RSS

İslamoğlu Tef. Ders. TÂHÂ SURESİ (099-135)(100)

08 Haz

231

Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


Sevgili Kur’an dostları bugün Kur’an derslerimiz için müstesna bir gün. Bu ders Kur’an derslerimiz arasında müstesna bir ders. Çünkü bugün, bu uzun maratonda 100. dersimize gelmiş bulunuyoruz. Rabbimize hamd ediyoruz, şükrediyoruz. Bizi Kur’an la yaşatsın, bizi Kur’an la huzuruna alsın. Kur’an a mutabık bir hayatı bize zimmetlesin ve emanete ihanet etmeyenlerden kılsın. Yarın diriliş gününde peygamberin kendisini Allah’a şikayet ettiği;

 “Ya rabbi, bunlar senin kelamını metruk bıraktı, mahzun bıraktı, öksüz bıraktı.” Dediklerinden kılmasın inşallah.

 En büyük niyazım, en büyük arzum şuydu; Kur’an ın 1400 yıllık rivayet zincirinde mütevazi bir halka olmak. Bu zincirin mütevazi bir halkası olmak için Kur’an ı anlama ve anlatma gibi çok zor, çok sorumluluk isteyen ağır bir yükün altına girdik.

 100. ders demek 50 ay demek. Yani 4 yılı aşkın bir zaman. Günde bazen 16 saate kadar varan, ama ortalama 12 saati bulan yorucu bir çalışma emek, zahmet. 100 kadar tefsir, ulum-ül Kur’an ve dil kaynağının arasında gömülüp sizlere; Allah insanla konuşurken ne diyor, ne demek istiyor. Allah u teala insandan ne istiyor sorusunu sormak ve doğru cevabını aramak için işte böylesine yorucu bir çabanın altına girmek.

 Bu dersler bu fakir için bu anlama geliyor. Umarım bu çabalarımız Allah tarafından verimli kılınır, umarım biz sırtında kitap taşıyan merkeplerden olmayız. Bizi dinleyenler, bizi izleyenler ve Kur’an ın ne demek istediğini öğrenmek isteyenler, yaşamak isteyenler, hayatına koymak isteyenler de umarım aradıklarını bu yorucu çabada bulurlar.

 Değerli Kur’an dostları, 100. dersimizi idrak ettiğimiz gerçekten yorucu bir maratonun ortasını geçtiğimiz ve daha 3 yılı aşkın bir zaman sürecek olan bu koşuda birlikte olmanın sanırım sevincini siz de yaşadınız, yaşıyorsunuz. Bu birlikteliğimiz sırasında aramızdaki bağ Kur’an idi. İrtibat Kur’an idi. Kur’an hem sizinle bizi birbirimize bağlayan bağdı, hem de hepimizi Allah’a bağlayan bağ oldu.

 Kur’an ı anlama hususunda benim tefsirimin özellikleri vardı. Bu özellikleri bu tefsiri başından beri takip eden siz değerli Kur’an dostları da fark etmişsinizdir umarım. Bunları baştan sona saymak ve ayrıntılandırmanın yeri burası olmasa gerek. Ama yinede bir hatırlatma babından bundan sonraki tefsir derslerini daha istifadeli bir biçimde takip etmeniz için bir hatırlatma babından şu maddeleri sıralayabilirim tefsirimin özellikleri cümlesinden:

 1 – Lafız mana ve maksadı gözeterek tefsir yapmaya çalıştık. İlk ikisini son birine hakem yaptık. Lafza aykırı bir manadan sakınmaya, maksada aykırı bir lafız ve manadan sakınmaya gayret ettik. Hepsinden öte Kur’an ın bir amacı olduğunu hiç göz ardı etmeden ayetleri tek tek Kur’an ın parçalarını, Kur’an ın bütününe vurduk, onun onayını aldık. Kur’a ın nihai amacından sapan bir yorum doğru bir yorum olamazdı. Onun içinde hep nihai amacına uygun olup olmadığını kontrol ettik.

 2 – Kur’an a hem müfessir, hem de müfesser bir metin olarak yaklaştık. Yani Kur’an hem varlığı ve hakikati tefsir eden bir kitap, hem de tefsire konu olan tefsir edilen bir kitaptı. Hem tefsirin öznesi, hem de nesnesi idi. Biz bu kurala uygun olarak tefsirimizi inşa etmeye çalıştık.

 3 – Her ayeti Kur’an ın bütünü, Kur’anın bütününü de bir tek ayet gibi gördük ve bu ilke çerçevesinde tefsirimizi yapmaya gayret ettik.

 4 – İnsan Kainat ve hadisat kitaplarını, Kelâm-ı kadiym ile birlikte, ilahi kelâm ile birlikte mütalaa ettik. İlahi mesajı insan kitabından, kâinat kitabından, hadisat, yani olaylar ve tarih kitabından bağımsız görmedik. Çünkü Kur’an bize bu bilinci zaten peşinen veriyordu.

 Ve fiyl Ardı ayatun lilmukıniyn. (Zariyat/20)

 Ve fiy enfüsiküm* efela tubsırun (21)

 Diye Kur’an Allah’ın yer yüzünde ayetleri var. Tabii ki gören bir göze sahip olan, düşünen bir akla sahip olan inanan ve kani olan bir yüreğe sahip olan kimseler için. Ve aynı zamanda kendi öz benliğinizde de Allah’ın ayetleri var. Yani siz de bir kitapsınız diyen Kur’an idi.

 5 – Kur’an ı tefsir ederken tefsir geleneğimizden bağımsız bir tefsir yürütmemeye çalıştık. 1400 yıllık bu muhteşem geleneği yok saymadık. Bu muhteşem gelenek içerisinde ayetlerin nasıl yorumlandığına, bizden önceki müfessirlerin neler söylediğine, onların yaklaşımlarına hep önem verdik. Fakat bu hiçbir zaman körü körüne bir taklit ve geçmişin otoritesine körü körüne bir sığınma anlamına gelmedi.

 6 – Muradı ilahiyi hep merak ettik ve önde tutarak şu soruyu sorduk; Allah ne diyor dan da öte, Allah ne demek istiyor. İşte ne demek istediğine dair yorumlarımızı hep müdellel bir biçimde mutlaka delil getirerek dilden, Kur’an dan, sünnet’ten ve tefsir geleneğimizin büyüklerinden delil getirerek mutlaka bir kaynağa yaslamaya çalıştık ve Allah ne demek istiyor sorusunu doğru cevaplamak için alın teri, zihin teri, yürek teri döktük. Bazen bu soruyu doğru cevaplamak amacıyla bir ayete 3 gün, tam 3 gün ayırdık.

 Bazen bir tek kelimeye bir tam gün ayırdık. Sabahtan akşama dek kitapların arasında o kelimenin o ana kadar verilen anlamının bizi ikna etmediğini gördüğümüzde ikna edecek anlamını aramaya, araştırmaya koyulduk. Ama sonunda hala ikna edememiş, hala ikna olamamışsak bunu da bu tefsirin sadık talebeleriyle paylaştık.

 7 – Son ve yedinci olarak Kur’an ın ebedi mesajını Akif’imizin, Kur’an şairi olan iki ayaklı çağdaş bir Kur’an olan Mehmet Afif’imizin ifadesi ile asrın idrakine söyletmeye çalıştık. Bunun içinde yeni bir din dili geliştirme konusunda gayret gösterdik.

 Hep inandık ki reforma İslam’ın ve Kur’an ın hiçbir ihtiyacı olmamıştır. Ama dilin ihtiyacı olmuştur. Dili yenilemeye çalıştık. Onun içinde yeni bir din dili ile Kur’an ın ebedi mesajını, Kur’an ın son muhatapları olan sizlere aktarmaya çalıştık. Bunu yaparken anlaşılır bir dil kullanmaya gayret ettik. Fakat anlaşılsın diye dilin düzeyini düşürmedik, düşürmek istemedik. Muhatabın düzeyini yüksek bir dil düzeyine yükseltmenin çabasını gösterdik. Onun içinde hep başından beri Kur’an ı anlama konusunda gayret sarf edenler, sarf ettiği gayret kadar Kur’an ı anladılar.

 Bu girişin ardından değerli dostlar şimdi geçen ders kaldığımız Tâhâ suresinin 99. ayeti ile dersimize devam ediyoruz.


99-) Kezâlike nekussu aleyke min enbai ma kad sebeka ve kad ateynake min ledünna zikra;

 İşte böylece öne geçmiş olanların haberlerinden bazısını sana hikâye ediyoruz… Gerçek ki, sana ledünnümüzden bir zikir (hatırlatıcı) verdik. (A.Hulusi)

 099 – İşte sana böyle – ya Muhammed – geçmişin mühim haberlerinden kıssa naklediyoruz, şüphe yok ki sana ledünlümüzden bir zikir verdik. (Elmalı)


Kezâlike nekussu aleyke min enbai ma kad sebek işte bu şekilde geçmişte yaşanmış bire takım olayların özüne ilişkin anlatımı sana sunmuş oluyoruz.

 Tabii bu ayeti kerimede söylenen şey belli. 99. ayete kadar anlatılan Hz. Musa ve Firavuna karşı verdiği mücadele, bir yandan da İsrail oğullarının sapmasına karşı verdiği mücadele dile getirilmişti. Hem de ayrıntılı olarak. Yani çift yönlü bir mücadeleydi Hz. Musa‘nınki. Çünkü hem içerden düşmanı vardı, hem dışardan. Çünkü sadece muhalifi dış çevrelerden değildi. Aynı zamanda kendisine inanmış gibi duran insanlar arasından da muhalifleri vardı. O nedenle buraya kadar ayrıntılı bir biçimde kıssası anlatılan Hz. Musa’nın verdiği bu mücadele, öncelikle vahyin ilk muhatabı olan Resulallah’a örnek gösteriliyordu, model gösteriliyordu.

 Vahyin geçmişten verdiği tüm örnek şahsiyetler aslında vahyin ilk muhatabı olan Resulallah’ın şahsiyetini inşa amaçlıdır. Dolayısıyla vahyin tüm  muhataplarının şahsiyetini inşa amaçlıdır. Yani Kur’an da eğer bir Adem, bir Nuh, bir İbrahim, bir Musa, bir İsa ve diğer tüm örnek insanlar, örnek peygamberler kıssalarla anlatılıyorsa bunun amacı muhatabında bir şahsiyet inşa etmektir. Örneklik müessesesi budur işte. Onun için tabii ki ilk inşa etmek istediği şahsiyet sevgili peygamberimizin şahsiyetiydi.

 Kur’an ın anlattığı olumlu tipler numune-i İntisaldir. Yani iyi örnektirler. Olumsuz tiplerse ibret-i alemdir. İşte Firavun, işte Nemrut, işte diğerleri. Onun için Kur’an olumsuz tipleri de ibret-i alem için anlatır ve; Ey insanoğlu ibret al, yolunu tercih et, belirle. Zaman içinde akacağın yatağın hangi yatak olduğunu tespit et. Birinden kir, diğerinden Nur akan bu iki yataktan hangisini tercih ediyorsun ve sen kimin izinde yürüyorsun. Bu tercihi muhataba sunmaktır Kur’an ın gayesi.

 ve kad ateynake min ledünna zikra zira sana katımızdan hatırlatıcı bir mesaj vermiş bulunuyoruz.

 Burada ayet zikra diye bitti. Ben bunu hatırlatıcı bir mesaj olarak çevirmeyi uygun buldum. Çünkü zikr, sanıldığı gibi Kur’an a has bir niteleme değildir, vahye has bir nitelemedir. Yani tüm vahiylerin özelliğidir zikr. İncil vahyi, Tevrat vahyi, ondan önceki peygamberlere gelen tüm vahiyler ve tabii ki vahiylerin zirvesi olan Kur’an vahyinin de bir niteliğidir zikr. Yani hatırlatma.

 Neden? Unutulan bir şeyin olmadığı yerde hatırlatmadan söz edilebilir mi? Unutulan bir şey var. Vahiy bir hatırlatmadır. Evet, unutulan bir şey var ki hatırlatıyor. Demek ki vahiy aslında insanda sıfırdan yeni bir şey inşa etmiyor. Zaten olan bir şeyin üstünü açıyor. İşte bu çok önemli. Yani vahiy insanı özüne döndürüyor. Zaten küfür de insanın temeline yerleştirilmiş olan o statik vahyin üstünün örtülmesi değil midir.

 Sabit vahiy yani format. Allah insanı daha ilk yaratılışta vahyin formatıyla formatladı, yapılandırdı. Alt yapısı fıtrat budur işte. Yani insan özü itibarıyla iyi bir varlıktır., Olumlu bir varlıktır. Sapma sonradandır, arızidir. Onun içinde vahiy sonradan olanı, yani sonradan olan sapmayı düzeltip, insanı özüne davet eder. Bu nedenle vahiy insanı bir başka yere değil, kendine yönlendirir. İnsanın kendisine karşı yabancılaşmasının önüne geçer. Kendisi ile kavgalı olmasının önüne geçer. Vahyin en büyük niteliklerinden biri bunun için zikr dir, hatırlatmadır.


100-) Men a’reda anhü feinnehu yahmilu yevmel kıyameti vizra;

 Kim Ondan (hatırlatılan hakikatten) yüz çevirirse, muhakkak ki o kıyamet sürecinde ağır bir suç yüklenecektir! (A.Hulusi)

 100 – Her kim ondan yüz çevirirse şüphesiz o, Kıyamet günü bir vebal yüklenecek. (Elmalı)


Men a’reda anhü feinnehu yahmilu yevmel kıyameti vizra her kim bu ilahi mesajdan yüz çevirirse, iyi bilsin ki o kıyamet günü zorlanacağı bir sorumluluğun altına girmiş olacaktır.

 Evet, vizr, yük, aslında sorumluluk. Yani maddi yük için daha çok himl kullanılır. Ki bir sonraki ayette o  kullanılacak. Ama vizr manevi sorumluluk, sorumluluğun insanın omuzlarına ağır bir yük gibi oturması. Ve vada’nâ ‘anke vizrek (İnşirah/2) senin yükünü kaldırmadık mı Elem neşrah leke sadrek (1) daralan göğsünü, bunalan göğsünü, adeta kalbini bir serçe gibi sıkan göğsünü genişletmedik mi, ferahlatmadık mı, içini ferahlatmadık mı. Elem neşrah leke sadrek(1), Ve vada’nâ ‘anke vizrek(2) , Ve refa’nâ leke zikrek (4) adını yüceltmedik mi ve sırtından yükünü almadık mı. Elleziy enkada zahrek (3) o yük ki ne kadar ağır olduğunu düşünün. Belini iki büklüm etmiş Elleziy enkada zahrek sırtını adeta yere yapıştırmıştı. Öyle bir ağır yük.

 Onun için işte orada ki yük. Ağır sorumluluk, İnsan yükü ağır yük dostlar. Bunu insan yükü taşıyanlar bilirler. İnsan yükü her yükten ağır. Çünkü insan ağır. ..Ya eyyühessekalân (Rahman/31) diye şuna mı diyor Kur’an insanlar ve cinler için ey ağır varlık, ağır varlık, ağır ve değerli. Gerçekten insan yükü dağlardan da ağır. Onun için peygamberler dağlardan ağır yüklerin altına girerler. Onun için “inni nebiyyül ahzan” derdi sevgili nebi, ben hüzünlerin peygamberiyim. Onun için “Şey’ebetniy suretuhu” demişti. Benim saçlarımı Hud suresi ve onun gibi omzuma yük yükleyen,bana sorumluluğumun ağırlığını hatırlatan sureler, ayetler ağarttı demişti. O nedenle bu ağırlığın en çok farkına varanlar nebilerdir.


101-) Halidine fiyh* ve sae lehüm yevmel kıyameti hımla;

 O suçlarının sonucunu yaşamaları sonsuza dektir! Kıyamet süreci o (suç), onlar için ne kötü bir yüktür! (A.Hulusi)

 101 – Ebediyen onun altında kalacaklar ki onlar içir Kıyamet günü o ne fena yüktür. (Elmalı)


Halidine fiyh o sorumluluğun altından bir daha da asla kalkamayacaklardır. Yani çok ağır bir sorumluluğun altına girecekler ve bir daha da çıkamayacaklar. ve sae lehüm yevmel kıyameti hımla üstelik o kıyamet günü onlar için çok berbat bir yük olacaktır.

 Çok ilginçtir, Kur’an ın bir şifresini hatırlatmak isterim; Dünyada manevi olan tüm iyilikler ve kötülükler, hastalıklar ve ödüller ahirette fiziki olana dönüşecek. Dünyada insanın ahlakı eğer maymun vari bir taklitçiliğe sapmışsa ahlaken orada bu fiziki bir biçim alacak. Dünyada insanın içinde gerçekten curuf bir fosseptik çukur akar olmuşsa orada bu koku fiili ve fiziki bir kokuya dönüşecek. Onun için Kur’an hep yer yüzünde manevi iyi ve kötünün insana arız olmuş, insana yapışmış manevi iyi ve kötü ahirete gelince ortaya çıkacak ve fiili ve fiziki bir durum alacak. Onun içinde burada fiziki yük anlamına gelen Hımla, yukarıdaki vizra diye biterken, burada himla diye bitmekte.


102-) Yevme yünfehu fiysSuri ve nahşurul mücrimiyne yevmeizin zurka;

 O süreçte Sur’a nefholunur! O gün suçluları gözleri dönmüş bir hâlde haşrederiz. (A.Hulusi)

 102 – O gün ki sur üfürülecek ve mücrimler o gün göm gök mahşeri toplayacağız. (Elmalı)


Yevme yünfehu fiysSuri ve nahşurul mücrimiyne yevmeizin zurka o gün kalk borusu çalacak Yevme yünfehu fiysSur o gün kalk borusu çalacak ve biz de o günahı hayat tarzı haline getirmiş olanları, korku ve dehşetten mosmor kesilmiş bir halde bir araya toplayacağız.

 Evet, el mücrimyn günahı hayat tarzı haline getirenler diye çevirmeyi uygun buluyorum. Bir kez günah işleyene mücrim denmez. Yani günahkarlığı ad olarak, isim olarak alabilmek için onu hayat tarzı haline getirmek. Ona boğazına kadar batmak ve onu artık normal görmek, günahı artık içselleştirmek, günaha karşı rahatsızlık duymamak halidir. Mücriym odur. Onun için günahı hayat tarzı haline getirenler diye çevirdim, çünkü buradaki söylenen muhataba ahiretteki durumu anlatılıyor. Günahı dünyada hayat tarzı haline getirmiş, ahirete o nasıl bir akıbete uğrayacak işte onu görüyoruz.

 Burada ki anlatılan gerçek Kur’an dan başka hiçbir kaynağın bize haber veremeyeceği bir gerçek. İnsanın ezeli mazisi ve ebedi istikbali konusunda Allah’tan başka kim bilgi verebilir ki. Kim bilir ki versin. Ruhunuzun tarihi konusunda size kim bilgi verebilir. Kimin malumatı var ki. Ve ruhunuzun mazisi konusunda size kim bilgi verebilir. İstikbali hakkında size kim bilgi verebilir ki. İşte Allah bilgi verebilir ve o bilgiyi de burada veriyor. Hesap gününün dehşeti karşısında insanın içine düşeceği o korku ve acziyeti sergileyen mecazi bir ibare bu.

 Zürka, aslında burada göze atfedilerek ki metinde böyle bir göz yok, ama gözü mavileşir, mosmor olur şeklinde anlamış bazı müfessirler fakat buna gerek yok insanın kanı dondu denilir. Kanı dondu. Mosmor kesildi. Bu kan dolaşımının ani durumlar karşısında yavaşlayarak tende ki rengin değişmesi. Bu bir sebebe dayalı olarak gerçekleşir. O da nedir dehşet hali. Aslında burada söylenen ahirette insanın karşılaşacağı o dehşet durumdur.


 103-) Yetehafetune beynehüm in lebistüm illâ ‘aşra;

 Kendi aralarında şöyle fısıldaşırlar: “(Dünya’da) sadece on (saat) kaldınız.” (A.Hulusi)

 103 – «Ondan fazla durmadınız» diye aralarında gizli gizli konuşacaklar. (Elmalı)

 

 Yetehafetune beynehüm in lebistüm illâ ‘aşra dehşetten kısılmış bir sesle birbirlerine; “dünyada ne kadar kaldınız ki, hepsi hepsi 10 gün işte.” Diye fısıldaşacaklar.

 Evet, insanın zaman algısındaki izafiliğe, göreceliliğe bir atıf var. İnsan dünyada da böyle. Aslında zamanı algılayış biçimi insanın çok farklı. Diyeceksiniz ki gün 24 saat, hafta 7 gün. Yıl 365 gün. Değil, nasıl yaşadığınıza bağlı olarak zaman değişiyor. Zamanı hovardaca harcayanlar, zamanı israf edenler, zamanın altından girip üstünden çıkanlar, zamanı saçıp savuranlar için aslında gün 24 saat değil, hafta 7 gün değil, yıl 365 gün değil. Ömür 1 gün. Çünkü hiçbir şey yapmadı.

 Zamanı değerlendirenler, zamanın birimi olarak nefesi görüp her nefesinden hesaba çekileceğini hep hatırlayanlar ve bu hesabı verebilecek bir ömür yaşayanlar. Yani zamanı sünnetleyenler, tabaklardan önce, yemeklerden önce, Allah’ın kendilerine verdiği en büyük değer olan zamanı sünnetleyenler; onlar böyle demeyecekler. Çünkü onlar gerçekten hayatın hakkını vermiş olmanın huzurunu yaşayacaklar.

 Kur’an da ahirette ki bir enstantane olarak, bir manzara olarak zamanın, hayatın ne kadar kısa geçtiğini ifade eden ayetler hep ahirette hayattan pişman olan, hayatını kötü yaşayan kimselerin diline yerleştirilir. Demek ki hayatı iyi yaşayanlar doğru zaman algısına sahip olanlar olacaklar. O nedenle insanın zaman algısındaki izafiliğe atıf yapıyor. Ki bakara/259 i, İsra/52, Kehf/19. ayeti de buna benzer atıflar içerir.

 10 sayısı Arapça da azlıktan kinaye olarak kullanıldığı için burada birkaç gün biçiminde anlaşılabilir. Tabii burada bahsedilen şey biraz da hayatı amaçsız ve hovardaca harcamanın sonucunda insanın hayal kırıklığını düş kırıklığını ifade ediyor. K, 127. Ayette hayatını israf edenlere bir atıf var. Gelecek o ayet. O ayetle birlikte okunmalı bu ayet.


104-) Nahnu a’lemu Bima yekulune iz yekulu emselühüm tariykaten in lebistüm illâ yevma;

 Onların ne dediklerini biz (hakikatleri olarak) daha iyi biliriz; en çok bileni “Sadece bir gün kaldınız” dediğinde. (A.Hulusi)

 104 – Gidişçe en beri benzerleri «bir günden fazla durmadınız» deyince ne diyeceklerini biz biliriz. (Elmalı)

 

 Nahnu a’lemu Bima yekulune iz yekulu emselühüm tariykaten in lebistüm illâ yevma bakın dahası da varmış. Yol açısından onların en akılda nesinin yani en önde giden zincirlilerin biri; hayır diyecek asla bir günden fazla kalmadınız. Dediği zaman onların kendi içlerinde neler neler diyeceklerini ve yine en iyi biz biliriz.

 Evet, akılda nelerinden biri veya en akıllısı diyecek ki diyor. Demek ki onların en akıllısı aslında en önde geleni. Hayır 1 gün, 10 gün de değil, 1 gün. Demek ki o daha da hovardaca tüketmiş. Yani burada ince bir ironi var. İnce bir alay var. en akıllısı hesapta. Demek ki onun için 1 gün bile değil. Onu söylüyor Kur’an. Hayatı böylesine yamuk değerlendirmememiz için zamanın hakkını verin, nefesin hakkını verin günün hakkını verin, ömrün hakkını verin. Unutmayın ki hayat Allah tarafından size bahşedilmiş bir sermayedir ve bir daha verilmeyecek olan sermayedir. Bu sermayeyi hovardaca tüketenler Allah’ın verdiği sermayeye ihanet etmiş olurlar.


105-) Ve yes’eluneke anil cibali fekul yensifüha Rabbiy nesfa;

 Sana dağlardan sorarlar… De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.” (A.Hulusi)

 105 – Bir de sana dağlardan soruyorlar, binaenaleyh de ki: rabbim onları un ufak edip savuracak da. (Elmalı)


Ve yes’eluneke anil cibal ve sana o gün dağların durumu hakkında soracaklar, yani kıyamet günü, kozmik kıyametin kopacağı gün dağlar ne olacak diye soracaklar fekul yensifüha Rabbiy nesfa bu takdirde onlara şöyle de; Rabbim onları un ufak edip tümünü savuracak.

 Belki burada ki sorudan kasıt şu; Yani dağlar güçlü ya, dağ gibi derler onun için. Teşbih olarak kullanılır. Yani bizi savuracak haydi, bizi savuran rüzgarlar getirebilir de dağları da savurabilir mi. Allah’ı takdir edememek tabii bu soru. Birazda oradan kaynaklanıyor. Dağları bile savuracak, sizin kıymetiniz ne. İşte o günün dehşeti mosmor eder insanı. O günün dehşeti bu.


106-) Feyezeruha ka’an safsafâ;

 “Onların yerlerini boş, dümdüz hâlde bırakır.” (A.Hulusi)

 106 – Yerlerini düpedüz bomboş bırakacak. (Elmalı)


Feyezeruha ka’an safsafâ ve arzı çırılçıplak, kupkuru bir düzlük olarak bırakacak.


107-) Lâ tera fiyha ‘ıvecen ve lâ emta;

 “Orada ne çukur ne de tümsek görmezsin.” (A.Hulusi)

 107 – Onda ne bir eğrilik ne bir yumruluk göremeyeceksin. (Elmalı)


Lâ tera fiyha ‘ıvecen ve lâ emta orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.

 Mutlak bir yok oluş değil Kur’an da kıyamet. İbrahim/48. ayetinde açıkça ifade edildiği gibi yeniden oluş. Yani Allah’ın yasası gereği bir kevn ve fesad, bir ölüş ve oluş. Bu yasa böyle devam edip gidecek. Onun için burada aslında anlatılan gerçek şu; Ey insanoğlu senin ve etrafında gördüğün her şeyin bir ömrü var, bir süresi var, bir sonu var. Dolayısıyla cansız bile gördüklerinin bile, amaçsız gördüklerinin bile, -ki cansızsa amaçsız gibi görünmeye çok yakıştırılır-  senin gibi yaratıklar zirvesinde olan Yaratılmışların en tepesine oturmuş olan akıllı ve iradeli bir varlığın amacı olmasın mı. Onların bile bir sonu varsa seninde ömrünün nihayeti olmasın mı?

 Hatta belki burada şu var mecazen. Dikkat buyurursanız son ayette ne bir çukur, ne bir tümsek. Çukur tümseğin zıddıdır. Adeta şu söylenmeye çalışılıyor. Şuur verilmemiş varlıklar içinde bile en sonunda adalet sağlanacak. En sonunda bir adalet sağlanacak, çukur tümseğe, tümsek çukura karşı adil hale getirilecek. Şuur verilmeyen dağlara tepelere dahi böyle bir adalet tecelli edecekse ey insanoğlu bilinçli olarak yaptığın eylemlerden dolayı sorumluluk taşımayacak mısın. Senden bir hesap sorulmayacak mı. Yani çukur ve tümsek dahi bir gün elden geçirilecekse, testiyi kıranla suyu getiren nasıl aynı görülecek Allah tarafından, böyle bir şey bekleme.


108-) Yevmeizin yettebiuned daıye lâ ‘ıvece lehu, ve haşeatil asvatu lirRahmâni fela tesme’u illâ hemsa;

 O süreçte zorunlu uyulacak davetçiye tâbi olurlar… Rahmân korkusuyla sesler kesilir… Derinden gelen iniltiden başka bir şey işitmezsin. (A.Hulusi)

 108 – O gün davetçiye ı’vicasız(zorunlu) tebe’ıyyet (uymak)edecekler öyle ki Rahmanın heybetinden sesler kısılmıştır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsin. (Elmalı)


Yevmeizin yettebiuned daıye lâ ‘ıvece leh o gün onların tümü yamukluk yapamayacakları bir davetçiye tabi olmak zorunda kalacaklar. Evet, ben biraz argoya mı kaçar acaba diye düşündüm ama lâ ‘ıvece leh, aynen böyledir. Yamukluk yapamayacakları. Çünkü ‘ıvec; yamuk, eğri demektir. Onun için kendisine dünyada yamukluk yapıyorlar gönderilen davetçilere. Fakat ahirette onu da yapamayacaklar. Kaçınılmaz bir biçimde o davete uyacaklar, fakat ahirette uymuş olmanın hiçbir getirisi olmayacak.

 ve haşeatil asvatu lirRahmâni fela tesme’u illâ hemsa artık bütün sesler O sınırsız Rahmet kaynağının geçit verdiği, O sınırsız rahmet kaynağının azametinden dolayı iyice kısılmıştır. Artık bitmiştir insan. O sınırsız, yani rahman olan Allah karşısında kimin sesi çıkar ki demek istiyor. Kısılmıştır, öyle ki; İllâ hemsa boğuk bir uğultu dışında hiçbir ses işitilmeyecek.

 Mahşeri anlatıyor. İçinizde bana mahşeri anlat diyen var mı? Bakınız Allah mahşeri anlatıyor. Mahşeri O’ndan başka kimse anlatamaz. Derinden gelen bir uğultu. Sanki gerçekten ölüm uğultusu gibi. İnsanların canhıraş uğultusu. Ses çıkaracak mecalleri yok ama bir inilti denizi gibi uğulduyor. Böyle uğulduyor.


109-) Yevmeizin lâ tenfeuş şefa’atü illâ men ezine lehür Rahmânu ve radıye lehu kavla;

 O gün şefaat fayda vermez… Sadece Rahmân’ın izin verdiği ve sözüne (illâ Allâh diyen) razı olduğu kimse müstesna! (A.Hulusi)

 109 – O gün şefaat fayda vermez, ancak Rahmânın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse müstesnâ. (Elmalı)


Yevmeizin lâ tenfeuş şefa’atü illâ men ezine lehür Rahmânu ve radıye lehu kavla o gün kendisine o rahmet kaynağının izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasına kayırma ve arka çıkmanın hiçbir faydası, hiçbir yararı olmayacak. Yani O rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği, geçit verdiği ve sözünden razı olduğu La ilahe illallah belki de o sözün en kısa şifresi. Sözünden razı olduğu kimselere kayırma fayda vermeyecek. Hiç kimsenin kayırması onları kurtarmayacak.

 Ahirette adam kayırmanın olmayacağı yolunda Kur’an da 25 e yakın ayet var. Bunların 23. menfi cümle olarak gelir. Nefyederek gelir. Süpürerek gelir. Yok diyerek gelir. İlginçtir. Yani böyle bir şey varsa kafanızda ben orada da bulurum bir kayırıcı diyen varsa kafanızdan silin bunu dercesine yok diyerek gelir. Allah’ın razı olduğu kelime i Tevhide, yani tevhide uygun bir hayat yaşayana Allah ödül verecektir. Unutmayalım razı olduğu söz tevhid sözüdür. Oysa ki birilerinin kayıracağına inanmak, tevhidi zedeleyen bir yaklaşım. İllallah. Bu O’ndan başka bir kayırıcının olmayacağına da inanmaktır. Çünkü Allah tek otoritedir. O’nu tek otorite bilmek, ahiretin tek otoritesi bilmek, ahirete imanın bir parçasıdır.


110-) Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm ve lâ yuhıytune Bihi ılma;

 Onların önlerindekini de, arkalarındakini de (geçmiş ve geleceklerini) bilir… O’nun ilmini ihâta edemezler. (A.Hulusi)

 110 – O onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, onlar ise onu ilmen ihata edemezler. (Elmalı)

 

 Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm O; onların bildiklerini de bilmediklerini de biliyor. Belki burada ima edilen şey, ki lafzen bu önündekileri de arkasındakileri de biliyor manasına gelir ama, bildiklerini ve bilmediklerini bir açılım olarak geçmişlerini ve geleceklerini biliyor manasına da gelir.

 ve lâ yuhıytune Bihi ılma fakat insan bilgisinin sınırlılığı sebebi ile bunu asla kavrayamayabilir. Yani insan Allah’ın geçmişi ve geleceği nasıl bildiğini, insanın gizli ve açığını nasıl bildiğini kavrayamaya bilir. Zaten kavrayamaz. Allah’ın mutlak ilmini nasıl kavrasın, sınırlı olan, sonsuz olanı nasıl kavrasın. Bu eşyanın tabiatına aykırı. Bu ibare çok yakın bir biçimde Bakara/255. ayetinde ki Ayete el kürsi olarak bilinir. Enbiya/28., Hac/28. geçer. Ki bir anlamı şöyle; Allah’ın zatını kavrayamaz anlamına gelebilir. 2. si O’nun bilgisini kavrayamaz. Ama biz 2. anlamın daha uygun olduğunu düşünüyoruz.


 111-) Ve ‘anetilvucuhu lil HayyilKayyûm* ve kad habe men hamele zulma;

 Vechler (yüzler), Hayy ve Kayyum’a zillet ile boyun eğmiştir… Bir zulüm yüklenen (halife oluşunu fark edemeden vefat eden) kimse hakikaten kaybetmiştir. (A.Hulusi)

 111 – Ve bütün yüzler o hayyü kayyuma baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen cidden hâib olmuştur. (Elmalı)


Ve ‘anetilvucuhu lil HayyilKayyûm her şeyi ayakta tutan mutlak dirinin huzurunda yüzler yere eğilmiştir. ve kad habe men hamele zulma ve sırtına zulüm yükünü yüklenen kimsenin işi bitmiştir. Tabii ki ahirette.

 Zulüm yükü, aslında zulüm yerini bilmemekti dostlar. Zulmün etimolojik manası dilsel anlamı yerinden etmektir bir şeyi. Kişi kendisini yerinden ederse Allah’ın koyduğu yerde durmazsa kendisine yapabileceği en büyük zulüm budur işte. Kendisine yaptığı zulmü sırtlanan, bu zulümden nasıl kurtulacak. Kendisine zulmetmek, yani kendi kendine kıymaktan söz ediyor ayet ve düşünüyor musunuz dostlar Allah sizi size karşı savunuyor. Sizi sizin şerrinizden koruyor.

 Allah böyledir işte ve bunu sadece Allah yapar. Allah insanı kendisinin şerrinden korur. Allah insana kendisine dahi kötülük yapamayacağını emreder. Ben benim değil mi diyemez insan, çünkü sen senin değilsin. Bu koskoca bir yalan olur. Sen kendi bedelini ödeyerek hak etmiş değilsin, kendi kendini yaratmış değilsin, tercihini sonucunda var olmuş değilsin, var olduğunda tercih yapacak zaten bir akla bile sahip değildin. Var olduğunu bile bilmeden var oldun. Ama biri biliyordu. İki gözünü, iki kulağını, iki elini iki ayağını, bir yüreğini bir beynini hiçbir bedel ödemeden aldın, borç aldın. Asana borç veren de Allah’tı. Yani beynin var, beynin varsa dinin olmak zorundadır. Borcun varsa dini olmak zorundadır. Onun için din borçluluk duygusudur Allah’a.


112-) Ve men ya’mel mines salihati ve huve mu’minün fela yehafü zulmen ve lâ hadmâ;

 Kim imanlı olarak doğru fiiller ortaya koyarsa, o, bir haksızlığa uğramaktan ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz. (A.Hulusi)

 112 – Her kim de mümin olarak Salih amellerden işlerse o vakit o, ne bir zulümden korkar, ne çiğnenmeden. (Elmalı)


Ve men ya’mel mines salihati ve huve mu’minün fela yehafü zulmen ve lâ hadmâ Fakat kimde mümin olduğu halde erdemli davranırsa artık o ne haksızlığa uğramaktan, ya da hak ettiğinden mahrum bırakılmaktan korksun.

 Nahl/96. ayetinde yaptıklarının en iyisiyle ödüllendirilecek diyordu ya Kur’an. Korkmasın o. Yani ne haksızlığa uğratılacak ne de hak ettiği bir şey elinden alınacak. Yaptıklarının en iyisiyle ödüllendirilecek diyor Kur’an.


113-) Ve kezâlike enzelnahu Kurânen Arabiyyen ve sarrefna fiyhi minel va’ıydi leallehüm yettekune ev yuhdisü lehüm zikra;

 İşte böylece O’nu Arapça bir Kur’ân olarak inzâl ettik; Onun içinde tehditkâr haberleri, sonları, türlü türlü açıkladık… Umulur ki korunurlar (arınırlar) yahut (Kur’ân) onlara bir öğüt olur. (A.Hulusi)

 113 – Ve işte onu böyle Arabî bir Kur’an olarak indirdik ve bunda vaîydden(tehditten) türlü şekilde tekrar yaptık, ki belki korunur takvâ yolunu tutarlar, yahut da o, onlara bir zikir ihdas eyler. (Elmalı)


Ve kezâlike enzelnahu Kurânen Arabiyye ve böylece biz bu vahyi Arapça bir hitap olarak indirdik. ve sarrefna fiyhi minel va’ıyd ve ondaki tüm uyarıları bütün boyutlarıyla ortaya serdik. Yani her türlü örneği vererek, insan yeter ki ibret alsın, yola gelsin diye verilebilecek her türlü  örneği, kullanılabilecek her türlü dil imkanını kullanarak insanı uyardık.

 Neden? Bahanesi olmasın diye. Ya rabbi şöyle olsaydı belki uyanırdım demesin diye. Hem korkutarak, hem sevindirerek, hem müjdeleyerek, hem uyararak, hem tehdit ederek, yani hangi üslup kullanılacaksa tüm üslupları kullandık ki, bundan almazsa şundan alır, ondan almazsa ondan alır diye. Ne demeye hakkı var insanın?

 leallehüm yettekune ev yuhdisü lehüm zikra belki sorumluluk duyarlar da bu mesaj onların fıtratlarında zaten var olanı hatırlama yoluyla yeniden ortaya çıkarır diye.

 Ne kadar da uzun bir çeviri oldu değil mi. Kısacık metin uzunca çeviri. ev yuhdisü lehüm zikra var ya, o üç kelime, işte odur uzatan bunu. Çünkü ahdese; bir şeyi yeniden ortaya çıkardı manasına gelir. Bir şeyi yeniden icat et, yeniden meydana getirdi. Zikr ise yukarda da değindim unutulan bir şeyi hatırlamak manasına gelir. yuhdisü lehüm zikra cümleciği birlikte ifade edildiği zaman anlamı şudur; Fıtrat, ilahi format olan alt yapıydı. Üzeri küfürle örtülürse eğer alt yapı ile üst yapı arasında ilişki kalmaz. Yani temelle bina arası kopar.

 Küfür bir kopuştur zaten, bir kırılmadır. Hiçbir kopuş makbul değildir. İnsanın özünden kopuşudur şirk, küfür. Dolayısıyla vahiy bu temelleri ortaya çıkarıp üzerine hayat binasını inşa etmek için gönderilmiş ilahi bir projedir. Yani alt yapıya uygun bir üst yapı projesi.

 Peki alt yapıya uygun bir üst yapı olmaz, yani Allah’ın temele yerleştirdiği fıtrata uygun bir hayat yaşanmazsa ne olur? İki ayrı malzeme kullanıldığında en ufak sarsıntıda gider. Mühendisliğin en bilinen gerçeğidir. Betonla ahşap, iki ayrı malzeme iç içe kullanılmaz. Çünkü birbirine geçmeyen malzemelerdir. Eğer siz alt katı beton, orta katı ahşap, bir üstünü daha beton yaparsanız bu birbirini tutmayan malzeme olur. Onun içinde iki ayrı malzemeden yapılan hayat binası yıkılır. Daha doğrusu alt yapıya uygun bir üst yapı olmamış olur. Fıtrata uygun bir üst yapının projesini vahiy verir. İşte vahiy hayat binanızın yıkılmaması için ahirette ki o büyük deprem ve sarsılıp ta yere geçmemesi için sizi peşinen uyarır. Dikkat edin hayat binanızı doğru yapın. Şu mühendislik esasları ve şu statik hesapları üzerine kurun diye vahiy insanı uyarır.


114-) Fete’âllellahul Melikül Hakk* ve lâ ta’cel Bil Kur’âni min kabli en yukda ileyke vahyuhu ve kul Rabbi zidniy ‘ılma;

 Melik ve Hak olan Allâh ne yücedir! O’nun vahyi sana bitmeden önce Kurân’ı (tekrara) acele etme ve: “Rabbim ilmimi arttır” de. (A.Hulusi)

 114 – Demek ki Allah o hak şehin şah yüksek, çok yüksek, mamafih sana vahyi tamam edilmeden evvel Kur’an ı acele etme ve de ki «rabbim artır beni ilimce».(Elmalı)


Fete’âllellahul Melikül Hakk sonuçta aşkın olan Allah, mutlak otoritenin sahibi olarak, mutlak hakikatin de kaynağıdır. Evet, yine kısa bir metin uzun bir çeviri. Fete’âllellahul Melikül Hakk hepsi de uzun uzun tanımlanmayı gerektiren sıfatlar.

 El Melik; Mülkün mutlak sahibi Allah’ın sıfatı olarak ebedi otorite, sahici iktidar demektir.

 El Hakk; Yaratılmışların aksine değişmez mutlak gerçek. Allah için sıfat olarak kullanıldığında değişmez gerçeğin kaynağı anlamına gelir. Mahza hakikat yani. Onun içinde burada Allah’ın ebedi hakikati, insanınsa geçici tabiatına bir atıf yapılıyor. O nedenle de kalıcı olan Allah’tan bağımsız bir kalıcılık mı düşünüyorsun ey insanoğlu. Şeytan da Adem’i böyle aldatmıştı. Allah’tan bağımsız bir mutluluk mu düşünüyorsun ey insanoğlu. Allah’tan bağımsız bir kariyer planlaması mı yapıyorsun ey insanoğlu. Yanlış yapıyorsun. Aklını başına al uyarısı.

 ve lâ ta’cel Bil Kur’âni min kabli en yukda ileyke vahyuh Şu halde O’nun vahyi sana tamamıyla ulaştırılmadan önce Kur’an hakkında tez canlı davranma. Çok önemli bir uyarı. Adeta tefsir usulünün, Kur’an ı anlamanın temel ilkelerinden biri bu ayet.

 Ne diyor? Kur’an ın bütünü gözetilmeden, bütününü gözetmeden parçası üzerinden yola çıkarak bir hükme varma diyor. Özeti bu. Tabii öncelikle Resulallah’a söylüyor gibi ama hayır, hepimize söylüyor. Bütünü bilmeden parça üzerinden yola çıkarak kendince şeyler çıkarma ortaya. Hükümler çıkarma. Çünkü parçadan yola çıkarak vardığın hükümler bütüne aykırı olabilir. Kur’an ı anlamanın çok temel bir esasıdır bu aslında ve tarihimiz boyunca Kur’an ı yanlış anlamanın en büyük nedenlerinden biri diyeceğim ama hayır, en büyük nedeni Kur’an ın bütününü göz ardı ederek, maksadını göz ardı ederek, amacını göz ardı ederek parçalarından yola çıkıp ta hüküm vermek olmuştur.

 İşte bu ayette bu muhteşem uyarı yapılıyor ki Kur’an a yamuk yaklaşılmasın. Yani biraz önce de tefsirimizin ilkesini dile getirirken söyledik; Kur’an ın tümüne bir ayet, her ayete de Kur’an ın bütünü gibi bak, maksadı gözet, amacı gözet. Amacı göz ardı ederek doğru hükme varamazsın.

 ve kul Rabbi zidniy ‘ılma fakat, rabbim ilmimi artır de. Yani en sonunda da bunu söyle. Çünkü ne yaparsan yap nihayetinde anlamın imkanını tüketemezsin. Vahyin imkanını tüketemezsin. Vahyin imkanı devam edecek. Vahyin lafzı bir kez nazil oldu, ama anlamı sonsuza kadar nazil olacak.

 Benim ilmimi artır; İlim; Malumat, veri, bilgi değil dostlar. Buradaki ilim var ya Rabbi zidniy ‘ilme ayetindeki ilim data değil, veri değil, malumat değil. Yani salt bilgi kırıntıları değil. Nedir bu? İsterseniz büyük lügatçı Mekayyıs sahibi İbn. Faris versin bunun anlamını; El ‘ılmi diyor; Yedıllu alâ eserin bisşey’i yetemeyyezü bihi an ğayri. Bundan daha şahane bir ilim tarifi olamaz. Bir izdir diyor,

 ‘ılm; bir izdir. Ki onu izleyerek, onu takip ederek bir şeyi diğerinden, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan Hakkı batıldan ayırmaya yarar.

 Buyurun, ilim buymuş, ilim izmiş, ilin alamet kökünden mastarından türetilir  onun için. İşaret demektir. eser diye tanımlaması da boşuna değil dilcimizin. Nedir İz; İzler izlenir. Yani ilim amaç değil araçtır. Bir şeyin ilim olabilmesi için insanı, El Hakk olan Allah’a götürmesi lazım. O yolda bir işaret taşı olması lazım. O nedenle dostlar ilin mutlak hakikate bir atıf olduğu zaman ilim olur.

 Hikmet; veriyi, bilgi kırıntısını datayı ilme dönüştürme becerisidir. Hikmet diye buna denir ve vahiy insanda bilgi verilerini ilme dönüştüren istasyon kuran, dönüşüm, çevrim istasyonu kuran bir müessesedir. Vahiy; Çevrim istasyonu kurar insanın aklında, insanın yüreğinde. Neye yarar bu çevrim istasyonu? Sıradan malumatı, veriyi, datayı, ilme çevirir. Bilmem anlatabildim mi. İşte vahiy bu istasyonun kurulum projesidir, inşa projesidir.


115-) Ve lekad ahıdna ila Ademe min kablü fenesiye ve lem necid lehu ‘azma;

 Bundan önce Âdem’i bilgilendirmiştik… (Fakat) O unuttu… Onu (uyarıyı uygulamada) azîmli bulmadık. (A.Hulusi)

 115 – Filhakika bundan evvel Âdeme ahit verdik de unuttu ve biz onda bir azim bulmadık. (Elmalı)


Ve lekad ahıdna ila Ademe min kabl ve doğrusu, -Kur’an yeni bir pasaja girdi. Ama yukarısı ile  tabii ki bağlantılı olarak.- biz Adem’e her şeyden önce talimatımıza uygun bir fıtratı nakşetmiştik. Öyle söyleyelim.

 İlginç değil mi, yukarıda ki tefsirimizi, yorumlarımızı hatırlayınız lütfen ve burada anlatılana eklemleyiniz. Adem’e biz diyor ayet her şeyden önce talimatımıza uygun bir fıtratı nakşetmiştik ahıdna’yı böyle çevirdim. Yani ahd, söz demektir aslında, söz almıştık. Ama burada ki Adem, aslında insan soyunu temsilen kullanılan bir sembol burada. Yani Adem insan soyunun mümessili olarak gündeme taşınıyor burada. İnsan oğlunun fıtrat sözleşmesine bir atıf dile getiriliyor. Çünkü Adem’in insan soyunu temsil ettiğine dair bir yorumum temelsiz bir yorum değil; A’raf/11. ayetine dayanıyor. O ayette;

 Ve lekad hâlâknaküm.. (A’raf/11) biz sizi yarattık ..sümme savvernaküm.. sonra size suret verdik, ..sümme kulna lil melaiketiscüdu liAdem.. sonra meleklere dedik ki Adem’e secde edin. Sizi yarattık, size suret verdik, sonra meleklere Adem’e secde edin dedik. Siz-Adem. Adem-siz. İşte bu. Onun için A’raf/11. ayetinde aslında Hz. Adem’in insanoğlunu temsilen, temsil eden bir prototip olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla burada sözleşmeden maksatta Allah’ın; İnsanın temeline yerleştirdiği fıtrattır. Fıtrat sözleşmesi. O sabit bir sözleşme. Onun için çevirimizin gerekçesi buydu.

 Ademe üflenen ruh; iradenin verilişini temsil ediyordu aslında. Kur’an ın değişik ayetlerinde ruhun üflenişi dile getirilir. Ahd ve Misak olarak ta anılır bu. sözleşme yapılmıştı. Allah – insan arasında ki bu sözleşme, aslında insanın Allah’a kulluğunu temsil ediyordu. Yani Ya rabbi, kul olduğumu unutmayacağım. Hiç haddimi aşmayacağım demekti. Fakat, devam edelim;

 Fenesiye ama insanoğlu bunu unuttu. ve lem necid lehu ‘azma fakat o buna yabancılaştı. Unuttu. Dolayısıyla biz onu bu hususta kararlılık sahibi bulamadık diyor Rabbimiz. Yani Adem Allah ile sözleşme yapmıştı fakat unuttu.

 Unutmak yabancılaşmaktır aslında, önemsememektir, aldırmazlıktır bir yerde. Onun için unutmanın nihai anlamında bir yabancılaşma olduğu belli.


116-) Ve iz kulna lil Melaiketiscüdu liAdeme fesecedu illâ ibliys* eba;

 Hani biz meleklere (arz kuvvelerine) “Secde edin Âdem’e (şuur varlığa)” demiştik de, İblis hariç, (hepsi) hemen secde ettiler… (İblis) kaçınmıştı! (A.Hulusi)

 116 – Ve düşün o vaktı ki: Melâikeye «Âdem için secde edin» dedik, hemen secde ettiler, ancak İblîs dayattı. (Elmalı)

 

 Ve iz kulna lil Melaiketiscüdu liAdeme fesecedu illâ ibliys* eba hani meleklere Adem’e hürmet ve itaat edin dediğimiz zaman onların tümü hemen hürmet ve itaat etmişti. Fakat sadece iblis yüz çevirmişti.

 6 yerde Kur’an da Adem İblis kıssası anlatılır. Aslında bu kıssanın anlatıldığı yerde şöyle bir ima görüyorum gibi. Babalar da yanılır. Çünkü peygamberlere ve son peygamber Resulallah AS. a karşı  çıkan inkarcıların karşı çıkış gerekçelerinin başında biz babalarımızı böyle bulduk, bu yolda bulduk, biz onları takip ediyoruz diyorlardı. Zımnen Adem kıssasının Kur’an da bu kadar çok gelmesi, geldiği her yerde hemen hemen böyle bir imayı içerir. Babalar da yanılır, atalar da yanılır. Yani Adem gibi büyük bir atanız, Adem gibi Allah’ın kendisine gerçekten özel muamele yaptığı bir atanız yanıldığına göre ey insanoğlu sen kendini yanılmaz mı zannediyorsun. Atanın yolunda olmakla övünüyorsun. İşte böyle bir imayı içerir. Ataların mutlak hakikatin referansı olamayacağı ilkesi hatırlatılıyor. İnsanoğlunun sonradan nasıl kendine kıyıcı ve cahilleştiği izah edilir ki;

 innehu kâne zalumen cehula. (Ahzap(72) emanet ayetini hatırlayalım. Biz emaneti göklere, yerlere dağlara sunduk kabul etmedi, fakat insan kabul etti. Ama kabul etti de daha sonra insanda cahil olup, zalim olup çıktı, yani bunu bilmezden geldi, kabul ettiği yükün altına girmemeye kalktı. Ya da önce kabul etti, sonra kabul ettiği şeyi görmezden geldi. Zulmetti kendisine ayetini hatırlayalım.


117-) Fekulna ya Ademu inne hazâ adüvvün leke ve li zevcike fela yuhricenneküma minel cenneti fe teşka;

 Dedik ki: “Ey Âdem, kesinlikle şu (iblis, vehmini tahrik eden kendini beden kabul etme fikri) senin ve eşin (bedenin) için bir düşmandır! Sakın sizi (kendinizi şuur {melekî yapı – kuvve} olarak yaşadığınız) cennetten (bedenselliğe – bilinç yaşamı boyutuna) çıkarmasın; sonra şakî (kendini beden sınırlamasının mutsuzluğu içinde bulan ve bunun sonuçlarını yaşayarak yanan) olursun!”

 Not: Burada anlatılmak istenen, müşahedemizdekine göre özetle şudur: Âdem ismiyle işaret edilen, yokken, Allâh Esmâ’sının ihtiva ettiği ruh {mânâlar bütünü} üflenerek, bir “şuur varlık” hâlinde beyinde yani madde bedenden açığa çıkarılmıştır. Beyin bu açığa çıkarılışı kabul edecek şekilde ‘tesviye’ edildikten sonra, açığa çıkan bu El Esmâ ruhu – data olan şuur varlık, melekî bir yapı – boyut olarak cinsiyetsizdir.

 Ne var ki beyinin oluşum sürecinde karındaki ikinci beyin denen nöronlar topluluğunun ve diğer organların yolladığı verilerin beyinde oluşturduğu “ben bu bedenim” düşüncesi, iblis tarafından da kullanılarak, Âdem’i, kendini beden kabul noktasına düşürmüştür. İblis diye tanımlanan cin türünün, {göze göre görünmez} ışınsal bedenli varlığın, beyine yolladığı impulse ile tahrik ettiği kendini beden olarak kabullenme fikriyle, şuurun hakikati örtülmüş; kendisini, eşi diye tanımlanmış olan beden kabulü noktasına indirmiştir.

 Beyin, yapısı itibarıyla, veri tabanını oluşturan genetik bilgiler, şartlanmalar, değer yargıları ve bunun getirisi duygular ile çeşitli fikirler doğrultusunda açığa çıkan bilincin, akıl kuvvesini değerlendirmesiyle kendi DÜNYASI İÇİNDE YAŞAR! Bilincin yani oluşmuş benliğin, şuur boyutunu oluşturan Allâh Esmâ’sına ‘İman’ etmesi ve “orijin BEN”deki özelliklerle yaşayarak farkında olmadığı meleki denen kuvvelere ermesi istenir. Ona bu hatırlatılmak üzere BİLGİ {KİTAP} yollanır! İşin doğrusunun bu olduğu ‘hatırlatılmaktadır’. Şuur ise bu bağlardan öte, hakikati Allâh ilmine uzanan melekî kuvve – nûrdur. Şuur, kalp veya daha deriniyle hakikati aksettirmesi itibarıyla ‘fuad’ (Esmâ mânâ özelliklerini beyine yansıtıcılar – kalp nöronları) diye anlatılır. Fuad adıyla işaret edilen hakikati kavrama özelliği ana rahminde 120. günde ya beyne aksettirilir o takdirde kişi “said” olarak nitelendirilir; ya da aksettirilemez ve beyinde bu açılım olmaz, bu defa da o kişi “şaki” diye tanımlanır.

 Bundan sonra o nöronların işlevi kopyalandığı beyinden devam eder. “Ayna nöronlar” konusunun bir kapsamı da bu olaydır tespitimize göre! Şuurun, eşi olarak kendisine geçici süre verilmiş olan beden ise, kâh maddeden meydana gelmesi itibarıyla ‘arzın dabbesi’, kâh bedendeki hayvanlarla ortak özellikler dolayısıyla ‘en’am’, kâh da şuurun melekî vasfını sınırlaması veya örtmesi fikrini beyinde tetiklemesi itibarıyla ‘şeytan’ diye tanımlanmıştır. “İnsan” diye tanımlanmış “şuur”, kendi orijin yapısını, bedende gözünü açması dolayısıyla da unutmuş, ‘hatırlamaz’ olduğu için ‘zikir – hatırlatıcı’ gönderilmiştir.

 Kur’ân bilgisi, ‘zikir’ yani ‘hatırlatıcı’dır. İnsana hakikatini hatırlatmak içindir. Beyin – beden kabulünün getirisi sınırlı – kayıtlı cehennemî bedensel yaşam; şuur boyutundaki melekî boyuttaki seyir ise cennet yaşamı olarak tanımlanmaktadır. Bütün bu olaylar ve cennet – cehennem tasvirleri bir kısım âyetlerde vurgulandığı üzere, tamamıyla misal yollu benzetme ve işaret yollu anlatımdır. Cennet şuur yaşamı ve şuurdan, El Esmâ özelliklerinin açığa çıktığı bir yaşam olduğu içindir ki; biyolojik – hayvansı beden var olmadığı ve dahi söz konusu olmadığı içindir ki; buna dair oluşlar da o boyutta yer almaz. Onun için cennetin gerçekte, çok algı dışı bir yaşam boyutu olduğuna işaret edilmiştir. Konunun detayları ayrı bir kitap mevzuudur. Ancak Kurân’daki işaretlerin yerli yerinde değerlendirilip anlaşılması için bu kadar bir özet anlayışımızı buraya eklemeyi uygun gördüm. Eksik veya yanlış müşahedem oluşmuşsa bağışlanma dilerim. Hakikatini bilen Allâh’tır. (A.H.)

 (Bu NOT konusunda A.H. nin bir süre önce arkadaşlarına yaptığı bir açıklamayı burayı tıklayarak dinleyebilirsiniz.) (A.Hulusi)

 117 – Bunun üzerine biz de ya Âdem dedik: haberin olsun bu sana ve zevcene düşmandır, sakın sizi Cennetten çıkarmasın ki sonra bedbaht olursun. (Elmalı)


Fekulna ya Adem inne hazâ adüvvün leke ve li zevcik bunun üzerine biz de ey Adem demiştik işte bu sana ve eşine tarifsiz bir düşmanlık beslemektedir. Yani şeytan sana ve eşine tarifsiz bir düşmanlık –ki, adüvvün ibaresinin nekira, belirsiz gelmesinden dolayı tarifsiz bir düşmanlık diye çevirmemiz uygun olur.-

 fela yuhricenneküma minel cenneti fe teşka dolayısıyla onun sizi bu bahçeden çıkarma girişimine karşı çok dikkatli olun. Fe teşka. Yoksa..! yoksa bedbaht olursunuz.


118-) İnne leke ella tecû’a fiyha ve lâ ta’râ;

 “Oysa senin için onda (biyolojik – hayvansı – madde beden olmadığı için) ne acıkma (hissi) var ne de çıplak kalma!” (A.Hulusi)

 118 – Çünkü senin acıkmaman, çıplak kalmaman oradadır. (Elmalı)


İnne leke ella tecû’a fiyha ve lâ ta’râ zira aklından çıkarma ki burada aç değilsin, açık değilsin.


119-) Ve enneke lâ tazmeü fiyha ve lâ tadhâ;

 “Kesinlikle sen onda (yeni madde – biyolojik bedensiz yaratılışın dolayısıyla) ne susarsın ne de güneşten yanarsın!” (A.Hulusi)

 119- Ve sen orada susamazsın ve Güneşte yanmazsın. (Elmalı)

 

 Ve enneke lâ tazmeü fiyha ve lâ tadhâ yine unutma ki burada ne susuzluk çekersin, ne de sıcağa maruz kalırsın.


120-) Fevesvese ileyhişşeytanu kale ya Ademu hel edüllüke alâ şeceretil huldi ve mülkin lâ yebla;

 (Sonunda) Şeytan ona vesvese verip: “Ey Âdem, sana ölümsüzlük ağacını ve eskiyip yok olmaz mülkü bildireyim mi?” dedi. (A.Hulusi)

 120 – Derken Şeytan ona vesvese verdi: ey Âdem! sana kılâvuzluk edeyim mi Huld ağacına ve çürümez mülke? Dedi. (Elmalı)


Fevesvese ileyhişşeytanu kale ya Ademu hel edüllüke alâ şeceretil huldi ve mülkin lâ yebla hal böyle iken, yani Adem ve eşi o durum içinde sonsuz bir mutluluk ve nimet içinde yüzerken şeytan onu vehimlere sürükleyerek gizlice içinden fısıldayarak fıs fıs fıs ederek –ki vesvese doğal bir kelimedir.- fısıldayarak ey adem dedi. sana sonsuzluk ağacını ve sonu gelmez bir saltanatın yolunu göstereyim mi? Şaşanın debdebenin yolunu göstereyim mi?

 İşte insanın içine düştüğü tuzak. İşte insanın var olduğu her yerde sürekli önüne çıkan tuzak. Nedir? Mükemmelleşme ve ebedileşme tuzağı. İnsan çoğu zaman bu tuzaklarda kaybolur. İnsanın önüne hepte bu tuzakları kurarlar insana düşman olanlar. Ve nedense bunlar gene de hep insan olur. İnsan cinsinden çıkarlar. İnsanı kendilerine kul köle etmeye çalışanlar da insanları bunlarla tuzağa düşürürler.

 Ebedileşme, mükemmelleşme ve müreffeh bir hayat, sorunsuz bir hayat. Dünyada cennet vaadi. Hep böyle düşünürler. Ki Kur’an da bir başka ayeti kerimede Hz. Adem ve eşinin tuzağa düşürülüş şekli şöyle anlatılır.

 ..en teküna melekeyni ev teküna minel halidiyn (A’raf/20) İki melek olmak istemez misiniz, ya da ebedileşmek. Yani melekleşmek istemez misiniz. Kim istemez. Ama insanın melekleşmek istemesi büyük bir hatadır. Çünkü mükemmellik insana göre değildir. Nerede mükemmellikten söz ediliyor o Allah’a aittir. Allah dışında mükemmel mi vardır ki. Belki Adem’in kendisini aldatmaya çalışan şeytana söyleyeceği söz, söylemesi gereken şey de buydu.

 [Ek bilgi; İnsanlarda akıl, fikir, idrak, vehim, şekillendirme, hayâl dediğimiz özellikler şartlanma ve tabiat istikametinde vehim hükmü altında kullanılır!Normal olarak bütün insanlardaki kullanım, bu özellikleri “vehim” hükmü altında olarak ve şartlanmalar istikametindedir. Çevre neyi “değerli” diye empoze etmişse, o değerli dediği şeyi elde etmek için çaba sarf eder ve bunu elde etmediği takdirde büyük zarar göreceğini düşünür insan! (A.Hulusi-İnsan ve sırları-1)]


121-) Feekela minha febedet lehüma sev’atühüma ve tafika yahsıfani aleyhima min varakıl cenneti, ve ‘asa Ademu Rabbehu feğavâ;

 İkisi de (şuur ve bilinç {beden}) ondan (ağacın, bedenselliğin meyvesinden) yediler! SEVAT’ları (bedenleri) hissedilir oldu da Cennet yaprağından (bedensellik duygusunu bilinçteki hissedişleriyle) örtmeye çalıştılar! Âdem, Rabbine âsi oldu da yaşayışı bozuldu. (A.Hulusi)

 121 – Bunun üzerine ikisi de ondan yediler, derhal kendilerine kötü yerleri açılıverdi ve üzerlerine Cennet yaprağından yamamağa başladılar ve Âdem rabbine asî oldu da şaşkın düştü. (Elmalı)

 

 Feekela minha bunun üzerine o ikisi ondan yediler. febedet lehüma sev’atühüma ve tafika yahsıfani aleyhima min varakıl cenne ve hemen ardından kendi cinselliklerinin farkına vardılar ve başladılar has bahçenin yapraklarından topladıkları ile üzerlerini örtmeye.

 Burada cinselliğin keşfedilmesi sembolik bir dille anlatılıyor. Belki şöyle bile yaklaşmak mümkün Adem ve Havva çifti insanlığın prototipi arge tipi olarak büyüdüler, bluğ çağına erdiler ve ilk defa cinsellik diye bir şeyi keşfettiler. Böyle de anlamakta bir sakınca yok. Böylece insanoğlu ilk defa Allah’ın bünyesine yerleştirdiği bir şeyi keşfetti. O keşfediş burada sembolik bir lisanla, dile getiriliyor.

 [Ek bilgi; A`râf Sûresi`nin 20-22. âyetlerinde ise olayın seks kökenli bir gelişme gösterdiğine şöyle işaret ediliyor:

“Derken şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için ikisine de vesvese verdi ve dedi ki: -Rabbim sizi başka bir şey için değil, sadece iki melek veya ölümsüzlerden olmanızı önlemek için yasaklamıştır.(A’raf/20)

 Ve doğrusu ben size öğüt verenlerdenim. (A’raf/21)

Şeytan onları aldatarak aşağı sarkıttı. Ağaçtan tadınca ayıp yerleri kendilerine göründü. Cennet yapraklarını üst üste yamayıp ayıp yerlerini örtmeye başladılar.” (A’raf/22) Deniyor.

Cennet yaşamı içinde iken Cenâb-ı Hak, O`nun yanında Havva`yı meydana getiriyor…Âdem ile Havva kendilerindeki bu ilâhi isimlerin mânâsını tam hakkıyla Cennet denilen bir hâl içinde, Cennet yaşamı denilen bir hâl içinde yaşarken, Şeytan onları aldatarak aşağı sarkıttı.

Yâni, onlara seksi empoze etti… Aşağı sarkıtmasının, anlamı; sekse- dolayısıyla, beşeriyete, yâni bedenle yaşamaya yöneltilmesi idi.

Adem ve Havva, beden kavramı olmadan evvel, kendilerini bir beden olarak kabullenme sınırlamasına girmedikleri için, özgürce her düşündüğünü tahakkuk ettirebiliyorlardı. Bahsi geçen “Yasak ağaç“, bize göre, seks kavramı idi!… Ağacın gövdesinden dallar ve meyveler oluştuğu gibi; seksten de çocuklar, torunlar oluşuyordu.. Seksin getireceği üreme, yasak ağaç şeklinde sembolize edilmişti!.. (A.Hulusi-Bilincin arınışı)]

 ve ‘asa Ademu Rabbehu feğavâ sonuçta Adem rabbine karşı gelmiş ve düzenini bozmuş oldu.

 Aslında ğava; batıl inançtan kaynaklanan cehalet ve cesaret manasına gelir. Hatta Ragıp el Isfahani bunu çok anlamı yanında fesede ‘ay şuhu anlamı olduğunu yani hayat düzenini bozdu anlamına geldiğini de söylediği için bendeniz onu tercih ediyorum. Hayat düzenini bozdu. Tabii bu aslında kendileri için belki de zorunlu bir yoldu. Neden zorunlu? Çünkü zaten insanın bünyesine yerleştirilmiş olunan şehvet güdüsü bir gün gelip ortaya çıkacaktı. Yani insanlaşacaklardı. Sürekli tüketici olarak kalmayacaklardı o has bahçede. O nedenle de zorunlu bir süreçti bu.


122-) Sümmectebahu Rabbuhu fetabe aleyhi ve heda;

 Sonra Rabbi Onu seçti, arındırdı, Onun tövbesini gerçekleştirdi ve hakikatine erdirdi! (A.Hulusi)

 122 – Sonra rabbi onu ıstıfa etti de tevbe sini kabul buyurdu ve yol gösterdi. (Elmalı)


Sümmectebahu Rabbuhu Nihayet rabbi onu seçip arındırdı. Bu İctebahu; onu arındırdı, onu saflaştırdı, onu seçti, hatta onu ayıkladı manasına gelir. Nihayetinde Allah onu bırakmadı. Bütün bu başına gelenler insan olmanın belki de kaçınılmaz sonuçlarıydı. fetabe aleyhi ve heda hem tevbesini kabul etti, hem de ona doğru yolu gösterdi.

 Ademle şeytanı birbirinden ayıran şey; Birinin günah işleyip diğerinin işlememesi değil. Çünkü ikisi de hata etti. İkisi de asi oldu. Ademle şeytanı birbirinden ayıran şey Ademin hatasını itiraf edip dönmesi, şeytanın ise hatasında ısrar etmesidir. İşte temel fark bu. Onun için insanı insan eden melekleşme değildir, günah işlememesi değildir. Günahtan dönmemesi, ona aldırmaması ona alışmasıdır. İşte insanı şeytanlaştıracak olanda budur.


123-) Kalehbita minha cemiy’an ba’duküm liba’din adüvv* feimma ye’tiyenneküm minniy hüden femenittebe’a hüdaye fela yedıllu ve lâ yeşka;

 (Rabbi) dedi ki: “Birlikte (şuur ve daha sonra terk edilecek beden eşi) inin aşağı ondan! Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak! Benden size bir Hüda (hakikatinizi hatırlatıcı) geldiğinde, kim benim Hüdama (hatırlattığım hakikatine) tâbi olur ise, işte o sapmaz ve şakî olmaz!” (A.Hulusi)

 123 – Buyurdu ki: inimiz ikiniz de oradan hepiniz, bazınız bazınıza düşman olarak, sonra ne zaman size benden bir hidayetçi gelir de her kim hidayetçime uyarsa işte o dalâlete düşmez ve bedbaht olmaz. (Elmalı)

 

 Kalehbita minha cemiy’an ba’duküm liba’din adüvvun dedi ki o makamdan hep birlikte birbirinize düşman olarak inin. feimma ye’tiyenneküm minniy hüden bundan böyle de benim katımdan size doğru yol bilgisi gelmeye devam edecektir. Yani insanoğluna Allah peygamberleriyle, vahiyleriyle uyarmayı sürdürecektir.

 femenittebe’a hüdaye fela yedıllu ve lâ yeşka artık kim benim gösterdiğim yolu izlerse işte o ne sapacak ne de kendini yitirecektir.


124-) Ve men a’reda an zikrİY feinne lehu me’ıyşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyameti a’ma;

 “Kim zikrimden (hatırlattığım hakikatinden) yüz çevirir ise, muhakkak ki onun için (beden – bilinç kayıtlarıyla) çok sınırlı yaşam alanı vardır ve onu kıyamet sürecinde kör olarak haşrederiz.” (A.Hulusi)

 124- Her kim de zikrimden yüz çevirirse ona dar bir maişet vardır ve onu Kıyamet günü kör olarak haşr ederiz. (Elmalı)


Ve men a’reda an zikrİY fakat kimde benim uyarıcı mesajlarımdan, benim vahyimden, benim davetimden yüz çevirirse feinne lehu me’ıyşeten danken iyi bilsin ki onun hayat alanı daraldıkça daralacaktır. Burada sadece geçimi falan değil, rızkı değil, yani sadece maddi şeylere indirgeme konusunda böyle bir tarihsel zaafımız var. Hayat alanı, Taberi’nin de dediği gibi zaman olarak, mekan olarak ve hayatın her alanı olarak hayat alanı daralacak.

 Neden? Allah’ı hesaba katmamış bir hayat anlamsız bir hayattır. Yani kısaca söylemek gerekirse Allahsız bir hayat, anlamsız bir hayattır. Böyle bir hayatın alanı daralmaz da ne olur. Düşünün kutsaldan arındırılmış bir hayatın basitliğini ve sığlığını. Kutsaldan arındırılmış, ötelerle ilişki kurulmamış, Allah ile ilişki kurulmamış bir hayatın hangi derinliği olabilir ki.

 ve nahşuruhu yevmel kıyameti a’ma ve kıyamet günü biz o kimseyi kör olarak kaldıracağız. Dünyada, biraz önce de söylemiştim tefsir ederken gerçeğe gözlerini kapamıştı. Ahiret manevi arıza ve hastalık ve çirkinliklerin nitelik olmaktan çıkıp niceliğe büründüğü yerdir demiştim. Onun için burada da geldi. Dünyada manevi kördü ahirette bu fiziki olarak ortaya çıkacak.


125-) Kale Rabbi lime haşerteniy a’ma ve kad küntü basıyra;

 (O vakit) dedi ki: “Rabbim, niçin beni kör olarak haşrettin, (dünyadayken) gözlerim görüyordu? (A.Hulusi)”

 125 – Rabbim beni niçin kör olarak haşr ettin, halbuki ben gözlü idim der. (Elmalı)

 

 Kale Rabbi lime haşerteniy a’ma ve kad küntü basıyra O kimse4; Rabbim diyecek, niçin beni kör olarak kaldırdın, oysaki ben dünya hayatımda gören biriydim.


126-) Kale kezâlike etetke ayatuna fenesiyteha* ve kezâlikel yevme tünsa;

 (Rabbi) dedi ki: “İşte böyle… Delillerimiz sana geldi de sen onları (değerlendirmeyi) unuttun. Bunun sonucu olarak bu süreçte unutulursun (mahrum kalırsın unutup hatırlamadıklarından)!” (A.Hulusi)

 126 – Buyurur ki: öyle, sana âyetlerimiz geldi de onları unuttun, bugün de böyle bırakılacaksın. (Elmalı)


Kale kezâlike etetke ayatuna fenesiyteha Allah böyle gerekiyordu diyecek sana bizim ayetlerimiz ulaşmıştı fakat sen onları unutmuştun ve kezâlikel yevme tünsa sonuçta bugünde sen unutulacaksın. Yani Allah’ın mesajına karşı vurdumduymazlık yapmıştın, unutmuştun. Allah’ı unutma olarak değerlendiriliyor Allah’ın mesajını unutma. Mesajına karşı tavrınız, Allah’a karşı tavrınızdır. Bu ayet bunu gösteriyor.

 nesullahe fenesiyehüm. (Tevbe/67) diyordu ya Kur’an;

 Onlar Allah’ı unuttular, Allah’ta onları unuttu. Onlar Allah’a aldırmadılar, Allah’ta onlara aldırmadı. Bu sayede başından beri unutmanın, önemsememenin, vurdumduymazlığın, insanın başına açtığı belaların ne kadar büyük bela olduğu burada anlatılıyor. Ki bu ayetle 115. ayet, yine 52. ayet karşılaştırılmalı


127-) Ve kezâlike necziy men esrefe ve lem yu’min Bi âyâti Rabbih* ve le azâbül ahireti eşeddü ve ebka;

 (Halifelik istidadını açığa çıkarıcı ömrünü) israf etmiş ve Rabbinin hakikatindeki delillerine iman etmemiş kimse, sonuçlarını böylece yaşar! Gelecek azabı ise daha şiddetli ve daha kalıcıdır. (A.Hulusi)

 127 – Ve işte rabbinin âyâtına iman etmeyip israf edeni biz böyle cezalandıracağız ve elbette o Âhiret azâbı daha şiddetli ve daha bekalıdır. (Elmalı)


Ve kezâlike necziy men esrefe ve lem yu’min Bi âyâti Rabbih işte biz de amaçsızca bir hayat yaşayan ve rabbinin ayetlerine güvenip inanmayan kimseleri böyle cezalandırırız. Men esrafe; israf eden, boşa harcayan, hovardaca harcayan. Daha önce bu ayete atıf yapmıştım. Esseref insanın Aşırı gitmesi, haddi aşması manasına gelir bu kelimenin kökeni olan esseref. Aslında burada şunu kıyaslamamız lazım ki o ayet Zümer/53. ayeti;

 Kul ya ‘ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim lâ taknetu min rahmetillâh. (Zümer/53)Ey kendi hayatını bozuk para gibi harcayan, israf eden kullarım. De ki onlara.

 Evet, Yani kendilerini harcamaktan söz ediyor ayet. Kendini harcayan. İşte burada da o. Hayatını harcayan aslında kendini harcamış olur. Başka izahı var mı?

 ve le azâbül ahireti eşeddü ve ebka hele bir de ahiret azabı var ki o çok daha şiddetli ve çok daha kalıcıdır.


128-) Efelem yehdi lehüm kem ehlekna kablehüm minel kuruni yemşune fiy mesakinihim* inne fiy zâlike le âyâtin liülinNüha;

 Helâk olmuş nice toplumun meskenleri üzerinde dolaştıkları hâlde, bu onlara gerçeği göstermedi mi? Muhakkak ki bunda ibret alacak kadar aklı olanlara nice delil vardır. (A.Hulusi)

 128 – Daha onları şu irşat etmedi mi? Ki kendilerinden evvel nice kurûn helâk etmişiz, onların meskenlerinde yürüyüp duruyorlar, her halde bunda ibret alacak aklı olanlar için çok âyetler var. (Elmalı)


Efelem yehdi lehüm kem ehlekna kablehüm minel kuruni yemşune fiy mesakinihim şimdi yurtlarında gezip tozdukları, kendilerinden önce yaşayıp gitmiş olan nesillerden bir nicesini cezalandırmış olmamız, helak etmiş olmamız onların aklını başına hala getirmedi mi.

 Helak oluş kıssaları Hud, Hicr, Zariyat ve daha başka surelerde anlatılan Ad kavmi, Lut kavmi, semud kavmi, hicr ve eyke ahalileri hatırlatılıyor burada. Ki bu ayetlerin ilk gönderildiği Mekke toplumunun kervan yolları o kavimlerin helak olduğu yerlerden geçiyordu. Onun için de Hicr/75. ayetinde böyle bir ima daha var. Onlara bu hatırlatılıyor.

 inne fiy zâlike le âyâtin liülinNüha şüphesiz bunda sahibini kötülükten koruyan bir akla sahip olanlar için alınacak derin dersler vardır.


129-) Ve levla kelimetün sebekat min Rabbike le kâne lizamen ve ecelün müsemma;

 Eğer Rabbinden, önceden verilmiş bir hüküm ve tayin edilmiş bir ömür olmasaydı, azap (vefat derhâl) kaçınılmaz olurdu! (A.Hulusi)

 129 – Rabbinden bir kelime sebk etmiş olmasa idi her halde azâb lizam olurdu fakat müsemmâ bir ecel var. (Elmalı)

 

 Ve levla kelimetün sebekat min Rabbike le kâne lizamen ve ecelün müsemma ve eğer rabbin tarafından belirli bir süreye kadar fırsat tanınacağına dair başlangıçta konulmuş bir yasa olmamış olsaydı günahkarları hemen cezalandırmak kaçınılmaz olurdu.

 Evet, yani Allah bir elçi göndermedikçe bir topluma azap etmeyeceğine dair vaadini hatırlatıyor ki, Kur’an da İsra/15. ayetinde böyle bir ayet var. Yani; ve ma künna muazzibiyne hatta neb’ase Rasûla. (İsra/15) biz elçi göndermedikçe bir topluma azap etmeyiz. O hatırlatılıyor. Eğer böyle olmamış olsaydı azap kaçınılmaz olurdu. Ama Allah’ın yasası öyle değil. Onlara dönecek, tevbe edecek zaman vermek.


130-) Fasbir alâ ma yekulune ve sebbıh Bi Hamdi Rabbike kable tulu’ışŞemsi ve kable ğurubiha* ve min anailleyli fesebbih ve atrafen nehari lealleke terda;

 Onların dediklerine sabret… Güneş’in doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbinin Hamdi olarak (sende Hamd’i açığa çıkaranı hissederek) tespih et! Gecenin bir kısmında (yatsı) ve gündüzün ortasında (öğle) da tespih et (hakikatinin yaşanması işlevini açığa çıkararak) ki; rıza (seyir) hâlini yaşayasın. (A.Hulusi)

 130 – O halde dediklerine sabret de rabbine hamd ile tesbih eyle: Güneş doğmadan evvel: gece saatlerinde de tesbih et gündüzün etrafın da ki rızaya irebilesin. (Elmalı)


Fasbir alâ ma yekulune ve sebbıh Bi Hamdi Rabbike kable tulu’ışŞemsi ve kable ğurubiha öyleyse artık onların söylediklerine karşı sabırlı ol ve güneşin doğumu ve batımından önce rabbinin aşkın olan yüce zatını an. ve min anailleyli fesebbih ve atrafen nehari lealleke terda yine gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli zamanlarında O’nun yüce zatını an ki O’ndan razı olduğun belli olsun.

 Evet çok ilginç. Lealleke terda. Türda diye okunmuş ama hayır terda doğru okuyuş bu. O’ndan razı olduğu belli olsun. Yani Allah’tan razı ol ki Allah’ta senden razı olsun. Allah razı olsun demeden önce Allah’tan razı ol sen. Allah’tan razı değilsen Allah senden neden razı olsun.

 Sure 5. yıla ait. Bunu hatırlatırım. Muhtemelen Namaz konusunda ki vakitlerle ilgili ilk ayrıntılı ayette bu. 5 vakit namaza işaret ettiği açık. Ancak Resulallah’ta ameli ve mütevatir sünnetiyle bu ayetin 5 vakit namaza işaret ettiğini hayatında yaşayarak bize nakletmiştir.


131-) Ve lâ temüddenne ayneyke ila ma metta’na Bihi ezvacen minhüm zehretel hayatid dünya lineftinehüm fiyh* ve rizku Rabbike hayrun ve ebka;

 Sakın gözlerini kaydırma, onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak (verilmiş) geçici fâni zenginliğe! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha bâkîdir. (A.Hulusi)

 131 – Ve sakın öyle şey’e gözlerini uzatma ki biz onun hakkında kâfirleri fitneye düşürmek için onunla bir kaç çiftini Dünya hayatın cici bicisinden zevkıyab etmişizdir, halbuki rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha bekalıdır. (Elmalı)


Ve lâ temüddenne ayneyke ila ma metta’na Bihi ezvacen minhüm zehretel hayatid dünya lineftinehüm fiyh ve onlardan kimi çiftlere, kendilerini sınamak için verdiğimiz bu dünya hayatının aldatıcı parlaklığına gözlerini dikme. ve rizku Rabbike hayrun ve ebka zira senin rabbinin sana verdiği nimet çok daha yararlı ve çok daha kalıcıdır. Yani mecazen imrenme diyor. Onlara bakıp imrenme çünkü herkesin sana imrenmesi lazım sana Allah’ın verdiği bu manevi nimetler, başkalarına verdiği maddi nimetlerden çok çok daha fazla.


132-) Ve’mur ehleke Bis Salâti vastâbir aleyha* lâ nes’elüke rizka* nahnu nerzükuke, vel ‘akıbetü littakva;

 Yakınlarına salâtı (rabbine yönelişi) yaşamalarını emret; kendin de onda devamlı ol! Senden bir yaşam gıdası istemiyoruz; (aksine) senin yaşam gıdan bizden! Gelecek korunanındır. (A.Hulusi)

 132 – Hem ehline de namaz ile emret hem de kendin ona sabır ile devam eyle, biz senden bir rızk istemiyoruz. Biz seni merzuk ederiz ve âkıbet takvânındır. (Elmalı)


Ve’mur ehleke Bis Salâti vastâbir aleyha öyleyse yakınlarına salâtı emret, namazı emret ve sen de bunun üzerinde kararlı ol. lâ nes’elüke rizka* nahnu nerzükuk biz senden rızk istemiyoruz. Seni biz doyuruyoruz. Zariyat/57. ayeti bağlamında düşünüldüğünde biz senden kendimiz için rızk istemiyoruz manasına gelir ki doğrusu da budur. vel ‘akıbetü littakva ve mutlu son kişinin sorumluluk bilincine bağlıdır. Yani ne kadar sorumluysanız sonunda mutluluğunuz da ona bağlı olarak gelecektir.


133-) Ve kalu levla ye’tiyna Bi ayetin min Rabbih* evelem te’tihim beyyinetü ma fiyssuhufil’ula;

 Dediler ki: “Rabbinden bir mucize bize getirseydi ya!”… İlk bilgilerdeki açık deliller onlara ulaşmadı mı? (A.Hulusi)

 133 – Birde rabbinden bir âyet getirse ya! Dediler, yâ kendilerine evvelki kitaplardakinin beyyinesi gelmedi mi ki? (Elmalı)


Ve kalu levla ye’tiyna Bi ayetin min Rabbih bir de dediler ki o bize rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi evelem te’tihim beyyinetü ma fiyssuhufil’ula oysa ki daha önceki vahiylerin içeriğinde yer alan açık deliller kendilerine ulaşmamış mıydı. Burada ima edilen şey Tevrat’ta ve İncil’de Resulallah’ın geleceğine dair haberler.


134-) Ve lev enna ehleknahüm Bi azâbin min kablihi lekalu Rabbena levla erselte ileyna Rasûlen fenettebi’a âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ;

 Eğer onlara daha önce azabı yaşatarak helâk etseydik, elbette şöyle derlerdi: “Rabbimiz; bir Rasûl irsâl etseydin de zillete düşüp rezil olmadan önce senin işaretlerine tâbi olsaydık.” (A.Hulusi)

 134 – Eğer biz onları bundan evvel âzâb ile ihlâk etmiş olsa idik derlerdi ki o rabbimiz! Ne olurdu bize bir Resul gönderseydin de biz zelil ve rüsva olmadan evvel âyetlerine ittiba etseydik. (Elmalı)


Ve lev enna ehleknahüm Bi azâbin min kablih ve eğer biz onları elçi göndermeden önce bir helake uğratarak cezalandırmış olsaydık lekalu Rabbena levla erselte ileyna Rasûlen fenettebi’a âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ bu kez de ey rabbimiz eğer sen şu zillet verici ve onur kırıcı duruma düşmeden önce bize bir elçi göndermiş olsaydın ona hemen uyardık diyecekleri kesindir. Yani eğer biz uyarmamış olsaydık bu kez de böyle bir bahane bulacaklardı. Ki 129. ayetle birlikte anlaşılmalı bu.


135-) Kul küllün müterabbisun feterebbesu* feseta’lemune men ashabus sıratıs seviyyi ve menihteda;

 De ki: “Herkes bekleyip gözetlemekte; siz de gözetleyin! Düpedüz yolun ehli kimmiş, hakikate eren kimmiş yakında bileceksiniz!” (A.Hulusi)

 135 – De ki hep beklemekte, bekleyin bakalım çünkü yakında bileceksiniz: doğru yol sahipleri kimler? ve doğru giden kim? (Elmalı)


Kul küllün müterabbisun feterebbesu de ki; Herkes hak ettiği akıbeti beklemektedir. O halde sizde bekleyiniz. feseta’lemune men ashabus sıratıs seviyyi ve menihteda nasıl olsa doğru dürüst bir yol seçenlerin kimler olduğunu ve bu tercih sonucunda Allah’ın kimleri doğru yola yönelttiğini günü gelince öğreneceksiniz.

 Evet son cümle gerçekten çok ilginç feseta’lemune men ashabus sıratıs seviyyi ve menihteda Allah’ın hidayetinin; insanın tercihine karşılık bir ödül olduğu dile getiriliyor. İlk adımı ey insan sen atacaksın deniliyor. Hür iradenle attığın ilk adım Allah’ın sana yardımını ve hidayetini getirecektir. Yani gerisi gelecektir. Ama sen iradeni doğru kullanırsan onun için Allah’a şöyle bir bahanen hiç olmayacak;

 “Beni sen saptırdın.”

 Hayır sen sapmış olursun. Eğer hidayete erersen de senin tercihine bakıp Allah hidayetini verecektir. Tercihi dosdoğru yol, dosdoğru bir hayat ve mutlu bir akıbet olanlardan kılması niyazıyla.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 08 Haziran 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

4 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. TÂHÂ SURESİ (099-135)(100)

  1. metin öz

    03 Mart 2013 at 16:42

    Başlığa yanlışlıkla 138 ayet yazılmış ancak 135 olucaktı.

     
    • ekabirweb

      03 Mart 2013 at 17:20

      Merhaba. Uyarınız için teşekkür ederim, Allah razı olsun. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       
  2. Tamay

    11 Eylül 2013 at 09:51

    Arapça ibarelerin latin harflerle yazılmasında hatalarvar; Arapça bilen biri tarafından yazıları tahsis ettirirseniz iyi olur; örneğin ““Şey’e bebniy suretuhu” hadisi , “Şey’ebetni suretu hud” -” hud süresi saçlarımı ağarttı ” gibi yazılmalıdır ,

     
    • ekabirweb

      11 Eylül 2013 at 12:05

      Uyarınız için Allah razı olsun.Arapça kelimeleri Latince harflerle ifade etme konusunda inanın hiç bilgim yok. Hadislerle ilgili Latin harfleri ile yazılımları ancak google den sesli ifadeye en yakın yazılımı kullanıyorum. Ayetlerde bir sıkıntım yok ama hadisleri ancak bu şekilde elde edebiliyorum. Sesli ifadelerde bile farklılıklar oluyor. Sesli kayıtlarda Arapça geçtiği için zorunlu olarak bu yöntemi uyguluyorum. Çok şükür ki sizin gibi arkadaşlar uyarıları ile en doğru şekli bulacağımı düşünüyorum. Hemen düzelttim. Tekrar Allah razı olsun. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: