RSS

İslamoğlu Tef. Ders. KEHF SURESİ (001-026)(93)

20 Nis

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 BismillahirRahmanirRahıym


Rabbişrah liy sadriy;

 Ve yessirliy emriy;

 Vahlül ukdeten min lisaniy;

 Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

 Rabbim göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden ki anlasınlar beni.

 Hz. Musa’nın, Kur’an ın ebedileştirdiği bu duasına canı gönülden amin diyerek Kur’an devletinin yepyeni bir şehrine daha giriyoruz. Kur’an ülkesinin girdiğimiz bu sitesi gerçekten de müstesna bir site. Kur’an sureleri arasında bambaşka bir yeri olan sembolik dili, temsiller ve meselleri ile simgesel üslubuyla KEHF suresi.

 Kehf suresi gerçekten de bize meseller ve kıssalarla ebedi hakikatin nasıl anlatılacağını öğreten bir üslup zirvesi, bir usül şahikasıdır. Onun için bu surenin tefsirinde çok daha ayrıntılı ve çok daha detaylı durmak isterdim. Bunu zamanımız elverdiği oranda yine yapmaya çalışacağım. Ama şunu söylemeliyim ki özelde Kehf suresinin, genelde ilahi kelamın insan diline yansıması olan Kur’an ın imkanı tükenmez, anlamı tüketilemez. Hiçbir tefsir, hiçbir yorum, hiçbir müfessir, hiçbir yorumcu ben şu ayetin anlamını ya da anlam imkânını tükettim iddiasında bulunamaz. Kur’an ın mucize oluşunun tezahürlerinden biri belki de birincisi, taşıdığı engin ve okyanusvari anlamın tüketilememesi. Bu imkanın insanoğlu yaşadığı sürece üretilebilmesi ve yeniden konuşması. Her gördüğü insana yeni şeyler söyleyebilmesi. Her zamana, her zemine yepyeni mesajlar taşıması, Kur’an ın mucize oluşunun delillerinden biridir.

 Kehf suresi resmi sıralamada, elimizde ki tedvinde 18. sırada yer alır. Hemen isra suresinin ardından. Adını, 12. ve 20. ayetler arasında anlatılan mağara arkadaşları, yani ashabı kehf kıssasından alır. Mekkidir. Firuz Abadi’nin Besairu zevi’t-temyiz fi letaifi’l-kitabü’l-aziz’ inde Mekki olduğu konusunda ittifak olduğu iddiası yer alır.

 Mekke’nin son döneminde nazil olduğu, sureye şöyle kuş bakışı bakıldığında kolayca anlaşılır. Çünkü Resulallah’ın ruh haritasını okuyan rabbimiz, onun tasavvurunu inşa etmek için bu surede bir çok teselli bahsine başvurur. Kehf kıssası da aslında bunlardan biridir. Bir teselli kıssasıdır. Siz rabbinize samimi olarak inanır ve güvenirseniz Allah sizi destekler ve yarı yolda bırakmaz mesajıdır.

 Ğaşiye ile Nahl sureleri arasında indirilmiştir. Konusu Allah-İnsan ilişkisidir. Bu ilişkinin çift kutuplu tabiatıdır. Bir yanda yaratan ve yaratılan arasındaki mahiyet farkı, öte yandan ise Allah-İnsan arasında ki var oluşsal bağlantı. Daha doğru bir ifade ile insanın Allah’a olan muhtaçlığı, ihtiyacı. İşte Allah-İnsan ilişkisinin çift kutuplu tabiatından kastımda bu.

 Sure Allah’ın mutlaklığı ile başlar İlk ayeti ebedi ve ezeli olan kâinatın yaratıcısının yüceliği ve mutlaklığı ile başlar ve yaratılmışların zirvesi olan insanın ve insanlığın ufku Hz. Peygamberin beşeri tabiatını, ölümlü tabiatını vurgulayan bir ayetle son bulur. Yani varlığın zirvesi olan Allah’ın mutlaklığı ile başlar, insanlığın zirvesi olan Resulallah’ın ölümlü ve beşeri tabiatını vurgulayarak son bulur. Onun için Allah-İnsan ilişkisini işler dedim.

 Kur’an ın en sembolik suresidir girişte de söylediğim gibi. Çünkü bir çok kıssa mesel ve temsil içerir. Söyleyeceğini kıssalar meseller ve temsillerle dile getirir.

 Kehf kıssası mesela. 13 – 20. ayetler arasında işlenir.

 Zengin yoksul meseli 32  44. ayetler arasında.

 Adem İblis kıssasına kısa bir değinir 50 – 53. ayetler arasında.

 Musa – Salih kul kıssasına 60 – 82. ayetlerde yer verilir.

 En son Zülkarneyn kıssasına ise 83 – 98. ayetler arasında yer verilir.

 Bu kıssaların her birinin temsil ettiği bir hakikat vardır. Yani bu kıssalar birer parmaktırlar, ayı gösterirler. Parmak ayı gösterirken parmağa değil aya bakılır. Tabii önce parmağa bakılır ki nereyi gösteriyor. Gördükten sonra da gösterdiği yere bakılır. Onun için bu kıssalar gerçekten de tefsir edilmelidirler. Hatta sadece tefsirle yetinilmeyip te’vil edilmelidirler. Yani ne dediğinden hariç, ne demek istediği de sorgulanmalı, dahası; Kur’an a soru sorulmalı ve cevap alınmalıdır.

 Her biri bir hakikate atıf olan bu kıssalardan 1. si olan ashabı Kehf kıssası, varlığın en temel yasası, mahlukatın en temel yasası olan hayat ve ölüm gerçeğine bir atıftır. İnsanoğlunun ölümden sonra dirileceğini işleyen bu mübarek kıssa ölümden sonra dirilişe inanmayanların tasavvurunu inşa eden, yamuk tasavvurlarını imha edip onlarda ölünden sonra bir dirilişin olduğunu inşa etmeye çalışan bir kıssadır.

 Ondan sonra gelen zengin-yoksul kıssası ise, iki bahçe sahibi zengin, onun karşısında bir yoksul adam meseli anlatılır. Aslında bir meseldir bu. Yani tarihsel bir olaya atıf değildir, fakat her zaman her yerde yaşanması görülmesi mümkün olan bir misal, bir temsildir. İşte bu temsil de varlık ve yokluk. Varsıllık ve yoksulluk. Zenginlik ve fakirliğin mahiyeti üzerine insanoğlunu derin derin düşünmeye davet eder ve aslında zenginlik dediğimiz, yoksulluk dediğimiz şeylerin görece olduğunu ve bizim zengin dediğimiz insanların gerçekte çok yoksul olduğunu, yoksul gibi gördüklerimizin ise gerçekte çok zengin olduğunu. Varsıllık ve yoksulluğun, zenginlik ve fakirliğin bir de Allah’ça tanımı olduğunu. Allah’ın gör dediği yerden bakıldığında varlıklı gibi görünenlerin özü itibarıyla çok yoksul çok muhtaç olduğunu ve varlık gibi gördüğümüz şeylerin de bir gün elinden uçup gideceğini. Geriye kalanın öz zenginliği, iman zenginliği, kişilik ve şahsiyet zenginliği olduğunu. Yoksul gibi görünen insanların ise eğer içlerinde zengin bir yürek,i zengin bir iç dünyası taşıyorlarsa kaybedilmeyecek bir servete sahip olduklarını bize ima eder.

 Daha sonraki temsil ve kıssa ise Adem – İblis kıssası. Kur’an da bir çok yerde anlatılan bu kıssa ki 7 surede anlatılır. İyi ve kötünün tabiatı, Şeytanın; Allah’ın insanın dostu oluşunun aksine, insanın ebedi düşmanı oluşu dile getirilir.

 Ve Musa bir kul kıssası haddi zatında eşyanın görünen ve görünmeyen iki boyutu olduğu, yani çift boyutlu tabiatı dile getirilir ve hikmetle bilgi arasında ki derinlik farkı, iki ayrı bakış açısının aynı olayı nasıl değerlendirdiği. Dolayısıyla hakikatin, eşyanın gördüğümüz kabuğundan müteşekkil olmadığı, onun altında yatan bir boyutunun daha olduğu ve tabii buradan yola çıkarak hiç kimsenin ben her şeyi biliyorum iddiasında bulunmaması gerektiğini ve bilmediği bir boyutunun mutlaka olduğunu ve en son nihayetinde Allah’ın kâinata yönelik fiillerinin, eylemlerinin taa..! arka planında, temelinde çok farklı nedenler ve hikmetler yatabileceğini. Bu hikmetleri kavramadan, kavrayamadan Allah’ın yaratışı, Allah’ın müdahalesi, Allah’ın fiilleri üzerinde son sözü söylemememiz gerektiğini ima ve ihsas eder.

 En son olarak ta Zülkarneyn kıssası, ki bu serinin son kıssasıdır. Maddi iktidar, manevi bilgelik ve bir açıdan da yerellik, evrensellik arasındaki farkı vurgular. Zülkarneyn’in şahsında doğuya ve batıya hükümdar olmuş, sahip olmuş bir cihangir, bir dünya hükümdarı, imparatorunun şahsında, aslında neyin geçici, neyin kalıcı. Hangi iktidarın geçici, hangi iktidarın kalıcı olduğunu bize ima eder.

 Gördüğünüz gibi gerek ashabı kehf, gerek zengin yoksul, gerek Adem ve iblis. Gerekse Musa ve bir kul ve nihayet Zülkarneyn kıssalarının hepsinin bir ortak boyutu var. O da eşyanın çift kutuplu tabiatı. Yani hakikat iki kutba sahiptir. İşte doğum ve ölüm. Bu hayat ve öte hayat. İyilik ve kötülük. Bir yüzünde o, diğer yüzünde o. Gece ve gündüz, yine bilgi ve hikmet. Görünen ve görünmeyen. Bir başka kıssanın verdiği dünyevi iktidar, uhrevi iktidar. Yerellik ve evrensellik hepsinde gördüğümüz müşterek nokta hakikatin çift boyutluluğu.

 Surenin makro hedefi insanın hayat bilgi ve iktidarının geçici, Allah’ın hayat bilgi ve iktidarının ise kalıcı olduğunu söylemektir. Bunu Musa – bir Kul kıssasında ki bilgi felsefesiyle. Ashabı kehf kıssasında ki ölüm ve hayat bakışıyla. Zülkarneyn kıssasında ki iktidar bakış açısıyla bize söyler sure.

 Ve bir tasavvur inşa eder bu sure, muhatabının tasavvurunu yeniden inşa eder. Yani sizin bilgiye nasıl baktığınızı veya nasıl bakmanız gerektiğinizi. Hayata mevcut bakışınızla, aslında bakmanız gereken arasında ki fark. Yine iktidara nasıl baktığınızı ve ideal olarak bakmanız gereken yeri öğretir, gösterir.

 İşte böylece inşa eder ve tabii ki sadece Tasavvurunu inşa etmez, aynı zamanda ahiretini imar ve mamur eder. Yani hem dünyada hayatı inşa edecek insanı eder, hem de bu insanın ahiretini inşa eder vahiy. İşte bütün bu nedenlerden dolayı sure tüm insanlığa şu ebedi mesajı vererek son ayetinin son cümlesi şöyle son bulur;

 femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya’mel amelen salihan ve lâ yüşrik Bi ‘ıbadeti Rabbihi ehadâ (110) kim rabbine kavuşacağına inanırsa, bunu yürekten kabul eder ve buna hazır olur, hatta buna iştiyak duyarsa felya’mel amelen Saliha mutlaka iyi bir şeyler yapsın. İyi eylemler ortaya koysun.

 Kim gibi diye sormazsınız değil mi? İşte mağara arkadaşları gibi. İyi eylemler ortaya koysun. Yani şeytan gibi kötü eylem değil, Adem gibi iyi eylemler. Yani işte bu surede meseli ve kıssası anlatılan o iyilerin eylemleri. Onların izini sürsün, yoksa şeytanın izini sürmüş olur. ve lâ yüşrik Bi ‘ıbadeti Rabbihi ehadâ ve rabbine, özellikle rabbine, rububiyeti öne çıkarmış ayet. Yani kendisini terbiye eden, koruyup gözeten, koruyup kollayan, öğreten, yaşatan, yaşaması için gerekli olan her şeyi temin eden rabbine de hiçbir şeyi ortak koşmasın. Yani Allah’a ait hiçbir niteliği Allah dışında hiçbir varlığa yakıştırmasın. Mükemmelliği Allah dışında birine izafe etmesin diyerek son bulur.

 Bu kısa ve muciz girişten sonra şimdi surenin tefsirine başlayabiliriz.


BismillahirRahmanirRahıym


1-) El Hamdu Lillâhilleziy enzele alâ abdiHİl Kitabe ve lem yec’al lehu ‘ıveca;

 HAMD o Allâh’a mahsustur ki, kuluna Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsini (KİTAP), kendisinde hiçbir tutarsızlık olmaksızın inzâl etti. (A.Hulusi)

 001 – Hamd o Allaha ki kuluna kitap indirdi, hem ona hiç bir yamukluk yapmaksızın.(Elmalı)


El Hamdu Lillâhilleziy enzele alâ abdiHİl Kitabe ve lem yec’al lehu ‘ıveca Hamdolsun Allah’a ki kuluna ilahi mesajı indirdi ve onda hiçbir çarpıklığa yer vermedi. Hiçbir karmaşaya, hiçbir yamukluğa, hiçbir çapraşıklığa yer vermedi.

 Iveca; Çarpıklık diye çevirdim Türkçeye, ki karmaşa, yamukluk aynı anlamlara gelir. Bakara suresinin girişindeki ayette de hatırlayacaksınız;

  Zâlikel Kitâb’u lâ raybe fiyhi hüden lil muttekıyn (Bakara/2) ifadesi var. Bu ayeti kerimede lâ raybe fiyhi, kendisinde şüphe bulunmayan bu kitap Allah bilincine ulaşanlar, daha doğrusu var oluş bilincini yitirmemiş herkes için bir yol gösterici, bir yol haritası bir kılavuzdur. Oradaki lâ raybe fiyhi ile birlikte düşünmek lazım Iveca’yı. Yani yamukluğa, kuşkuya yer vermeyen bir kitap.

 Yine Nisa/82. ayetteki eğer o Allah dışında bir kaynaktan gelmiş olsaydı; ..levecedu fiyhıhtilafen kesiyra (Nisa/82) buyruluyordu ya. Onda bir çok karmaşık şey bulurdunuz. Birbiriyle çelişen nokta bulurdunuz, çelişki bulurdunuz. Onun için bunu bulamazsınız diyor Kur’an ilahi kaynağına atıf yaparak Kur’an vahyin.

 Yine İsra/105. ayetinde, ki bir önceki surede, derste işlemiştik; Ve Bil Hakkı enzelnahu ve Bil Hakkı nezel (İsra/105) biz onu hakikate bir atıf olarak, kaynağından geldiği gibi indirdik ve o da hakikate bir atıf olmak üzere kaynağından indiği gibi insanlara ulaştı.

 İşte bütün bunlarla, bu ayetlerle birlikte düşündüğümüzde burada ki ıvecen kelimesinin ne demeye geldiği daha iyi anlaşılır.


2-) Kayyimen, li yünzire be’sen şediyden min ledünHU ve yübeşşiral mu’miniynelleziyne ya’melunes salihati enne lehüm ecran hasena;

 Dosdoğru (bir Kitap’tır) da… O’nun ledünnündendir; şiddetli bir sıkıntıya karşı uyarmak ve de imanın gereği çalışmalar yapan iman edenlere, kendileri için güzel bir karşılık olduğunu müjdelemek içindir. (A.Hulusi)

 002 – Dosdoğru, ledünnünden şiddetli bir beis ile inzar etmek, ve Salih, Salih ameller yapan müminlere şunu müjdelemek için ki kendilerine cidden güzel bir ecir var. (Elmalı)


Kayyimen, li yünzire be’sen şediyden min ledünH aksine onu dosdoğru, dolambaçsız kıldık ki, inkarcıları kendi katından gelecek şiddetli bir ceza ile uyarsın. ve yübeşşiral mu’miniynelleziyne ya’melunes salihati enne lehüm ecran hasena yararlı ve erdemli davranan müminlere ise kendilerini bekleyen güzel bir karşılığı müjdelesin diye indirdik.


3-) Makisiyne fiyhi ebeda;

 Ki (bu iman edenler) onun içinde sonsuza dek kalacaklardır. (A.Hulusi)

 003 – Ebediyen onda arâm edecekler. (Elmalı)


Makisiyne fiyhi ebeda içinde ebedi kalacakları bir karşılığı. Yani geçici olmayan bir karşılığı.

 Neden böyle bir ilaveye ihtiyaç duyulmuştur derseniz, aslında bir üstteki 2. ayet, bu karşılığın sadece ukbada değil dünyada da bir biçimde verildiğini zaten ima ediyor ve biraz sonra gelecek mağara arkadaşları kıssası bunun tipik bir örneği. Bakın Allah severse kendisini razı eden, kendisini sevindiren, yani aslında kendilerini sevindirdiler onlar. Yoksa insanoğlunun imanından Allah’ın hiçbir çıkarı olmadığı gibi, inkarından da hiçbir kaybı olamaz.

 Allah insanı sevdiği için kendi lehine yaptıklarından dolayı da sevinir. Yani insanın kendi kendisine ikram etmesine sevinir. Zulmetmesine ise razı olmaz. Çünkü Allah’a zulmetmez, edemez zaten. ve mâ zalemûna ve lâkin kânû enfüsehum yazlimûn. (Bakara/57) Bize zulmetmediler zaten bu mümkün de değil. Fakat kendilerine, bizzat öz benliklerine zulmettiler, haksızlık yaptılar.

 Peki burada ki 3. ayetin muradı nedir dersek, bu dünyada ki Allah’ın ödülünün yanında bir de kalıcı ebedi bir ödül beklediği ifade buyruluyor ve devam ediyor. Aslında bunlar duraklarıyla birer ayet olsalar da mâna ve mânanın aslı olan cümle devam ediyor, şu 4. ayeti de kapsıyor;


4-) Ve yünziralleziyne kalüttehazAllâhu veleda;

 “Allâh çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için. (A.Hulusi)

 004 – Hem şunları inzar etmek için ki «Allah velet edindi» demekteler. (Elmalı)


Ve yünziralleziyne kalüttehazAllâhu veleda  bir de Allah çocuk edindi diyen kimseleri uyarsın için indirdi.

 Bu uyarının doğrudan muhatabı Hıristiyanlaşan Hz. İsa müminleridir. Çünkü hemen bir üstte 2. ayette müşrikler uyarılmıştı. li yünzire be’sen şediyden (2) biçiminde uyarılmıştı. Onun için burada ki özellikle ehli kitap içerisinden Allah’a oğul isnat etmesi ile ünlü, belki bir takım yorumlarla, bir takım te’villerle bir takım dolaylı yollardan ama teslis akidesinin temelde taşıdığı şirk unsuruna dikkat çeken bir ayet bu.


5-) Ma lehüm Bihi min ilmin ve lâ liabaihim* kebüret kelimeten tahrucü min efvahihim* in yekulune illâ keziba;

 O konuda ne onların ne de atalarının bir ilmi vardır! Ağızlarından çıkan, ne büyük laftır! (Dolayısıyla) onlar yalandan başka şey konuşmuyorlar! (A.Hulusi)

 005 – Buna dâir ne kendilerinin ilmi vardır ne de babalarının, o ne büyük bir kelime ki ağızlarından çıkıyor, sırf bir yalan söylüyorlar. (Elmalı)


Ma lehüm Bihi min ilmin ve lâ liabaihim kaldı ki ne onlar ne de babaları bu konuda sahih bir bilgiye sahip değildirler.

 Babalarının belki İncil de ki; Baba size diyor ki ibarelerinin mecazı hakikate kalbeden, mecazı hakikat olarak anlayan anlayışsız muhatapların elinde mecazi bir ifadenin gerçeğe dönüştürülmesi sonucu sapma meydana geldiğini ima ediyor olsa gerektir.

 Baba, oğul, Ruh’ul kuds. Kutsal ruh üçlemesini kuran kilisenin bu sapması aslında bir yanlış anlamaya, daha doğrusu bir yanlış yoruma. Mecazi bir ifadeyi, ibareyi, hakiki olarak kabul eden bir yanlışın üzerine oturuyor gibi gözüküyor. Ki bu da Pavlus’un, bir başka okunuşuyla Sen Pol’ün kurduğu kilisenin, Hz. İsa’nın getirdiği İslam’ı Hıristiyanlaştırması biçiminde bugün tezahür etti. Onun için ben derim ki; Yahudileşen İsrail oğullarının ve Hıristiyanlaşan İsa ümmetinin bu günkü temsil ettiği inanç, İslam’ın sapmış versiyonlarıdır. Yani Gulat’ı İslâm olarak nitelerim bu iki zümreyi. İslâm’ın aslından saptırılmış formları. Yoksa tüm peygamberler İslâm’ın peygamberi idi ve hepsi de İslam’ın mesajını getirdiler.

 kebüret kelimeten tahrucü min efvahihim ağızlarından öylesine çıkmış pek dehşet bir söz bu.

 Evet, Kebürat; pek, büyük bir söz. Koca bir laf bu. Altından kalkamayacakları dehşet bir iddiada bulunuyorlar. Allah’a çocuk isnat etmekle. Yani; tahrucü min efvahihim ibaresi adeta ağızlarından kaçmış, yani ne söylediklerini bilmiyorlar, ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor sözünü hatırlatırcasına bir ibare bu. Onun için onlar ne söylediklerinin farkındalar mı, ne büyük bir iftira ediyorlar gibi bir ima seziyoruz.

 in yekulune illâ keziba onlar bunu söylemekle sadece yalan söylemiş oluyorlar, başka bir şey değil.


6-) Felealleke bahıun nefseke alâ asarihim in lem yu’minu Bi hazel hadiysi esefa;

 Şimdi bu olaya iman etmezlerse, arkalarından, kendini harap edercesine üzecek misin? (A.Hulusi)

 006 – Şimdi bu söze inanmazlarsa belki arkalarından esef ile kendini üzeceksin. (Elmalı)


Felealleke bahıun nefseke alâ asarihim in lem yu’minu Bi hazel hadiysi esefa hal böyleyken; Demek sen kalkıp eğer bu hitaba inanmazlarsa onların verdiği tepkiler üzerine kızıp kendini helâke sürükleyeceksin öyle mi?

 Bu gerçekten de biraz açılması gereken bir ayet. Yani sen kalkıp eğer onlar bu hitaba, bu kitaba inanmazlarsa kendini kızarak helâke mi sürükleyeceksin diyor. Tabii neredeyse manası vermekte mümkün lealleke ama orada “demek sen” diye karşılamayı daha uygun bulduk. Çünkü burada ki Felealleke edatı bir ihtimale değil, bir azara işaret ediyor, uyarıya işaret ediyor.

 Ayette ki helâk nedeni sadece onların imana karşı bir direnmelerine Resulallah’ın üzüntü duymasından değil. Bu yaygın bir anlayış ama böyle bir manaya hapsetmek bu ayeti sanırım doğru anlamak olmasa gerek. Çünkü bir başka surede;

 Lealleke bahı’un nefseke ella yekûnu mu’miniyn (Şu’ara/3) Mümin olmuyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin ifadesi vardı. Ama burada farklı bir ibare giriyor. Aynı, hemen hemen benzer kalıpta ki iki ayetten bu ayetin içerisine farklı bir kalıp giriyor. alâ asarihim. İşte bendeniz bu ibareden dolayı bu ayetin o söz konusu ayetten çok farklı bir maksadı olduğunu düşünüyorum. Orada iman etmeyenlere üzüntüsünden dolayı kendini yiyip bitirme uyarısı var, Fakat burada alâ asarihim onların verdiği tepkiler üzerine diye çevirdim ben bunu. Ki, Razi nin açıklamalarına dayanarak bu çeviriyi yaptım.

 O zaman burada Resulallah; Onlar iman etmedi diye üzülmesinden daha çok, onların iman etmediğine kızıp 2. bir Yunus peygamber olayının yaşanmaması için uyarılıyor. Çünkü esefa ya ilk müfessirlerin verdiği karşılık; kızgınlık, gazap, kızarak. Onların verdiği tepkiye bakıp ta onlara kızarak yorganı yakma denilmek istenircesine bir uyarı.


7-) İnna ce’alna ma ‘alel Ardı ziyneten leha lineblüvehüm eyyühüm ahsenu amela;

 En güzel davranışı kimin ortaya koyacağı açığa çıksın diye, arzda bulunan her şeyi (veya bedensellik yaşamını) kendisine süsledik!

 007 – Biz Yer yüzündeki şeyleri ona bir ziynet yaptık ki insanları imtihan edelim: hangisi daha güzel bir amel yapacak? (Elmalı)


İnna ce’alna ma ‘alel Ardı ziyneten leha lineblüvehüm eyyühüm ahsenu amela gerçekten de biz yeryüzünde bulunan şeyleri, onlardan hangisinin daha güzel davranacağını sınayalım diye oraya cazibe katan, güzellik katan süs unsuru kıldık diyor ayeti kerime. Yani insan geçicinin cazibesine çarpılıp kalıcıyı arkaya attı imasında bulunuyor. Altın yaldızlı tenekeyi gerçek altın sanma gafletine düştü. Dolayısıyla dünya ve ahiret arasındaki dengeyi kuramadı. Geçiciye, kalıcı gibi davrandı. Eğer doğru bir ölçüsü yani mihenk taşı olsa da elindekinin altın olup olmadığını, altınsa kaç ayar olup olmadığını anlamak için ona vursaydı öğrenecekti.

 Fakat ölçüyü yitirdi, mihenk taşını yitirdi. Altının ayarını ölçmeye yarayan o ölçü taşını yitirdi. Onun içinde şirazeyi kaybetti. Yani tasavvur yamukluğu dediğimiz şey işte. Tasavvurdaki mm.lik bir sapma, amelde Km.lere tekabül eder demiştik ya. İşte ona bir gönderme yapıyor. O ölçüyü veriyor, tekrar hatırlatıyor. Çünkü geçici ile kalıcıyı takas ederse insan bu durumda taptığı, kulluk ettiği varlığı da takas etti. Bu sefer kendisine geçiciden, geçici ilahlar tedarik etmeye kalkışır.

8 – ) Ve inna le caılune ma aleyha saıyden cüruza;

 Muhakkak ki biz arzda (bedende) bulunan her şeyi çorak bir toprak hâline getireceğiz! (A.Hulusi)

 008 – Bununla beraber şu da muhakkak ki biz onun üzerinde ne varsa hepsini bir kuru toprak etmekteyiz. (Elmalı)


Ve inna le caılune ma aleyha saıyden cüruza Ama hiç şüphesiz yine biz günü gelince orada bulunan her şeyi kupkuru bir toprak haline getireceğiz.

 Mevsimler, yıl, günler, doğum ve ölümün provasıdır. Onun için yeryüzündeki mevsimlerin tabiatına dikkatimizi çekiyor Kur’an ki aslında var oluşun, mahlukatın doğum ve ölüm yasasına tabi olduğunu gösteriyor. Yani bak her baharın bir kışı yok mu. Her baharın bir kışı varsa, her doğumun bir ölümü olacaktır. O halde oradan yola çıkarak bunu gör ve hemen arkasından bir örnek veriyor Kur’an.

 Konuya çok tipik, tarihi bir örnek. Tarihte özü itibarıyla yaşanmış bir olayı örnek olarak getiriyor, işte Ashabı Kehf, mağara arkadaşları kıssası tabiatta ki ölüm ve doğum, var oluş yani oluş ve fesat, kevn ve fesat yasasının herkes için geçerli olduğuna çok tipik bir örnek veriyor ve insanoğluna kendi ölümüne inandırmak için geçmişte bir dönemler Allah’ın ayet olarak, mucizevi bir belge olarak, olağandışı bir işaret olarak ortaya koyduğu ibretlik bir kıssa anlatılıyor.


9-) Em hasibte enne Ashabel Kehfi ver Rakıymi kânu min âyâtina ‘aceba;

 Yoksa bizim işaretlerimizden (sadece) Ashab-ı Kehf (mağara arkadaşları) ve Rakîm’in (bilgi yazılı taş levha) bilgisinin mi şaşılacak şey olduklarını sandın? (A.Hulusi)

009 – Yoksa Ashabı Kehf-ü Rakıym bizim âyâtımızdan bir acîbe oldular mı sandın. (Elmalı)


Em hasibte enne Ashabel Kehfi ver Rakıymi kânu min âyâtina ‘aceba yoksa sen mağara arkadaşlarının ve onlar için yazılan anıt kitabenin bizim bütün bu ayetlerimizden daha mı ibret ve hayret verici olduğunu düşünüyorsun. Yani yukarıda ki ayetlerden, yani bütün bu ayetlerimizden kasıt, etrafına bak, bahar ve kışa bak, yaz ve güze bak. Onun için bu ayetlerden daha az hayret verici değil aslında.

 Aslında Ashabı Kehf olayından daha az şaşırtıcı değil ki bu. Ama alışkın olduğunuz için bu bazen insanoğlu olarak es geçiyorsunuz. 24 saate bakın, Ashabı Kehf olayından daha az şaşkınlık verici değil. Baksanıza, her gün aslında insanın doğum ve ölümü yeniden yaşanıyor.  Adeta her uyku bir ahirete, her gündüz bir dünyaya. Her sabah bir Ba’sü ba’del mevt’e, yeniden dirilişe, her akşam ise yatağa; kabre girer gibi girişe bir örnek değil mi? 24 saat aslında hayatın bir provası değil mi? Bunu veriyor, bu da az şaşırtıcı değil, ama siz ille de çok şaşırtıcı şeyler istiyorsunuz alın bakalım dercesine bu misali veriyor.

 Kehf; mağara demek. Burada Ashabel Kehfi ver Rakıym mağara arkadaşları. Bunun kıssası biraz sonra ayrıntısıyla anlatılacak. Yani ayrıntısıyla dediğim bizim işimize yarayan, rabbimizin bize öğüt vermek istediği boyutlarıyla. Yoksa malumat, furuş olmamız için üstümüze lazım gelmeyen bir takım bilgi kırıntıları değil. Sadece bu hadisenin insanoğlunun ibret alacağı boyutları bir ayet gibi gözler önüne serilip okunacak.

 Peki Rakıym ne? Biz bu ibareyi mağara ve rakıym arkadaşları diye çevirirsek o zaman iki grup mu var. Bir mağara grubu, bir de rakıym grubu yok tabii ki. Öyle olsaydı iki grup anlatılırdı. Öyle değil. Bir mağara arkadaşları anlatılıyor, o halde bunu mağara arkadaşları ve onların yaptığı bir iş diye çevirebiliriz o da rakıym kelimesinin etimolojisinde gizli. Nedir bu etimoloji yani dil bilgisel kökeni? ittifakla anıt kitabe manası verilmiş dilciler tarafından. Ki bu ittifak Razi tarafından dile getirilir. Yazılı şey, Merkûm, kitab-ı Merkûm. Kur’an da geçen bir ibare. Rakamlanmış, yazılmış demektir.

 Razi bu anlamı, dilcilerin ittifak ettiği bir anlam olarak verir. Ki bu noktada bazı modern müfessirler; acaba bunlar esseniler mi diye bir soru ortaya atarlar. Esensiler biliyorsunuz Yahudi mezhepleri içerisinde zühdleriyle, çileci hayatlarıyla tanınan ve meslekleri Tevrat’ı ve kutsal metinleri yazarak çoğaltmak olan ve kendilerini mağaraya hapsedip ibadet ve tatla meşgul olan Kurman cemaati. Ki bunlara ilişkin mağaralar ve o mağaralarda yine bunlara ait yazılı tomarlar bu yüzyılda bulundu. Ölü deniz el yazmaları. Kurman el yazmaları adı verilen bu tarihi belgeler Miladi 1. y.y. ın ikinci yarısına tarihlendi. Hatta 1. yarısına tarihleyenler de var.

 Dolayısıyla acaba buradaki merkûm, yani yazı, yazı adamlarından kasıt bunlar olabilir mi diye bir soruda var. Fakat sadece bu kadar. Ondan gerisinde buna ilişkin hiçbir işaret bulamıyoruz. Onun için biz burada ki rakıym’in, bu insanların daha sonra üzerlerine dikilen kitabe olduğu sonucuna varmamız gerekiyor ki zaten kıssanın sonunda bu kitabe üzerine bir tartışmayı Kur’an naklediyor.

 Tefsirlerimizde ayrıntılı bir biçimde anlatılan bir olaydır ashabı kehf kıssası. Özellikle Taberi çok ayrıntılı bir biçimde anlatır. Tabii Taberi’den sonraki yazılmış tefsirler de aynı kaynakları kullanarak kıssayı çok ayrıntılı bir biçimde anlatırlar. Taberi’nin bu konuda adını vermediği bir kaynağı kullandığı kesin olarak anlaşılıyor. Çünkü bu kadar ayrıntılı bir anlatım mutlaka bir kaynağa dayanmalı.

 İsimler veriyor Taberi. Yaşadıkları zamanın imparator isimlerini Yine vefatlarından sonra tekrar diriliş zamanlarında ki imparatorun ismini ve bu arada geçen olayları, Hatta yaşadıkları şehrin ismini. Tabii farklı versiyonlarıyla anlatıyor. Onun için bu kaynağın ne olduğunu araştıran uzmanlar en sonunda Süryani bir papazın, ki doğumu M.S. 452 yılında doğmuş ve yaşamış olan Suruçlu James isimli bir Süryani, Suriyeli bir papazın eseriyle karşılaşıyoruz. Bu eserde, ki bu zat ashabı kehf hadisesinin hemen arkasından doğan ve neredeyse onların yeniden dirilişinin hemen arkasından doğup, onların yeniden dirilişine şahit olan insanları gören, görecek yaşta, çağda yaşamış bir insan.

 Onun için de bu eser doğuluların eline, Müslümanların eline geçtiği gibi, batılıların da eline geçiyor ve Yunancaya, Latinceye tercümeleri yapılıyor. Bugün karşılaştırmalı kritikler sonucunda bizim tefsirlerimizde yer alan ayrıntıların kaynağının da bu eser olduğu sonucuna varmak muhtemelen mümkün.

 Bu kaynağa ve tefsirlerimize göre, ki ikisi de aynı olduğu için olay Efes’te geçiyor. Yani Efesus diye bilinen Efes’te o zaman anılan Efes’te. Bugün İzmir’in Selçuklu ilçesi yakınlarında ki bir antik kent.

 Ay tanrıçası Diana’ya tapan Efes halkı, ki M.Ö. 700 lere kadar gider Efes tarihi. Efes bölgenin en büyük şehirlerinden biri. Anadolu’nun da en eski yerleşim bölgelerinden biri.

 Orada ay tanrıçası Diana’ya tapan halk her yıl bu tanrıçaya ibadet etmek ve sunak sunmak zorunda. Şehrin yöneticileri Roma’nın bölgede ki valileri biraz da Hıristiyanlara nispet olsun diye yeni çıkmış dine olan düşmanlıklarından dolayı eskiden pek ilgilenmedikleri putperestleri ile biraz fazla ilgilenmeye başlıyorlar. Nispet olsun diye. Yeni çıkan tevhidi dine karşı kinlerini, kendi putperestliklerini yücelterek ifade etmeye kalkıyorlar.

 İmparator Desius, ki M.Ö.249-251 tarihleri arasında kısa bir süre imparatorluk yapmış bir imparator. Ki Hıristiyanlara yaptığı zulmü ile meşhur olan bir imparator. Onun zamanında Efes’te Hz. İsa’nın getirdiği İslam mesajına teslim olan, inanan bir grup genç zorla putperest yapılma ve zorla putlara tapma ayinlerine tepki göstererek önce şehirde kendi inançlarını yaşamaya çalışıyorlar. Fakat tehdit edilip canları tehlikeye girince toplumun içerisinden inançlarını yaşamak için ayrılıyorlar ve bir mağaraya kapanıyorlar, sığınıyorlar.

 İşte olayın tarihsel boyutu, tefsirlerimize esas olan Süryani kaynağına göre böyle. Ki, bu gençler Allah’ın insanlara öldükten sonra dirilişi göstermek için bir ibret olmak üzere bir müddet hayatın farklı bir moduna alınıyorlar. Uyku demiyorum, çünkü kıssa boyunca uyku kelimesi hiç geçmiyor. Aksine dirilmek anlamındaki ba’ásna, bease kökünden kelimeler kullanılıyor. Onun içinde diriliş zamanları imparator 2. Thedosius zamanına denk geliyor.

 İşte bu hadiseye Kur’an yer veriyor. Ama Kur’an ın bu olayı alış biçimi tarihsel bir olay hakkında bilgi vermek malumat vermek şeklinde değil. Tüm kıssaları alırken Kur’an ın yaptığı farklı bir şeydir. Mesela bu kıssaların bir çoğu diğer dini kutsal metinlerde de geçer. Ama onlarla Kur’an arasında ki fark çok açık.

 Yusuf kıssasını Tevrat’ta da bulabilirsiniz. Fakat Tevrat’ta gördüğünüz Yakup evladı için çırpınan sıradan bir baba. Hatta söven, etrafını kıran, yıkan, asan, kesen. Fakat Kur’an da gördüğünüzde başına gelen acılara ısrarla sabreden örnek bir insan. Onun için Kur’an diğer kutsal metinlerle de bu gibi kıssaları aktarırken bu kıssaları hakikate birer atıf olarak anlatır. Yani bunları birer parmak olarak kullanır, parmak ayı gösterir. Bunları bir cam olarak kullanır ve cama değil, camdan bakınız mesajını verir ve bizi de camdan bakmaya çağırır. Kısaca olay hakkında ki tarihsel bilgi bu. Bunu verdikten sonra tekrar ayete dönüyoruz.


10-) İz evel fityetü ilelKehfi fekalu Rabbenâ âtinâ min ledünKE rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ raşedâ;

 Hani o delikanlılar, o mağaraya sığınmışlar ve “Rabbimiz (hakikatimiz olan Esmâ bileşimimiz) bize ledünnünden (aslın olan mutlak El Esmâ mertebesinden açığa çıkan özel bir kuvve ile) bir rahmet (lütfunla oluşacak bir nimet) ver ve bize (bu) işte bir kemâl hâli oluştur” demişlerdi. (A.Hulusi)

 010 – O vakit ki o genç yiğitler Kehfe çekildiler de şöyle dediler: ya Rabbenâ! Bizlere ledünnünden bir rahmet ihsan eyle ve bizim için işimizden bir muvaffakıyet hazırla. (Elmalı)


İz evel fityetü ilelKehfi fekalu Rabbenâ âtinâ min ledünKE rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ raşedâ hani zamanın birinde o gençler mağaraya sığınmışlar ve rabbimiz demişlerdi. Bize yüce katından bir rahmet bahşet ve bizi içine düştüğümüz şu durumdan dolayı doğru bir sonuca ulaştıracak bir bilinçle bir şuurla donat.


11-) Fedarebna alâ azânihim fiyl Kehfi siniyne adeda;

 Bu sebeple uzun yıllar o mağarada onların kulakları üzerine vurduk (algılamalarını dünyaya kapadık, uyuttuk). (A.Hulusi)

 011 – Bunun üzerine müteaddin seneler kehifte kulakları üzerine vurduk. (Elmalı)


Fedarebna alâ azânihim fiyl Kehfi siniyne adeda bunun üzerine biz de kulaklarına yıllar boyu onları dış dünyaya kapatan bir mühür vurduk. Dış dünyaya kapattık. Özel bir moda geçirdik. Çok özel bir hayat düzlemine aldık. Ona bizin bildiğimiz ve yaşadığımız hayat diyemeyiz. Belki bildiğimiz anlamda ölüm de diyemeyiz. Bu ikisinin dışında bir hayat mertebesi diyebiliriz. Allah daha iyisini bilir.

 Bunu uyku olarak alıyor müfessirlerimiz. Fakat biraz önce de söyledim bu kıssada uyku sözcüğü hiç geçmiyor. Bu hayat mertebelerinden, ki hayatın bir tek ya da iki mertebesi yok. Bir çok mertebesi var. Ki hayatın farklı mertebelerini Üstad Bediüzzaman Said Nursi gerçekten de risalelerde güzel bir biçimde, veciz bir biçimde açıklar.


12-) Sümme beasnahüm li na’leme eyyül hızbeyni ahsa lima lebisû emeda;

 Sonra onları bâ’settik, iki grubun hangisinin, kaldıkları süreyi daha iyi tahmin edeceğini bilelim (daha iyi hesap edeceği ortaya çıksın) diye. (Burada bilelim demek, açığa çıkaralım, fiilen tahakkuk ettirelim de kendileri de anlasın demektir. {Elmalılı Tefsir; Cilt:5 Sayfa:3226})(A.Hulusi)

 012 – Sonra da onları ba’settik ki hep bilelim: iki hizbin hangisi bekledikleri gayeyi iyi hesap etmiş? (Elmalı)


Sümme beasnahüm li na’leme eyyül hızbeyni ahsa lima lebisû emeda sonra onları dirilttik ki geçip giden süreci iki gruptan hangisinin olayın hikmetine uygun değerlendireceğini seçip ortaya çıkaralım diye.

 Evet, beasnahüm sonra onları dirilttik diyor. Ba’sü ba’del mevt öldükten sonra dirilişte kullandığımız o kelime burada kullanılan. Ya da gönderdik manasına da gelebilir. Ama uyandırdık anlamına almışlar. Biraz da tarihsel anlatıma uygun olarak müfessirlerimiz.

 Fakat bu fazla serbest bir çeviri biçimi olsa gerek. Biraz yorum ağırlıklı bir çeviri. Oysa ki Bakara/259. de benzer bir olay anlatılır. Üzeyir kıssası diye bildiğimiz olay. Orada 100 yıl öldükten sonra diriltildiği ifade edilir o zat. Öldükten sonra diriltildiği ifade edilir açıkça. Onun için de bu kıssa ile Bakara/259 de yüz yıl öldürüldükten sonra diriltilen o zatın kıssasını birlikte okumak çok daha aydınlatıcı ve tefsir edici olacaktır.

 Burada ki hızbeyni ifadesi bize göre 21. ayette gelecek olan bu olay üzerine iki farklı bakış açısına bir atıf yapıyor. Yani bu olayı;

 1 – Atıf yaptığı hakikate bakarak okuyan bakış açısı, Yani camdan bakıp gerçeği izleyenler.

 2 – Cama bakıp arkasını görmeyenler.

 Yani bir parmağın gösterdiği aya bakanlar, bir de parmağa bakıp parmağın gösterdiği yeri hiç göremeyenler. İki hizipten kasıt, iki bakış açısı olsa gerektir.


13-) Nahnu nekussu aleyke nebeehüm Bil Hakk* innehüm fityetün amenû Bi Rabbihim ve zidnahüm hüda;

 (Rasûlüm) Onların haberlerini Hak olarak sana hikâye ediyoruz… Muhakkak ki onlar Rablerine (Bi-Rabbihim = hakikatleri olan şuurlarında olarak) iman etmiş delikanlılardı… Biz de onların hakikatlerini yaşamalarını kuvvetlendirdik. (A.Hulusi)

 013 – Biz sana onların kıssalarını doğru olarak naklediyoruz: hakikat bunlar, bir kaç genç yiğit rablerine iman ettiler, biz de hidayetlerini artırdık ve kalplerine rabıta verdik. (Elmalı)


Nahnu nekussu aleyke nebeehüm Bil Hakk sana onların haberini mutlak hakikate atıf olan boyutlarıyla birlikte aktaracağız. İşte burada ki Bil Hakk, anahtar bir terim. Bütün gerçekliği ile şeklinde de çevrilebilir. Hatta aslına uygun olarak biçiminde de çevrilebilir. Fakat vahyin maksadına uygun en doğru anlayış Bil Hakk ibaresini bizim çevirdiğimiz, tercih ettiğimiz gibi olmalıdır ki, Hakikate atıf olan boyutlarıyla, Bil Hakk şeklinde çevirdik.

 Asıl amaç, burada anlatılan kıssanın amacı ölüm ve hayatın hakikatine, tabiatına bir atıftır. İşte hakikatte odur. Yoksa kıssanın kendisi değildir, ayrıntıları değildir. Onun içinde kıssanın bitişinde gelecek bir ayeti kerime doğrudan bu kıssanın muhatabı olan tüm müminlere, ama başta Resulallah’a bu kıssa hakkında kimseden ayrıntı istemeye kalkma. Yani parmağa değil, parmağın gösterdiği yere bak emri gelir. Onun için burada kıssanın yaptığı atıf, yani kıssadan hisseye bir atıf vardır. Onun için de;

 ..fa’tebiru ya ulil’ebsar (Haşr/2) ayetinde olduğu gibi. Ey basiret sahipleri ibret alın, geçiş yapın, ebur geçmek demektir. Yani bu anlatılan şeyden, onun arkasında yatan hakikate geçin.

 Bu kıssalar, ki Yusuf kıssası, Habil Kabil kıssası, Musa Harun kıssası, Süleyman Belkıs kıssası Yahudi kutsal metinlerinde de geçer. Fakat Kur’an da ki geçişi çok farklıdır. Ahlaki ve akidevi sonuçlar çıkarmak için geçer Kur’an da Yoksa sahibini malumat sahibi kılmak için değil muhatabını.

 innehüm fityetün amenû Bi Rabbihim ve zidnahüm hüda şu bir gerçek ki onlar rablerine iman etmiş gençlerdi ve biz de onların doğru yolda olma bilincini artırmıştık.


14-) Ve rabatna alâ kulubihim iz kamu fekalu Rabbuna RabbüsSemavati vel Ardı len ned’uve min dûniHİ ilâhen lekad kulna izen şetata;

 Onların kalplerine râbıta koyduk (şuurlarını, müşahede hâlinde devamlı kıldık)! İşte (o delikanlılar) ayağa kalktılar da şöyle dediler: “Rabbimiz (aslımız olan El Esmâ mertebesi), semâların ve arzın Rabbidir (varlıkta olan her şeyi El Esmâ’sıyla oluşturandır)! O’nun dûnunda (o kavrama denk olmayan) ilâh (varlıkta tasarruf eden) kabul edemeyiz! Andolsun, bunun aksini dillendirirsek o takdirde akıl ve mantığın alamayacağı kadar saçma bir laf etmiş oluruz.” (A.Hulusi)

 014 – O vakit ki kıyam ettiler de dediler: bizim rabbimiz Göklerin ve Yerin rabbi, biz ihtimali yok ondan başka bir ilâhe tapmayız, doğrusu o surette cidden saçma söylemiş oluruz. (Elmalı)


Ve rabatna alâ kulubihim öyle ki onların yüreklerini imanda sabit kılmıştık. Yüreklerini imanda sabit kılmıştık, imanda sabit olmasaydı içinde bulundukları toplumu, belki çoluk çocuğunu, belki eşlerini, ailelerini, belki mevkilerini, makamlarını, servetlerini terk edipte Allah için bu eyleme girişirler miydi. Evet, imanda sabit kılınmak nasıldır onun modeli veriliyor burada.

  iz kamu fekalu küfre baş kaldırdıkları zaman, kamu, kıyam ettikleri zaman, ayaklandıkları, baş kaldırdıkları zaman aralarında şöyle konuşmuşlardı.

 Rabbuna RabbüsSemavati vel Ardı len ned’uve min dûniHİ ilâhen bizim rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir. Asla onu bırakıp ta ilah diye başkalarına kulluk etmeyiz. lekad kulna izen şetata eğer böyle yaparsak asıl o zaman haddimizi aşmış oluruz. Gerçekten uzaklaşmış oluruz.


15-) Haülai kavmünettehazû min dûniHİ aliheten, levla ye’tune aleyhim Bi sultanin beyyin* femen azlemü mimmeniftera alAllâhi keziba;

 İşte şunlar (asılsız zanlarının getirisini ilâh edinenler); şu bizim halkımız, O’nun dûnunda tanrılar edindiler… Bari bu ilâhlarının gücüne dair, açık bir delil gösterebilseler! Bu durumda, Allâh üzerine yalan söyleyerek iftira edenden daha zâlim kim olabilir? (A.Hulusi)

 015 – Şunlar şu bizim kavmimiz olacaklar, tuttular ondan başka ilâhlar edindiler, onlara karşı açık bir bürhan getirselerdi ya, artık bir yalanı Allaha iftira edenden daha zalim kim olabilir? (Elmalı)


Haülai kavmünettehazû min dûniHİ alihe işte bizim kavmimiz olan şu güruh tutturdular onsan başkalarını ilah edindiler. Yani kendilerine hizmet için yaratılan eşyayı, kendilerine ilah edindiler. Yani altlarında ki bineklerinin bineği oldular. Kölelerinin kölesi oldular. Tersine döndürdüler eşyayı. Yaratılışın amacını unuttular, Allah’ın kendilerine verdiği, biçtiği yüce rolü unuttular, rablerini unutunca kendilerine sahte rabler tedarik ettiler.

 levla ye’tune aleyhim Bi sultanin beyyin oysa ki onların bu konuda somut ikna edici güçlü bir delil getirmeleri gerekmiyor muydu. Yani belli ki inandılar. Somut güçlü bir delil. Bi sultanin beyyin ikna edici, akla hitap eden somut, güçlü bir delil gerekmiyor muydu. İman cehaletle olmaz. İman bilgi üzerine oturursa hakiki ve tahkiki iman olur.

 femen azlemü mimmeniftera alAllâhi keziba şu halde kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi?


16-) Ve izı’tezeltümuhüm ve ma ya’budune illAllâhe fe’vu ilel Kehfi yenşur leküm Rabbuküm min rahmetiHİ ve yüheyyi’ leküm min emriküm mirfeka;

 Mâdemki onlardan ve Allâh’tan ayrı olarak taptıklarından uzaklaştınız, o hâlde o mağaraya sığının ki, Rabbiniz Rahmetinden size yaysın ve yaptığınızda sizin için yararlı bir şey oluştursun. (A.Hulusi)

 016 – Madem ki onlardan ve Allah dan maada taptıklarından uzleti ihtiyar ettiniz, o halde Kehfe (mağaraya) çekilin ki sizin için rabbiniz rahmetinden kısmet neşretsin ve size işinizden bir kolaylık hazırlasın. (Elmalı)


Ve izı’tezeltümuhüm ve ma ya’budune illAllâh  madem siz onlardan ve Allah dışında taptıkları her şeyden uzaklaştınız fe’vu ilel Kehfi yenşur leküm Rabbuküm min rahmetiH o halde şu mağaraya sığının ki rabbiniz rahmetinden size bir pay ulaştırsın. ve yüheyyi’ leküm min emriküm mirfeka ve sizi soylu eyleminizden dolayı ihtiyaç duyduğunuz maddi manevi donanıma sahip kılsın.

 Mirfak, ya da merfık tersi de mümkün, iki şekilde de okunur. Yolcunun yol donanımı anlamına gelir. Dirseğe de bu kelime kullanılır mirfak. Eylemin mahiyetinden dolayı cismani ve ruhani tüm ihtiyaçları kapsar. Yani siz madem Allah’ı desteklediniz, Allah’ta sizi destekleyecektir. Lojistik destek verecektir. Belki burada ki en güzel açılımı da bu olsa gerektir.


17-) Ve teraşŞemse izâ tale’at tezaveru an Kehfihim zatel yemiyni ve izâ ğarebet takriduhüm zâteş şimali ve hüm fiy fecvetin minh* zâlike min âyâtillâh* men yehdillâhu fehüvel mühted* ve men yudlil felen tecide lehu veliyyen mürşida;

 Güneş doğduğunda, mağaralarının sağından döner… Gurubunda da sol taraflarından geçer… Onlar mağaranın geniş avlusu içindedirler… İşte bu, Allâh’ın işaretlerindendir… Allâh kime hidâyet ederse, işte o hakikate erdirilmiştir… Kimi de saptırmışsa artık onu aydınlatacak bir velî bulamazsın. (A.Hulusi)

017 – Güneşi görüyorsun â doğduğu vakit kehiflerinden sağ tarafa meyleder, battığı vakit da onları sol tarafa makaslar ve onlar, onun içinde bir geniş sahadadır, bu işte Allahın âyâtındandır, Allah her kime hidayet ederse işte o, irmiştir, her kimi de saptırırsa artık onu irşat edecek bir veliy bulamazsın. (Elmalı)


Ve teraşŞemse izâ tale’at tezaveru an Kehfihim zatel yemiyni ve izâ ğarebet takriduhüm zâteş şimali ve hüm fiy fecvetin minh ve onlar o mekanın geniş bir bölümünde bulunuyorlarken, güneşin doğarken onların mağarasını sağ tarafından teğet geçip gittiğini. Yine batarken de sol tarafından teğet geçip gittiğini görürdün eğer baksaydın.

 zâlike min âyâtillâh Allah’ın ayetlerinden biri idi bu. Yani Allah onları, onların haberi olmadan korudu. Doğrudan güneşe muhatap kılmadı. Cesetlerini muhafaza etti, kurutmadı. Öyle bir ortam hasıl etti, yarattı ki onları bir belge olarak sakladı. Onun için bu Allah’ın olağanüstü işaretlerinden biriydi. Ki burada söylenen de ibret verici desteğinden biriydi, Allah’ın ayetlerinden biriydi. Doğru yolu arayanlar ve bedel ödeyenlerin Allah tarafından desteklendiğinin örnek gösterildiği bir olay bu.

 men yehdillâhu fehüvel mühted Allah kimi doğru yola yöneltirse işte odur doğru yolu bulan. ve men yudlil felen tecide lehu veliyyen mürşida ama kimi de sapıklığa terk ederse artık onun için ne bir dost, ne de bir kılavuz bulunabilir.


18-) Ve tahsebühüm eykazan ve hüm rukud* ve nukallibühüm zâtel yemiyni ve zâteş şimal* ve kelbühüm basitun zira’ayhi Bil vesıyd* levittala’te aleyhim levelleyte minhüm firaren ve le muli’te minhüm ru’ba;

 Onlar (ölü gibi) uykuda oldukları hâlde, sen onları ayıktırlar sanırdın… Onları sağlarına sollarına çevirdik… Köpekleri de (mağaranın) önüne iki kolunu uzatıp yaymıştı! Onları o hâlde görseydin, arkanı döner uzaklaşırdın! Onların bu durumundan heyecanlanır ürkerdin! (A.Hulusi)

 018 – Bir de onları uyanıklar zannedersin halbuki uykudalar dır, ve biz onları sağa sola çeviririz, köpekleri de medhalde iki kolunu uzatmış, üzerlerine çıkıversen mutlaka onlardan döner kaçardım ve her halde onlardan dehşet dolardın. (Elmalı)


Ve tahsebühüm eykazan ve hüm rukud onlar ölüm uykusuna yattıkları halde sen onları uyanık sanırdın. Rukut; uyku ya da ölüm için yatmak. Ki biz burada ölüm uykusuna yatmak biçiminde karşıladık. Kur’an da merkat, mezar olarak ta geçer. Yasin/52 de. ..min merkadinâ* hazâ ma ve’ader Rahmân.. (Yasin/52)

 Eykazan olayın uyku ile irtibatlı tek kelimesi bütün kıssa boyunca bu kelimedir. Uyanmak demek. Fakat bu da gerçek manada değil, sanırdım, bir sanı, bir yanılsama manasında alınmış. Onun için uyanık sanırdın. Yoksa bir gerçeği ifade etme manası değil.

 ve nukallibühüm zâtel yemiyni ve zâteş şimal dahası biz onları bir sağa, bir sola döndürüp duruyorduk. Böylesine olağanüstü bir olayda bile ilahi müdahale, yine ilahi yasaların uyumu içinde geliyor. Yani bu kadar olağanüstü bir olayda sağa sola döndürmeden de olmaz mıydı diye düşünebilirsiniz. İşte böyle bir soru sorarsanız alacağınız cevap; Allah olağanüstü bir müdahale de bulunacakken de olağan yasaları çerçevesinde bu müdahaleyi yapıyor. Yani onlarla uyum içinde yapıyor. Çünkü her ikisi de Allah’tan. Allah’ın tabii yasaları, bir de olağanüstü yasaları. İkisi birbiri ile uyumlu. Yoksa bu kadar büyük mucizevi bir olayda sağa sola döndürmeden de olmaz mıydı bu iş demek mümkün. İşte bunun için.

 ve kelbühüm basitun zira’ayhi Bil vesıyd köpekleri ise girişte ön ayaklarını uzatmış durumdaydı. levittala’te aleyhim levelleyte minhüm firaren ve le muli’te minhüm ru’ba eğer onların üzerine çıkagelseydin kesinlikle dönüp ardına bakmadan kaçardın, zira bu manzaradan dolayı içini bir ürperti kaplar, korkardın.

 

19-) Ve kezâlike beasnahüm li yetesaelu beynehüm* kale kailün minhüm kem lebistüm* kalu lebisna yevmen ev ba’da yevm* kalu Rabbuküm a’lemü Bi ma lebistüm feb’asu ehadeküm Bi verikıküm hazihi ilelMediyneti felyenzur eyyüha ezka taamen fel ye’tiküm Bi rizkın minhu vel yetelettaf ve lâ yüş’ıranne Biküm ehadâ;

 İşte böylece, onları bâ’s ettik (BÂİS isminin işaret ettiği bir özellik onlarda açığa çıktı) aralarında yaşadıklarını sorgulasınlar, diye… Onlardan biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi…(Bazıları): “Bir gün veya bir günün bir parçası kaldık” dediler… (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir… Şimdi içinizden birini şu gümüşle (parayla) şehre gönderin de şehrin en temiz yiyeceği hangisiyse bir bakıp, ondan size biraz yaşam gıdası getirsin; çok dikkatli davransın ve sizi kimseye fark ettirmesin.” (A.Hulusi)

 019 – Yine böyle onları ba’s de ettik ki aralarında soruşsunlar diye: içlerinden bir söyleyen «ne kadar durdunuz?» Dedi, bir gün yahut bir gün yahut bir günün birazı dediler, ne kadar durduğunuza dediler: rabbiniz alemdir, şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın hangisi yiyecekçe daha temiz ondan size bir rızk getirsin, hem çok kurnaz davransın ve zinhar sizi birine sezdirmesin. (Elmalı)


Ve kezâlike beasnahüm li yetesaelu beynehüm işte durum böyleyken onları hayata döndürdük. Nihayet kendi aralarında ne olup bittiğini sormaya başladılar. kale kailün minhüm kem lebistüm içlerinden biri bu şekilde ne kadar kaldınız diye sordu. Bunun üzerine kalu lebisna yevmen ev ba’da yevm  diğerleri dediler ki bir gün ya da günün bir parçası kadar, Günün bir kısmı kadar kaldık.

 Zaman duygusunu yitirdikleri anlaşılıyor. Zaman mefhumunun orada parantez içine alındığı anlaşılıyor. Unutmayalım zaman mahluktur, zamanı da Allah yaratmıştır. Allah yarattığının mahkumu değil, hakimidir.

 Burada ilginçtir Bakara/259.  ayetinde de 100 yıl öldürülüp diriltilen zat aynı sözü söylüyor. Yani bir gün ya da bir günden daha az. İki kıssanın da hedefi aynı. Allah ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaracağını böyle gösteriyor. Yani, hani hatırlarsınız A.İmran suresini işlerken o ayeti de işlemiştim 27. ayet.

 kalu Rabbuküm a’lemü Bi ma lebistüm feb’asu ehadeküm Bi verikıküm hazihi ilelMediyneh o anda söze giren daha başkaları ise şöyle dedi; Ne kadar kaldığınızı en iyi bilen sadece rabbinizdir. Şimdi bunu bırakında içinizden birini şu gümüş paralarla şehre gönderin. felyenzur eyyüha ezka taamen fel ye’tiküm Bi rizkın minh bir bakıversin yiyeceklerden en temizi, en uygunu hangisi ise size erzak olarak onu alıp gelsin. vel yetelettaf ve lâ yüş’ıranne Biküm ehadâ fakat çok hassas davransın ve sakın sizin varlığınızı kimseye sezdirmesin.


20-) İnnehüm in yazheru aleyküm yercümuküm ev yuıyduküm fiy milletihim ve len tüflihu izen ebeda;

 Zira durumunuza vâkıf olurlarsa, (ya) sizi taşlayarak öldürürler ya da kendi inançlarına döndürürler… O zaman sonsuza dek kurtuluş imkânı bulamazsınız! (A.Hulusi)

 020 – Çünkü ellerine geçirirlerse sizi muhakkak recme derler yahut milletlerine döndürürler ve bu takdirde ebedâ felâh bulamazsınız. (Elmalı)


İnnehüm in yazheru aleyküm yercümuküm ev yuıyduküm fiy milletihim çünkü eğer onlar sizin varlığınızı öğrenirlerse ya sizi öldüresiye taşlarlar, yercümuküm, ya da sizi zorla kendi inanç sistemlerine döndürürler. Çünkü onlar zorbadırlar. Siz onlar batılda olduğu halde onların inancına karışmadığınız halde, siz hakta olduğunuz halde onlar sizin inancınıza müdahale etmeye kalkışacaklar. Çünkü batılın geleneği budur. Batıl aynı zamanda hakka tarih boyunca düşman olmuştur ve her dönemde elinde ki gücü Hakka karşı kullanmıştır. ve len tüflihu izen ebeda o takdirde ise bir daha asla kurtulamazsınız.


21-) Ve kezâlike a’serna aleyhim li ya’lemu enne va’dAllâhi Hakkun ve ennes saate lâ raybe fiyha* iz yetenazeune beynehüm emrehüm fekalübnu aleyhim bünyana; Rabbuhüm a’lemü Bihim* kalelleziyne ğalebu alâ emrihim lenettehızenne aleyhim mescida;

 Böylece onlar hakkında bilgilendirdik ki, Allâh’ın bildiriminin Hak olduğunu (bâ’sı) ve o saatin (ölümün) şüphe götürmez olduğunu bilsinler! Hani onlar, aralarında onların olayını tartışıyorlardı… Şöyle dediler: “Onlar üzerine bina yapın; (ne olduklarını) Rableri daha iyi bilir”… Onların hakkında sözü geçenler ise; “Elbette biz onların (Ashab-ı Kehf’in) üzerine ibadethâne yapacağız” dediler. (A.Hulusi)

 021 – Bu suretle de kendilerine vukuf peyda ettirdik ki Allahın vaadi Hakk olduğunu ve saat, hakikaten şüphesiz bulunduğunu bilsinler, o sırada aralarında emirlerine niza’ ediyorlardı, bunun üzerine dediler ki: üstlerine bir bina yapın, rableri onları daha iyi bilir, onların emri üzerine galebe etmiş olanlar elbette, dediler: biz bunların üzerine bir mescit ediniriz. (Elmalı)


Ve kezâlike a’serna aleyhim li ya’lemu enne va’dAllâhi Hakkun ve ennes saate lâ raybe fiyhe işte bu yöntemle, ki ne kastediliyor bu yöntemle. Ve kezalike; Hakikate atıf olan hayat ve ölümün mahiyetine ilişkin, boyutlarını öne çıkaran yöntemle. Yani yöntem bu. Hayat ve ölümün mahiyetini öne çıkaran bir yöntemle. İşte bu yöntemle onların hikayesini insanlara aktardık ki, Allah’ın vaadinin bütünüyle gerçek olduğunu ve son saatin gelip çatacağından kuşku duyulmaması gerektiğini bilip fark etsinler.

 Sanırım anlaşılıyor. Bu yöntem; Karşılaştıralım, 13. ayette ki Bil Hakk ibaresi. Hani gerçeğe atıf olan boyutlarıyla anlatmak. İşlemiştik orada. Onun için kıssanın anlatmak istediği hakikate bir atıftır bu ayet. Anahtar bir ayettir. Ölümden sonra diriliş kıssanın verdiği en büyük ders idi. Bu ayette, bu büyük gerçeğe bir atıf olsun, bu kıssada bu büyük gerçeğe bir atıf olsun diye anlatıldı. Onun için bu kıssayı işlerken insanın daima aklından çıkarmaması gereken anahtar hedef; Rabbimiz muhatabının ölümden sonrasını görür gibi inanmasını istiyor. Hedef bu. Görür gibi, daha aşağı değil. Tıpkı Seyyidina Ali (Kerramallahi veche)gibi.

 – Perde kaldırılsa yakıynim artmaz. Diyordu ya.

 Yani görseydim hiçbir şey değişmezdi, böylesine bir iman. Rabbimiz bize lûtfetsin inşallah. (Amin)

 iz yetenazeune beynehüm emrehüm o zaman, işte çok ilginç bir ifade bu. Tırnak içi bir açıklama yapmamız şart bunu tercüme ederken; – işin bu atıf boyutunu bırakıp, yani hakikatini bırakıp onların eylemlerini aralarında tartışmaya başladılar. İşin kabuğu ile uğraşmaya başladılar. İşin iç yüzünü bırakıp. Ki olup bitenden ibret ve pay almak yerine olayın kahramanlarına paye vermeye kalktılar, madalya takmaya kalktılar.- Devam ediyor;

 fekalübnu aleyhim bünyana; Rabbuhüm a’lemü Bihim onlardan parmağa değil de aya bakan o akıllı, o gerçekten bir kısım güzel insan dedi ki onların hatırasına bir kitabe dikelim. Yani Allah’ın bu ayetini herkes görsün de ibret alsın. Onların gerçek konumunu Rableri daha iyi bilir. Yani biz onların konumunu tartışmayalım. Onların eylemini tartışmayalım, fakat onların hatırasını yaşatacak ve ibreti alem, ya da numuneyi intisal olacak, örnek olacak bir kitabe dikin dediler.

 kalelleziyne ğalebu alâ emrihim lenettehızenne aleyhim mescida onların yönetimini ellerine geçirmiş olan egemen sınıfa mensup olan berikiler ise; Kararımız kesin, kararımız karardır dediler. Lenettehızenne yani hükmümüz hüküm. Hiç tartıştırmayız. Onların üzerine ille de bir mabet yapılacaktır diye emrettiler.

 Ben burada ğalebu alâ emrihim ifadesini, ibaresini onların yönetimini ellerine geçirmiş olan egemen sınıf diye çevirdim ama alternatif çeviriler de yapılabilir ve yapılmıştır. Onların eylemlerini hakkıyla kavrayanlar gibi benimkinin tam tersi, menfi değil de müspet yönde çeviri yapılabileceği gibi. Berikiler aleyhine atışanlara galip gelenler, yani tartışmadan galip çıkanlar biçiminde de çevrilebilir. Fakat onların durumunu rableri bilir diyenler bir sonraki ayette övülüyor. Onun için ötekilerse gaybı taşlayanlar sıfatıyla yeriniyor. Onun için Hz. Peygamber kabirleri tapınak yapanlara lanet olsun derken galiba biraz da bu sapmış uygulamayı kastediyordu, tapınak yapmak. Ölüleri daha sonra kabirleri tapınak yaparak onun içindeki ölüyü de ilahlaştırmaya doğru giden bir yolu açıyordu. Onun için burada bendeniz bu ibarenin bağlama uygun olarak en doğru biçimde böyle anlaşılacağını düşünüyorum.


22-) Seyekulune selasetün rabiuhüm kelbühüm* ve yekulune hamsetün sadisühüm kelbühüm racmen Bil ğayb* ve yekulune seb’atün ve saminühüm kelbühüm* kul Rabbiy a’lemü Bi ıddetihim ma ya’lemuhüm illâ kaliyl* fela tumari fiyhim illâ miraen zahira* ve lâ testefti fiyhim minhüm ehadâ;

 “Üçtür, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler… “Beştir, altıncıları köpekleridir” diyecekler… Ki bu gaybı taşlamaktır (bilmedikleri hakkında atıp tutmaktadırlar)! “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” derler… De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir… Onları bilen azdır”… Onlar hakkında fikir alışverişi haricinde tartışma! Onlar hakkında, onlardan hiç kimseye de bir şey sorma! (A.Hulusi)

 022 – Üçtür, dördüncüleri köpekleri diyecekler, beştir, altıncıları köpekleri diyecekler, gayb taşlama, yedidir ve sekizincileri köpekleri diyecekler, de ki onların adetlerine rabbim a’lemdir, onları ancak pek azı bilir, artık bunlar hakkında kimse ile zâhiri bir münakaşadan başka münakaşa etme ve bunlar hakkında onlardan kimseye bir şey sorma. (Elmalı)


Seyekulune selasetün rabiuhüm kelbühüm* ve yekulune hamsetün sadisühüm kelbühüm racmen Bil ğayb asırlar sonra bilinmeyen hakkında atıp tutma kabilinden, yani; racmen Bil ğayb gaybı taşlayarak, atıp tutarak sıkarak; Onlar 3 kişiydiler, dördüncüleri köpekleri idi diyenler çıkacağı gibi; 5 kişiydiler 6.ları köpekleri idi diyenler de çıkacak. ve yekulune seb’atün ve saminühüm kelbühüm dahası; 7 kişiydiler 8. leri köpekleri idi diyenler bile çıkacak.

 Evet, burada aslında anlatılmak istenen ortada. Kıssanın asırlar içinde kazandığı menkıbevi niteliğe bir atıf var. Onun için siz bu gibi dedikoduları bırakın bir tarafa, onların kaç kişi olduğunu bilmekle bilmemek size ne kazandırır, ne kaybettirir. Malumat füruşluktan başka. Onun için oyalamayın birbirimizi. Parmak nereyi gösteriyorsa oraya bakın. Cama değil camdan bakın. Cama bakarsanız hohlarsınız ve kendi soluğunuzun buğusunu seyredersiniz. Onun için arkayı da göremezsiniz.

 kul Rabbiy a’lemü Bi ıddetihim De ki onların sayısını rabbim daha iyi bilir kul Rabbiy a’lemü Bi ıddetihim ma ya’lemuhüm illâ kaliyl onlar hakkında gerçek bilgiye sahip olanların sayısı çok azdır. fela tumari fiyhim illâ miraen zahira o halde artık onlar hakkında olayın görünen boyutunun dışında bir tartışmaya girme. Yani olayın görünen boyutu neyse onunla yetin ve bilmeyeceğin sulara dalma, boğulma. ve lâ testefti fiyhim minhüm ehadâ yine onlar hakkında menkıbeci kimselere itibar edipte soru sorma. Evet, bu kimseler menkıbe ve efsanelerle insanlara yalan yanlış şeyler anlatıyorlar. Gerçeği değil mitolojinin peşine düşürüyorlar insanları. İşte bunlar kastediliyor. Onun için malumata değil hakikate yönelin. Dolayısıyla bilmeyeceğiniz şeylerin arkasında spekülasyon yapmayın. Fakat Allah’ın size asıl göstermek istediği yere bakın, oradan bakın görürsünüz.


23-) Ve lâ tekulenne li şey’in inniy faılün zâlike ğadâ;

 Hiçbir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım” deme (çünkü Allâh’ın onu inşa edip etmeyeceğini bilemezsin)! (A.Hulusi)

 023 – Hiç bir şey hakkında da Allahın meşiyyetiyle takyit etmeden «ben bunu yarın muhakkak yaparım» deme. (Elmalı)


Ve lâ tekulenne li şey’in inniy faılün zâlike ğadân  ve hiçbir şey için bu işi yarın kesinlikle yaparım deme.

 Burasa aslında sanki bir konu değişmiş gibi ama, hayır değil aslında bu bize şunu açıkça veriyor ki Allah;


24-) İlla en yeşaAllâh* vezkür Rabbeke izâ nesiyte ve kul ‘asa en yehdiyeni Rabbiy li akrebe min hazâ raşeda;

 Sadece “İnşâ Allâh = Allâh inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna! Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerîm Ciylî. A.H.}) olgunluğa erdirir.” (A.Hulusi)

 024 – Unuttuğun vakit Allah ı zikret ve şöyle de: ola ki rabbim beni bundan daha yakın bir vakitte dosdoğru bir muvaffakıyete îysal buyur. (Elmalı)


İlla en yeşaAllâh Ancak Allah dilerse yapabilir. Evet, Allah’ın hayatın her anına müdahil olduğunun bilinci veriliyor burada. Yani Allah bilinci. Allah’ın müdahalesi dışında bir alan yoktur. İşte şu yukarıda ki olaya bak, Allah’ın müdahalesini görüyorsun. Yani Allah sadece diriliğinize değil ölümünüze de müdahil. Sadece uyanıklığınıza değil, uykunuza da müdahildir. Bu manada Allah’tan bağımsız bir kariyer planlaması yapma, bir başarı planlaması düşünme demektir.

 vezkür Rabbeke izâ nesiyte ve bunu unuttuğun zaman hemen rabbini hatırla ve kul ‘asa en yehdiyeni Rabbiy li akrebe min hazâ raşeda ve de ki; umarım ki rabbim beni bundan daha yakın derinlikli bir bilgi ve bilinç düzeyine eriştirir.


25-) Ve lebisû fiy Kehfihim selâse mietin siniyne vezdadu tis’a;

 (Kimileri diyor ki) mağaralarında 300 yıl kaldılar; 9 da eklediler. (A.Hulusi)

 025 – Onlar kehiflerinde üç yüz sene durdular, dokuz da ziyade ettiler. (Elmalı)


Ve lebisû fiy Kehfihim selâse mietin siniyne vezdadu tis’a imdi; kimileri onların mağaralarında 300 yıl kaldığını iddia ederken. Bakınız iddia ederken, derken ifadesi ayetin içinde bir fiil kelime olarak yok. Fakat zorunlu bunu böyle okumamız. Bir başkaları da bu sayıya 9 yıl daha ekliyorlar. Neden böyle okumamız zorunlu? Çünkü bir sonraki ayette onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir diyor. Bundan dolayıdır ki, Mukatil bu ayette ki bunu söyleyenleri, 300 yıl kaldı, bir başkaları da 9 yıl ilave etti diye söyleyenlerin Hıristiyanlar olduğunu nakleder.

 Yine Katade’den Taberi, bunun başkalarından aktarma tarıkıyla, yoluyla kullanıldığını zikreder.

 Yine İbn. Mes’ud (R.A.) kendi Kur’an nüshasının kenarına, buraya dediler ki noktasında, dediler ki şeklinde “ve kalu” şeklinde yani iddia ettiler ki açıklamasını düşer.

 İşte buna dayanarak bir sonraki ayette bu açık olduğu için böyle okumak zorunludur.


26-) Kulillâhu a’lemu Bima lebisû* leHU ğaybüs Semavati vel Ard* ebsır Bihi ve esmı’* ma lehüm min dûniHİ min veliyyin ve lâ yüşrikü fiy hükmiHİ ehadâ;

 De ki: “Ne kadar kaldıklarını Allâh daha iyi bilir… Semâların ve arzın gaybı O’nundur! Görmesi ve işitmesi akılla kavranılamayandır O! Onların, O’nun dûnunda bir Veliyy’i de yoktur! O’nun hükmüne ortak olacak da yoktur!” (A.Hulusi)

 026 – Allah, de: ne kadar durduklarını daha iyi bilir, Göklerin Yerin gaybı onundur, o, öyle güzel görür öyle güzel işitir ki!… Bütün onlara ondan başka velâyet eden yoktur, o, kimseyi hükmünde teşrik de etmez. (Elmalı)


Kulillâhu a’lemu Bima lebisû De ki; onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir. leHU ğaybüs Semavati vel Ard göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na açık ve ayandır. ebsır Bihi ve esmı’ O ne muhteşem bir görücü, ne muhteşem bir işiticidir. ma lehüm min dûniHİ min veliyyin ve lâ yüşrikü fiy hükmiHİ ehadâ onların O’ndan başka yakın bir dostları bulunmamaktadır. Zira o egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak etmez.

 İşte bu ayette bu kıssadan alınacak hissedir. Alınacak hissenin özetidir. Allah’a kul ol, O yarin ve yardımcın olur. Allah’ın var neye muhtaçsın, Allah’ın yok neyin var mesajıdır bu. Seni destekleyen Allah olursa yer yüzü sana karşı olsa ne yazar mesajıdır. Ve hepsinden öte; Allah, elde var bir. Gerisi sıfır olsa ne lazım gelir mesajıdır.

 Rabbim kendinden bağımsız bir gelecek planlaması yaptırtmasın.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Nisan 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: