RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NAHL SURESİ (70-97)(87)

09 Mar

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Değerli Kur’an dostları geçen dersimizde Nahl suresinin 70. ayetine kadar işlemiştik. Bugün 70. ayetle devam ediyoruz. Ancak geçen ders işlediğimiz ayetleri şöyle kısaca bir hatırlayalım. O ayetlerde arıdan söz etmişti Kur’an. Ağaçlardan söz etmişti, hayvanlar dünyasından söz etmişti. Kendisinden zaruri ihtiyaçlarımızı, bir takım hacetlerimizi ve yine güzellik duygumuza hitap eden bir takım geçici ihtiyaçlarımızı karşıladığımız hem bitkiler hem hayvanlar dünyasından örnekler vermişti.

 Mesela arıyı örnek vermişti.Arıların ortalama ömrü 60 gün derler. Ortalama ömrü 60 gün olan arının tabiattan aldıklarını nasıl bal yaptığına değinmişti Kur’an. Bununla ne demek istemişti? Geçen ders tefsirini yaptığımız ayetlerde değindik. Her halde şunu demek istemişti. Ortalama ömrü 60 gün olan bir hayvan, küçük bir böcek, bir kanatlı; kendisine verilen, sunulan nimetleri en güzel şekilde değerlendirirken ey insan ya sen, Aklınla, iradenle bu muhteşem imkanlarınla Allah’ın sana sunduğu nimetleri nasıl değerlendiriyorsun. O nimetlere konan bir sinek misin, yoksa onlardan bal yapacak bir arı mısın.

 Belki de daha özelde şunu diyordu Kur’an; Onların bile bir gayesi varken, ortalama ömrü 60 gün olan bir kanatlı böceğin bile bir gayesi varken senin bir gayen, bir amacın, bir hedefin, bir yaratılış gayen olmasın mı ey insan bunu düşün dercesine bize tabiattan örnekler veriyordu ve var oluş amacımıza uygun davranıp davranmadığımızı böyle sorguluyordu ve sözü insana getiriyordu.

 İşte hemen o ayetin, arıdan söz eden ayetin ardından gelen ayet adeta bütün o misallerle asıl ele alınmak istenenin insan unsuru olduğunu, insan hayatı olduğunu, yani botanik ve zoolojinin konusu olan hayvanlar ve bitkilerin insanı ilgilendiren yanı ile ele alındığını, çünkü merkezde insanın olduğunu biz Kur’an ın tüm sözü döndürüp dolaştırdıktan sonra insana getirişinden anlıyoruz ve işte 70. ayet sözün geldiği nokta.

 

70-) VAllâhu halekaküm sümme yeteveffaküm ve minküm men yureddü ila erzelil umuri likey lâ ya’leme ba’de ılmin şey’a* innAllâhe Aliymun Kadiyr;

 Allâh sizi yarattı… Sonra sizi vefat ettirir (öldürür değil vefat ettirir)! Kiminiz de erzel-i ömür’e (ömrün düşkünlük çağına) bırakılır; bildiklerini artık düşünemeyecek devreye… Muhakkak ki Allâh Aliym’dir, Kaadir’dir. (A.Hulusi)

 070 – Hem Allah sizi hâlk etti, sonra sizi vefat ettiriyor, içinizden kimi de erzeli ömre reddolunuyor ki biraz ilimden sonra bir şey bilemez olsun, her halde Allah hem alîm hem kadîr. (Elmalı)


VAllâhu halekaküm sümme yeteveffaküm sizi de Allah yarattı. Sonra canınızı alacak. sümme yeteveffaküm ve minküm men yureddü ila erzelil umuri likey lâ ya’leme ba’de ılmin şey’a  içinizden kimileri ömrün en düşkün çağına kadar ulaştırılır. Artık iyice yaşlanır. Öyle ki bilirken hiçbir şey bilmez olur. Yani doğduğu çağa adeta geri döner. Her doğan gibi doğar, büyürü, olgunlaşır, yaşlanır ve ölür. Yani verilmek istenen şeyi sanırım anlıyoruz. Ey insanoğlu özüne bakarsan evreni paylaştığın diğer canlılardan yapısal olarak bir farkın yok. Sen de fanisin. Sen de diğer canlılar gibi doğuyor, büyüyor, yaşlanıyor ve ölüyorsun.

 Tabii burada çok daha önemli bir şey anlatılıyor, o da şu; Hayvanlar ve bitkiler gibi doğup öldüğü, fakat insanın onlardan ayrı bir boyutu olarak misyona sahip olduğu. Farklı bir misyona sahip olduğu dile getiriliyor. Yani öğrenme kabiliyetine dikkat çekiliyor. İnsan ile arı arasındaki fark böyle vurgulanıyor. O içgüdüsel olarak yapar. Hiçbir arı bal yapmayı sonradan öğrenmez.

 Tıpkı bir bebenin emmeyi sonradan öğrenmediği gibi. Daha anne karnında biliyordu o emmeyi. Ama bir bebenin emmesi ile bir inek yavrusunun emmesi arasında fark yok. O da içgüdüseldir. Fakat bilmek, öğrenmek, bilgiyi elde etmek, bilgiyi üretmek, bilgiyi kullanmak ve bilgiyi iletmek. İşte bu insan olmanın ayrıcalıklı vasfı. İşte bu irade ile, akılla ilgili bir hususiyet, özellik. Onun için sözü Kur’an bilgiye getirdi.

 İnsan doğar büyür ve yaşlanır. O kadar yaşlanır ki bazen, ve minküm men yureddü ila erzelil umuri likey lâ ya’leme ba’de ılmin şey’a hatta öyle ki diyor, bilirken hiç bir şey bilmez hale gelinceye kadar yaşlandırırız onu. Ömrünü uzatırız. Yani bunama dediğimiz, şizofreni dediğimiz hal görününceye kadar. Bilirken bilmez oluncaya, öğrendiklerini artık hatırlamaz oluncaya kadar yaşatırız.

 innAllâhe Aliymun Kadiyr ama unutmayın ki Allah her şeyi bilir, sınırsız güç ve kudret sahibidir. Yani insan bilir, Allah’ta bilir. İnsan bilgiyi elde eder, bilmek gibi bir niteliğe sahiptir. Allah da aliym dir, bilir. Fakat Allah’ın bilmesi ile insanın bilmesi arasında ki fark, Allah ile insan arasında ki fark kadardır. Allah bildiğini unutmaz. Ama insan öyle değil. İnsan sonradan elde eder. Allah sonradan elde etmez. Sonradan elde edilen şeyler bir gün kaybedilebilirler. Onun için insan bilgiyi kaybedebilir. Yani bu noktada; Ey insanoğlu sen bilgiyi kaybedebilirsin bir gün gelir. Ama Allah asla kaybetmez. Allah senin bilgini kaybedeceğin zamanı da bilir. Onun için kime kulluk edeceğini ve hayatının amacını iyi tespit et.


71-) VAllâhu faddale ba’daküm alâ ba’din fiyrrızk* femelleziyne fuddılu Bi raddiy rızkıhim alâ ma meleket eymanühüm fehüm fiyhi seva’* efe Bi nı’metillâhi yechadun;

Allâh, yaşam gıdanız konusunda kiminizi kiminizden üstün tuttu… Üstün tutulan kimseler yaşam gıdalarını, sorumlu olduklarıyla hakkıyla paylaşmıyor… (Oysa) onlar onda eşittirler… Allâh nimetini (yaşam gıdalarını, ben kazandım, benim; diyerek, hatta benliklerini de böylece Allâh’a eş koşarak) bilerek inkâr mı ediyorlar? (A.Hulusi)

071 – Allah bazınızı bazınıza rızkta tafdıl de etti, fazla verilenler rızklarını ellerinin altındakilere reddediyorlar da hepsi onda müsavi oluyorlar da değil, şimdi Allahın nimetini mi inkâr ediyorlar? Allah size kendilerinizden zevceler de verdi ve size zevcelerinizden oğullar ve torunlar verdi ve sizi hoş hoş nimetlerden merzuk buyurdu, şimdi bâtıla inanıyorlar da onlar. (Elmalı)


VAllâhu faddale ba’daküm alâ ba’din fiyrrızk Kur’an buradan sözü rızka getirdi ve dedi ki Allah rızkı kiminize diğerinizden daha fazla vermiştir. femelleziyne fuddılu Bi raddiy rızkıhim alâ ma meleket eymanühüm fehüm fiyhi seva’ peki kendisine fazla verilenler servetlerine sahip oldukları köleleri ortak etseler de onlar da bu konuda kendileri ile eşit hale gelse olmaz mı? Servetlerine kölelerini ortak etseler de onları da kendileri ile eşit hale getirseler ya. efe Bi nı’metillâhi yechadun.

Tabii o getirseler olmaz mı dan sonra bir tırnak içinde biz; fahval hitap’tan, söz gelişinden şunu anlıyoruz. Buna dahi razı olmazlar. Buna razı olmaları mümkün değil. O halde buna göre hala ortak koşmakla Allah’ın nimetlerini bile bile inkara yeltenmiş olmuyorlar mı.

 Evet, burada söylenmek istenen, özellikle vurgulanmak istenen şey, servetin paylaşımından daha çok, ki burada ahlaki bir bağlamda yer almıyor. Ekonomik bir bağlamda yer almıyor. Tevhidi bir anlamda yer alıyor ayet. Öncesi ve sonrası inkar ve iman, tevhit ve şirkle ilgili onun içinde öncelikli konusu bu ayetin sosyal paylaşım, ya da servet eşitliği değil.

 Nedir? Müşriklerin iç tutarsızlığı, akidede ki. Şirk koşuyorsunuz Allah’a. Siz dahi kendinizle eşit insanlar olan kölelerle servetinizi paylaşmaya yanaşmıyorsunuz. Onlarla eşit olmaya yanaşmıyorsunuz da, Allah ile denk ve eş olmayan, hiçbir zaman Allah’a denk olmayacak olan bir takım varlıkları nasıl Allah’a ortak ediyorsunuz. Nasıl şirk koşuyorsunuz. Allah’a ait birtakım sıfatları onlara nasıl yakıştırıyorsunuz. Sırf Allah için düşünülecek bir tasavvuru Allah dışında ki bir takım varlıklara; İnsan olsun, melek olsun, peygamber olsun, şeytan olsun, put olsun, ideoloji olsun, herhangi bir fikir olsun fark etmez, Allah dışındaki herhangi bir şeye nasıl yakıştırıyorsunuz.

 Mükemmellikleri her türü Allah’a yakışır. Allah dışında ki bir varlığa mükemmellik yakıştırdığınızda, o konu da onu Allah’a ortak koşmuş oluyorsunuz ve bunu nasıl yapıyorsunuz. Siz, eğer size servetinizi kölelerinizle paylaşmanız istense buna yanaşmayacaksınız. Oysa ki siz kölelerinizle aynı çamurdansınız, aynı hamurdansınız, aynı köktensiniz, kökendensiniz. Bir babanın, bir ananın oğlusunuz, kızısınız. Yani onlarla ontolojik bakımdan eşitsiniz. Yaratılışınız aynı.

 Fakat buna rağmen siz onlarla eşit hale gelmeyi istemezken var oluşları farklı, mahiyetleri farklı. Biri Halîk, biri mahluk. Biri yaratan, biri yaratılan. Biri ihtiyaç gideren, diğeri muhtaç olan. Biri mutlak, diğeri mukayyet. Biri sonsuz ve önsüz, diğeri sonlu ve önlü olan varlıkları nasıl birbirine ortak kılarsınız. Nasıl tutar da onları Allah’a şirk koşarsınız. İşte ayette dile getirilen şey bu. Ki, bu bizim dile getirdiğimiz ayetin tevhitle, şirkle ilgili olduğu tezi Rum/28. ayette de aynı argüman kullanılarak, aynı mantıkla aynı sonuca varılıyor. Ki en büyük şahidi de bu olsa gerektir.


72-) VAllâhu ce’ale leküm min enfüsiküm ezvacen ve ce’ale leküm min ezvaciküm beniyne ve hafedeten ve razekaküm minettayyibat* efe Bil bâtıli yu’minune ve Bi nı’metillâhi hüm yekfurun;

 Allâh sizin için kendi nefslerinizden eşler oluşturdu… Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar meydana getirdi… Sizi temiz gıdalarla besledi… (Durum bu iken kalkıp) aslı olmayana mı iman ediyorlar? Onlar Allâh nimetine küfür mü ediyorlar? (A.Hulusi)

 072 – Allah size kendilerinizden zevceler de verdi ve size zevcelerinizden oğullar ve torunlar verdi ve sizi hoş hoş nimetlerden merzuk buyurdu, şimdi bâtıla inanıyorlar da onlar, Allahın nimetine küfür mü ediyorlar? (Elmalı)


VAllâhu ce’ale leküm min enfüsiküm ezvace Yine Allah size, sizin cinsinizden eşler var etti. O’nun nimetleri sayılmaya çalışılıyor, sayılıyor daha doğrusu ve bu nimetlerden bir tanesi de insanın yalnız kalmayıp ona bir eş takdir edilmesi. Zaten tüm varlık eşli yaratılmıştır.

 Eş; zevc kelimesi ile ifade ediliyor. Ezvaç, çoğulu. Eşler demek. Zevç kelimesi hem erkek için, hem dişi için kullanılır Arap dilinde. Öyle seçilmiştir ki, öyle muhteşem bir etimolojisi vardır ki, adeta bu kelimenin dilsel kökeni Kur’an ın kadın ve erkeğe bakışını simgeler. Zevc, eş. Kadın ya da erkek, bir çift demek. Hatta bir lügatı açıp baktığınızda bu kelimenin karşılığında Arap dilinden hangi cümleyi kullanıyor diye şu cümle ile örnek verdiğini görürsünüz. Zevcâ nalim. Ayakkabının eşi, bir çift ayakkabının eşi. Yani karı koca için Kur’an ın kullandı kelime bu. Bir çift ayakkabının eşi.

 Şimdi kadın mı üstün erkek mi sorusunu8n ne kadar boşta kaldığı anlaşılmıyor mu. Bir çift ayakkabıdan söz ediliyor, eş; sağ ayakkabı mı, sol ayakkabı mı. Bakınız çok önemli. Peki bunların ikisi de özdeş mi? Eş, bu tamam, ama özdeş mi? Değil. Eş ama özdeş değil. Sağ ayağı sol ayakkabıya, sol ayağı sağ ayakkabıya giyin bakalım özdeş mi? Değişemezsiniz. Fakat eş, eşit. Ama nasıl eşit? Birbirinin yerini tutmayan eşler. Birini diğerinin yerine geçiremeyeceğiniz eşler. Yani ikisi de bir bütünü tamamlayan iki yarımdırlar aslında. O halde ondan öte bir soru gerçekten anlamsız kaçacaktır.

 Hangisi üstün? İkisi de birbirini tamamlatan eştir. Ve ikisi de bir birinin yerini tutmazlar. Kur’an ın eşler için, karı koca için kullandığı bu muhteşem ifade, aynı zamanda bize bir felsefeyi de, bize bir düşünme tarzını, bize bir tasavvuru da veriyor.

 ve ce’ale leküm min ezvaciküm beniyne ve hafedeten ve eşlerinizden sizin için çocuklar ve torunlar takdir etti. ve razekaküm minettayyibat ve sizi temiz ve güzel şeylerle rızıklandırdı efe Bil bâtıli yu’minune ve Bi nı’metillâhi hüm yekfurun Bütün bunlara rağmen bir yandan asılsız şeylere, yani batıla inanacaklar, öte yandan da Allah’ın nimetlerini inkar edecekler öyle mi?

 Bi nı’metillâh Allah’ın nimeti, ama nimetleri diye çevirmekte de bir sakınca yok. Çünkü mastar eğer muzaf olursa, tekili çoğul anlaşılır Arap dilinde. Bu bir dil kuralıdır.

 Evet sevgili dostlar burada onu diyor. Kendisine çocuğu falancanın, rızkı talihin, eşi şansın, veya burcunun verdiğini düşünen bir adam, bir insan. İşte onlara bir dikkat. Çocuğu başkasından istemiş, çocuk sahibi olunca da onun verdiğini, onun vesilesi ile aldığını düşünüyor.

 İsterseniz bu ibareyi bir daha okuyayım, 72. ayetin son cümlesini: efe Bil bâtıli yu’minune ve Bi nı’metillâhi hüm yekfurun bütün bunlara rağmen bir yandan asılsız şeylere inanacaklar, öte yandan Allah’ın nimetlerini inkar edecekler öyle mi?

 Evet, asılsız şeylere inanmak, Allah’ın nimetlerini inkar etmek anlamına geliyor. Çünkü Allah’ın verdiği şeyleri bir başkasına atfetmek. Onun için buna dikkat etmek lazım. Sadece Allah’tan istemek, aslında verilenleri de Allah’ın verdiğine inanmayı gerektirir.


73-) Ve ya’budune min dûnillâhi ma lâ yemlikü lehüm rizkan mines Semavati vel Ardı şey’en ve lâ yestetıy’un;

 Semâlardan ve arzdan Allâh dûnundaki, kendileri için bir şeye mâlik olmayan ve kudreti olmayan şeylere tapınıyorlar! (A.Hulusi)

 073 – Allah’ı bırakıp da kendilerine Göklerden ve Yerden zerrece bir rızka malik olmayan ve olmak ihtimali bulunmayan şeylere tapıyorlar. (Elmalı)


Ve ya’budune min dûnillâhi ma lâ yemlikü lehüm rizkan mines Semavati vel Ardı şey’en ve lâ yestetıy’un Üstelik Allah’ı bırakıp kendileri için göklerden ve yerden rızkın hiçbir türünü sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapacaklar.

 Buradaki rızk, tabii ayetin ifade ettiği hakikat açık. Allah’ı bırakıp göklerden ve yerden rızkın hiçbir türünü sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapacaklar diyor, ibadet ve kulluk edecekler. Aslında kulluk etmek; sadece önünde yere kapanmak değil. Kulluk etmek, O’ndan bilmektir. Allah’tan geleni O’ndan bilmektir. Kulluk etmek aslında adres tespit etmektir. Adresi şaşıranlar Allah’ın yerine şaşırdıkları adresin sahibini geçirirler.

 Onun için burada ifade buyrulan hakikat bir önceki ayette açıkladığım, işte Allah’ın insana verdiği çocuk nimeti, torun nimeti, eş nimeti ve buna benzer birçok nimetleri bir başka şeyin vesilesine atfetmek.

 Burada ki rızk; sadece maddi değil, insanın değer verdiği her şeydir. Onun için Kur’an da rızk sadece madde anlamına gelmez. Rezzak ismi şerifi de madde ve mana, insanın değer verdiği her bir şeyi kapsar. Dolayısıyla Kur’an rızk deyince boğazımızdan geçen şeyler aklımıza gelmemeli. İlim bir rızktır, sevgi bir rızktır, iman bir rızktır, hidayet bir rızktır, muhabbet bir rızktır, cesaret bir rızktır, hilkat bir rızktır, kabiliyet bir rızktır, yetenek bir rızktır, akıl bir rızktır. Değeri olan her şey bir rızktır ve Allah bu manada insana rızkların tamamını veren Rezzaktır.


74-) Fela tadribu Lillâhil emsâl* innAllâhe ya’lemu ve entüm lâ ta’lemun;

 Allâh için emsal düşünmeyin! (Allâh, “HÛ”dur!)… Allâh bilir ve siz bilmezsiniz. (A.Hulusi)

 074 – Artık Allaha temsiller yapmağa kalkmayın, çünkü Allah bilir siz bilmezsiniz. (Elmalı)


Fela tadribu Lillâhil emsâl O halde, evet, artık Allah ile başka şeyler arasında benzetme yolu ile misal vermeye kalkmayın. innAllâhe ya’lemu ve entüm lâ ta’lemun  adeta burada “Allah misaller veriyor, ama siz Allah hakkında ona layık olmayan ve yakışmayan başka şeylerle Allah arasında kıyaslama yapmayın, misal vermeyin.” Fakat Allah misaller veriyor, çünkü Allah her şeyi biliyor fakat siz bilmiyorsunuz. Yani Allah neden misaller veriyor diyorsanız kendisi ile, zatıyla ilgili, Allah biliyor fakat siz bilmiyorsunuz.

 Burada din dilinin nasıl olması gerektiği dile getiriliyor. Yepyeni bir din dili tavsiye ediliyor. Allah’ın insan tasavvurunu aşan zatının, insan tarafından kavranamayacağı dile getiriliyor. Yanlış benzetme ve kıyaslar yasaklanıyor. Mesela peygamberimizin Bu konuda bir uyarısını hatırlıyoruz;

 Kendisini ve Allah’ı bir tek zamiri içinde Huma zamiri içinde kullanan –ikili zamirdir bu- Allah ve resulü diyecek yerine “o ikisi” şeklinde kullanan bir sahabeyi duyunca efendimiz;

– Sen ne kötü bir hatipsin! diye azarlıyor onu. Sen ne kötü bir hatipsin, bir zamirde benimle Allah’ı eşit gibi kullanamazsın. Bari Allah ve O’nun resulü deseydin. Yani açıkça söyleseydin.

Bakın bu kadar hassas. Efendimiz, Allah’a gönderme yapılan zamirle kendisinin aynı zamir içinde kullanılmasına bile karşı. Bakınız bu çok önemli. Onun için değerli dostlar neden önemli? Çünkü insan tasavvuru Allah hakkında O’na layık olmayan, yani Allah’ın aşkın vasfı, aşkın zatını içkin hale getiren. İnsan tasavvuru buna ulaşamaz. Allah’ın yarattığı bir şey, Allah’ı kapsayamaz. İnsan tasavvuru yaratılmıştır. Dolayısıyla aşkın olanı tam anlamıyla kavrayamaz. İnsan bilinci sonsuzu kavramaktan acizdir, çünkü sonludur. Sonlu olan sonsuzu kapsayamaz ve kavrayamaz. Bunun bilincinde olmalı. Dolayısıyla herhangi bir şeye benzemediğini bilmeli.

Leyse kemisliHİ şey’ (Şûrâ/11) Hiçbir şey O’nun misli, benzeri değildir. O’nun gibi değildir. O’na benzemez. Onun için tevhidi tarif edenler; “Her ne ki aklına geliyor, o Allah değildir.” Demişlerdir. Yani şudur diye tarif etmek yerine, değilleme yöntemiyle tarif etmişlerdir. Çünkü insan havsalası, insan bilinci kavramaktan acizdir.

 Bu manada Allah ile yapılacak bir kıyaslama, mesela insan ile Allah yapılacak bir kıyaslama iki farklı şey arasında yapılan kıyaslamadır ve bu kıyas batıldır. Çünkü mahiyeti farklıdır, biri yaratan, diğeri yaratılandır. Biri gayb, diğeri müşahededir. Biri mutlak ve sonsuz, diğeri mukayyet ve sonludur. Onun için eğer bir analoji, bir kıyas yapılacaksa illet birliği olmalı. Mesela ikisi de yaratık olmalı, mahiyet benzerliği olmalı. Allah ile insan arasında mahiyet benzerliği yoktur.

 

75-) DarebAllâhu meselen abden memluken lâ yakdiru alâ şey’in ve men razaknahu minna rizkan hasenen fehuve yünfiku minhu sirran ve cehra* hel yestevun* elHamdu Lillâh* bel ekseruhüm lâ ya’lemun;

 Allâh (şöyle) bir misal veriyor: Bir şeye gücü yetmeyen köle ile kendisini bizden güzel bir yaşam gıdası ile beslediğimiz ve ondan gizli ve açık başkalarına bağışta bulunan kişi… Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd, Allâh’a aittir! Hayır, onların çoğunluğu bilmezler. (A.Hulusi)

 075 – Allah şunu temsil getirdi: bir abdi memlûk, hiç bir şey’e kudreti yok, bir de o zat ki kendisine tarafımızdan güzel bir rızk nasip etmişiz de o ondan gizli, açık infak edip duruyor, hiç bunlar müsavi olurlar mı? Bütün hamd Allah’ındır amma çokları bilmezler. (Elmalı)


DarebAllâhu meselen Bakınız ne güzel geldi, Allah örnekler verir, misaller verir, çünkü biliyor. Siz bilmiyorsunuz demişti ya, işte bir misal dercesine, işte bir örnek dercesine; Allah size şu misali verir. abden memluken lâ yakdiru alâ şey’in başkalarının boyunduruğu altında bir köle düşünün. Özgürlüğü yok, hürriyetten mahrum, iradesi kendisine ait değil, kendisi kendisine ait değil. Böyle bir köle düşünün.

 ve men razaknahu minna rizkan hasenen fehuve yünfiku minhu sirran ve cehra bir de kendisine tarafımızdan güzel bir rızk verdiğimiz ve ondan açık ve gizli hayırda bulunan bir diğerini düşünün. Yani iki adam misali veriyor ya. Bir köle, iradesine sahip olmayan, kendisine bir başkası sahip. Ama bir de kendisine rızk verdiğimiz, tabii burada hür birini, malının sahibi olan birini. Sahibi olan malını verir değil mi. Çünkü veremeyen sahip olamaz. Sahip olduğunu verebilir. Köle efendisini verir mi, efendi kölesini verir. Onun için orada hemen ne geliyor bakınız; fehuve yünfiku minhu sirran ve cehran gizli ve açık. Her zaman ondan infak eden. Hayra harcayan. Bu işte malına sahip olan, malın kendisine sahip olduğu değil. Malın efendisi olduğu değil. Kendisi malının efendisi olan. Onun için veren, verebilen. Malına sahipse verir. Mal onun sahibi ise, sahibini veremez.

 Düşünün diyor böyle iki kimse düşünün.  hel yestevun şimdi bunların ikisi de bir olur mu? Cevabı açık, hayır bir olmaz. Aynı cinse ait olduğu halde bu ikisi bir olmazsa. Ders bu. Aynı cinse ait olduğu halde, ikisi de insan olduğu halde, mahiyet birliği olduğu halde: bu ikisi bir olmazsa. Biri köle diğeri özgür biri olduğu için. Allah ile yaratıklar arasından nasıl kıyas yapılabilir. Alacağımız ders bu. Aynı cinse ait olan iki insan bile, biri hür biri değil, biri malın sahibi, diğeri sahibinin malı. Yani daha doğrusu onun sahibi, malı. Malının efendisi, malının kölesi. Birinin özgürlüğü var diğerinin yok. Bu ikisi dahi bir olamazsa, Nasıl Allah ile Allah dışındaki şeyler bir olur. Bağımlı bağımsız, iradeli iradesiz karşılaştırması yapılıyor.

 elHamdu Lillâh elHamdu Lillâh bildiniz der gibi. Belki bir nükte olarak ama hamdlerin tamamı yalnız ve yalnız övgülerin tamamı, sadece ve sadece Allah içindir. bel ekseruhüm lâ ya’lemun fakat onların çoğu bunu dahi bilmiyorlar.

 Burada neden Hamd geldi? Elbette özgürlüğe hamd, hürriyete hamd. Hamdolsun bize hürriyeti veren Allah’a demektir. Yani insana özgürlüğü lutfeden Allah, bunu ima etse gerektir bu ayet ve özgürlüğün en büyük lütuf olduğunu ima etse gerektir.

 

76-) Ve darebAllâhu meselen racüleyni ehadühüma ebkemü lâ yakdiru alâ şey’in ve huve kellün alâ mevlahu, eynema yüveccihhu lâ ye’ti Bi hayr* hel yesteviy huve ve men ye’muru Bil adli, ve huve alâ sıratın müstekıym;

 Allâh şu iki kişiyi de misal verdi: Bunlardan biri konuşmasını bilmez, bir şeye kudreti yoktur; efendisi yanında yüktür… Onu hangi işe yönlendirse bir hayırla gelmez… Hiç bu, elindekinin hakkını veren ve kendisi doğru yolda yürüyen kişi ile eşit olur mu? (A.Hulusi)

 076 – Allah şunu da bir temsil getirdi: iki kişi birisi dilsiz, hiç bir şeye kudreti yok, efendisine sade bir ağırlık, ne tarafa gönderilse hiç bir hayra yaramaz, hiç bu, adâletle âmir olan ve doğru bir yolda giden kimseye müsavi olabilir mi? (Elmalı)

 

Ve darebAllâhu meselen racüleyn yine Allah şu iki adamı da misal verir. Aslında yukarıda iki insan misal verildi. İkisi arasındaki fark biri iradeli, diğeri iradesiz. Burada ise iki adam daha misal veriliyor bakınız.

 ehadühüma ebkemü lâ yakdiru alâ şey’in ve huve kellün alâ Mevla onlardan biri, elinden hiçbir iş gelmeyen, iki lafı bir araya getiremeyen bir ahmak. Üstüne üstlük bir de efendisinin sırtında yük, kambur. eynema yüveccihhu lâ ye’ti Bi hayr onu nereye gönderse efendisi, başarılı bir biçimde dönemez. Ne iş verse sakardır eline yüzüne bulaştırır. Hiçbir şeyi başaramaz.

 hel yesteviy huve ve men ye’muru Bil adli, ve huve alâ sıratın müstekıym şimdi böyle biri, yukarıdaki gibi biri adaleti emreden, kendisi de dosdoğru yolda olan kimseyle eş, denk, aynı, bir tutulabilir mi? Açık tabii ki. Bu ikinci misal yukarıdakinden farklı olarak yeterli olanla yetersiz olanı kıyaslıyor. Yukarıdaki iradeli olanla iradesiz olanı. Burada ise yeterli olanla yetersiz olanı, yetenekli olanla yeteneksiz olanı arasındaki farkı ele alıyor.

 Yukarıdakinde Allah’tan hem dış etkiler nefy ediliyor, aşağındakinde ise zati noksanlar nefy ediliyor. Yani Allah hakkında bir misal olarak düşünürsek bunu, ne dışarıdan etkilenir Allah, ne de özünde herhangi bir noksan taşır. Özünde kemal sıfatlarıyla muttasıf, mükemmel, işinde ise daima mükemmel yapan, özgür yani hem iradeyi veren, hem de verdiği iradeyi kullanan, mutlak biçimde murad eden, fakat belki altında yatan nükte olarak ta verdiği iradeyi kullanmanızı isteyen, kullanmanızdan sevinç duyan, memnun olan. Verdiği yeteneği kullanmanızı isteyen ve bunun bir şükür olduğunu bilmeniz gereken Rab O. Onun için bu kıyaslar iki farklı durumu beyan ederek Allah ile insan arasındaki o büyük farkı, o kapanmaz farkı; İnsan ile insan arasında ki misalden yola çıkarak ifade ediyor.


77-) Ve Lillâhi ğaybüs Semavati vel Ard* ve ma emrussaati illâ kelemhıl basari ev huve akreb* innAllâhe alâ külli şey’in Kadiyr;

 Semâların ve arzın algılanamayanları Allâh içindir… O Saat’in (kıyametin) oluşması hükmü (Allâh’a göre) bir göz kırpması gibi yahut daha da yakındır! Muhakkak ki Allâh her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

 077 – Bütün Semavât-ü Arzın gaybını bilmek de Allaha mahsus, saat emri ise sâde lemhi basar gibi yahut daha yakındır, şüphe yok ki Allah her şey’e kadir. (Elmalı)

 

Ve Lillâhi ğaybüs Semavati vel Ard imdi göklerin ve yerin gaybını bilmek yalnızca Allah’a mahsustur. ve ma emrussaati illâ kelemhıl basari ev huve akreb nitekim son saatin gelip çatması sadece bir göz açıp kapamak gibi veya daha da kısa bir zamanda vuku bulacaktır. innAllâhe alâ külli şey’in Kadiyr unutmayın ki her şeyi yapmaya muktedir olan sadece Allah’tır. Yani bir hesap günü gelecek, bir son saat gelecek.

 Hani dersimizin başlangıcında ki ayette insanı yaratan ve ölümü de takdir eden olarak takdim edilmişti ya Allah, İşte buna bir gönderme. Bir son saat gelecek. Doğan ölür ve insan yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmelidir. Çünkü hesabını verecek. Onun için insanın amaçsız olmadığını, ortalama ömrü 60 günlük bir arının bile bir amacı varsa, insanın daha büyük bir amacının olması gerektiğini. Arının amacının insana hizmet, insanın amacının ise Allah’a kulluk olduğunu ve dolayısıyla Yeryüzünde ki gayesinin yaratılış amacına uygun bir amacı inşa etmek olduğunu işte burada görüyoruz.


78-) VAllâhu ahreceküm min butuni ümmehatiküm lâ ta’lemune şey’en ve ce’ale lekümüs sem’a vel’ ebsara vel’ ef’idete lealleküm teşkürun;

 Allâh sizi analarınızın karınlarından bir şey bilmez bir hâlde çıkardı… Değerlendirerek şükredenlerden olasınız diye, size sem’ (algılama), basarlar (görüp değerlendirme) ve fuadlar (Esmâ mânâ özelliklerinin beyne yansıtıcıları – kalp nöronları) verdi. (A.Hulusi)

 078 – Ve Allah sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiç bir şey bilmiyordunuz, öyle iken size, işitme, gözler, gönüller verdi ki şükredesiniz. (Elmalı)


VAllâhu ahreceküm min butuni ümmehatiküm lâ ta’lemune şey’e sizi analarınızın karınlarından hiçbir şey bilmez bir halde çıkardı. ve ce’ale lekümüs sem’a vel’ ebsara vel’ ef’idete lealleküm teşkürun ve belki şükredersiniz diye, ya da şükrederler diye daha doğrusu sizin için işitme, görme ve duyup düşünme kabiliyeti takdir eden de yine Allah’tır.

Canlı olarak doğmak fakat teennüs kesp etmek. Nedir bu? İnsan canlı olarak doğar, insan olarak değil. İnsanlığı sonradan kazanır. Hani deliliğin büyük filozofu Erasmus öyle diyordu ya insan doğulmaz, insan olunur. Buna büyük şahsiyet filozofu Muhammed Abdulaziz el Habab’i, teennüs diyor. Yani insanlaşma. Onun için insan bir canlı olarak doğar fakat Allah’ın kendisine verdiği potansiyeli kullandığı oranda insanlaşır. Kullanmadığı oranda canlı olarak kalır, hatta Kur’an ın ifadesine göre canlılardan, hayvanlardan daha aşağı düşer.

…kel en’ami belhüm edall (A’raf/179) Hayvanlar gibi hatta daha da aşağı diyordu ya Kur’an. Onun için insan ya canlı olarak doğduğu gibi veya daha aşağı derecede olmayı seçecek, ya da insanlaşacak. Teennüs kesp edecek, ünsiyete kavuşacak. Muhabbetle, meveddetle, ülfetle, sevgiyle insanlaşacak. Ya da nisyana mahkum olacak, unutulup hayvanlaşacak veya daha aşağı derekeye inecek.

 Burada görme, işitme ve inanma yeteneği sayesinde insan olduğunu öğreniyoruz ayetten. Bakınız açıkça söylüyor zaten. Annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkaran ve şükrederler diye işitme, görme ve inanma. Aslında oradaki ef’ide , fuad. Yanan kalbe fuad derler Arap dilinde. Evet, kalbin bir durumudur. Tabii ki akıl için düşünürsek, kalbin bir hassasıdır akıl biliyorsunuz, akleden kalp diye geçer Kur’an da. Istırap çeken akla, yani bir şeyi öğrenmek için, bir hakikatin peşine düşer ve o hakikati elde etmek için sancı çeker, acı çeker, bedel öder, işte buna diyor Kur’an. Onun için ben inanmak ve öğrenmek sancısı diye tercüme edebilirim. İnsanı insan edenin bunlar olduğunu söylüyor adeta bu ayet. Yoksa anasından doğduğu gibi kalırsa insanlaşmayacağını ima ediyor.

 

79-) Elem yerav ilettayri musahharatin fiy cevvisSema’* ma yümsikühünne illAllâh* inne fiy zâlike leâyâtin li kavmin yu’minun;

 Havada Allâh hükmüne uymakta olan kuşları görmüyorlar mı? Onları Allâh’tan (Esmâ’sının kuvvelerinden) başkası tutmuyor… Bu işaretlerde de aklını kullananlar için bir ibret vardır! (A.Hulusi)

 079 –  Görmediler mi baksalar a kuşlara cevvi Semâda müsahharlar iken onları Allah dan başka tutan nedir? Elbette bunda iman edecek bir kavim için çok âyetler var. (Elmalı)


Elem yerav ilettayri musahharatin fiy cevvisSema’ Ne güzel değil mi dostlar. Bakınız, 78. ayet, hemen bir önceki ayet insanın görme yeteneğinden söz etmişti değil mi, gözlem yeteneğinden. Bakın şimdi o yeteneği çalıştırıp çalıştırmadığını sorguluyor ve diyor ki; peki kuşlar üzerinde hiç mi gözlem yapmazlar. Onlar göğün boşluğunda uçarken ilahi yasalara boyun eğmişlerdir.

 Evet, yerav, erav fiili sadece sıradan bir görmeyi değil, derinliğine gözlem yapmayı ifade eder. Onun için; rü’yet, görüş. Düşünceye bile bu isim verilebilir, insanın görüşü: Onun için Re’y, bir insanın düşünce biçimi, hatta düşünce sistemi anlamına gelir aynı köktendir. Dolayısıyla diyor; hiç mi uçan kuşa bakmazlar hava boşluğunda. Tabii bakınca eğer görmek için bakarsa -tabii her bakan göremez, o da ayrı bir problem-  Bazıları bakar, bazıları görür. Onun için gören bir bakışla görmeyen bir bakış arasındaki fark işte trene bakanla onu gören arasındaki farktır. İsmini vermeyeyim.

 Onun için burada eğer gören bir bakışa sahiplerse şunu görürler demeye getiriyor. O uçan kuş hava boşluğunda ilahi yasalara uygun olarak uçuyor. O yasayı yaratanın Allah olduğuna bir ima. Yani kuş parmaktır. Parmağa bakarlar, parmağın işaret ettiği yeri görürler oraya bakarlar bitti. Artık parmağa bakmazlar. Parmak ayı gösterirken aya bakılır, parmağa değil. Cama bakmazlar, camdan bakarlar. Kuş, camdır, kuş sanattır. Sanata bakarlarsa sanatkarı görürler. Kuş eserdir. Esere bakarlar müessiri görürler. Kuş fiildir, fiile bakarlar faili görürler.

Onun için yani o bir işaret taşıdır. İşaret taşı nereyi gösteriyorsa oraya bakarlar. Zaten İlm de budur. Makayyıs sahibi ilmi şöyle tarif eder. El ilm yedullü ala eserin bisşey’i yetemeyyezü bihi an gayrihi ilim bir şeyi diğerinden yani bir başka şeyden ayırmamıza yarayan bir iz, bir belge, bir eser, bir işarettirler. Evet ilim bir esermiş,. Yani hakikatin kendisi değil, hakikate götüren şey. Onun için ilim bir ayettir. Her ayetse bir izdir. O izi izleriz ve hakikate ulaşırız.

 Elem yerav ilettayri musahharatin fiy cevvisSema’* ma yümsikühünne illAllâh onları orada tutan yasayı Allah’tan başka kimse koyamaz diyor son cümle. Allah’tan başka kimse koyamaz. inne fiy zâlike leâyâtin li kavmin yu’minun hiç şüphesiz inanıp güvenen bir toplum için bunda da mutlaka alınacak bir ders vardır. Yani biraz önce de dediğim gibi sanat, sanatkarı gösterir. Siz bir sanat eseri görmüşseniz sanat eserine değil, asıl hayranlığınızı sanatkara gösteriniz. Ona hayran olunuz. O kendi kendine yapılmadı, onu yapan hayranlığı hak eder.


80-) VAllâhu ce’ale leküm min buyutiküm sekenen ve ce’ale leküm min culudil en’ami buyuten testehıffuneha yevme za’niküm ve yevme ikametiküm, ve min asvafiha ve evbariha ve eş’ariha esâsen ve meta’an ila hıyn;

Allâh evlerinizi sizin için huzur ve güvenle yaşam ortamı kıldı… Sizin için hayvanların derilerinden, yolculukta veya oturmak için kolayca taşıyıp kullanacağınız çadırlar; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından ev-giyim eşyası ve muayyen bir süreye kadar faydalanma nasip etti. (A.Hulusi)

 080 – Allah size evlerinizden bir mesken yaptı ve en’am derilerinden size gerek göç günümüzde ve gerek ikametiniz gününde hafif hafif taşıyacağınız evler ve yünlerinden yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar (giyinecek, kuşanacak, serilecek, döşenecek) bir esas ve (ticaret edilecek) bir meta’ yaptı. (Elmalı)

 

VAllâhu ce’ale leküm min buyutiküm sekenen size, içinde sükûn ve huzur duyacağınız sabit meskenler inşa etme yeteneğini veren, ve ce’ale leküm min culudil en’ami buyuten testehıffuneha yevme za’niküm ve yevme ikametiküm yine size hayvanların derilerinden konup göçerken kolayca taşıyacağınız seyyar mekanlar yapma yeteneğini kazandıran. Ki bu ayette ki ve müteakip ayette ki Allah’ın verdiği bu nimetler, aslında birer yetenek olarak ima ediliyor.

 Ayette ki sekenen ve buyuten karşıt çiftler. Olarak kullanılmış. Sekenen, sabit konut manasına buyuten ise seyyar barınak manasına. Beyt; ev karşılığı kullanılsa da aslında bâte kökünden gelir, bu kök; geceledi manasına gelir. Yani içinde gecelenen mekana ev denir. Onun için beyt içinde gecelenen barınaktır.

 ve min asvafiha ve evbariha ve eş’ariha esâsen ve meta’an ila hıyn onların yünlerinden, kürklerinden, kıllarından hem dayanıklı temel eşyalar, hem de sınırlı süre kullanılan dayanıksız tali eşyalar üretme yeteneğini veren Allah’tır.

 Tabii burada ki esâsen ve meta’an karşıt çiftlerdir yine yukarıdaki gibi. Dayanıklı tüketim malları esâsen diye geçmiş, esas, temel ve dayanıksız tüketim malları ise meta’an, geçici kullanım ile kullanılan şeyler diye geçmiş.


81-) VAllâhu ce’ale leküm mimma haleka zılalen ve ce’ale leküm minelcibali eknanen ve ce’ale leküm serabiyle tekıykümül harre ve serabiyle tekıyküm be’seküm* kezâlike yütimmu nı’metehu aleyküm lealleküm tüslimun;

 Allâh, yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan sığınıp barınılacak yerler oluşturdu; sizin için, sizi sıcaktan koruyan elbiseler ve savaşta koruyan zırhlar yarattı… İşte böylece üzerinize nimetini tamamlıyor ki müslimler olasınız! (A.Hulusi)

 081 – Allah halk ettiği şeylerden sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan siperler yaptı, hem sizi sıcaktan vikaye edecek esvaplar hem de harpte vikaye edecek esvaplar yaptı, bu suretle üzerinizde olan nimetini tamamlayacak ki siz halis Müslüman olup selâmet neşredesiniz. (Elmalı)


VAllâhu ce’ale leküm mimma haleka zılalen yarattığı şeylerden kimilerine size gölgelik kılan, mesela ağaç gibi. ve ce’ale leküm minelcibali eknanen ve dağlardan size korunaklar, sığınaklar temin eden  ve ce’ale leküm serabiyle tekıykümül harre ve serabiyle tekıyküm be’seküm size hem sıcağa karşı korunacak giysiler, ki soğuğa karşı zaten giyilir. Onun için zikredilmemiştir. Hem de savaşlarınızın darbelerinden korunacak elbiseler imal etme yeteneğini veren de yine aynı Allah’tır.

 Tabii burada aynı zamanda darbelere karşı korunacak elbiselerden kasıt zırh olsa gerektir. kezâlike yütimmu nı’metehu aleyküm lealleküm tüslimun size olan nimetlerini işte böyle tamamladı. Belki O’na teslimiyetiniz de “Tam” olur. Yani Allah hem insanın zorunlu ihtiyaçlarını, hem gerekli ihtiyaçlarını zaruriyet, haciyyat,; hem de estetik ihtiyaçlarını tahsiniyyat. Şatıbi’nin 3 lü tasnifi ile söz edecek olursak; verdi, tamamladı. Yani hayvanlar dünyasına bakınız, proteinlerinizi ondan elde edersiniz.

 Bu zaruridir. Mecbursunuz buna. Ama ihtiyaçlarınızı da onlardan karşılarsınız. Giysiler elde edersiniz derilerinden. Tüylerinden iplik örersiniz. Yünlerinden, kıllarından bir takım şeyler elde edersiniz ve daha başka şeylerinden hatta atıklarından dahi yakacak elde edersiniz. Ama sadece bu kadar değil, sadece zaruri ve hâci gereksinimlerinizi karşılamaz, bir de estetik değerlerinizi karşılar. Ne yapar? Akvaryuma girer balık olur, Kafese girer süslü kuş olur, muhabbet kuşu olur. Canınız olur böyle, güzellik ihtiyacınızı karşılarlar. Yani ben şunu karşıladım bu yeter demezler. Allah böyle mükemmel yaratmış.

 Yine bakınız bitkiler dünyasına, bitkiler dünyası sizin çok temel, zaruri, olmazsa olmaz gıdalarınızı karşılar. Ekmek yaparsınız, sofranızın baş konuğu olu. Ama ondan ayrı olarak bitkiler dünyası sizin mobilya ihtiyacınızı karşılar. Kereste ihtiyacınızı karşılar, odun ihtiyacınızı karşılar, kağıt ihtiyacınızı karşılar. Yani alternatifi olsa da bu malzemelerin yine de ihtiyacınızı karşılar. Ama bir de estetik ihtiyacınızı karşılar. Çiçek olur, gül olur, sümbül olur, lale olur, nergis olur saksınıza girer, pencerenizin önüne gelir ve sizin güzellik ihtiyacınızı, estetik değer ihtiyacınızı karşılar.

 İşte böylesine Allah size nimetini tam yaptı. Neden nimeti tam yaptı? Siz de O’na tam teslim olun. Yani sizden başka bir şey istemiyor. Tam telsim olun, yarım teslim olmayın. Madem O Allahlığını size tam gösterdi, sizde kulluğunuzu O’na tam gösterin, teslim olun tüslimun evet.


82-) Fein tevellev feinnema aleykel belağul mubiyn;

 (Rasûlüm) eğer yüz çevirirlerse senden, sana düşen sadece apaçık tebliğdir! (A.Hulusi)

 082 – Buna karşı eğer yüz çevirirlerse artık senin üzerine düşen ancak tebliği beliğdir. (Elmalı)


Fein tevellev feinnema aleykel belağul mubiyn artık eğer yüz çevirirlerse, unutma ki sana düşen açık ve net olarak mesajı tebliğ etmektir. Bütün bunlara rağmen yüz çevireceklerse bırak yakalarını demeye getiriyor ayet. Yani Allah kendilerine bu kadar nimeti tam olarak vermişken hala parmağa bakıyorlar da aya bakmıyorlarsa, hala cama bakıyorlar da camdan bakmıyorlarsa, yani bakıp ta görmüyorlarsa bırak yakalarını diyor.


83-) Ya’rifune nı’metAllâhi sümme yünkiruneha ve ekseruhümül kafirun;

 (Onlar) Allâh nimetini (Hz. Rasûlullâh’ı) tanırlar, sonra da O’nu inkâr ederler… Onların ekseriyeti hakikat bilgisini inkâr edenlerdir. (A.Hulusi)

 083 – Allahın nimetini tanırlar, sonra da inkâr ederler ve ekserisi kâfirdirler. (Elmalı)


Ya’rifune nı’metAllâhi sümme yünkiruneha Allah’ın nimetlerini pek ala tanıyıp biliyorlar, fakat yine de nankörlük ediyorlar. ve ekseruhümül kafirun zira onların çoğu küfre saplanmıştır. Belki bunu şöyle de anlayabiliriz, nankörlüğün doğal sonucu küfürdür. Önce Allah’ın nimetlerine nankörlük ederler, sonra Allah’a yabancılaşırlar. Önce O’nun nimetlerine yabancılaşırlar, sonra nimeti verene yabancılaşırlar. Önce esere yabancılaşırlar, sonra müessire yabancılaşırlar. Önce sanata yabancılaşırlar, sonra sanatkara yabancılaşırlar diye de anlayabiliriz.


84-) Ve yevme neb’asü min külli ümmetin şehiyden sümme lâ yü’zenü lilleziyne keferu ve lâ hüm yüsta’tebun;

 O süreçte, her ümmetten bir şahit çıkartırız… Hakikat bilgisini inkâr edenlere izin de verilmez ve onlardan mazeret de istenilmez. (A.Hulusi)

 084 – Bir gün de gelecek ki her ümmetten bir şahit ba’s edeceğiz, sonra o küfredenlere ne izin verilecek ne de onlardan tarziye istenecek. (Elmalı)


Ve yevme neb’asü min külli ümmetin şehiyde fakat bir gün gelecek biz her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Kim o şahitler; Elbette peygamberler. Evet peygamberler. Her ümmetten çıkarılmış şahitlerdir değerli dostlar. Daha önce de, sanırım 89. ayette gelecek. Hz. peygamberden şahit olarak söz edildiği yer orası. 89. ayet Resulallah’tan şahit olarak söz ediyor. Demek ki peygamberlerden söz ediyor. Peygamberlerin tamamı gönderildikleri toplumlar için birer şahittir. Ne diyordu Kur’an;

 Felenes’elennelleziyne ürsile ileyhim velenes’elennel murseliyn; (A’raf/6)

 Kendilerine peygamber gönderilenlerden soracağız, diyeceğiz ki “size gönderilen nebiler görevlerini yaptılar mı” Görüyorsunuz, şimdi anlıyorsunuz değil mi dostlar. Şimdi anlıyorsunuz sevgili nebinin ömrünün sonunda veda haccında her bir durakta, gerek Arafat’ta, gerek Müzdelife’de, gerek Mina’da, gerek Kâbe’de, verdiği tüm hutbelerde dönüp dönüp;

 – Elâ hel belâğ. Ey insanlar tebliğ vazifemi yaptım mı, tebliğ ettim mi. Size, Allah’ın bana verdiği görevi ilettim mi. Bu mesajı tam olarak ulaştırdım mı diye soruyor.

 Onlar yaşlı gözlerle hep bir ağızdan;

 – Allah şahit olsun ki tebliğ ettin ya Resulallah. Diye haykırdıklarında gözlerini kaldırıyor, ihtiyar nebinin yaşlı gözleri.

 – Rabbena feşhed. Diyordu. Allah’ım şahit ol.

 İşte bu, sancı bu, sızı bu, sıkıntı bu. Acaba vazifemi yaptım mı, görevimi yaptım mı. Ki yukarıda da söylemişti. Hemen bir üstte. Sana düşen yalnızca tebliğdir demişti ya. Ama ayetin devamı ne diyor; velenes’elennel murseliyn bir de dönüp gönderdiğimiz peygamberlerden soracağız. Bunlar siz daveti iletince bunlar nasıl karşılık verdiler.

Sanırım sorunun bu ikinci kısmında bizden yana problem var. Sahi biz nasıl karşılık verdik. O tebliğ etti buna şahidiz. Allah şahit olsun ki o vazifesini yaptı, görevini tastamam yerine getirdi. Biz ondan 1400 yıl sonra gelen şahitleriz ve şahadet ediyoruz ki o peygamberlik görevini yapmıştır. Fakat biz ona olan ümmetlik görevimizi yaptık mı.

 Bakınız o bizden nasıl şikayet ediyor hesap gününde.

Ve kaler Rasûlü Resul diyecek ki hesap gününde, kıyamette. ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura (Furkan/30) Ey rabbim bu toplumum var ya bu toplum, kendilerine getirdiğim bu mesajı, bu Kur’an ı terkedilmiş bir mesaj olarak bıraktılar, terk ettiler, dönüp bakmadılar. Onunla amel etmediler. Onu; Hayatlarını inşa eden bir özne olarak görmediler, onunla kendilerini inşa etmediler diye şikayet edecek diyor Kur’an. İşte şahit olmak budur.

 sümme lâ yü’zenü lilleziyne keferu ve lâ hüm yüsta’tebun sonra o küfürde ısrar edenlere ne mazeret beyan etme izni verilecek, ne de başvuru talepleri kabul edilecek.


 85-) Ve izâ raelleziyne zalemül azâbe fela yuhaffefü anhüm ve lâ hüm yünzarun;

 Zulmedenler azapla karşılaştıklarında, kendilerine hafifletilmez ve onlara bakılmaz. (A.Hulusi)

 085 – Ve o zalimler azâbı gördükleri vakit artık o onlardan ne tahfif olunacak ne de kendilerine mühlet verilecek. (Elmalı)


Ve izâ raelleziyne zalemül azâbe fela yuhaffefü anhüm ve lâ hüm yünzarun ve o zulmedenler azabı görünce artık anlayacaklar ki, azap ne kendileri için hafifletilecek, ne de onlara fırsat verilecek, süre tanınacak.


86-) Ve izâ raelleziyne eşrekû şürekâehüm kalu Rabbena haülai şürekâünelleziyne künna ned’u min dunike, feelkav ileyhimül kavle inneküm le kâzibun;

Şirk koşanlar, ortak koştuklarını gördükleri vakit: “Rabbimiz! İşte bunlar Sana denk olmayan, isimlendirip tanrılık atfettiğimiz ortaklarımız” dediler… (Ortakları da) onlara sataşır: “Muhakkak ki siz yalancılarsınız.” (A.Hulusi)

 086 – Ve o müşrikler şeriklerini gördükleri vakit «Ya Rabbenâ! işte şunlar seni bırakıp da kendilerine taptığımız şerikler diyecekler, onlar da şu sözü fırlatacaklar: her halde siz katiyen yalancılarsınız. (Elmalı)


Ve izâ raelleziyne eşrekû şürekâehüm Allah’a ait nitelikleri başkalarına yakıştıranlar ise Allah’a ortaklık koştuklarını, yanlarında, karşılarında görünce kalu Rabbena haülai şürekâünelleziyne künna ned’u min dunik Rabbimiz diyecekler. Sana ortak koştuklarımız, seni bırakıp ta kendilerine yalvarıp durduklarımız kimseler işte bunlardı. Böyle diyecekler. Yani seni bırakıp kendilerine yalvarıp yakardığımız kimseler.

 Burada elleziyne formu geldiğine göre bunların kendileri gibi insanlar olduğunu düşünmek daha doğru gibi görünüyor. Çünkü bu ilgi zamiri, ism-i mefsul; iradeli canlılar için daha çok kullanılır.

 feelkav ileyhimül kavle inneküm le kâzibun berikiler hemen onların lafını ağızlarına tıkayacaklar ve diyecekler ki; sizi gidi yalancılar sizi. Kim diyecek bunu? O Allah’tan istemek yerine dönüp kendilerinden istedikleri. Mezarına varıp ta bana çocuk ver dedikleri diyecek. Belki bu bir peygamberdir. Belki bir Allah dostudur, belki bir alimdir, belki büyük bir zattır fark etmez. Ama adres şaşırmıştır öteki. Belki o mezar taşının altında yatanın hiçbir kusuru yoktur, günahı yoktur. Berikisi onu putlaştırmaya çalışmıştır. Allah’tan isteyeceğini ondan istemeye kalkmıştır. Onun için onlar, bunlara dönüp; “sizi gidi yalancılar sizi” diyecekler. Yani kendinizi yaktınız şimdi de dönüp bizi mi yakmak istiyorsunuz dercesine.

Tabii lafzen elbette sizler düpedüz yalancısınız diye çevirebiliriz. Düz çeviri budur. Fakat bu çeviride anlam kayba uğruyor, yan anlamlar kayba uğruyor. Sizi gidi yalancılar sizi diye çevirmenin verdiği anlam yok oluyor. Onun için böyle çevirmeyi daha uygun buldum.


87-) Ve elkav ilAllâhi yevmeizinisseleme ve dalle anhüm ma kânu yefterun;

 O gün, uydurdukları (kurguladıkları, hayal ürünü) şeyler kendilerinden kaybolup gitmiş; Allâh’a (sistemin – Sünnetullâh’ın gerçeklerine) teslim olmuşlardır! (A.Hulusi)

 087 – Ve o gün Allaha arzı teslimiyet etmişlerdir ve bütün o uydurdukları şeyler kendilerini bırakarak gaip olup gitmişlerdir. (Elmalı)


Ve elkav ilAllâhi yevmeizinisselem İşte o gün onlar -iş işten geçtikten sonra tabii- Allah’a kayıtsız şartsız teslimiyetlerini sunarlar. Kimler? Allah’tan isteyecekleri yerde adres şaşırıp başkalarından isteyen bu şaşkınlar. ve dalle anhüm ma kânu yefterun uydurdukları kuruntu aracılar kendilerini yüzüstü bırakırlar.


88-) Elleziyne keferu ve saddu an sebiylillâhi zidnahüm azâben fevkal azâbi Bima kânu yüfsidun;

 Hakikat bilgisini inkâr edenleri ve (insanları) Allâh yolundan alıkoyanları; bozgunculukları dolayısıyla, azabın ötesinde bir azap ile kat kat cezalandıracağız. (A.Hulusi)

 088 – O hem küfretmiş hem de Allah yolundan çevirmiş olanlar diğerlerini de ifsat ettikleri cihetle o azâb üstüne bir azâb ziyade etmişizdir. (Elmalı)


Elleziyne keferu ve saddu an sebiylillâhi zidnahüm azâben fevkal azâbi Bima kânu yüfsidun inkarda direnmekle kalmayıp başkalarını da Allah’ın yolundan çeviren kimselerin üzerine neden oldukları toplumsal çürüme ve yozlaşmadan dolayı azap üstüne azap boca edeceğiz, yığacağız.

 İlginç; yüfsidun hem çoğul hem geçişli geldiği yerlerde, ki efsede olarak geçişli gelmiş toplumsal yozlaşma ve çürümeye delalet eder. Yani bireysel çürümeden, bireysel ahlaksızlıktan daha çok toplumsal yozlaşmaya, toplumsal çürümeye tekabül ettiği için öyle çevirdim. Yani çürümeyi hızlandırırlar.

 Nasıl hızlanır? Şirk çürümeyi nasıl hızlandırır? Hemen kısaca söyleyelim süreç nasıl ilerler. Allah’a ait olan sıfatları başka eşyalara takar takıştırırlar, yakar yakıştırırlar. Yani onları tanrılaştırırlar. Eşyayı tanrılaştırdıklarında eşyadan korkmaya başlarlar. Çünkü onlara güç atfederler, uğur atfederler. Bakarsın benim uğurum der. Hiçbir şeyi yoktur, cansız bir şey, makettir belki de. 13 rakamına uğur atfederler. Bu hayatlarını etkilemeye başlar. Çünkü onlardan korkmaya başlarlar, çekinmeye başlarlar. Doğal olarak eşya onlara tanrı olmaya, kendileri de eşyaya köle olmaya başlarlar. Çünkü onlara uğur atfettiler. Yapamayacakları şeyleri atfettiler. Allah’a ait olan şeyleri ondan istemeye başladılar. Onun karşısında insanlıklarının kalitesi düşmeye başlar. Onların kölesi olmaya başlarlar. Öyle ki bu toplumda bir ahlaksızlığa yol açar. Çünkü insan efendisi olduğu şeylerin kölesi haline gelmiştir.

 Bu sosyal bir hastalık haline gelir. Eli kolu tutmaz olur ona karşı mesela. Öyledir, kişinin tanrısına eli kolu kalkar mı. Onun üzerinde iradesini kullanamaz. İradesi ona karşı etken değil edilgen olur ve bu da maddi ve manevi güçlerini bitirir, tüketir ve bu bireysel yozlaşmayı getirir, insanı bitirir. Tükenmiş insanlardan oluşan bir toplum da tükenmiş bir toplumdur ve bu da işte sosyal bir çürümeye yol açar. Artık o toplumun enerjisi yok olmuştur. Çünkü bir yığın put vardır piyasada, bir yığın kutsal var. Hiç birinin de kutsallığı yok aslında ve bir yığın tanrılar uydurmuşlar ve o tanrıların karşısında onların efendisi iken kölesi durumuna düşmüşlerdir.

 İşte böyle bir yozlaşma sosyal bir felaketle neticelenir. Burada ifade edilen de odur.


89-) Ve yevme neb’asü fiy külli ümmetin şehiyden aleyhim min enfüsihim ve ci’na Bike şehiyden alâ haüla’* ve nezzelna aleykel Kitabe tibyanen likülli şey’in ve hüden ve rahmeten ve büşra lil müslimiyn;

 O süreçte, her ümmet içinde, kendi nefslerinden aleyhlerine bir şahit bâ’sederiz… Seni de bunların üzerine bir şahit getirdik! Sana bu Bilgiyi (Kitabı); her şeyi açıklayan, bir (yaşam) kılavuzu, bir rahmet ve teslimiyetlerinin farkındalığına ermişler için bir müjde olmak üzere, kısım kısım indirdik. (A.Hulusi)

 089 – Hele her ümmet içinde kendilerinden üzerlerine bir şahit ba’s edeceğimiz, seni de onlar üzerine şahit getirdiğimiz gün!… ve bu kitabı sana ceste ceste indirdik ki her şeyi beliğ bir surette beyan etmek hem bir hidayet kanunu, hem bir rahmet, hem de müslimîne bir müjde olmak için. (Elmalı)


Ve yevme neb’asü fiy külli ümmetin şehiyden aleyhim min enfüsihim ve günü gelince onların aleyhine de her ümmetin kendi içerisinden bir şahit çıkaracağız. Daha önce 84. ayette görmüştük ya işte onu kastediyor. ve ci’na Bike şehiyden alâ haüla’ işte geldi. 84. de kendisine atıf yaptığım ayet bu idi. Seni de ey peygamber, ey Muhammed (S.A.) işte şu mesajın muhatabı olan insanlara bir şahit olarak getirdik, gönderdik.

 Evet dostlar, şahit olmak. Hz. Peygamberin şehiyd olması, şahit olmasıdır. Kur’an da şehiyd bu manada kullanılır. Kur’an a göre şehiyd’in manası, bizim tasavvurumuzdakinden farklıdır. Nedir? Örnek; Hani hatırlayın Bakara/143 te öyle buyuruyordu;

 Ve kezâlike cealnâküm ümmeten vesetan litekûnû şühedâe alenNâsi ve yekûnerRasûlü aleyküm şehiyda (Bakara/143) İşte böylece sizi orta, yani dengeli bir ümmet kıldık. Ne Yahudiler gibi peygamber taşlayan, ne Hıristiyanlar gibi peygamber putlaştıran, ilahlaştıran. Ne Yahudiler gibi dini törene mahkum eden, ne Hıristiyanlar gibi dini vicdana mahkum eden. İkisinin ortasında dengeli bir ümmet kıldık. Neden? litekûnû şühedâe alenNâs siz insanlığa şahit olun, örnek olun, önder olun ve yekûnerRasûlü aleyküm şehiyda resulde size örnek olsun, size model olsun. Resulün size model olduğu gibi, siz de insanlığa model olun diyor.

 ve nezzelna aleykel Kitabe tibyanen likülli şey’in ve hüden ve rahmeten ve büşra lil müslimiyn ve sana din ile ilgili her şeyi bir süreç içinde aşama aşama açıklayan, ki nezzelna nezzele, tenzil in manası; peyderpey, aşama aşama, süreç içinde indirmek demektir. Aşama aşama açıklayan ve bir yol haritası, evet, hüden ve bir rahmet, rahmeten ve Allah’a teslim olanlar için bir müjde olan bu ilahi mesajı indirdik.

 Acık ayet ama, (her şeyi açıklayan demişti ya aslında onun önüne din ile ilgili her şeyi açıklamasını ilave etmek gerekiyor. Zemahşeri’nin de doğru anladığı gibi. Çünkü Kur’an din ile ilgili her şeyi açıklamıştır. Kur’an da birçok yerde her şey ifadesi Külli şe’y ifadesi mecazen de kullanılmıştır. Mesela Neml(23) suresinde Se’be kraliçesi Belkıs’a her şey verildiği söylenmiş. Tabii hiç kimseye her şey verilmez. Ne kadar zengin, ne kadar büyük hükümdar olursa olsun, iktidara ilişkin büyük şeyler verilmiştir anlamına geldiğini biz buradan anlıyoruz.


90-) İnnAllâhe ye’muru Bil adli vel’ihsani ve iytai zilkurba ve yenha anil fahşai velmünkeri velbağy* ye’ızuküm lealleküm tezekkerun;

 Muhakkak ki Allâh, hakkını vermeyi, ihsanı (iyilik yapmayı) ve yakınlara cömert olmayı hükmeder… Fahşadan (nefsanî davranışlardan), münkerden (imanın gereklerine ters düşen fiillerden) ve bagiyden (zulüm ve hakka tecavüz) nehyeder… Düşünüp değerlendirmeniz için öğüt veriyor. (A.Hulusi)

 090- Haberiniz olsun ki Allah size adli, ihsanı ve yakınlığı olana atâyı emrediyor ve fuhşiyyâttan, münkirden, bagiyden nehy ediyor, size va’zediyor ki dinleyip anlayıp tutasınız. (Elmalı)


İnnAllâhe ye’muru Bil adli vel’ihsani ve iytai zilkurba hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder.

 Bu ayet hutbelerde okunulan ayeti kerime. Ömer bin Abdülaziyz merhumun hutbelere vasiyet ettiği ayet. Bu ayetin yerinde ehlibeyte hakaret vardı. Emevilerin öteden beri ehlibeyte olan kinlerini hutbede ifade etmek için koydukları lanetler. Ömer bin Abdülaziyz hilafete geldiğinde onları kaldırdı yerine bu ayeti koymuştu.

 Öyle diyor Abdullah Bin Mes’ut (R.A.) Eğer Kur’an olmasaydı bu ayet insanlığın ufkunu aydınlatmaya yeterdi diyor. Gerçekten de öyle.

 İnnAllâhe ye’muru Bil adli vel’ihsani ve iytai zilkurba hiç kuşku yok ki Allah adil davranışı, iyilik yapmayı ve yakınlara, akrabaya, akraba değil sadece size yakın olan herkese karşı cömert davranmayı emreder. ve yenha anil fahşai velmünkeri velbağy ve her türlü utanç verici hayasızlığı, selim akla ve sağ duyuya aykırı çirkinliği ve sınırları hiçe sayan taşkınlığı ve azgınlığı yasaklar.

 Adeta fıtri, sosyal, dini sınırları, münker akli güzellikleri ve onun dışında sosyal her türlü tecavüzü yasaklar. Yani akli güzellikleri şart koşar, akla aykırı çirkinlikleri yasaklar. Sosyal tecavüzü yasaklar, bireyin kendi ahlaki sınırlarını taşması demek olan yüz kızartıcı ve insanın fıtratına aykırı olan her türlü şeyi yasaklar. Yani burada tüm sosyal çirkinlikler, bireysel çirkinlikler, ahlaki çirkinlikler yasaklanmış, akli çirkinlikler hepsi.

 ye’ızuküm lealleküm tezekkerun size bu öğütleri verir ki sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz.


91-) Ve evfu Bi ahdillâhi izâ ahedtüm ve lâ tenkudul eymane ba’de tevkiydiha ve kad cealtümullahe aleyküm kefiyla* innAllâhe ya’lemu ma tef’alun;

 Sözleştiğiniz zaman, Allâh adına olan ahdinizi hakkıyla yerine getirin… Yeminleri, kesinleştirdikten sonra bozmayın… (Zira yeminlerinizle) Allâh’ı kefil kıldınız! Muhakkak ki Allâh işlediklerinizi bilir. (A.Hulusi)

 091 – Bir de muahede ettiğinizde Allahın ahdini yerine getirin, ve sapa sağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın, nasıl olur ki ona Allah ı kefil kılmıştınız, şüphe yok ki Allah, ne yaparsanız tamamen bilir. (Elmalı)


Ve evfu Bi ahdillâhi izâ ahedtüm ve lâ tenkudul eymane ba’de tevkiydiha yine Allah ile sözleşme yaptığınızda sözünüze sadakat gösteriniz. ve lâ tenkudul eymane ba’de tevkiydiha birde yeminlerinizi iyice kesinleştirdikten sonra bozmaya kalkmayınız. ve kad cealtümullahe aleyküm kefiyla Unutmayınız ki Allah’ı kendinize kefil kılmıştınız. Yani Allah adına yapılmış her türlü sözleşmeye ihanet Allah’a ihanettir demeye getiriyor. innAllâhe ya’lemu ma tef’alun zira Allah yaptığınız her şeyi biliyor.


92-) Ve lâ tekûnu kelletiy nekadat ğazleha min ba’di kuvvetin enkâsâ* tettehızune eymaneküm dehalen beyneküm en tekûne ümmetün hiye erba min ümmetin, innema yeblukümullâhu Bih* ve leyübeyyinenne leküm yevmel kıyameti ma küntüm fiyhi tahtelifun;

 İpliğini kuvvetle büktükten sonra söküp çözen (kadın) gibi olmayın… Bir toplum diğerinden daha kalabalık diye, yeminlerinizi aldatma vasıtası ediniyorsunuz… Allâh o yeminlerinizle sizi yalnızca imtihan eder (ki ne olduğunuz ortaya çıksın da, yarın itiraz edemeyesiniz)… Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi kıyamet sürecinde size açıklayacaktır. (A.Hulusi)

 092 – Ve bir ümmet diğer bir ümmetten daha nemalı olduğu için yeminlerinizi aranızda bir Hud’a ittihaz ederek o, ipliğini kat kat kuvvetle büktükten sonra sökmeye çalışan karı gibi olmayın, her halde Allah sizi onunla imtihan eder ve elbette o ihtilâf etmekte olduğunuz şeyleri Kıyamet günü size muhakkak beyan edecektir. (Elmalı)


Ve lâ tekûnu kelletiy nekadat ğazleha min ba’di kuvvetin enkâsâ ve asla ipliğini iyice eğirdikten sonra onu tersine çevirip çözen kadının durumuna düşmeyin. Hani batıda da anlatılan bir Penelope’ın hırkası var ya, kadın hırkayı örermiş sabaha kadar, akşama kadar da çözermiş, sökermiş ve bir ömrü böyle geçirirmiş. Yani adeta ona benzer bir misalle ipliğini önce eğirip çevirip iplik yapıp ondan sonra da geri çevirerek çözen kadının durumuna düşmeyin. Ne yaparak böyle düşmeyin?

 tettehızune eymaneküm dehalen beyneküm en tekûne ümmetün hiye erba min ümme bir topluluk diğerinden daha kârlı gerekçesiyle yeminlerinizi kendi aranızda bir kandırmaca ya dönüştürerek o kadının durumuna düşmeyin. Yani çıkar, menfaatle güce boyun eğerek verilen sözden dönmeyin. innema yeblukümullâhu Bih Şüphesiz Allah sizi bununla sınamaktadır.

 Hudeybiye’de ki Ebu Cendel’in gelişi aklıma geldi. Hudeybiye de anlaşma yapılmış babası Süheyl Bin Amr,  müşrik diplomatik heyetinin başkanının zincirlenmiş oğlu Mekke’den kaçmış o sırada Resulallah’ın huzuruna geliverdi. Kan revan içinde kalmıştı şimdi anlaşmaya uyacaklar mı, bozacaklar mı. Resulallah’ın içi yandı, rica etti Süheyl’den, fakat Süheyl tınmadı bile. Resulallah Allah’a havale etti ve anlaşmayı uyguladı. Ama bu, o anlaşmanın bir sene sürmemesine yol açan müthiş bir gelişmeye sebep oldu. Süheyl Bin Amr ve diğer Mekke’den kaçanlar Medine’ye gelmek yerine sahil yolunda bir barikat kurdular ve oradan gelip geçen Kureyş kervanlarını vurdular. Kureyş anlaşmanın iptalini kendisi istemek zorunda kaldı. Yani imtihan, sınav ya.

 ve leyübeyyinenne leküm yevmel kıyameti ma küntüm fiyhi tahtelifun ve elbette kıyamet günü üzerinde sürekli tartışıp farklı sonuçlara ulaştığınız şeyleri açık seçik önünüze serecektir Allah. Yani ortak olmayan doğrular ve ahlaki değerlerle ilgili farklılaşmalar. Yoksa insanlığın ortak değerleriyle ilgili değil tabii ki.


93-) Ve lev şaAllâhu lece’aleküm ümmeten vahıdeten ve lâkin yudıllu men yeşau ve yehdiy men yeşa’* ve letüs’elünne amma küntüm ta’melun;

 Eğer Allâh dileseydi, elbette sizi tek bir inanca sahip toplum kılardı… Fakat (Allâh), dilediğini saptırır ve dilediğini de hakikate erdirir… Yaptıklarınızın sonuçlarını yaşayacaksınız! (A.Hulusi)

 093 – Allah, dilese idi elbet hepinizi bir tek ümmet yapardı ve lâkin o, dilediğine dalâlet, dilediğine hidayet buyurur ve her halde hepiniz bütün yaptıklarınızdan mesul olacaksınız. (Elmalı)


Ve lev şaAllâhu lece’aleküm ümmeten vahıdeh zaten eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet, tek bir toplum, tek inanca, aynı inanca sahip tek bir toplum yapardı. ve lâkin yudıllu men yeşau ve yehdiy men yeşa’ fakat o doğru yoldan sapmak isteyeni saptırıyor, doğru yola yönelmek isteyeni ise O’na yöneltiyor. Evet, yani Allah sizi bir tek toplum yapmak istemedi şeklinde anlıyoruz. Allah bunu irade etmedi şeklinde anlıyoruz. Bunu istese yapardı ama yapmadı.

 Peki neyi istedi? Bu soru önemli; İradeyi istedi. Seçmeyi kader kıldı. Buradaki  yeşa’ çift failli, faili gören bir fiil.yani dileyenin sapmasını diledi, isteyenin doğru yola ulaşmasını istedi. Doğru yola ulaşmak isteyeni doğru yola ulaştırdı, sapmak isteyeni saptırdı manasına gelir. İnsan iradesine bir vurgudur.

 ve letüs’elünne amma küntüm ta’melun ne ki seçiminiz sonucu yapa geldiğiniz her şeyden mutlaka hesaba çekileceksiniz. Eğer bir önceki ayette saptıran Allah olsaydı, bu ayet böyle bitmezdi. Yaptıklarınızdan hesap vereceksiniz diye bitiyor. İnsan yaptığından sorumlu ise eğer, seçiminden dolayıdır. Onun için hatta belki burada, bu surenin 35. ayetinde -ki tefsir ettik o ayeti- hani ne diyorlardı. Eğer Allah dilemese biz şirk koşmazdık diyorlardı. Yani müşriklerin sapık kader inancını reddeden ve insanın özgür iradesine bir gönderme yapan ayet bu.


94-) Ve lâ tettehızu eymaneküm dehalen beyneküm fetezille kademün ba’de sübutiha ve tezûkussue Bima sadedtüm an sebiylillâh* ve leküm azâbün azıym;

 Yeminlerinizi aranızda aldatma aracı olarak kullanmayın! (Aksi takdirde, İslâm’da) sağlamca yer almışken ayağınız kayar ve Allâh yolundan saptığınız için kötülüğü tadarsınız… Sizin için çok büyük azap oluşur. (A.Hulusi)

 094 – Yeminlerinizi aranızda Hud’a ve fesada vesile ittihaz etmeyin ki sonra sağlam basmışken bir ayak kayar ve Allah yolundan saptığımız için fena acı tadarsınız, Âhirette de size pek büyük bir azâb olur. (Elmalı)


Ve lâ tettehızu eymaneküm dehale asla yeminlerinizi bir kandırma aracına dönüştürmeyin Dehalen, yani aldatmaca, oyun şekline getirmeyin. Yemin oyun olamaz. beyneküm fetezille kademün ba’de sübutiha yoksa ayağınızı sağlam basmışken zemin altınızdan kayıverir. Yani batıl üzerine yapılmamış her sözleşme bağlayıcıdır. Kur’an ın bize sunduğu bu ayetler bunu gösteriyor.

 ve tezûkussue Bima sadedtüm an sebiylillâh ve Allah yolundan uzaklaşmanızın kötü sonuçlarını yudum yudum tadarsınız sonra, eğer öyle yaparsanız. Nasıl? Yeminle sözleşmenin hükmünün kalmadığı bir toplumda ahlaki, ekonomik, sosyal kıyamet kopmuş demektir. Söyler misiniz, yeminle sözün kalmadığı, hükmünün kalmadığı, Hiçbir kimsenin, hiçbir kimsenin sözüne ve yeminine bakmadığı, bir değer biçmediği bir toplumda yaşanır mı. Böyle bir toplumda alış veriş yapılır mı. Böyle bir toplumda bir iş görülür mü? Böyle bir toplumda insani bir ilişki kurulur mu, evet, onu söylüyor ayet.

 ve leküm azâbün azıym üstelik ötede sizi bekleyen daha korkunç bir azapta bulursunuz.


95-) Ve lâ teşteru Biahdillâhi semenen kaliyla* innema indAllâhi huve hayrun leküm in küntüm ta’lemun;

 Az bir pahaya Allâh ahdini satmayın… Eğer bilirseniz, Allâh indîndeki sizin için daha hayırlıdır. (A.Hulusi)

 095 – Allahın ahdini cüzî bir bedele değişmeyin her halde Allah yanındaki sizin için daha hayırlıdır, eğer bilir iseniz. (Elmalı)


Ve lâ teşteru Biahdillâhi semenen kaliyla ve Allah ile yaptığınız sözleşmeyi az bir bedel karşılığında satmayın.

 Evet Allah ile yaptığınız sözleşme nedir?

 Üç tür sözleşmeye de delalet eder bu ayet.

 1 – var oluştan gelen ontolojik sözleşme. Buna Kur’an Misak diyor. Biz daha var oluştan, daha doğuştan, Allah ile sözleşme yaptık. Bu Misak’tır. Yani Allah bizi yaratırken kendisi ile fiili bir sözleşme yapmış gibi yarattı. Bizim içimize iradeyi, bizim içimize aklı, bizim içimize fıtratı yerleştirdi. Fıtrat; Allah ile yapılmış ontolojik sözleşmedir. Yani tabiatımızı, kendisini tanıyan ve bilen bir halde yarattı.

 2.- Sözleşmenin, sosyolojik sözleşme. Yani Kur’an da akt, ve eyman diye geçer. Yeminler.

3 – Teolojik sözleşme, yani iman. İman da Allah ile bir sözleşmedir.

 İşte bu üç sözleşmeyi bozmamamızı emrediyor Kur’an.

 innema indAllâhi huve hayrun leküm in küntüm ta’lemun bakın, O’nun Allah katında ki karşılığı var ya, işte eğer bilirseniz sizin için çok daha hayırlıdır.


96-) Ma ‘ındeküm yenfedü ve ma ‘indAllâhi bâkın, ve lenecziyennelleziyne saberu ecrehüm Biahseni ma kânu ya’melun;

 Sizin indînizdeki tükenir… Allâh indîndeki ise bâkîdir… Sabredenlere gelince, elbette onların yaptıklarının sonucunu, yapmakta olduklarından daha güzeli ile karşılarız. (A.Hulusi)

 095 – Allahın ahdini cüzî bir bedele değişmeyin her halde Allah yanındaki sizin için daha hayırlıdır, eğer bilir iseniz. (Elmalı)


Ma ‘ındeküm yenfedü ve ma ‘indAllâhi bâkın zira sizin yanınızdaki tükenir, fakat Allah katında ki bakidir, tükenmez.

 ve lenecziyennelleziyne saberu ecrehüm Biahseni ma kânu ya’melun imdi, herkes emin olsun ki zorluklara karşı göğüs gerenleri, işlediklerinizin en iyisiyle ödüllendireceğiz. Bu müthiş bir müjde. İşlediklerinin en iyisiyle ödüllendirilmek.


97-) Men amile salihan min zekerin ev ünsâ ve huve mu’minun fele nuhyiyennehu hayaten tayyibeten, ve lenecziyennehüm ecrehüm Biahseni ma kânu ya’melun;

 İster erkek ister kadın olsun, kim iman ederek imanın gereği fiiller ortaya koyarsa elbette biz ona temiz-pak bir hayat yaşatırız… Onlara elbette yaptıklarının daha güzeliyle karşılıklarını veririz. (A.Hulusi)

 097 – Erkekten dişiden her kim mümin olarak iyi bir amel işlerse muhakkak ona hoş bir hayat yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeli ile ecirlerini muhakkak vereceğiz. (Elmalı)


Men amile salihan min zekerin ev ünsâ ve huve mu’minun fele nuhyiyennehu hayaten Tayyibe kim imanlı olarak bir iyilik ortaya koymuşsa, erkek ya da kadın fark etmez, kesinlikle ona güzel bir hayat tattıracağız. ve lenecziyennehüm ecrehüm Biahseni ma kânu ya’melun dahası onları istediklerinin en iyisi ile mutlaka ödüllendireceğiz. Yani işlediklerinin en iyisiyle mutlaka ödüllendireceğiz.

 Yukarıdakinin aynısı, yani iki kere geldi. İşlediklerinin en iyisi ile ödüllendirilmek ve bir de te’kit. Rabbimizden bizim işlediklerimizin en kötüsüyle cezalandırmamasını, fakat işlediklerimizin en iyisiyle ödüllendirmesini niyaz ederiz.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 09 Mart 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: