RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NAHL SURESİ (98-128)(88)

16 Mar

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Nahl suresinin 97. ayetine kadar işlemiştik. Geçen ders işlediğimiz son ayetlerde rabbimiz biz müminlere yaptıklarımızın en hayırlısıyla bizi ödüllendirmeyi müjdelemişti. Ondan daha önceki ayetlerde Allah’a verdikleri sözü bozan, yani fıtrat sözüne ihanet eden yeminlerine yani insanlara verdikleri söze ihanet eden ve yine sosyal sözlerini, yükümlüklerini, mükellefiyetlerini ihlal eden insanlardan söz etmiş ve geçen dersimizde ki işlediğimiz son ayete sözü getirerek müminlerin Allah’a verdikleri sözü tuttukları için insanlara verdikleri sözleri de tutacaklarını ve dolayısıyla onların yaptıklarının en güzeli ile ödüllendirileceğini müjdelemişti vahiy.

 Şimdi 98. ayetle dersimize devam ediyoruz.


98-) Feizâ kara’tel Kur’âne feste’ız Billâhi mineş şeytânir raciym;

 Kur’an okuyacağın zaman, (vehimle seni yanlış değerlendirmelere sokması muhtemel) şeytan-ı racîm’den (kendini beden kabullenmenin getirisi fikirlerden), Allâh’a sığın. (A.Hulusi)

 098 – İmdi Kur’an okuduğun vakit evvelâ Allaha sığın o recîm Şeytandan. (Elmalı)


Feizâ kara’tel Kur’âne feste’ız Billâhi mineş şeytânir raciym. Kur’an okuduğun zaman öncelikle kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın.

 Söyle değil, yap emri. Sığın. Biz; “Euzü Billahi mineş şeytanir racim” cümlesine istiaze diyoruz. Ki zaten istiaze de bu ayetten formüle edilerek oluşturulmuş bir anahtar cümle. Bu anahtarla bir önceki pasajın ilişkisi açık. Yani insan Allah’a verdiği sözde durursa eğer, vahye karşı çok özel bir duruşa geçer. Esas duruşa.

 Nedir bu duruş, insanın vahiy karşısında alması gerektiği duruş nedir sorusuna cevap olan bir ayet bu. İstiaze duruşu. Söyle emri de var Kur’an da, bu; yap emri. Bu bir eylem emri. Yani Allah’a sığın. Fakat; Ve kulRabbi eûzü BiKE min hemezâtiş şeyâtıyn (Müminun/97) şeytanların dürtmelerinden Allah’a sığınırım de emri de var. Yani Kur’an hem bir eylem yapmamızı istiyor, hem de bu eylemde bir söz ile pekiştirmemizi istiyor. Eylemi söze döküp onunla kararlılık sergilememizi istiyor. İşte iztiaze bu. Hem bir eylem, hem de bu eylemin bir anahtar sözle ifadesi. Yani Allah’a sığınmak.

 İşte bu nokta da neden Kur’an okumaya başlayınca Allah’a sığınmamız gerekiyor şeytanların şerrinden. Unutmayalım Kur’an da iblis; şeytanın kendisine yönelik isyanını anlatan ayetlerde ki adıdır. Fakat misyonu ile ilgili bir ayet geldiğinde iblis kullanılmaz şeytan kullanılır. Yani başkalarını saptırma misyonu anlatılıyorsa ayette şeytan kullanılır. Yok kendisinin saptığı nokta anlatılacaksa, yani kendi kendine zarar verdiği nokta anlatılacaksa iblis kullanılır.

 Burada başkalarını saptırma misyonu ile ilgili bir şeytani rolden söz ediliyor. Bu rol Kur’an okurken şeytanın insana karşı üstlendiği bir rol olarak karşımıza çıkıyor. Neden; Çünkü Kur’an ın şeytan adını verdiği dış ya da iç her türlü saptırıcı unsur. Ki içeride içgüdüler. İnsanın negatif tarafları, öz benlik, tutkular ve buna benzer insanın içinde ki bir takım zaaf noktaları ve dışındaki saptırma rolünü üstlenen insanlar, saptırıcı görünmeyen varlıklar. Cin’den ve insandan ve daha başka varlıklardan insanı saptıran veya saptırmaya yeltenen her tür unsur. Şeytan bunların tamamına verilen ortak isim.

 Kur’an okurken neden saptırır, nasıl saptırır? Kur’an muhatabından sapmamış bir tasavvur, bir akıl, bir bilinç ister. Bulanmamış bir ayna ister. Muhatabının bilinç aynasını doğru bir açı ile vahye yönlendirmesini ister ki, ilahi ışık yüreğine yansısın.

 Peki saptırma nerede başlar? İşte bu açıda başlar. Eğer yürek açısını, bilinç açısını, akıl açısını bozarsa iç ve dış saptırıcı odaklar, parazitler o zaman, Allah’ın insanla konuşması olan vahyi, insan bilinci doğru algılamaz. Çünkü parazit vardır. Alıcı, vericinin verdiğini tam alamaz. Alıcının alamaması vericinin zayıflığından değil, alıcının kendisini vericiye göre ayarlayamamasından, yani frekansa girememesinden. Frekansa girse de onun frekansında saptırıcı bir takım ses dalgalarının, yani onu bozucu, iğdiş edici, anlaşılmaz kılan bir takım paraziter yayınların yapılmış olmasıdır. İşte bu parazitlerden Allah’a sığınmamız isteniyor.

 İstiaze, yani Euzü Billahi mineş şeytanir racim peygamberimizden geldiği şekliyle, yardım almak için imdat dilemek anlamına gelir istiaze kelimesi. Korunmak için sığınmak. Bir inşa projesi olan vahyin inşasında akleden kalbi ve tasavvuru açmaktır. İstiazenin işlevi budur. Akleden kalbi, vahyin inşasına açmak. Çünkü vahiy bir ilahi inşa projesidir.

 Bilinci Allah’ın kontrolüne vermektir iztiaze ve içgüdülerin, ayartıcı öz benliğin ve dışardan gelen her türlü saptırıcı yayının önüne geçmek için kilitlenmektir. Vahye kilitlenmek.

 İstiaze, ümmi bir kulakla Kur’an a yaklaşmaktır bir başka açıdan. Modern ya da antik çağların hurafelerinden arınmış bir kafa ile, bir kalp ile vahye yaklaşmak.

 İstiaze, var oluş haritası olan ve insanlığın geçmiş, gelecek ve halini tümüyle birlikte okuma haritası olan Kur’an ı, ilahi murakabe ve müşahede önünde okuma bilincidir.

 Yani istiaze ilahi huzurda olduğunu bilmek, huzura çıkmaktır. Vahyi Allah’tan alıyormuş gibi bir duruşa geçmektir, esas duruş.

 Dışardan vahyin muhatabına yönelecek her türlü saptırıcı etkiye kapanmak ve Allah’a sonuna kadar açılmaktır istiaze.

 İstiaze, zincirleri kırmak ve Allah’a kul olmak iradesidir.

 İstiaze, zihni olumsuz ön yargılardan arındırmak ve ön bilgiyle vahye başlamaktır.

 İstiaze, bir anahtardır. Eğer kulun ubuduyyetini Allah’a uruç etmesi, yani kulun miracı ve bu miraca karşılık Allah’ın nüzulü, yani vahyin nüzulü, Allah’ın kelamının nüzulü isteniyorsa, işte bu frekansa istiaze kodu ile girilmeli.

 Burada emredilen şey de odur. Yap, bir esas duruş edin. Kur’an ı okumaya başladığında Allah ile konuşuyor olduğunu unutma. Vahye yüreğini ardına kadar aç ve şeytana kapat. Parazitlerden etkilenme. Yeni doğmuş bir bebek saflığı ve tazeliği içinde yanaş. Yaklaş ki vahiy sende amacını gerçekleştirsin. Yani ilahi bir inşa projesi olan vahiy, seni de yontsun, adam etsin. Resulallah’ı inşa ettiği gibi.


99-) İnnehu leyse lehu sultanun alelleziyne amenû ve alâ Rabbihim yetevekkelun;

 Gerçektir ki, onun (şeytanın) iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir sultası (gücü) yoktur! (A.Hulusi)

 099 – Hakikat bu ki iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerine onun sultası yoktur. (Elmalı)


İnnehu leyse lehu sultanun alelleziyne amenû ve alâ Rabbihim yetevekkelun fakat şunu da unutma ki onun; imanda sebat gösterenlerin ve rablerine güvenip dayananların üzerinde etkili bir gücü yoktur.

 Evet, açık ve net bir ifade. Şeytanın samimi müminler üzerinde, yani; çivisi olan bir mümin diyorum ben ona, çivisi olan. Sabitlenmiş imanı, imanını sabitlemiş. Kaygan değil, çivisi çıkmamış, bir orada bir burada değil, Allah’a imanını sabitlemiş. Hangi hal ve durumda olursa olsun sabitleri var, değişmez değerleri var. Onları zaman ve zemine göre değil, değiştirmez. Onlar onun sabit noktasıdır. Onun için işte böyle müminler üzerinde şeytanın etkin bir gücü yoktur.

Bu ayet aslında bize çok derin bir hakikati fısıldıyor, o da şu; Şeytanı kötülük tanrısı yerine koymayın. Şeytanı Allah’a rakip sanmayın. Şeytan telakkinizi, şeytana düşman olacağım diye şeytanı yüceltici bir yanlışa alet etmeyin.

 Bu çok önemli. Bazıları bir çok zaman şeytana düşman olmak adına şeytana, yapamayacağı bir takım şeyleri yüklerler. Onda olmayan bir takım yetkiler verirler. Tabir caizse güç transfer ederler. Şeytan kötülük tanrısı olup çıkar haşa. Eski zerdüştizm de olduğu gibi. Ahuramazda ve Ehrimen. Zerdüştlüğün iki tanrısı. Karanlık ve aydınlık. Kötülük ve iyilik.

 Bu putperestliktir. Allah’ın kötülükte ya da iyilikte hangi alana koyarsanız koyun Allah’a hiçbir rakip yoktur. Allah elbette kimse ile kötülükte (haşa) yarışmaz. Fakat Allah’ın karşısında kötülük adına bile olsa şeytan Allah’a rakip değildir, kuldur. Kur’an defaatle şeytanın Allah’a hitabını verir. Der ki;

 ..Fe bi izzetike.. (Sâd/38) şenin şerefine yemin olsun Allah’ım.

 Bir başka yerde der ki; “Beni saptırdığın için.” (A’raf/16) Tabii o, onun düşüncesi. Onu Allah saptırmamıştı, o sapmayı tercih etmişti.

 Yine bir başka yerde; ..leak’udenne lehüm sıratakel müstekıym. (A’raf/16) sana yemin olsun ki Allah’ım senin doğru yoluna oturacağım ve onları saptıracağım. Şeytan bu. Yani tüm isyanına rağmen Allah’ın ilahlığını, kendisinin de mahlukluğunu, yaratılmışlığını unutmuyor.

 Şu anda bu dersi takip edenler arasında şeytanı da geçen insanlar var. Demek ki onlara şeytandan daha büyük besmeleler çekmek gerekir diyenleri olduğunu duyar gibi oluyorum. Evet, bazılarına daha büyük besmele çekmek gerekiyor. Çünkü şeytan Allah’tan korktuğunu ifade ettiği halde, şeytan Allah’a sığındığı halde, şeytan; Allah’ın şeref ve izzetini yüceliğini takdir ettiğini ifade ettiği halde, bazıları bunu dahi yapmayacak kadar azgın. Sanırım şeytan onların yanına gelirken besmele çekiyordur. Bu da garip.

 Evet, şeytanı kötülük tanrısı gibi görmemek, onu Allah’ın isyankar bir yaratığı olarak görmek ve şeytana güç transfer etmekten söz ettim. Şeytanın gücü yoktur. Ona güç transfer edenler vardır, şimdi o ayeti görelim.


100-) İnnema sultanuhu alelleziyne yetevellevnehu velleziyne hüm Bihi müşrikûn;

Onun sultası, sadece, kendisini velî edinenler (ilham ettiği fikirlere uyanlar) ve Rablerine ortak koşanlaradır! (A.Hulusi)

100 – Onun sultası ancak onu veliy ittihaz edenlere ve Allaha şirk koşanlaradır. (Elmalı)


İnnema sultanuhu alelleziyne yetevellevnehu velleziyne hüm Bihi müşrikûn ne var ki o, yani şeytan; yalnızca kendisini kılavuz edinip ısrarla izleyenlerin ve kendisine tanrılık yakıştıranların üzerinde etkin bir güç sergileyebilir.

 Çok açık ve net. Kimin üzerinde güç sergilermiş şeytan? Sadece ve sadece kendisini veliy edinenlerin. Buradaki yetevellevneh ifadesi onu veli edinenler anlamına gelir. Onu veliy, onu evliya edinmek halk deyimiyle söyleyeyim. Şeytanı evliya bilmek nasıl olur? Herkes düşünsün. Şeytanı veliy edinmek..! Oysa ki müminin velisi Allah’tır.

 Peki şeytanı veliy edinirse, onu öncü edinirse, onu akıldane edinirse, onu akıl hocası edinirse, Şeytanın akıl hocası olduğu insanı getirip koyacağı kapı bellidir. Yani burada güç kime ait? Şeytana ait değil. Güç; şeytana transfer eden, şeytanı akıldane bilen kişiye aittir.

 Onun gücü yoktur diyor Kur’an, hem de bunu defeatle söylüyor, başka ayetlerde de söylüyor. Onu gücü yok. Hatta bırakın sadece söylemeyi, şeytanın kendi itirafını Kur’an naklediyor bize bu noktada. Ne diyordu?

 ve ma kâne liye aleyküm min sültanin illâ en deavtüküm festecebtüm liy (İbrahim/22) Şeytan böyle diyor, şeytandan naklediliyor. ve ma kâne liye aleyküm min sültanin benim sizin üzerinizde bir gücüm yok, etkin bir gücüm yok. illâ en deavtüküm festecebtüm liy fakat ben sizi davet ettim, sizde benim davetime koşa koşa geldiniz.

 Yine Kur’an da fela telumuniy ve lumû enfüseküm (İbrahiym/22) diyordu ahirette şeytanın sırtına sarmaya çalışan, kendi sapıklıklarını kendi suçlarını şeytana atmaya çalışan günahkarlar parmakları ile bizi değil onu yargıla ya rabbi diye şeytanı gösterince ne diyordu? Kendisini savunurken, beni suçlamayın kendinizi suçlayın.

 Evet, kendinizi suçlayın. Kendimizi suçlayalım Çünkü şeytanın gücü yoktu ona biz güç transfer ettik, onu biz güçlü kıldık. Her günah şeytana bir güç transferidir. Allah’a her isyan şeytanın askerlerine verilmiş lojistik bir destektir. Vahye her sırt çeviriş şeytana güç transferidir. Dolayısıyla şeytan güç kullandığı insanların üzerinde, o insanlardan aldığı gücü kullanır. Yani aslında suçlu o değil, ona bu gücü veren şahsın kendisidir.

 O yürek aynasında bir takım gölgeler oynatır. Gölge oyunu. O aynayı izleyen şeytanı akıl hocası, veliy edinip de o aynayı ciddiye alan, o aynada şeytanın oynattıklarını, ki Kur’an buna fısıltı diyor, vesvese. İşte şeytanın yürek perdesine düşürdüğü filmleri diyebiliriz buna. Şeytana kulak veren, elbette şeytanın şarkısını dinleyecektir. İşte o aynadaki o şeytani görüntüleri ciddiye alan ve o görüntülerin dediğini yapan insan şeytanı veliy edinmiştir.

 63. ayette hatırlayınız, daha önceki derste geçti, .. fehuve veliyyühümül yevm.. (Nahl/63) buyrulmuştu. Bugün o onların velisidir, akıl hocasıdır, kılavuzudur. Hangi gün? Kıyamet günü. Dünyada şeytanı akıl hocası bilenler, kıyamette onu önlerinde bulacaklar. Kılavuzu karga olanın konacağı yer ne olsa gerektir biliyorsunuz.


101-) Ve izâ beddelna ayeten mekâne ayetin vAllâhu a’lemu Bima yünezzilu kalu innema ente müfter* bel ekseruhüm lâ ya’lemun;

 Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimizde, “Sen yalnızca bir iftiracısın!” dediler. Allâh neyi inzâl ettiğini daha iyi bilir! Bilakis, onların çoğunluğu bilmezler. (A.Hulusi)

 101 – Bir âyeti bir âyetin yerine bedel yaptığımız vakit Allah indirdiğine ve indireceğine alem iken o Şeytan yârânı: «Sen sırf bir müfterisin» dediler, hayır onların çoğu bilmezler. (Elmalı)


Ve izâ beddelna ayeten mekâne ayeh biz bir ayeti diğeri ile değiştirdiğimizde vAllâhu a’lemu Bima yünezzil “ki Allah neyi ne zaman indireceğini pekala bilendir.” Bu tire içi bir cümle-i mûterıza olarak görülmeli, kalu innema ente müfterin dediler ki sen sadece ve sadece uydurduklarını söyleyen birisin. Yani baştaki cümle ile birlikte alırsak, biz bir ayeti diğeri ile değiştirdiğimizde, ki Allah neyi ne zaman indireceğini çok iyi bilir. Onlar şöyle derler; Sen sadece uydurduğunu söyleyen birisin. bel ekseruhüm lâ ya’lemun aksine onların çoğu işin gerçeğini bilmeyen kimselerdir.

 Bu ayet hiçbir zaman savunulması mümkün olmayan klasik nesh teorisine delil olamaz. Klasik nesh teorisi kısaca; Kur’an da ki ahkâm ayetlerinin, şer’i hükümleri içeren ayetlerin, sonra inenlerden bazılarının, önce inen bazılarını “Hükümsüz bıraktığı”, “İptal ettiği.” Yönünde bir tezdir. İşte bu ayet bu teze delil gösterilir. Fakat bu tezin sahiplerinin tamamının da kabul ettiğine göre ahkâm ayetleri Medine’ye aittir. Bu ayet ise Mekke’de inmiş bir sure içerisinde Mekki bir ayettir. Mekki bir ayet nasıl Medine’de inmiş ayetlerle ilgili bir teze delil olur. Ondan ayrı olarak ayette ki tebdil farklıdır. Bir kere nesh değildir. Tebdilden söz ediliyor. Bunun anahtarı da ayetin içindedir. Zaman ve zemin gözetilerek parça parça indirilmek anlamına gelen Yünezzil fiilidir. Ayetin yine içinde yer alan. Yani tebdil, yünezzil fiiliyle, peyderpey zamanı ve zemini gözetilerek parça parça indirilmeyle birlikte anlaşılabilir ki, İbn Abbas böyle anladığı için şu şekilde açıklamış ayeti; “Bir ayetin başka bir ayetle değiştirilmesi demek, sert üsluplu ayetlerin yerini, yumuşak üsluplu ayetlere terk etmesi.” Bunu zaten biz bu surenin 125. ayetinde açıkça okuyoruz.

 Ud’u ila sebiyli Rabbike Bil hikmeti velmev’ızatil hasene.. Nahl/125 O halde rabbinin yoluna güzel öğütle, hikmetle çağır. İşte, yani üslubunu bu güne göre ayarla. Bir başka zaman inen ayet bakıyorsunuz ..vağluz ‘aleyhim (Tahriym/9) diyor. Onlara karşı sert ol. O gün öyle gerekiyor çünkü. İşte tebdilden anlayacağımız bu olmalıdır.


102-) Kul nezzelehu ruhulkudüsi min Rabbike Bil Hakkı li yüsebbitelleziyne amenû ve hüden ve büşra lilmüslimiyn;

 De ki: “O’nu, Ruh-ül Kuds (Cibrîl ismi verilmiş kuvve; El Esmâ’dan ilim kuvvesi), senin Rabbinden (hakikatini oluşturan Esmâ bileşiminden) Hak olarak indirmiştir… İman edenlere direnç vermek ve müslimler için de kılavuz ve müjde olarak.” (A.Hulusi)

 102 – Söyle onlara: onu Rabbinden hikmeti hakk ile Ruhulkudüs indirdi ki iman edenleri tespit etmek ve Müslümanlara bir hidayet, bir işaret olmak için. (Elmalı)


Kul nezzelehu ruhulkudüsi min Rabbike Bil Hakkı li yüsebbitelleziyne amenû ve hüden ve büşra lilmüslimiyn De ki; Onu kutsal ruh, mutlak hakikate bir atıf olsun ve hem imanda sebat edenleri de desteklesin, hem de Allah’a telsin olan kimseler için bir yol haritası ve bir müjde olsun diye rabbin katından parça parça, peyderpey, bölüm bölüm, zaman ve zemini gözeterek indirdi. Bu ayette bir üstteki ayetin açıklaması sadedinde adeta. Biraz önceki tefsirimi doğrular nitelikte.


103-) Ve lekad na’lemü ennehüm yekulune innema yuallimuhu beşer* lisanülleziy yulhıdune ileyhi a’cemiyyün ve hazâ lisanun ‘arabiyyun mubiyn;

 Andolsun ki: “Onu ancak bir beşer öğretiyor” demelerini biliyoruz… Hak’tan saparak kendisine nispet ettikleri kimsenin dili, Arapçayı iyi konuşamayan bir dildir… Bu ise apaçık Arapça bir lisandır. (A.Hulusi)

 103 – Muhakkak biliyoruz ki onlar «mutlaka onu bir beşer talim ediyor» da diyorlar, ilhad etmek istedikleri kimsenin lisanı A’cemîdir, bu Kur’an ise gayet beliğ bir Arabî lisan. (Elmalı)


Ve lekad na’lemü ennehüm yekulune innema yuallimuhu beşer Doğrusu biz onların, ona bu vahyi öğreten bir insandan başkası değil dediklerini çok iyi biliyoruz.

 Evet, ilginç bir duyuru. Nedir bu? O günkü müşrikler, Mekke putperestleri vahyin kaynağını bulandırmak ve kuşku uyandırmak için böyle bir itiraz sergiliyorlar. Çok ilginç. Oysa ki biz Kur’an dan yine onların şöyle bir itirazları olduğunu da biliyoruz. “Sen bunu kendi ellerinle yazdın, söylüyorsun, okuyorsun.” Biraz önce de bunu ima eden bir ayet okuduk.

 Demek ki içlerinde bir kısmı daha var ki, onun kendi elleri ile yazma iftirasını bile ona bir paye olarak görüyorlar. Çünkü Kur’an ın belağatı, edebiyatı, ihtişamı önünde eksiksiz tüm müşrikler eğiliyorlar. Bunu görüyorlar. Muhteşem bir hitap ile karşı karşıyalar. Kaynağı hakkında ki ihtirazi kayıtları ayrı.

 Hatta bir kaynakta rastlamıştım, Kur’an ın kıyametle ilgili bir suresi kendisine okunan bir bedevi, sure okunur okunmaz yere kapanıyor. Yanındakiler diyorlar ki hayrola iman mı ettin. Yok diyor. Ben bu sözlerin muhteşem belağatı karşısında yere kapandım. Yani böylesine biliyorlar. Onun için galiba elleri ile yazmasını bile ona iltifat telakki eden birileri, bir başkası ona öğretiyor iftirasını atıyor. İlginç değil mi Kur’an bunu da hiç çekinmeden kayda geçiriyor.

 Bu çok önemli. Bu son söylediğim çok önemli. Eğer Kur’an kul eliyle yazılmış bir kitap olsaydı, o günde kalıp gidecek, unutulacak olan böyle bir iftirayı kayda geçirip ölümsüzleştirmezdi. Bu konuda hiçbir kompleksi yok ki vahyin. Hiçbir tereddüdü yok ki bunun hesabını yapsın. Kur’an vahiy kaynağından geldiğini çok iyi biliyor. Onun için Kur’an ın bu konuda herhangi bir şeyi yok. Görüyorsunuz, çok açık. Vahyin ilahi olduğunun en büyük delillerinden biri bu olsa gerektir. Eğer insan eli ile yazılmış bir metin, ve Allah’a isnat edilmiş bir metin olsa, böyle kendisi hakkında yapılmış iftiraları alıp ta geleceğe taşır mı. Eğer bunda böyle bir metin kaynağı konusunda kuşku bulunsa, gelecekte garezkâr, kendisine inkarcı yaklaşan birilerinin elinde delil olabilecek böyle bir delili taşır mı.

 Ve nitekim modern oryantalistler, Kur’an ın kendi taşıdığı bu ayeti kendisine karşı kullanıp Kur’an ın kaynağı hakkında tereddüt uyandırmaya kalkıştılar. Ama hiç kâr etmedi, çünkü onlara ilk cevabı yetiştiren yine kendi arkadaşları, oryantalist arkadaşları oldu. Montgomery Watt gibi ve diğer insaflı oryantalistler gibi.

 Kastettikleri kişi kim olabilir ki burada? Bir açıklama daha var ayetin devamında onun dilinin yabancı biri olduğu söyleniyor. Bu müşriklerin, Kur’an ı kendisinden öğreniyor dediği Mekke’deki kişi kim sorusuna net bir cevap bulamıyoruz. Bu iftirayı attıkları, kastettikleri bir kişi var anlaşılan. Ama o kişinin kim olduğu belli değil. Hatta hangi dine mensup olduğu belli değil. Ama köle olduğu kesin gibi. Mekke de Hıristiyan ya da Yahudi. Ama Yahudi’nin olmadığını biliyoruz Mekke’de. Tarihte hiçbir kayıt yok Yahudi olduğuna ilişkin, Hıristiyan bir köle olduğuna dair.

 Fakat kim sorusunu sorduğunuzda 6 ayrı ihtimalli rivayet geliyor. 6 ayrı isim gündeme geliyor. Dolayısıyla bir köle ve daha sonra bu ismi hiç görmüyoruz. İslam tarihinde, Medine’de, Resulallah’ın yanında hiç göremiyoruz. O isimlerden hiç biri. Dolayısıyla böyle bir iftiranın tarihsel olarak ta saçma olduğu ortaya çıkıyor.

 Resulallah’a biri vahiy öğretecek..! Şuna bakın, şu iftiraya bakın. Bir harikuladeyi inkar etmek için iki harikulade gerekiyor. Bu şu demektir. Siz Resulallah’a bu vahyin indirildiğini inkar etmek için, bir başkası için iki olağanüstünün gerçekleşmesi lazım. Yabancı dil konuşan birine, Arapçanın zirvesi olan bir kelamın inmesi ve onunda bunu anlayıp insanlara, Arapçanın zirvesi olan bir üslupla beyan etmesi, açıklaması. Şimdi, bir tanesini inkar ederken iki tanesine iman etmeniz gerekiyor. Yabancı olduğunu söylediğine göre. Onun için o bölümünü okuyalım ayetin;

 lisanülleziy yulhıdune ileyhi a’cemiyyün ve hazâ lisanun ‘arabiyyun mubiyn onların, gerçeği saptırmak için, kendisini ima ettikleri kişinin dili yabancı bir dil olduğu halde işte bu vahyin dili hem özünde açık, hem de hakikati açıklayan bir Arapçadır. Apaçık bir Arapçadır. Yani nasıl olabilir bu. O her kimse. Adını verdikleri o kimsenin dili yabancı imiş. Bu olağan üstüyü reddedeceğim derken, iki olağanüstüye iman etmeyi gerektiren iftira, şaşkınlığın, hem de derin bir şaşkınlığın eseri olsa gerek. Allah’ın o yabancıya vahiy indirdiğine inanacaksınız bu iftiraya inanmak için. İkincisi bir yabancının Arap dilinin en harika metnini, muhteşem bir Arapçayla ortaya koyduğuna inanacaksınız. Yani bu dehşet bir çelişki.


104-) İnnelleziyne lâ yu’minune Bi âyâtillâhi lâ yehdiyhümullâhu ve lehüm azâbün eliym;

 Muhakkak ki Allâh, kendini dillendiren işaretlerine iman etmeyenleri, hakikate erdirmez… Onlara acı bir azap vardır. (A.Hulusi)

 104 – Allahın âyetlerine inanmayanları elbette Allah, hidayete erdirmez ve onlara elîm bir azâb vardır. (Elmalı)


İnnelleziyne lâ yu’minune Bi âyâtillâhi lâ yehdiyhümullâh şu kesin ki Allah’ın ayetlerine inanmayan kimseleri Allah doğru yola yöneltmeyecektir. Evet, bu da çok önemli. Allah’ın doğru yola yöneltmesinin ilk şartı, Allah’ın ayetlerine imandır. Onun için değerli Kur’an dostları iman ön bilgidir demiştim. Küfür önyargıdır. Küfür önyargısı ile Kur’an a yaklaşanlara Kur’an sırrını açmaz. Küfür ön yargıdır, çünkü küfür insanın var oluş sözleşmesine ihanettir. Fıtratına ihanettir.

Allah’ın ayetlerine inanmak sadece Kur’an ayetlerini kapsamaz, aynı zamanda insan ayetini kapsar, insan kitabının ayetlerini. Kâinat kitabının ayetlerini ve tarih, hadisat kitabının ayetlerini kapsar. Eğer bunlara Allah’ın müdahil olduğunu görebilecek bir gözü varsa insanın, Allah’ın zamana, Allah’ın insana, Allah’ın eşyaya müdahil olduğunu, bunların Allahsız olamayacağını, Allahsız olmanın anlamsız olma demeye geldiğini, bu evrendin bir kozmos olduğunu kaos değil. Bir düzene dayandığını. Her sanatın bir sanatkâra, her eserin bir müessire, her fiilin bir faile muhtaç ve mecbur olduğunu görebilirse bir insan, zaten vahyin sahibini bulacak, vahyin kaynağına iman edecektir.

 ve lehüm azâbün eliym dahası, ötede ahirette onların payına can yakıcı bir azap düşecektir.


105-) İnnema yefteril kezibelleziyne lâ yu’minune Bi âyâtillâh* ve ülaike hümül kâzibun;

 Yalanı uyduranlar, yalnızca, Allâh’ın kendini dillendiren işaretlerine iman etmeyenlerdir… Yalancıların ta kendileri işte bunlardır! (A.Hulusi)

 105 – Yalanı ancak Allahın âyetlerine inanmayanlar uydurur iftira ederler, işte onlar kendileridir ki o yalancılardır. (Elmalı)


İnnema yefteril kezibelleziyne lâ yu’minune Bi âyâtillâh zaten yalan uydurup birilerine atma işini ancak Allah’ın mesajlarını inkarda direnenler yapar. ve ülaike hümül kâzibun zira onlar yalanı meslek haline getirenlerdir. El kâzibun’u böyle çevirmek daha hoş geldi bana. Yalanı meslek haline getirmek Kâzip, ismi fail. Yani bir fiili, eylemi isim olarak almak için o eylemin sizin mesleğiniz haline dönüşmesi. Artık o eylemin sizde karar kılması gerekiyor. Onun için yalanı meslek haline getirenlerin ta kendileridir. Yani siz iyi bilirsiniz diyor, uydurup ta Allah’a atmayı.

 Uydurduğunuz yalanı nasıl iyi bilirler; Allah kendilerine herhangi bir şey bildirmemişken, mesela bir eşyaya kutsallık izafe ediyorlar. Geliyorlar birinin başında çocuk istiyorlar. Müşrikler de buna benzer şeyler yapıyorlardı.Önce Allah’tan isterler, Allah istediklerini verince de giderler birilerinin kapısına, falanca baba verdi derlerdi. Falancadan istedim de o verdi derlerdi. Dolayısıyla Allah’a ait bir sıfatı başkasına yakıştırırlardı. Allah’a ait bir yetkiyi gasp etmeye kalkarlardı, yetki gaspı diyorum ben buna.

 Onun için değerli dostlar burada; siz daha iyi bilirsiniz onu diyor. Yani aslında siz kendi suçunuzu peygambere atmaya kalkıyorsunuz. Allah’a ortaklar koşuyorsunuz. Allah mı söyledi bunu bir başka ayette, öyle ifade buyruluyordu. Allah’tan mı aldınız haberi bunlar benim ortaklarım dediğini duydunuz mu? Ama önce şirk koşuyorsunuz ondan sonra da Allah’a bunu atfediyorsunuz, iftira ediyorsunuz. İşte onun için bu ima.


106-) Men kefera Billâhi min ba’di imanihi illâ men ükrihe ve kalbuhu mutmeinnun Bil iymani ve lâkin men şereha Bil küfri sadren fealeyhim ğadabün minAllâh* ve lehüm azâbün azıym;

 Kalbi imanla mutmain olduğu hâlde, (küfre) zorlanan hariç, kim imanından sonra Allâh’a küfrederse ve küfre sînesini açar ise, işte Allâh gazabı onun üzerinedir! Kendilerine çok büyük azap vardır. (A.Hulusi)

 106 – Her kim imanından sonra Allaha küfrederse – kalbi iman ile mutmain olduğu halde ikrah edilen başka – velâkin küfre sinesini açan kimse lâbüdd onların üstüne Allah dan bir gadab iner ve onlara azîm bir azâb vardır. (Elmalı)


Men kefera Billâhi min ba’di imanih iman ettikten sonra Allah’ı inkar eden kimseye gelince; illâ men ükrihe ve kalbuhu mutmeinnun Bil iymani ve lâkin men şereha Bil küfri sadra “Ki imanla bu kalbi tatmin olmuş bulduğu halde baskı altında görünüşte inkar eden kimse değil,” yani baskı altında olduğu için görünüşte inkar eden kimse değil ve fakat kalbini küfre bile, isteye açan kimsedir. Bu yine bir cümle-i muteriza.

 fealeyhim ğadabün minAllâh işte böyleleri Allah’ın rahmetinden dışladığı kimselerdir. ve lehüm azâbün azıym dahası ahirette onları korkunç bir azap bekleyecektir. Yani kimler bunlar? İman ettikten sonra Allah’ı inkar eden kimseler. Bunlardan istisna var. Bu istisna ne? Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde uğradığı işkence ve zorlama altında kendisine dayatılan küfür sözü söylemek zorunda kalanlar. Ki bu bir ilke.

 BU tüm çağlar üstü bir ilke. Her zaman ve zeminde geçerli. Yüreğinde iman dopdolu olduğu halde kendisine işkence sonucu, inancına aykırı şeyler dayatılan ve onu söylemek zorunda kalan kimselere bir ruhsat, bir gönül aydınlığı bu ayet.

 Tabii biz bunun tipik bir örneğini o çağda görüyoruz. Ammar Bin Yasir ve babasıyla annesinden müteşekkil Yasir ailesi. Bu aile ağır acılara, ağır işkencelere tabi tutulmuştu. Putperestler Mekke’nin aristokratları, Mekke’nin kaymağını yiyen ve vahyi kendi düzenlerine, sahte ve sömürü düzenlerine karşı gören ve kendi oyunlarını bozacağını bildikleri için vahye karşı savaş açan Mekke’nin aristokratları, Mekke’de ki zayıf ve yoksul Müslümanlara ağır işkenceler etmeye başlamışlardı. Yasir ailesine de onların eski efendileri olan bir kodaman aile işkence ediyordu ve bu işkenceler sırasında baba Yasir ve anne Sümeyye şehit olmuştu. İslâm’da ilk şehitler, yani İslam’ın son vahyinin inişinden sonra ilk şehitler bunlardır.

 Onların mümin çocukları Ammar bu ağır acılara dayanamamış, Resulallah aleyhine söylemelerini istedikleri şeyi söylemişti. Dil ucunda da olsa. Resulallah’a bu haber geldiğinde, hatta Resulallah’ın etrafında yer alan bir takım sahabeler Ammar’ı kınamışlardı ve onun dininin durumunun ne olduğunu sormuşlardı. Ammar Resulallah’a ağlayarak gelmişti. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve durumunu Resulallah’a arz ediyordu.

 Resulallah;

 – “Sana bunları zorla söylettiklerinde kalbini nasıl buldun.” Buyurmuştu. O;

 – Mutmainnun bin iman.! “Ya Resulallah imanla dopdolu olarak buldum.” Deyince Resulallah ona;

 – İn aduv feud. “Eğer bir daha öyle yaparlarsa, sen de bir daha böyle yap.”

 Ruhsatını vermiş ve onu bu şekilde, bu sözle teselli etmişti. Resulallah’ın bir tesellisiydi bu aslında. Bu durum her çağda yaşanabilecek bir durumdu. Onun için Kur’an insanların zor altında söylediklerine değil, yüreklerine inandıklarını esas alıyordu.


107-) Zâlike Bi ennehümüstehabbul hayated dünya alel ahıreti, ve ennAllâhe lâ yehdil kavmel kafiriyn;

 Bunun sebebi, onların (sınırlı – sefil) dünya hayatını sonsuz geleceğe tercih etmeleri; Allâh’ın hakikat bilgisini inkâr edenler topluluğunu hakikate erdirmemesidir. (A.Hulusi)

 107 – Bunun sebebi: çünkü onlar Dünya hayatı sevmiş âhirete tercih etmişlerdir, Allah da kâfirler güruhunu doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)


Zâlike Bi ennehümüstehabbul hayated dünya alel ahırah bütün bu zıvanadan çıkmışlıklar, yani vahye karşı geliş. Bu karşı gelişle yetinmeyip vahyin kaynağına iftira. Bununla yetinmeyip vahye inananlara ağır acılar ve işkenceler çektirmek. Bütün bunların temelinde ne yatıyor diye sorarsanız, işte sebebi bu ayette veriliyor. Nedir o? İşte bütün bunlar, hem onların dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmelerinin, ve ennAllâhe lâ yehdil kavmel kafiriyn hem de Allah’ın inkarcı kimseleri doğru yola yöneltmemesinin neticesidir. Yani anahtar bir tek cümlede gizli. O da dünyayı ahirete tercih eden bir tasavvur, bir bakış açısı.

 İşte bütün bunların temelinde yatan sebeplerin sebebi bu. Dünyevileşme diyebiliriz biz buna. Nübüvveti, vahyi, ahireti inkarın da temelinde dünyayı ahirete tercih eden bir yamuk bakış açısı yatar. Bu tutku, aklı ve kişiliği saptırıyor ve insanı insanlığından ediyor. Yani, eğer dünyevileşmişse biri, artık ona ne vahiy tesir ediyor, ne bir başka şey. Bu çok önemli dostlar. Burada anahtar var ve bu tüm çağlarda geçerli. Hastalıkların en temelinde ki mikrop dünyevileşme hastalığı. Dünyaya sahip olma değil. Fakr nedir demişler? Muhteşem bir tarifi var Kuşeyri’nin. Başkalarına da atfedilir bu. Cüneydi Bağdadi’ye de atfedilir. Fakr diyor; senin hiçbir şeye sahip olmaman değil, her şeye sahip olduğun halde hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir. Diyor.


108-) Ülaikelleziyne tabe’Allâhu alâ kulubihim ve sem’ıhim ve ebsarihim* ve ülaike hümül ğafilun;

 İşte bunlar, Allâh’ın, kalplerini, işitme (algılama) kuvvelerini, basîretlerini (değerlendirme kuvvelerini) kilitlediği kimselerdir! Onlar kozalarında yaşayanların ta kendileridir! (A.Hulusi)

 108 – Onlar öyle kimselerdirler ki Allah kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir ve işte onlardır ki hep gafillerdir. (Elmalı)


Ülaikelleziyne tabe’Allâhu alâ kulubihim ve sem’ıhim ve ebsarihim işte onlar Allah’ın kalplerini akletme, işitme ve görme yetilerini mühürlediği kimselerdir.

 Burada ki alâ kulubihim kalplerini mühürlediği diye çevirmem lazım, ama kalplerinin akletme yeteneğini diye çevirmeyi Kur’ani buldum. Çünkü Kur’an da Kalp; Akleden bir merkez olarak nitelenir. lehüm kulubün lâ yefkahun.. (A’raf/179) Yani akleden kalbe sahip olmak. Onun için akletme yeteneğini, işitme yetilerini, görme yetilerini mühürlediği kimselerdir. Dünyevileşmenin son durağı budur. Yani onlar dünyevileştiler, Allah da onların bu yeteneklerini köreltti.

 Tutku akleden kalbi öldürür Kur’an dostları. Tutku, gözü görmez eder. Kulağı duymaz eder. Aklı çalışmaz eder. Yüreğin potansiyelini yok eder. Dünyevileşmiş bir insan artık selim bir akılla düşünemez, gerçeği göremez. Çünkü ters bakıyor. Amuda kalkmış bir insan baktığını hiçbir zaman doğru göremez. Çünkü ahirete vermesi gereken değeri dünyaya vermişse, bu insan eşyayı tersine döndürmüş demektir ve tüm enerjisini tüketir heba eder.

 ve ülaike hümül ğafilun artık onlar bundan bihaber hale gelirler. Yani kendilerinin duymayan, görmeyen ve kalpleri akletmeyen kimseler olduklarından dahi haberdar olamazlar. Kendi gerçeklerini dahi anlamayacak kadar körleşirler. Çünkü maske takmışlardır, kendi yüzlerini dahi unutmuşlardır, kendilerini dahi tanıyamazlar. Aslında şu ibare ve ülaike hümül ğafilun kendi kendilerine yabancılaşmışladır dan başka bir şey değil. İşte o dur.


109-) Lâ cerame ennehüm fiyl’ahireti hümül hasirun;

 Gerçek şu ki, onlar gelecek yaşam boyutunda hüsrana uğrayanların ta kendileridir! (A.Hulusi)

 109 – Çare yok onlar âhirette tamamen hüsrana düşeceklerdir. (Elmalı)


Lâ cerame ennehüm fiyl’ahireti hümül hasirun kimsenin tereddüdü olmasın ki ahirette de hepten kaybedecek olan işte onlardır.


110-) Sümme inne Rabbeke lilleziyne haceru min ba’di ma futinu sümme cahedu ve saberu, inne Rabbeke min ba’diha le Ğafûrun Rahıym;

 Sonra, muhakkak ki Rabbin, belâya maruz bırakıldıktan sonra hicret edenlerin; sonra mücahede edenlerin ve sabredenlerin (yanındadır)… Daha sonra (da) Rabbin muhakkak ki Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

 110 – Sonra şüphesiz ki rabbin o mihnete müptela olmalarının arkasından hicret eyleyen, sonra mücahade ve sabreden kimseler hakkında şüphesizdir ki rabbin bunun arkasından elbette gafurdur rahîmdir. (Elmalı)


Sümme inne Rabbeke lilleziyne haceru min ba’di ma futinu sümme cahedu ve saberu sonra yine unutma ki rabbin görünüşte inkar edecek kadar ağır bir işkenceye uğratılmanın ardından, hani yukarıda ifade buyurmuştu ya ayet, istisna etmişti. Zor altında kendilerine dayatılan sözü söyleyenler. İşte onlar, kendilerine dayatılan şeyi söyleme tuzağına düşen, bu işkenceye katlanan, bu işkencenin altında ezildikten sonra hicret edenleri, Allah yolunda tüm çabasını harcayan ve direnenleri Allah gözetecektir. Bu gözetecektir ibaresi açıklaması; lilleziyne nin başındaki “lam” lamul istihtak derler ona, ondan yola çıkarak bu manayı verdim. Gözetecektir.

 Kimleri gözetecek? Zor ve ağır işkenceler altında kendilerine dayatılan şeyi söyledikten sonra imkanların tükendiği bir ortamdan, imkanların yeniden üretileceği bir ortama göç edenler, hicret edenler ve inancında direniş gösterenleri Allah gözetecektir.

 inne Rabbeke min ba’diha le Ğafûrun Rahıym evet, çünkü senin rabbin o ağır acının ardından elbette sınırsız affı, engin rahmetiyle muamele edecektir. Bundan emin ol dercesine bu garantiyi veriyor ayet.


111-) Yevme te’ti küllü nefsin tücadilu an nefsiha ve tüveffa küllü nefsin ma amilet ve hüm lâ yuzlemun;

 O süreç ki, her nefs kendini kurtarmak için mücadele eder… Her nefse yaptığı şeylerin karşılığı tam verilir… Onlar haksızlığa uğratılmazlar. (A.Hulusi)

 111 – O gün ki: her kes nefsi için mücadele ederek gelir, her nefse işlemiş olduğu amel tamamıyla ödenir ve hiç birine zulmedilmez. (Elmalı)

 

 Yevme te’ti küllü nefsin tücadilu an nefsiha gün gelecek her can kendi derdine düşecek. Gün gelecek her can kendi derdine başı derdine düşecek, kıyamet günü herkes; Nefsiy, nefsiy..! diyecek, kimsenin gözü kimseyi görmeyecek. O gün;

 Yevme yefirrulmer’u min ahıyh

 Ve ümmihi ve ebiyh;

 Ve sahıbetihi ve beniyh; (A’bese/34-35-36)

 Kişi öz kardeşinden, anne babasından ve tüm yakınlarından kaçacak, herkes birbirinden kaçacak, herkes başı, canı derdine düşecek.

 ve tüveffa küllü nefsin ma amilet ve herkes yapıp ettiklerinin karşılığını tas tamam bulacak. ve hüm lâ yuzlemun zira orada hiç kimse zulme uğramayacak.


112-) Ve darebAllâhu meselen karyeten kânet amineten mutmeinneten ye’tiyha rizkuha rağaden min külli mekânin fekeferat Bi en’umillâhi feezâkahAllâhu libaselcû’ı vel havfi Bima kânu yasne’un;

 Allâh bir şehri misal verdi: Güvenli ve mutlu idi… Onun yaşam gıdası her taraftan bol bol geliyordu… Fakat o (halk) Allâh nimetlerine nankörlük etti (Sünnetullâh gereği perdelilik oluşturan, fiiller yaptı)… Allâh da kendilerine yapıp-ürettikleri dolayısıyla açlık ve korku libasını tattırdı. (A.Hulusi)

 112 – Bir de Allah bir şehri mesel yaptı ki emniyet ve asayiş içinde idi, ona her yerden rızkı bol bol geliyordu, derken Allahın nimetlerine nankörlük etti, Allah da ona o yaptıkları sanatla açlık ve korku libâsını tattırıverdi. (Elmalı)


Ve darebAllâhu meselen karyeten kânet amineten mutmeinneten ye’tiyha rizkuha rağaden min külli mekân Kur’an o dehşet kıyamet sahnesini bir an gözümüzün önüne sunup, açıp kapattıktan sonra yine bizi dünyaya çevirip bir örnekle düşünmemizi istiyor. Ve darebAllâhu meselen imdi Allah size bir örnek verir. kânet amineten mutmeinneten ye’tiyha rizkuha rağaden min külli mekân sakinleri için güvenli ve kendi kendine yeterli bir belde düşünün ki her yerden oraya ihtiyacı olan rızk akıyor. Müreffeh, refah içinde, varlık içinde bir belde düşünün. Mutmainneten, tatmin, yeterlilik duygusu ile ilgili olduğu için öyle çevirdim. Evet, böyle bir belde düşünün.

 fekeferat Bi en’umillâhi feezâkahAllâhu libaselcû’ı vel havfi Bima kânu yasne’un buna karşı o belde Allah’ın nimetlerine nankörlük etti ve hemen ardından yaptıkları sebebiyle Allah orayı çepeçevre içine alan açlık ve korku belasıyla kuşattı. Böyle bir yer düşünün. Ahlaki çözülmenin hemen peşinden ekonomik ve ona bağlı olarak güvenlik alanında çıkaracağı sorunlara bir işaret. Tüm insanlık tarihi boyunca Allah ile ilişkilerini zedelersen eğer ey insanoğlu. İnsan – insan ilişkisi de zedelenir. Toplumsal ilişkilerin de biter. O zaman ekonomik, siyasal, ahlaki, hukuki her türlü problem sökün eder. Ardı ardına bir felaket gibi üzerinize gelir.

 Tabii bunlarda neyi getirir? Varken yokluğu getirir. Siz bununla nasıl bir durumu Kur’an ın kastettiğini sanırım üzerinde yaşadığımız toprakların getirilip içine atıldığı çukuru düşününce daha iyi anlarsınız.

 Evet, varken yokluğa mahkum olmak. Bir toprak düşünün ki, o toprak üzerinde yaşayanları cennet gibi besleyecek imkana sahip. Fakat üzerinde yaşayanlar cehennem hayatına mahkum olmuşlarsa şimdi siz bunu Allahsız nasıl anlamlandırabilirsiniz. Bu bir bela değil de nedir, bu bir ceza değil de nedir.

 İşte Kur’an onu veriyor. Bu evrensel hükmün ilk uygulaması, ilk tezahürü Mekke’de görülmüştü. 7 yıl süren bir açlık başlamıştı. Son yıl, Mekke’de ki Resulallah’ın son yılında. Öyle bir açlık ki toplumu kasıp kavurmuştu. Açlığın korkusu açlıktan daha beter yaşanmaya başlamıştı. Güvenliği yok etmişti. Herkes herkesin malına göz diker olmuş, en dürüst insanlar bile başkalarının malını nasıl gasp edeceklerini düşünür olmuşlardı. Ve toplumda korkunç bir ahlaksızlık alıp başını gitmiş kaos hakim olmuştu.

 İşte nebi kendisine bu ahval içre, bu ağır acıları yaşayan Mekke’lilerin 7. yılında Mekke’nin reisi Ebu Süfyan Medine’ye, Medine’nin peygamberi Resulallah’a, Medine’ni reisi aynı zamanda Resulallah’a geldiğinde Resulallah, kendisine can düşman olan Mekke’lilere külçe külçe gümüş yardım edecekti. Ve bunu Mekke’nin yoksullarına dağıtılmak şartıyla gönderecekti. Yani kendisini öldürmeye gelenler, kendisinde dirileceklerdi. Düşmanları iyiliğini görecekti. İşte peygamberi davranış. İşte bir peygambere yakışan ancak böyle bir davranıştı.

 Burada ayetin söylediği açık, güvenlik ve refahın tek sahici garantisi vardır; Allah ve ahlak. Ahlakın da garantisi Allah’tır. Yoksa yok.


113-) Ve lekad caehüm Rasûlün minhüm fekezzebuhu feehazehümül azâbü ve hüm zâlimun;

 Andolsun ki onlara kendilerinden bir Rasûl geldi de Onu yalanladılar! Zâlimler oldukları hâlde, azap kendilerini yakaladı. (A.Hulusi)

 113 – Celâlim hakkı için, onlara içlerinden bir Resul geldi de ona yalan söylüyor dediler, zulmederlerken azâb da kendilerini yakalayıverdi. (Elmalı)


Ve lekad caehüm Rasûlün minhüm ve doğrusu onlara kendilerinden bir elçi gelmişti. Fekezzebuhu fakat onlar bunu yalanladılar. feehazehümül azâbü ve hüm zâlimun ne var ki onlar zulümlerini sürdürürken azap onları yakalayıverdi. İşte bir üstteki ayette ekonomik problemler bir azaptır, Allah’ın gazabıdır. Siyasal problemler Allah’ın gazabıdır. Çünkü insanoğlu Allah’ın tasarrufunun dışında değildir. Allah zamana müdahildir, hayata müdahildir, zemine müdahildir. Onun için Allah’tan bağımsız düşünmemek gerekir. Bir mümin hiçbir şeyi, başına gelen toplumsal ve bireysel hiçbir şeyi Allah’tan bağımsız düşünemez.

 

 114-) Fekülu mimma razekakümullâhu halâlen tayyiba* veşküru nı’metAllâhi in küntüm iyyahu ta’budun;

 Allâh’ın size yaşam gıdası olarak verdiklerinden helal ve temiz şeyleri yeyin ve Allâh nimetine şükredin; eğer O’na kulluk ettiğinizin farkındaysanız! (A.Hulusi)

 114 – Onun için siz Allahın size verdiği rızklardan helâl ve hoş olarak yiyin de Allahın nimetine şükredin, eğer gerçekten ona ibadet edecek iseniz. (Elmalı)


Fekülu mimma razekakümullâhu halâlen tayyiben haydi siz hem Allah’ın size verdiği rızkların helâl ve temiz olanlarından yiyin. veşküru nı’metAllâh hem de onun nimetlerine şükredin in küntüm iyyahu ta’budun tabii ki gerçekten yalnızca O’na kulluk etmek istiyorsanız. Yani nimetlere karşılık şükretmek Allah’a kulluğun olmazsa olmaz şartıdır.


115-) İnnema harrama aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille li ğayrillâhi Bih* fe menidturre ğayre bağın ve lâ adin feinnAllâhe Ğafûrun Rahıym;

 (Allâh) size yalnızca ölmüş hayvan etini (leşi), kanı, domuz etini ve Allâh’tan gayrı adına boğazlananı haram etmiştir… Ama kim zorda kalırsa helal saymayarak ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın (bunlardan yiyebilir)… Muhakkak ki Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

 115 – O size ancak ölüyü ve kanı ve hınzır etini, bir de Allahın gayrisinin namına kesileni haram kıldı, her kim de muztarr olursa bâğiy ve mütecaviz olmadığı halde, artık şüphe yok ki rabbin gafurdur rahîmdir. (Elmalı)


İnnema harrama aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille li ğayrillâhi Bih O size yalnızca leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır. fe menidturre ğayre bağın ve lâ adin feinnAllâhe Ğafûrun Rahıym fakat mecbur kalan kimse haddi aşıp zorunlu miktarı geçmeden yemişse iyi bilsin ki Allah çok bağışlayan bir merhamet kaynağıdır.

 Evet, bu yasaklar daha önce inen Enam 119. ayette de ifade buyrulmuştu ve daha sonra inecek olan surelerde de yer almıştı. Ki Bakara 173. ayet, maide 3. ayet. Bu yasakların en son yer aldığı ayet maide/3 . Hepsinde yasakların iskeleti hiç değişmedi. Farklı zamanlarda, aralarında yıllar olmasına rağmen hep o 4 ana unsur esas olarak kaldı. Mesela Maide/3 te en son inen ayet yasaklar konusunda yasağın bir maddesi yani leş daha bir ayrıntılandırıldı. İşte hayvanın kaktığı, yırtıcıların yediği yüksekten düşerek ölen, yani hangi şartlarda ölen hayvanlarda yasak kapsamına girer sorusunun cevabı verildi. Ama iskelet hiç değişmedi.

 Kur’an tüm iniş süreci boyunca dindarlık gösterisi olan yasakların sınırının genişletilmesine şiddetle karşı çıkıyor. Bütün bu ayetlerin bize verdiği temel fikir bu. Yani dindarlık gösterisi olarak yasak sınırını genişletemezsiniz, yasakları çoğaltamazsınız. Adeta burada ısrarla vurgulanan şey bu. Çünkü başında ki innema edatı hasr edatı denir buna, yani sınırlama, sınır çizme edatı.

 Bir yetki gaspıdır. Allah’ın koyduğu sınırları bozmak, Allah’a ait bir yetkiyi O’ndan almaya kalkışmaktır. Bu bir yetki gaspıdır ve Allah bunu şiddetle men ediyor bundan. Onun için Mesela A’raf suresinin 32. ayeti. En’an suresinin 151. ayeti. Bu konuda çok şiddetli ifadeler içerir. Yani Allah size, mesela Ve alAllâhi kasdus sebiyli.. (Nahl/9) Hatırlayın 9. ayeti bu surenin. Daha önce tefsir etmiştim. Eşyanın nihai hükmünü koymak Allah’a aittir. Eşyaya istikamet tayini vermek Allah’a aittir. Bu iyi, şu kötüdür ölçülerini koymak Allah’a aittir. İyi ve kötü ölçülerini insan aklına bıraktığınızda 6.5 milyar iyi ve kötü çeşidi çıkacaktır. Onun için Allah’a ait olan bu hakkı kimse gasp etmeye kalkmasın. Kur’an ın verdiği inşa bu.

 Zorunlu hallerde bakınız değişiyor iş. Yani sınırın genişletmesine şiddetle karşı olan Kur’an vahyi, zorunlu hallerde yasağı bile yumuşatıyor ve geçici olarak yasağı kaldırıyor. Neden? Çünkü din insan içindir ve bir sonraki ayet bunu çok güzel veriyor. Devam ediyoruz.


116-) Ve lâ tekulu lima tasıfu elsinetükümül kezibe hazâ halâlün ve hazâ harâmün litefteru alAllâhil kezib* innelleziyne yefterune alAllâhil kezibe lâ yüflihun;

 Aklınıza esen yalanı uydurup, “Şu helaldir ve şu haramdır” demeyin… Çünkü Allâh’a iftira atmış olursunuz! Muhakkak ki, Allâh üzerine yalan uyduranlar kurtulmazlar! (A.Hulusi)

 116 – Sade dilinizin yalan tavsifi ile şu helâl, şu haram demeyin ki yalanı Allaha iftira etmiş olursunuz, şüphe yok ki yalanı Allaha iftirâ edenler felâh bulmazlar. (Elmalı)


Ve lâ tekulu lima tasıfu elsinetükümül kezib artık dillerinizle yalan beyanda bulunup hazâ halâlün ve hazâ harâmün litefteru alAllâhil kezib üstelik uydurduğunuz yalanı da Allah’a isnat ederek; Bu helaldir, bu haramdır demeyin. İşte geldi. Devam ediyor ayet; innelleziyne yefterune alAllâhil kezibe lâ yüflihun çünkü uydurdukları yalanı Allah’a isnat edenler asla kurtuluşa ulaşamayacaklar. Eşya hakkında nihai yargıda bulunmak Allah’a aittir. İyi ve kötüyü tespit Allah’a aittir. Yine bu surenin 9. ayetine dönelim;

 Ve alAllâhi kasdus sebiyl (Nahl/9) eşyanın istikametini tayin etmek Allah’a düşer, başkasına değil. Onun için Allah’ın yasakladığı her şey vahiyle açıklanmıştır diyor Kur’an En’am/119. da. Yani yasaklar vahitle açıklanmıştır. Resulallah’ın koyduğu bir takım haramlar değil ama yasaklardan söz edilebilir. Fakat onlar beyan yetkisine dayanılarak konulmuş haramlar değil. Yasaklardır ve onlar kendi şartları içerisinde maksadına mebni olarak anlaşılmak durumundadırlar. Onun için sahabe de o tür yasakları, -haramları değil- yasakları maksadına mebni olarak okumuşlar ve lokal olarak algılamışlardır.


117-) Metaun kaliyl* ve lehüm azâbün eliym;

Az bir faydalanma (yüzünden)!.. Onlara (gelecekte) acı bir azap vardır. (A.Hulusi)

 117 – Az bir istifade ve haklarında elîm bir azâb vardır. (Elmalı)


Metaun kaliyl* ve lehüm azâbün eliym bu dünyada oyalayıcı kısa bir haz duysalar da bu eşya hakkında hüküm koyup ta Allah’ın yasak sınırlarını genişletmeye kalkışanlar oyalayıcı kısa bir süre bu dünyanın zevkini, tadını çıkarsalar da, ahirette onları can yakıcı bir azap bekleyecektir.


118-) Ve alelleziyne hadu harremna ma kasasna aleyke min kabl* ve ma zalemnahüm ve lâkin kânu enfüsehüm yazlimun;

 Biz daha önce sana hikâye edip anlattığımız şeyleri, Yahudi olanlar üzerine de haram etmiştik… Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefslerine zulmediyorlardı. (A.Hulusi)

 118 – Yahudî olanlara ise bundan evvel sana naklettiklerimizi haram kıldık ve onlara biz zulm etmedik ve lâkin kendi kendilerine zulmediyorlardı. (Elmalı)


Ve alelleziyne hadu harremna ma kasasna aleyke min kabl ve yalnızca Yahudileşen kimselere, sana daha önce aktardığımız şeyleri yasaklamıştık. Bakınız, yani Yahudileşenlere yasaklamıştık diyor. Ben elleziyne hadu ibaresini neden Yahudileşenler biçiminde çevirdiğimi bu ibarenin geçtiği Bakara suresinde çok ayrıntılı açıklamıştım iyi hatırlıyorum.

 Aslında, mesela Muhtar sıhak gibi lügat alanının otorite isimlerine baktığımızda elleziyne hadu yu “ey sara yahudiyyen”, “ey tehavvedu” diye çevirirler. Yani Yahudi olmadığı halde sonradan Yahudi olan.

 Bu ne demektir? Kur’an a göre tüm muhataplarının adı Müslüman’dır. Tüm vahiylerin adı da İslam vahyidir. Müslüman İsrail oğulları sonradan Yahudileşmişlerdir. İşte burada ona bir ima var gibidir.

 Yahudileşince peki ne olmuştur? Onlara ekstra yasaklar gelmiştir. İşte burada da o ima edilmektedir. O yasaklar Biz sana daha önce açıklamıştık deniyor ayette. Bu açıklama gerçekten de daha önce yapılmıştı. Nerede? Bu sureden önce inen En’am suresinin 146. ayetinde. Yahudilere iç yağı yer, herkese helal olan büyük baş hayvanlar, ve hatta deve. Bunun gibi yenilmesi aslında helal olan bir takım yiyecekler haram kılınmıştı. Bu da onlara bir ceza olarak verilmişti. Yani siz kendi kendinizi mi cezalandırmak istiyorsunuz Allah’ın helal kıldığını yasaklamakla dercesine bu ibareyi rabbimiz bize öğüt olarak veriyor.

 ve ma zalemnahüm ve lâkin kânu enfüsehüm yazlimun ama onlara zulmetmedik, yani biz zulmetmedik diyor. Ne var ki onlar asıl kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Yani onlar dediği Yahudileşen İsrail oğulları. Tabii ki biz de Yahudileşen Ümmeti Muhammed oluruz eğer Yahudileşirsek. Eğer aslında bize yasak olmayan şeyleri yasaklamaya kalkar, Allah’ın çizdiği sınırları bozarsak;


119-) Sümme inne Rabbeke lilleziyne amilüssue Bi cehaletin sümme tabu min ba’di zâlike ve aslehu, inne Rabbeke min ba’diha leĞafûrun Rahıym;

 Sonra, muhakkak ki Rabbin, bilgisizlikten ötürü kötülük yapıp, bunun arkasından tövbe ederek düzelenlerin tövbelerini gerçekleştirir… Rabbin, bunun sonrasında Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

 119 – Sonra şüphesizdir ki rabbin bir cehaletle kötülük işleyen, sonra arkasından tevbe edip düzelen kimseler hakkında şüphesiz ki rabbin bunun arkasından elbette gafurdur, rahîmdir. (Elmalı)


Sümme inne Rabbeke lilleziyne amilüssue Bi cehaletin sümme tabu min ba’di zâlike ve aslehu sonuç olarak şunu aklından çıkarma ki Rabbin; Bir cahillik ederek kötülük işleyen ve bunun ardından tevbe edip Allah’a yönelerek kendisini düzenletenlerden yana tavır koyar. Evet, burada da lilleziyne de ki “lâm” biraz önce açıkladığım gibi yine istihkak lâmıdır. Yani Allah onlardan yana tavır koyar. Bakınız, günah işlemeyen demiyor, hata etmeyen buyurmuyor. Hata edip hatasında ısrar etmeyen vazgeçen ondan dönenlerden söz ediyor.

 İşte bu, rabbimizin istediği işte bu. O değil mi ki rahmeti, bağışı sınırsız olan bir Allah’tır. Tabii bu ayet En’am/79 da nakledilen, ki onu hemen bir sonraki ayeti okuduktan sonra söyleyeyim;

 [Atlanan cümle; inne Rabbeke min ba’diha leĞafûrun Rahıym.

 Rabbin, bunun sonrasında Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)


120-) İnne İbrahiyme kâne ümmeten kaniten Lillâhi haniyfa* ve lem yekü minel müşrikiyn;

 Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi… Allâh’a itaatkârdı… Hanîf’ti (Allâh yanı sıra tanrı kabul etmeyen)… (O), müşriklerden (Allâh’a ortak koşanlardan) olmadı. (A.Hulusi)

 120 – Muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmet idi, tek bir hanîf olarak Allaha itaat için kıyam etmişti ve hiç bir zaman müşriklerden olmadı. (Elmalı)


İnne İbrahiyme kâne ümmeten kaniten Lillâhi haniyfa* ve lem yekü minel müşrikiyn Hemen bir üstteki ayetin ardından Hz. İbrahim’e sözü getiriyor ve diyor ki ayet; Hiç şüphe yok ki İbrahim tüm güzellikleri kendinde toplamış, başlı başına örnek bir önder, her türlü kötülükten yüz çeviren, bütün varlığını Allah’a yönlendiren biri idi. Yani burada ki her bir kavram bir cümle ile açıklanabilir. Haniyf kavramı. Mesela yine Kaniten sözcüğü. Yani bunlar hep ümmet sözcüğü, bunlar hep birer ikişer cümle ile açıklanacak. Fakat O; ve lem yekü minel müşrikiyn hiç başkalarına ilahlık yakıştıran bir müşrik olmadı diyor ayet.

 Neden getirdi sözü buraya? Yukarıda ki ayetle alakası ne? Çünkü gerek Mekke müşrikleri ve gerek Yahudiler kendilerine inanç atası olarak İbrahim’i referans gösteriyorlar ve bu ayette işte En’am/79 da nakledilen Hz. İbrahim’in kendi sözüne bir atıftır bu ayet.

 Ey kitaplılar, ey kendisini İbrahim’e nispet eden Mekkeli putperestler, dedem hocaydı diyenler gibi davranıyorsunuz. Dedemiz İbrahim’di diyorsunuz. Atamız İbrahim’di diyorsunuz fakat o hiç Allah’a ortak koşmamış, Allah’a ait bir vasfı bir başkasına yakıştırmamıştı. Ona benzesenize. Dedene benzesene diyor yani. Dedem hocaydı diye övünen adama. Dedene niye benzemiyorsun. Hem onunla övünüp, hem onun inancına aykırı bir yol tutturmak aslında iç çelişkin değil mi senin. Onu tüketmiyor musun. Dedesini tezgahında satan, atası İbrahim’i pazarlamaya çalışan müşriklerin tavrına benzemiyor mu bu tavrın.


121-) Şakiran li en’umiHİ, ictebahu ve hedahu ila sıratın müstekıym;

 O’nun nimetlerine şükredendi… (O), Onu seçmiş ve Onu sırat-ı müstakime yönlendirmişti. (A.Hulusi)

 121 – Onun nimetlerine şâkir idi, o onu seçmiş ve doğru bir yola hidayet buyurmuştu. (Elmalı)


Şakiran li en’umiHİ, ictebahu ve hedahu ila sıratın müstekıym O kendisini seçip dosdoğru bir yola yönelten Allah’ın nimetlerine hep şükretti.


122-) Ve ateynahu fiyd dünya haseneten, ve innehu fiyl ahireti lemines salihıyn;

 Biz Ona dünyada güzellikler verdik… O, sonsuz gelecek yaşamda da sâlihlerdendir. (A.Hulusi)

 122 – Ve biz ona hem Dünyada bir hasene verdik, hem de şüphesiz ki o Âhirette elbette salihînden. (Elmalı)


Ve ateynahu fiyd dünya haseneh biz de bu dünyada ona iyi bir konum bahşettik. Herkesin paylaşamadığı bir iman atası olmak gibi bir konum. Tüm ilahi dinler bakınız Hz. İbrahim’e referans verirler. Allah onu öyle sevmiş ki, öyle yüceltmiş ki, işte konum bu. Ayette ifade buyrulan şey bu.

 ve innehu fiyl ahireti lemines salihıyn Şu kesin ki o ahirette de dürüst ve erdemliler arasında yer alacaktır.


123-) Sümme evhayna ileyke enittebı’ millete İbrahiyme haniyfa** ve ma kâne minel müşrikiyn;

 Sonra, biz sana: “Hanîf olarak İbrahim’in milletine (Din anlayışına) tâbi ol… O, müşriklerden olmadı” diye vahyettik. (A.Hulusi)

 123 – Sonra da sana vahy eyledik ki: hakperest (hanîf) olarak İbrahim milletine ittiba’ et, o hiç bir zaman müşriklerden olmadı. (Elmalı)


Sümme evhayna ileyke enittebı’ millete İbrahiyme haniyfa ve ma kâne minel müşrikiyn sonuçta ey peygamber sana da her türlü kötülükten yüz çeviren İbrahim’in inanç sistemine uy. Zira o Allah’tan başkasına tanrılık yakıştıranlardan değildi. Diye vahy ettik.


124-) İnnema cu’ıles Sebtü alelleziynahtelefu fiyh* ve inne Rabbeke leyahkümü beynehüm yevmel kıyameti fiyma kânu fiyhi yahtelifun;

 Es Sebt (Cumartesi Günü kutsallığı), sadece onda ayrılığa düşmüş kimseler (İsrailoğulları) üzerine (farz) kılındı… Muhakkak ki Rabbin, kıyamet günü, ihtilaf ettikleri şey hakkında onlar arasında elbette hüküm verecektir. (A.Hulusi)

 124 – Sebt tutmak ancak onda ihtilâf edenlere farz kılındı, her halde rabbin onların o ihtilâf ede geldikleri şeyler hakkında Kıyamet günü beyinlerinde hükmünü elbette verecek. (Elmalı)


İnnema cu’ıles Sebtü alelleziynahtelefu fiyh Sept; Cumartesi yasağı, şabat, yani İbranice de söylenişiyle. Amaç değil, ahlaki disiplin için bir araç olarak konulmuş bir yasaktı. Haddi zatında Yahudilerin kendi koydukları yasağı, Allah’ın bir ceza olarak onaylamasıydı aslında. Fakat ne yaptılar? Bun u amaçlaştırdılar. Aslında müminlere emredilen tüm ibadetler amaç değildir. Bir başka, daha üst bir amacı gerçekleştiren araçtır. Amaçlar ne zaman araçlaşır? Araçlar amaçlaştığı zaman.

 İşte burada bu tarihi yanılgıya, bu tarihi hataya dikkat çekiyor İsrail oğulları örneğini vererek ve diyor ki ayet; Cumartesi yasağı sadece bu konuda o zamanlar birbiri ile çekişmiş olan kimselerin aleyhine bir durum olarak oluşturulmuştu.

 Bu konuda ihtelefu sözcüğüne şöyle bir anlam da yükleyebiliriz. Hz. İbrahim’in inanç sisteminden kopmaları sonucu bu yasak oluşmuştu. İhtelefe aynı zamanda, bir şeyden ayrılmak, uzaklaşmak kopmak anlamına gelir. Ki, bir üstteki ayetlerin Hz. İbrahim’le alakalı olduğu düşünülünce bu anlam çok daha makul olsa gerek.

 ve inne Rabbeke leyahkümü beynehüm yevmel kıyameti fiyma kânu fiyhi yahtelifun Fakat şu kesin ki rabbin kıyamet günü üzerinde çekişip durdukları bu konuda onlar arasında hüküm verecektir.

 Burada ki ihtilaf, çekişme, ili kesim arasında çekişme. Yahudiler Cumartesi yasağını içeriğini boşalttıkları halde dindarlık gösterisi olarak inatla uyguladılar. Fakat Hıristiyanlar ise, Tevrat’a inanmalarına, İncil’in bir parçası olarak, hatta İncil’in aslı olarak, atası olarak bilmelerine rağmen, bu yasağın o güne has olduğunu düşündüler ve onun içinde bugün hükmü geçerli değildir, iptal edilmiştir, yani nesh edilmiştir diyerek teolojik bir polemiğe giriştiler. Bu iki dini grup arasında Cumartesi yasağı konusunda böyle bir polemik vardı. İşte bu ayet ona bir atıftır.


125-) Ud’u ila sebiyli Rabbike Bil hikmeti velmev’ızatil haseneti ve cadilhüm Billetiy hiye ahsen* inne Rabbeke HUve a’lemu Bimen dalle an sebiyliHİ ve HUve a’lemu Bil mühtediyn;

 Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğüt ile davet et… Onlarla en güzel şekilde mücadele et… Muhakkak ki Rabbin, “HÛ”; yolundan sapanı daha iyi bilir (O)… Daha iyi bilir “HÛ”, doğru yola erenleri! (A.Hulusi)

 125 – Rabbin yoluna davet et: hikmet ile ve güzel güzel mevıza ile, onlara da en güzel olan suretle mücadele yap, çünkü rabbin odur en ziyade bilen yolunda sapanı, doğru gidenleri en iyi bilen de ancak odur. (Elmalı)


Ud’u ila sebiyli Rabbike Bil hikmeti velmev’ızatil haseneh ve tüm sure sözü topladı. Yukarıda bir atfı da yaptı. Yahudilerle Hıristiyanlar arasında bu çekişmelere Allah’ın kıyamette son sözü söyleyeceği, bu çekişmeler hakkında son söz Allah’a aittir dedi ve sure kapanışı şu ayetle gerçekleştiriyor bakınız. Ud’u ila sebiyli Rabbike Bil hikmeti velmev’ızatil haseneh rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Yani Yahudileşen İsrail oğulları ve Hıristiyanlaşan İsa ümmetinden, onlara benzemekten, onlar gibi bir takım hakikatleri eğip bükmekten ve tartışmaya açmaktan uzak durarak rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, polemikle değil yani. Burada söylenen bu.

 ve cadilhüm Billetiy hiye Ahsen ve onlarla öyle bir mücadele yöntemi ortaya koy ki, en güzeli, en etkilisi olsun. Adeta Yahudi Hıristiyan polemiğinden uzak dur ve tezini güzel savun diyor, tezini güzel savun. Hakaret yok, süpürmek yok. Dinleme var. Unutmayınız Kur’an ın hepsi de bir şiarı bunların.

 Elleziyne yestemi’unel kavle feyettebi’une ahseneh (Zümer/18) Onlar ki sözün tamamını dinlerler, en güzeline uyarlar. Zor yok. Lâ ikrahe fid Diyn.. (Bakara/256) Dinde zorun hiçbir çeşidi yok. Tanıtma var. İşte bu.

 inne Rabbeke HUve a’lemu Bimen dalle an sebiyliHİ ve HUve a’lemu Bil mühtediyn çünkü senin rabbin var ya işte o kendi yolundan sapan kimseyi de, doğru yola yöneleni de en iyi bilendir. Bilir, yeter, Allah bilmiyor mu.


126-) Ve in akabtüm feakıbu Bi misli ma ukıbtüm Bih* ve lein sabertüm le huve hayrun lissabiriyn;

 Şayet kötülüğün sonucunu yaşatacaksanız, size yapılan azabın benzeri ile sonucunu yaşatın… Eğer sabrederseniz, elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır. (A.Hulusi)

 126 – Ve şayet ıkab ile mukabele edecek olursanız ancak size edilen ukubetin misliyle muâkabe ediniz ve şayet sabrederseniz kasem olsun ki sabredenler için elbette daha hayırlıdır. (Elmalı)


Ve in akabtüm feakıbu Bi misli ma ukıbtüm Bih im di siz cezalandırmak durumunda kaldığınızda mutlaka sizin maruz kaldığınız miktarı aşmadan cezalandırınız. Mükabele i bil misil caizdir. Meşru müdafa, savunma caizdir. Denk muamele caizdir. Fakat, Ayetin devamı;

 ve lein sabertüm le huve hayrun lissabiriyn yok eğer sabrederseniz, sabırda direniş gösterenler için bu daha hayırlıdır. Göğüs gerip direnerek sabretme. İşte Allah’ın tercih etmemizi istediği şey de bu. Yoksa size yapılan kadar yapabilirsiniz diyor.


127-) Vasbir ve ma sabruke illâ Billâhi ve lâ tahzen aleyhim ve lâ tekü fiy daykın mimma yemkürun;

 Güven ve dayan! Senin sabrın, yalnızca Allâh’ladır! Onlar üzerine mahzun olma! Kurmakta oldukları tuzaklarından sıkıntı duyma! (A.Hulusi)

 127 – Sabret, sabrın da ancak Allahın inayetiyledir, ve onlara karşı mahzun olma, yaptıkları mekirden telâş da etme. (Elmalı)


Vasbir ve sen de sabret. Ey bu vahyin ilk muhatabı olan peygamber ve ey tüm muhatapları olan müminler. Sen de sabret. ve ma sabruke illâ Billâh ve unutma ki senin sabretmen de yalnızca Allah sayesinde mümkündür. Yani sabretmeyi isterken Allah’ı unutma. Allah sayesinde sabredebilirsin. ve lâ tahzen aleyhim ve onlardan yana üzülme ve lâ tekü fiy daykın mimma yemkürun hele onların çevirdikleri entrikalardan dolayı hiç kalbin, için daralmasın.

 Ey bu vahyin ilk muhatabı ve onun şahsında tüm muhatapları Allah’a güven diyor. İnandığınız değerlere bizatihi üstün olduğuna güvenin, kimsenin gelip gelmediğine bakmayın. Hakkın üstünlüğü yeter.


128-) İnnAllâhe mealleziynet tekav velleziyne hüm muhsinun;

 Kesinlikle Allâh korunanlar ve muhsinlerle (Allâh için yaşamakta olduğunun farkında lığında olanlarla) beraberdir.(A.Hulusi)

 128 – zira muhakkak ki Allah iyi korunanlar ve hep güzellik yapanlarla beraberdir. (Elmalı)


İnnAllâhe mealleziynet tekav velleziyne hüm muhsinun Çünkü Allah sorumluluk bilincine sahip olan iyilik ve erdemli bir hayat tarzı haline getiren erdemi, iyiliği, hayat tarzı olarak tutan insanlarla beraberdir.

 Allah gibi bir yar ve Allah gibi bir yardımcınız varsa gerisi ne gam. İşte Kur’an ın, işte Nahl suresinin berceste ayetleri olan bu son ayetlerinin bize verdiği öğüt bu. Allah’ın var; neye muhtaçsın. Allah’ın yok; neyin var?


 “Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mart 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: