RSS

İslamoğlu Tef. Ders. İSRA SURESİ (083-111)(92)

13 Nis

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Değerli Kur’an dostları geçen dersimiz İsra suresinin 82. ayetine kadar işlemiştik. O derste işlediğimiz son ayet, yani 82. ayet rabbimizin insanoğluna en büyük ikramı olan Kur’an vahyi ile bitiyordu. Kur’an vahyinin kendisine ön bilgi ile, iman gibi bir ön bilgi ile yaklaşanlar için zihni, kalbi, dünyevi, uhrevi her türden bir şifa eczanesi, şifa hazinesi. Ama kendisine küfür gibi bir ön yargı ile yaklaşanlar içinde bir hüsran olacağını ifade buyuruyordu. Şimdi 83. ayetle yine vahyin muhatabı olan insana ilişkin bir ayetle dersimize başlıyoruz.


83-) Ve izâ en’amna alel İnsani a’reda ve nea Bi canibih* ve izâ messehüşşerru kâne yeûsa;

 İnsana in’amda bulunduğumuz vakit yüz çevirir ve yan çizer! Kendisine hoşlanmadığı şey isâbet ettiğinde de umutsuzluğa düşer. (A.Hulusi)

 083 – Öyle ya biz insana nimet verdiğimiz zaman aldırmaz, yan büker, kendisine şer dokunduğu zaman da pek meyus olur. (Elmalı)


Ve izâ en’amna alel İnsani a’reda ve nea Bi canibih ne zaman biz insana nimet bahşetmişsek yüz çevirdi ve sorumluluklarından yan çizdi. Allah’ın bahşettiği en büyük nimet vahiy nimeti idi. Çünkü bir üstteki ayet Kur’an vahyinden söz ediyordu. Aslında Allah’ın insanla konuşması insan için ekmekten, sudan çok çok daha önemli değil mi idi. İnsanı insan eden tarafı vahyin hitap ettiği taraf değil mi idi. Ekmek ve su diğer canlılarla paylaştığımız ortak nimetlerdi. Ama vahiy Allah’ın sadece insanı muhatap alarak verdiği bir nimet değil mi idi. Peki insanın da bu nimete çok farklı bir teşekkürü gerekmiyor muydu.

 İşte burada bu ayette bu dile getiriliyor ve deniliyor ki insan Allah’ın verdiği nimetlere karşılık yüz çevirdi ve yan çizdi. Sorumluluklarından yan çizdi. ve nea Bi canibih yanını döndü. Böyle yan çizdi diye Türkçede yaygın olan o tabiri kullanmak çok daha hoş oturuyor.

 Neden yan çizer insan sorumluluklarından. Demek ki vahyin maksadı, insana sorumluluklarını hatırlatmaktır. Sorumluluklarından yan çizen insana. Neydi insanın sorumluluğu? Yer yüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa edip bu sayede ebedi hayatını mamur etmesi, ebedi mutluluğu kazanması.

 İşte bu sorumluluğun altına girmek istemiyor insan. Oysa ki başında bunu kabul ettiği için insan olmuştu. Bu sözleşmeye onay verdi, irade aldı karşılığında. Fakat aldığı iradeye ihanet etti. Yani peşinen karşılığını aldı, fakat verdiği söze ihanet etti. İşte tüm vahiylerin amacı; İnsanı, verdiği sözü tutmaya davet etmektir.

 ve izâ messehüşşerru kâne yeûsa Ne zaman da başına bir ziyan gelse, tuttu umutsuzluğa kapıldı. Ne güzel dua değil mi;

 “Ya rabbi, çok verip azdır ma, az verip bezdirme.”

 İşte Anadolu halk irfanında süzüle süzüle duaya dönüşmüş olan bu cümle aslında bu ayetin en güzel tefsiri.


84-) Kul küllün ya’melu alâ şakiletih* feRabbüküm a’lemu Bi men huve ehda sebiyla;

 De ki: “Herkes yaratılış programı (fıtratı – şâkılesi) doğrultusunda fiiller ortaya koyar! İşte bu yüzden (Fâtır’ınız olan) Rabbiniz yol itibarıyla kimin hakikat yolunda olduğunu en iyi bilendir!” (A.Hulusi)

 084 – De ki: her biri kendi uyarına göre hareket ediyor, o halde yolca en doğru olan kim olduğunu daha ziyade rabbiniz bilir. (Elmalı)


Kul küllün ya’melu alâ şakiletih De ki; Herkes kendi tasavvur ve aklının verdiği istikamet üzere eylemde bulunur. Ya da bu ibarenin alternatif bir tercümesi, herkes kendi sütünün iktizasını işler. Ya da, yeni tabiri ile herkes kendisine yakışanı yapar. Rabbimizin şu güzel hitabına bakınız. Yani herkes kendisine yakışanı yapar. Sen neyi yakıştırıyorsun kendine. Herkes sütünün iktizasını işler. Dolayısıyla yaptığın amele bak, aslında kendin hakkında değer biç. Ama benim tercih ettiğim tercüme daha farklı. O herkes kendi tasavvur ve aklına verdiği istikamet üzere eylemde bulunur. Yani akıl ve tasavvurun kendisine gösterdiği istikamet üzerinde eylem yapar.

 Böyle tercüme etmem bu ibarenin diline tamamen mutabık. Çünkü Şakile; Bir şeyi izleyen başka bir şey manasına gelir. Şekl, müşakele sözcükleri, bir şeyin eseri olarak ondan çıkan ve ondan bağımsız algılanmayacak olan, hem içerik hem şekil olarak ona tıpatıp bağlı bir başka şey anlamına gelir. Yani iki şey arasında kopmaz bağ. Nedir bu? İnsanın; Akıl, tasavvur ve eylemi arasındaki bağ.

İnsanın tasavvuru eşyayı algılama biçimidir. Yani hayatı algılama biçimi. Olayları algılama biçimi. İnsan tasavvurunda içini doldurduğu kavramlarla düşünür. İyi kötü, güzel çirkin, Hakk batıl, büyük küçük, ebedi geçici. Yani bütün, hayatımızı üzerine oturttuğumuz en temel kavramlar, tasavvurumuzda içi doldurulur. Onun için falanca büyüktür cümlesini kurabilmek için büyük ve küçük kavramlarının içini tasavvurunuzda önce doldurmanız lazım.

 İnsan mahlukatın şerefli bir üyesidir cümlesini kurabilmeniz için aklınızda; insan, mahlukat ve şerefli kavramlarının içini önceden doldurmuş olması lazım. Yoksa böyle bir önerme, böyle bir hüküm cümlesi kuramazsınız. Onun için tasavvur, eylemin ana rahmidir. İnsan fiilinin ana rahmidir. İnsan fiiline istikameti veren tasavvurdur. Dolayısıyla tasavvurda oluşan milimetrik bir sapma, eylemde kilometrelerce, belki 100 km.lerce sapmaya tekabül eder. Onun içindir ki vahiy öncelikle insanın tasavvuruna hitap eder ve orayı düzeltir. Orada ki 1 mm. Lik sapmayı düzeltir. Yoksa amelde, eylemdeki sapmayı düzeltmek yetmez, çünkü bıraktığınız anda yeniden sapar, tekrar eski yere gelir.

 Onun için işte herkes diyor bu ibare kendi tasavvur ve aklının verdiği istikamet üzere eylemde bulunur. Onun için vahiy insanın tasavvurunu düzeltir. Mesela insana gerçekten kâr nedir, gerçek zarar nedir bunu öğretir. İnsanoğlunun kâr dediği bazı şeylere Kur’an zarar ettin der.

 femâ rabihat ticaretühüm.. (Bakara/16) Onların ticareti kâr etmedi der mesela. Ama dışarıdan bakınca, farklı bir tasavvurla bakınca başkalarının hakkını gasp eden bir çok insan kâr ettiğini düşünür. Şeytanın çarptığı adam gibi olan yani faiz yiyerek şeytan çarpmışa dönen, -Bu Kur’ani bir ibare olduğu için söylüyorum.- faiz yiyerek şeytan çarpmışa dönen bir adam da kâr ettiğini düşünür.

 Fakat Kur’an diyor ki senin kâr ve zarar tasavvurun bozulmuş. İstikamet açın bozulmuş, sapmış. Onun için böyle bir kâr ve zarar tasavvuru seni sonuçta korkunç bir çukura düşürür. Gel düzelt şunu. Senin kâr dediğin zarardır aslında. Fakat ters baktığın için, amuda kalkmış birinin eşyayı gözetlemesi gibi her şeyi ters görüyorsun. Oysa ki yamuk olan senin bakışın, baktığın değil. Yamuk bakışını fark etmediğin için baktığını düzeltmeye kalkıyorsun bakışını değil. Eşyaya ve dünyaya tersinden bakan bir insan, dünyayı yönetme gücünü verseniz ne yapardı. Dünyayı ters çevirirdi. Kendi ters durduğunu görmezdi. İşte tasavvur bu kadar önemli. Onun için herkes tasavvurunun kendisine çizdiği istikamet üzere eylemde bulunur. O nedenle insanların eylemlerinden önce yanlış ve yamuk eylemlerinden önce, yanlış ve yamuk akıl ve tasavvurlarını düzeltin ve tartışın. Demek ister gibidir Kur’an.

 feRabbüküm a’lemu Bi men huve ehda sebiyla nasıl olsa rabbiniz kimin yöneltildiği yolunda daha doğru olduğunu çok ama çok daha iyi bilmektedir. Yani neden rabbiniz bilmektedir, bu çok önemli. Biraz önce yaptığım tefsirle birebir uyumlu. Çünkü tasavvurlar eyleme dönüşmediği sürece gizlidir. Dolayısıyla orada ki hata da gizlidir. Ama rabbinize gizli yok. Onun için sizin, siz insanoğlunun yanlış ve yamuk davranışlarının hangi yanlıştan kaynaklandığını, hangi merkezden kaynaklandığını Allah çok iyi bilmektedir ve dolayısıyla vahyin amacı insan da yepyeni bir tasavvur inşa etmektir. Yani vahiy adam yapar. Vahiy insan yontar ve vahyin yonttuğu insan da yer yüzünü inşa eder. Vahiy insanı, insan hayatı inşa eder. Eğer imha olmuş bir tasavvur ve akılla yer yüzünü inşaya kalkışırsa insan inşa ediyorum diye imha eder. Bugün olduğu gibi.

 Onun için vahit adam yontar. Eğer soracak olursanız vahyin geçmişte adam yonttuğuna dair bir delil var mı, ve yonttuğu adam örneğini gösterir misiniz derseniz eğer ben derim ki; Peygamber AS. A bakın. O insanlık zirvesine bakın. Vahiy eline aldığı bir insanı nasıl güzelleştiriyor ve nasıl muhteşem bir abide haline getiriyor. Vahyin yonttuğu insana kaç kat değer yüklediğini öğrenmek isteyen Kadr suresini bir daha okusun, ama bu gözle. İndiği geceye bin kat değer veren vahiy eğer bir adamı yontarsa ona kaç kat değer verir siz hesap edin.

 

85-) Ve yes’eluneke anirRuh* kul irRuhu min emri Rabbiy ve ma utıytüm minel ılmi illâ kaliyla;

 (Yahudiler) sana Ruh’tan soruyorlar… De ki: “Ruh, Rabbimin hükmündendir. İlimden size pek az verilmiştir (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!” (A.Hulusi)

085 – Bir de sana ruhtan soruyorlar, de ki: ruh rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir. (Elmalı)


Ve yes’eluneke anirRuh İmdi; sana vahyin ruhani kaynağı hakkında soru soruyorlar. kul irRuhu min emri Rabbiy ve ma utıytüm minel ılmi illâ kaliyla De ki onun kaynağı rabbimin akıl sır ermez işlerindendir ve size bu konuda çok sınırlı bir5 bilgi verilmiştir.

 Kur’an da dikkat buyurursanız ruhu; vahyin kaynağı, vahyin ruhu diye çevirdim. Aslında ruh vahiy anlamında bir çok ayette kullanılır. Mesela Nahl/2. ayeti, Kadr/4. ayeti, Mümin/15. ayeti, Şura/52. ayeti ve daha başka ayetlerde vahiy olarak bizatihi ruh; vahiy olarak kullanılır.

 Aslında ruh bir şeyin özü, bir şeyin kaynağı, bir şeyi ayakta tutan şey anlamına gelir. Yani öz itibarıyla manası budur. Onun içindir ki beşeri insan eden ilahi nefese, yani ilahi müdahaleye de ruh denilmiştir. Unutmayalım ruh yaygın kanaatte olduğu gibi bizim hayvanlarla paylaştığımız şey değildir, Kur’an a gör bu değildir. O, “can” dır. Öyle olsaydı hayvanların cenneti de olurdu.

 Kaldı ki Kur’an açıkça Hicr/29. ayetinde, Sad/72. ayetinde ruh üflenmeden önceki insana beşer diyor, insan demiyor. O işte diğer canlılarla eşit varlık. Ama ve nefahtü fiyhi min RuhİY (Hicr/29)ne zaman ki ona ruhumdan üfledim, ona özel bir öz verdim, işte o zaman insan diye hitap ediyor cenabı Hakk. O zaman insan oluyor. Beşer insana dönüşüyor. Burada insanla diğer canlıları ayıran nedir sorusunun cevabını bulmak lazım. İşte o irade ve akıldır. Yani bu noktada akıl, irade, bilinç yani şuur, aslında ruhun insanda ki değişik yansımalarıdır. İnsanı insan eden şeylerdir. Dolayısıyla bu ayetin doğrudan vahyin kaynağı ile ilgili oluşunun delili de ayetten sonrasının vahiyle ilgili olması. Ayetten öncesi ise insanla ilgili. Bu durumda buradaki ruh hem vahitle, hem insanla.

 Peki vahiy ve insanı müşterek kılan şey nedir. İkisinin de Allah’ın şaheseri olması. Biri sözün şaheseri, diğeri ise eylemin şaheseri olması. İlahi sözün şaheseri vahiydir. İlahi eylemin şaheseri insandır. Vahiyle insan, tohumla toprak, etle tırnak gibi buluşunca, aslında birbiri için var edilen iki şey bir araya gelmiş olur ve işte Allah’ın istediği de arzusu da budur. Onun için ikisinin kaynağı da aynıdır, özü aynıdır. Bu nedenledir ki Hz. İsa için Kur’an da Kelimetin minAllahi (A.İmran 39) Allah’tan bir kelime ibaresi kullanılır. Yani insan kelimedir. Unutmayalım kelime vahyin parçaları içinde kullanılır. Dolayısıyla söz kelimedir, insan kelimedir. Söz kelamdır, insan kelimedir. Kelam ile kelime aynı kaynaktan neş’et etmiştir. Dolayısıyla özleri aynı kaynağa atıftırlar. Onun için vahyin kaynağı diye tercüme ettim.

 Yine ayetin sonunda size bu konuda çok sınırlı bir bilgi verilmiştir deniliyor. Çünkü insan bilgisi sınırlıdır. Ve alleme ademel esmae külleha.. (Bakara/31) suresinde Adem kıssası anlatılırken öyle buyruluyordu. Ademe Allah isimlerin tamamını öğretti. Yani eşyaya isim verme kabiliyetini, daha doğrusu. Nutk; hem mantık anlamında, hem de konuşma anlamında nutk kabiliyetini verdi. Unutmayalım konuşmak Nutkun. Nutk, aklın, mantığın eseridir. Onun için insan düşünerek düşüncesini ifade eder. Eğer ifade ediyorsa düşünüyor demektir. Çünkü teyp kasetinden insanı ayıran şeyde budur.

 Bu manada çok az şey verilmiştir denilmesi vahyin kaynağının, vahyin mahiyetinin insan tarafından tamamıyla bilinemeyeceğine işarettir. Eğer biz burada ki ruhu doğrudan eski müfessirlerimizin açıkladığı gibi Kur’an diye açıklasaydık o zaman burayı açıklayamazdık. Çok az şey verilmiştir bölümünü açıklayamazdık. Çünkü Kur’an ın bize manası verildi, anlayalım diye verildi ve mübiyn kılındı. Açık ve açıklayıcı kılındı. Dolayısıyla size çok az verilmiştir diyemezdik o zaman. Onun için Kur’an diye tefsir edilmesi sanırım bu manada doğru olmasa gerek. Burada en doğru yorumu vahyin kaynağıdır.


[Ek bilgi; Pek çok câhil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu.

– Kurân’da  Allah Resûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu halde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..?

Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım.

(İkrime İbn Abbâs’tan rivayet edilen hadiste;)

“Üç Yahudi bilgini kendi aralarında, Hz Muhammed’e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;

– Şâyet gerçekten Allah Resûlü  ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zîra daha evvel de hiç bir Resûl bu konuda açıklama yapmamıştır. Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır.

İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Resulallah’a gelip birinci sorularını sorarlar:

– RUH nedir?

Hazreti Resûlallah, ilâhi inâyet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, Yahudi bilginlerine:

– Yarın gelin, inşâllah cevap veririm, der.

Ertesi gün geldiklerinde de onlara, 17’nci sûre olan İsrâ sûresinin 85’inci âyetini okur; der ki:

– “Yes’eluneke anir RUH… Kul er RUH’u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illa kaliyla…”

Burada vurgulanan gerçeği   dilimize şöyle çevirebiliriz:

“(Yahudiler) SORUYORLAR, RUH NEDİR?.. DE Kİ (o Yahudilere) RUH RABBİN EMRİNDENDİR!.. VE BUNUN İLMİNDEN SİZE KÂLİL BİR ÖLÇÜ VERİLMİŞTİR.”(17-85)

Şâyet biraz iz’an sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler arifler, veliler, nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR! Yâni, Yahudilere denmektedir ki:

“Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Resûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; Tefekkürü, beş  DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!

Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz. Çünkü madde ötesini değerlendirmekten âcizsiniz. Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölüm ötesi ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hazreti İSA’yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz. Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”

Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslam âlimi ve velisi İMAM GAZALİ dahi “İhya-u Ulumiddin” isimli kitabının 1’inci cilt “Rub’ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:

“Yoksa sanma ki, Hz. Rasûlullah Efendimiz (salla’llahu aleyhi ve sellem) RUH’un hakikatını bilmiyordu!..  Zîra, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?.. RUHUN hakikatını Nebi ve Rasûller  bildiği gibi; bazı veliler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!”

Gazali, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:

“RUH cisim dahi değildir. Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir  şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü. Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.

Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz.”

“Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan  RUHLARI  nutfede zuhûruyla  hadis  olmuştur.”

Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH“un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya.

RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibariyle TEK’tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır.

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana gelmiştir.

Her şeyin “RUH“tan meydana gelmesinin misâlini sanırım şöyle verebiliriz: “Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir. Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ‘dir. Enerji, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLAH`ın kudreti oluşturmaktadır!

ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden söz edilen  enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH“tur! Ve bu “RUH“, ALLAH’ın “KUDRET” sıfatının zuhûru oluşunun yanısıra; “Aklı Evvel” ismiyle işaret edilen “evrensel şuur“; ya da bir başka tanımlama ile “kozmik bilinç“tir!

Her nesnenin yapısındaki “bilinç“, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “RUH”ta mevcut olan “bilinç“ten ileri gelmektedir. Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahallin kâbiliyet ve istidadı nispetin de olmaktadır.

RUH“, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!

Esasen, Abdülkerim Ceyli’nin de bahsettiği gibi, “RUH” bir “melek“tir. Öyle bir “melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek“ten oluşmuştur!.. Her şeyin aslı, orijinidir!.. Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O’dur!..

Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün. Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı aynı tek şeydir. “SU”dur!.. “GAZ”dır; (H2O)!.. Hepsinin orijini atomlardır; gibi. (A.Hulusi.)( http://www.ahmedhulusi.org/yazi/ruh-nedir.htm )

Bir başka açıklama;

Allah nefsin dışında bir cevher yaratmıştır ki o, zikredilen “Ruh”tur. Allah onu heba diye isimlendirmiştir. Onun bu adını Ali b.Ebu Talip’in sözlerinden aktardık.

 “Heba” ya gelince; o da Arapça da zikredilmiş bir kelimedir. Allah tealâ şöyle buyuruyor; “O saçılmış bir hebâ idi.” Ali.b. Ebu Talip’te bu cevherin bütün doğal suretlere yayıldığını ve hiçbir suretin ondan mahrum kalmadığını, -Çünkü her suret onun içindedir.- gördüğünde onu hebâ diye isimlendirmiştir. Söz konusu hebâ her surette kendi hakikatiyle bulunur. Bölünmez, parçalanmaz ve eksiklikle nitelenemez. Bilakis o bütün beyaz şeylerde zatı ve hakikati ile bulunan beyaz gibidir. Şöyle denilemez. Şu beyazda meydana geldiği ölçüde bir mikrar beyazlıktan eksilmiştir. İşte bu cevherin durumu böyledir. (İbn.Arabi F. Mekkiye C-1/S252)]

 

86-) Ve lein şi’na le nezhebenne Billeziy evhayna ileyke sümme lâ tecidü leke Bihi aleyna vekiyla;

Dilersek sana vahyettiğimizi elbette gideririz… Yaptığımıza karşı sana arka çıkacak bir vekîl bulamazsın.. (A.Hulusi).

086 – Celâlim hakkı için dilersek sana vahy ettiğimizi de tamamen gideriveririz, sonra bize karşı kendine bir vekîl de bulamazsın. (Elmalı)


Ve lein şi’na le nezhebenne Billeziy evhayna ileyk ve eğer dileseydik kesinlikle sana vahy ettiklerimizin tamamını giderirdik. sümme lâ tecidü leke Bihi aleyna vekiyla ardından da bize karşı sana kol kanat gerecek yardımcı olacak, seni sırtlanacak seni koruyacak birini bulamazdın.

 Burada ki ve lein girişi böyle bir şeyin olmadığının delaletidir aynı zamanda. Yani eğer isteseydik. Ama bunu istemiş mi rabbimiz? Buyurun onun cevabını 87. ayetten alalım.


87-) İlla rahmeten min Rabbik* inne fadleHU kâne aleyke kebiyra;

 Rabbinden olan bir Rahmet dışında! Muhakkak ki O’nun senin üzerine olan lütfu çok büyüktür! (A.Hulusi)

 087 – Ancak rabbinden bir rahmet başka, hakikat senin üzerinde onun fazlı pek büyük bulunuyor. (Elmalı)


İlla rahmeten min Rabbik neyse ki rabbinin rahmeti sayesinde bundan uzaksın. Yani seni böyle bire sapmadan emin kıldık. Dolayısıyla böyle bir şey mümkün değil. Bunu yaparsa ancak Allah yapar, O da yapmadı, çünkü rabbinin sana sonsuz ve sınırsız bir rahmeti var. inne fadleHU kâne aleyke kebiyra işte bu da onu destekliyor. Unutma ki O’nun senin üzerinde ki lütfu her daim büyük, çok büyük olmuştur.


88-) Kul leinictemeatil’insü vel cinnü alâ en ye’tu Bi misli hazel Kur’âni lâ ye’tune Bi mislihi ve lev kâne ba’duhüm li ba’din zahiyra;

 De ki: “Andolsun, eğer İNS (türü – insan denmiyor) ve CİNN şu Kurân’ın benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, gene de onun benzerini getiremezler!” (A.Hulusi)

 088 – De ki: yemin ederim eğer İns-ü Cinn bu Kur’an ın mislini getirmek üzere toplansalar bir mislini getiremezler, birbirlerine zahîr de olsalar. (Elmalı)


Kul leinictemeatil’insü vel cinnü alâ en ye’tu Bi misli hazel Kur’âni lâ ye’tune Bi mislihi ve lev kâne ba’duhüm li ba’din zahiyra De ki; bütün insanlar ve onlara ilaveten görünmez varlıklar. Görünen ve görünmeyen tüm varlıklar. Bu Kur’an ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya toplansalar ve bu konuda birbirlerine var güçleri ile destek verselerdi yine de onun bir benzerini ortaya koyamazlardı.

85. ayette ki ruhu, vahyin kaynağı olarak anlamamızı destekleyen bir ayet bu. Vahyin kaynağına yönelik kuşkulara meydan okuyor çünkü. Bakınız; ..yes’eluneke anirRuh (85) sana vahyin kaynağını soruyorlar diye çevirmiştik burada ise vahyin kaynağına yönelik kuşkulara bir meydan okuma var. Eğer onun kaynağına nispetini, yani Allah’tan gelişini inanılmaz buluyorsanız haydi, nereden geliyorsa siz de oradan alıp getirin. Çünkü eğer kendiliğinden, kendisinden bir insan eseri ise sizde insansınız buyurun siz de getirsenize. O bitmez tükenmez anlam hazinesini.

Vahyin meydan okuduğu bu mucizelik vasfı dilden öte bir şeydir. Bu mucizelik vasfı sadece indiği dilde değil, hangi dile çevrilirse çevrilsin o dilde kendini gösterir. Çünkü mucizelik vasfı kaynağa aittir. Kaynağınsa dili diller üstüdür. Anlamın dilidir o.Mananın dilidir. Onun için bu mucize eğer vahyi konuştuğunuz kendi dilinize çevirin orada kendini gösterir. Anlam başlar kendisini üretmeye ve vahyin imkanını şimdiye kadar tüketen bir kafa çıkmamıştır. İşte vahyin mucize oluşunun en büyük göstergelerinden biri budur. Vahyin anlam hazinelerini ben tükettim, bitirdim. Benden sonra bir daha üretilemez diyecek bir akıl gelmiş midir. İşte meydan okuyan vahyin mucizelerinden biri.

 Öyle bir mucize ki, Dallas’ta bir dostum var. Dallas’ta doğmuş büyümüş. Dallas’ta gidiyordum diyor, bir gün kitapçı vitrinini seyrederken bir Kur’an gördüm. Aldım ve hayatım değişti. Hangi mucizeyi arıyorsunuz. Neresi mucize diyenlere ithaf olunur. Hayatınızı değiştiriyor. Milyonlarca kadın ve erkeğin hayatını yüzlerce yıldan beri değiştiriyor. Ve bundan böyle binlerce yıl daha değiştirmeyi sürdürecek. İşte budur mucize. Binlerce insanın, yüz binlerce, milyonlarca, yüz milyonlarca insanın hayatında devrim yapan, büyük inkılaplar yapan ve onlara iman hamlesini başlatan böyle bir hitap ancak Allah kelamı olabilir.


[Ek bilgi; Bu âyetin iniş sebebinde rivayet ediliyor ki;

Önceki Yahudilerden bir grup: “Ey Muhammed!” demişler. “Bize şu getirdiğin hakkı açıkla, bu Allah katından gelen bir hakk mıdır? Çünkü biz bunu Tevrat’ın düzenli bir şekilde dizilişi gibi birbirine uygun olup nizamlı bir şekilde dizilmiş olarak görmüyoruz”

Hz. Peygamber (s.a.v) buyurmuş ki: “Vallahi siz, bunun Allah katından gelen bir hakk olduğunu çok iyi biliyorsunuz.”

Bunun üzerine onlar: “Amma bu senin getirdiğin gibisini biz de sana getiririz.” demişlerdi ve bunun üzerine yüce Allah, bu âyeti indirdi.

Diğer taraftan Kureyş’ten bir topluluk da: “Bize bu Kur’ân’dan başka olağanüstü bir âyet getir, yoksa bunun benzerini biz de yapabiliriz.” demişlerdi ki, olağanüstü âyet dedikleri bundan sonra;

“Kâfirler şöyle dediler: Bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak çıkarmadıkça sana iman etmeyeceğiz.” (İsrâ, 17/90) âyetlerinde açıklanacak olan öneriler olacaktır. Bu âyet, ile bütün bunlara kesin cevap verilmiş, o gün bu gün bunca asırlardan beri bütün tecrübe ve teşebbüslerin karşısında bu cevap, tam bir doğrulukla gerçekleşerek heybet ve ululuğunu artırmış durmuştur.

(Bakara, Sûresindeki “Onun benzeri bir sûre meydana getirin.”; (2/23) Hûd Sûresi’ndeki, “De ki: Siz de Kur’ân’ın benzeri, on uydurma sûre meydana getirin bakalım. Eğer iddianızda doğruysanız, Allah’tan başka yardımını isteyebileceklerinizi de çağırın…”; (11/13) Hıcr Sûresi’ndeki “Onun (Kur’ân’ın) koruyucusu da şüphesiz ki biziz” (15/9 âyetlerinin tefsirine bkz.) İşte Kur’ân’ın her hükmü böyle ilim, böyle şüphesizdir.(Elmalı)]

 

89-) Ve lekad sarrafna linNasi fiy hazel Kur’âni min külli mesel* feeba ekserun Nasi illâ küfura;

 Andolsun, insanlar için şu Kurân’da (Hakikati) her türlü MİSALLERLE açıkladık. İnsanların çoğunluğu (misalleri orijin gibi gerçek olarak {muhkem} kabul ederek) hakikati örttüler. (A.Hulusi)

089 – Celâlim hakkı için biz bu Kur’an da dillere destan olacak her manâda türlü türlü ifadeler yaptık, yine nâsın ekserisi gâvurlukta ısrar ettiler. (Elmalı)


Ve lekad sarrafna linNasi fiy hazel Kur’âni min külli mesel doğrusu biz bu Kur’an da ele alınan her bir konuyu karşılaştırmalı örneklerle farklı açılardan açıklamışızdır.

 Mesel; vasfetmek, nitelemek, tanımlamak,i onun niteliklerini ortaya dökmek yolu ile kıyas yapmaktır. İki şeyi birbirine tanımlamak yolu ile kıyaslamaktır. Ki burada bizim çevirimiz meselin bu dilsel açıklamasına yöneliktir.

 feeba ekserun Nasi illâ kefura buna rağmen insanların çoğunun yüz çevirmesi nankörlükten başka bir şey değildir. Evet, yani biz bu vahyi evire çevire anlatalım, insana kıyas imkanı sunalım. Olgularla ilkeler arasında bağ kuralım. Öte ile bura arasında bağ kuralım. Akılla ruh arasında bağ kuralım. Madde ile mana arasında Allah’la yaratıklar arasında, insanla Allah arasında, geçmişle gelecek arasında bağ kuralım. Bilgi ile ahlak arasında bağ kuralım ve böyle kıyaslar meseller, temsiller yolu ile insana bu bağı anlatalım. Ama insan kalksın nankörlük etsin. Revamıdır bu.

 Evet, Kefur, feul veznindendir. İlginçtir Arap dilinde bu vezin, bu kalıp hem ismi fail, hem ismi meful. Yani hem etken, hem edilgen anlamdadır. Bu manada Allah’a nankörlük yaptığı için insanların da nankörlüğüne uğrayan diyebiliriz. Yani faildir, nankördür. Fakat nankörlüğe de uğramıştır. çünkü Allah’a nankörlük yapan, insanların da nankörlüğüne uğrar.Onun için feul vezninin böyle bir nüktesi böyle bir inceliği var. Adeta içinde bunu da taşıyor ve tabii bir mübalağa, abartı veznidir bu, kalıbıdır. Yani sıradan nankör değil, çok nankör. Kat kat nankör. Neden kat kat nankör? İlerde insanın ekremiyetiyle ilgili ayet gelecek. Ve lekad kerremna beniy Adem (70) biz ademoğluna üstünlük verdik. Yani kat kat ikram ettik. Kat kat ikram edilmiş bir varlık Allah’a nankörlük ediyorsa bu kat kat nankörlüktür. Onun için kefurdur. Kat kat hain. Ama tek kat hain olmaktan bile korusun.


90-) Ve kalu len nu’mine leke hatta tefcüre lena minel Ardı yenbû’a;

 Dediler ki: “Bizim için arzdan bir pınar fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz.” (A.Hulusi)

 090 – Ve biz dediler: sana ihtimali yok inanmayız, tâ ki bizim için şu yerden bir memba’ akıtasın. (Elmalı)


Ve kalu len nu’mine leke hatta tefcüre lena minel Ardı yenbû’a Nitekim, nasıl inkar ettiler, nasıl nankörlük ettiler biliyor musunuz. Mesela bir dönemde somut örnekleri görüldü bunun. Vahyin ilk muhatapları arasından inkarcılar, insanoğlunun nankörlüğünün tipik örneklerini verdiler, şu gibi. Demişlerdi ki; “Ey Muhammed. Bize yerden kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.

 

 91-) Ev tekûne leke cennetün min nehıylin ve ınebin fetüfeccirel’enhare hılaleha tefciyra;

 “Yahut senin hurma ağaçlarından ve üzümden bir bahçen olmalı, onların arasından gümbür gümbür nehirler fışkırtmalısın.” (A.Hulusi)

 091 – Yahut senin için hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe ola da aralarında şarıl şarıl çaylar akıtasın. (Elmalı)


Ev tekûne leke cennetün min nehıylin ve ıneb veya senin hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmalı. fetüfeccirel’enhare hılaleha tefciyra dahası onların arasından gürül gürül ırmaklar çağıldatmalısın demişlerdi. Daha başka şeylerde demişlerdi.


92-) Ev tüskıtasSemae kema ze’amte aleyna kisefen ev te’tiye Billâhi vel Melaiketi kabiyla;

 “Yahut tehdit ettiğin gibi semâyı parça parça üzerimize düşürmelisin veya Allâh’ı ve melekleri karşımıza kefil olarak getirmelisin.” (Allâh ismiyle işaret edileni anlamayıp, O’nu gökte bir tanrı olarak düşündükleri için bunu söylüyorlar.) (A.Hulusi)

 092 – Yahut zu’mettiğin gibi üzerimize Semayı kıt’a kıt’a düşüresin, yahut Allah ı ve Melekleri kefil getiresin. (Elmalı)


Ev tüskıtasSemae kema ze’amte aleyna kisefe daha beter şeyler. Ya da göğü iddia ettiğin gibi paramparça edip üzerimize indirmeli ev te’tiye Billâhi vel Melaiketi kabiyla ve nihayet Allah’ı ve melekleri getirip karşımıza dikmelisin.

 Şuna bakınız, insanoğlu görmek istemeyince gözlerini gerçeğe nasıl kapatıp körleşiyor. Tıpkı geçmişte Yahudileşen İsrail oğullarının Büyük İslam peygamberi Hz. Musa’ya yaptıkları gibi. Hani onlarda demişlerdi ki;

 Ve iz kultüm ya Mûsâ len nu’mine leke hatta nerAllâhe cehra.. (Bakara/55) Hani demiştiniz ki ey Yahudileşen İsrail oğulları, Ey Musa Allah’ı bize açıkça göstermedik çe sana asla iman etmeyeceğiz. Ama ilginçtir hatta nerAllâhe cehraten açıkça göstermedikçe. Neden açıkça? Allah’ın lütuflarını öylesine görmüşlerdi ki, aslında görmüş gibi olmaları lazımdı. O mucizeler, o asa-yı Musa, o yedi Beyza, o men ve selva, o denizden geçme, o firavunun zulmünden kurtulma ve daha bin bir türlü mucize yetmemiş gibi nankörlüğe bakınız, insanın Allah’a karşı gösterdiği o nankörlüğün büyüklüğüne bakınız ki; açıkça görmek.

 Aslında bu geçinmeye gönlü olmamak demek. İman etmeye gönlümüz yok demek. Onun için de bin bir dereden su getireceğim demektir. Ki aslında Resulallah’a yapılanda buydu ve bugün de Kur’an vahyine karşı direnenler aynı mantığı sergilemiyorlar mı? Eğer gören bir göz varsa zaten görülecek hakikat göz önündedir. Mucize arayanlar aradıklarını aynaya bakınca görürler. Onun için görmek istemeyen göze kimse gösteremez. Anlamak istemeyen insana kimse anlatamaz. Duymak istemeyene kimse duyuramaz. Onun için kördürler, sağırdırlar, dilsizdirler demiyor mu. Ve dönemezler demiyor mu Kur’an.


93-) Ev yekûne leke beytün min zuhrufin ev terka fiys Sema’* ve len nu’mine lirukıyyike hatta tünezzile aleyna Kitaben nakrauh* kul subhane Rabbiy hel küntü illâ beşeran Rasûla;

 “Yahut senin altından bir evin olmalı ya da semâda uçmalısın… (Ayrıca) senin göğe uçmana da biz asla iman etmeyiz; tâ ki, kendisini okuyacağımız bir yazılı madde kitabı gökten bizim üzerimize indirinceye kadar!”… De ki: “Subhan’dır Rabbim! Rasûl bir beşerden başka neyim ki?” (A.Hulusi)

 093 – Yahut senin altından bir evin olsun, Yahut Semaya çıkasın, ona çıktığına da aslâ inanmayız tâ ki üzerimize okuyacağımız bir mektup indiresin, de ki: Sübhanallah ben ancak beşer bir Resulüm. (Elmalı)


Ev yekûne leke beytün min zuhruf devam ediyorlar isteklerine. Veyahut ta senin altından bir köşkün olmalı. Peygamber değil İmparator tasavvur ediyorlar. Bazı şeyleri karıştırıyorlar. Peygamberler, servetleri vahiy onların. Onlar insanlık için yaşadılar, hakikat uğruna ömür sürdüler ve vahiyden başka, haktan başka bir şeyi de miras bırakmadılar. Ama onların tasavvurunda peygamber değil, bir kral var. Altın taçlı, sırma kaftanlı, yakut tahtlı bir peygamber.

 Aslında bu tasavvur bu günün bir çok Müslüman’ının zihninde de yok mu. Öyle bir peygamber tasavvur ediyor ki; Aslında tasavvurundaki peygamber bir kral, peygamber değil. Onun için galiba bizimde düzeltmemiz gereken bir çok yamuk tasavvurumuz mevcut. Buna bakıp düzeltmek gerekiyor.

 ev terka fiys Sema’* ve len nu’mine lirukıyyike hatta tünezzile aleyna Kitaben nakrauh veya göğe çıkman gerekir, göğe çıkmalısın. Fakat göğe çıkman durumunda dahi oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yine de sana inanmayacağız.

 Şuna bakınız sevgili Kur’an dostları, göğe çıkmalısın diyorlar, bu da yetmez. Göğe çıktığını görsek yine olmaz, kabul etmeyiz. Beylerin keyfine bakınız, oradan bize kitap indirmelisin.

 Kul De ki; hakate karşı kör davranan bu güruha karşı subhane Rabbiy hel küntü illâ beşeran Rasûla kudret ve yüceliğinde sınır olmayan sadece rabbindir. Ben fani bir elçiden başka neyim ki..! De. Sanırım bunu yüreğimizin taa..! derinlerinde duymamız gerekiyor. Alemlere rahmet, Hz. Muhammed’e söyleniyor. Ben fani bir elçiden başka neyim ki..!

 Ya kendisi bir şey zannedenler ya onlar, ya Allah’a karşı isyan edenler. Allah’la ayaklaşanlar. İlahlığa kalkışanlar boyuna posuna bakmadan, ya onlar..! Evet bu ibare tüm mucize taleplerinin reddi içindir aslında. Açıkça anlaşılıyor. Burada anlaşılan gerçek şu;

 1 – Mucize Allah’tandır. Yani peygamber istediği zaman mucize veremez. Yukarıdaki taleplere karşı bunu de, emri ile bu anlatılıyor. Benim elimde değil ki. Mucize Allah’tandır. Zaten;  Mucizenin mucizelik vasfı Allah’tan olduğu içindir. Allah’ın peygamber elinde yarattığı harikuladelikler, olağanüstülükler, sıra dışılıklardır.

 2 – Mucize Kur’an dır. buradan 2. çıkarsadığımız şey de budur.

 Ankebut/51. e bakınız. Ve tabii bu surenin isra suresinin 59. ayetine bakınız. Orada da göreceksiniz ve gelecek şimdi inşallah. Ankebut/51 de; “Onlara mucize olarak bu Kur’an ı göndermemiz yetmedi mi?” diyor. Senden mucize talep edenlere de ki; Onlara mucize olarak ellerinde okudukları bu vahyi göndermemiz yetmedi mi. Onun için bize yetti ya rabbi demek lazım.


94-) Ve ma meneanNase en yu’minu iz caehümül hüda illâ en kalu ebeasellahu beşeran Rasûla;

 Kendilerine hakikat geldiğinde, insanların iman etmelerine mâni olan: “Allâh, rasûl bir beşer bâ’s etti!” demeleridir. (A.Hulusi)

 094 – Kendilerine doğru yolu gösteren hidayetçi geldiğinde nâsın iman etmelerine ancak şöyle demeleri mani’ oldu: Allah bir beşeri mi Resul gönderdi? (Elmalı)


Ve ma meneanNase en yu’minu iz caehümül hüda illâ en kalu işte kendilerine doğru yol bilgisi geldiği zaman insanları, ona inanmaktan alıkoyan şey sadece şöyle akıl yürütmeleriydi. Nasıl görelim bakalım. ebeasellahu beşeran Rasûla ne yani şimdi Allah fani bir insanı mı elçi olarak gönderdi.

 İşte tasavvur bu. Yamukluk orada başlıyor. Tüm inkarcı toplumlar melek peygamber istemiştir biliyor musunuz. Kur’an ı açınız helak olmuş toplumların hikayesini okuyunuz, o kıssalarda gördüğünüz ortak gerçek şu olacaktır. Her helak olmuş toplum peygamberlerinden melek bir peygamber istemiştir.

 Peki melek bir peygamber gelse idi mucizeleri gördükleri halde, Allah’ı açıkça göstermedikçe iman etmeyiz diyen bu kafa iman eder miydi sanıyorsunuz. Tabii ki etmeyecekti. Fakat etmeyeceği halde neden bunu istedi? İşte bu soru çok önemli. Anahtar bir soru. Buna bir tek cevap bulabiliriz. Eğer melek gönderilseydi bu insan, o melek, biz insanız deyip vahyi hayatına koymamanın kendince gerekçesini bulacaktı. Biz onu örnek alamayız. Haklı olarak, biz onu takip edemeyiz, biz onu üretemeyiz. Çünkü mahiyetimiz ayrı. Onun için insanoğlu kurnazlığını bu dille dile getiriyordu. Aslında vahyi takip etmemek için kendisine bir bahane üretiyordu. O nedenle tüm inkarcı kavimler risaletin örnekliğinin yükünden kurtulmak için melek peygamber isteriz dediler.

 Tabii onlar melek peygamber istediler, biz ise tarihte böyle bir istek yapmaya fırsat bulamadığımız için kendi tarihimizde peygamberi melekleştirmeye kalkan çizgiler ortaya çıkardık. Onun bir başka versiyonunu. Melek peygamber isteme fırsatını kaçıranlar ellerinde ki insan peygamberi melekleştirdiler. Melekleştirince hayattan dışlamış oldular. Bir peygamberi taşlayarak hayattan kovmakla, melekleştirerek, yücelterek, uçurarak, insan üstüleştirerek hayattan kovmak aynı şey. Neticede ikisi de aynı kapıya geliyor,i ikisinde de peygamberin örnekliği kayboluyor. Artık hayatınızda yok o. O zümrüt-ü anka gibi, bir masal kuşu. Sadece masallarda olur, ama hayatta asla, olamaz.

 Olamaz çünkü insan üstüleştirdiniz. O nedenle sevgili efendimiz bu tehlikeye daha baştan işaret ederek;

 La tutruni kema etrıyyet me Meryem..! beni Meryem’in oğlunu insanüstüleştirdikleri gibi siz de beni insanüstüleştirmeyin. Uçurup göçürmeyin. Fe innema ena abduh..! ben yalnızca bir kulum. Deyin ki Allah’ın kulu ve elçisi. Fe kulu Abdullah ve rasuluhu..! Evet, Allah’ın kulu ve elçisi. Onun için burada eski toplumların yaptığını bizim efendimize yapmamamız gerekiyor işte burada ki uyarı da bence odur. Kur’an ın verdiği ebedi mesaj bize budur.

 

 95-) Kul lev kâne fiyl’ Ardı Melaiketün yemşune mutmeinniyne le nezzelna aleyhim mines Semai meleken Rasûla;

 De ki: “Eğer arzda yaşayanlar yürüyen melekler olsaydı, elbette onlar üzerine semâdan melek bir Rasûl indirirdik.” (A.Hulusi)

 095 – Söyle onlara eğer, Arzda hep uslu uslu yürüyen Melâike olsa idi elbette onlara Semâdan Melek bir Resul gönderdik. (Elmalı)

 

 Kul lev kâne fiyl’ Ardı Melaiketün yemşune mutmeinniyne le nezzelna aleyhim mines Semai meleken Rasûla Onlara de ki; eğer yer yüzünde salına salına dolaşan melekler olsaydı, elbet biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik. Ama yeryüzünde salına salına dolaşan melekler değil insanlar. Biraz önceki yorumumun tasdiki değil midir bu. Yani yer yüzünde salına salına dolaşan insanlar ise, insanların arasından biri onlara peygamber olarak gönderilmeli. Çünkü peygamberler izlenmesi gereken örneklerdir.


96-) Kul kefa Billâhi şehiyden beyniy ve beyneküm* inneHU kâne Bi ıbadiHİ Habiyran Basıyra;

 De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak, Esmâ’sıyla hakikatim olan Allâh yeterlidir! Muhakkak ki O, kullarıyla Habiyr’dir, Basıyr’dir.” (A.Hulusi)

 096 – De ki: Allah sizinle benim aramda şahit yeter, her halde o, kullarına habîr basîr bulunuyor. (Elmalı)


Kul kefa Billâhi şehiyden beyniy ve beyneküm De ki benimle sizin aranızda bütün bu olan bitenlere tanık olarak Allah yeter. inneHU kâne Bi ıbadiHİ Habiyran Basıyra çünkü o kullarının her halini bizzat görerek ayrıntısı ile haberdar olandır.

 Peygamber sancısı, evet, peygamber sancısı. De ki diye başlıyor ayet. Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Başka şahide gerek yok. Allah yeter tabii ki. Hatırlayın dostlar ne diyordu ihtiyar nebi son veda haccı olan haccında? Artık rabbine yürüme hazırlığı yapan nebi, bunun sinyallerini aldığında göz yaşları içinde Kâbe de, Arafat’ta, Müzdelife de, Mina’da ardı ardına verdiği yedi hutbede, veda hutbeleri dediğimiz o hutbelerin her birinde sözünü bitiriyor ve cemaate dönüp diyordu ki;

 – Ya eyyühen nâs, elâ hel bellağt?

 Ey insanlar vazifemi yaptım mı, görevimi yerine getirdim mi, tebliğ ettim mi?

 Karşısında ki o insan seli hep bir ağızdan cevap veriyordu;

 Eşhedü enneke bellağte ve nesahte ve eddeyt..!

Şahadet ediyoruz ki sen bize tebliğ ettin, nasihat ettin bize görevini yaptın, vahyi ilettin, Allah’ın emrini yerine getirdin..!

 Gözlerini yukarı doğru kaldırıyor, yaş süzülen gözlerle sevgili nebi;

 – Rabbena feşhed, Allahümme feşhed. Diyordu.

 Ya rabbi, şahit ol..!

 Biz 20. yy. da ki şahitler olarak onun dünyayı terk edişinden 1400 yıl sonra gelen şahitler olarak şahadet ediyoruz ki Allah’ım o görevini yaptı. Umarım bizde ona karşı ve sana karşı görenini yapanlardan oluruz. Umarım biz de onun kadar açık bir alınla Ya rabbi görevimizi yaptık sen şahit ol diyebiliriz. Böyle bir liyakat kazanırız inşallah.


97-) Ve men yehdillâhu fehüvel mühted* ve men yudlil felen tecide lehüm evliyâe min dûniHİ ve nahşüruhüm yevmel kıyameti alâ vucuhihim ‘umyen ve bükmen ve summa* me’vahüm cehennem* küllema habet zidnahüm se’ıyra;

 Allâh, kimi hakikate yönlendirirse, işte odur hakikati bulan! Kimi de saptırırsa, artık onlar için O’nun dûnunda velîler bulamazsın! Kıyamet sürecinde onları körler (Hakikati görmeyen); lâl olmuşlar (Hakikati dillendirmeyenler); ve sağırlar (Hakikati algılamayanlar) olarak yüzleri üzere haşr ederiz! Onların barınağı Cehennem’dir! Alevi söndükçe, onlara ateşlerini artırırız! (A.Hulusi)

 097 – Ve her kime Allah hidayet ederse o doğru yolu tutar, her kimi de dalâlette bırakırsa artık onlar için onun berisinden velîler bulamazsın ve biz onları Kıyamet günü kör, dilsiz, sağır oldukları halde yüzleri üstü haşr ederiz, varacakları yer Cehennem, her dindikçe onlara bir saîr artırırız. (Elmalı)


Ve men yehdillâhu fehüvel mühted nitekim Allah’ın yol gösterdiği kim ise işte odur doğru yola ulaşan. Tabii Allah’ın hidayet ettiği kimdir, Allah kimi hidayete eriştirir? Zaten bu kitap onu açıklıyor, bu ayetler onu açıklıyor. Durduk yere, sebepsiz yere değil, hidayeti talep edene hidayet eder. Doğru yolu arayana doğru yolu gösterir. Onun için Kur’an açıkça söyler innallâhe lâ yehdîl kavmel fâsikîyn (Münafikun/6) Allah fasık bir toplumu doğru yola eriştirmez, doğru yola iletmez der açıkça mesela. Onun için zalim bir kavmi, zalim bir toplumu doğru yola iletmez der bir başka ayette. Yani, kimi iletip kimi iletmeyeceğini açıkça ifade buyurmuş.

 ve men yudlil felen tecide lehüm evliyâe min dûniH kimide sapıklığa terk etmişse artık böylelerini ona karşı savunacak hiçbir kimse bulamazsın, dost bulamazsın. ve nahşüruhüm yevmel kıyameti alâ vucuhihim ‘umyen ve bükmen ve suma ve biz kıyamet günü onları maskesi düşmüş olan yüzleri yerde, hakikati görmez, işitmez ve söylemez birileri olarak toplayacağız.

 Evet biraz, önce değindiğimiz o şey, o gerçek. Adeta 72. ayette de buyrulduğu gibi dünyada kalbini, aklını hakikate kapatanların bu hali organik bir yansımayla ahirete intikal edecek. Burada söylenen gerçekten bunu anlıyoruz. Yani dünyada iç durumu insanın Allah’a ve hakikate karşı aldığı durum, kalbi vaziyet, ahirette organik bir hale dönüşecek. Dünyada vahye sağırsa, ukbada kör ve sağır olarak huzura çıkacak diyor ayet.

 me’vahüm cehennem* küllema habet zidnahüm se’ıyra varış yerleri ne zaman yatışır gibi olsa, kavurucu alevini tekrar kışkırtacağımız cehennem olacaktır.


98-) Zâlike cezaühüm Bi ennehüm keferu Bi âyâtina ve kalu eizâ künna ızamen ve rufaten einna lemeb’usune halkan cediyda;

 İşte bu onların yaptıklarının sonucudur! Çünkü onlar kendilerindeki işaretlerimizi, hakikat bilgisini inkâr edenlerdi ve: “Biz kemik yığını ve toz toprak olduğumuzda mı, gerçekten yepyeni bir yaradılış ile bâ’solunacaklarız?” dediler. (A.Hulusi)

  098 – O onların cezalarıdır, çünkü onlar âyetlerimize küfrettiler de: ya biz bir yığın kemik olduğumuz ve ufalanıp tozduğumuz vakit mı, biz mi cidden yeni bir hilkatle ba’s olunacağız? Dediler. (Elmalı)


Zâlike cezaühüm Bi ennehüm keferu Bi âyâtina bu, onların bizim ayetlerimizi inkarda ısrar etmelerinin ve kalu eizâ künna ızamen ve rufaten einna lemeb’usune halkan cediyda bu onların bizim ayetlerimizi inkarda ısrar etmelerinin ve tabii buna ilaveten; Ne yani şimdi biz kemiğe, toza toprağa karıştıktan sonra yepyeni bir yaratılışla tekrar mı diriltileceğiz  demelerinin bir karşılığı olacak.

 Tüm problem, tüm problemin anahtarı bu ayette veriliyor; Ahirete inanmamak. Adalete ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmemek, adalete inanmamak.

 Bu nereden kaynaklanır? Eylemlerinin sorumluluğundan kaçma tavrından. Çünkü ahiret hesap demektir. Hesaptan kim kaçar? Eylemlerinin sorumluluğunu üstlenemeyenler kaçar. Sorumsuzca bir hayat yaşayanlar mahkeme isterler mi? Hesabını veremeyeceği bir hayatı yaşayanlardır ahirete imanda tereddüt edenler. İşte problemde oradan kaynaklanır.


99-) Evelem yerav ennAllâhelleziy halekas Semavati vel Arda kadirun alâ en yahluka mislehüm ve ce’ale lehüm ecelen lâ raybe fiyh* feebez zalimune illâ küfura;

 Görmediler mi ki, semâları ve arzı yaratmış olan Allâh, kendilerinin BENZERİNİ de yaratmaya Kaadir’dir! Onlar için, kendisinde şüphe olmayan bir ömür takdir etmiştir. Zâlimler sadece hakikati örtücü olarak yaklaştılar. (A.Hulusi)

 099 – Gökleri ve Yeri yaratmış olan Allahın kendilerinin mislini yaratmağa kadir olduğunu görmediler de mi? Kendileri için de bir ecel tayin etmiş onda hiç şüphe yok? Fakat zalimlerin gâvurluktan başkasına baktıkları yok. (Elmalı)


Evelem yerav ennAllâhelleziy halekas Semavati vel Ard görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratan Allah kadirun alâ en yahluka mislehüm onları kendi suretleri üzere yeniden yaratacak güce sahiptir. Ya da şöyle de çevirebiliriz, tercüme edebiliriz; Onların benzerini yaratacak güce. Bizim tercihimiz bir önceki ayetin anlamı ile bütünlük arz eder. Alternatif bir anlamda var; Ki bu alternatif anlamı biraz önce verdim onların benzerini yaratacak güce.

 Burada; Kur’an da; in yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti Bi halkın cediyd (İbrahim/19) eğer isterse sizi siler süpürür temizler yerinize yepyeni bir varlık getirir. Ayeti kerimesi ki İbrahim suresinin 19. ayeti. Veya bir başka ayet ..ve ye’ti Bi ahariyn (Nisa/133) sizi götürür yerinize Tevbe 39 da olduğu gibi (hayır Nisa/133) yepyeni birilerini getirir gibi kökten yenilemeye dayanır alternatif anlam. Ama benim tercih ettiğim anlam insanın kendi suretinin yeniden yaratılması ahirette. Ki o burada ki bağlama da daha uygun bir çeviri.

 ve ce’ale lehüm ecelen lâ raybe fiyh yine onlar için bir gün sona ereceğinde kuşku bulunmayan sınırlı bir süre takdir etmiştir. Ecel, her şeyin sonu. Burada insanlığın sonu olan kıyamete bir atıf olsa gerektir. Çünkü ayetlerin bağlamı kıyamete, hesap gününe bir atıftır. feebez zalimune illâ küfura fakat şu da var ki zalimler nankörlükten başka her iyi şeyden yüz çevirirler.

 İfadeye bakın nankörlükten başka her güzellikten yüz çevirirler diyor rabbimiz. Tabii zalim demek için birine zulmü içselleştirmiş ve ahlak haline getirmiş olması lazım. Zulüm onun adı olmuş olması lazım.


100-) Kul lev entüm temlikune hazaine rahmeti Rabbiy izen leemsektüm haşyetel infak* ve kânel İnsanu katura;

 De ki: “Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz mâlik olsaydınız, harcanır – biter korkusu ile cimrilik ederdiniz”… İnsan çok cimridir! (A.Hulusi)

 100 – De ki: rabbimin rahmeti hazînelerine siz malik olsa idiniz o vakit elden çıkarmak korkusuyla imsâk ederdiniz, insan bir de cimri olmuştur. (Elmalı)


Kul lev entüm temlikune hazaine rahmeti Rabbiy izen leemsektüm haşyetel infak De ki; eğer benim rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız o zaman harcayıp tükenir korkusuyla kesinlikle sıkı sıkıya sarılır kimseye koklatmazdınız. Ama rabbim böyle yapmaz. Nasıl ayaklaşıyorsunuz, rabbimin size olan cömertliğine bakın, sizin rabbime yaptığınız bu ihaneti size biri yapsaydı; siz rabbimin size verdiğinin milyarda birini verir miydiniz. Bunu dahi düşünmezsiniz. Bu kadarcık dahi aklınızı kullanmazsınız. Allah’a yaptığınız nankörlük karşısında Allah’ın size açtığı krediye bakınız, sonsuzca krediye bakınız. Siz bir başkasına bu nankörlüğü yapsaydı bunun milyarda birini açar mıydınız dercesine uyarıyor.

 ve kânel İnsanu katura Zira insanoğlu oldum olası pek hasistir. Allah’ın mutlak bağımsızlığı dile getirilirken insanın dünyaya mala eşyaya bağımlılığı ve acziyeti ne kadar güzel bir üslupla, ne kadar ikna edici bir üslupla dile getiriliyor görüyorsunuz.


101-) Ve lekad ateyna Musa tis’a âyâtin beyyinatin fes’el beniy israiyle iz caehüm fe kale lehu fir’avnu inniy leezunnüke ya Musa meshura;

 Andolsun ki biz, Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik… İsrailoğullarına sor, (Musa) onlara geldiğinde, Firavun Ona demişti ki: “Muhakkak ki ben, senin büyücü olduğunu zannediyorum, yâ Musa!” (A.Hulusi)

 101 – Celâlim hakkı için Musâ’ya açık açık dokuz âyet verdik, sor Benî İsraîl’e, onlara geldiği vakit Firavun ona dedi ki: her halde ben seni ya Musâ! Bir büyüye tutulmuş zannediyorum. (Elmalı)


Ve lekad ateyna Musa tis’a âyâtin beyyinat Kur’an yeni bir pasaja girdi sure yeni bir konuya fakat tabii yukarıdaki ayetlerle bağlantısı devam eden bir konu. Ve doğrusu Biz Musa’ya risaletinin apaçık kanıtları olan 9 mucizevi işaret verdik.

 Bu ayetler ne olabilir. Mucizevi işaret âyâtin beyyinat. Apaçık mucizevi işaretler diye çevirdiğimiz. Kalıp bu. âyâtin beyyinat. Bu ayetler vahiy olamaz. Çünkü bir sonraki ayet ve Neml suresinin 12. ayeti bu verilen apaçık mucizevi işaretlerle Hz.  Musa’nın Firavuna gitmesinin emredildiğini söyler. Oysa ki Hz. Musa’ya verilen vahiyler daha sonra verilmiştir bir. Verilen vahyin sadece firavuna verilmediğini, aksine asıl İsrail oğullarına verildiğini biliyoruz iki. Onun için bunlar vahiy dışı mucizevi işaretler, vahyi destekleyen, Hz. Musa’nın risaletini destekleyen dış belgeler olmalı. Zaten Kur’an da âyâtı beyyinat kalıbı nerede kullanılıyorsa, orada mutlaka mucizevi bir belgeye işaret vardır. Peygamberin risaleti destekleyen, mucizevi bir belgeye atıf vardır.

 [(Ek bilgi; Elini de koynuna sok… Sağlıklı, bembeyaz çıkar… Bunlar, Firavun ve onun toplumuna (onlarla irsâl olunduğun) dokuz âyet içindedir! Muhakkak ki onlar inançları bozuk bir topluluk oldular. (Neml/12) (A.Hulusi)]

 Mesela bunlar A’raf/133. ayetinde sayılan 5 mucizevi afete bir işaret olabilir. Bu 9 un beşi orada.

[Ek bilgi: “Biz de onların üzerine tafsilâtlı işaretler olarak tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan yağdırdık! (Yine de) büyüklendiler ve suçlu bir topluluk oldular.” (A’raf/133)(A.Hulusi)]

 Müfessirlerimiz bu beşe; beyaz el, asayı Musa, Hz. Musa’nın mucizevi asası ve daha bazı mucizeleri de ekleyerek 9 rakamına ulaşırlar. Fakat burada ki 9 rakamının çok çeşitliden kinaye olması da muhtemeldir. Yani çok çeşitli mucizevi işaretler verdik. Çeşit çeşit mucizevi belgeler verdik anlamına kinaye olması da mümkündür.

Risaletin apaçık kanıtları diye çevirmemin sebebi Beyyine kelimesinden dolayıdır ki Beyyine; görülen bir kanıt. Müşahede edilen bir delil anlamına gelir. Ha. İsa’ya da bakara/87 de âyâtı beyyinat verildiği ifade buyrulur ki Ona verilen, onun risaletini destekleyen mucizeler de yine vahiy dışından hastaları iyi etme gibi sayılan Kur’an da o mezkur ayette sayılan mucizelerdir.

 [Ek bilgi; “Celâlim hakkı için Musa’ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa’ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu’l-Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?(Bakara/87) (Elmalı)]

 Ve ilginçtir âyâtı Beyyinata karşı inkarcı muhatapların tavrı sihirdir demek olmuştur. Ve son peygamber de vahyin zirvesi olan Kur’an vahyinde Resulallah’a verilen âyâtı beyyinat vahiy dışından değil vahiy içinden olmuştur. Vahyin kendisi mucize olmuştur. Onun için de vahyin inkarcı muhatapları sihir demişlerdir vahye.

 fes’el beniy israiyle iz caehüm fe kale lehu fir’avnu inniy leezunnüke ya Musa meshura İşte geldi. Ne diyorlar bakınız. İstersen sor İsrail oğullarına Musa onlara geldiğinde Firavun ona; gerçek şu ki ben senin büyülenmiş biri olduğunu düşünüyorum demişti.

 Evet, âyâtı Beyyinata karşı inkarcı muhatapların tavrı hep bu. Yani ikna olmuyorlar. Mucizevi belgeleri görmekle iman etmiyorlar. Çünkü onların derdi o değil. O zaman da sihir diyorlar. Görüyorsunuz hakikati görmek istemeyen bir göze hiç kimse gösteremiyor. Çünkü Allah’ın yasası bu. Allah öncelikle hakikate aklın açılması gerektiğini. Bunu yasa olarak koymuş. İnsan Allah’ın verdiği aklı doğru kullanmadığı sürece ne kadar harikuladelik, ne kadar olağanüstülük gösterirseniz gösterin ikna olmuyor. Çünkü kafasını kullanmıyor. Aklını kullanmayanı Allah pisliğe mahkum edeceğini buyurmuyor muydu Kur’an da. Aklını kullanmayanları pisliğe mahkum ederler diyordu unutmayın Kur’an. Onun için Allah adeta aklını kullanmamanın cezasını, onların yürek gözünü, kalp gözünü kör ederek veriyor.


102-) Kale lekad alimte ma enzele haülai illâ Rabbüs Semavati vel Ardı besair* ve inniy leezunnüke ya fir’avnu mesbura;

 (Musa da Firavun’a) dedi ki: “Andolsun ki, bunları, doğruluğumu sana gösteren kanıtlar olarak semâların ve arzın Rabbinden başkasının inzâl etmediğini pekâlâ bilirsin… Muhakkak ki ben de senin hüsrana uğramış olduğunu zannediyorum, ey Firavun!” (A.Hulusi)

 102 – Alimallah dedi: pek âlâ bilirsin ki bunları o Göklerin Yerin rabbi, sırf birer basîret olmak üzere indirdi, her halde ben de seni ya Firavun! Helâk olmuş zannediyorum. (Elmalı)


Kale lekad alimte ma enzele haülai illâ Rabbüs Semavati vel Ardı besair Musa dedi ki; Doğrusu göz açıcı bir işaret olan bu risaletin apaçık belgelerini, göklerin ve yerin rabbi dışında kimsenin indiremeyeceğin sende çok iyi biliyorsun. Firavuna Hz. Musa’nın cevabı bu oluyor.

 Burada ki Besair pasif kullanımı olan mübsiraten den farklı olarak vahyin hidayet ve rahmet öznesi oluşuna bir delildir. Yani vahiy bizatihi öznedir. İnşa edici bir öznedir, insanın gözüne hakikati sokar gibi gösterir. Karşındaki birazcık aklını kullanırsa vahit aslında onun gözüne hakikati serer. Onun için A’raf/203, Kasas/43, Casiye/20. ayetlerinde bu ifade edilir.

 ve inniy leezunnüke ya fir’avnu mesbura Devam ediyor Hz. Musa; Ve ben de ey Firavun senin artık iyice tükenip bittiğini düşünüyorum.

 Şu celadet ve cesarete bakınız, böyle yerlere yayılma, korkma, tırsma, pusma yok. Yukarıda ne diyordu Firavun unutmayınız: Senin büyülendiğini düşünüyorum demişti ya  ona karşılık Hz. Musa da diyor ki; Sen bittin, ben de böyle düşünüyorum. Evet, karşısında ki döneminin süper gücünün başkanı unutmayınız. astığı astık, kestiği kestik biri. Ama iman ile konuşunca işte böyle omurlu ve şerefli biri olarak konuşuyor.


103-) Fe erade en yestefizzehüm minel Ardı feağraknahü ve men meahu cemiy’a;

 (Firavun) onları arzdan sürüp çıkarmayı irade etti… Biz de onu ve onunla beraber olan kimseleri toptan, suda boğduk! (A.Hulusi)

 103 – Derken onları Arzdan belinletmek istedi, biz de hem kendisine ve hem maiyetindekileri hepsini birden gark ediverdik. (Elmalı)


Fe erade en yestefizzehüm minel Ard ve nihayet firavun onların kökünü yer yüzünden kazımaya karar verdi. feağraknahü ve men meahu cemiy’a bunun üzerine biz de onu ve onunla birlikte olan herkesi boğup attık, temizledik.

 Tabii burada ayrıntıya girmeden diğer surelerde zaten girmişti hatırlayalım, İsra suresinde, Ki başta yer alan ayetleri hatırlayalım. Yine A’raf suresinde bu kıssanın büyük bir bölümünü vermişti. Hicr suresinde vermişti. Diğer surelerde de nakledilmişti. Burada ayrıntıya girmeden kısaca özetleyip geçiyor Kur’an.


104-) Ve kulna min ba’dihi li beniy israiyleskünülArda feizâ cae va’dül ahıreti ci’na Biküm lefiyfa;

 Ondan sonra İsrail oğullarına dedik ki: “O arzda mesken edinin… Gelecek hayatın vâdesi geldiğinde de, topunuzu hep bir arada toplayacağız.” (A.Hulusi)

 104 – Arkasından da Benî İsraîl’e dedik ki: haydin Arzda sâkin olun, sonra Âhiret vaadi geldiği vakit hepinizi dürüp bükerek getireceğiz. (Elmalı)


Ve kulna min ba’dihi li beniy israiyleskünülArd derken onların ardından İsrail oğullarına artık yurdunuza güvenlik içinde yerleşin dedik. feizâ cae va’dül ahıreti ci’na Biküm lefiyfa fakat ahirete ilişkin vaat gerçekleştiği zaman parçası olduğunuz insanlıkla birlikte sizi bir araya getireceğimizi de olup bitmiş iş gibi kesin bilin. Burada ki lefiyf parçalara ayrılmış bir bütünü bir araya toplamak anlamına geliyor. Bir bütünün parçaları, parçalanmış bir bütün anlamına geliyor ve biz ne kadar parçalanırsanız parçalanın, yani vahyin ana gövdesinden sapmakla ne kadar ayrılırsanız ayrılın bir gün sizi ana gövdeye döndüreceğiz diyor.


105-) Ve Bil Hakkı enzelnahu ve Bil Hakkı nezel* ve ma erselnake illâ mübeşşiran ve neziyra;

 Biz Onu Hak olarak inzâl ettik, O da Hak olarak nüzûl etti! Seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak irsâl ettik. (A.Hulusi)

 105 – Bunu da bihakkın indirdik ve bihakkın indi ve seni ancak sevabımızın müjdecisi ve azâbımızın habercisi olarak gönderdik. (Elmalı)


Ve Bil Hakkı enzelnahu ve Bil Hakkı nezel imdi, biz bu vahyi mutlak gerçeğe bir atıf olarak indirdik ve o da kaynağından indiği gibi asli gerçekliğiyle muhatabına ulaştı. Burada ki Bil Hakk ibaresine verdiğim uzun mana göze çarpıyor mutlaka. Yani mutlak gerçeğe bir atıf olarak. Çünkü buradaki B harfine, B edatına Mea anlamı verirsek ki büyük dilci ekol dilci Ebu Ali el Farisi böyle mana vermiş, biz onu gerçeğe tekabül eden bir içerikle indirdik anlamına gelir. Gerçeğe tekabül eden bir içerik, bir muhteva ile indirdik.

 Doğrusu El Hakk kelimeleri vahyin kaynağına ve onu getiren peygamberlik kurumuna yönelik kuşkuları ret içindir. Ki zaten bundan önceki pasajda bu pasajı bağlayan ana konu ana tema da budur. Onun için çevirimizi de böylesine uzun bir açılımla yaptık.

 ve ma erselnake illâ mübeşşiran ve neziyra Nitekim biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.


106-) Ve Kur’ânen feraknahu li takraehu alen Nasi alâ müksin ve nezzelnahu tenziyla;

 Kurân’ı birbirinin tamamlayıcısı bölümlere ayırdık ki, insanlara, Onu hazmetmelerine imkân tanıyarak, zaman içinde yavaş yavaş okuyasın… Biz Onu kısım kısım indirdik. (A.Hulusi)

 106 – Hem onu bir Kur’an olmak üzere âyet âyet ayırdık ki nâsa dura dura okuyasın hem de tenzil suretiyle ceste ceste indirdik. (Elmalı)


Ve Kur’ânen feraknahu li takraehu alen Nasi alâ müksin ve nezzelnahu tenziyla ayrıca onu okumanın tüm çağrışımları ile, yani burada ki Kur’an ifadesinin en güzel çevirisi bu olsa gerek. li takraehu onu okumanın tüm çağrışımları ile sürekli okunacak bir metin kılmak için bölüm bölüm açıkladık ki üzerinde dura dura, onu insanlara açıklayasın ve nezzelnahu tenziyla çünkü biz de onu yaşama geçirsinler diye dura dura, parça parça indirmiştik.

 Evet, ibare açık ama tabii çok açılıma müsait olduğu için uzun bir çeviriden aşağısı kurtarmıyor. Dolayısıyla; Biz onu okumanın tüm çağrışımlarıyla, yani fiili olarak oku, fikri olarak oku, zihni olarak oku, ahlaki olarak oku. Siyasi olarak oku, ekonomik olarak oku, bireysel olarak oku, toplumsal olarak oku. Onu hayatın her alanına uyarla. İnsan ayetiyle onu karşılaştırarak  oku. Kainat ayetiyle onu kıyaslayarak oku. Hadisat, olay ayeti ile onu karşılaştırarak oku. Tüm çağrışımlardan kasıt bu. Onun için sürekli okunacak bir metin kılmak için;

 li takraehu alen Nasi alâ müksin, alâ müksin bu. Süreli, dura dura okunacak. Üzerinde durarak okunacak. Meks; Durmak eğleşmek, bir yerde ikamet etmek anlamlarına da gelir. Onun için dura dura okunacak bir metin olarak, onu insanlara açıklayasın diye indirdik. Bakınız şöyle bitiyor; ve nezzelnahu tenziyla çünkü biz de onu yaşama geçirsinler diye dura dura indirdik. Neden tenziyl, unutmayalım kalıp olarak inzal den farklı olarak tenziyl bu manaya gelir. Nezzele- yunezzilu- tenzilen parça parça indirmek, peyderpey indirmek. Yani biz onu dura dura 23 yılda sindiresiniz diye indirdik, siz de dura dura okuyun. Sindire sindire okuyun.


107-) Kul aminu Bihi ev lâ tu’minu* innelleziyne utül ılme min kablihi izâ yütla aleyhim yehırrune lil ezkani sücceda;

 De ki: “İster iman edin Ona, ister iman etmeyin! Ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara gelince, (Kur’ân) onlara okunulduğu zaman, saygıyla yere kapanırlar.” (107. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

 107 – De ki «ister inanın ona ister inanmayın, çünkü bundan evvel ılım verilmiş olanlar kendilerine tilâvet olununca çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar. (Elmalı)


Kul aminu Bihi ev lâ tu’minu artık de ki, ona ister inanın ister inanmayın. innelleziyne utül ılme min kablihi izâ yütla aleyhim yehırrune lil ezkani sücceda şu bir gerçek ki kendilerine daha önceden ilim verilmiş olanlar, kendilerine ayetlerimiz okunduğu zaman derhal yüzleri üzere yere kapanırlar. Allah’ın insanla konuşmasının ne muhteşem bir imkan olduğunu bilenin alacağı tek vaziyet vardır; secde vaziyeti. Onun için kıraat secdeleri aslında vahyi verdiği için Allah’a şükür secdeleri anlamına da gelir. Tilavet secdeleri diye bildiğimiz secdeler. O nedenle burada da açıkça ifade buyruluyor ve zaten burada da secde var. Tilavet secdelerinden biri de bu ayette yer alır. Onun için bu ibare Allah’ın insanla konuşması demeye gelen vahyin karşısında insanın alacağı bir tek esas duruş vardır secde hali demeye getiriyor.

 Ve tabii burada o okunanlar kimlerdir denilecek olursa Kur’an okununca göz yaşları içinde secdeye kapananlar ehli kitaptan insaflı olanlara belki bir atıf. Fakat bugün ve gelecekte de her zaman Kur’an ın o derin anlamı karşısında bir yürek devrimi geçirip te hayatları dönüşen herkes bu ayetin açıkça muhatabı olmuştur ve bu ayetin söylediği gerçek onları da kapsar.


108-) Ve yekulune subhane Rabbina in kâne va’dü Rabbina le mef’ula;

 Ve derler ki: “Subhan’dır Rabbimiz! Muhakkak ki Rabbimizin vaadi elbette yerine gelecektir.” (A.Hulusi)

 108 – Ve diyorlar ki tesbih rabbimize «hakikat rabbimizin vaadi katiyen fiile çıkarılmış bulunuyor. (Elmalı)


Ve yekulun ve derler ki; subhane Rabbina in kâne va’dü Rabbina le mef’ula Kudret ve yüceliğine sınır olmayan rabbimizin şanı ne yücedir. İşte rabbimizin sözü kesin olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Hangi söz; Kendi kadiym kitaplarında ve öteden beri nakledile gelen gerçekten de beklenen bir peygambere ait vaatlerdir. O söz gerçekleşmiş bulunuyor.


109-) Ve yehırrune lil ezkani yebkûne ve yeziyduhüm huşû’a;

 Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. (Kurân’ın okunuşu) onların HUŞÛsunu artırır! (A.Hulusi)

 109 – Ve ağlayarak çeneleri üstü kapanıyorlar, o onların huşûunu da artırıyor. (Elmalı)


Ve yehırrune lil ezkani yebkûne ve yeziyduhüm huşû’a İşte onlar göz yaşı dökerek yüzleri üzere böyle yere kapanıyorlar ve bu duyarlıkları onların Allah’a olan saygılarını kat kat artırıyor.


110-) Kulid’ullahe evid’ur Rahmân* eyyen ma ted’u feleHUl Esmâül Hüsna* ve lâ techer Bi Salatike ve lâ tühafit Biha vebteğı beyne zâlike sebiyla;

 De ki: “‘Allâh’ diye yönelin veya ‘Rahmân’ diye yönelin! Hangi anlayış ile yönelseniz, El Esmâ ül Hüsnâ O’na aittir (Esmâ ül Hüsnâ ile işaret olunan hep aynı TEK! TEK’in değişik özelliklerine işaret eden isimler; illâ “HÛ”)! Salâtında sesini yükseltme, onu gizleyip kısma da; ikisi arası bir yol tut.” (A.Hulusi)

 110 – De ki Allah diyin rahman diyin hangisini deseniz hep onundur o en güzel isimler; bununla beraber salâha tında pek bağırma, pek de gizleme ikisinin arası bir yol tut. (Elmalı)


Kulid’ullahe evid’ur Rahmân De ki; İster Allah diye yalvarıp yakarın, ister rahman diye. Açık. İster Allah deyin, ister rahman. Tabii rahman ismine karşı Mekke müşriklerinin bir tepkisi vardı öteden beri. Onun için Hudeybiye günü Süheyl Bin Amr, Mekke müşrik heyetinin reisi; BismillahirRahmanirRahıym isminde ki Rahman ismine itiraz etmiş bunun üzerine Resulallah; Bismikallahümme, onların kullandığı gibi: Allah’ım senin adınla yazılmasını istemişti. Onun için bir tepkileri var.

 Ama burada söylenmek istenen daha geniş bir şey. İsim ve sıfat birbirinin yerine öneriliyor burada. Allah İsmi celili; Bütün ilahi isimlerin kendisine sıfat olarak alır biliyorsunuz. Allah’u rahiym, Allah’u rahman, BismillahirRahmanirRahıym, işte bu. Allah’u keriym, Allah’u aziyz, Allah’u hâlık. Hepsini sıfat olarak alır Allah ismi.

 Rahman niteliği O’nun tüm sıfatlarını kapsar. Onun da özelliği bu. Onun için Rahman insana tek olarak verilmez. İnsan için kullanılmaz Kur’an da. Fakat rahiym kullanılır. Onun için Rahman Allah’a has bir sıfat. Çünkü tüm nitelikleri içinde kapsar. Allah zatına ait en büyük isimken, Rahman sıfatına ait en büyük isimdir. Özellikleri bu. Rahman ismine biraz önce söylemiştim müşrik muhataplar tepki gösteriyorlardı. Fakat öbür taraftan Allah’ın isimleri, sıfatları arasında ayrım yapan ehli kitaba da bir cevap bu. Yani bunlar Allah’tan bağımsız şeyler değil. Allah’ı kendi isimlerinden hangisiyle överseniz, sena ederseniz edin fark etmez deniliyor.

 eyyen ma ted’u feleHUl Esmâül Hüsna O’na hangi biriyle yalvarırsanız yalvarın ama unutmayın ki en güzel, en mükemmel niteliklerin tamamını O’na has kılınır. Yani tamamı O’na layıktır, O’na hastır.Onun için hangisiyle överseniz övün bilmeniz gereken şey şu; Ne kadar mükemmellik var, o Allah’a aittir.

 ve lâ techer Bi Salatike ve lâ tühafit Biha vebteğı beyne zâlike sebiyla İmdi; sen de yalvarırken ne sesini aşırı yükselt, ne de aşırı kıs. Bu ikisi arasında dengeli bir yol tut.


111-) Ve kulil Hamdu Lillâhilleziy lem yettehız veleden ve lem yekün leHU şeriykün fiyl Mülki ve lem yekün leHU Veliyyün minez zülli ve kebbirHU tekbiyra;

 “Hamd, çocuk edinmemiş, mülkte ortağı olmayan ve yetersizlik dolayısıyla velîye de muhtaçlığı söz konusu olmayan Allâh’a aittir” de; O’nu (muhteşem azametini) tekbir et (hisset) (Allâhu Ekber)!(A.Hulusi)

 111 – Ve şöyle de: hamd o Allah ki hiç bir velet edinmedi, ona milkte bir şerik de olmadı, ona zülden bir veliy de olmadı, onu tekbir ile büyükle de büyükle. (Elmalı)


Ve kulil Hamdu Lillâhilleziy lem yettehız veleden ve lem yekün leHU şeriykün fiyl Mülki ve lem yekün leHU Veliyyün minez züll ve de ki; övgülerin tamamı kendisi için çocuk edinmeyen mutlak otoritesine ortak olacak hiçbir varlık bulunmayan. Güçsüzlük ve düşkünlükten dolayı bir yar ve yardımcıya ihtiyaç duymayan Allah’a aittir.

 ve kebbirHU tekbiyra ve daima sınırsız büyüklüğünü anarak O’nu hep üstün tut.

 O halde haydi analım Allahuekber, Allahuekber. La ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahuekber velillahil hamd.

 Allah’ım, büyüksün, Allah en büyüktür en büyük. Allah havsalanızın, zihninizin ulaşabileceği her şeyden daha büyüktür.

 Büyüksün ilahi büyüksün büyük,

Büyüklük yanında kalır çok küçük.

Diyen şairin dediği gibi. La ilâhe illallahu vallahu ekber kendisinden başka hiçbir tapılmaya layık ilah olmayan Allah en büyüktür. Allahuekber velillahil hamd. Allah en büyüktür. İşte bunun içindir ki tüm hamd, tüm sena ve tüm övgülerimiz yalnızca Allah’a layıktır.

Rabbim kendisinden başka büyük tanıyanlardan etmesin. Kendisinden başkalarını kendinden büyük gibi, onlardan korkan ve onlara karşı acizleşenlerden etmesin. Rabbim büyüklüğünü layıkıyla bilenlerden kılsın inşallah.

 

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

İddiamızın, davamızın, ömrümüzün tüm hasılatı ve son sözümüz Rabbimize “Hamd” dir.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 13 Nisan 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

4 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. İSRA SURESİ (083-111)(92)

  1. salih

    30 Mart 2016 at 08:58

    selam aleykum. hocam 85. ayeti aciklarken ;Kaldı ki Kur’an açıkça Hicr/29. ayetinde, Sad/72. ayetinde ruh üflenmeden önceki insana beşer diyor, insan demiyor. O işte diğer canlılarla eşit varlık. Ama ve nefahtü fiyhi min RuhİY (Hicr/29)ne zaman ki ona ruhumdan üfledim, ona özel bir öz verdim, işte o zaman insan diye hitap ediyor cenabı Hakk. O zaman insan oluyor. Beşer insana dönüşüyor. deniliyor.daha asagida 93 . ayette de “……..Sübhanallah ben ancak beşer bir Resulüm”.Sorum Allah_u teala peygamberine “ben beserim” dedirtiyor.Eger beser ruh uflenmediginden insan olamamissa peygamberimiz nicin “beserim” diyor.”ben de bir insanim” diyemezdimi.85 ila 93.ayetin tefsirini anlayacagim sekilde izah yapmanizi istirham ediyorum

     
    • ekabirweb

      31 Mart 2016 at 10:16

      Ve aleyküm selam ve rahmetuhu. Mustafa hocamın bu söylemini ben şöyle anlıyorum: Evet, insan ilk yaratılışta beşerdi, yani sadece biyolojik bedenden, bir beşerden ibaret, iradesiz aklı olmayan, şu anda ki hayvan dediğimiz formda yaratılmış bir varlıktı. Bu varlığının gelişmesi tamamlanıp bedensel kemale ulaşınca yani vahyi algılayıp değerlendirecek konuma gelince kendisine ruh üflendi.
      Burada ben bir şey daha anlıyorum. İnsandan, insan olduğunu ispatlaması isteniyor. Yani vahyi kabullenip benimseyip yaşamaya başladığında “insan olma” vasfını kazanıyor. Çünkü Kur’an kullanılmayan akla sahip olanı “akıllı” kabul etmiyor.
      İşte 93. ayette“……..Sübhanallah ben ancak beşer bir Resulüm” dedirtmesinin nedeni “Vahyi kabul etmediğimde ben de sizin gibi biyolojik beşer yapıya sahibim, sizden farkım vahyi kabul etmemdir. Yani sizden farklı bir yapıda varlık değilim dedirtiyor. Ben böyle anlıyorum. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       
  2. bilal yaşar sakal

    02 Temmuz 2016 at 14:58

    değerli hocam Mustafa İSLAMOĞLU bey.isra 85. ayet tefsirini,bu gün için Abdulaziz BAYINDIR hocamla birlikte değerlendirmenizi istirham ederim.sizi seviyoruz.iyi varsınız.esenlik dilerim

     
    • ekabirweb

      02 Temmuz 2016 at 18:02

      Merhaba, Ben Mustafa İslamoğlu değilim kusuruma bakma. Ne aradığını da tahmin edemediğim için kendimden bir şey yazamadım. Daha açık yazarsan ben de araştırır bulgularımı sana iletirim. Şimdilik esen kalın, Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: