ne de sadece arının salgılarından meydana gelmiştir. Dolayısıyla ..semerâti sözcüğü her ikisini de işaret eder. Tabii ki doğrusunu Allah bilir. Zahmetiniz için teşekkür ederim. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: