RSS

İslamoğlu Tef. Ders. KEHF SURESİ (060-110)(95)

04 May

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Sevgili Kur’an dostları bugünkü dersimize Kehf suresinin 60. ayeti ile başlayacağız İnşallah. Bundan önceki dersimizde gördüğümüz ayetler Kur’an ın en sembolik iki kıssa, mesel ve temsillerle dolu olan bu suresinde anlatılanlar bize hakikatin çift boyutlu tabiatını, insan ve onun bıraktıklarının geçiciliğini, fakat ebedi ve kalıcı olanın Allah olduğunu hatırlatıyordu.

 Burada yeni bir kıssaya daha giriyor Kur’an. Temsil niteliği, mesel niteliği ağır basan bir kıssa bu. Ki 54. ayette açıkça Kur’an ifade buyurmuştu: Ve lekad sarrefna fiy hazel Kur’âni linNasi min külli mesel (54) Biz bu Kur’an da her türlü dolaylı anlatım tarzından yola çıkarak insanlara farklı açılardan hakikati açıkladık, anlattık buyurmuştu ve arkasından da; ve kânel İnsanu eksere şey’in cedela (54) fakat şu insan var ya tartışmaya varlıklar içerisinde en düşkün olandır diyerek de bu mesellerin, bu temsillerin, bu kıssaların üzerinde polemik yapılacağını, spekülasyon yapılacağını, bazılarının burada anlatılanları, Hakikate bir atıf değil de bir polemik konusu olarak algılayacağını adeta bir Kur’an mucizesi olarak gündeme getirmişti.

 İşte Kur’an ın Polemik konusu yapılmamasını istediği ve hakikate atıf olan, bir parmak olarak görülüp parmağa değil parmağın gösterdiği yere bakılmasını istediği kıssalardan, mesellerden birine giriyoruz. Ki tefsir edebiyatımızda Musa, bir kul meseli olarak bilinen meşhur mesel.


60-) Ve iz kale Musa li fetahu lâ ebrahu hatta eblüğa mecmeal bahreyni ev emdıye hukuba;

 Hani bir vakit Musa, hizmetindeki gence demişti ki: “Tâ iki denizin cem olduğu yere varıncaya kadar yoluma devam edeceğim; uzun yıllarıma mal olsa bile.” (A.Hulusi)

 060 – Bir vakit de Musâ fetâsına demişti ki: durmayacağım tâ iki denizin cem olduğu yere kadar varacağım, yahut senelerce gideceğim. (Elmalı)


Ve iz kale Musa li fetahu lâ ebrahu hatta eblüğa mecmeal bahreyni ev emdıye hukuba bir zaman da Musa yardımcısına demişti ki; İki denizin birleştiği yere varıncaya dek durmayacağım. İsterse oraya varmam çok uzun zamanı Hukuba; ahkab, çok uzun zamanlar, çağları, yılları alsın yine de oraya varıncaya dek yürümeyi sürdüreceğim. Demişti.

 Doğrusu Kur’an da yer alan Musa, bir kul kıssası, ki bir kula değinen ayetler ilerde gelecek, tefsir geleneğinde üzerinde çok uzun durulan bir kıssa. Burada ki Musa’nın kimliği sorulabilir. Hatta sorulmuştur da. İlk nesiller tarafından başlayarak bu Musa İsrail oğullarının ünlü peygamberi Hz. Musa mı, yoksa başka bir Musa mı diye sorulmuş, hatta bunun üzerinde tartışmalar yapılmış, spekülasyon yürütülmüş.

 Yine bu kıssada geçen bir kulun kimliği. Yine burada bu ayette geçen iki deniz, hangi deniz. Bu iki denize kimileri Akdeniz’le okyanusun birleştiği Cebeli Tarık. Kimileri Marmara ile kara denizin birleştiği İstanbul boğazı. Hatta kimileri Kara denizle Hazar denizinin geçmiş çağlarda ikisi arasında bir su yolu olması dolayısıyla bu denizler. Daha başkaları da beyaz Nil ile devamı olan Mısır Nil’inin Hartum’da birleştiği noktadır demişler.

 Fakat bütün bu, demişler, söylemişler, etmişler, eylemişler diye naklettiğim şeyler eğer gerekseydi Kur’an bize açıkça onları da söylerdi. Bu bilgileri Kur’an ın vermemesi aslında bizim dikkatimizi coğrafyaya, isme, mekâna veya zamana çekmek değil, bizim dikkatimizi hakikate çekmek. Yani zamanlar üstü, mekânlar üstü, coğrafyalar üstü, hatta hatta bir zaman bir dönemde yaşamış insanlar üstü, tüm insanlığı ilgilendirecek ebedi değerlere çekmek istemesidir.

 Onun için bu soruların cevabını Kur’an vermiyor. Kimdi. Bir kul diyor, kimdi. Adı neydi söylemiyor. Ne zaman onu söylemiyor. Nerede onu söylemiyor. İki deniz diyor, fakat yoruma açık. Yani bu sorulara cevap vermemesi bir maksadı gözetmesinden dolayı. O maksatta parmağa değil, parmağın gösterdiği yere bakın, Cama değil, camdan bakın demesinden kaynaklanıyor.

 Hani 54. ayeti bir daha hatırlatmam gerekecek. Mesel ve cedel arasında bir bağ kuruyordu başlangıçta, dersime girişte okuduğum ayet. Fakat insan yaratıklar içerisinde en çok polemiği seven diyordu. ve kânel İnsanu eksere şey’in cedela (54) meseli gündeme getirdikten biz insanlara hakikatleri evire çevire, tüm boyutlarıyla, mesellerle Açıkladık dedikten sonra üzerine basa basa insanın polemikçiliğini gündeme getiriyor aynı ayet.

 Meselle polemik arasında ne gibi bir irtibat kuruyordu Kur’an. Çünkü mesellerin tabiatı belli. Bir hakikati bir başka şeyle anlatmak. Mecazla anlatmak yani. Mecazı hakikate dönüştürürse işte o zaman polemiğe yol açar.Yani mecazın kendisini hakikat zannederse. Daha doğrusu bir yere işaret eden parmağı amaç zannederse ve sürekli ona bakarsa işte o dur polemiğe yol açacak olan. Oysaki parmağın gösterdiği yeri görür görmez oraya bakmasını istiyor Kur’an. İşte mesel de budur. Mesel; bir hakikati onun dışında mecazi bir yolla, bir başka şeyle anlatmaktır, temsil getirmektir, örneklemektir. Onun üzerinden gönderme yaparak dolaylı anlatım yoludur.

 Bu kıssa ve mesellerle anlatılmak istenen hakikatlerin malumatfuruşluklara, spekülasyonlara ve polemiklere kurban edilmeme uyarısıydı bu surenin 54. ayeti.

 Bu ayette eşyanın çifte gerçekliğini görüyoruz. Surenin bütününde gördüğümüz gibi. İki deniz, aslında çok uzun tahliller yapılabilir bu ibare üzerinde. Görünen ve görünmeyen. Olayların dış yüzü ve içyüzü. Mesel boyutu ağır kaçan bu kıssada anlatılan da bu aslında. Bilgi ve hikmet. Zarf ve mazruf. Kıssadan hisse. Çıkarılacak hisse ise açık. Hiçbir kişi, hiçbir insan, isterse peygamber olsun Hakikatin tümünü sonuna kadar bilemez. Bilemeyebilir. Bu surenin son ayeti olan peygamberin beşerliğini, ölümlü bir insan olduğunu vurgulayan ayetin de bu hakikate bir atıf değil mi aslında.

 İkincisi eşya ve olaylar hakkında hüküm verirken temkinli olmak şart.

 Üçüncüsü; Allah hikmetsiz iş yapmaz. İşte bu Musa ve bir kul kıssası tefsir edebiyatımızda Hızır diye adlandırılan bir kul kıssası bunu veriyor bize.

 Kıssa gerçekten de tefsir edebiyatı tarafından tarih içerisinde üretilerek menkıbeleşmiş. Ben; bir çoğunun delili bulunmayan bu menkıbevi nakilleri geçerek sadece Buhari, Müslim ve Tirmizi’nin yer verdiği bir hadisi kısaca özetlemek istiyorum.

 Ubey Bin Kaab’tan nakledilen bu hadise göre Resulallah bu meselimsi kıssayı şöyle açıklar;

 Bir gün Musa (AS.) halka hitap etmektedir. Öyle güzel hitap eder, öyle güzel konuşur ki insanlar onun ilmine hayran olurlar ve bu hayranlığı görünce kendi kendisine; “Acaba yeryüzünde benden daha bilgili, benden daha alim biri var mıdır.” der.

 Bunun üzerine rabbi; ”Evet yeryüzünde senden daha alim, daha bilgili biri vardır.” der.

 Hz. Musa ısrarla onunla görüşmek istediğini, onun da bilgisine ulaşmak istediğini, paylaşmak istediğini söyler ve aldığı vahiy veya ilham, o iki denizin birleştiği yerdedir. Yanına azık olarak bir balık al, balık nerede denize girerse işte orada onu bulacaksın der. Bunun üzerine Hz. Musa yanına yardımcısını da alarak yola koyulur. Gerisi surede anlatıldığı gibi, kıssanın işlediği gibidir. En sonunda suredeki kıssanın içinde yer almayan ama bu söz konusu hadiste yer alan bazı bölümler vardır.

 Mesela bir kul gemide giderken Hz. Musa’ya döner derki; “Senin ve benim bilgimizin tamamını toplasak ne kadar eder bilir misin?” Bak der. “Bir serçe denizden su içmektedir. Bu serçenin içtiği su denizden ne eksiltir? Hiçbir şey. İşte senin ve benim bilgimizin toplamı bu serçenin denizden eksilttiği kadar bile değildir.” Diye bir ders verir. Yani kıssadan anlaşılan ve bu kıssayı Resulallah’ın açıkladığı bu hadislerden de anlaşılan gerçekten de budur. Yani insanoğlunun bilgisi, Allah’ın bilgisi yanında bir hiçtir. Peygamber bile olsa kimse her şeyi bildiği iddiasında bulunamaz ve ondan da öte olayların eşyanın bir görünen boyutu, bir de görünmeyen boyutu vardır ve hepsinin üzerine makro planda vermek istediği şey bu kıssanın; Allah hikmetsiz iş yapmaz. Eğer Allah’ın bir işini anlamamışsanız, bilginizin eksikliğine yorun. Eğer size garip gelmişse, size ters gelmişse hatta;

 Mesela neden bir çocuk sapasağlam doğarken bir başkası yarım akıllı, ya da spastik, ya da kötürüm olarak doğabiliyor. Bunun kusuru neydi diye soramazsınız, sormayın. Böyle bir soru sanki insanın Allah’tan alacağı varmış gibi bir önyargıya dayanır. İnsan hangi uzvunun, hangi nimetin bedelini ödemiş ki Allah’a gözsüz kör yarattığı bir insanın Allah’tan; Benim senden iki göz alacağım var diyebilsin. Bunun karşılığını ne zaman ödemiş ki bunu vermediği için sitem etme hakkını kendinde görsün. Hayır, insanın sahip olduğu tüm değerler Allah’ın peşinen ona açtığı bir kredidir. İsterse açmaya da bilir.

 Peki açmadıklarını neden açmaz? Mesela aramızda doğuştan körler neden öyledir. Bunun bir hikmeti var mıdır diyecek olursak. Hikmetsiz iş yoktur ki. Nedir peki? Doğuştan görme özürlü herkes insanların arasında dolaşan canlı bir ayettir. Gözü olanlar gözlerinin şükrünü eda etsinler diye. Görmeyenler onlar için canlı yürüyen birer uyarı levhasıdır. Akıllılar akıllarının şükrünü eda etsinler, ihanet etmesinler, Allah’tan aldıkları akılla Allah’a ihanet etmesinler diye deliler dolaşır aramızda. El ayak sahibi olanlar, bunlara ihanet etmesin Allah’tan aldığı bu nimetlerin şükrünü ödesin diye aramızda eli, kolu, ayağı, bacağı olmayanlar dolaşır.

 Aslında biri diğeri için uyarıcı bir ayettir ve tabii ki onun da sabrı karşılıksız kalmayacaktır çünkü bu dünyadan sonra ebedi bir hayat daha gelecektir. Herkese karşılığının verildiği, herkese sahip olduğu nimetin sorulduğu bir mahkeme gelecektir. Bir sorgu günü gelecektir. O gün öyle elsiz ayaksız, öyle dilsiz dudaksız, öyle görme ve işitme duyusu olmayanlar olacaktır ki hesabını çok kolay verecek ve belki onları gören bir çok eli ayağı, dili dudağı olanlar, gözü kulağı olanlar ben de bu geçici hayatta böyle olsaydım da bu kalıcı hayatta, ebedi hayatta şimdi bu hallere düşmeseydim demeyeceğinin garantisinin kim verebilir. İşte bu kıssanın bize vereceği bir çok hisseden bir kaçı bunlardır.

 Bu ayette geçen mecmeal Bahreyn iki denizin kavuştuğu yer ibaresini Beydavi ve bazı müfessirler farklı yorumlalar. Bu sembolik bir ifadedir derler. İki denizden kasıt Musa’nın zahiri ilmi, bir kulun hikmet ilmi. Yani Musa’nın bilgisi, bir kulun hikmetidir derler.

 Hz. Musa aslında kimseyi aramadı, bu ikisinin buluştuğu noktayı aradı. Yani eşyanın görüneni ile görünmezini bir biri ile buluşturmak istedi. Aradığı buydu. Bir mekan ve bir zamanda değil, aslında hakikatin iki boyutu olan, iki yarım küresi olan görünen ve görünmeyen, illet ve gaye. Bilgi ve Hikmet birbiri ile birleştirmek istedi. Aslında Musa ve bir kulun kavuşması, hakikatin iki boyutunun birleşmesiydi. Eşyanın görünen ve görünmeyen, bilgi ve hikmet, illet ve gaye boyutlarının birleşmesiydi diye de tefsir edilmiş, yorumlanmıştır.

 Bu açıklamalardan sonra devam edelim kıssamıza;


61-) Felemma beleğa mecmea beynihima nesiya hutehüma fettehaze sebiylehu fiyl bahri sereba;

 Vaktaki iki denizin arasının birleştiği yere vardılar, balıklarını unuttular… Bunun üzerine o (balık) da o denizde yolunu bulup gitmişti! (A.Hulusi)

 061 – Bunun üzerine ikisi bir vaktaki iki deniz arasının cem olduğu yere vardılar balıklarını unuttular o vakit o, denizde bir deliğe yolunu tutmuştu. (Elmalı)


Felemma beleğa mecmea beynihima nesiya hutehüma fakat iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unutmuşlardı bile. fettehaze sebiylehu fiyl bahri serabe nitekim o da kendi yoluna koyulup denizde gözlerden kayboldu. Yani, yanlarına azık olarak aldıkları balık hadiste geçtiği gibi gözden kaybolmuştu. Fakat onun kayboluş yerini unutmuşlardı çünkü fark edememişlerdi.

 Burada yine bu ayette bir üstteki ayeti eğer sembolik olarak yoruma tabi tutarsak, bu ayette o sembolün devamı.


62-) Felemma caveza kale lifetahu atina ğadaena* lekad lekıyna min seferina hazâ nesabâ;

 (Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinden az sonra Musa hizmetlisine: “Öğle yemeğini çıkar bakalım; gerçekten bu yolculuk bizi yordu…” (A.Hulusi)

 062 – Bu sûretle vakte ki geçtiler fetâsına getir, dedi: Kuşluk yemeğimizi, hakikaten biz bu seferimizden yorgunluğa giriftar olduk. (Elmalı)


Felemma caveza kale lifetahu atina ğadaena ve bir miktar uzaklaştıklarında Musa yardımcısına azığımızı çıkar dedi. Getir. feta, aslında genç demek. Yardımcılar, hizmetçiler genellikle genç olduğu için Arapçada tüm yardımcılara, hizmetçilere, hizmet görenlere feta denilir. Ki Resulallah’ta; “Abdi (yani kulum, kölem) demeyin, emeti, cariyem demeyin yardımcılarınıza, bu kelimeyi kullanın.” diye özel edep tavsiyesinde bulunmuştu. Bu fetanın bazı tefsirlerde İsraili rivayetlerden yola çıkılarak Yuşa Bin Nun olduğu zikredilir. Tabii bu da spekülatif bir bilgi ve Yuşa ismi geçtiğinde sanırım İstanbullu olanların bu isme karşı özel bir aşinalığı da olsa gerek. Çünkü Anadolu kavağında Hz. Yuşa’ya nispet edilen bir makam, kabir değil, ama bir makam olduğu zaten öteden beri bilinir.

 lekad lekıyna min seferina hazâ nesabâ doğrusu bu yolculuk bizi Hayri yormuştur dedi Hz. Musa.


63-) Kale eraeyte iz eveyna ilesSahreti feinniy nesiytül hut* ve ma ensaniyhu illeşşeytanu en ezküreh* vettehaze sebiylehu fiylbahri ‘aceba;

 (Musa’nın hizmetlisi): “Gördün mü?” dedi, “Kayanın yanındayken o balığı unuttum ben… Onu sana hatırlatmamı şeytan unutturdu! O (balık) acayip bir şekilde (canlanıp) denize daldı gitti!” (A.Hulusi)

 063 – Gördün mü? dedi: kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unuttum, ve bana onu söylememi her halde Şeytan unutturdu, o acayip bir sûrette denizdeki yolunu tutmuştu. (Elmalı)


Kale eraeyte iz eveyna ilesSahreti feinniy nesiytül hut yardımcısı ona cevap verdi; Bak şu işe dedi. Hani dibinde dinlendiğimiz kaya vardı ya işte orada balığı unutmuşuz. Baktı ki balık yok yerinde unutmuşuz dedi. ve ma ensaniyhu illeşşeytanu en ezkürehu bunu söylemeyi bana unutturan şeytandan başkası olamaz. Yani daha önce balığı görmedim yerinde fakat size de söylemeyi unutmuşum. Yani iki kere unutmuşuz. Hem daha önce tembihlendiği halde, balığı kaybettiğimiz yerde duracağımız bilindiği halde onu unutmuşuz, hem de ona yerinde göremediğimi sana bildirmeyi unutmuşum. Dedi.

 Burada bir de edep veriliyor; İnsanın kötü şeyleri Allah’a nispet edilmez. Yani şeytanlaşmış iç güdülerine, yani içindeki negatif kutuplara hamledilir, benim kusurum dercesine. Evet, aslında şeytana hamledilen şeyler, bir istiğfar vesilesi olarak insana; Bu senin kusurundur. Çünkü şeytanın insan üzerinde gücü olmadığını söyleyen Kur’an dı yine.

 vettehaze sebiylehu fiylbahri ‘aceba ama o, yani balık şaşırtıcı bir biçimde kendi yoluna koyulup gözden kaybolmuş.


64-) Kale zâlike ma künna nebğ* fertedda alâ asârihima kasasâ;

 (Musa) dedi: “İşte aradığımız o ya!”… Böylece izlerinin üzerine, geri döndüler. (A.Hulusi)

 064 – İşte dedi: aradığımız o ya, bunun üzerine izlerini takip ederek gerisin geri döndüler. (Elmalı)


Kale zâlike ma künna nebğıy Musa dedi ki; İşte aradığımızda orasıydı ya fertedda alâ asârihima kasasâ bunun üzerine hemen geri dönüp kendi izlerini takip ettiler.


65-) Feveceda ‘abden min ‘ıbadiNA âteynâhu rahmeten min ‘ındiNÂ ve ‘allemnâhu min ledünNÂ ‘ılmâ;

 Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz Ona indîmizden (Hakikatini yaşatan) bir rahmet vermiş ve yine Onda ledünnümüzden (Tecelli-i sıfat olarak tahakkuk etme {mardiye} şuuru) ilim açığa çıkarmıştık. (A.Hulusi)

 065 – Derken kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona nezdimizden bir rahmet vermiş ve ledünnimizden bir ilim öğretmiştik. (Elmalı)


Feveceda ‘abden min ‘ıbadiNA âteynâhu rahmeten min ‘ındiNÂ ve ‘allemnâhu min ledünNÂ ‘ılmâ sonunda orada kendisine katımızdan bir lütufta bulunarak ilmimizden bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.

 Burada ki ledünNÂ i’nde gibi bir zarf aslında. Fakat irfan ekolü tarih içerisinde tabii vahiyden çok çok sonra bunu isimleştirmiş. Ledünni ilim biçiminde de kavramlaştırmış. Burada kullanıldığı anlamla, tarih içerisinde irfan ekolünün dilinde kavramlaşması arasında herhangi bir benzerlik olmadığını sanırım söylemeye bile gerek yok. Çünkü burada zarf olarak kullanılıyor. Katımızdan, tarafımızdan anlamına.

 Evet, ‘abden min ‘ıbadiNA kullarımızdan bir kul diyor. Kur’an da kullardan bir kul diye geçen şahsın adından önce mahiyeti bilinmemektedir. Yani adı bir tarafa bu insan mı, melek mi, hatta muhayyel bir varlık mı. Yani temsili , mesel olduğunu dikkate alırsak 54. ayetten yola çıkarak bu surenin mesellerle dolu olduğunu ve rabbimizin bize bazı hakikatleri meselleri tüm boyutlarıyla aktararak verdiğini hatırlayacak olursak bunun temsili bir şahsiyet olması da mümkün. Hatta Saadettin Konevi’nin tefsirinde dediği gibi misal aleminde beşeri vasfı olmayan bir ruh’ta olabilir diyor. Yani mahiyeti tartışılmış.

 Tabii biz bu tartışmaların sonunda yine doğrusunu Allah bilir, bunlar bizi hiç ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren ne demek istediğidir. Muradı ilahidir. Yani bu ayetler bize ahlaki bir takım ilkeler, hedefler gösteriyor. O hedefler neler, bu parmağın gösterdiği yer neresi biz oraya bakarız.

 Tefsir edebiyatımız tarafından menkıbevi bir kişiliğe büründürülen bu kullardan bir kulun adının Hıdr, Ahtar’dan, yeşil, yeşil adam. Ki bu da zaten bir isim değil, bir nitelik. Nitelikle isim ayrıdır. Nitelik işlevi verir isimden ayrı olarak. İsim işlevi vermez. Hatta isim çoğu zaman müsemmasını temsil bile etmez. Osman; Yılan yavrusu demektir. Hanzala; Ebu cehil karpuzu demektir. Mesela kaya. Yani kaya isimli bir adamı duyduğumuzda acaba kaya mı diye hiç düşünmeyiz. Dolayısıyla bunu gibi isimler, isim sahibinin ne iş yaptığını, niteliğini vermezler. Dolayısıyla burada isim değil nitelikten söz edilebilir. Hıdr, yani hadiste geçtiği biçimde ki hadiste yer alan isim bu Hıdr bir isim de değil bir niteliktir.

 Peki neye delalet eder yeşil adam, yeşillik? Canlılığa delalet eder. Burada aslında bu canlılık beklide çok daha öte bir sembole işaret ediyor ki zaten sembolik olduğu da bellidir bunun. Bilginin görünmeyen boyutu, eşyanın görünmeyen boyutu. Eşyanın yüzünün arkasında kalan, görüneninin arkasında kalan tarafı asıl canlı olan tarafı. Asıl hakikate bizi götüren tarafı. Onun için belki de bu sembol nitelikle bize verilmek istenen şey Hz. Musa’ya bilgiyi öğretenin haddi zatında Allah’ın her daim faal olan aktif olan, tıpkı bir yeşillik gibi canlı, tabiat gibi her daim aktif olan mutlak bilgisidir. O mutlak bilgiden bize verdikleridir, işaretlerdir.

 İşte bu manada bir orman, bir bahçe, yemyeşil bir kır bize neler söylemez. Mesela insanın ölümlü olduğunu söylemez mi? Kainatın ölümlü olduğunu söylemez mi. Her başlangıcın bir sonu olduğunu söylemez mi. Her şeyin, her kuruyanın bir gün yeşilleneceğini, her yeşilin de bir gün kuruyacağını söylemez mi. İşte bunun gibi bir sembol olması mümkündür.

 Tefsir edebiyatımızda bu zatın hadiste ki Hıdr isminden yola çıkarak ölümsüz olduğu yönünde bir takım spekülatif rivayetler ve yorumlar yapılmışsa da Kur’an açıkça; Ve ma ce’alna li beşerin min kablikel huld. (Enbiya/34) senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik diyen Enbiya/34 ayeti ile uyuşmadığı açıktır.

 Aslında burada ki bir kul bilgeliği temsil eden sembolik bir kişilik. Resulallah bu kıssayı anlatan hadisinde hani şöyle bir anekdot geçiyordu. Bir kul Hz. Musa’ya demişti ki şu serçeye bak o denizden ne eksiltirse seninle benim ilmimizin toplamı, Allah’ın ilminden onu eksiltir. Aslında Resulallah kıssadan hisse çıkarıyordu. Kur’an da anlatılan bu kıssanın verdiği hisse nedir, insanlara onu anlatıyordu, onu açıklıyordu ve tabii bize aynı zamanda Kur’an kıssa ve mesellerinin nasıl okunması gerektiğinin de bir örneğini veriyordu. Onun için cedel yok, polemik yok, spekülasyon yok. Ya ne var? İbret var, öğüt var, ders var.

[Ek bilgi; HZ HIZIR AS

İbrahim aleyhisselamdan sonra yaşamış bir peygamber veya velî. Avrupa ve Asya kıtalarına hâkim olan Zülkarneyn aleyhisselamın askerinin kumandanı ve teyzesinin oğludur. İsminin, Belkâ bin Melkan, künyesinin Ebü’l-Abbâs olduğu ve soyunun Nûh aleyhisselamın Sam isimli oğluna dayandığı bildirilmiştir. Bâzıları da Hızır aleyhisselamın İsrailoğullarından olduğunu söylemişlerdir.

Hızır lakabıyla meşhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeşerip yemyeşil olmasından dolayıdır. Sahîh-i Buhârî’de bildirilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz; “Hızır (aleyhisselam), otsuz kuru bir yerde oturduğunda, o yer birdenbire yemyeşil olur, peşi sıra dalgalanırdı.” buyurdu. Musa aleyhisselamla görüşüp yolculuk yaptı. Fakat vefatından sonra rûhu insan şeklinde gözüküp, garîblere yardım etmektedir.

Hızır aleyhisselam, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Doğdu, büyüdü ve vefat etti. Ancak Allahü teâlâ onun rûhuna insan şeklinde görünmek ve kıyâmete kadar yardım isteyen Müslümanların imdâdına yetişmek, yardım etmek, konuşmak, ilim öğrenmek ve öğretmek özelliklerini verdi. Bâzı âlimler “nebî” (peygamber), bâzı âlimler de “velî”dir dediler. Hızır aleyhisselamda, yaşayan insanlarda görülen hâller bulunduğu için yaşıyor zannedilmektedir.

Hızır aleyhisselam, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilme sâhipti.

Hızır aleyhisselamın Musa aleyhisselam ile buluşması, görüşmesi ve yolculuk yapması Kur’ân-ı kerîm’de Kehf sûresi 60 ve 80. âyetlerinde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir…(Mahmut Efendi Hz – İlmin fazileti)]


66-) Kale lehu Musa hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimma ullimte rüşda;

 Musa Ona dedi: “Sende açığa çıkarılan ilimden bana öğretmen için, sana tâbi olmak isterim!” (A.Hulusi)

 066 – Musâ, ona öğretildiğin ilimden bana bir rüşt öğretmen şartıyla sana ittiba edebilir miyim? Dedi. (Elmalı)


Kale lehu Musa Musa ona dedi ki; hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimma ullimte rüşda doğruyu bulma konusunda sana öğretilen bilgiden bana da öğretmen için seni takip edebilir miyim, seni izleyebilir miyim, sana tabi olabilir miyim, öğrenci olabilir miyim dedi.


67-) Kale inneke len testetıy’a me’ıye sabrâ;

 (Hızır a.s.) dedi ki: “Sen benimle beraberliğe kesinlikle dayanamazsın (senin varoluş programın ve işlevin zâhire, göz boyutuna dönük; bâtın/gayb boyutuna ait hükümleri, işlevinin gereği bakışla hazmedemezsin)!” (A.Hulusi)

 067 – Doğrusu, dedi: sen benimle sabredemezsin. (Elmalı)

 

 Kale inneke len testetıy’a me’ıye sabrâ O, korkarım ki sen benimle birlikteliğe sabredemezsin dedi ve ekledi.


68-) Ve keyfe tasbiru alâ ma lem tuhıt Bihi hubra;

 “Hakikatinden haberin olmayan bir olayı gördüğünde, nasıl dayanabilirsin ki!” (A.Hulusi)

 068 – Havsalanın almadığı şey’e nasıl sabredeceksin? (Elmalı)


Ve keyfe tasbiru alâ ma lem tuhıt Bihi hubra kaldı ki sen tecrübi bilgi kapsamına tümüyle girmeyen şeye nasıl ve neden katlanasın ki. Yani insanın tecrübe alanına, algı alanına girmeyen bir şeye karşı neden katlanasın ki. Yani seni bununla kınamam da. Bana dayanamazsan eğer senin kapsama alanına girmeyen bir şeyden dolayı sorumlu değilsin ki.

 Bu çok önemli bir ibare. Bir peygamber dahi olsa insan, hakikatin bütününü kavrayamaya bilir, kavrayamaz. Burada söylenmek istenen bu.

 Aslında Resulallah’ın o meşhur duasını hatırlatmıyor mu bize. “İlahi.” Diyordu değil mi? “İlahi, erinel eşyae kemahi..!” Allah’ım, bize eşyayı iç yüzü ile, mahiyetiyle, olduğu gibi göster. Evet. Bu Resulallah’ın duasıydı. Çünkü eşyanın görüneni ile görünmeyeni arasında elbette fark vardı. Yani hareketsiz gibi gördüğünüz nesne eğer özüne indiğinizde, atomuna kadar indiğinizde bitevi hareket eden, hiç durmadan hareket eden hareketli bir varlığa dönüşüyordu. Oysa ki gözünüz onu hareketsiz cansız sabit bir varlık olarak görüyordu. Tıpkı suda ki değneği kırık olarak gördüğü gibi. Eğer siz gördüğünüzün ötesine geçemezseniz, sudaki değneğin kırık olduğuna inanmanız lazım. Ama eğer yansıma yasasını bilirseniz o zaman aslında o değneğin kırık olmadığı halde öyleymiş gibi göründüğünü de bilirsiniz. İşte o eşyanın yasalarını bilmekten geçiyordu. Eşyanın yasalarını bilirseniz gözünüz bir sizi aldatamaz. Bu manada belki eşyanın arkasında kalan boyutu ile önündeki boyutu arasında bir irtibat kurmak ve bu yasaları öğrenip hakikatine ulaşmak. Gerekiyordu.

 Özellikle görünen dünyada karşılığı olmayan gaybi hakikatler insan tarafından hiçbir zaman kavranamazlar. Çünkü görünen dünyada karşılığı yok. İşte gayb budur. Cennet, cehennem. O zaman zorunlu olarak o dünya hakkında ki tüm tasvirler, tüm anlatımlar mecazi olmak durumundadır ve Kur’an da zaten bize bunu yapar. Mecaz ile anlatır, insan zihnine indirir, nüzulün ikinci anlamı da budur. Yani sadece vahyin kaynağından hedefine inmesi değil, aynı zamanda anlamın insan zihnine, insanın algısına, tasavvuruna indirilmesidir. Kapsama alanına sokulmasıdır.


 69-) Kale setecidüniy inşaAllâhu sabiren ve lâ a’sıy leke emra;

 (Musa) dedi: “İnşâAllâh beni sabreder bulacaksın; herhangi bir işinde sana itiraz etmem.” (A.Hulusi)

 069 – İnşallah dedi: beni sabırlı bulacaksın ve senin hiç bir emrine âsı olmam. (Elmalı)


Kale setecidüniy inşaAllâhu sabire Musa; İnşallah beni dirençli bulacaksın dedi ve ekledi. ve lâ a’sıy leke emra ben senin hiçbir emrine karşı gelmeyeceğim.


70-) Kale fe initteba’teniy fela tes’elniy an şey’in hatta uhdise leke minhu zikra;

 (Hızır) dedi: “Eğer bana tâbi olacaksan, bana hiçbir şeyden (niye bunu yaptın diye) soru sormayacaksın; tâ ki ben sana o işin hakikatine dair söz açıncaya kadar!” (A.Hulusi)

 070 – O halde dedi: eğer bana tabi, alacaksan bana hiç bir şeyden suâl etme tâ ben sana ondan bir söz açıncaya kadar. (Elmalı)

 

 Kale fe initteba’teniy fela tes’elniy an şey’in hatta uhdise leke minhu zikra o kişi, hani bir kul, kullardan bir kul, tamam dedi. Eğer beni izleyeceksen olan bitenler hakkında seni bilgilendirinceye kadar bana hiçbir şey sorma.

  71-) Fentalekâ* hatta izâ rekiba fiys sefiyneti harekahâ* kale eharakteha litüğrika ehleha* lekad ci’te şey’en imra;

 Bunun üzerine ikisi (Musa ve Hızır) birlikte yola koyulup gittiler… Nihayet bir tekneye bindiklerinde, (Hızır) teknede yara açtı. (Musa) dedi: “Onun yolcuları boğulsun diye mi yara açtın teknede? Yemin olsun çok müthiş bir şey yaptın!” (A.Hulusi)

 071 – Bunun üzerine ikisi bir gittiler, nihayet gemiye bindiklerinde tuttu gemiyi yaraladı, â, dedi: ahalisini gark etmek için mi yaralandın onu? Alimallah müthiş bir şey yaptın. (Elmalı)


Fentalekâ* hatta izâ rekiba fiys sefiynet birlikte yola koyuldular ve sonunda bir gemiye bindiler. Harekahâ o kişi, o kullardan bir kul gemide bir delik açtı. Bindikleri gemide. Hatta arka planında gelen haberlere göre gemi onlardan yol parası dahi almamıştı.

 kale eharakteha litüğrika ehleha Musa dedi ki; Yolcuları boğmak için mi onu deldin. Yani şimdi bunu deldin, yolcuları boğacaksın bunu niçin yapıyorsun dedi. lekad ci’te şey’en imra doğrusu çok tehlikeli bir şey yaptın dedi.

 Meselin işaret ettiği hakikate bir kez daha vurgu yapmak isterim sevgili Kur’an dostları. Musa örneğinde nasıl bir karşılığı olabilir bunun. Hz. Musa’nın hayatına yönelik bir okuma getiriyor Resulallah’a bu. Aslında unutmayın olayın kahramanı geçmiş çağlarda yaşamış Hz. Musa ve bir kul olsa da bu olay Hz. peygambere anlatılıyor vahiy olarak iniyor.

 Peki vahyin bu ayetlerin ilk muhatapları üzerinde inşa etmek istediği şey ne olsa gerek. Hz. Musa’nın hayatına yönelik bir boyutu var bunun. Yani o bir kul Hz. Musa’nın hayatında ki bazı olaylara da açılım getiriyor, yorum getiriyor. Hz. Musa belki neden benim böylesine çok renkli geçti. Öyle renkli ki ölümden son anda kıl payı kurtul ve git bir imparatorun sarayına prens ol. Ondan sonra elinden ölümlü bir kaza çıksın katil diye aran. İnişler ve çıkışlar. Ondan sonra sarayda büyümüş bir prens olarak git birinin kapısına çoban dur. Ondan sonra dön bir toplumum kurtarıcısı olarak sahneye çık ve zamanının en büyük yöneticilerinden birine meydan oku. Yani böyle iniş çıkışlar. Bunlar neden. Neden oldu. Bunların arkasında yatan hikmetler ne sorusunun da bir cevabı olmalı değil mi sizce.

 Evet, olmalı bence o İsrail oğullarını kurtarmak için denize sokmuştu. Fakat onlar kendilerini boğacağını zannettiler. Tıpkı bir kulun gemiyi delerken aslında batıracağını zanneden kendisi gibi. Onun amacı o geminin insanlarına zarar vermek değildi, kurtarmaktı. Gemiyi kurtarmaktı. Geminin sahiplerine yardım etmekti. Kendisi de İsrail oğullarına bir dönem gelecek bunu yapacak fakat onlar bunu anlamayacaklardı. Ve içlerinden bizi ölüme mi sürüklüyorsun diye itiraz edenler olacaktı. Oysa ilerde de açıklayacağı gibi bir kulun zalim bir kral, zalim bir yönetici sağlam gemilere el koyuyordu. Yani o zalim kral, firavundu ve onun elinden kurtarmak istediği gemi de, yardım etmek istediği sakinlerde İsrail oğulları idi, müminlerdi. Onun hikmeti buydu.

 Resulallah’ın hayatında da bunun bir karşılığı olmalı değil miydi? Onda da var. Müminleri deniz aşırı Habeşistan’a yollamıştı. Bu sure indiği sırada unutmayalım Habeşistan hicreti gerçekleşmişti. Birileri; onları harcadığını düşünebilirdi. Yani nereye yollamıştı? Evini barkını bırakarak bu insanlar nereye gitmişti. Hikmet Hayber’in fethinden sonra anlaşıldı. Resulallah onlar ta o zamana kadar orada tutmuştu. 7. yıla kadar hicreti. Neden orayı alternatif bir çıkış yolu olarak hep açık tutmak istemişti Habeşistan’ı. Onun için İslami davet, Muhammedi davet sıkıştığında orada kendisine hep açık bir kapı bulunduracaktı. Çok sonra anlaşılacaktı.

 Yine müşrikler içinde bir takım ibretler taşıyordu bu. Müşrikler kendilerine ebedi saadeti getiren ve içlerinden emin olarak çıkmış olduğunu bildikleri Hz. peygamberin. Mekke’nin bu saadetini sarsacak, yani Mekke’nin böyle yolunda giden gemisini delen biri olarak görüyorlar ve onun içinde bölgede en güzel ticaret yapan insanlar olarak gemimizi delme diye Resulallah’a karşı çıktılar, anlamadılar. Yani hikmeti kavramadılar. Gemiyi deldiğini zannettiler, fakat Resulallah onlara aslında iyilik yapıyordu. Bunu bilmediler.

 İşte burada çok yönlü bir ders veriliyor herkese. Sizinde hayatınızda delinen gemiler, gemilere el koyan zalim yöneticiler olabilir. Siz de başınıza gelenleri okurken işte bu ayetler ışığında okursanız belki daha doğru bir sonuca ulaşırsınız.


72-) Kale elem ekul inneke len testatıy’a meıye sabrâ;

 (Hızır) dedi: “Sen benimle beraberliğe katlanamazsın, demedim mi?” (A.Hulusi)

 072 – Demedim mi, dedi: doğrusu sen benimle sabredemezsin? (Elmalı)


Kale elem ekul inneke len testatıy’a meıye sabrâ o dedi ki; Ben sana dememiş miydim sen benimle birlikteliğe sabredemezsin diye.

 

 73-) Kale lâ tuahızniy Bima nesiytü ve lâ turhıkniy min emriy ‘usra;

 (Musa) dedi: “(Sözümü) unutmamdan dolayı beni paylama; işimde bana zorluk çıkarma.” (A.Hulusi)

 073 – Beni dedi: unuttuğumla muâheze etme ve bana bu işimden dolayı güçlük çıkarma. (Elmalı)

 

 Kale lâ tuahızniy Bima nesiytü bir anlığına boş bulundum diye beni azarlama dedi Musa. ve lâ turhıkniy min emriy ‘usra ve beni yaptığım bu yanlıştan dolayı köşeye sıkıştırma.


74-) Fentalekâ* hatta izâ lekıya ğulamen fe katelehu, kale ekatelte nefsen zekiyyeten Bi ğayri nefs* le kad ci’te şey’en nükra;

 Yollarına devam ettiler… Nihayet küçük yaşta bir erkek çocuğa rastgeldiler; (Hızır) onu öldürdü! (Musa) dedi: “Kısas gerekçesi olmaksızın suçsuz birini öldürdün? Gerçekten çok çirkin – yanlış bir şey yaptın!” (A.Hulusi)

 074 – Yine gittiler, nihayet bir oğlana rast geldiler tuttu onu öldürüverdi, â! Dedi: ter temiz bir nefsi bir nefis mukabili olmaksızın öldürdün mü? alimallah çok münkir bir şey yaptın. (Elmalı)


Fentalekâ* hatta izâ lekıya ğulamen tekrar yola koyuldular, en sonunda bir delikanlıya rastladılar. fe katelehu fakat o kişi onu öldürüverdi. kale ekatelte nefsen zekiyyeten Bi ğayri nefsin Musa dedi ki ona; Ne yapıyorsun, ne yaptın sen şimdi bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana kıydın, bunu nasıl yaptın. Dedi. le kad ci’te şey’en nükra doğrusu sen çok büyük bir yasağı, çok büyük bir günahı işledin diye çıkıştı.

 Aslında biraz önce söz vermişti, fakat unutmayalım akıl gereğini yapmak durumundadır. Musa aslında gördüğü şeyden yola çıkarak doğrusunu yapıyordu. O nedenle Ubey Bin Kaab’a nispet edilen Buhari’nin, Mülim ve Tirmizi’nin naklettiği o uzun kıssa yorumunda şu atıfta yapılır Resulallah’ın bu hadisinde. O bir kulla Musa diyalogunda bir kul Musa’ya dedi ki; “Sen senin bildiğine tabi olursun, ben benim bildiğime.” 

 Bu bana çok ciddi ve önemli bir anahtar gibi geliyor. Yani insanların davranışları ve hükümleri, bilgilerinden bağımsız değildir. Dolayısıyla bildiğinizle amel etmek durumundasınız. Kötü bildiğiniz şeyi engellemek durumundasınız. Onun için kötü fakat bunun arkasında iyilik olabilir diye kötüye iyi kılıfı geçiremezsiniz. İşte Resulallah’ın o uyarısı da bu ayetlerin bir takım insanlar tarafından yanlış anlaşılıp ta kötüye iyi kılıfı geçirmek, ya da kötüye kaderdir diye katlanmanın önüne geçmek için bir uyarıydı.

 Hz. Musa merkezli bir okumada bu örnek neye denk geliyordu bu ayette ki? Hz. Musa’ya bir ders amacı taşıyordu açıkça. Hz. Musa’nın hayatında bir dönüm noktası olan o Kıpti genci öldürmesine bir atıf var gibi geliyor bana. Bu şer, müthiş bir hayra vesile olmuştu. Tıpkı bir kulun davranışının büyük bir hayra yol açtığı gibi. Hz. Musa’nın elinden çıkan bu ölümlü kazada kendisine nübüvveti ve hikmeti getiren uzun yolculuğun başlangıcı olmuştu bunu unutmayalım ve hemen Kur’an da ki o ayeti hatırlayalım;

 ve ‘asa en tekrahu şey’en ve huve hayrun leküm) siz bir şeyin kötü olduğunu zannedersiniz, fakat olabilir ki onun içinde sizin hayırlar gizlidir. ve ‘asa en tuhıbbu şey’en sizde bir şeyin çok olmasını istersiniz, çok arzu edersiniz, hoşunuza gider ve huve şerrun leküm (Bakara/216) fakat o sizin için hayırsızdır, şerdir. Allah en iyisini bilir, fakat siz bilemezsiniz. Diye bitiyor ayet.


75-) Kale elem ekul leke inneke len testetıy’a meıye sabrâ;

 (Hızır) dedi: “Ben sana, benimle beraberliğe katlanamazsın demedim mi?” (A.Hulusi)

 075 – Doğrusu sen benimle sabredemezsin demedim mi sana? Dedi. (Elmalı)


Kale elem ekul leke inneke len testetıy’a meıye sabrâ o kişi; Ben sana dememiş miydim dedi. Sen benimle birlikteliğe asla katlanamazsın diye.


76-) Kale in seeltüke an şey’in ba’deha fela tusahıbniy* kad belağte min ledünniy ‘uzra;

 (Musa) dedi: “Eğer bundan sonra sana (herhangi) şeyden sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu sana son özrüm olsun!” (A.Hulusi)

 076 – Eğer, dedi: bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana musahib olma, doğrusu tarafımdan son özre erdin. (Elmalı)


Kale in seeltüke an şey’in ba’deha fela tusahıbniy Musa; Bundan sonra eğer sana herhangi bir soru soracak olursam artık benimle arkadaşlık yapma dedi. kad belağte min ledünniy ‘uzra zaten benden yeterince özür işittin, yani özür kapasitemi aştım. Dolayısıyla bundan sonra sana özür dileme durumunda kalmayacağım. Onun için artık sondur bu, bu kez de affet anlayışla karşıla ve bir daha özür dilemeyeceğim.


77-) Fentalekâ* hatta izâ eteya ehle karyetinistat’ama ehleha feebev en yudayyifuhüma feveceda fiyha cidaren yüriydü en yenkadda feekameh* kale lev şi’te lettehazte aleyhi ecra;

 Bunun üzerine yine bir süre gittiler… Nihayet ahalisinden yiyecek istedikleri, bir kasaba halkına vardılar… Ama onlar bu ikiliyi ağırlamaktan kaçındılar… Bu arada, (Musa ve Hızır) orada yıkılmak üzere bir duvar gördüler. (Hızır) tuttu o duvarı tamir etti. (Musa) dedi: “Eğer isteseydin bu işe karşılık bir ücret alırdın.” (A.Hulusi)

 077 – Bunun üzerine yine gittiler, nihayet bir karyenin ehline vardılar ki bunları misafir etmekten imtina ettiler, derken orada yıkılmak isteyen bir duvar buldular, tuttu onu doğrultuverdi, isteseydin, dedi: her halde buna karşı bir ücret alırdın. (Elmalı)


Fentalekâ* hatta izâ eteya ehle karyetinistat’ama ehleha yeniden yola koyuldular, nihayet bir kasabanın sakinleri ile karşılaştılar. Onlardan yiyecek bir şeyler istediler. feebev en yudayyifuhüma fakat onlar bu ikisine konuk severlik göstermediler. Misafir etmediler.

 Hz. Musa ve İsrail oğulları gerçeğinde bu meselin temsil ettiği değer iki yetim Musa ve Harun’du diye düşünebiliriz. Kendilerine kötülük yapılmasına rağmen İsrail oğulları hep kötülük yaptı bu iki yetime. Fakat Hz. Musa ve Harun’da onlara hep iyilik yaptılar. Yani onların duvarlarını düzelttiler.

 feveceda fiyha cidaren yüriydü en yenkadda feekamehu hal böyleyken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular ve o kişi duvarı onarıverdi. Yani kendilerini konuk etmeyen, kendilerine yiyecek bir şeyi dahi çok gören bu insanların kasabasında, şehrinde yıkılmak üzere olan bir duvarı onarıverdi. kale lev şi’te lettehazte aleyhi ecra Musa yine dayanamadı ve dedi ki; Bu sefer daha tabii ki sorgulayıcı bir biçimde değil de daha yumuşak bir üslupla; Eğer isteseydin dedi buna bedel olarak bir ücret alabilirdin.


78-) Kale hazâ firaku beyniy ve beynik* seünebbiüke Bi te’viyli ma lem testetı’ aleyhi sabrâ;

 (Hızır) dedi: “İşte bu (üçüncü itirazınla) beraberliğimiz sona ermiştir! Sana, katlanamadığın o şeylerin TEVİLİNİ (içyüzünü) haber vereceğim.” (A.Hulusi)

 078 – İşte dedi: bu, seninle benim aramın ayrılması. Sana o sabredemediğin şeylerin tevilini haber vereyim.(Elmalı)


Kale hazâ firaku beyniy ve beynik bir kul olan o kişi, işte böylece seninle yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz. seünebbiüke Bi te’viyli ma lem testetı’ aleyhi sabrâ şimdi sabra hakkında bir türlü sabır gösteremediğin olayın arkasında yatan gerçeği bir bir açıklayacağım.


79-) Emmes sefiynetü fe kânet li mesakiyne ya’melune fiyl bahri feeredtü en e’ıybeha ve kâne veraehüm melikün ye’huzü külle sefiynetin ğasba;

 “O tekneden başlayalım: O tekne, denizde çalışan yoksullarındı. Ben onu kusurlu yapmayı diledim… (Çünkü) onların karşılaşacağı, her tekneye el koyan bir Melik var idi” (yaralı tekneyi almayacağı için tekneyi kurtardım, onlara iyilik olsun diye). (A.Hulusi)

 079 – Evvelâ gemi, denizde çalışan bir takım biçarelerin idi, ben onu ayıplandırmak istedim ki: ötelerinde bir Melik vardı, her sağlam gemiyi gasp en alıyordu. (Elmalı)


Emmes sefiynetü gemiden başlayalım fe kânet li mesakiyne ya’melune fiyl bahr o gemi geçimini denizden sağlayan yoksullara aitti. feeredtü en e’ıybeha hal böyleyken onu hasarlı hale getirmek istedim, yaraladım. ve kâne veraehüm melikün ye’huzü külle sefiynetin ğasba çünkü onların peşinde her gemiye zorla el koyan bir yönetici bulunuyordu.

 Evet, Enfal suresinin 5 – 6. ayetlerini hatırlıyorum. Tam da Resulallah’ın tasavvurunu inşa eden bu ayetlerin Resulallah için ne demeye geldiğini ele veren ayetler bunlar. Bedir savaşının hemen ardından inen bir sure bu. ..keennema yüsakune ilel mevti ve hüm yenzurun. (Enfal/6) diyordu ya ayet, sanki kendilerini göz göre göre ölüme sürüyormuş gibi düşünüyorlardı. Bedir’de ganimet ya da savaştan birinitercihle karşı karşıya kalınca, savaşı tercih eden Resulallah’a birileri böyle bakıyordu. Yani bizi göz göre göre ölümün kucağına mı atıyorsun diye düşünüyorlar. Evet, işte burada ki tipik bir okuma. Resulallah’ın tasavvurunu daha ileriye yönelik bir inşadır bu.


80-) Ve emmel ğulamü fekâne ebevahu mu’mineyni fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra;

 “O küçük erkek çocuğa gelince: Onun ana-babası iki iman eden idi… (Büyüyünce, bürüneceği kişilikle çocuğun) onları taşkınlık ve küfre düşürmesinden ürktük!” (A.Hulusi)

 080 – Oğlana gelince: ebeveyni müminlerdi, onun için bunları tuğyan ve küfür ile sarmasından sakındık.(Elmalı)


Ve emmel ğulam gelelim delikanlıya fekâne ebevahu mu’mineyn onun ana babası imanlı kimselerdi fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra fakat biz onu  azgınlık ve sapkınlıkla onları derin acılara boğacağına dair kaygı verici bir bilgiye sahiptik. Yani bu da bir ima var, iki boyutlu bir ima. İsrail oğullarına, hani onun atası iman ehliydi diyor. Onun iman ehli bir babası vardı fakat çocuk iman ehli bu babayı üzecek küfrüyle, tuğyanıyla, aşırılığıyla, sapkınlığıyla üzecek bir çok şey yapacaktı.

 Onun için. İman atası Hz. İbrahim olan, Hz. İshak olan, Hz. Yakup olan, Hz. Yusuf olan İsrail oğulları o ataları üzecek bir çok şey yaptılar ve onların yolundan çıktılar. Bu vahyin ilk muhatabı olan ey Mekkeliler siz de büyük iman atanız olan İbrahim ve İsmail’i üzecek bir çok şey yapıyorsunuz ve unutmayın tıpkı bu çocuk gibi sizin de ömrünüzün sonu gelir. Ölümün nedenine değil, ölümün kendisine bir atıf bu. Yani siz de tükenirsiniz. Allah sizinde bir vesile ile kökünüzü kazır bu çocuk gibi, bu genç gibi. Ve sizin yerinize o ataklara sadık yepyeni müminler getirir. Aslında mesaj açık gibi geliyor bana.

 Onun için Resulallah’a rabbim bir haberde, çok büyük eziyetler edildiği o yıllarda rabbim eğer şu iki dağı kavuştursa ve bunları helak etse nasıl bakarsın, ne düşünürsün diye Cebrail tarafından yoklanması üzerine. Pek arzu etmem onların neslinden müminlerin gelmesi muhtemeldir, mümkündür. Dolayısıyla onların helakini arzu etmem, istemem demişti. İşte bunu hatırlatıyor bize.

 

 81-) Feeredna en yübdilehüma Rabbuhüma hayren minhu zekâten ve akrebe ruhma;

 “Böylece istedik ki, Rableri onlara, o çocuktan daha hayırlı, temiz; rahmetine daha yakınını açığa çıkarsın.” (A.Hulusi)

 081 – İstedik ki kendilerinin rabbi ona bedel bunlara temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını versin. (Elmalı)

 

 Feeredna en yübdilehüma Rabbuhüma hayren minhu zekâten ve akrebe ruhma  işte bu yüzden istedik ki rableri onun yerine o ana babaya karakter temizliği açısından ondan daha hayırlısını ve ondan daha merhametlisini versin.

 Biraz önce yaptığım yoruma denk gelen bir ayet, yani sizin gibi hayırsız evlatları, ihanet eden evlatları alsın ve sizin yerinize sadakat gösteren iman atası olan İbrahim’e sadakat gösteren hayırlı evlatlar versin.


82-) Ve emmel cidaru fekâne li ğulameyni yetiymeyni fiyl mediyneti ve kâne tahtehu kenzün lehüma ve kâne ebuhüma saliha* feerade Rabbüke en yeblüğa eşüddehüma ve yestahrica kenzehüma* rahmeten min Rabbik* ve ma fealtühu an emriy* zâlike te’vilü ma lem testı’ aleyhi sabrâ;

 “Duvara gelince: O, şehirde iki yetim oğlanın idi… Onun altında, onlara (iki yetim çocuğa) ait bir hazine var idi… Ve babaları da sâlih idi… Bundan dolayı Rabbin diledi ki, o iki çocuk buluğ çağına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar… Ben bu işleri kendi hükmümle yapmadım! İşte senin sabretmeye katlanamadığının tevili (içyüzü) budur.” (A.Hulusi)

 082 – Gelelim duvara: şehir de iki yetîm oğlanın idi, altında onlar için saklanmış bir defîne vardı ve babaları Salih bir zat idi, onun için rabbin irade buyurdu ki ikisi de rüştlerine ersinler ve defînelerini çıkarsınlar, hep bunlar rabbinden bir rahmet olarak dır ve ben hiç birini kendi re’yimden yapmadım ve işte senin sabredemediğin şeylerin tevili. (Elmalı)


Ve emmel cidar ve duvara gelince. fekâne li ğulameyni yetiymeyni fiyl mediyne duvar o şehirde yaşayan iki yetime aitti. ve kâne tahtehu kenzün lehüma ve ardında da onlara ait bir hazine gömülüydü ve kâne ebuhüma Saliha o ikisinin erdemli bir babası vardı feerade Rabbüke en yeblüğa eşüddehüma ve yestahrica kenzehüma* rahmeten min Rabbik senin rabbin ise onlar erişkin birer insan olunca hazinelerini çıkarmalarını rabbinden bir rahmet olarak istedi, diledi. Yani büyüyünce onlar gömülü olan o hazineyi çıkarsınlar ve geçimleri olsun diledi rabbin bir rahmet olarak onlara.

 Evet, bu da ilk muhatap açısından Yani Resulallah’ı  inşa eden ayetler olduğunu düşünürsek, ilk muhatap açısından duvarı düzeltmeye denk gelen bir zihin inşa ediliyor. İşte bu inşa edilen zihin sayesinde Resulallah, kendisine yıllarca işkence eden acı çektiren varlığına düşman olan Mekke yerlilerine Medine’de toplumunu oluşturduktan sonra Mekke’de ki kıtlık yıllarında Mekkeli yoksullara dağıtılmak üzere külçe gümüş gönderecektir.

 İşte rabbimiz daha önceden tasavvurunu böyle inşa ettiği için, yani alttaki hazineyi ilerde üste çıkarmak, onları gelecekte iman eden çocuklarına bir şeyler bırakabilmek için o günden yüreklerin önünü imana açacak davranışlarda bulunacaktı.

 ve ma fealtühu an emriy Yani bütün bunları ben kendi kararımla yapmadım.

 Bu meselsi kıssayı anlamak isteyen bu ibareyi anahtar olarak almalı. Yani bu bir kulun kimliği üzerinde çok duruyorsa biri, bu anahtardır. Bütün bunları ben kendimden yapmadım. Oysaki burada anlatılan hadiste de geçtiği gibi bir peygamber olan Hz. Musa. Unutmayalım. O da vahiy alıyor. Eğer bunlar vahiyle verilecek şeyler olsaydı doğrudan ona da verilirdi. Onun için o bir kul diyor ki; Bütün bunları kendimden yapmadım.

 Demek ki bu tamamen öğretim amaçlı, eğitim amaçlı rabbimiz tarafından düzenlenmiş bir eğitim amaçlı gezi. Onun için buradan biz bunu anlıyoruz.

 zâlike te’vilü ma lem testı’ aleyhi sabrâ senin sonuna kadar sabretmeyi başaramadığın olayların iç yüzü ile ilgili gerçek yorum işte budur. Dedi.

 Bu meselde bir sonraki Zülkarneyn meseli de daha önce de vurguladığım gibi Allah hikmetle davranır gerçeğine bir atıftır işte. Yani eşyanın ve olayların görüneninin arkasında görünmez bir boyutu daha vardır. Onun içinde ey insanlar Allah’ın gör dediği yerden bakarsanız onu görürsünüz. Eğer Allah’ın gör dediği yerden bakmazsanız şeytanın gör dediği yerden bakarsınız ve hakikati göremezsiniz.

 Yepyeni bir kıssaya giriyor sure ama yukarıdaki kıssa ve mesellerle çok bağlantılı.


83-) Ve yes’eluneke an Ziyl karneyn* kul seetlu aleyküm minhu zikra;

 Sana Zül-Karneyn’den soruyorlar… De ki: “Ondan size bir zikir (hatırlatma) okuyacağım.” (A.Hulusi)

 083 – Bir de sana Zülkarneyn’den suâl ediyorlar, de ki size ondan bir yadigâr okuyacağım. (Elmalı)


Ve yes’eluneke an Ziyl karneyn bir de sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar. kul seetlu aleyküm minhu zikra de ki size ona ilişkin bir takım anılar nakledeyim.

 Zülkarneyn bu da hadiste Hıdr diye isimlendirilen, sıfatlandırılan o kişi gibi sıfatıyla öne çıkarılan biri. Adı yok. Karn; boynuz anlamına gelir. Birden fazla anlamı olan bir kelime. Çağ anlamına gelir, zaman anlamına gelir, medeniyet anlamına gelir, uygarlık anlamına gelir. Yani anlam alanı çok geniş bir kelime.

 Zülkarneyn; iki boynuzlu anlamına gelebileceği gibi. Ki bu iki boynuzlu anlamının tefsir edebiyatımız tarafından öne çıkarılması birazda bu hadisenin ne Kur’an da ne de sünnette hiçbir atıf olmamasına rağmen büyük İskender ile ilişkilendirilmesi dolayısıyladır. Mevcut, şu anda ele geçmiş sikkelerden yola çıkarak büyük İskender’in çift boynuzlu bir taç, bir miğfer kullandığını biliyoruz. Ama asıl biz burada iki medeniyetli, iki boyutlu ya da iki zamanlı birinden söz edildiğini görüyoruz.

 Bunun ismi yok, bu bunun vasfı, niteliği, işlevi yani. Onun için yine ismi verilmeyen, niteliğine dikkat çekilen bir meselle karşı karşıyayız. Bu surede anlatılan tüm mesellerin eşyanın çift boyutlu hakikatine atıf olduğu düşünülürse iki ayrı medeniyetin sahibi olarak nitelendirilmesi mümkündür. Doğu ve batı. Zaten birazdan doğunun en sonuna ve batının en sonuna gittiği nakledilecektir. Ya da iki çağın, iki devrin adamından, hatta iki güç; İlim ve iktidar, hikmet ve iktidar sahibi. Bilgi ve iktidar sahibi. Güç ve hikmet sahibi birinden söz edildiğini de anlayabiliriz Zülkarneyn kalıbından yola çıkarak. Yani iki boyutlu hakikatin sahibi.

 Araplar tarafından bilinen çok eski çağlarda yaşamış bir cihangir olabilir. Fakat zaman içerisinde menkıbevi bir kişilik kazanmıştır mutlaka. Büyük İskender ya da Himyer krallarından biri olma ihtimali gündeme getirilmiş tefsirlerimizde ve bir çok spekülasyon yapılmışsa da ne Kur’an da ne de sünnette bunlara bir atıf yoktur. Ve bu ikisi de üstelik tarihle sabit bir hakikattir, putperest imparatorlardır, cihangirlerdir, krallardır.

 Bunun bir mesel olduğu bizce açık. Yani iktidar ile hikmet arasında ki irtibatı kurmamızı bize öğütleyen bir mesel. Sembolize ettiği gerçek şudur; Eğer güç ile hikmet birleşirse o zaman ulaşılmak istenen meşru her gayeye ulaşılabilir, vermek istediği şey budur. Nitekim burada Zülkarneyn meseli anlatılırken de bu gerçek adım adım izlenecektir. Şimdi doğrudan mesele girelim:


84-) İnna mekkenna lehu fiyl Ardı ve ateynahu min külli şey’in sebeba;

 Onu arzda yerleştirdik ve Ona her yolu (dilediğine ulaşmasını) kolaylaştırdık. (A.Hulusi)

 084 – Biz onun için Arzda bir müknet hazırladık ve ona her şeyden bir sebep verdik. (Elmalı)


İnna mekkenna lehu fiyl Ard Evet, onun iktidarı için yeryüzünde uygun bir zemin hazırladık. ve ateynahu min külli şey’in sebeba ve ona eşyanın yasalarıyla uyumlu araçların bilgisini bahşettik.

 Bu ayet mesel kahramanının hem dünyevi iktidara hem bilgiye sahip olup, yani iki zamanlı iki boyutlu Zülkarneyn olduğunu güzel ifade ediyor.


85-) Feetbe’a sebeba;

 O da bir yolu kullandı. (A.Hulusi)

 085 – Derken bir sebebi takip etti. (Elmalı)


Feetbe’a sebeba o da kendisini amacına ulaştıracak bir araca başvurdu. Sebep; hurmanın tepesine çıkmak için tutunulacak ip, tutularak çıkılan ipe deniliyor Ragıp El Isfahani’ye göre. Yani bizi yasalara ulaştıran bilgi, bizi eşyanın yasalarına ulaştıran bilgi. Buna sahip olursak eşyayı kendimize boyun eğdiririz. Burada verilen bu.


86-) Hatta izâ beleğa mağribeşŞemsi vecedeha tağrubu fiy ‘aynin hamietin ve vecede ‘ındeha kavma* kulna ya Zelkarneyni imma en tu’azzibe ve imma en tettehıze fiyhim hüsna;

 Tâ Güneş’in battığı yere ulaştığında, onu koyu bir karanlık suda batarken buldu… (Bir de) o bölgede bir toplum buldu! Dedik: “Ey Zül-Karneyn! İster (onlara) azap edersin; ister haklarında bir güzellik oluşturursun.” (A.Hulusi)

 086 – Tâ gün batıya vardığı vakit onu balçıkla bir gözde gurub ediyor buldu, bir de bunun yanında bir kavim buldu, dedik ki: ey Zülkarneyn! ya ta’zib edersin veya haklarında bir güzellik ittihaz eylersin. (Elmalı)


Hatta izâ beleğa mağribeşŞemsi vecedeha tağrubu fiy ‘aynin hamietin nihayet güneşim battığı yere ulaşınca orada kara balçığa benzer bir su gözesinde güneşi batar buldu. Hamietin; Kara balçık anlamına gelir ama Hami yetin diye de okunmuştur, o zaman manası sıcak su, kaynar su olur.

 ve vecede ‘ındeha kavma ve orada yerleşik bir topluluğa rastladı. kulna ya Zelkarneyni imma en tu’azzibe ve imma en tettehıze fiyhim Hüsna Biz; ey Zülkarneyn dedik, zulmederek azapta çektirebilirsin onlar hakkında adil davranarak güzel bir yöntemi de benimseyebilirsin.

 Evet, surede ki iki boyutluluğun örneklerinden biri bu. Yani eşyanın çifte boyutuna, doğu ve batı işaret edilmişti, şimdi bir tarafa gidiyor. Yönetmenin iki biçimi var. Zulmederek te yönetebilirsin ey Zülkarneyn, adaletle de yönetebilirsin. Şimdi sen seç. Yani güç sende ama, yönetimim iki boyutu var. Zulümle de yönetebilirsin, gönüllü ve güzelce de.

 

 87-) Kale emma men zaleme fesevfe nu’azzibuhu sümme yüreddü ila Rabbihi feyu’azzibuhu azâben nükra;

 (Zül-Karneyn) dedi ki: “Zulmedene azap edeceğiz… Sonra Rabbine döndürülecek; böylece (Rabbi) ona tarifi mümkün olmayan bir azap yaşatacak.” (A.Hulusi)

 087 – Dedi: her kim haksızlık ederse onu muhakkak ta’zib ederiz, sonra rabbine iade olunur, o da onu görülmedik bir azâba çeker. (Elmalı)

 

 Kale emma men zaleme fesevfe nu’azzibuhu sümme yüreddü ila Rabbihi feyu’azzibuhu azâben nükra fakat diye ekledi. Kim zulmederse iyi bilsin ki o bu dünyada günü gelince azabımıza mahkum olacaktır. En sonunda rabbine döndürülecek ahirette onu da görülmemiş bire azaba uğratacaktır.

 Bu da açık. Bu ve 88. ayet öznesi Zülkarneyn olarak ta anlaşılmış. Yani burada Zülkarneyn; emma men zaleme yani bunu Zülkarneyn de söylemiş biçiminde anlaşılıyor. Kim zulmederse diye söyleyen Zülkarneyn imiş gibi de anlaşılmış. Fakat doğru değil. Çünkü bu ayette ki azabımız sözcüğü ve bir sonraki 88. ayette ki son cümle Allah’a açıkça bir atıftır. Onun için de bu ayet ve bir sonraki ayet Allah’a atfedilerek okunmalı.


88-) Ve emma men amene ve amile salihan felehu cezaenilHüsna* ve senekulu lehu min emrina yüsra;

 Fakat kim (hakikate) iman eder ve imanının gereğini uygularsa; karşılığı onun için en güzelidir… Ona kolaylaştırma yolundaki hükmümüzü uygularız. (A.Hulusi)

 088 – Amma her kim de iman edip iyi bir iş tutarsa buna da mükâfat olarak en güzel âkıbet vardır ve ona emrimizden bir kolaylık söyleriz. (Elmalı)


Ve emma men amene ve amile salihan felehu cezaenilHüsna ama kimde iman eder, erdemli davranırsa işte onu da karşılık olarak güzel bir akıbet beklemektedir. ve senekulu lehu min emrina yüsra zaten biz de ona talimatlarımızdan kolay olanları buyuracağız.

 Ne diyor burada talimatlarımızdan kolay olanları, meselin ikinci dersi bu. Birinci dersini yukarıda izah ettik. İlahi emirler insanidir. İnsanın özü ile uyumludur. İnsanın özü ile uyumlu olan da kolay olandır zaten. Onun için tüm vahiylerin getirdiği emirler aslında insan için kolaydır, zorluk değildir.


89-) Sümme etbe’a sebeba;

 Sonra (Zül-Karneyn diğer) bir yolu kullandı. (A.Hulusi)

 089 – Sonra da bir sebebi takip etti. (Elmalı)


Sümme etbe’a sebeba sonra yeni amacına ulaştıracak bir araca yine başvurdu.


90-) Hatta izâ beleğa matliaş Şemsi vecedeha tatlu’u alâ kavmin lem nec’al lehüm min duniha sitra;

 Tâ Güneş’in başlangıcının olduğu yere geldi (kuzeyde Güneş’in batmadan en alt noktadan tekrar yükseldiği bölge). Onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için ona (Güneş’e) karşı bir örtü oluşturmamıştık (Güneş hiç kaybolmuyordu). (A.Hulusi)

 090 – Tâ gün doğu cihetine vardığı vakit onu bir kavim üzerine doğuyor buldu ki onlara güneşin önünden bir siper yapmamıştık. (Elmalı)


Hatta izâ beleğa matliaş Şemsi vecedeha tatlu’u alâ kavmin lem nec’al lehüm min duniha sitra en sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca onu kendileri için güneş ışığından gayri bir örtü takdir etmediğimiz bir topluluk üzerine doğar buldu. Yani güneş öyle birileri üzerine doğuyordu ki onlar güneşten başka bir elbise giymiyorlardı. Hiçbir şey örtünmüyorlardı.


91-) Kezâlik* ve kad ehatna Bima ledeyhi hubra;

 İşte böyle… Biz Onu, ondaki ile ihâta etmiştik. (A.Hulusi)

 091- Böyle, halbuki onun yanında neler vardı tamamını biz biliyorduk. (Elmalı)


Kezâlik, onların yaşam tarzı da böyleydi.

 Evet, gerçekten de Razi’nin açıklaması bu “kezalik” sözcüğü için çok hoş ve gerçekten ikna edici. Yani onların yaşam tarzı da böyleydi. Onlar böyleydi işte. Bu da 3. ders. Dünya farklı kültürlerden, farklı inanç sistemlerinden farklı yaşam tarzlarından oluşur.

 [Ek bilgi: Örnek; http://www.youtube.com/watch?v=HhAvuPlhdNA&feature=related )]

 Zülkarneyn onlara dokunmamış, kendi hallerine bırakmıştı. Hz. Peygamber de inşa ediliyor burada. Yani Dünya Arabistan’dan, insanlık ta  Araplardan müteşekkil değil Ey Muhammed. Dolayısıyla hukuk ve iktidar pratiğini bu esasa göre inşa et. Yani burada A’raf/199 ayetini hatırlıyoruz;

 Huzil afve ve’mur Bil urfi ve a’rıd anil cahiliyn (A’raf/199) Evet, fıtrata uygun yolu tut, iyiyi öner, cahilleri kendi haline bırak. Demiyor muydu. İşte bize bu ayeti hatırlatıyor.

 ve kad ehatna Bima ledeyhi hubra fakat doğrusu biz onun sahip olduğu tasavvuru derin bir bilgiyle kuşatmışızdır. Yani burada söylenen Zülkarneyn sıfatlı kişinin, farklılıklara karşı hoş görülü davranışının ardında yatan gerçek sebebi, iktidarının uzun sürmesi ve bu kadar geniş olabilmesi için insanları olduğu gibi hoş görebilme yeteneği, güzel yönetebilme yeteneği. Yani çok kültürlülüğü, çok inançlılığı kendi içerisinde böyle kabullenebilme yeteneği olduğu gibi bir ima seziliyor.


92-) Sümme etbe’a sebeba;

 Sonra (Zül-Karneyn) bir yolu daha kullandı. (A.Hulusi)

 092 – Sonra da diğer bir sebebi takip etti. (Elmalı)


Sümme etbe’a sebeba yeniden kendisini amacına ulaştıracak bir araca başvurdu.


93-) Hatta izâ belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen lâ yekâdune yefkahune kavla;

 Nihayet iki sed (set, dağ) arasına ulaştı… Orada neredeyse -hiçbir- uyarıyı değerlendirmeyecek hâlde bir kavim buldu. (A.Hulusi)

 093 – Tâ iki sedd arasına vardığı vakit önlerinde bir kavim buldu ki hemen hemen söz anlayacâk bir halde değil gibi idiler. (Elmalı)


Hatta izâ belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavme nihayet iki set arasına ulaştığı zaman onların arasında yaşayan bir topluluğa rastladı.

 Tefsir edebiyatında b settin Kafkasya da ki derbent setti olduğu yaygın kabul gören bir yorum. Fakat bu konuda ne Kur’an da ne de sünnet ve hadiste hiçbir bilgi yok. Onun içinde mesel ve cedel ayetini tekrar hatırlatıyor (54. ayeti), spekülasyon ve polemiğe girmeyi doğru bulmuyoruz. Burada asıl verilmek istenen ne ona bakıyoruz.

 [Ek bilgi; http://zulkarneyntez.blogcu.com/seddin-yapimi-ve-tarihsel-gercekligi/247565 ]

 lâ yekâdune yefkahune kavla konuştuğu dilden pek anlamıyorlardı.


94-) Kalu ya Zelkarneyni inne ye’cuce ve me’cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec’alü leke harcen alâ en tec’ale beynena ve beynehüm sedda;

 Dediler: “Ey Zül-Karneyn! Şüphesiz ki yecüc ve mecüc Arz’da bozgunculuk yapmaktadırlar! Bizimle onlar arasına bir set oluşturman için, sana bir ücret ödeyelim mi?” (A.Hulusi)

 094 – Dediler ki ey Zülkarneyn! haberin olsun Yecuc ile Mecuc bu Arzda fesat yapıp duruyorlar, onun için onlarla bizim aramıza bir set yapman şart ile sana biz bir harç versek olur mu? (Elmalı)


Kalu ya Zelkarneyni inne ye’cuce ve me’cuce müfsidune fiyl Ard ey Zülkarneyn dediler ye’cüç ve Me’cüc ülkede bozgunculuk yapıyor.

 Kim bu Ye’cüc ve Me’cüc? Sonraki müfessirler tarafından Moğollar ve Tatarlar la özdeşleştirilmiş. Belli ki sonraki müfessirler Moğol istilasından epey sıkıntı gören bu ümmetin tarihsel tecrübesinden yola çıkarak böyle bir yoruma varmışlar. Ama tabii ilk müfessirler bu yorumu yapmıyorlar. Fakat tarihsel delillere baktığımızda eğer onlara ille de uyarlayacak olursak İskitler’e tekabül ediyor bu kavimler. Ki kitabı Mukaddes’te bu Ye’cüc ve Me’cüc ile ilgili muğlak atıflar var. Avrupa dillerine de Gog ve Magok olarak zaten geçmiş bunlar. Fakat cedele açık, spekülasyona açık Kur’an ve sünnette haklarında başka hiçbir malumat verilmeyen simgesel şeyler bunlar. Onun için biz meselin verdiği ibrete bakalım diyerek geri ayete dönelim.

 fehel nec’alü leke harcen alâ en tec’ale beynena ve beynehüm sedda derhal onlarla bizim aramıza bir set yapman karşılığında sana bir bedel ödemeye ne dersin.

[Ek bilgi; ….Zülkarneyn; Allah’ın kendisine dünyada imkân sağlayarak uzak yerlere gidebilmesi için “sebeb” isimli vasıtayı verdiği şahıstır. O, kendisine verilen ‘sebeb’le üç ayrı seyahate çıkmıştır: “Güneş’in battığı yere” “Güneş’in doğduğu yere” “İki sedd / südd arasına” (İki bulut/nebula)

Gittiği bu üç yerde bazı kavimlerle karşılaşmış, üçüncü seyahatinde vardığı yerdeki kavmin isteği üzerine, onları Ye’cüc Me’cüc’den korumak için bir set inşâ etmiştir.

Yaptığı seyahatler sırasında, Güneş’in doğduğu yerden ayrılıp iki sedd / südd arasına, cinlerin Ye’cüc Me’cüc’ün ve diğer insanların bulunduğu yeryüzünün ortasına yöneldi; doğu tarafında Türk bölgesinde bir yola ulaştı. Salih insanlardan olan bir topluluk O’na dedi ki:

“Ey Zülkarneyn! Şu iki dağın arasında Allah’ın malukatından bir topluluk var. Onlardan çoğu insanlar gibi ama, dört ayaklı hayvanlara benzerler. Ot yerler; evcil ve yabani hayvanları, yırtıcı hayvanların avladığı gibi avlarlar. Yeryüzünde Allah’ın yarattığı her canlının, yılanların ve akreplerin artıklarını yerler. Onlarla beraber olduğumuzdan bu yana bize uğramadıkları sene yoktur. Biz onların akıncılarının şu iki dağın arasından bize saldırmalarını bekleriz, gözetleriz. Onlarla bizim aramızda sedd yapman için sana vergi verelim mi?”

Zülkarneyn dedi ki:”rabbimin beni içine yerleştirdiği şey (bana verdiği imkan) sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana bedensel güçle yardım edin de, sizin onlar arasına kat kat engel yapayım. Bana kayalar, demirler ve bakırlar getirin ben de onların memleketlerini tanıyayım, ilimlerini bileyim, dağlarının arasını ölçeyim.”

Sonra onlara ulaşana kadar gitti; Memleketlerinin ortasına vardı. Onların hepsini aynı ölçüde, kadınlarını ve erkeklerini aynı boyda buldu. Orta boylu insanın yarısı kadardılar. Yaklaşık 85cm’dir. Bizim tırnaklarımızın yerinde onların pençeleri vardı. Azı ve köpek dişleri yırtıcı hayvanların dişleri gibiydi. Bir şey yedikleri zaman yaşlı katırın veya kuvvetli atın kıtır kıtır yemesi gibi ses çıkardıkları duyulurdu. Vücutlarının her yanı kıllarla kaplı olduğundan sıcak ve soğuktan zarar görmezlerdi. Her birinin büyük iki kulağı vardı. Kulakları sırtlarını ve karınlarını örtüyordu. İstirahat ederken birini üzerlerine örterler, diğerini altlarına sererlerdi. Onların bütün kadın ve erkekleri ölecekleri zamanı bilirlerdi. Çünkü erkekleri bin çocuk yapmadan, kadınları bin çocuk doğurmadan ölmezlerdi. Bin çocuk yapınca da ölürlerdi. Vakti gelince, bizim bereketli yağmur dilediğimiz gibi yağmur dilerlerdi.

Yağmur yağdığı zaman toprak yeşerir, onlar yerler ve bakılınca fark edilecek kadar semirirler. Kadınları erkeklere koşarlar, onlarla birleşirler, münasebetten bitkin düştükleri görülürdü. Köpekler gibi ulurlar, hayvanlar gibi çiftleşirlerdi.

Zülkarneyn, bütün bunları gördükten sonra iki dağın arasına döndü, iki dağın arasını ölçtü.

O, Türk diyarındaydı. İki dağın arasının 100 fersah olduğunu gördü. İşe başlamaya karar verince, suyu bulana kadar temel kazdı. Temelin genişliğini 50 fersah olarak yaptı. Onun dolgusu kaya, toprağı akıcı bakırdı. Sonra akıcı bakırı kayaların üzerine döktü. Sanki bir dağın yer altındaki temeli gibiydi. Sonra temelleri demir bloklarla ve akıcı bakır ile yükseltti. Onun açıklıklarını sarı bakır ile kapattı. Seddin inşâsını tamamlayınca insanların ve cinlerin yanına döndü…. (Dursun Ali TÖKEL – Yecüc ve Mecüc Hakkında Bilgi)]


95-) Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun fe e’ıynuniy Bi kuvvetin ec’al beyneküm ve beynehüm radma;

 (Zül-Karneyn) dedi ki: “Rabbimin bende açığa çıkardıkları daha hayırlıdır… Gücünüzle bana yardım edin de, sizinle onlar arasına büyük bir set oluşturayım.” (A.Hulusi)

 095 – Dedi ki: rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar çok hayırlıdır. haydin siz bana kuvvet ile yardım edin de ben onlarla sizin aranıza bir redim yapayım. (Elmalı)


Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayr şöyle cevap verdi; Rabbimin bu konuda bana verdiği imkan daha değerlidir. fe e’ıynuniy Bi kuvvetin ec’al beyneküm ve beynehüm radma haydi sizler baba iş gücü ile yardımcı olun da sizinle onların arasına bir set yapayım dedi.


96-) Atuniy züberel hadiyd* hatta izâ sava beynes sadefeyni kalenfühu* hatta izâ ce’alehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;

 Bana demir kütleleri getirin… Nihayet iki taraf arasını eşitleyince: “Nefhedin = körükleyin” dedi… Tâ ki onu (demiri) kor hâline getirince, “Getirin bana, üzerine eritilmiş bakır dökeyim” dedi. (A.Hulusi)

 096 – Bana demir kütleleri getirin, tam iki ucu denkleştirdiği vakit körükleyin dedi, tam onu bir ateş haline koyduğu vakit getirin bana dedi: üzerine erimiş bakır dökeyim. (Elmalı)


Atuniy züberel hadiyd şimdi bana demir plakalar getirin diye emir verdi. Zülkarneyn sıfatlı kişi. hatta izâ sava beynes sadefeyni kalenfühu nihayet iki yamaç arasındaki boşluğu doldurup düz hale gelince onlara körükleyin dedi. hatta izâ ce’alehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra sonunda demir akkor halini alınca onun üzerine dökmek için bana erimiş bakır getirin dedi.


97-) Femesta’û en yazharuhu ve mesteta’û lehu nakba;

 Artık onu, ne aşmaya muktedir olabildiler ve ne de delebildiler!

 097 – Artık onu ne aşabilirler ne de delebilirler. (Elmalı)


Femesta’û en yazharuhu ve mesteta’û lehu nakba Evet, artık onların düşmanları ne onu aşabilirlerdi, ne de onda bir gedik açabilirlerdi.

 Yani kıssadan hisse; Burada çok gelişmiş bir uygarlığa sahip bir yönetici dile getiriliyor. Bu yönetici hem adil, hem güç sahibi, hem de bilgi sahibi. Dolayısıyla eğer kararlı, adil, bilgili, hikmetli davranırsanız amacınıza ulaşır doğular ve batılar elinize geçer mesajı burada açık.


98-) Kale hazâ rahmetün min Rabbiy* feizâ cae va’dü Rabbiy ce’alehu dekkâ’* ve kâne va’dü Rabbiy hakkâ;

 (Zül-Karneyn) dedi: “Bu Rabbimden bir rahmettir… Dolayısıyla Rabbimin vaadi gelince, onu yerle bir eder… Rabbimin vaadi Hak’tır.” (A.Hulusi)

 098 – Bu, dedi: rabbimden bir rahmettir, rabbimin vaadi vakit de onu dümdüz edecektir, rabbimin vaadi Hakk oldu. (Elmalı)


Kale hazâ rahmetün min Rabbiy Zülkarneyn dedi ki; Bu rabbimin bir rahmetidir. feizâ cae va’dü Rabbiy ce’alehu dekkâ’ rabbimin vaat ettiği zaman geldiğinde onu yerle bir edecektir. ve kâne va’dü Rabbiy hakkâ zira rabbimin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.

 Temsilin 2. hissesi de burada. İktidar ve güç ne kadar büyük olursa olsun Allah’ın mutlak iktidarı karşısında eriyip yok olur. Allah’ın vaadi gerçekleşir. Burada Hz. Peygamber de inşa ediliyor. Senin ellerine kurulacak medeniyet te büyüyecek, doğulara ve batılara sahip olacak. Öyle büyüyecek ki. Ama en sonunda hiçbir medeniyetin kalıcı olmadığı vaadi Allah’ın bir vaadidir. Dolayısıyla senin ellerinle getirdiğim imanla, getirdiğin ilkelerle büyüyecek bu medeniyetin de elbette kötü günleri ve çöküş günleri olacaktır gibi bir inşa var burada.

 [Ek Bilgi; http://ekabirweb.blogspot.com/2012/03/kehf-suresi-98-ayet-tefsiri-elmal.html ]

 

 99-) Ve terekna ba’dahüm yevmeizin yemucü fiy ba’din ve nüfiha fiysSuri fecema’nahüm cem’a;

 O gün onları serbest bırakırız, dalgalar hâlinde (iki tür) birbirlerine girerler! Sur’a da üflenmiştir; artık hepsini cem etmişizdir. (A.Hulusi)

 099 – Ve o gün onları bırakıvermişizdir, bir kısmı diğerinin içinde dalgalanıyorlar, sur’a da üfürülmüştür, artık hepsini toplamış da toplamışızdır ve. (Elmalı)


Ve terekna ba’dahüm yevmeizin yemucü fiy ba’d o gün geldiğinde biz onları birbirini kırıp geçiren dalgalar gibi çalkalanmaya terk ederiz. ve nüfiha fiysSûr ve sûr borusu çalınır.Kur’an sözü doğrudan kıyamete getirdi. Hem toplumsal, sosyal ve medeniyetlere ilişkin kıyamet, hem de tüm yeryüzünün, insanlığın kıyameti. fecema’nahüm cem’a nihayet hepsini bir araya toplarız.


100-) Ve aradnâ cehenneme yevmeizin lil kafiriyne ‘arda;

 Hakikat bilgisini inkâr edenlerin gözlerinin önüne o süreçte Cehennemi, öyle apaçık sermişizdir ki! (A.Hulusi)

 100 – Cehennemi o gün kâfirlere bir gösteriş göstermişizdir. (Elmalı)


Ve aradnâ cehenneme yevmeizin lil kafiriyne ‘arda işte o gün kafirlere cehennemi reddedemeyecekleri bir biçimde arz ederiz. Çünkü onlar dünyada talep ettiler, biz de arz ederiz.


101-) Elleziyne kânet a’yünühüm fiy ğıtain an zikriy ve kânu lâ yestetıy’une sem’a;

 Onların, Benim zikrim (hatırlanmam) konusunda, basîretleri perdeliydi! Dinleyip algılamaya da kapasiteleri yetmiyordu! (A.Hulusi)

 101 – Onlar ki beni ihtar eden âyetlerimden gözleri bir gıtâ içinde idi, işitmeğe de tahammül edemiyorlardı. (Elmalı)


Elleziyne kânet a’yünühüm fiy ğıtain an zikriy onlar öyle kimselerdi ki beni hatırlatan her şeye karşı gözlerine bir perde çekilmişti. ve kânu lâ yestetıy’une sem’a üstelik onlar işitmeye de yanaşmıyorlardı.


102-) Efe hasibelleziyne keferu en yettehızû ıbadiy min dunİY evliyâ’* inna a’tedna cehenneme lilkafiriyne nüzüla;

 Hakikat bilgisini inkâr edenler, Beni bırakıp (hakikatlerindeki El VELİYY isminin özelliğini inkâr edip) kullarımı (dışarıdan) velî edineceklerini mi sandılar! Biz cehennemi, hakikat bilgisini inkâr edenlerin yaşam ortamı yaptık! (A.Hulusi)

 102 – Ya o kâfirler beni bırakıp da kullarıma kendilerine Mevlâ ittihaz edeceklerini mi zannettiler, biz Cehennemi o kâfirler için bir konukluk hazırladık. (Elmalı)


Efe hasibelleziyne keferu en yettehızû ıbadiy min dunİY evliyâ’ inkarda ısrar eden bu kimseler benim kullarımı benden bağımsız olarak kendilerine kayırıcı dost edineceklerini mi sandılar. Yani Allah’a karşı hiçbir peygamberin aziyz’in, veliy’nin kayıramayacağını, bunun söz konusu olamayacağını bilmediler mi. Bu hayatta birileri sizi düşmanınızdan korumak için önünüze set çekse Zülkarneyn gibi bunu yapabilir, ama ahirette kimse Allah’ın önünüze set çekemez bunu unutmayın.

 inna a’tedna cehenneme lilkafiriyne nüzüla şüphesiz biz cehennemi kafirler için bir konuk evi olarak hazırladık.


103-) Kul hel nünebbiuküm Bil ahseriyne a’mala;

 De ki: “Yaptıkları yüzünden en büyük hüsrana uğrayacakları, haber vereyim mi?” (A.Hulusi)

 103 – Size, de: amelleri en ziyade hüsrana gidenleri haber vereyim mi? (Elmalı)

 

 

Kul hel nünebbiuküm Bil ahseriyne a’mala de ki; eylem olarak en büyük kayba uğrayacak olanı size haber vereyim mi?


104-) Elleziyne dalle sa’yühüm fiyl hayatid dünya ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun’a;

 Onlar ki, dünya hayatında tüm çalışmaları boşa giden kimselerdir… Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı! (A.Hulusi)

 104 – Onlar ki Dünya hayatta saiyleri boşa gitmektedir de kendilerini zannederler: ki cidden güzel sanat yapıyorlar. (Elmalı)


Elleziyne dalle sa’yühüm fiyl hayatid dünya bunlar dünya hayatında tüm yapıp ettiklerinin arkasında yatan algı tarzı sapmış olan kimselerdir. Yani eylemin ana rahmi olan tasavvurdur. Oradaki mm. Sapma, eylemde Km. lere tekabül eder. Onun için onların algısı sapmıştır. ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun’a oysa ki bu tipler kendilerinin güzel ve erdemli işler yaptığını sanmaktadırlar.


105-) Ülaikelleziyne keferu Bi âyâti Rabbihim ve LıkaiHİ fehabitat a’malühüm fela nukıymu lehüm yevmel kıyameti vezna;

 İşte onlar, Rablerinin kendilerindeki işaretlerini (Esmâ’sını) ve O’na LİKÂ’yı (varlıklarında Esmâ şuurunun açığa çıkacağını yaşamayı) inkâr edenlerdir ki, bu nedenle de yaptıkları boşa giden kimselerdir! Artık onlar için kıyamet sürecinde hiçbir ölçü ikame etmeyiz (yaptıklarına değer vermeyiz). (A.Hulusi)

 105 – Bunlar işte o kimselerdir ki rablerinin âyetlerine ve likasına küfretmişlerdir de hayır namına yaptıkları bütün amelleri heder olmuştur, artık Kıyamet günü biz onlara hiç bir vezin tutturmayız. (Elmalı)

 

 Ülaikelleziyne keferu Bi âyâti Rabbihim ve LıkaiH bunlar rablerinin ayetlerini ve ona baş vurmayı, yani O’na kavuşmayı, en sonunda O’nun la buluşmayı ısrarla inkar eden kimselerdir. fehabitat a’malühüm bu yüzden onların tüm yapıp ettikleri boşa gitmiştir. fela nukıymu lehüm yevmel kıyameti vezna çünkü onlara kıyamet günü hiç kıymet verilmeyecektir, vermeyeceğiz.


106-) Zâlike cezauhüm cehennemü Bima keferu vettehazû âyâtiy ve Rusuliy hüzüva;

 İşte Hakikat bilgisini inkâr edenlerin yaşayacakları cehennem; işaretlerimi ve Rasûllerimi alaya almalarının sonucudur! (A.Hulusi)

 106 – İşte böyle onların cezaları Cehennemdir, çünkü küfretmişler ve benim âyetlerimi ve Peygamberlerimi eğlence yerine tutmuşlardır. (Elmalı)

 

 Zâlike cezauhüm cehennemü Bima keferu vettehazû âyâtiy ve Rusuliy hüzüva işte onların cezası inkarda direndikleri, ayetlerimi ve elçilerimi alaya aldıkları için cehennem olacaktır.


107-) İnnelleziyne amenû ve amilus salihati kânet lehüm cennatül firdevsi nüzüla;

 Muhakkak ki (hakikate) iman edip bunun gereklerini uygulayanlara gelince; onların konak yerleri Firdevs Cennetleridir. (A.Hulusi)

 

107 – İman edip Salih Salih ameller işleyen kimselere gelince: onlar için Firdevs Cennetleri bir konukluk olmuştur. (Elmalı)

 İnnelleziyne amenû ve amilus salihat fakat imanda direnenler ve güzel, erdemli davranış sergileyenler için kânet lehüm cennatül firdevsi nüzüla onların buyur edilecekleri konuk evi görkemli cennetler olacaktır.


108-) Halidiyne fiyha lâ yebğune ‘anha hıvela;

 Sonsuza dek oradadırlar… Oradan hiç çıkmak istemezler de. (A.Hulusi)

 108 – İçlerinde muhalled olmak üzere kalırlar, onlardan çıkmak istemezler. (Elmalı)

 Halidiyne fiyha orada sürekli kalacaklar lâ yebğune ‘anha hıvela oradan asla ayrılmak istemeyecekler.


109-) Kul lev kânel bahru midâden likelimati Rabbiy lenefidel bahru kable en tenfede kelimatu Rabbiy velev ci’na Bi mislihi mededa;

 De ki: “Eğer Rabbimin kelimeleri (açığa çıkardığı mânâlar) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce elbette deniz tükenirdi! Velev ki onun (o denizin) bir o kadarını daha getirsek!” (A.Hulusi)

 109 – De ki: eğer rabbimin kelimâtı için deniz mürekkep olsa idi her halde rabbimin kelimatı tükenmeden deniz tükenirdi, bir misli de meded getirsek bile. (Elmalı)


Kul lev kânel bahru midâden likelimati Rabbiy lenefidel bahru kable en tenfede kelimatu Rabbiy velev ci’na Bi mislihi mededa De ki; eğer rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, hatta onun bir mislini de üzerine ilave etmiş olsak yine de rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi.


110-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilâhuküm ilâhun vahıd * femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya’mel amelen salihan ve lâ yüşrik Bi ‘ıbadeti Rabbihi ehadâ;

 (Rasûlüm) de ki: “Ben, benzeriniz olan, bir beşerim (dolayısıyla siz de benim gibisiniz); sadece (sizden ayrıcalıklı olarak) Ulûhiyetin TEK’liği şuuruma vahyolunuyor! O hâlde kim Rabbine likâyı (Esmâ hakikati gereğini yaşamayı) umuyorsa, imanının gereğini yaşasın ve Rabbinin kulluğunda (devam edip) O’na ortak koşmasın!”(A.Hulusi)

 110 – De ki ben sırf sizin gibi bir beşerim ancak bana şöyle vahyolunuyor: İlâhınız ancak bir tek İlahtır, onun için her kim râbbinin likasını arzu ederse Salih bir amel işlesin ve rabbinin ibâdetine hiç bir şirk karıştırmasın. (Elmalı)


Kul innema ene beşerun mislüküm De ki elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Yani ne meleğim, ne ilahım, sadece ölümlü bir insanım yuha ileyye ennema ilâhuküm ilâhun vahıd bana ilahınızın, bir tek ilah olduğu vahy olunuyor femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya’mel amelen Saliha artık kim rabbine kavuşmayı umuyorsa işte o dürüst ve Eremli eylemler gerçekleştirsin ve lâ yüşrik Bi ‘ıbadeti Rabbihi ehadâ ve rabbine kulluk ederken hiç kimseyi ona ortak koşmasın. Kalıcı olan budur.

 Avazeni bu cihanda Davud gibi sal,

Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş.

Her şey geçicidir, peygamber ümmetinin bir ferdi gibi gösteriliyor burada ki ümmet ve peygamberinin risaletini. Ebediyen yaşatsın diye kalıcı olan Allah’tır ve güzel amellerdir. Rabbimden bize kalıcı olan ameller yaptırtmasını niyaz ediyoruz.

 

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mayıs 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: