RSS

İslamoğlu Tef. Ders. ENBİYA SURESİ (001-036)(101)

15 Haz

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

 Rabbişrah liy sadriy;

 Ve yessirliy emriy;

 Vahlül ukdeten min lisaniy;

 Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

 Allah’a hamd olsun. Bize vahyi gönderen, bizimle muhatap olan, bize tenezzül buyuran ve nüzul eden vahyi. Bir gök sofrası gibi yüreğimizin önüne, zihnimizin önüne, aklımızın önüne onu açan, bizi onunla merzuk eden Allah’a hamd olsun. Bu vahyi bize taşıyan, risalet görevini gereği gibi yerine getiren onun sevgili nebisi, bizim sevgili önderimiz Muhammed Mustafa’ya selâm olsun.

Rabbim, göğsüme genişlik ver. Kolaylaştır işimi, çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar beni. Diyerek Hz. Musa’nın dilinden dökülen bu ebedi duayı yineleyerek bugünkü dersime girmek istiyorum.

Bugün Kur’an ülkesinin yepyeni bir sitesiyle daha karşı karşıyayız. Bu siteyi gezmenin, oradan ebedi hakikatlerin meyvesini devşirmenin, oradan bu gök sofrası, bu ebedi ziyafetten istifade etmek için bu sofranın başında, bu sofranın farklı lezzetlerini tatmanın heyecanını siz de benimle birlikte umarım yaşıyorsunuzdur.

 Bu site Enbiya suresi. Elimizdeki Mushaf sıralamasında 21. sure olan enbiya suresi, adını içeriğinden alır. Çünkü bu sure adeta peygamberlerin geçit yaptığı bir suredir. Başta Hz. İbrahim, Eb-ul Enbiya, peygamberlerin atası ismiyle maruf olan Hz. İbrahim olmak üzere bir çok peygambere bu surede yer verilir. Fakat bu suredeki anlatılan, aktarılan peygamberlere bir vurgu yapılarak yer verilir. O vurguda Allah’ın yardımı, Allah’ın desteği sayesinde görevlerini başarıyla yaptıkları vurgusudur. Yani enbiya suresinde geçit resmi yapan bu peygamberlerle muhataba verilmek istenen ders şudur;

 “Allah’tan bağımsız bir başarı planlaması yapılamaz. Allah’tan bağımsız bir kariyer planlaması yapılamaz.”

 Sure bu içerikle, yani peygamberlerden söz eden bu içeriği ile ilk muhatabı olan sevgili efendimizin şahsiyetini inşayı amaçlar. Aslında vahiy ilahi bir inşa projesi olarak, muhatabının hayatını, tasavvurunu, aklını, kişiliğini inşa eder. Çünkü vahiy yer yüzünde yaratılış gayesine uygun bir hayatı inşa etmek için ustalık yapacak olan insanı inşa eden tek öğretidir. Onun için vahiy insan inşa eder, insan hayat inşa eder. Vahyin inşa ettiği insan eliyle inşa edilen bir hayattan ümit var olabiliriz. Çünkü böyle bir hayat yapısına ve yaratılışına uygun, yaratılış amacına uygun bir hayat olur.

 Vahiy insanı şu 4 unsuru ile inşa eder.

1 – Kavramlarıyla, terimleriyle insanın tasavvurunu inşa eder. Yani hayatımızı üzerine kurduğumuz; Hayat – ölüm. Kâr – zarar. İyi – kötü. Hakk – batıl. Doğru – yanlış. Güzel – çirkin. Kalıcı – geçici, Büyük – küçük, Değerli – değersiz. Kıymetli – kıymetsiz. Dünya – ahiret. Hayat – ölüm. Ruh – ceset. Akıl – duygu, düşünce. Eylem – iman gibi hayatımızı üzerine inşa ettiğimiz bu temel kavramların içini doldurur. Çünkü insanlar bu temel kavramlarla düşünürler. Onun için bu kavramların neş’et ettiği insan tasavvurunu inşa eder vahiy bu kavramlarla. Kavramların içini doldurarak.

2 – Vahiy insanın aklını inşa eder. Önermeleriyle, hükümleriyle. Mesela der ki; Zalimlerden başkası için düşmanlık yoktur. Siz bu önermeden şu sonuca varırsınız. Benim düşmanım zalimler olmalıdır. Dolayısıyla mazlumlar da dostumdur. Zulmün tanımını yapar önce. Zalimi ve mazlumu tanımlar, ondan sonra da bu önermeyle sizin aklınızı inşa eder.

 Yine vahiy Hayatın geçici olduğunu söyler. Onun bu hayatın geçici olduğu önermesiyle sizde bir akıl inşa eder ve siz geçiciye kalıcı gibi bakmazsınız.

 Yine vahiy etrafında ki varlıkların insanın emrine amade kılındığını söyler ve bunun da bir emanet olduğunu söyler. Siz ele geçirdiğiniz her bir değeri, başta servet, hayat, sıhhat olmak üzere her bir değeri bir emanet olarak görmeye başlarsınız. Bu, şu sonucu getirir; Emanete ihanet ederseniz hain, emanete sadakat gösterirseniz sadık olarak yargılanırsınız.

 3 – Vahyin inşa ettiği 3. unsur insanın şahsiyetidir. Kişiliğidir yani. Vahiy insan kişiliğini işte bugün tefsirine başlayacağımız Enbiya suresi gibi içerisinde peygamberlerin, yani örnek insanların hayatının anlatıldığı ayetlerle yapar. Yani Kur’an da ki peygamber kıssaları muhatabın şahsiyetini inşa etmek içindir. Yani numune- i intisaldir. Örnek olarak sunulmuştur. Ey muhatap, bak ve örnek al denilmektedir. İşte bu surede de peygamberler geçidi yapılırken bunun amacı muhatabın şahsiyetini inşadır.

 Sure Mekke döneminin muhtemelen ortalarında nazil olmuştur. Ki Meryem suresinde ki bazı ayetlerle, mesela 91-92-93. ayetlerle bu surenin bazı ayetleri arasında çok doğrudan bir benzerlik görüyoruz. İbrahim ve Müminun sureleri aransa yerleştirmiş ilk kronoloji sahipleri enbiya suresini.

 Sure ortak iyinin tek kökten neş’et ettiğini anlatır nihai tahlilde. Bütün sıraladığı, saydığı peygamberleri en sonunda ortak bir iyi kökene bağlar. Yani şunu söyler; İyinin kökü zaman değişmekle, mekan değişmekle değişmez. İyi aynı kökten neş’et eder. Aynı gözeden neş’et eder. Aynı kaynaktan fışkırır. O da Allah’ın rahmet kaynağıdır. O nedenle Allah’tan bağımsız bir iyi tasarımı ve iyi tanımı yapılamaz.

 İşte bunun bir sonucu olarak 92. ayetinde bu surenin iyinin tek bir köke irca edilmesinin arkasından inanan insanların, kendisini vahyin inşa ettiği insanların da tek bir kaynaktan beslenmenin doğal sonucu olarak hedef birliği, eylem birliği duygu birliği ve düşünce birliği içinde olmasını öngörür ve der ki;

 İnne hazihi ümmetüküm ümmeten vahıdete (92) işte sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Der.

 Yani bu vahyin inşa ettiği insanlar hedefte, duyguda, düşünce de ve eylemde birlik oluşturmalıdırlar. Mesajını verir. Çünkü aynı kaynaktan beslenenler doğal olarak aynı hedefe yönelirler. Eğer aynı hedefe yönelmiyorlar fakat aynı kaymaktan beslendiklerini iddia ediyorlarsa bu beslenmede bir bozukluk var, beslenme bozukluğu var demektir. yani onlar aslında aynı kaynaktan beslenmiyorlar demektir.

 İşte Kur’an kaynağına yanmış olan dilimizi ve damağımızı yaslamamızın, dayamamızın gerekli oluşunun temel nedeni de budur. Bugün eğer Kur’an a iman eden 1.5 milyarlık kitle birbiriyle zıt davranışlar sergileyebiliyor, aynı hedefe doğru koşamıyor, duygu ve düşünce birliğine ulaşamıyor, dolayısıyla birlik ve beraberlik sağlayamıyorsa bunun temelini aynı kaynaktan beslenememe olarak söyleyebiliriz.

 Yine sure 108. ayetinde, tıpkı 92. ayette nasıl ki ümmetin sosyal birliği olan vahdet dile getiriliyorsa, 108. ayetinde de Allah’ın birliği aynı formla dile getiriliyor;

 ..ennema İlahüküm ilâhun vahıd (108)

 Çok ilginç ..ümmetüküm ümmeten vahıde, İlahüküm ilâhun vahıd aynı form. Allah’ın birliği hangi formla dile getiriliyorsa ümmet birliği de o formla dile getiriliyor. Yani şu denilmek isteniyor; Akide de tevhid eğer sizde bir iman haline gelirse, sosyal birlik olan vahdette zorunlu olarak ortaya çıkar. Yani onun doğal bir sonucu olur. Onun için tevhidin doğal sonucu vahdettir. Allah’ı birlemenin, Allah’ın bir oluşuna inanmanın sosyal yansıması ümmetin birliğidir. Der Kur’an. Bu mesajı verir.

 Biz bunu şöyle de çevirebiliriz: Sosyal birlik, yani vahdet aslında sosyal bir tevhittir. Allah’ın birliği olan tevhid ise akidevi bir vahdettir. Birbirinin yerine böyle koyabiliriz. O nedenle Allah’ın birliğine iman edipte hedef birliğini sağlayamamış olmak, bu imanda kusurlu davranmak anlamına gelse gerektir.

 Şimdi bu girişten sonra, daha doğrusu surenin bu iki anahtarını verdikten sonra enbiya (Nebiler) suresinin tefsirine geçebiliriz.


“BismillahirRahmanirRahıym”

 

1-) Ikterabe linNasi hısabuhüm ve hüm fiy ğafletin mu’ridun;

 İnsanlara yaptıklarının sonucunu görme süreci yaklaşmıştır! Onlar ise kozaları içinde aldırmaz bir hâldeler! (A.Hulusi)

 001 – Yaklaştı nâsa hesapları onlar ise hâlâ gaflette aldırmıyorlar.(Elmalı)


Ikterabe linNasi hısabuhüm ve hüm fiy ğafletin mu’ridun insanlar için yaptıklarının hesabını verme vakti iyice yaklaştı. ve hüm fiy ğafletin mu’ridun fakat onlar hala gaflet içinde aldırmazlık ve aymazlık içinde bu gerçeğe sırt çeviriyorlar.

 İnsan soyuna, insanlığa yönelik bir uyarıyla söze girdi sure. linNas dedi, insanlık için bir uyarı. Sabahı Adem’le başlayan insanlık yürüyüşünün kuşluğu, öğlesi İbrahim ve ikindisi Muhammed’le geçti. Hepsine salâtı selâm olsun. Allah ruhlarını ta’zizyz etsin, yüceltsin. Şimdi Vel ‘asri (‘Asr/1) dediği gibi Kur’an ın, ikindisindeyiz yeryüzünün ve bize sadece vahyin haber vereceği bir gerçeği haber veriyor enbiya suresinin 1. ayeti. Yaklaştı diyor, insanlar fark etmese de o çok yaklaştı. İnsanlar onu görmezden gelse de o yaklaştı.

 Tabii ki o, her yaratılanın bir sonu olduğu yasası gereği bu içinde yaşadığımız yaratılmışlar dünyasının sonu olan kıyamettir, saattir.

 Bu anlamda vahiy insana gerçek istikbali hakkında başka hiçbir kaynağın veremeyeceği bir bilgiyi veriyor. Vahiy insana öyle hitap ediyor ki hiçbir hitap bu kadar kapsayıcı ve bu kadar kuşatıcı olamaz. Size sonsuz geleceğinizden söz ediyor. Size var oluş probleminizin çözümünü sunuyor. Nereye gidiyorum ben kimim, nereden geliyorum niçin varım gibi varlık sorularına zaten Allah’tan başka kim doğru cevap verebilir ki. Onun için yarattığını bilen Allah, insana da nereye doğru gittiğini bu yürüyüşünün nasıl bir şekilde sonlanacağını haber veriyor.


2-) Ma ye’tiyhim min zikrin min Rabbihim muhdesin illesteme’uhu ve hüm yel’abun;

Rablerinden gelen her yeni uyarıyı, alaya alarak dinliyorlar! (A.Hulusi)

 002 – Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlak eğlenerek dinliyorlar. (Elmalı)


Ma ye’tiyhim min zikrin min Rabbihim muhdesin illesteme’uhu ve hüm yel’abun rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir mesaj, yeni bir uyarı, yeni bir vahiy gelse, onu da alaya alarak dinliyorlar.

 Tabii ki, surenin girişinde bir ilahi inşa projesi olan vahyin insanı nasıl inşa ettiğini anlatırken Tasavvur inşasından söz etmiştik. Kavramları ile tasavvuru inşa eder demiştik. Tabii ki istikbal deyince şu kısacık fani hayat aklına gelen biri, ebedi istikbali düşünemez. Düşünemeyince de ebedi istikbal üzerine bir hazırlık yapamaz.

 İşte vahiy kavramların içini böyle doldurur. Sizin istikbal dediğinize vahiy yalan diyor. Sizin hiç görmediğinize, hiç hesaba katmadığınıza istikbal diyor. Yani geçici olan cesedinizin geleceğini değil, kalıcı olan ruhunuzun geleceğini öne alıyor. Sizi siz yapan, sizi beşer olmaktan çıkarıp insan kılan değerin istikbalini göz önüne alıyor.

 Onun için de bilinci ters yüz olmuş, geçiciyi kalıcı, kalıcıyı geçici. Şimdiyi istikbal zanneden, istikbali ise yok zanneden, gelmeyecek zanneden bilinci alt üst olmuş birine hitap ediyor ve onların tarih boyunca davranış tarzlarının kendilerine gelen mesaja sırt dönmek, ona kulak vermemek ya da onu dinleyince, ona kulak verince onu alaya almak, yani ciddiye almamak olduğunu söylüyor.

 İlahi mesajı ciddiye almamak gerçekte insanın kendisini ciddiye almamasıdır. Hayatı ciddiye almamasıdır. Kendisini ve hayatı ciddiye almayan birinin durumunu bakın nasıl tarif ediyor müteakip ayet:


3-) Lahiyeten kulubühüm* ve eserrun necva elleziyne(necvelleziyne) zalemu* hel hazâ illâ beşerun mislüküm* efete’tunes sıhra ve entüm tubsırun;

 Akılları fikirleri oyun eğlencede! O, nefslerine zulmedenler, aralarında fısıldaşıyorlar: “Sizden farklı bir beşer mi sanki! Ne olduğunu görüp dururken, sihirli sözlerine mi kapılıyorsunuz?” (A.Hulusi)

 003 – Kalpleri hep oyunda hem onlar o zalimler şu gizli fısıltıyı sırlaştılar: bu sırf sizin gibi, bir beşer artık göre göre sihere mi gidiyorsunuz? (Elmalı)


Lahiyeten kulubühüm onların aklı fikri oyunda oynaştadır. Yani oyun çocuğu yaşını aşamamıştır akılları. Ham bir akıl, hayata laubali ve ciddiyetsiz yaklaşım. Akıl yaşları oyun çocuğu yaşı. Onun için de akılları fikirleri oyunda oynaştadır. Henüz büyümemişlerdir. Belki yaşı 50 dir, 40 tır, 30 dur, 60 tır, 70 tir, 80 dir ama akıl yaşı itibarıyla oyun çocuğu kadar biganedir gerçeğe. Gerçeği kavramaktan uzaktır. Onun içinde aklı fikri oyunda, oynaştadır.

 ve eserrun necva elleziyne (necvelleziyne) zalemu üstelik bu haddini bilmezler el altından şöyle fiskos yapıyorlar. Elleziyne zalemu’yu necvelleziyne zalemu, bu haddini bilmezler şöyle fiskos yapıyorlar diye çevirdim. Aslında zulüm kelime manası bir şeyi yerinden etmektir. Tersi hikmettir, bir şeyi yerine koymak. Allah için kullanıldığında hikmet; Bir şeyi yerli yerince yaratmak, kul için kullanıldığında bir şeyi Allah’ın yarattığı yere koymaktır. Zulümde bir şeyi Allah’ın yarattığı yerden etmektir.

 Zalemu, elleziyne zalemu, zalimiyn, zalimun gibi formlarda gelen sözcükler ve kalıplar bir tümleç taşımadıklarında da zalemu en fusehüm (3/117) gibi anlaşılırlar, yani kendilerine zulmedenler. Kendi kendilerine kıyanlar. Eğer kelimenin kök anlamından gelirsek kendini Allah’ın koydu yerden alıp başka yere oyanlar. Allah’ın verdiği rolü, Allah’ın kendileri için sevdiği rolü benimsemeyenler. Kendilerine başka roller alanlar. Allah’ın kendilerini yarattığı amacı gerçekleştirmeyenler.

 İşte bu, onun için böyle bir insanın zihni, alt üst olmuş bir zihindir. Yani yerinden olmuş bir zihin. Yerinden olmuş bir zihin; amuda kalkmış bir insanın haline benzer. Eğer bir insan yere kafasını, havaya da ayaklarını kaldırmışsa ve böyle bakıyorsa etrafına bu insan gördüğü her şeyi ters görür. Fakat duruşunu doğru olarak zannettiğinde, doğru gördüğünü iddia eder.  Yani her şey ters duruyor zanneder ve bunda da ısrar eder. Çünkü yamukluğu baktığında aramaktadır, bakışında değil. Eğer bu insana gördüğünü düzeltecek bir ekip bir güç, bir iktidar verseniz, bu sefer ters baktığını unutarak kendi tersliğini kabullenmeksizin gördüğü her şeyi ters çevirmeye başlar, çevirtmeye başlar ve bunu da doğrusunu yapıyorum diye yapar.

 Dolayısıyla gücü ne kadar artarsa tahribi de o kadar yükselir. İktidarı ne kadar büyürse, çevreye verdiği, insana verdiği, kendine verdiği zarar da o kadar büyür. Onun için burada ki elleziyne zalemu’yu haddini bilmezler diye çevirdim. Haddini bilmez, işte haddini aşar. Sınırını bilmez. Şöyle de çevirmek mümkün; Bilinci tersyüz olmuşlar. Bilinci alabora olmuş kişiler. Demekte mümkün.

 hel hazâ illâ beşerun mislüküm ve onlar şöyle derler, yani fısıldarlar, fiskos yaparlar. Bu da sizin gibi ölümlü bir insan değil mi? Beklentileri nedir? Ölümsüz bir Melek. Yani bunlar kendilerine bir meleğin peygamber olarak gönderilmesini istiyorlar. Bir insanın değil. Peki bir Melek peygamber olarak gönderilse gerçekten samimi olarak iman ederler miydi? Hiç sanmıyorum. Neden böyle bir bahaneyle kaçıyorlar? Şöyle düşünüyorlar; gelen peygamber insan olduğu için, onları davet ettiği şeyi kendisi de yaşıyor. Yani kendi hayatına aldığı bir şeye davet ediyor. Ama bir melek onları davet etseydi bu kez bu davetten sıvışmak için çok kolay bir bahane bulacaklardı;

 – O melek biz insanız, farklı düzlemlerin varlıklarıyız. Dolayısıyla biz nasıl Meleğin arkasına takılıp ta Meleğin izini sürelim. Diyeceklerdi. Yani bu “bir tür kurnazlık”, bir tür olumsuz kurnazlık, kötü kurnazlık.

 efete’tunes sıhra ve entüm tubsırun şu halde siz.. Onlar devam ediyorlar muhataplarına, akıllılar ya..! Bakınız yani ters durunca, başları üstüne dönünce akılsız oldukları halde kendilerini alemin akıllısı görmelerinin en tipik örneği; Şu halde siz göz göre göre büyüye kapılıp gidecek birileri misiniz. Yani bir büyünün arkasına ı düşeceksiniz diyorlar.

 Tabii bilinci ters dönmüş birinin tarif ettiği her şey yanlıştır. Onlar hakikati büyü gibi gördüklerine göre, büyüyü de gerçek gibi anlıyorlar olsa gerektir. Ki gerçekten tarihsel olarak hayatlarına baktığımızda böyle görüyorlar. Kahinlerin, kahin koltuğunda, şaman koltuğunda oturan şairlerin, arrafların (Falcı, kahin. Müneccim), hikayecilerin, masalcıların arkasına ciddi ciddi düşen, kendini akıllı sanan bu insanlar, peygamberlere ilk karşı gelenler oluyor. Bunu amuda kalkmak olarak değil de nasıl nitelersiniz.

 İşte gerçeğe ters yaklaşmak, yani insan tahterevalli gibidir bir ucu kalktığında diğer ucu iniyor. Mutlaka hakka batıl gibi baktığında, batıla da hak gibi bakıyor. Dostunu düşman olarak bellediğinde, düşmanını da dost olarak görüyor. Allah’la arası açıldığında, şeytanla arası kapanıyor, yaklaşıyor. Hakikate karşı yabancılaştığında kendisine karşı da yabancılaşıyor ve tabii batıla yaklaşıyor. Onun için insan zihin olarak bir tür tahterevalli gibidir. Batıldan uzaklaşan doğal olarak hakka yaklaşır. Allah’tan uzaklaşan doğal olarak şeytana yaklaşacaktır.

 

4-) Kale Rabbiy ya’lemul kavle fiys Semai vel’ Ard* ve HUves Semiy’ul ‘Aliym;

 (Hz. Rasûlullâh): “Benim Rabbim semâda ve arzda konuşulanı bilir… O, Semi’dir, Aliym’dir” dedi. (A.Hulusi)

 004 – Dedi: rabbim söyleneni bilir: Gökte de Yerde de ve o öyle semî, öyle alîmdir. (Elmalı)

 

Kale Rabbiy ya’lemul kavle fiys Semai vel’ Ard de ki; Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü, her düşünceyi çok iyi bilmektedir. ve HUves Semiy’ul ‘Aliym o her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.


5-) Bel kalu adğâsü ahlâmin belifterahu bel huve şa’ır* felye’tina Bi ayetin kema ursilel evvelun;

 Şöyle de dediler: “Konuştukları kuruntulardan oluşan rüyalarıdır! Muhtemelen uyduruyor… Hayır, O bir şairdir! (Eğer böyle değilse) geçmişte yaşamış Rasûllerdeki gibi mucizesini göstersin!” (A.Hulusi)

 005 – Dediler: adgâsü ahlâm, yok onu uydurdu, yok o bir şâir, yoksa bize evvelkilerin gönderildikleri gibi bir âyet getirsin. (Elmalı)

 

Bel kalu adğâsü ahlâmin hayır dediler bunlar karma karışık düşlerdir. Bunlar işte, ne dediğini bilmeyenlerin ağzından çıkan şeylerdir. Bunlar haddi zatında öyle üzerinde durmaya  değmeyen karma karışık rüyalardır, hayallerdir, belki halüsinasyonlardır demeye getirdiler. Ne için diyorlar? Vahiy için diyorlar. Kendilerinin ebedi istikbalini kurtaracak olan ve Allah’ın insanoğluna tenezzül buyurup ta önüne açtığı gök sofrası için diyorlar. İnsan kendi elleriyle kendi istikbalini nasıl mahvederin resmidir bu aslında. Allah’ın rahmetine nasıl sırt döner, Allah’ın kendisine olan sevgi ve şefkatini elinin tersiyle nasıl iterin cevabıdır işte bu.

 belifterahu akıl karışırsa ağızdan çıkanı kulakları duymaz. İşte bu ayette onların ağzından çıkanı kulaklarının duymadığı böyle resmediliyor. Yok, tok,. Onu kendisi uydurdu diyorlar. Diyorlar ama buna kendileri de inanmamış olacaklar ki devam ediyorlar; bel huve şa’ırun bu da değilse o bir şair olmalı. Evet, yani aslında hiçbir şey demiyorlar gördüğünüz gibi. Çünkü her şeyi deme iddiasında olanlar hiçbir şey dememiş olurlar. Bunların hepsi birden olamaz. Sihir diyorlar, ondan sonra karmakarışık düşler diyorlar, ondan sonra kendisi uydurmuş olmalı diyorlar, bu kez de o da olmadı, bakıyorlar hiç birisi yakışmıyor, şairdir diyorlar. O da yakışmıyor, onunda yakışmadığını biliyorlar, çünkü ömründe hiçbir şiir yazmadığını kendileri de çok iyi biliyor Resulallah’ın.

 felye’tina Bi ayetin kema ursilel evvelun bu kez de diyorlar ki, tabii bu kez de başka bir şey diyorlar. O da ikna etmiyor çünkü şair değil, hiç şiir yazmamış, şiir okumamış, şairler arasında sayılmamış adı. Geçmiş hayatında böyle bir şey görülmemiş ondan; İyi ama diyorlar bu kez de önceden gönderilen peygamberler gibi bize bir mucize getirseydi ya.

 Evet, söylediklerine kendilerinin de inanmadığı ne kadar açık. Aslında şair derken bir yanlış anlamanın önüne geçmek için birkaç cümle ile izah etmek isterim;

 Kur’an şiiri reddediyor değil o günün şairi, bu günün şairi gibi değildi. O gün şair şaman koltuğundaydı. Kahinlerin bir çoğu aynı zamanda şair idiler. Dolayısıyla şiirlerini dizip koşarken cinlerle ilişki kurduklarına inandırırlardı insanları ve gerçekten de dizip koştukları şiirler anlamdan çok etkiye dayanırdı. Onun içinde sözleri bir büyü gibi kullanırlardı ve gerçekten de büyü idi. Hatta halk dilinde iki söz bir büyü deyimini bilirsiniz. Onların sözleri muhatabı büyülemek için kullanırlardı.

 Dolayısıyla vahiy şairi şaman koltuğundan indirdi, gerçek yerine koydu ve tabii ki gerçek yerine geçen şairin sırtına da peygamber hırkasını giydirdi. Ka’b bin. Züheyr’in sırtına giydirdiği hırka gibi. Aslında Resulallah’ın Banet Suat kasidesini söyleyen şair Ka’b bin Züheyr’in sırtına geçirdiği, sırtından o anda çıkarıp ta sırtına geçirdiği hırka ka’b a verdiği bir ödül değil, şiire verdiği bir ödüldü. Belki insanlık tarihinde şiirin alabileceği en yüksek ödüldü bu.

 

 6-) Ma amenet kablehüm min karyetin ehleknaha* efehüm yu’minun;

 Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı da iman etmemişti… Onlar mı iman edecekler? (A.Hulusi)

 006 – Onlardan evvel İhlâk ettiğimiz hiç bir karye iman etmedi şimdi onlar mı iman edecekler? (Elmalı)

 

 Ma amenet kablehüm min karyetin ehleknaha* efehüm yu’minun onlardan önce kendilerini inkarda ısrarlarından dolayı helak ettiğimiz nice kentler, nice yurtlar, nice medeniyetler iman etmemişlerdi. Şimdi bunlar mı iman edecekler. Evet, öyle diyor Kur’an. Şimdi bunlar mı iman edecekler. Yani burada tarihin yasasını hatırlatıyor gibidir bu ayet. Böyle çalışan bir zihin, böyle bakan bir tasavvur sahibini zorunlu olarak helake götürür. Böyle bir sapma açısını takip ederek yürüyen birinin varıp duracağı durak, helak durağıdır. Bunu söylemek istiyor. Çünkü tarih ortada. İnsanın geçmişi ortada. Eğer hakikate böylesine ters bir mantıkla yaklaşıyorsa bu insan sonuna kadar hakikate zıt gidecektir. Yürüdükçe uzaklaşacaktır. Yol aldıkça aslında hakikatten uzaklaşacaktır. Onun için bu yasayı hatırlatıyor olsa gerektir bu ayet.

 Şimdi bunlar mı iman edecekler. Yani onlardan önce kendilerini inkarda ısrarlarından dolayı helak ettiğimiz nice uygarlıklar iman etmediler ki, ki bunlar da onların yolunda. Bunlar mı iman edecekler. Onlarda böyle başlamışlardı. Onların helaki de bu süreçte gelişmişti. Onu haber veriyor.


7-) Ve ma erselna kableke illâ ricalen nuhiy ileyhim fes’elu ehlez zikri in küntüm lâ ta’lemun;

 Senden önce, kendilerine erkeklerden başkasını vahiy ile irsâl etmedik… Eğer bilmiyorsanız, geçmiş hakkında bilgi sahibi kişilere sorun. (A.Hulusi)

 007 – Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikir ehline sorun bilmiyorsanız. (Elmalı)

 

Ve ma erselna kableke illâ ricalen nuhiy ileyhim biz senden önce de kendilerine mesajlarımızı ilettiğimiz ölümlü insanlardan başka birilerini peygamber olarak göndermedik. fes’elu ehlez zikri in küntüm lâ ta’lemun hem eğer bu konuda bir şey bilmiyorsanız geçmiş vahiylerin mensuplarına sorun.

 illâ ricalen erkekler manasına gelir harfiyen, lafzen. Fakat bu surenin yukarıda mealini ve tefsirini verdiğimiz 3. ayeti, yine 7. ayet ve 8. ayetlerden anlaşılan, bu ayetlerin münkir, inkarcı muhatapları, peygamberlerin cinsiyetlerine ilişkin bir itirazda bulunmuyorlar ki, yani ortada peygamberlerinin cinsiyetlerinin tartışılması diye bir şey söz konusu değil. Onun için bu ayetten yola çıkarak peygamberlerin erkek ya da bayan olduğunu söylemek, ya da şu cinsten olmak zorundalar, bu cinsten olmamak durumundalar demenin bu ayetle bir alakası yok. Çünkü ayet bağlamı itibarıyla, hem iç bağlam, hem tarihi bağlamı itibarıyla cinsiyetle alakalı değil. İnsan olmakla alakalı, beşeriyetle alakalı. Çünkü muhataplar peygamberin insanlığına itiraz ediyorlar, cinsiyetine değil.

 Hatta; bilmiyorsanız geçmiş vahyin mensuplarına sorun diye bitiyor bu ayet. Geçmiş vahyin mensuplarının kitabına baktığımızda Tevrat’a, Tevrat’ta başta Deborah peygamber olmak üzere bir çok kadın peygamberin hayatının anlatıldığını görüyoruz. Yani bu pasajın anlatmak istediği şey peygamberin cinsiyeti değil. İnkarcı muhataplar Melek peygamber istiyorlar ve Allah’ta tüm insanlık tarihi boyunca hep insan peygamber gönderdiğini ifade buyuruyor.


8 – ) Ve ma cealnahüm ceseden lâ ye’külunet ta’ame ve ma kânu halidiyn;

 Onları (Nebi/Rasûlleri), yemeğe ihtiyacı olmayan bedenli olarak meydana getirmedik! (Onlar dünyada) ebedî kalıcılar da değillerdi. (A.Hulusi)

 008 – Biz onları hem yemek yemez bir ceset yapmadık hem de mühalled değildiler. (Elmalı)

 

 Ve ma cealnahüm ceseden lâ ye’külunet ta’ame ve ma kânu halidiyn biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik. İşte yine bağlam devam ediyor. Dahası onlar ölümsüz de değildiler. Melek peygamber talebine bir cevap bu ayet. Yani onlar şöyle diyorlardı Kur’an ın bir yerinde;

 ..mali hazer Rasûli ye’külüt taame ve yemşi fiyl esvak. (Furkan/7) bu ne biçim peygamber diyorlardı. Yemek yiyor, üstelik bir de çarşıda pazarda dolaşıyor. Yani onlar kendileri gibi yiyen, içen, yaşayan, hastalanan ve ölen birinin peygamberliğini kabul etmemekte direniyorlardı.

 Bu haddi zatında biraz önce de söylediğim gibi uyanıkça bir sıvışmanın yöntemi idi. Vahyi izlemek istemiyorlardı. Vahyi hayatlarına koymak istemiyorlardı. Yani vahyin kılavuzluğuna uymamak için böyle bir bahanenin arkasına sığınıyorlardı. Eğer Melek bir peygamber gönderilmiş olsaydı ki bu zaten mümkün değil, Allah’ın yasasına aykırı, Çünkü siz melek misiniz ki size melek peygamber göndereyim diyordu vahiy. Kendi cinsinizden olmak zorundaydı peygamber. Çünkü peygamberler izlenmek için vardır. İz bırakan izlenir. İzi olmayan nasıl izlenir. Peygamberler iz bırakırlar. Yürürler çünkü. İzleri kalır yer yüzünde ve onların izini takip ederek gidenler onların yolunu tutmuş olurlar.

 

 9-) Sümme sadaknahümül va’de feenceynahüm ve men neşau ve ehleknel müsrifiyn;

 Sonra Onlara bildirimimizi gerçekleştirdik; Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtarıp, müsrifleri helâk ettik. (A.Hulusi)

 009 – Sonra onlara olan vaade sadık olduk da kendilerini ve dilediklerimizi necata çıkarıp müsrifleri helâk ettik. (Elmalı)


Sümme sadaknahümül va’d neticede biz onlara da verdiğimiz sözü tuttuk. feenceynahüm ve men neşau ve ehleknel müsrifiyn bunun sonucunda onları ve dilediklerimizi kurtarıp Hayatlarını amaçsızca harcayanları da helak ettik.

Müsrifiyn; burada hayatını bozuk para gibi harcayanlar. Hani bir başka ayette;

Kul ya ‘ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim.. (Zümer/53) buyrulur ya. De ki ey kendilerini boşuna harcayan, israf eden kullarım. lâ taknetu min rahmetillâh. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin diye devam eder ya ayet. İşte o ayette olduğu gibi esrefu alâ enfüsihim kendi kendilerini harcayanlar, insanın hayatta yapabileceği en büyük savurganlık, en büyük israf kendini harcamak olmalı. Çünkü insanın sahip olabileceği en büyük sermaye kendisidir. İşte bu ayette ima edilen hakikatte budur.


10-) Lekad enzelna ileyküm Kitaben fiyhi zikruküm* efela ta’kılun;

 Yemin olsun ki, size, içinde zikriniz olan (hakikatinizi HATIRLATAN) BİLGİ inzâl ettik! Aklınız almıyor mu? (A.Hulusi)

 010 – Şanım hakkı için size bir kitap indirdik ki bütün şanımız onda? hâlâ akıllanmayacak mısınız? (Elmalı)

 

Lekad enzelna ileyküm Kitaben fiyhi zikruküm doğrusu biz size içinde zihninizi inşayı amaçlayan uyarılar olan bir mesaj indirmiş bulunuyoruz.

 Evet; zikrikum diyor. Zikr; tüm vahiylerin ortak sıfatıdır, tüm vahiylerin. Sadece Kur’an a has değil. Aslında Kur’an ın sıfatı değildir, vahyin sıfatıdır zikr. Neden zikr, ve neden bu kadar sık. Hatırlamak ve hatırlatmak anlamına gelen bu sözcük elbette ki unutulan bir şey için kullanılıyor. Haddi zatında Ragıp El Isfahani’nin Muhalled eserinde bu sözcüğe çok güzel bir tahlil getirmiş, diyor ki; Ya hafızaya kayıt, ya da önceden kayıtlı olan bir bilgiyi hatırlama anlamına gelir. Yani ya kayıtlı olmayan bir şeyi kaydetmek, sıfırdan kaydetmek için, ya da önceden kaydedilmiş ama altta kalmış, üzerine perde çekilmiş küfür, örtmek demektir. Örtülmüş bir bilgiyi yeniden üste çıkarmak için.

 O da 2 ye ayrılır kendi içinde diyor üstad;

 1 – unutmadan dolayı hatırlatmak,

 2 – Kalıcı olsun diye, unutmadığı halde hatırlatmak.

 İkisi de inşadır aslında değil mi. 2.si de inşadır. Vahiy ilahi bir inşa projesidir derken işte bunu kastediyoruz ve burada da zikrükum ibaresini zihninizi inşayı amaçlayan biçiminde çevirdim. Çünkü zikr; fıtratta, yaratılıştan fıtrata yerleştirilmiş olanın ortaya çıkarılmasıdır. Yani alt yapının ortaya çıkarılıp üst yapıyla birleşmesidir. Alt yapıyı cıvata üst yapıyı somun kabul edin. Eğer üst yapı alt yapıya uygun olmazsa inşa, kontrüktif olan inşa. Kognitif olan, önceden verilmiş olan o alt yapıya, fıtrata uygun olmazsa hem somun yalama olur, hem de cıvata. Yani fıtratı da bozar, onu da mahveder. Onun için vahiy üst yapı inşa eder insanda. Fıtrat ise alt yapı. Alt yapı ilahi formattır, peşinen verilmiştir, peşinen inşa edilmiştir.

 Yapılandırmadır. İlahi yapılandırma. O ilahi alt yapı üstüne doğru bir üst yapı kurduğunuzda ebedi mutluluk sağlanır ve insan kendisi ile barışık olur. Tabii ki çevresi ile tabiatla, diğer insanlarla ve Allah ile de barışık olur. İşte vahiy insanın zaten ilahi olan alt yapısı üzerine bir üst yapı, ona uygun bir üst yapı inşa etmek için gönderilmiştir. Hatırlatma da bunun içindir. Yani senin özün fıtrattır. Allah’ın sana verdiği saf ve temiz tabiat, pırıl pırıl bir zemin. Bu zeminin üzerine doğru bir inşa gerçekleştirmek için doğru bir plan, doğru bir proje olması lazım. İşte vahiy bu projenin ta kendisidir.

 efela ta’kılun şu halde hala aklınızı başınıza toplamayacak mısınız. Almayacak mısınız. Yani vahye göre bir üst yapı kurmayacak mısınız. Yani hayatınızı vahye değil de başkalarına mı inşa ettireceksiniz, yani Allah’ın çaktığı o çiviyi çıkarmak için, ya da tahrif etmek yalama etmek için hoyratların eline mi bırakacaksınız kendinizi. Akıllanmayacak mısınız diyor.


11-) Ve kem kasamna min karyetin kânet zâlimeten ve enşe’na ba’deha kavmen aharin;

 Zâlim olan nice bölgeyi kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka halklar inşa ettik. (A.Hulusi)

 011 – Halbuki biz zulmetmekte olan nice memleket kırdık geçirdik, ve arkasından diğerlerini başka bir kavim olarak neşet ettirdik. (Elmalı)


Ve kem kasamna min karyetin kânet zâlimeten üstelik biz zulümde ısrarcı olan nice beldeleri kırıp geçirdik. ve enşe’na ba’deha kavmen aharin ve bunun ardından onların yerine başka bir toplum ikame ettik.

 Dokunulmaz toplum yok diyor bu ayet. Dokunulmaz toplum olma iddialarının tümünü çöpe atıyor. İşte biz atalarımızdan dolayı dokunulmayız, 3 kıtada at koşturduk, bu bizim defterimize yazılmış, artık kimsenin alamayacağı bir beratır. Onun için biz peşinen 1 – 0 galibiz. Ne yaparsak yapalım, ihanetimiz hangi boyutlarda olursa olsun İslam’a hizmet ettik, dokunulmayız diyorsa böyle bir anlayış, Yahudileşen İsrail oğullarının anlayışına dönüşür. Onun için bu tip anlayışların tümünü reddediyor.

 Bu tarihin yasasıdır aslında  ..men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillâhu Bi kavmin..(maide/54) diyordu ya bir başka ayette Kur’an, kim onun hayat nizamına sırt çevirirse, Allah onun yerine, o toplumun yerine bir başka toplumu getirir. Evet, ..yuhıbbuhüm ve yuhıbbuneH.. onlar Allah’ı severler, Allah’ta onları sever. Devamı böyle devam ediyor.

 Yine bir başka ayet; in yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti Bi halkın cediyd. (İbrahim/19)eğer isterse sizi insan soyu olarak, eğer Allah’ın size açtığı krediyi çarçur eder tüketirseniz, bitirirseniz ve size beslenen umudu yok ederseniz sizi siler süpürür, kökünüzü kazır, yüzhibküm ve ye’ti Bi halkın cediyd. Yerinize yepyeni bir cins, yepyeni bir varlık getirir, yaratılış getirir.

 Evet, Allah’ın yardımı sabık olanın değildir dostlar, sadık olanındır. Yani kıdemli olanın değil, sadık olanındır. Sadık olursanız Allah’ın yardımını hak edersiniz.


12-) Felemma ehassu be’sena izâ hüm minha yerküdun;

 Şiddetimizi hissettiklerinde bir de bakarsın, oradan kaçıyorlar! (A.Hulusi)

 012 – Be’simizi hissettikleri vakit, hemen oradan üzengi tepiyorlardı, (Elmalı)

 

Felemma ehassu be’sena izâ hüm minha yerküdun ve onlar ne zaman ki bizim ezici gücümüzü hissettiler, işte o vakit hemen oradan kaçmaya, oradan sıvışmaya yeltendiler. Yani belanın ucunu görür görmez hemen o beladan kaçıp kurtulmak için tedbir düşünmeye başladılar.


13-) Lâ terküdu verci’u ila ma ütriftüm fiyhi ve mesakiniküm lealleküm tüs’elun;

 “Kaçmayın; bolluktan şımardığınız yere, meskenlerinize dönün ki sorgulanasınız.” (A.Hulusi)

 013 – Yok, dedik: tepinmeyin, dönün o içinde şımartıldığınız şeylere ve meskenlerinize, ki sorguya çekileceksiniz. (Elmalı)

 

Lâ terküdu verci’u ila ma ütriftüm fiyhi ve mesakiniküm durun, durun kaçmayın. Haydi sizi küstahça şımartan konforlu yaşantınıza ve o konforlu konaklarınıza geri dönün bakalım. Niye kaçıyorsunuz. Ebedi istikbaliniz için onları kısa bir süreliğine terk etmiyordunuz hani. Şimdi niye kaçıyorsunuz.

 Evet, azim çelişkiyi nasıl yakalamış vahit görüyorsunuz. İnsanoğlunun o dehşet çelişkisini. Ebedi istikbali için bir şeyler yapmayanlar geçici hayatlarının tehlikeye düştüğünü görünce bir ömür kazandıkları ve uğruna ömürlerini tükettikleri konforlarını nasıl terk edipte kaçıyorlar. İşte onu söylüyor.  

 lealleküm tüs’elun her halde hesaba çekilecektiniz ne sanıyordunuz, hesaba çekilemeyeceğinizi mi sanıyordunuz. Diyor. Demek istiyor daha doğrusu.

 Hayatı sorumsuzca yaşayanların sorumluluk bilinciyle hesap vermekten kaçınacaklarını ima ediyor Kur’an. Yani neden ahirete inanmadıklarını bazılarının. Onun arkasında yatan temel psikolojiyi çözüyor. O da hayatı sorumsuzca yaşamış. Nasıl hesap vermeye yanaşır. Hesap verecek bir hayat yaşamamış ki hesap vermeye inansın. Ahirete iman, hesap vermeye imandır. Beyimizse hesabı verilecek bir hayat yaşamamış. Onun içinde tabii ki hesaba inanmamayı tercih edecektir. Dünyevileşmiş akıl hesabı sevmiyor yani. Bunu öğreniyoruz.


14-) Kalu ya veylena inna künna zâlimiyn;

 Dediler ki: “Yazıklar olsun bize! Gerçekte zulmedenlerden olmuşuz!” (A.Hulusi)

 014 – Vay bizlere: bizler cidden zalimler idik dediler. (Elmalı)


Kalu ya veylena inna künna zâlimiyn onlar vah bize, diyecekler Şu kesin ki bizler hep zulümde ısrar ettik.


15-) Fema zalet tilke da’vahüm hatta cealnahüm hasıyden hamidiyn;

 Onların bu iddiaları sürüp gitti… Tâ ki biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş ateşe döndürene kadar. (A.Hulusi)

 015 – Artık bütün davaları bu oldu kaldı, nihayet onları öyle yaptık ki biçildiler, söndüler. (Elmalı)


Fema zalet tilke da’vahüm hatta cealnahüm hasıyden hamidiyn ve onların bu yazıklanmaları biz kendilerini kökten biçilmiş ekin haline getirip ocaklarını söndürünceye kadar devam edip gidecek.


16-) Ve ma halaknes Semae vel Arda ve ma beynehüma lâ’ıbiyn;

 Semâyı, arzı ve aralarındakileri oyuncak olarak halketmedik (çok büyük işlevleri vardır)! (A.Hulusi)

 016 – Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık. (Elmalı)


Ve ma halaknes Semae vel Arda ve ma beynehüma lâ’ıbiyn bakın ey insanlar biz göğü yeri ve bunların arasındakileri bir oyun olsun diye yaratmadık. Yaratılmışlar evreninin amaçlılığına ve anlamlılığına muhteşem bir atıf. Niçin yarattık sorusunun cevabını da yine Kur’an da buluyoruz. Duhan/39. ayetinde;

 Ma hâlâknahüma illâ Bil Hakk.. (duhan/39) Evet açık, mutlak gerçeğe bir atıf olsun diye yarattık gökleri ve yeri. Tabii etrafımızdaki her şeyi. Mutlak hakikate bir atıf olsun diye. Yani kendi başlarına değil. Bir parmaktırlar onlar. Parmak ayı gösterirken parmağa değil aya bakarlar. Camdırlar onlar, cama değil camdan baksınlar diye konulmuştur. Camdan bakarsanız gerçeği görürsünüz. Onlar sanattırlar, sanatkara işaret ederler. Onlar eserdirler, müessirine işaret ederler. Hani diyordu ya Kur’an A.İmran/191. ayetinde;

 ..ve yetefekkerune fiy halkıs Semavati vel Ard. (A.İmran/191) onlar ki göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Derin derin tefekkür ederler. Rabbenâ mâ halakte hazâ batılâ en sonunda şunu söylerler; Ey rabbimiz sen bunları boşuna amaçsız olarak, anlamsız olarak yaratmadın. Bunların bir amacı var, bir anlamı var. İşaret ettikleri bir hakikat var. Derler.


17-) Lev eradna en nettehıze lehven lettehaznahu min ledünna* in künna fa’ıliyn;

 Eğer bir oyun – eğlence oluşturmak dileseydik, elbette onu kendi ledünnümüzden edinirdik! Biz bunları yapmayız! (A.Hulusi)

 017 – Eğer bir eğlence ittihaz etmiş olsa idik onu kendi ledünlümüzden ittihaz ederdik, yapacak olsa idik öyle yapardık. (Elmalı)

 


Lev eradna en nettehıze lehven lettehaznahu min ledünna eğer biz bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. in künna fa’ıliyn ne ki bunu asla yapacak değiliz.

 Buradaki “in” şartıyye manası verilerek te okunabilir. Fakat Ferra bize kadar tam tefsiri gelmiş ilk müfessir olan Yani hicri 150 de vefat ettiğini düşünürseniz Mukatil ve büyük Müfessirimiz Taberi buradaki “in” i olumsuzluk ma sı biçiminde, yani değiliz manasına okudukları için bendeniz de çeviride bunu esas aldım.


18-) Bel nakzifü Bil Hakkı alel bâtıli feyedmeğuhu feizâ huve zahikun, ve lekümül veylü mimma tasıfun;

 Bilakis biz, Hakk’ı (hakikati) bâtılın (vehme dayalı fikirlerin) üzerine indiririz de, onun düşünce sistemini paramparça eder… Bir de bakarsın ki o can çekişerek yok olup gider… Tanımlamalarınızdan dolayı yazıklar olsun size! (A.Hulusi)

 018 – Hayır biz hakkı bâtılın tepesine fırlatırız da beynini parçalar, bir de bakarsın o anda mahvolmuştur, vay sizlere de o ettiğiniz vasıflardan. (Elmalı)


Bel nakzifü Bil Hakkı alel bâtıli feyedmeğuhu feizâ huve zahik aksine biz mutlak hakikate atıf olan amaçlı yaratılış gerçeğini, malum anlamsızlığın ve amaçsızlığın başına çalarız da o berikinin belini kırar diğeri de yok olup gider.

 Evet, El Hakk burada ayette; mutlak anlamlılık ve amaçlılık. El batıl ise malum anlamsızlık ve amaçsızlık diye çevirdim o “el” takısından dolayı.

 Yani yaratılmışlar dünyasına, hayal dünyası, bir yanılsama, aslında yok ama varmış gibi görüyorsunuz. Aslında siz bu içinde yaşadığınız hayatta yaşamıyorsunuz, böyle bir şey yok. Bunlar “mış” gibi görünüyorlar diyen tüm düşünceleri reddeden bir ayet bu.

 Yani bir gerçeğe mebni olarak yarattık, kendi iç gerçeği vardır bu varlığın. Yaratılmışların da kendi iç gerçeği vardır ve Allah onları bir oyun olsun diye yaratmadı. Onlar bir atıftırlar. Yalandan atıf olur mu? “mış” gibiden atıf olur mu? Onun için bu; “işte bir hayal, bir köpük, bir yanılsama, işte bir enerji vs. gibi bu varlığa yaratılmışlara bakan tüm kadim mirastan bu günlere gelen özellikle hermetik ve agnostik düşüncelerin eseri olan bu gibi yaklaşımların tamamını reddeden bir ayet bu.

 ve lekümül veylü mimma tasıfun işte yaratan ve yaratılan konusundaki bu tür tanımlamalarınızdan dolayı yazıklar olsun size. Yaratıcıyı tanımlamaya kalkıyorsunuz çünkü. Tanımaya değil tanımlamaya. O’na rol biçmeye kalkıyorsunuz. Haddinizi aşıyorsunuz.

 Allah’a rol biçmeye kalkmak..! Bu ne korkunç bir had aşmaktır. Bu ne korkunç bir haddini bilmezliktir düşünebiliyor musunuz. Tanımak ve tanımaya çalışmak yerine, tanımlamaya çalışmak. Aslında bununla insanoğlu şu dehşet zulmü işlemiş oluyor. Kendi özne, tanımladığı ise nesne. Çünkü özneler tanımlarlar. Nesneler de tanımlanırlar. Aslında tanımlamak bir şeyi yerini belirlemektir. Yani onun üzerinde tasarruf yapmaktır. Haşa, Allah’mı sizin üzerinizde tasarruf yapacak ve sizi tanımlayacak, yoksa siz mi onu. Rolleri tersine düşünmek. İşte bu insanın düşebileceği en büyük haddini bilmezliktir.


19-) Ve leHU men fiys Semavati vel Ard* ve men ‘ındeHU lâ yestekbirune an ıbadetiHİ ve lâ yestahsirun;

 Semâlarda ve arzda kim varsa O’nun (El Esmâ mânâlarının açığa çıkması) içindir! “HÛ”nun indînde olanlar, O’nun kulluğunu ne benliklerini katarak büyüklenmiş olurlar ne de bezginlik duyarlar! (A.Hulusi)

 019 – Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onundur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar. (Elmalı)

 

Ve leHU men fiys Semavati vel Ard zira göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir. Yani göklerin ve yerin sahibini mi tanımlamaya kalkıyorsunuz, O’na mı rol biçmeye kalkıyorsunuz. Yani siz ne biçim bir haddi aşkınlık yapıyorsunuz. Göklerin ve yerin sahibine bunu nasıl becerirsiniz, nasıl yapmaya kalkarsınız. Nasıl güç yetirirsiniz, yeter mi gücünüz. Bu alemi bu evreni yaratanı tanımlamaya, O’na rol biçmeye O’nu şuradan alıp buraya koymaya yeter mi gücünüz. Beceremeyeceğiniz bir şeye soyunuyorsunuz. İşte zulmün en büyüğü budur. İnsanın kendi kendisine zulmü, haddini bilmezliği.

 ve men ‘ındeHU lâ yestekbirune an ıbadetiHİ ve lâ yestahsirun nitekim O’nun tarafında yer alanlar, O’na kulluk etmede ne kibre kapılırlar, ne de bıkıp usanırlar.

 Burada hem Melekler ima edilmiş olmalı, ki bu ayetin ve bu ayetlerin muhatapları Melekleri böyle bir paye ile anarlardı. Yani adeta bir takım kadim hermetik düşüncede, inanışta olduğu gibi alt katmanlarda ki yarı ilahlar gibi. İşte böyle bir düşünceyi ret içeriyor bu ayetler. İşte yarı ilahlık yakıştırılanlar. Uzak bir tanrı inancına sahiplerdi bu ayetin ilk muhatapları, inkarcılar. Ve o uzak tanrı ile kendi aralarında ki aracılığı da ara tanrılar, aracı tanrılar,i yarı tanrılara rol biçerlerdi. Bu telakkiye dayanan bir inançları vardı. Bu burada Meleklerinde, vahiy getiren peygamberlerin de Allah’a muti, kulluk etmekten çekinmeyen birer kul oldukları vurgulanıyor.


20-) Yüsebbihunelleyle vennehare lâ yeftürun;

 Gece ve gündüz (yaratılış amaçlarındaki işlevlerine devam suretiyle) tespih ederler; Hiç kesintisiz! (A.Hulusi)

 020 – Gece gündüz ona tesbih ederler, fütur getirmezler. (Elmalı)


Yüsebbihunelleyle vennehare lâ yeftürun onlar gece gündüz demeden aralıksız O’nun aşkın ve yüce olan Zatını anarlar. Yani onlar, sizin yarı ilahlık yakıştırdıklarınız bile Allah’a rol biçmeye kalkmazlar. Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz. Bu ne çelişki demeye getiriyor ayet.


21-) Emittehazû aliheten minel Ardı hüm yünşirun;

 Yoksa onlar yeryüzünde, kabirdeki ölüleri (bedenlerdeki şuurundan gâfil bilinçleri) dirilten (hakikatlerini hatırlatıp yaşatan) tanrılar mı edindiler? (A.Hulusi)

 021 – Yoksa bir takım ilâhlar edindiler de Arzdan neşri onlar mı yapacaklar? (Elmalı)

 

Emittehazû aliheten minel Ardı hüm yünşirun yoksa onlar gök yüzü yerine kendileri o cansız nesneler tarafından canlandırılsınlar diye mi yer yüzünden tanrı ediniyorlar. Yani yukarıdakiler gök yüzünden tanrı ediniyorlardı. İşte kadim grosnikler gibi kadim bir takım yıldızlara, gök cisimlerine, aya, güneşe tapan inanç sitemlerinde  olduğu gibi yukarıdaki ayette ifade edilenler gök cisimlerini tanrılaştırıyorlardı. Bu ayette ise tanrılarını yer yüzü cisimlerinden seçenlere hitap ediliyor ve sizin yeryüzünden tanrı ittihaz etmeniz, onlar size can versin diye mi.

 hüm yünşirun bu ibarenin nasıl anlaşılması konusu tefsirlerde baya problem oluşturmuş. Hatta Zemahşeri bu ibare üzerine kendi içinde hayli düşünce sarf etmiş ama net bir sonuca ulaşamamış gibi. Onun için bendeniz bu ibare üzerinde de hayli durdum ve bağlama uygun olarak en doğru şekilde anlaşılmasının; kendilerine can versin. Yoksa ahirete inanmadıkları için onları yeniden diriltsin diye mi şeklinde çeviremeyiz bir çok müfessirin anladığı gibi. Çünkü onlar zaten ahirete inanmıyorlar, yeniden dirilişe inanmıyorlar. Onun için burada söylenen yeniden diriliş değil, bu hayat. Kendilerine hayat versin. Bu can versin, bu canı kendilerine bahşetsin diye mi yeryüzünden ilah seçiyorlar şeklindeki mana daha doğru olur.

 Gökleri ve yeri kim yarattı sorusuna onlar ..le yekulünnAllâh. (Ankebut/61) elbette Allah yarattı diye cevap veren insanlar unutmayalım. Onlar Allah’a onun için inanıyorlar, göğü ve yeri yaratan Allah olarak inanıyorlar. O nedenle yer yüzünden niye tanrı seçsinler? İşte uzak bir Allah inancına inandıkları için.

 

22-) Lev kâne fiyhima alihetün ilAllâhu lefesedeta* fesubhanAllâhi Rabbil Arşi amma yesıfun;

 Eğer o ikisinde (semâlar ve arz) Allâh’tan başka tanrılar olsaydı, elbette o ikisi de düzenini yitirirdi! Arş’ın Rabbi Allâh, onların vasıflamalarından münezzehtir. (A.Hulusi)

 022 – Yerde Gökte Allahtan başka ilâhlar olsa idi ikisi de fasit olmuş gitmişti, rabbin o arşın rabbi Allah münezzeh sübhandır onların isnat ettikleri vasıflardan. (Elmalı)

 

Lev kâne fiyhima alihetün ilAllâhu lefesedeta eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı gökler ve yer kaos içinde kalıverirdi.

 Kozmos, aslında vahdetin şahididir. Kozmos’un zıddı kaostur biliyorsunuz. Yani düzen ve düzensizlik. Burada Kur’an analoji yapıyor. Yani kıyas yapıyor. Eğer iki ilah olsaydı düşünsenize ey insanlar, ey inkarcılar, alem fesada giderdi. Biri yağmur yağdırmak, diğeri yağdırmamak isterdi. Biri soğuk diğeri sıcak isterdi. Yani buradan yola çıkarak dahi alemi yaratanın tek bir ilah olduğunu bilirsiniz.

 fesubhanAllâhi Rabbil Arşi amma yesıfun işte bu nedenle O yüceler yücesi olan Allah, O mutlak otorite sahibi, onların yakıştırdığı her şeyin ötesindedir. Her şeyden beridir.


23-) Lâ yüs’elu amma yef’alu ve hüm yüs’elun;

 Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)! (A.Hulusi)

 023 – O yaptığından mesul olmaz onlar ise mesuldürler. (Elmalı)


Lâ yüs’elu amma yef’alu ve hüm yüs’elun o yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyecektir, çekilemeyecektir daha doğrusu. O’nu kim hesaba çekebilir ki. Fakat kendileri mutlaka hesap vereceklerdir. Hesaptan kaçışa işaret, yani kendileri hesap vermezken, kendileri güç yetirmez, zayıf,muhtaç, her şeylerini başkalarına muhtaç kul iken hesap vermekten kaçıyorlarken. Dönüp Allah’a hesap sormaya, O’na bir yer biçmeye kalkmaları ne kadar komik duruma düştüklerinin göstergesi değil mi. İşte bize bu açmazı, bu aziym çelişkiyi gösteriyor bu ayet.


24-) Emittehazû min dûnihi aliheten, kul hatu burhaneküm hazâ zikru men me’ıye ve zikru men kabliy* bel ekseruhüm lâ ya’lemunelHakka fehüm mu’ridun;

 Yoksa O’nun dûnunda tanrılar mı edindiler? De ki: “Kanıtınızı getirin hadi! Bu (lâ ilâhe illAllâh) benimle beraber olan kimsenin de zikridir (hatırladığı hakikattir); benden önce olan kimsenin de zikridir (hatırladığı hakikattir)”… Hayır, onların çoğunluğu Hakk’ı bilmiyorlar… Bundan ötürü yüz çeviricilerdir. (A.Hulusi)

 024 – Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: haydi getirin bürhanınızı, işte benimle beraber olanların zikri ve benden evvelkilerin zikri, fakat çokları hakkı bilmezler de onun için ibraz ederler. (Elmalı)


Emittehazû min dûnihi alihe Yoksa onlar bu gerçeğe rağmen O’nun dışında tanrılar edinmekte ısrar mı edecekler. Yani min dûnihi; hem makam olarak en aşağı ıdemektir, hem dışında demektir. Yani Allah’ın dışında ve Allah’ın makamının altında tanrılar.

 kul hatu burhaneküm de ki haydi sizde kendi delilinizi getirin eğer bunda ısrarcıysanız. hazâ zikru men me’ıye ve zikru men kabliy işte bu hem benimle birlikte olanların, hem de benden öncekilerin dile getirdikleri ortak mesajdır. bel ekseruhüm lâ ya’lemunelHakka fehüm mu’ridun ama hayır onların çoğu bu açık gerçeği bilmiyorlar. Bu nedenle de ondan yüz çeviriyorlar.


25-) Ve ma erselna min kablike min Rasûlin illâ nuhıy ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ ENE fa’budun;

 Senden önce bir Rasûl irsâl etmedik ki Ona: “Tanrı yoktur, sadece Ben! O hâlde bana kullukta olduğunuzu fark edin” diye vahyetmiş olmayalım. (A.Hulusi)

 025 – Senden evvel hiç bir Resul göndermedik ki ona şöyle vahiy etmiş olmayalım: hakikat bu: benden başka ilâh yoktur, onun için hep bana ibadet edin. (Elmalı)


Ve ma erselna min kablike min Rasûlin illâ nuhıy ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ ENE fa’budun halbuki biz senden önce gönderdiğimiz peygamberlere sadece şunu iyi bilin ki benden başka tanrı yok. O halde yalnızca bana kulluk edin diye vahy ettik.

Burada ayet açıkça tevhidin tüm, bütün bir oluş evrenini doğru kavramanın yegane anahtarı olduğuna dikkat çekiyor. Yani röpor noktası. Röpor noktasını doğru tespit ederseniz, diğer tüm arazi ölçümlerini doğru tespit edersiniz. Çünkü hepsini de o noktaya göre ölçeceksiniz. Eğer o nokta yanlışsa tüm ölçümleriniz yanlış olacaktır. İşte tevhid röpor noktasıdır.

 

26-) Ve kalüttehazer Rahmânu veleden subhaneHU, bel ‘ıbadun mükramun;

 “Rahmân çocuk edindi” dediler! Subhan’dır O! Bilakis, ikrama nail olmuş kullardır (İsa ve Allâh’ın kızları diye vehmedilen melekler). (A.Hulusi)

 026 – Böyle iken dediler ki: Rahman velet ittihaz etti, tenzih o sübhana, doğrusu onlar ikram olunmuş kullardır. (Elmalı)


Ve kalüttehazer Rahmânu veleden subhaneH ama yine de rahman çocuk edindi dediler o şanı yüce olan, ölümlülere has olan bu tür vasıflardan berîdir. Yani nasıl böyle derler, çünkü çocuk edinmek ölümlü insanlara varlıklara has bir vasıf. Ölümlüler için kullanılabilecek bir şey ölümsüz olan, ebedi olan, yüceler yücesi olan Allah için kullanan mantığın aslında temel problemi nedir? Temel problemi ters dönmüş olmasıdır. Yani eşyayı tanrılaştırınca, tanrıyı da insanlaştırmaya kalkacaktır. İşte ters dönüş. İşte zulüm. Özellikle Hz. İsa’nın müntesiplerine bir ima var gibi burada. Meryem/91-92. Ayetleriyle benzerliği de ortada. Bu örnekten yola çıkarak melekleri Allah’ın kızları olarak gören müşriklere de bir ima var gibi.

 bel ‘ıbadun mükramun Aksine Allah’ın soyundan geldiğini iddia ettikleri o kimseler ilahi ikrama mazhar olan kullardır. Hz. İsa gibi. İlahi ikrama mazhar olmuş, Allah’ın soyundan geldiğini iddia ediyorlar. Aksine onlar kul olduklarını itiraf eden güzel birer kuldurlar.


27-) Lâ yesbikuneHU Bil kavli ve hüm Bi emriHİ ya’melun;

 Sözleri, O’nun hükmü önüne geçmez! Onlar, O’nun hükmünü uygular. (A.Hulusi)

 027 – Onun sözünün önüne geçmezler hep onun emriyle hareket ederler. (Elmalı)


Lâ yesbikuneHU Bil kavl onlar kendi sözlerini O’nun sözünün önüne geçirmezler, yani aynı zamanda Allah’a muti kullardır. Veya peygamberler için düşündüğümüzde Allah kendilerine vahy etmeden onlar insanlara bir şeyler söylemezler. ve hüm Bi emriHİ ya’melun sadece O’nun talimatıyla hareket ederler.


28-) Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm ve lâ yeşfe’une illâ limenirteda ve hüm min haşyetiHİ müşfikun;

 Onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir… Onlar, ancak rızasını kazanmış kişilere şefaat ederler… Onlar, O’nun haşyetinden titrerler. (A.Hulusi)

 028 – O onların önlerindekini arkalarındakini bilir ve onlar onun rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat etmezler, ve hepsi onun haşyetinden titrerler. (Elmalı)


Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm O onların bildiklerini de, bilmediklerini de bilir. ve lâ yeşfe’une illâ limenirteda ki onlar zaten O’nun hoşnut oldukları dışında kalan hiç kimseye şefaat edemezler. Yani onlar; O’nun razı ve hoşnut oldukları dışında birini kayıramazlar. Ona arka çıkamazlar, ona şefaat edemezler.

 Kur’an ın şefaat anlayışını açık ve net biçimde ortaya seren bir ayet bu. Ödül tevdii ve takdimini güzel bir biçimde izah ediyor bakınız. Takdimci ödülün sahibi değildir. Ödülü takdim eden aslında ödüllendirilmiştir. Ona da böylece onur verilmiştir. Ödülün sahibi Allah’tır. Yani kayıran arka çıkan şefaat eden Allah’tır. Dolayısıyla Allah kayırdığına, ödül vereceğine bu ödülü falancaya sen verir misin, takdim eder misin, sen iletir misin diyorsa birine, aslında ödülü o veriyor anlamına gelmez. Ödülü ondan isteyen de yanlış yapmış olur. Çünkü o da ödüle muhtaç.

 İşte burada anlatılan hakikat bu. Onun içinde ödülü tevdi eden kimsenin ödül üzerinde tasarrufu yok ki. Çünkü o da böylece ödüllendiriliyor. Allah birine ödül vererek, birine de ödül verdirerek ödüllendiriyor. Şimdi ödülü verdirdiğinden ödül isteyen insan kimden neyi isteyeceğini şaşırmış bir insan değil midir. İşte burada söylediği de ayetin bu.

 ve hüm min haşyetiHİ müşfikun zira onlar O’nun yüceliği karşısında derin bir ürpertiyle titrerler.


29-) Ve men yekul minhüm inniy ilâhun min dûniHİ fezâlike necziyhi cehennem* kezâlike necziz zâlimiyn;

 Onlardan kim: “Ben, O’nun dûnunda bir tanrıyım” derse; ona, bunun sonucunu cehennem olarak yaşatırız! İşte zalimlere sonucunu böyle yaşatırız. (A.Hulusi)

 029 – Ve içlerinden her kim ben ondan başka bir ilâhım derse biz ona Cehennemi ceza veririz, zalimleri biz böyle cezalandırırız. (Elmalı)


Ve men yekul minhüm inniy ilâhun min dûniHİ fezâlike necziyhi cehennem ve onlardan biri onunla birlikte ben de onlardan biriyim, ben de ilahım demiş olsaydı bu takdirde onu cehennemle cezalandırırdık. Yani sizin ilahlaştırdıklarınız aslında ben ilahım dememişlerdir. Hz. İsa mı demiştir, Hz. Üzeyir mi demiştir. Veya sizin ilahlık yakıştırdığınız melekler mi demiştir. Kim demiştir. kezâlike necziz zâlimiyn çünkü haddini bilmeyenleri biz böyle cezalandırırız.


30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve ce’alna minelMai külle şey’in hayy* efela yu’minun;

 O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (atom altı boyutuyla) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (algılayıcı kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2O) oluşturduk… Hâlâ iman etmiyorlar mı? (A.Hulusi)

 030 – Ya o küfredenler görmediler demi ki Semavât-ü Arz bitişik idiler de biz onları ayırdık, hayatı olan her şey’i sudan yaptık, hâlâ inanmıyorlar mı? (Elmalı)


Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma Küfürde direnen o kimseler, gökler ve yer başlangıçta bitişikken bizim onları ayırdığımızı, ve ce’alna minelMai külle şey’in hayy ve hareket edebilen her canlı varlığı sudan yarattığımızı görmezler mi.

 Evet, bir ilkemiz var değerli dostlar. Bilimin değişken teorileri ve tezlerine Kur’an ı bazen zorlayarak doğrulatmak doğru bir şey değildir. Bu ilkedir. Tefsirin temel ilkesi bu olmalıdır. Yani bilimsel buluşların değişkenliğine akılda tutarak bir takım bilimsel tezlere Kur’an ı doğrulatmak istemek hiçte doğru bir şey değildir. Fakat adeta bir keşif ve yasa hükmünde olan ilmi gerçeklerden biri de evrenin önceden birleşik bir gaz bulutu olduğu halde daha sonradan bazı noktalarda yoğunlaşıp nebule, galaksi, güneş sistemleri, gezegenler ve uyduların oluştuğu gerçeğidir. Ki bu gerçeğe Kur’an ın daha o zamandan bu netlikte dikkat çekmiş olması gerçekten de manidardır.

 Evrenin astrofizik birliğinden söz ediyor bu ayet. Hemen bir sonraki cümle ise her canlı varlığı sudan yarattık. Bu da ilmi bir yasa zaten. Canlı varlıkların prototipi ilk kez sularda ortaya çıkmıştır. Hayatın belireceği tek ortam olan protoplazma hemen tamamıyla sudan müteşekkildir. Onun için bu ibarede canlı varlıkların elemen ter birliği. Bir önceki ibarede astro fiziğin fiziki birliği burada da canlı hayatın elemek ter birliğine dikkat çekiliyor. Neden? Yaratıcının birliğine dikkat çekilmek için.

 efela yu’minun hala inanmayacaklar mı..! Yani kökenine doğru gittikçe kesretten vahdete doğru ulaşıyorsunuz ve bir kaynaktan geldiğini anlıyorsunuz. Onun için hala bunları yaratanın birliğine inanmayacak mısınız.


31-) Ve cealna fiyl’Ardı ravasiye en temiyde Bihim ve ce’alna fiyha ficacen sübülen leallehüm yehtedun;

 Arzda, kendilerini sallayıp sarsmasın diye sâbit dağlar (vücutta organlar) oluşturduk… Dağlar arasında geniş yollar oluşturduk ki doğru yolu bulsunlar. (A.Hulusi)

 031 – Arzda da onları çalkalar diye baskılar oturttuk, hem onda bol bol açıklıklar yaptık ki doğru gidebilsinler. (Elmalı)


Ve cealna fiyl’Ardı ravasiye en temiyde Bihim ve yer yüzünde kendilerini sarsmasın diye kalkmaz kımıldamaz dağlar var ettik. ve ce’alna fiyha ficacen sübülen leallehüm yehtedun ve onların aralarında yollarını bulabilsinler diye vadiler açtık.


32-) Ve cealnesSemae sakfen mahfuza* ve hüm ‘an âyâtiha mu’ridun;

 Semâyı da korunmuş bir tavan kıldık… Onlar onun işaretlerine aldırmıyorlar. (A.Hulusi)

 032 – Semayı da mahfuz bir sakıf yaptık, onlar ise onun âyetlerinden yüz çeviriyorlar. (Elmalı)


Ve cealnesSemae sakfen mahfuza ve göğü, güvenlikli kubbe olarak tepelerine diktik. ve hüm ‘an âyâtiha mu’ridun ama onlar bu tür göstergelerle işaret ettiğimiz hakikatlere sırt çevirmekte direniyorlar. Hala ısrar ediyorlar. Görmek istemiyorlar. Başlarını çevirseler göğü görecekler fakat gördüklerinin neye işaret ettiği üzerinde hiç düşünmüyorlar.


33-) Ve “HU”velleziy halekalleyle vennehare veşŞemse velKamer* küllün fiy felekin yesbehun;

 “HÛ” ki, geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratmıştır. Her biri yörüngesinde (enerji – dalga okyanusunda) yüzmektedir! (A.Hulusi)

 033 – Halbuki o, o hâlik ki geceyi, gündüzü ve Şems-ü Kameri yaratmış, bütün o ecram her biri birer felekte yüzüyorlar. (Elmalı)

 

Ve “HU”velleziy halekalleyle vennehare veşŞemse velKamer oysa ki geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratanda odur. küllün fiy felekin yesbehun Ama hepside kendileri için tespit edilen bir yörüngede akıp durmaktadırlar. Yani felek; dairevi çembere benzer her şeye denilir Arap dilinde.

 Ey insanoğlu şu cansız gibi duran varlıkların bile bir yörüngesi var ve Allah onlara bir yol tayin etmiş. Seni başıboş bıraktığını mı sanıyorsun. Senin için bir yörünge, bir yol haritası çizmemiş mi olsun. İşte bu soruyu sorduruyor Kur’an.


34-) Ve ma ce’alna li beşerin min kablikel huld* efein mitte fehümül halidun;

 Senden önce hiçbir beşere sonsuz yaşam oluşturmadık! Sen öleceksin de, onlar ebedî midir? (A.Hulusi)

 034 – Bir de biz senden evvel hiç biri beşer için huld nasip etmedik, şimdi ser ölürsen onlar mühalled mi kalacaklar? (Elmalı)


Ve ma ce’alna li beşerin min kablikel huld ey peygamber biz senden evvel yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik.

 Vahyi bir ilkedir bu ayet. Onun içinde ilahi bir yasadır. Hz. İsa’dan tutunda kehf suresinde ki bir kula varıncaya kadar herkesin üzerinde yapılan spekülasyonlarda nihai sözü işte bu vahyin ilkesi söylemelidir.

 efein mitte fehümül halidun hem, sanki sen öleceksin de onlar ebediyen yaşayacaklar mı.


35-) Küllü nefsin zâikatülmevt* ve nebluküm Bişşerri velhayri fitneten ve ileyna turce’un;

 Her nefs (bilinç) ölümü TADACAKTIR! Biz kuvvelerinizi keşfedesiniz diye sizi şerr ve hayır ile deneriz… Bize döndürülürsünüz. (A.Hulusi)

 035 – Her nefis ölümü tadacak ve sizi bir imtihan olarak şer ve hayır ile müptela kılacağız, hepiniz de nihayet bize irca’ olunacaksınız. (Elmalı)


Küllü nefsin zâikatülmevt her can ölümü tadacaktır. ve nebluküm Bişşerri velhayri fitne her can ölümü tadacaktır, şu da var ki biz seçip ayırmak için sizi hayatın iyi ve kötü olaylarıyla sınayıp duracağız. ve ileyna turce’un zaten sonunda bize döneceksiniz.

[Ek bilgi; “

ÖLÜM tadıldığı anda kişi bir süre çevresindeki dünyayı algılamaya devam eder… Çevresinde olup bitenleri, yapılan konuşmaları, üzüntü ve feryatları aynen biyolojik bedenle yaşıyormuşcasına algılar…

Bu devrede âdeta bitkisel hayattaki bir insan gibidir… Dışarıda tüm olup bitenleri algılıyor, fakat dışarıya hiçbir mesaj veremiyor…

İşte bu anda sıra cenazenin yıkanmasına gelir…

Cenaze niçin yıkanıyor?..

Cenazenin yıkanmasının bilebildiğimiz kadarıyla hikmeti, henüz hücresel canlılığı devam eden biyolojik bedenin sudan ozmos yoluyla biyoelektriksel takviye almasıdır… Böylece kişi, kısa bir süre daha beden aracılığıyla yaşamış olduğu dünya ile iletişimini tek yanlı da olsa sürdürebilecektir.

ÖLÜMÜN TADILDIĞI andan itibaren başlayıp, mahşere kadar devam edecek olan yaşam boyutuna BERZAH âlemi denilir… (A.Hulusi) Kaynak: http://www.ahmedhulusi.org/yazi/olum-nedir-olumun-icyuzu.htm#ixzz20aGARjey ]

[Ek bilgi; “Ölüm” denen bedeninin kullanılmaz hâle gelmesi dolayısıyla, artık bedenini kullanamama ve Dünya ile iletişiminin kopması hâlini her bilinç yaşayacaktır… Bilinci en sağlıklı zamanındaki gibi, şuuru yerinde olarak. Tattıktan sonra da, gene aynı şekilde şuuru yerinde, bilinçli olarak yaşamına devam edecektir kabir boyutunda.

“Âhiret”, Dünya’daki bedenli yaşam sonrası, devam ede giden ve sonraki tüm boyutlara uzanan yaşamın genel adıdır; anlamıyla olaya yaklaşırsak.. (A.Hulusi İnsan ve din)]


36-) Ve izâ reakelleziyne keferu in yettehızûneke illâ hüzüva* ehazelleziy yezküru aliheteküm* ve hüm Bi zikrirRahmâni hüm kafirun;

 Hakikat bilgisini inkâr edenler seni gördüklerinde, “Bu mu tanrılarınız hakkında konuşan!” diyerek seni küçümsemekten başka bir şey yapmazlar… Oysa Hakikatleri olan Rahmâniyet hatırlatılınca, onu inkâr etmekteler! (A.Hulusi)

 036 – O küfredenler seni gördükleri vakit da seni alaya tutuyorlar, bu mu ilâhlarınızı anıp duran diyorlar, halbuki onlar hep rahmânın zikrine küfrediyorlar. (Elmalı)

 

Ve izâ reakelleziyne keferu in yettehızûneke illâ hüzüva ve o küfre saplanmış olanlar ne zaman seni görseler sadece alaya almak amacıyla bumuymuş sizin tanrılarınızı diline dolayan diye dudak bükerler. Ve derler ki ehazelleziy yezküru aliheteküm bumuymuş sizin tanrılarınızı diline dolayan kişi diye dalga geçerler alay ederler. ve hüm Bi zikrirRahmâni hüm kafirun ama iş rahman adının anılmasına gelince onu ısrarla tanımazlıktan gelen de yine onlar olur.

 Ra’d/30 ayetine bir atıf yapmak lazım burada onlar rahmanı inkar ediyorlar der. Fakat müşriklerin Allah’ı inkar etmedikleri bir gerçek. O halde burada söylenen farklı bir şey. O da şu. Allah’ın rahman sıfatını ve o sıfatın içeriğini reddediyorlar. Çünkü bu sıfat Allah’ı hayata doğrudan müdahil kılıyor. Dolayısıyla aracı kılınan putlar işlevsiz kalıyor. OPnlar ise hayatlarına karışan bir Allah istemiyorlar. Böyle bir tanrı inancını reddediyorlar. İşte bu nedenle rahman sıfatını inkar ettikleri için bu ayet buna bir atıf olsa gerektir.

 Rahman, yani rahmetiyle insanın hayatına müdahale eden. Biz rabbimizin rahman sıfatının hayatımızın her anında tecelli ettirmesini niyaz ediyor ve o sıfatın rahmetinden ömrümüzün tamamının şerefyap olmasını, nasip tar olmasını ve o rahmete gark olmuş bir hayata bizi zimmetlemesini niyaz ediyoruz.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 15 Haziran 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. ENBİYA SURESİ (001-036)(101)

  1. salih

    05 Mayıs 2016 at 08:53

    bu surenin tefsirinde 7. ayeti tefsir edilirken ” Tevrat’ta başta Deborah peygamber olmak üzere bir çok kadın peygamber” den bahsediliyor.bu nasil olur.boyle bir anlam zaten yok ta boyle bir ima da olsa nerden cikardiniz

     
    • ekabirweb

      05 Mayıs 2016 at 10:11

      Merhaba. Ben Mustafa hocanın ayeti tefsir ederken daha iyi anlaşılmasını sağlamak için Tevrat’tan peygamberlerin cinsiyetiyle ilgili alıntı yapıyor, örnek veriyor. Bunu yapma nedenini ise “inkârcı muhatapları, peygamberlerin cinsiyetlerine ilişkin bir itirazda bulunmadıklarını” hatırlatıyor. Ama “illâ ricalen erkekler manasına gelir harfiyen” diyerek te Kur’an ın ifadesini aktarıyor. Ben böyle anlıyorum. Yeterli gelmiyorsa Mustafa hocamın sitesinden kendisine sorup detaylı bilgi isteyebilirsiniz. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: