RSS

İslamoğlu Tef. Ders. HACC SURESİ (001-024)(104)

06 Tem

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”


El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

Düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni diyordu ya Hz. Musa. Onun rabbimize yaptığı duayı ben de Kur’an ın bu yeni sitesine girerken yapıyor, Rabbim diyorum, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Düğümü çöz dilimden ki anlayalar beni. Amin.

Değerli Kur’an dostları yepyeni bir heyecanı birlikte yaşıyoruz. Çünkü Kur’an ın keşfetmemizi bekleyen yepyeni bir suresine daha giriyoruz. Vahyin; Allah’ın insana tenezzülü, nüzulü. Yani insanoğlunun önüne çıkardığı bir gök sofrası olduğunu bilen, ne büyük bir rahmet olduğunu da bilir.

Vahiy ilahi bir inşa projesidir. Vahiy yeryüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa için görevlendirilen insanı inşa eder. İnsan hem hayatın inşacısı olan bir usta, hem de vahyin inşa ettiği bir nesnedir. Vahiy bu ustayı usta olarak yetiştirirse, kendisi ustalığını hayata aktarabilir. Onun içindir ki vahiyden bağımsız bir insanileşme düşünülemez. Çünkü insan, insan doğmaz, insanlaşır, oluşur. Alt yapı olarak yücelmeye müsaittir. Çünkü ilahi format olan fıtrat üzere yaratılmıştır.

 Bu bir zemindir. Bu alt yapıya uygun bir üst yapı ancak vahiyle kurulur. Yani ilahi fıtrat cıvata; vahiy somun. Eğer üst yapı alt yapıya uymazsa somun yalama olur. Sadece yalama olmakla kalmaz, aynı zamanda alt yapının dişini de bozar, onu da yalama eder. Dolayısıyla yanlış kurulmuş bir üst yapı, doğru kurulmuş alt yapıyı da bozar, tahrip eder, tahrif eder, mahveder. Onun için vahiy doğru kurulmuş ilahi fıtrat alt yapısı üzerine, yine gönderilmiş olan ilahi üst yapıdır.

 O nedenle vahyin insan için ilahi bir terbiye,ilahi bir inşa modeli, ilahi bir inşa projesi olduğunu bilen insanlar vahyin karşısında hep heyecanlarını gizleyemezler. Çünkü Allah kendileri ile konuşmuştur. Allah onlara tenezzül buyurmuştur. Allah onların önüne bir gök sofrası, bir maide açmıştır. Buyur kulum bu ebedi sofradan ye demiştir. Böyle bir sofranın başına oturmanın heyecanını hep birlikte yaşıyor olmak Allah’a sonsuz şükrü gerektirir. İşte şu anda bu sofranın yepyeni bir yemeği ile daha karşı karşıyayız. Adı hac suresi.

 Hac suresi adını 25. ayeti ile başlayan hacla ilgili ritüellerden, yani şeairden, menasikden alır. Bu sure zaman dilimi olarak Mekki mi, ya da Medeni mi olduğu konusunda otoriteler hayli söz söylemişler. 39 – 40. ayetleri büyük tefsir otoritesi İbn. Abbas’a göre bedir savaşında inmiş. Eğer bu rivayeti kabul edersek surenin en azından bir kısmının Medine’de indiğini kabul etmemiz gerekecek.

 Yine elimizde ki vahiy sıralamaları, vahiy kronolojileri; Hz. Osman kronolojisi, İbn Abbas kronolojisi ve İmam Cafer kronolojisine göre, üçüne göre de bu sure Medine de inmiş surelerden gösterilir. Fakat 39-40 ayetlerin bağlamına baktığımızda, yani önüne ve sonuna baktığımızda bu iki ayeti o bağlamdan koparmanın mümkün olmadığını görüyoruz ki, 6. surenin girişinde biz bir takım kriterler serdetmiştik burada tefsir yaparken. İşte o kriterlere vurduğumuzda bu iki ayeti ait olduğu bütünden çıkaramayacağımızı görüyoruz. Bu da bize şu sonucu veriyor, sadece 2 ayet değil, onların ait olduğu pasajlar da, o iki ayetin indiği zaman dilimine aittir.

 Konusu esas alındığında özellikle ilk 24 ayetinin Mekke de indiği gözüküyor. Çünkü bu ayetler Ahirete ilişkin iman esaslarından biri olan ahirete imana ilişkin ayetler. O halde eğer bir sonuca varmamız gerekirse hac suresi Mekke’nin son dönemi ile Medine’nin ilk dönemi arasında inmiş ve her iki döneme de sarkan bir sure olarak önümüzde duruyor.

 Sure ilk 24 ayetinde demiştim insanın ebedi istikbalinden söz ediyor. İnsan yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek istiyorsa, ebedi hayatta nasıl bir ömür geçirdiğinden hesap vereceğini unutmaması gerekiyor. Yani insanın yer yüzünde k sorumluluğu mutlaka ve mutlaka onun hesaba çekilmesini gerektirir. Çünkü bir sorumluluk yüklenip de bu sorumluluğu yerine getirip getirmediğinin sorulmaması düşünülemez.

 Onun için eğer insan bir maçla yaratılmışsa, bir gayesi varsa, mutlaka bir sorumluluğu var demektir. Sorumluluğu olanın sorumsuz davranması da mümkündür. Sorumlu davrananla sorumsuz davrananı aynı ve eşit saymak ilahi adalete sığmayacağı için mutlaka bir hesap sormak gereklidir. Bu hesabın sorulacağı yer de ahirettir. İşte Kur’an insana davranışlarının sorumluluğunu üstlenme daveti yapmakta ve ey insan bir gün hesaba çekileceksin demektedir ilk 24 ayetinde.

 25. ayeti ile başlayan pasajda Hac konusu işlenir. Dini sembollerin, kendilerinin amaç değil araç olduğu  bu şekilde ima edilir. Özellikle tüm diğer ibadetlerden farklı olarak hacca menasik (İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.) denilmesinin haccı oluşturan ibadetlere menasik denilmesinin temelinde ki sebepte budur ve Kur’an da hac için diğer ibadetler hakkında kullanılmayan çok ilginç bir ifade kullanılır. Şeairullah, min şeâirillâh Allah’ın sembolleri.

 Demek ki haccı diğer ibadetlerden ayıran çok özel bir boyut var, o da sembollerle dolu olması. Yani sembolik boyutunun çok öne çıkan bir ibadet olması. Onun için semboller, sembolize ettikleri bir hakikate atıf yaparlar. Sembolize ettikleri hakikatler gözden kaçırılırsa elinizde sadece tarifesi kalır. Sadece kabuğu kalır. Onun içinde ruhu gitmiş, canı gitmiş bir ceset gibi sayılır.

 Bu nedenle bu bölümde ..feinneha min takvel kulub (32) ifadesi, özellikle hacla ilgili ayetler içerisinde ki bu ibare dikkatimizi çekmekte. Yani bu semboller gerçek anlamını müminin kalbindeki manada bulur. Yani sorumluluk şuurunda bulur. Sorumluluk hassasiyetinde bulur. Müminin kalbinde ki imandan alır sembollerin gerçek manasını. İşte bu ibare bu hakikate bir atıftır.

 49 ve 57. ayetler nübüvvet kurumunu inkar edenleri muhatap alır ve onlara nübüvvet kurumunun; Allah’ın insanla diyalogunun olmazsa olmaz bir şartı olduğu dile getirilir ve ispat edilir. 58. v3 60 ayetler arasında ise geçici hayatla ebedi hayat arasındaki bağa dikkat çekilir. Dünya hayatıyla ahiret hayatı arasında ki doğrusal ilişki dile getirilir ve bu noktada insana ahiret; dünyanın hasılatıdır. Dünya ahiretin tarlasıdır. İlleti sonucundan bağımsız, sonucu illetinden bağımsız değerlendiremezsiniz. Onun için tarlayı hesaba katıp ta hasadı hesaba katmamak ne mümkün der insanoğluna.

 Ve insanoğluna hayatın bu iki yüzü arasında kopmaz bir bağ kurması teklif edilir. Yani hayatın dünya yüzü, hayatın ahiret yüzü. Hayatın geçici yüzü, hayatın kalıcı yüzü. Bu iki yüz arasında ki bağı koparmanın aslında insanın Allah ile bağını koparmak anlamına geldiği vurgulanır. Dolayısıyla insanın gerçekle bağını koparıp yalana mahkum olması anlamına gelir.

 [Ek bilgi; “Hac”cın iki hedefi vardır ki, bunlardan birisine ulaşmak zorunludur!..

1- Yaşamının “Arafat”ta bulunduğun o anına kadar ruhuna yüklenmiş tüm günahlarından arınarak, “sıfırlanmak”!..

2- “Maarifi Billah” ile hâllenmek sûretiyle, ALLÂH ismiyle işaret edilenin ilmiyle âlemlerini ve düzenini seyretmek.

HAC konusunda öncelikle şunu belirtelim: Hac günü belirli bir süre Arafat’ta bulunup geçmiş günahlarına tevbe eden kişi, kul hakkı da dâhil olmak üzere O ANA KADAR Kİ BÜTÜN günahlarından kurtulur!

HAC, İslâm Dini şartları arasında herkese son derece yararlı olan bir çalışmadır! Zira. Yaşamı boyunca kişinin bilerek veya bilmeyerek yaptığı yanlışlardan dolayı beyninde oluşan ve “günah” adı verilen tüm negatif yük, eksiksiz olarak dalga (wave) bedenine yani ruhuna yüklenmiştir! Ruhundaki bu negatif yükün getirdiği ağırlık yüzünden de cehennem denilen ortamda battıkça batacaktır!

İşte başına gelecek olan bu felaketten kişinin kendini tümüyle kurtarabilmesi; ruhuna yüklenen negatif yükün tamamıyla “sıfırlanması-silinmesi” HAC’da mümkün olur! O ana kadar ruhuna yüklenmiş olan tüm günah adı verilen negatif yükleri silinir ve “anasından doğduğu günkü kadar günahsız olarak” geri döner!

Ve yine Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın açıklamasına göre; “Acaba benim günahlarım af oldu mu?” diye şüpheye düşerse, yeryüzündeki en büyük günahkâr olur.

Kâbe niçin Mekke’dedir?.. Arafat’ta ne sır vardır ki orada toplanılmaktadır?.. Ve bunun benzeri daha nice sualin cevabını tafsilatlı bir şekilde “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda elden geldiğince açıkladığım için burada tekrar aynı konuya girmiyorum. Arzu edenler orada ilgili bölümde bulabilirler. Ancak kesin olarak şunu vurgulayayım ki;

Hiçbir hayır ve ibadet, Hac’cın insana getirisini kazandıramaz!.. Kim aksini söylüyorsa, o henüz Hac’cın ne olduğunu, değerini idrak etmemiş, hatta fark etmemiştir. “HAC’ca gidecek kadar imkânı olan, buna rağmen gitmez de o sene içinde ölürse, ister Yahudi olarak ölsün ister Hıristiyan!” anlamındaki Resûlallah uyarısı konunun bütün önemini vurgulamaktadır!

“Hac’ca gidip de elin Arabına para mı kazandıracağım; onun yerine burada bir hayır yaparım” tarzından yaklaşımlar; son derece düşüncesiz ve bilgisiz yaklaşımlardır. Çünkü bu kişilerin HAC’cın ne olduğu hakkında hiçbir bilgisi yoktur!

“Kızımı everirim; torunumu sünnet edeyim; yaşlanıp ticaretten el-etek çekeyim” tarzındaki yaklaşımlar kadar saçması olamaz!

HAC esasen ilk fırsatta ve olabildiğince gençken yapılmasında fayda ve hatta zaruret olan bir çalışmadır. Nasibinde varsa oradan aldıkların bir ömür boyu sana fayda sağlar! Gidenlerin görmüş olduğu gibi, dünyanın her yerinden gidenler yarı yarıya gençlerken; sadece Türkiye’den gidenler, neredeyse ayağını zor sürüyenlerdir. Endonezya’dan gelenler arasında evlenmeden önce evleneceği eşi ile Hac vazifesini ifa etmek için gelenlerin haddi hesabı yoktur!

Bir de hanımların şu çok önemli problemi vardır Hac konusunda:

“Hac’ca gidip geldikten sonra başımı örtmem, tam tesettüre girmem gerek; oysa ben bunu yapamam!.. Bu yüzden Hac’ca gidemem!” ÇOK BÜYÜK BİR YANLIŞ! Şu anda bir veya birkaç vakit namaz kılıp, sonra da günlük normal kıyafetle dolaşıyor musunuz?.. Evet! Namazda, ibadet sırasında başınızı örtüp, daha sonra da açıyor musunuz?. Evet!

Öyle ise, Hac’ca da gider, örtünür; farzınızı yerine getirir; döndükten sonra da elinizden ne kadarı geliyorsa, o kadarını yaparsınız!

İslâm Dini’nin en büyük düşmanları, Dinden görünüp, şartları zorlaştırarak, insanları Dinden, Allâh ve Resûlallah’tan uzaklaştıran; Dinden soğutup, nefret ettirenlerdir!

Biliniz ki..; Hac da en az namaz kadar zorunlu ve yararlı bir çalışmadır! Böylesine önemli bir olaydan “gelince başımı örtemem” gerekçesiyle geri kalmak, aklın alamayacağı kadar büyük bir yanılgı ve kayıptır!

Baş örtmek Kurân’da belirtilen farzlardan biridir! Bunu yapmayan; Allâh’ın bu konudaki teklifine uymamaktadır! Kur’ân bu konuda bir ceza bildirmemiştir! Başını örten, elbette ki Allâh’ın bu teklifine uymasının karşılığını fazlasıyla alacaktır. Başını örtmeyen ise, Allâh’a karşı sorumlu olur! Allâh, bu davranışının karşılığını dilediği gibi verir! Ancak, Kurân’da;

“Hac’ca giden her hanım dönüşte başını örtecektir; örtmeyenin Hac’cı kabul değildir” gibisinden bir hüküm kesinlikle mevcut değildir!

GIYBET etmemek de kesin hem de çok ağır hükümlerden biridir!.. “Ölü kardeşinin çiğ etini yemektir gıybet” diye tanımlanmıştır Kurân’da! Ben bu suçu işlemekten kendimi alamıyorum; öyle ise örtülü başımı açayım, diyor musunuz?.. Elbette hayır! Bir emri yerine getirememek, nasıl bir başka yerine getirebildiğin emirden de vazgeçmeyi getirmezse; Hac’ca gitmek imkânın olduğu hâlde, baş örtememek yüzünden Hac’ca gitmemek o derece büyük yanlıştır!

Bu vesileyle şunu bir kere daha vurgulayayım…

İSLÂM DİNİ’NDEKİ TEKLİFLER, “PAKET PROGRAM” DEĞİLDİR! Yani, ya hepsini tam olarak yaparsın, ya da hiçbirini yapma türünden, değildir!

Senden, istenilenler bellidir!.. Yani yapman ve yapmaman gerekenler. Sen bunlardan elinden geldiği kadarını yaparsın; yapamadıkların da eksiğindir. Hüküm Allah’a aittir!

“Ben bunlardan falanca ve filanca emirleri yerine getiremiyorum; öyle ise hiçbirini yapmayayım” düşüncesi kesinlikle yanlış ve düşüncesizce kabuldür!

Yap da, ne kadarı elinden geliyorsa, o kadarını yap!

Hac’ca gitme imkânına sahipsen, elinden geliyorsa, hemen git! Geldiğinde başını örtemeyeceksen; o da eksiğin kalsın! İnşAllâh o da nasip olur!

Özetle diyeyim ki; Tek başınıza, canlı ve bilinçli bir hâlde ölüm ötesine yapacağınız sonsuz yolculuğu idrak ediyorsanız, imkânlarınız içinde elinize geçen ilk fırsatta Hac’ca gidiniz! Aksi hâlde bu konuda öylesine pişmanlık duyacaksınız ki; bunun haddi hesabı yoktur!

Devrinin “İnsan-ı Kâmil”i Abdülkerîm El-Geylânî’nin Hac’cın bâtın mânâlarıyla ilgili bazı değerlendirmelerini size nakletmek istiyorum. Kendisinden büyük feyz aldığım bu son derece değerli Zât’ı böylece saygıyla anıyorum.

Hac niyeti: Allâh talebi yolunda devamdır. İhram: Yaratılmışları görmeyi terktir!

Başı traş: Beşer içinde önder olma düşüncesinden arınmaktır!

Tırnak kesmeyi terk: Kendinden oluşan fiillerin hakiki fâilinin ALLÂH olduğunu fark etmektir!

Güzel koku sürmeyi terk: ZÂT hakikatini hissedince, Esmâ özellikleriyle kayıtlanmaktan kurtulmaktır!

Cinsi münasebeti terk: Bedende tasarrufu bırakmaktır.

Sürme çekmeyi terk: KEŞF arzusundan kurtularak ZÂT hüviyetinde yok olmaktır!

Mikat: Kalpten ibarettir.

Kâbe: ZÂT’tan ibarettir!

Haceri Esved: İnsanî lâtifeden ibarettir.

Haceri Esved’in siyah oluşu: Tabiat özelliğinin kalbi renklendirmesi.

Tavaf: Allâh’a yakışır şekilde, insanın hüviyeti, aslı, menşei, müşahede yerinin idrak olunmasıdır.

Tavafın 7 olması: Allah’ın yedi sıfatından ibarettir. Onlar, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semî, Basar, Kelâm.

Tavaftan sonra mutlak namaz: Anlatılan vazifeleri yapan için Ahadiyyet’in zuhûru ile ona ait hükmün yaşamıdır.

Bu namazın İbrahim makamında kılınması: Hullet makamına işarettir.

Zemzem: Hakikat ilimlerine işaret eder.

Zemzemi içmek: Hakikat ilimlerinde dallanmaktır.

Safa: Halka nisbet edilen sıfatlardan soyunmaktır.

Merve: İlâhî isim ve sıfat kadehlerinden doya doya içmektir.

Traş: İlâhî riyasetle tahakkuka işarettir.

Bıyıkları kısaltmak: Kurbet ehlinin makamı olan tahakkuk derecesinden inmektir.

İhramdan çıkış: Halka açılmak; sıddık derecesinde halk arasına inmektir.

Arafat: Maarifi Billah makamıdır… Arafat’ta iki bayrak dikilmesi, Celâl ve Cemâl sıfatlarına işarettir; ki Allâh’a marifet yolu onlara göredir.

Müzdelife: Makamın şuyuu ve yükselmesinden ibarettir.

Meş’ari haram: Şerr’i emirlerde durup, Allâh’ın haramlarına saygıdan ibarettir.

Mina: Kudret makamı; ehli zevat için murada nail olmaktır.

Üç şeytanı taşlamak: Benlik, tabiat ve âdettir.

Yedi taş atmak: Yedi ilâhî sıfatla bunu başarmaktır.

İfaza tavafı: Allâh feyzinin devamında sürekli terakki etmektir.

Veda tavafı: Allâh sırrını hak edene emanettir.

Eğer, bâtın yani iç, sır mânâsından biraz daha söz etmek gerekirse Hac’cın. Hac’cın bâtın niyeti Allah’a ulaşmaktır!

İhram giymek, Allah’a ulaşmak üzere tümüyle dünyadan arınmak için sanki ölen biriymişçesine kefen giymektir!

Hac öncesindeki yedi tavaf, yedi nefs mertebesinde urûc yaparak Allâh Zât’ının zuhur mahâlli olan Kâbe’nin hakikatiyle özdeşleşmeye gayrettir!

Arafat, mukaddes vadi’dir. Arafat’ta tüm beşerî kavramlardan arınılır! Bu arınış sonrasında üç şeytanla birlikte benlik, tabiat ve âdetler taşlanılarak bunlara geri dönmemek üzere uzaklaşılır! Buradan Kâbe‘ye gelip yapılan tavaf ve namaz, yedi sıfatta yapılacak seyr ile Zât’a ulaşmaktır.

Tavaftan sonra kılınan namaz, bunu nasip edenin huzurunda beşeriyetinin hiçliğini itiraf ve şükürdür.

Veda tavafıyla birlikte geldiğin yere dönmek, “BakâBillah” içinde “seyri anillah”tır! Hizmet için halkın arasına geri dönmektir!

Biz, Hac’da Kâbe’nin kişiliği, ruhaniyetiyle görüşenleri, sohbet edenleri biliriz! Hac’da daha öylesine sırlar vardır ki, bunları yazmak şimdilik mümkün değildir! Şu kadarını iyi bilelim ki, HAC aklınızın alamayacağı kadar muazzam ve çok yönlü bir çalışmadır. Bundan, yanlış şartlanmalar yüzünden geri kalmak, bir kişi için hayatının en büyük kayıplarının arasında olacaktır!

(AHMED HULÛSİ) http://www.ahmedhulusi.org/yazi/hacca-gelince.htm )]

[Ek bilgi; (BELED /1 DEN) Rabbimizin üzerine yeminle söze başladığı bu belde Mekke şehridir. Kitabımızın başka bir âyetinin ifâdesiyle “Ümmü’l Kurâ” şehirlerin anası, ana kent denen temel, asıl, esas olan, yani hepsinin, tüm şehirlerin anası olan bir şehir. İnsanlığın ilk merkezi, şehirlerin ilk merkezi olan Mekke’ye yemin ediyor Rabbimiz. Kâinatın efendisine doğum yeri, dâvetinin merkezi, vahyine iniş yeri yaparak Rabbimiz şereflendirdiği Mekke şehrine ve kendisinin de Beytinin bulunduğu Harem bölgesine yemin ediyor. Madem ki Rabbimiz mekânların en şereflisi, en kutsalı olarak bu beldeye yemin ediyor, öyleyse bu beldenin bizim hayatımızdaki önemi çok büyüktür. O halde biraz tanıyalım bu beldeyi.

            Şehrin çok yakınında Arafat diye bir merkez vardır. Arafat “Arafe” kökünden gelir. İrfanın merkezi, bilgi merkezi, bilgiye ulaşma merkezidir burası. Hacca gidilince bir süre burada vakfe yapılır. İrfana, bilgiye ulaşmak üzere burada bir süre durulur. Bunun mânâsı şudur: Kulluk için önce mârifet, bilgi gerekir. Bilgisiz kulluk mümkün değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun, mü’minin, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra edebilmesi için kulluk bilgisine ulaşması gerekmektedir. Onun içindir ki mutlaka durup bir süre ilme zaman ayırmalıdır. İşte Arafat’taki vakfe bunu anlatır. Mü’min irfana ulaşma, kulluk bilgisini elde etme makamındaysa o anda Arafat’ta bulunmaktadır. Mü’min Kur’an’la, sünnetle, vahiyle beraber olarak bilgi sahibi olacak. Bilgi nedir? Bilgi ya ilimdir, ya zandır. Hayatta geçerliliği olan, hayata intibakı olan, amele dönüştürülen, yani insanı amele sevk edene ilim, öbürüne de zan diyoruz.

            Arafat’ta irfana ulaştık. Peki hep bekleyecek miyiz burada? Yani hep ilim mi öğreneceğiz? Hayır, bir süre sonra Arafat’tan Meş’ar’e hareket edilir. Peki Meş’ar nedir? Meş’ar, bilginin şuura dönüştürüldüğü, bilginin amele döküldüğü merkezdir. Bilginin hiçbir işe yaramayan kuru bir bilgi olmaktan çıkarılıp şuura ve amele dönüştürüldüğü merkezdir. Arafat’ta elde edilen bu bilgiler sonra Meş’ar’de şuur haline gelmeli, amele dönüşmeli, yani bu bilgiler bizim olmalıdır. Onun içindir ki Arafat’ta uzunca durulmaz, uzun süre beklenilmez. Buradan hemen Meş’ar’e hareket edilmelidir. Uzun süre ilim öğrenelim, ilimde şu noktaya ulaşalım da ondan sonra amele başlayalım yok. Hemen Meş’ar’e hareket edilir. Zaten hep hareket halinde değil miyiz mezara doğru?

Meş’ar’de şuurlandık, yani öğrendiğimiz bilgiler amele dönüşerek bizde şuur haline geldi. Bir şey öğrendik, onu hemen kendimize mal etmek, onu derhal uygulamaya koymaktır şuur. Meselâ namazı öğrendik, o anda biz Arafat’tayız. Bu bilgimizle hemen amele koşarsak Meş’ar’deyiz. Bundan sonra da Mina’ya hareket edilir. Mina, kurban kesme, kurban etme mahallidir. Yani Arafat’ta öğrendiğimizi Meş’ar’de uygulamaya koyunca karşımıza çıkabilecek tüm engelleri kurban edecek bir noktaya gelebilmişsek, biz o anda Mina’dayız demektir. Ne tür engeller çıkabilir karşımıza? Dükkan, meslek, okul, toplum, moda, âdetler, töreler, ağa, patron gibi kulluğumuzun karşısına ne tür engeller çıkarsa çıksın onların tümünü kurban edebilecek bir noktaya gelebilmişsek Mina’dayız demektir.

            Meselâ tepeden tırnağa örtünmeniz gerektiğini, Allah’ın sizden böyle bir kulluk istediğini öğrendiniz. Bu kulluk bilgisine ulaştığınız makam sizin için Arafat’tır. Siz o anda Arafat’tasınız. Hemen buradan Meş’ar’e hareket ettiniz. Yani öğrendiğiniz bu bilgiyi şuura dönüştürüp hemen tepeden tırnağa örtündünüz. O anda siz Meş’ar’dasınız demektir. Eğer icra ettiğiniz bu kulluğunuzun karşısına çıkacak baba, ana, koca, âdetler, töreler, çevre, moda ve toplum, okul ve diploma gibi çıkabilecek engellerin tümünü kurban edebiliyorsanız, o zaman siz Mina’dasınız demektir.

Veya meselâ Kur’an’ı, sünneti tanımanız gerektiğini, onları tanımadan Allah’ın istediği gibi bir Müslümanlığın gerçekleşmeyeceğini mi öğrendiniz? Birine İslâm’ı ulaştırmanız, Kur’an’ı ulaştırmanız gerektiğini mi öğrendiniz? Bu bilgiye ulaştığınız yer, yurt, makam, mekân sizin için Arafat’tır. Siz o anda Arafat’tasınız. Vahiyle öğrendiğiniz bu kulluk bilgisini mutlaka yapmanız gerektiğine inanıp onu şuur haline getirin. Onu kuru bir bilgi olmaktan çıkarıp gereğini yerine getirmeye, amele dönüştürmeye çalışın. İşte bunu becerdiğiniz makam sizin için Meş’ar’dır. Bu bilgiyi şuur haline, amel haline getirin ve bu uğurda her şeyinizi kurban etmeye hazır hale gelin. Yani Mina’da, kurban kesme mahallinde, ya da kurban etme makamında bulunun.

            Eğer bunu becerdiyseniz o zaman buyurun Kâbe’ye. Hacda böyle Arafat’la başlayan Mina ile son bulan bir yay çizildikten sonra farz olan tavafı yapmak üzere Kâbe’ye gelinir. Bunu beceren kişi, Allah’ın Beytine girmeye hak kazanmış, Allah’ın konuğu olma şerefine ermiş demektir.

            Şimdi de bu mukaddes beldenin, Mekke şehrinin içinde bulunan Beytullah’ın içindeyiz. Öyle bir Beyt ki, yeryüzünde ilk inşa edilen oydu:

“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân 96)         

“Biz beyti (Kâbe’yi) insanlar için toplanma, sevap kazanma yeri ve emniyet kıldık.” (Bakara 125)

            “Hatırlayın, İbrahim demişti ki: “Rabbim burasını emin bir belde kıl! Ahalisinden Allah’a ve âhiret gününe îman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır” diye dua etmişti.” (Bakara 126)

            Burası, atamız İbrahim’in, “Ya Rabbi bu belde emin olsun! Emniyette olsun. Yerden ve gökten gelebilecek her türlü belâ ve musîbetlerden emin olsun. İnsanların birbirlerini yediği, zulümlerle haksızlıklarla birbirlerini yok etmeye çalıştığı, birinin diğerine hak tanımadığı bir dünyada yaşadıkları dönemlerde bile bu belde emin olsun, emniyetin sembolü olsun. Bu beldede insanlar huzur içinde yaşasın!” diye dua ettiği kıblemizdir.

           

“Orada apaçık deliller vardır; kim oraya girerse, güvenlik içinde olur.” (Âl-i İmrân 97)

            Orada Makam-ı İbrahim vardır, siz oradasınız ve emniyettesiniz. Peki ne demek Makam-ı İbrahim’de olmak? Makam-ı İbrahim’de olmak, onun makamında, onun konumunda olmak demektir. Değilse İbrahim makamı orada şöyle on, on beş kişinin ancak sığabileceği bir mekân değildir. Çünkü kitabımızın bir başka âyetinin beyanıyla oraya girenler emniyettedir. Şimdi orada o mekâna on, on beş kadar insanı sığdırıp onları emniyete aldık, diğerleri için ne diyeceğiz? Onlar emniyette değiller mi diyeceğiz? Nasıl anlayacağız bu İbrahim makamını?

Şu anda ben baba makamındayım, şu anda ben koca makamındayım, emretme, nehy etme makamındayım gibi bir ifade kullanılır. Babalığın, kocalığın mekânsal olarak bir makamı, koltuğu olmaz değil mi? Ben şu anda baba olma sorumluluğundayım, ben şu anda koca olma sorumluluğunu taşıyorum demektir bu. İşte İbrahim makamında olmak ta bu mânâdadır. Yani ben İbrahim makamındayım, ben İbrahim’in yükünü yüklenme, O’nun sorumluluğunu taşıma, O’nun misyonuna sahip çıkma, O’nun gibi olma makamındayım demektir.

Eğer o makamdaysan onun yaptığını yapacaksın. Ne yaptı İbrahim (a.s.)? Onun yaptıklarının tamamını şimdi burada anlatma imkânımız yoktur. Kur’an da Rabbimiz uzun uzun onu bize anlatır. Kur’-an’ı okudukça onu öğreneceğiz inşallah. Ama sadece buraya ilişkin olarak diyecek olursak: O, Allah’a kulluğuna engel olan oğlu bile olsa onu Allah adına kesmeye yatırdı. Biz de Allah’a kulluğumuza engel olan her şeyi, baba, ana, karı, koca, çevre, nefis, dükkan, okul, doktora, diploma, makam, mansıp neyse, Allah’a kulluğumuza engel olan ne varsa hepsini kesme adına yatırabiliyor muyuz? İşte biz Makam-ı İbrahim’deyiz demektir. Başka ne var orada?

            Sonra Hz. Adem’den bu yana hiç yalnız kalmayan bir amele yürüyoruz: Tavaf. Tavaf, emre âmâde beklemek, kulluğa hazır beklemek demektir. Rabden gelecek emir ve nehiy her neyse kabulüm demektir. Rabbin kapısının eşiğinde: “Lebbeyk ya Rabbi! Lebbeyk ya Rabbi! Buyur ya Rabbi! Bir arzun mu var ya Rabbi! Bir emrin mi var ya Rabbi! Ben buradayım! Ben senin kapının eşiğindeyim! Ben senin emrine âmâdeyim ya Rabbi” diye emir mahallinde hizmet mahallinde, kulluk makamında dolaşmak, beklemek demektir. Hani bakanların, müdürlerin kapılarının önünde emre âmâde bekleyenler, zile basar basmaz: “Buyurun efendim! Emredersiniz efendim! Bir arzunuz mu var efendim!” diye hizmete koşarlar ya, işte onlardan daha büyük bir şevkle ve istekle Rahmân’ın beytinin eşiğinde, O’nun rızasına koşmak demektir.

Tavafta sadece yürünür. Rahmân’ın Beytinin etrafında yürünür. Öyleyse hac’ta üç şey yapılır: Birisi Arafat’ta duruş, diğeri Müzdelife’de yatış, öbürü de Kâbe’nin avlusunda yürüyüş. Arafat’ta duran, Müzdelife’de yatan kişi burada da yürüyecektir. Tavaf adına yürüyecek. Zaten bizim tüm hayatımızda yaptığımız da bu üç şeydir. Tüm hayatımızda biz bu üç şeyi yaparız. İşte bize maket bir hayat olarak sunulan ömürlük bir ibadet olan haccda da Rabbimiz Arafat’ta durmamızı, Müzdelife’de yatmamızı, Kâbe’de de yürümemizi emrederek tüm hayatımızın örneğini sunmaktadır.

 “Ey kullarım! Tüm duruşlarınız Arafat’taki gibi olsun! Tüm duruşlarınız bilgiye, irfana ulaşma adına olsun, sakın boş oturmayın. Tüm yürüyüşleriniz Kâbe’nin avlusundaki, Rabbinizin huzurundaki yürüyüşleriniz gibi olsun. Tüm yatışlarınız da günaha girmeden Müzdelife’deki yatışlarınız gibi olsun. Her an Allah huzurunda olduğunuzun şuurunda olun. Hep Allah kontrolünde bir hayat yaşadığınızın bilincine erin!”

            Rabbinin huzurunda yürüyorsun. Allah beytinin eşiğinde tavaf ediyorsun. Ama şunu hiçbir zaman unutmamalısın ki, sen bu hareketi ne başlatansın ne de bitirensin. Yani sen bu konuda, kulluk konusunda, tavaf konusunda ne ilksin, ne de sonsun. Bu hareket seninle başlamamış ve seninle de bitmeyecektir. Başlatan başlatmış bu hareketi, sen de bir yerinden katılıp devam edeceksin. Başka ne var o mübarek beldede?

            Kâbe’nin hemen yakınında Zemzem var. Zemzem, rızık konusunu anlatır. Rızkın Allah’tan olduğunu, Rezzak’ın sadece Allah olduğunu anlatır. Sonra Safa ile Merve ve bu ikisi arasında sa’y var. Zemzem, aramak, rızık aramak için çalışma zemini, çalışma kuralı anlatılır burada. Safa ile Merve arasında sa’y edecek, rızık arayacaksın. Ama sadece Safa ile Merve’yle sınırlıdır bu arayış. Yani her yerde çalışmayacaksın, her yerden kazanmayacaksın. Bu işin bir hududu, bu işin durulacak sınırları vardır. Safa’yı öteye, Merve’yi de beriye aşmamak lâzımdır. Allah’ın belirlediği haram-helâl sınırlarını aşmamak lâzımdır.

            Sonra dönüp dolaşıp karşısında sürekli beraber olacağımız, gözümüzü onunla sevindireceğimiz Kâbe var. Çünkü bu bina hidâyet kaynağıdır insanlar için. O bizi hidâyete götürme özelliğine sahiptir. Niye engellenir öyleyse insanlar oradan bilmiyorum. Kâfirler neyse, mü’minler bile engelleniyor şimdi ondan. Kâbe yerde insanın Allah’la irtibatının ilk merkezidir. Hz. Adem’le Havva’nın ilk buluşma yeridir. Hz. İbrahim, oğluyla kaidelerini yükseltmiştir.

            İşte Rabbimiz bu beldeye yemin ediyor. Rabbimiz bu beldeyi göklerin ve yerin yaratılışından beri emin ve mübarek kılmıştır. Allah’ın Resûlü bu hususu bir hadislerinde şöyle anlatır:

            “Allahu Teâlâ bu beldeyi, gökleri ve yeri yarattığı gün haram kılmıştır. Kıyâmete kadar onun haramlığı Allah’ın haram kıldığı şekilde devam edecektir.”

            Bu beldeyi tanıyın ki o beldede Nebiler Nebisi, Efendiler Efendisi doğmuş, büyümüş. Doğmadan babasını kaybetmiş, doğduktan kısa bir süre sonra annesini kaybetmiş, orada Peygamber olmuş. Vahyin ilk geldiği yerdir orası. İnançlarından dolayı insanların boyunlarına ip takılıp sokaklarında sürükletildiği, kimilerinin kızgın kumların altında işkencelere maruz bırakıldığı, evinden çıkamasın diye peygamberin evinin önüne dikenlerin atıldığı, pazarlarında panayırlarında aman bunu dinlemeyin diye adım adım bir gölge gibi Ebu Leheb ve benzerleri tarafından takip edildiği, Taif’ten kan revan dönerken Mut’-im’in emanında ancak  girebildiği, Şi’bi Ebi Talib’de karantinaya alın-dıkları, boykotlara maruz bırakıldıkları, her santiminde Rasulullah ve ashabının izlerinin, eserlerinin bulunduğu bir şehir…

“Dişsiz mi biri, onu kardeşleri yerdi” diyen şairin anlattığı gibi insanların Kâbe’nin etrafında çırılçıplak tavaf ettikleri, kapıları yok, kapı kolları yok, arabaları, garajları yok, çadırların, hurma liflerinin ev diye insanlara hizmet verdiği bir Mekke. İşte Rabbimiz bu şehre yemin ediyor. Bu beldeye yemin olsun ki (Besâiru-lKur’an- Ali küçük)]

Bu kısa özetten sonra tedvin sıralamasında 22. sure olarak yer alan, yani elimizde ki Mushaf ta 22. sırada yer alan Hac suresine girebiliriz.

 “BismillahirRahmanirRahıym”


1-) Ya eyyühenNasütteku Rabbeküm* inne zelzeletessaati şey’ün azıym;

Ey insanlar! Rabbinizden (yaptıklarınızın sonucu olarak yaşatacaklarından) korunun! Muhakkak ki o Saat’in depremi çok büyük bir şeydir. (A.Hulusi)

 01 – Ey o bütün insanlar! Rabbinize korunun, çünkü o saat zelzelesi çok büyük bir şeydir. (Elmalı)


Ya eyyühenNasütteku Rabbeküm siz ey insanlar, rabbinize karşı sorumluluğunuzun farkında olun. inne zelzeletessaati şey’ün azıym çünkü son saatin depremi korkunç bir şey olacaktır. Ey insanlar rabbinize karşı sorumluluğunuzu bilin rabbinize karşı tir tir titreyin ondan sakının, O’nun sevgisini yıpratmaktan sakının. O’nun size ilgisini yıpratmaktan sakının. Bunun için bir gerekçeniz var, çünkü sizi bekleyen mukadder akıbet olan son saatin sarsıntısı, zelzelesi, depremi çok korkunç bir şey olacaktır.

 Değerli dostlar. İnsanın ebedi istikbalinden haber verecek tek kaynak vahiydir. Vahyin haber verdiği bu konuda size hiçbir kaynak haber veremez. Bu haberi hiçbir kaynaktan alamazsınız. Hiçbir kitap size bu konuda doğruyu söyleme iddiasında olamaz. Sadece Allah’ın kitabı doğru söyler. Çünkü Allah’ın gününden haber veriyor. Çünkü hakimi Allah olan bir mahkemeden haber veriyor. Çünkü şahidi ve sahibi Allah olacak olan bir demden haber veriyor. Onun için bu alan insanın ebedi alanı sadece vahyin konuşacağı bir alandır. Vahiy konuştuğu zaman herkesin susup dinlemesi gereken bir alandır.


2-) Yevme teravneha tezhelü küllü murdıatin amma erda’at ve teda’u küllü zâti hamlin hamleha ve teranNase sükâra ve ma hüm Bi sükâra ve lâkinne azâbAllâhi şediyd;

 Onu göreceğiniz süreçte, her emziren (besleyici) emzirdiklerini unutur, her hamile yükünü taşıdığını düşürür! İnsanları sarhoşlar olarak görürsün! (Oysa) onlar sarhoş değildirler. Fakat Allâh azabı şiddetlidir. (A.Hulusi)

 02 – Onu göreceğiniz gün her emzikle emzirdiğinden geçer ve her yüklü kadın hamlini vaz’ eder, ve nası hep sarhoş görürsün halbuki sarhoş değillerdir ve lâkin Allahın azâbı şedittir. (Elmalı)


Yevme teravneha tezhelü küllü murdıatin amma erda’at o depremi gördüğünüz gün, son saatin o korkunç zelzelesini gördüğünüz gün, emziren her kadın, emzirdiği bebeği unutur.

 Dünyanın depremini de görenler bilirler. Dünyanın, şu yalan dünyanın, şu kıytırık depremin de dahi anneler ve babalar nefsiy, nefsiy diye kendi canlarının çaresine bakmak için koşuştururken o 45 saniyeyi yaşayanların çok iyi bildiği gibi. Bu yalan dünyanın gerçekten ahiretle kıyaslamayan, son saatle kıyaslanamayan depreminde dahi nasıl telaşa düştüğünü hatırladığımızda. O büyük, o son saatin muhteşem ve korkunç depreminin ne olduğunu bir nebze çıkarabiliriz. Zaten vahiyde örnek verirken bu konuda verilebilecek en tipik örneği seçmiş.

 Burada murdiatin diyor. Bu kelime aslında murdığ’ diye de geçebilirdi. Öyle geçseydi yine meramı ifade ederdi. Ama o zaman emzirme niteliğine delalet ederdi. Her emzikli kadın diye çevirmem gerekirdi o zaman. Yani emzikli olma niteliğine, sıfatına delalet eder. Ama murdı’at diye gelince, o sonda ki “t” zaten bu fiil sadece kadınlara, sadece cinslerden dişiye özgü olduğu için bu kapalı “t”, müenneslik t si değil, fiile atfolan bir t. Onun içinde emzirmekte olan kadın. Yani son saatin o korkunç depremi, zelzelesi; emzirmekte olan kadına çocuğunu unutturacak, bebeğini unutturacak diyor. Çünkü emzirme fiiline bir atıftır.

 Annenin bebeği ile ilişkisi huduri ilişkidir. Husuli değil. Yani sonradan elde edilmiş bilgiye değil, doğuştan var olan bilgiye endeksli bir ilişkidir. Bu noktadan örnek vermesi çok dikkat çekicidir, ibretamizdir. Yani doğuştan getirdiği bir ilişkidir annenin bebeği ile ilişkisi.

 Onun için sadece insan türü ile sınırlı değildir. Diğer canlıları da kapsar. Aklı olmadığı halde anne olan diğer canlılar da  yavrusuna karşı doğuştan getirdikleri bu ilgi ile alaka gösterirler. Ona yönelik en ufak bir tehdit ve tehlikede, gerçekten aslan kesilirler. Onu korumak, o yavruyu muhafaza etmek için boylarına poslarına bakmazlar. Küçücük bir kuşu bile aslan gibi üzerinize atılırken görürsünüz. Veyahut bir kediyi, veyahut bir tavuğu. Çünkü bu ilişki doğuştandır. Huduridir. O nedenle anne olmanın baba olmaktan farkı budur. Çok temel, çocuğuna karşı huduri bir ilişki türü vardır.

 İşte burada ayet o bilgiyi bile unutacağını söylemekle aslında bize anne çocuk ilişkisi hakkında bir bilgi vermiyor, son saatin dehşetinin büyüklüğü hakkında bilgi veriyor. Bu bir misal, bu bir örnek. Bu örnek aslında bizi son saatin ne büyük bir dehşetle kopacağına götürmeli.

 ve teda’u küllü zâti hamlin hamleha yine son saatin o korkunç dehşetine örnek vermeyi sürdürüyor ayet. Yine her gebe kadın o an çocuğunu düşürür. ve teranNase sükâra ve ma hüm Bi sükâra ve insanlar sarhoş olmadıkları halde sen onları sarhoşmuş gibi görürsün.

 Burada ki tera, sen görürsün sözcüğü çok öznel bir duruma dikkat çekiyor. Yani aslında öyle değil, sarhoş değil, ama sarhoşmuş gibi görüyorsun. Aslında içmemiştir fakat o son saatin dehşeti, belanın dehşeti, musibetin azametinden dolayı geçici bir şuur kaybına uğramıştır. Dünyevi depremlerde dahi bunu görürsünüz. İçmemiştir ama sarhoş gibidir. Geçici bir şuur kaybı yaşamaktadır, şok yaşamaktadır tabir caizse. Aklı ile arası geçici bir süreliğine açılmıştır. Dünyanın bu ahiretle ya da son saatle kıyaslanamayacak olan, ona göre çok küçük sayılan musibetlerinde dahi insanın yaşadığı şoku düşündüğünüzde son saatin o korkunç zelzelesi, depremi karşısında insanın ne hale geleceğini hesap edebilirsiniz.

 ve lâkinne azâbAllâhi şediyd fakat Allah’ın azabının ondan daha şiddetli olduğu da kesin bir gerçektir.

 Bakınız, daha şiddetlisi de varmış. Yani hayatımız içinde gördüğümüz zelzele, deprem, yangın, ölüm gibi bir çok felaketle kıyaslanamayacak bir felaket, bir şok bu. Son saatin şoku. Ama ondan daha şiddetlisi de varmış. Neymiş o? Ahirette ki. Yani bu dünyanın son saati, ama bir de ukbada ki o büyük sarsıntı. O büyük o korkunç gün varmış ki o gün dünyanın son gününden daha da dehşetli. O gün beklide insanların akılları değil, yürekleri yerinden oynayacak. O gün insanların nutkları tutulmayacak, akılları tutulmayacak, duyguları da tutulacak. İşte o günün dehşetini dile getiriyor ayetin son cümlesi.

 Aslında bir önceki ders işlediğimiz Enbiya/103. ayetine bir gönderme;

 Lâ yahzünühümül feze’ul ekber.. Onları kıyamete mahsus benzeri görülmemiş büyük dehşet dahi tasalandırmayacak diyordu ya. ve tetelakkahümül Melaiketü, hazâ yevmükümülleziy küntüm tuadun(Enbiya/103) diye bitiyordu ya. Feze’ul ekber; büyük o korkunç, görülmemiş dehşet. En büyük dehşet.

 Kur’an ın dehşet sıralamasında, korkunçluk sıralamasında en büyü payını verdiği şey ahirete ilişkindir. Onun için müminleri o bile tasalandırmayacak diyor. Tabii onu bura ile birlikte, hac/2 ayeti ile birlikte düşündüğümüzde buradaki anlatılanlar, olup bitecek fakat iman eden ve Salih amel işleyen müminler bundan etkilenmeyecekler. Yani nasıl ki yer yüzünde ki depremlerde ve felaketlerde Allah’a samimi ve gönülden imanı olanlar o depremleri sabırla, hatta hatta;

 “Ya rabbi sen verdin, sen aldın. Allah’ın sen varken neye muhtacım ki. Seni yanımda hissediyorum. Seni benimle hissediyorum. Onun içinde korkmuyorum, endişeli değilim. Sen muhafaza edersin “lâ havle velâ kuvvete illâ Billah” güç ve kuvvet yalnızca ve yalnızca Allah’a aittir.

 Diye kendini Allah ile koruma altına alan ona sığınan bir müminin, yer yüzünde ki musibetler karşısında ki dayanıklılığını hesap edin. Ve Allah’a iman etmemiş biri ile arasındaki farkı fark edin. Hatırlayın. Gerçekten daha dünyada bu fark açıkça görülür. Başa gelen bir musibette samimi olarak iman etmiş ve Allah’a sığınmış bir mümini, herkes kaçışırken, herkes telaştan çıldırmış gibi iken o çok rahat bir biçimde, sanki yaşamıyormuş gibi, sanki o musibet onun başına hiç gelmemiş gibi dayanıklı olduğunu görürüz. İman onu korumuştur.

 Aslında herkesin başına gelen şey onun da başına gelmiştir. Herkesin yaşadığı o sarsıntının dehşetini o da yaşamıştır. Fakat o sarsıntının dehşeti, kimilerinin yüreğini hoplatırken, kimilerini hatta çılgınlığa kadar sürüklerken, geçici şuur kaybına uğratırken, çünkü onlar ölümü hiç hatırlamadılar, çünkü onlar tek dünyalıydılar, çünkü onların ikinci bir dünyası yok. Onun için de hiçbir hazırlıkları yok. Ellerinde ki tek dünyayı alınca da hiçbir şeyleri kalmayacak. Onun için o dünyalarının şöyle giderayak olduğunu anladıklarında her şeyleri gidiyor, akılları gidiyor, bilinçleri gidiyor. tedbirleri gidiyor. Tedbirleri şaşıyor daha doğrusu. Ama iki dünyalı olan bir mümin tek dünyası gider gibi olsa dahi, bir dünya, hem de ebedi kalacağını bildiği için onu sükunetle karşılayacaktır.


3-) Ve minenNasi men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılmin ve yettebiu külle şeytanin meriyd;

İnsanlardan kimi de Allâh (adıyla işaret edilen) hakkında ilim sahibi olmadan tartışır; her azgın şeytana (saptırıcı fikir sahibine) tâbi olur. (A.Hulusi)

 03 – Nâs tan kime de vardır Allah hakkında bi gayri ilim mücadele eder de her kaypak Şeytanın ardına düşer. (Elmalı)


Ve minenNasi men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılm ne ki, insanlar içerisinden herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışan, – tabii ki bu tartışma Allah’ın varlığını tartışma değil. Bu ayetlerin içine indiği toplumda Allah’ın varlığını tartışan birileri yok. Allah’ın gücünü, Allah’ın insanla ilişkisini, Allah’ın hayatla ilişkisini, hayata aktif müdahalesini tartışan. Yani başımıza bir şey gelirse imdadımıza yetişir mi, yoksa imdadımıza yetişmek için kendimize daha yakın birilerini seçelim diyen mantık- , müşrik mantığı işte bundan kaynaklanıyor.

 ve yettebiu külle şeytanin meriyd ve kendini bilmez her cins şeytanın peşine takılan, ki meriyd aslında haddini bilmemek, haddini aşmak, sınırlarını tanımamak, baş kaldırmak, inatçılık yapmak anlamında. Onun için kendini bimez diye çevirebiliriz bunu. Ve kendini bilmez her şeytanın peşine takılan kimseler çıkabilmektedir. İnsanlar arasından yani.

 Burada ki her cins, her tür şeytanlar diye çevirmem; şeytanin sözcüğünün belirsiz, nekira gelmesinden dolayı. Ki nekira nın tür işlevi de vardır Arapça da. Burada ki her türden kasıt, her cinsten kasıt; insan şeytanları da olabilir. Görünmez şeytanlarda olabilir, duygular da olabilir. İnsanın içinin negatif tarafı da olabilir. İnsanın iç güdüleri de olabilir. İnsanın yersiz korkuları da olabilir. Bütün bunlar olabilir.


4-) Kütibe aleyhi ennehu men tevellahu feennehu yudılluhu ve yehdiyhi ila azâbis se’ıyr;

Onun (şeytan – kendini yalnızca beden sanma vehmi) hakkında: “Kim onun peşine takılırsa; muhakkak ki o, kişiyi saptırır ve onu alevli ateşin azabına yönlendirir” diye yazılmıştır. (A.Hulusi)

 04 – Ki onun üzerine şöyle yazılmıştır: her kim buna dost olursa muhakkak onu sapıtır ve doğru saîr azâbına götürür. (Elmalı)


Kütibe aleyhi ennehu men tevellahu feennehu yudılluhu ve yehdiyhi ila azâbis se’ıyr o şeytanlar ki kendilerine yakın olanları saptırmaya ve onları yakıp kavurucu bir azaba sürüklemeye memur kılınmışlardır. Yani sanki kendilerine yakın olan insanları saptırmak için memur edilmişler gibi davranırlar.

 Burada bir yasaya dikkat çekiliyor dostlar. Kütibe aleyhi ibaresi de aslında bu dikkat çekişin dile yansımış biçimi. Nedir o yasa; Kim kimi izlerse o onun akıbetini paylaşır. Kim kimin peşinden giderse o onun vardığı yere varır.

 Bu çok garip bir şey mi? Bu tespiti yapabilmek için çok fazla akıllı olmaya da gerek yok. Falanı seveceksiniz ama ahirette onun akıbeti ile akıbetlenmek istemeyeceksiniz. Böyle şey olmaz. Efendimiz bunu açıkça bu ayetin ifade ettiği gerçeği şöyle formüle etmişti. “Kim kimi severse o ondandır.” O kadar. O ondandır. Onun için kimin izini izlerseniz onun akıbetine ortak olursunuz. Falanı seviyorum ama ahirette onun bulunduğu yerde bulunmak istemem diyemezsiniz. Eğer yer yüzünde onun peşinden gidiyorsanız ve o da Allah’a yabancılaşmış, Allah ile arasını açmış,Allah ile iyi ilişkiler geliştirmemiş. Allah’tan arındırılmış bir hayatı yaşamış biri ise onun akıbeti sizi de bekliyor demektir. Çünkü Allah seveni sevdiğinden ayırmayacaktır. Yasa bu.


5-) Ya eyyühenNasu in küntüm fiy raybin minel ba’si feinna haleknaküm min turabin sümme min nutfetin sümme min alekatin sümme min mudğatin muhallekatin ve ğayri muhallekatin linübeyyine leküm* ve nukirru fiyl’erhami ma neşau ila ecelin müsemmen sümme nuhricüküm tıflen sümme liteblüğu eşüddeküm* ve minküm men yeteveffa ve minküm men yüreddü ila erzelil umüri likeyla ya’leme min ba’di ılmin şey’a* ve teral’Arda hamideten feizâ enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet ve enbetet min külli zevcin behiyc;

Ey insanlar… Eğer bâ’stan (yeni bir yapıyla yaşama devamdan) şüphe içinde iseniz; (düşünün ki önceden) sizi bir topraktan, sonra spermden, sonra bir genetik yapı, embriyodan, sonra yapısı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık; açık seçik bildirelim! Dilediğimizi muayyen bir süre rahimlerde tutarız, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarırız, sonra kemâle erme çağınıza ulaşmanız için (gerekeni sağlarız)… Sizden kiminiz (erken yaşta) vefat ettirilir, kiminiz de bildiklerini unutmuş hâlde ömrün rezil çağına bırakılır… Arzı ölü olarak görürsün; ama biz onun üzerine o suyu inzâl ettiğimizde, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten nebat bitirir (ölü arza hayat veren, sana da verir ölümün sonrasında)! (A.Hulusi)

 05 – Ey insanlar! Eğer ba’sten şüphede iseniz şu muhakkak ki biz sizi bir topraktan halk etmekteyiz, sonra bir alakadan, sonra hilkati belli belirsiz bir mudgaden, ki size anlatalım diye hem müsemma bir ecele kadar dilediğimiz müddet rahimlerde durduruyoruz da sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da kuvvetinize irmeniz için, bununla beraber içinizden kimisi vefat ettiriliyor, yine içinizden kimisi de biraz ilimden sonra bir şey bilmesin diye erzeli omre doğru geri itiliyor, Arzı da görürsün sönmüş kül halinde, derken üzerine suyu indirdiğimiz zaman ihtizaz eder kabarır da her dilber çiftten nebatlar bitirir. (Elmalı)


Ya eyyühenNasu in küntüm fiy raybin minel ba’s siz ey insanlar. Sure 4. ayete kadar son saatin dehşeti konusunda bir uyarı yaptıktan ve insanları kendilerini saptırmak için görevliymiş gibi davranan tüm şer güçlere karşı uyardıktan sonra doğrudan insana dönüyor ve ona hitap ediyor. Tüm insan soyuna hitap ederek; Ey insanlar diyor in küntüm fiy raybin minel ba’s eğer ölümden sonra diriliş konusunda kuşku içinde iseniz feinna haleknaküm min turab unutmayın ki biz sizi önce bir tür balçıktan, bir tür topraktan yarattık.

 Min turab; topraktan. Kur’an ın diğer yerlerinde bunun değişik versiyonları da dile getirilir. ..min hamein mesnûn (Hicr/33) şekil verilmiş balçıktan. ..min sülâletin.. (Secde/8)süzülmüş konsantreden. ..Min dıyn. (A’raf/12) çamurdan ..min salsalin kel  fahhar (Rahman/14) pişirilmiş kurutulmuş çamurdan gibi farklı ibarelerle insanın elementer kökenine dikkat çekilir.

 Salında bütün bunların dile getirilişi 2 amaca matuftur.

 1 – İnsanın yaratılışının Allah tarafından müdahale ile aşama aşama gerçekleştiği gerçeği. Ama asıl bizim dikkatimizi çektiği nokta bu değil. Bütün Kur’an da ki insanın topraktan yaratıldığını, daha doğrusu basit bir sudan, ..min nutfetin.. (Nahl/4), ..min turabin topraktan ve basit bir sudan yaratıldığını dile getiren Kur’an da ki büyün ayetlerin nihai maksadı insanın nasıl başlangıçta çok basit bir noktadan alınıp, Allah tarafından yaratılmışlar aleminin tepesine çıkartıldı ve bundan dolayı da insanın Allah’a teşekkür borçlu oldu. İnsanın Başlangıç noktasına bakarak Allah’a dönüp;

 Ya rabbi. Eğer topraktan bu hale beni getirmişsen bunun bir amacı olmalı. O halde beni neden böyle yaratılmışlar evreninin zirvesine oturttun diye sormasıdır.

 Unutmayalım ki toprak yanıp sönmüş ve kül olmuş bir ateşin bıraktığı ölü tortudur. Evet, yer yüzü bir zamanlar ateş topu idi ve toprak dediğiniz şey aslında yanıp sönmüş kül olmuş ateşin tortusudur. Yani hayata en uzak nesnedir. Ama hayata en uzak nesne Allah müdahale edince hayatın kaynağı haline gelir. Burada söylenen gerçekte bu.

 Belirsiz olarak geldiği için bir tür diye çevirdim. Sıradan bir nesneden insan gibi zirve bir varlık nasıl oluştu üzerinde düşünürsen ey insan şu sonuca varırsın. Benim varlığımı borçlu olduğum tek kapı var o da Allah.

 sümme min nutfetin sonra bir damlacık döl suyundan, bir damlacık basit sudan, önemsiz bir atık diye de çevirebiliriz nutfeyi. Elementer ve embriyolojik sürecin başlangıcı sıradan bu gibi şeyler diyor Kur’an yani. Peki bu şaheserin bir amacı yok mu. Bak, atık bir su ve toprak. Senin elementer kökenin toprak, embriyolojik kökenin atılmış bir sıvı. Ama bunlar Allah’ın müdahil olduğu çok komplime ve kompleks bir süreçlerden geçerek muhteşem bir insan, varlık çıkmakta.

 Peki bu neyi gösterir? Amacı aramanı gösterir. Amacını ararken sorumluluk kapısına gelir dayanırsın. Yani ben Allah’a borçluyum. Önce bu duyguyu verir sana. Eğer topraktan muhteşem bir varlık olarak geldiğin bu noktaya getirilmişsen, toprak bugün de var. Ama Allah’ın müdahil olduğu bir nokta  olmasaydı eğer, toprak bugün de var. Yani bu kendi kendisine olmuş bir şey değil. Hala o evrimine devam ediyor olurdu. Çünkü insanın yapı taşlarının hepsi bugün de mevcut. Ama o ara formların hiç birini göremiyoruz. O iddia edilenlerin hiç birini. Bir noktada Allah’ın müdahalesiyle başlamış muhteşem bir yaratılış bu.

 Peki, neden? Ama ona gelmeden önce o halde ben Allah’a borçluyum. Deyn borç demektir. Din sözcüğü de borçtan gelir. Ben Allah’a borçluyum. Çünkü her şeyimi O verdi. Beni insan kılan O’dur. Beni toprakken insan kılan O, beni atık bir su iken insan kılan O’dur. Ben bu borcumu nasıl ödeyeceğim. İşte din; burada gündeme girer. Din; borç ödeme, Allah’a insanın borcunu nasıl ödeyeceğini gösteren bir kılavuzdur. Olay budur ve vahiyde Allah’a olan borcunu ödemek isteyen insana bir yol haritasıdır. Ve tabii ki en sonunda şu noktaya getirir;

 Borcunu ödemezse ne olacak? Veya borcunu inkar ederse, ödeyemez de, ödemesi mümkün değil. Fakat borçluluk bilinci istiyor Allah. Ödemesi mümkün değil. Ödemesi için yine O’ndan borç alacak. Ama Allah’ın insandan istediği Allah’a borçlu olduğunu bil. O halde sonuçta bir hesap sorulması lazım. Çünkü borçlu olduğunu bilen, bu şuurla yaşayanlarla, borçlu olduğunu inkar edenler arasında bir ayrım olması lazım. Bunun içinde bir hesap günü olması lazım. Hesap gününün olması da bir ahiretin olmasını gerektirdiğine göre, ahirette insanın yeniden dirilişini gerektirdiğine göre, yeniden dirilişe iman etmeden insan sorumluluğunu kavrayamaz. İnsan yaptığı eylemlerin sorumluluğu altına girmez. Onun için ahirete iman aynı zamanda Adalete imandır. Devam ediyoruz;

 sümme min alekatin sonra rahim cidarına tutunan döllenmiş yumurtadan yarattık. Yaratılış süreçlerini aktarıyor. Aslında aleka; Arapça da sülük dediğimiz o küçük kan emici hayvancığa da verilen bir isim. Onun için aleka’dan kasıt burada rahim cidarına asılıp tutunmuş olan çok yeni döllenmiş bir hücre. Hatta etrafını kan havuzcuğu sarmış bir hücre.

 sümme min mudğatin muhallekatin ve ğayri muhallekatin sonra asli unsurları oluşmuş fakat tali unsurları henüz oluşmamış bir ceninden yarattık. Burada ki mudğa’da 7. haftadan sonraki sürece delalet eder. Ki bir parmak boğumu kadar et parçası görünümünde beyin, kalp, göz, kulak, burun oluşmuş kol, bacak kemik ve kasların henüz oluşmadığı bir aşama bu. Onun için bu aşamayı mudğa olarak niteliyor Kur’an.

 linübeyyine leküm bu size menşeinizi açıklamak için yaptığımız bir uyarıdır. Asıl amacı da bu. Yani burada bize vermek istediği şey; İnsanın anne karnında geçirdiği embriyolojik süreler ve süreçlerden daha çok, insanın menşeinin nasıl sıradan olduğunu, ama öyle bir noktadan insanı alıp ne muhteşem bir yaratılışla yarattığını cenabı hak insana böyle bildiriyor. Bu tabii size menşeinizi açıklamak için yaptığımız bir uyarıdır diye çeviriyorum.

 Değeriniz menşeinizden gelmez demektir bu. Gerçekten çok ilginç, çok ibretlik bir uyarı. Değeriniz menşeinizden gelmez, eğer değeriniz menşeinizden gelseydi toprak değerinde olurdu. Değerinizi menşeiniz belirleseydi atılmış bir damla su değerini alırdınız. Yani hiçbir değeriniz olmazdı. Onun için menşeinizden değil, değeriniz Allah’ın size verdiği değerden gelir. Değerinizi Allah’a göre konumunuz belirler. Yani Allah karşısında nasıl bir konum aldığınız değerinizi belirler. Onun için sıradan bir hammaddeden muhteşem bir imkan ve potansiyele sahip insan olmanız aslında değerinizin menşeiniz olan sıradan, hammadde den değil, o sıradan hammaddeyi sizin gibi muhteşem bir varlığa dönüştüren kuvvetten geldiğinin de en güzel göstergesidir.

 ve nukirru fiyl’erhami ma neşau ila ecelin müsemme derken doğmasını dilediğimiz kimseyi belirli bir süreye kadar annelerinin rahimlerinde tutarız. sümme nuhricüküm tıfle sonra sizi bir bebek olarak dünyaya getiririz. sümme liteblüğu eşüddeküm nihayet sizler olgunluk çağına işte bu süreçlerden geçerek ulaşırsınız, gelirsiniz. ve minküm men yeteveffa ama içinizden kimilerine ölüm erken yaşlarda ulaşır, içlerinizden kimileri ölümü erken yaşlarda tadar. minküm men yüreddü ila erzelil umür kimileri de ömrün en düşkün çağına kadar ertelenir. Yani geri dönüş süreci dile getiriliyor. Doğduğunuz süreye geri dönersiniz. Doğduğunuzda nasıl bir şey bilmiyor idiyseniz, uzun yaşaya yaşaya yaşlılık ve yaşlılığın en sonunda da geri aslında başa dönersiniz, çocuklaşırsınız. Ki onu da şu ibare veriyor;

 likeyla ya’leme min ba’di ılmin şey’a öyle ki sonunda o bilen biri iken hiçbir şey bilmez hale gelir. Yani bunar, bunama hali burada dile getiriliyor. ve teral’Arda hamideten bu şuna benzer dercesine Kur’an insanın yeniden diriltileceğine inanmayan o inkarcı kafaya; etrafına baksana diyor, bak. kji önce yer yüzünü kupkuru bir halde görürsün. Toprağa bak, yer yüzüne bak. Bir kış günü toprağa bak kupkuru bir halde görürsün.

 feizâ enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet ve enbetet min külli zevcin behiyc fakat ona indirdiğimiz suyun ardından canlanır kabarır ve her türden göz alıcı bitkilerle yeşerir. Yemyeşil olur, tekrar cana kavuşur.

 İnsanın yeniden dirilişine inanmayan kuru toprağa baksın diyor bu ayet. Toprağın ve insanın yeşermesi doğması ilahi yasa çerçevesinde gerçekleşir. Aynı yasa yeniden diriliş içinde geçerlidir aslında.

 Bu ayette sıralanan sürecin ifade biçiminden yaratılışın sadece kudret delili değil, bir ilahi irade ve meşiet delili olduğunu da görüyoruz. Bu ne demek? Yaratılış sadece Allah’ın kudret ve kuvvetinin bir eseri değil aynı zamanda Allah’ın sürekli müdahalesinin ve Allah’ın iradesinin sürekli tecellisinin bir sonucu. İşte bu noktada insanoğlu eğer öldükten sonra dirileceğini inkar ediyorsa, önce toprağın yeniden yeşillenmesini inkar etsin. Kurumuş ağaçların bahar gelince yeniden canlanacağını inkar etsin ve kendisi her şeye muhtaç bir bebek iken bir gün gelip kendisi bir bebek yapacak duruma gelen annenin tabi olduğu yasayı inkar etsin. Yani bütün bu gerçekleri, etrafında gördüğü somut gerçekleri inkar edemiyorsa eğer, görmediği ama Allah’ın kendisine bildirdiği ahirete yeniden diriliş gerçeğine de iman etmesi gerek.


6-) Zâlike Bi ennAllâhe “HU”velHakku ve enneHU yuhyil mevta ve enneHU alâ külli şey’in Kadiyr;

Bu böyledir; çünkü Allâh, O Hak’tır (apaçık ortada olandır)! Muhakkak ki O, ölüleri de (hakikat ilmi ile) diriltir… Çünkü O, her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

 06 – İşte bunlar hep Allahın şüphesiz hak ve o muhakkak ölüleri diriltiyor ve hakikaten her şey’e kadir olmasındandır. (Elmalı)


Zâlike Bi ennAllâhe “HU”velHakk bütün bunların gösterdiği nihai bir amaç vardır ki; O da tek mutlak gerçek olan Allah’tır. Yani değerli Kur’an dostları, değişmeyen büyüme gelişme gibi mahlukata özgü niteliklerden uzak olan bir tek varlık var o da Allah’tır. Onun için Allah dışındaki her varlık doğar, yaşar, büyür, gelişir ve bir sonu da vardır. Sonu olanın, önü de vardır. Dolayısıyla buna karar verecek olanda Allah’tır. O halde okuyalım;

 ve enneHU yuhyil mevta ve enneHU alâ külli şey’in Kadiyr zira sadece O’dur ölüyü dirilten, yine her şeye gücü yeten de yalnızca O’dur. Eğer siz yeniden dirilişi inkar ederseniz, bu Allah’ı da inkar ettiğiniz anlamına gelir demek ister bu son cümle. Çünkü yeniden dirilişi inkar, Allah’ın buna gücünün yetmeyeceğini ima etmektir ki zaten cevabı; ve enneHU alâ külli şey’in Kadiyr ve O her bir şeye güç yetirendir diyerek vahiy veriyor.


7-) Ve ennessa’ate atiyetün lâ raybe fiyha ve ennAllâhe yeb’asü men fiyl kubur;

O Saat (vefat) muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur. Kesinlikle Allâh, kabirlerde (bedenleri içinde) olan nefsleri (bilinçleri) bâ’s edecektir (yeni bir beden oluşturarak yaşamlarına devam ettirecektir)! (A.Hulusi)

 07 – Ve hakikat o saat gelecektir, onda hiç şüphe yoktur, ve hakikat Allah kabirlerdeki kimseleri ba’sedecektir. (Elmalı)


Ve ennessa’ate atiyetün lâ raybe fiyha hem unutma ki son saat kuşku görmez bir biçimde bir gün gelip çatacaktır. Yani ey insan ebediymiş gibi davranma. O Allah’ın haber verdiği, vahyin haber verdiği son saat mutlaka bir gün gelip çatacaktır. ve ennAllâhe yeb’asü men fiyl kubur yine unutma ki Allah kabirlerinde yatan herkesi bir gün gelip kaldıracaktır.


8 –  Ve minenNasi men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılmin ve lâ hüden ve lâ Kitâbin müniyr;

İnsanlardan kimi de Allâh (adıyla işaret edilen) hakkında ilim sahibi olmadan, gerçeğe kılavuzlayanı olmaksızın ve vahyi bilgiye (Esmâ hakikatinden şuura yansıyan bilgiye) dayanmaksızın mücadele eder. (A.Hulusi)

 08 – Nâs tan kimi de vardır ki ne bir ilme, ne bir rehbere nede tenvir eder bir kitaba istinat etmeksizin Allah hakkında mücadele eder. (Elmalı)


Ve minenNasi men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılmin ve lâ hüden ve lâ Kitâbin müniyr ne ki; insanlar içerisinden herhangi bir bilgiye yol gösterici bir kılavuza ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir.

 3 şey; Allah hakkında bilgi alabileceğimiz 3 kaynak. Nedir bunlar? Seliym bilgi. ‘İlm. Yani eşyayı bir alamet olarak görüp, bir parmak olarak görüp parmağın işaret ettiği yere bakmak formasyonu. Bu bilgiyi, ilmi elde etme formasyonu ki bu sıradan veriyi, datayı, yani bilgi unsurlarını bir taraftan verip karşı taraftan ebedi hakikate sizi ulaştırıcı ilim elde etmek. Buna hikmet diyoruz işte. İkincisi; Peygamberler, rehberler. Üçüncüsü ise vahiy, bu ayette gösterilen.

 Aslında 3. ayet te aynı uyarı ile gelir. Orada şöyle bir anekdot aktarmıştım; Onlar Allah’ın varlığını değil, O’nun mutlaklığını tartışıyorlar. Yani işe nereye kadar gücü yeter, nereye kadar ne yapabilir. Nereye kadar yetişebilir, nereye kadar imdadımıza koşabilir. Ki bunu tartışıyorlardı. Aslında insanoğlunun Allah hakkında ki bu zanları.

 Ve ma kaderullahe hakka.. (Zümer/67) Allah’ı hakkıyla takdir edememekten kaynaklanıyor. Eğer kendine ve eşyaya doğru baksaydı Allah’ın gücünün sınırsızlığını görürdü. Çünkü kendi gücünün sınırlılığını gören, O’nun gücünün sınırsızlığını görür. Kendi haddini bilen O’nun mutlaklığını da bilir. Onu bilmemek kendi haddini bilmemektir aslında.


9-) Sâniye ıtfihı liyudılle an sebiylillâhi* lehu fiyd dünya hızyün ve nüziykuhu yevmel kıyameti azâbel hariyk;

Allâh yolundan saptırmak için, hakikate sırtını döner! Dünyada onun için rezillik vardır! Kıyamet sürecinde de ona korkunç yanmanın azabını tattırırız! (A.Hulusi)

 09 – Allah yolundan şaşırtmak için yanını bükerek ki: Dünyada ona bir rüsvalık vardır, Kıyamet günü de kendisine o yangın azâbını tattıracağızdır. (Elmalı)


Sâniye ıtfihı liyudılle an sebiylillâhi bunlar Allah yolundan çevirebilmek için gerdan kırarlar diyor ayet. Sâniye ıtfihi’ye uzun karşılık aramalarım sonunda ancak Türkçede en güzel biçimde bunu buldum. Gerdan kırarlar. Ki gerçekten en doğru karşılığının da bu olduğunu düşünüyorum. Allah yolundan çevirebilmek için ne cilveler yaparlar, ne diller dökerler. Yerine göre sert, yerine göre yumuşak, yerine göre dik, ama yeter ki Allah yolundan çevirsinler. Olmadık numaralar yapar, dil döker, tehdit ya da teşvik ederler.

 lehu fiyd dünya hızyün bu tipin bu dünyada ki payı onursuzluktur. Onursuzluk, nedir onursuzluk? Allah’a kul olmamak. Niçin? Çünkü kula kul olur Allah’a kul olmayan. Peki kula kul olan ne olur? Onursuz olur. Kendi cinsinden bir şeyi tanrılaştırmaya başlar. Hatta daha aşağı şeyi tanrılaştırmaya başlar. Bu insanoğlunun düşebileceği en bayağı durumdur.

 ve nüziykuhu yevmel kıyameti azâbel hariyk ama kıyamet gününde ona yakıp kavurucu bir azabı tattıracağız. Tabii devam ediyor aslında;


10-) Zâlike Bima kaddemet yedake ve ennAllâhe leyse Bi zallamin lil ‘abiyd;

“Bu, senin ellerinle takdim ettiğinin sonucudur! Muhakkak ki Allâh kullara zulmedici değildir.” (A.Hulusi)

10 – Bu, diye: senin iki elinin takdim ettiği ve Allahın kullarına zulümkâr olmadığı içindir. (Elmalı)


Zâlike Bima kaddemet yedak kıyamet günü ona yakıp kavurucu bir azabı tattıracak, Zâlike Bima kaddemet yedak ve diyeceğiz ki; işte bu senin kendi ellerine kazanıp getirdiklerindir. Bunu diyeceğiz. Aslında; sana Allah azap etmiyor, öyle zannetme. Allah kimseye azap etmiyor aslında. Allah’ın azabıymış gibi gördüğün bu şey senin kendi kazandıkların, kendi ellerinle yaptın, kendi kendine yaptın diyeceğiz.

 ve ennAllâhe leyse Bi zallamin lil ‘abiyd unutmaki Allah’ın kullarına zulmetme ihtimali bulunmamaktadır diyeceğiz ona.

 Niçin böyle çevirdim? Allah’ın kullarına zulmetme ihtimali bulunmamaktadır. Çünkü “ma” olumsuzluk edatıdır. Olumsuzluk edatınında nefyin haberi “b” harfi cerriyle ile gelirse o zaman mana ya imkansızlığa, ya ihtimalsizliğe delalet eder. İnsan için imkansızlığa, Allah için ihtimalin yokluğuna delalet eder. Yani Allah’ın zulmetme ihtimali bulunmamaktadır.


11-) Ve minenNasi men ya’budullahe alâ harf* fein esabehu hayrunıtmeene Bih* ve in esabethü fitnetüninkalebe alâ vechih* hasireddünya vel’ahirete, zâlike hüvel husranul mubiyn;

İnsanlardan kimi de vardır ki, Allâh’a tek taraflı (işine gelen şeyler yönünden) kulluğu kabul eder. Eğer ona bir hayır isâbet eder ise, onunla keyiflenir… Şayet ona bir belâ isâbet eder ise, yüzüstü döner (kulluğunu inkâr eder)… (Böylesinin) dünyası da gelecek yaşamı da yitirilmiştir. İşte bu apaçık hüsranın ta kendisidir! (A.Hulusi)

 11 – Nâs tan kimi de Allaha kıyıdan kıyıya ibadet eder, eğer kendisine bir hayır isabet ederse ona yatışır ve eğer bir mihnet isabet ederse yüz üstü dönüverir «dünyayı da ahireti de kaybetmiş» olur, işte hüsranı mübîn odur. (Elmalı)


Ve minenNasi men ya’budullahe alâ harfin yine insanlardan kimileri vardır ki Allah’a iman ve küfrü birbirinden ayıran sınırda kulluk ederler. Evet sınırda tam duvarın başında, tam orta sınırda kulluk ederler. Yani buradan şunu anlayabilirsiniz. Ufak bir rüzgarda hemen düşecekmiş gibi. Kayıverecekmiş gibi, yardan aşağı yuvarlanacakmış gibi. Sınırda durur. Oysa ki emir ve nehiylere uymak, sınırda durmamak daha bir emniyet ve güvenlik içinde kalmak demek. Ama sınırda iman eder. Onun için de en ufak bir rüzgarda bakarsınız rüzgar gülü gibi dönüverir. Yani imanını çalmak için kendisine atılan her oltaya ağzını dayar. Oltaya çabuk gelir. Çünkü iman yüreğine oturmamış. Çünkü iman onda bir kişilik halini almamış, imana şöyle böyle duruyor. Böyle hemen ayrılacakmış gibi, hemen darılacakmış, hemen sırtını dönecekmiş gibi. Bana başka bir ayeti hatırlatıyor;

 Müzebzebiyne beyne zâlike, lâ ila haülai ve lâ ila haüla.. (Nisa/143)iki arada bir derede kalmıştır diyor. Böyle gider gelir. Ne onlardan dır ne onlardandır. İşte sınırda olmanın bir başka ifadesi o. Belki münafıkları daha çok çağrıştıran bir ibare.

 fein esabehu hayrunıtmeene Bih öyle ki eğer kendisine bir iyilik dokunsa onunla sürur bulur, şişinir, tatmin olur. Yani havasından yanına varılmaz belki bir iyilik dokunsa. Çünkü Allah ile irtibatını kuramadığı için, sınırda olduğu için zaten dönmeye hemen hazırdır. Onu biraz da kendisinden bilir.

  ve in esabethü fitnetüninkalebe alâ vechih fakat başına bir musibet gelse yüz üstü dönüverir. Yani bahaneye bakar diyor. Özeti bu. Allah ile ilişkisi menfaat ilişkisidir. Allah korusun. Bu korkunç bir ilişki türü. Menfaat ilişkisi, ya rabbi seni seviyorum. Niye, sana ihtiyacım var. İhtiyacın olmayınca veya olmadığını zannedersen? İşte bu düşmek üzere olan bir uçakta ateist olmaz sözünü hatırlatır. İhtiyacı olduğunda ateizmi yiyiveren bir putpereste dönüşür. Helvadan putunu acıkınca yiyen bir putpereste. Çünkü ihtiyacı var o anda ama ihtiyacı bittiğinde yine unutacaktır. Başı dardan kurtulduğunda yine unutacaktır. Bir şey verdiği sürece iyi. Ama aldığı zaman, işte o zaman dönüverir diyor, yüz çevirir.

 Yani Allah’tan razı olma hali. Allah’tan razı oldunuz mu. Allah sizden razı olsunda, önce siz Allah’tan razı mısınız sorusu aslında burada sorulacak soru.

 hasireddünya vel’ahireh dünyayı da ahireti de kaybeder. zâlike hüvel husranul mubiyn nitekim kaybın telafisi en zor olanı da işte bu tür bir kayıptır. Çok açık bir kayıp. Kapatılamaz bir kayıp. Mubiyn; Beyn kökünden gelir. Bu zıt anlamlı bir kelimedir. Hem açmak hem kapamak. Hem birleştirmek, hem ayırmak anlamalarına gelir ki, açığı kapanmayan, kapatılamayacak bir kayıptır. hasireddünya vel’ahireh dünyayı da ahireti de kaybeder. zâlike hüvel husranul mubiyn telafisi en zor kayıpta işte budur.

 [Ek bilgi: Bu âyet-i celilenin nüzul sebebi şudur: Bedevi Araplardan bir kavim Medine’ye gelip İslâm dinine girerler. Bunlar İslâm’ı özlerine sindiremedikleri için, daha ziyade İslâm’ın.’ gölgesinde menfaat ararlar. Şayet sıhhatleri yerinde olur, mallarının sayısı artar, işleri iyi gider, hanımları erkek çocuk doğurursa dinden memnun kalıp «bu dine girdikten sonra birçok iyilikler ve hayırlar gördük» diyerek sevinirler. Fakat işleri iyi gitmez, sıhhatleri bozulur, başlarına bir musibet gelir veya hanımları kız çocuğu doğurursa, o zaman da dini zemmedip «bu dinin hiçbir hayrını görmedik, bu dine gireli beri yüzümüz hiç gülmedi, işimiz hep kötüye gidiyor- diyerek İslâm’a girdiklerine pişmanlık duyarlarmış. Allah ü Teâlâ bu âyetleri inzal ederek onlar hakkında şöyle buyurmuştur: «İnsanlar arasında öyleleri de vardır ki Allah’a, bir yâr kenarındaymış gibi kulluk eder. Ona bir iyilik gelirse gönlü yatışır, kalbi mutmain olur. Başına bir belâ gelirse dinden yüz üstü döner. Böylece dünyayı da, âhireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.

                      (Ebü’l-Leys Semerkandi/ Tefsirü’l-Kur’an)]


12-) Yed’û min dûnillâhi ma lâ yedurruhu ve ma lâ yenfeuhu, zâlike hüveddalalül be’ıyd;

 Allâh dûnundaki ne yararı ne de zararı olmayan şeylere yönelir… İşte bu tam bir (hakikatten) sapmadır! (A.Hulusi)

 12 – Allah’ı bırakır da kendine ne zarar ne menfaat vermeyecek şeylere yalvarır, işte dalâlı baîd odur. (Elmalı)


Yed’û min dûnillâhi ma lâ yedurruhu ve ma lâ yenfeuh o kimse Allah dışında kendisine ne zarar veren, ne de yarar sağlayan nesnelere yalvarıp durur. Yani bu tiplerin aslında temel problemi Allah dışında ki nesneleri bir güç sahibi gibi görmesi. Bakarsınız gerçekten de kendisini duymayan insanlara arzuhal eder, halini arz eder. Onlardan bir şeyler ister. Onlara şikayet götürür. Nesnedir nihayetinde karşısında ki. Kendisini duymaz, görmez, bilmez. Yani üzerine bir kuş konsa da abdestini bozsa onu bile engelleyemez. Ama bakarsınız akıllı zannettiğiniz koca koca insanlar böyle bir komik duruma düşerler. İşte burada o çağda bu komik duruma düşen koca koca insanların nasıl kuş beyinlilik yaptıklarını dile getiriyor.

 zâlike hüveddalalül be’ıyd kişiyi haktan uzaklaştıran en vahim sapıklıkta zaten budur.


13-) Yed’û lemen darruhu akrebü min nef’ıh* lebi’selmevla ve lebi’sel ‘aşiyr;

(O), zararı yararından fazla olana yönelir… O (taptığı) ne kötü bir mevlâ ve ne kötü arkadaştır! (A.Hulusi)

 13 – Her halde zararı nef’ınden daha yakın olan zat diye yalvarıyor, o ne fena efendi, o ne fena yardak. (Elmalı)


Yed’û lemen darruhu akrebü min nef’ıh kimi zaman da zararı yararından daha fazla olan insanlara yalvarıp yakarırlar.

 Bir üstteki ayette yalvarıp yakardıkları ilgi zamiri  “ma” ile gelmiş. Ma genellikle cansız nesnelere tekabül eder. Burada ise “men” ile gelmiş. Yine bu da ilgi zamiridir Arapça da, “men” ise “ma” dan farklı olarak şuurlu varlıklara canlılara tekabül eder ki insan başta olmak üzere bilinçli varlıklara tekabül eder. Bir üsttekinde nesnelere yalvarıp yakaranların düştüğü komik durum dile getiriliyordu, burada ise canlılara, yani aziyz bilinen, yüce bilinen ulvi bilinen canlılara yalvarıp yakaranların düştüğü komik durum dile getiriliyor.

 lebi’selmevla ve lebi’sel ‘aşiyr o ne berbat efendi, o ne kötü yoldaştır. Yani sana hiç yardımı dokunamaz. Çünkü o da senin gibi muhtaç. O da senin muhtaç olduğun Allah’tan istiyor. Sen ondan neden istiyorsun Allah dururken. Çünkü o da senin gibi bir insan. Nihayet o da Allah’tan isteyecek, nihayet o da Allah’ın rahmetine muhtaç. Onun için himmete muhtaç bir dede, nerde kaldı gayriye himmete. Gayriye himmet edemez çünkü kendisi himmete muhtaç.


14-) İnnAllâhe yudhılülleziyne amenû ve amilus salihati cennatin tecriy min tahtihel enhar* innAllâhe yef’alu ma yüriyd;

Şüphesiz ki Allâh, iman edip imanın gereğini uygulayanları, altlarından nehirler akan cennetlere dâhil eder… Kesinlikle Allâh irade ettiğini yapar (ilminden açığa çıkmasını irade ettiğini kudretiyle oluşturur; İlim – İrade – Kudret). (A.Hulusi)

 14 – Şüphe yok ki Allah, iman edip Salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akar Cennetlere koyacak, şüphe yok ki Allah ne isterse yapar. (Elmalı)


İnnAllâhe yudhılülleziyne amenû ve amilus salihati cennatin tecriy min tahtihel enhar Hiç kuşku yok ki Allah iman eden, dürüst ve erdemli davrananları, zemininden ırmaklar çağlayan cennetlere yerleştirecektir. Burada ise Kur’an hep çift boyutlu bir dil kullanır. Yukarıda cehenneme müstahak olanların dünya ve ahiretteki durumunu dile getirdi. Burada ise cennete müstahak bir hayat yaşayanların karşılaşacağı güzel akıbeti dile getiriyor.

 innAllâhe yef’alu ma yüriyd zira Allah dilediği şeyi mutlaka gerçekleştirir.. Neden bunu dilemiştir? Çünkü Allah testiyi kıranla suyu getireni bir tutmaz da ondan. Bu konuda vaadi vardır. Allah, sorumluluğunu bilen ve yer yüzünde maksadına uygun bir hayatın inşası uğrunda çaba gösteren herkesi ahirette ödüllendirecektir.


 15-) Men kâne yezunnü en len yensurehullahu fiyd dünya vel ahireti felyemdüd Bi sebebin iles Semai sümmelyakta’ felyenzur hel yüzhibenne keydühu ma yağıyz;

Kim Allâh’ın (hakikatindeki Esmâ kuvvelerinin) kendisine dünyada ve gelecek yaşamında yardımcı olmayacağını zannediyorsa, bir sebep ile (tefekkürle) semâya (bilincine) yönelsin, sonra (bedensiz sırf bilinç olarak beden bağını) kessin de bir baksın; (kendini yalnızca beden zannetmesiyle düştüğü) tuzağı, öfkelendiği şeyi (Rabbinin kulu olması gerçeğini) ortadan kaldırıyor mu? (A.Hulusi)

 15 – Her kim, ona Allah Dünyada ve Âhiret te aslâ yardım etmez zannediyorsa hemen Semâya bir ip uzatsın sonra nefesini kessin de baksın kendi gayzını giderecek mi? (Elmalı)


Men kâne yezunnü en len yensurehullahu fiyd dünya vel ahirah her kim Allah’ın peygamberini dünya ve ahirette asla desteklemeyeceğini düşünüyorsa felyemdüd Bi sebebin iles Semai sümmelyakta’ astığı bir iple göğe tırmansın da nihayet o desteği kessin bakalım kesebiliyor mu.

 Burada ki değerli dostlar yensurahu fiilinde ki “HU” zamirini bazı otoriteler Resulallah’a değil de bu kişinin kendisine yönelik olarak okumuşlar ve anlamışlar. Bu ikinci bir ihtimaldir metnin o zaman burada ki anlam şu olur. Kim Allah’ın dünyada ve ahirette kendisini desteklemeyeceğini düşünüyorsa o zaman göğe bir ip atsın, yukarı bir ip atsın da ondan sonrasını da böyle düşünenler şöyle anlamışlar kendisini ipe çeksin. Yani intihar etsin şeklinde fakat bir sonra gelen cümle bu anlamı desteklemiyor. Çünkü;

 felyenzur hel yüzhibenne keydühu ma yağıyz ve böylece görsün bakalım bu düzeni bu hilesi kendisini kudurtan şeyi ortadan kaldırabilecek midir. Onun içinde bu alternatif okuyuşu bu son cümle doğru çıkarmamaya, yani yukarıdaki zamir Resulallah’a gitmektedir. Ki en doğru anlayışta bu olsa gerek. Çünkü o ağzına kadar kinden kudurma noktasına gelmiştir. Gayzdan, kinden. İşte onun için böyle yapsın, Allah’ın peygamberine olan desteğini kesebiliyorsa kessin de kinden gayzdan, nefretten kurtulsun kurtulabiliyorsa diyor. Ama bunu yapamayacak tabii ki.

 [Ek bilgi: Rivayete göre bu âyet-i celile Esad ve Katafan kabilesi hakkında nazil olmuştur. Peygamberimiz (s.a.) bu iki kabileyi İslâm’a davet eder. Onlar ise daha önce, İslâm’a girmemek için Yahudilerle anlaşırlar ve Peygamberimizin davetini kabul etmeyerek şöyle derler: «biz İslâm’a giremeyiz. Çünkü bizimle Yahudiler arasında İslâm’a girmeme hususunda anlaşma vardır. Şayet biz o anlaşmayı bozarsak, Yahudiler bize hem kötülük eder, hem yiyecek vermezler, hem de bizi bulundukları yere koymazlar. Bu bakımdan İslâm’a girmekten korkarız. Eğer biz İslâm’a girersek Muhammed’in Tanrısı ona yardım etmez, onun işi de, bizim işimiz de kötü olur.» Yüce Allah bu âyeti onlara cevap olarak inzal buyurmuştur. (Ebü’l-Leys Semerkandi/ Tefsirü’l-Kur’an)]


16-) Ve kezâlike enzelnahu âyâtin beyyinatin ve ennAllâhe yehdiy men yüriyd;

İşte böylece O’nu apaçık delillerle inzâl ettik… Muhakkak ki Allâh kimi dilerse onu hakikate yönlendirir, hidâyet eder. (A.Hulusi)

 16 – Ve işte biz onu böyle «ayeti beyyinat» olarak indirdik ve çünkü Allah istediğine hidayet eder. (Elmalı)


Ve kezâlike enzelnahu âyâtin beyyinat işte böylece biz bu mesajları hakikatin apaçık belgeleri olarak indirmiş bulunuyoruz. ve ennAllâhe yehdiy men yüriyd ama şu da bir gerçek ki Allah isteyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler.

 Dikkatinizi çekmişse dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi ister, ya da isteyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler diye iki özneli olarak çevirdim. Yehdiy men yüriyd buradaki yüriyd fiili hangi faile gitmekte, atıf yapmaktadır. Bence birinci faile açıktır bunun zaten. Allah. Yani Allah isterse. Ama bir de ikinci faili vardır bu fiilin, ikinci öznesi o da “hu” zamiri varmış gibi, yani yuriydiHi, yani “hu” zamiri varmış gibi okuduğunuzda, takdirle okunduğunda ikinci özne olan insan ortaya çıkar. Yani dileyenin hidayetini diler. Açık öznenin iradesi, gizli öznenin iradesini dikkate almaktadır burada.

 Bu anlamın açığa çıktığı yerlerden biri de Ra’d/27. ayeti. Bu ikinci öznenin açığa çıktığı ayetlerle birlikte okuyunca zaten böyle olduğunu anlıyoruz. Nedir orada?

 ..innAllâhe yudıllu men yeşau ve yehdiy ileyHİ men enab. (Ra’d/27) Allah isteyeni saptırmayı diler. Yani tercihi sapmak olanı saptırır. Ama ve yehdiy ileyHİ men enab. Çok önemli burada açığa çıkıyor. Kendisine yönelene de hidayet eder. Demek ki insan; Allah’ın hidayet etmesi için önce bir şey yapması lazım. Yani önce tercihini ortaya koyması lazım. Onun için Allah hidayeti dileyene hidayet eder diye çevirmek en doğrusudur.

 Yine Yunus/25. ayeti; ve yehdiy men yeşau ila sıratın müstekıym. (Yunus/25) ikinci öznenin açığa çıktığı yerlerden biridir. Yani doğru yola ulaşmak isteyen kimseyi Allah dosdoğru yoluna ulaştırır.

 İşte bu noktada Kur’an da ki her hidayet ve dalalete ulaştırma cümlesini; İnsanın öncelikli tercihine dayanarak yaptığı konusunda ki bu standart ilahi yasayı anlamak ve göz ardı etmemek lazım. Ki zaten Bakara suresinde; ve ma yudıllu Bihî illel fasikıyn; (Bakara/26) Allah fasıklardan başkasını saptırmaz diyor. Demek ki Allah saptırmıyor aslında sapanın sapmasına izin veriyor sadece. Böyle anlamak lazım.


17-) İnnelleziyne amenû velleziyne Hadu vesSabiiyne venNesara vel Mecuse velleziyne eşrekû* innAllâhe yefsılu beynehüm yevmel kıyameti, innAllâhe alâ külli şey’in Şehiyd;

Muhakkak ki iman edenler, Yahudiler, Sabiiler (Allâh’a inanmayıp yıldızları tanrı kabul edip onlara tapınanlar), Hristiyanlar, Mecusiler (ateşe tapanlar) ve şirk koşanlara gelince; muhakkak ki Allâh, kıyamet sürecinde onların arasını (hak ettiklerine göre) ayıracaktır… Muhakkak ki Allâh her şeye şahittir. (A.Hulusi)

 17 – Onlar ki iman ettiler ve onlar ki Yahûdî oldular ve o sabiîler ve o Nesârâ ve o Mecûs ve o şirk edenler her halde Allah her şey’e şâhittir. (Elmalı)

 

 İnnelleziyne amenû şüphesiz sizden iman eden kimseler velleziyne Hadu Yahudileşen kimseler, vesSabiiyn sabiler. Bu Sabiler Harran ve Mezopotamya gnostikleri diye bilinen kimseler, peygambere ihtiyaç olmadığını düşünürlerdi. En yüce Allah’a inanırlar fakat evrenin aklı olduğuna inanırlar, kendilerini onun yönettiğine inanırlardı ve yıldızların de aklı olduğuna inanırlar, her insanın ruhuna bağlı bir yıldız olduğunu düşünürlerdi. Dolayısıyla özü itibarıyla muvahhit bir inanç, tevhidi bir inanç iken sonradan sapmış olan bir din.

 venNesara Hıristiyanlar, vel Mecuse Mecusiler, bunlarda Sabiiler gibi. Özü itibarıyla tevhitçi, muvahhit bir inanç. Fakat Zerdüşt’ün; Zendevasta isimli kitabında toplanmış öğretilerinden oluşan bu din en sonunda çift tanrıcılıkta noktalanıyor. Önce3leri tek tanrıcı iken, sonraları şeytana tanrılı8k payesi yüklüyor. Kötülük tanrısı. Ahura Mazda ve Ahireman’di diye biri iyilik, ikincisi kötülük tanrısı olan iki tanrıya inanmaya başlıyor. Yani şeytana güç vehmetme, en sonunda onu kötülük tanrısına dönüştürme biçiminden noktalanıyor. Bu da böyle sonradan sapmış bir inanç türü.

 velleziyne eşrekû ve şirk koşan kimseler. Yani büyün bunlar, tüm inançlar, aslında burada sayılmayanları da bunun yanın katabilirsiniz. Yeryüzünde ne kadar inanç varsa hepsi innAllâhe yefsılu beynehüm yevmel kıyame işte bunlar arasında ki hükmü Allah kıyamet günü verecektir. Yani nihai hükmü Allah verecektir. Kimin ne söylediği, kendisinin ne olduğunu iddia ettiği ya da te’vil yaptığı, işte aslında biz böyle inkar etmiyorduk ta, biz İsa’ya Allah’ın oğlu derken işte onu Allah’a şirk koşmadık. Cevher olarak değil de araz olarak yaptık falan gibi te’villere kalkarlarsa hükmü Allah verecektir hiç şaşmayın, hiç unutmayın. innAllâhe alâ külli şey’in Şehiyd Kuşku yok ki Allah her şeye tanıktır. Zaten görmektedir.


18-) Elem tera ennAllâhe yescüdü leHU men fiys Semavati ve men fiyl Ardı veşŞemsü vel Kameru venNücumü velCibalü veşŞeceru vedDevâbbü ve kesiyrun minenNas* ve kesiyrun hakka aleyhil azâb* ve men yühinillâhu fema lehu min mükrim* innAllâhe yef’alu ma yeşa’;

 Görmedin mi ki Allâh (O’dur ki), semâlarda kim varsa ve arzda kim varsa; Güneş, Ay, Yıldızlar, Dağlar, Ağaçlar, Dabbeler (yürür canlılar) ve insanlardan birçoğu O’na secde etmede! Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur… Allâh kimi hor-hakir kılarsa, artık onu yüceltecek yoktur… Muhakkak ki Allâh dilediğini yapar. (18. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

18 – Görmedin mi hep Allaha secde ediyor Göklerdeki kimseler, Yerdeki kimseler, Güneş, Ay ve yıldızlar, dağlar, bütün hayvanlar, ve insanlardan bir çoğu, bir çoğunun da üzerine azâb hakk olmuş her, kimi de Allah tahkır ederse artık ona ikram edecek yoktur, şübhesiz Allah ne dilerse yapar. (Elmalı)


Elem tera ennAllâhe yescüdü leHU men fiys Semavati ve men fiyl Ard ey insan bütün bunlardan sonra, göklerde ve yerde bulunan herkesin; Allah’ın emrine amade olduğunu görmez misin. veşŞemsü vel Kameru venNücumü velCibalü veşŞeceru vedDevâbb yine güneşin, ayın, yıldızların, dağların ve hayvanların da Allah’ın emrine amade olduğunu görmez misin ey insan.

 Burada ki secde hiç kuşkusuz Allah’ın emrine amade olmak anlamını taşıyor. Yani namaz secdesi gibi değil hiç kuşkusuz. …veşŞeceru yescudan. (Rahman/6) da olduğu gibi.

 Burada “men”, ilgi zamiri yine gelmiş. İnsan da buna girer tabii ki. Bu iradeyi görmemek değildir. Yani insan nasıl Allah’ın emrine ister istemez amade olmuştur yıldızlar gibi dağlar gibi. Onun iradesi var oysa ki insanın. Hayır. Burada söylenen insan iradesinin sınırlı ve mukayyet tabiatına bir atıftır. Makro kadere tabiidir insanda. Tabii ki dağlar gibi, yıldızlar gibi, yerler, gökler gibi değildir. Fakat irade ve özgürlük, Allah’ın takdirinin bir gereğidir. İnsan irade emanetini nasıl kullanacağından hesap vermek için irade ile sınanmıştır. Diğerleri iradesizlikle Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuşlar, ama insana irade verilmiş fakat bu irade verildiğinde de insan makro kadere tabi olmaktan çıkmamıştır. Yine belli bir sınır içerisinde iradesini kullanabilmekte, çünkü iradesi sınırsız değil ve sonuçta hesap verecektir. İşte bu ayette onu söylüyor devamında;

 ve kesiyrun minenNas insanların niceleri bilinçli tercihlerinden dolayı ödülü hak etmişlerdir. Razi; bu ibareyi isim cümlesinin öznesi, yani müpteda sayar ve arkasına takdiri olarak bir yüklem yerleştirir ki işte ona dayanarak ben de bu cümleyi böyle tercüme ettim. ve kesiyrun hakka aleyhil azâb niceleri ise azabı hak etmişlerdir.

 ve men yühinillâhu fema lehu min mükrim imdi, Allah her kimi alçaltırsa artık onu kimse yüceltemez. innAllâhe yef’alu ma yeşa’ kuşkusuz Allah dilediğini daima gerçekleştirir.


19-) Hazâni hasmanihtesamü fiy Rabbihim* felleziyne keferu kuttıat lehüm siyabün min nar* yusabbü min fevkı ruûsihimülhamiym;

Şu iki hasım, Rableri hakkında davalaştılar… Hakikat bilgisini İnkâr edenlere gelince, onlar için ateşten elbiseler kesilip biçilmiştir… Kafalarına kaynar su dökülür. (A.Hulusi)

 19 – Şu ikisi rableri hakkında muhakemeye duruşmuş iki hasımdırlar, binaenaleyh o küfredenler, için ateşten çamaşırlar biçilmiştir, başlarının üstünden kaynar su dökülür. (Elmalı)


Hazâni hasmanihtesamü fiy Rabbihim birbirlerine karşıt konumlarda bulunan bu iki taraf rableri konusunda hep çatışacaklardır. Yani hep ayrı ayrı düşüneceklerdir. Muvahhitlerle Allah’a ortak koşanlar. Allah konusunda aynı düşünmeyeceklerdir. Yani aynı Allah inancı olmadığı için akıbetleri de aynı olmayacaktır. felleziyne keferu kuttıat lehüm siyabün min nar onlardan küfürde direnenlere ateşten elbiseler biçilecek yusabbü min fevkı ruûsihimülhamiym başlarının üzerinden ise yakıp kavuran bir gam boca edilecek.

 Boca edilenin ne olduğu burada ifade edilmiyor. Ama 22. ayette gam ve keder, yani derin bir umutsuzluk ve mutsuzluk veren gam olduğu açıkça zikredildiği için (Onların başları üzerinden gam boca edileceğini) anlıyoruz.


20-) Yusheru Bihi ma fiy bütunihim vel cülud;

O kaynar suyla, içlerindekiler ve dışları eritilir. (A.Hulusi)

 20 – Bununla karınlarındaki ve derileri eritilir. (Elmalı)


Yusheru Bihi ma fiy bütunihim vel cülud bununla onların içlerinde olan her şey ve; vel cülud, deriler eriyip akacak. Ve cunudihim demiyor, veya cüluduhim demiyor. Yani onların derileri demiyor. Mücerret bir biçimde deriler diyor. derileri demiyor yani. Neden? Özneye nispet yok.

 Buradan ben acaba şöyle bir sonuç çıkarabilir miyiz diye düşünüyorum. Hayatta iken taşıdıkları eğreti kimlikler var, maskeler var. orada bir bir eriyip dökülecek ve Allah’ın huzurunda maskesiz kalacaklar. Burada böyle bir sonuca ulaşabiliriz.


21-) Ve lehüm mekami’u min hadiyd;

Onlar için demirden kamçılar vardır. (A.Hulusi)

21 – Bir de bunlara demirden kamçılar vardır. (Elmalı)

 

 Ve lehüm mekami’u min hadiyd ve onları bağlamak için demirden boyunduruklar olacak.

 Ya ilahi mahkeme öncesi ruhun tutukluluk haline delalet eder bu, ki mahkemeye kadar suçlu ruhlar tutuklu bulunacaklar. Ya da ilahi yargıdan sonra ki azaba mahkumiyete delalet eder burada ki bu boyundurukla bağlanma hali.


22-) Küllema eradu en yahrucu minha min ğammin u’ıydu fiyha ve zûku azâbel hariyk;

(Hakikati fark etmeleri sonucu içinde bulundukları telâfisi olmayan şartlardan) her çıkmak dilediklerinde, oraya iade olunurlar… “Yanmanın azabını tadın!” (denilir). (A.Hulusi)

 22 – Her ne zaman ateşten, onun bir gamından çıkmak isterlerse yine içine iade olunurlar, haydi tadın yangın azâbını. (Elmalı)


Küllema eradu en yahrucu minha min ğammin u’ıydu fiyha gam ve kederden ne zaman bunalıp ta oradan çıkmak isteseler hemen oraya geri döndürülecekler. ve zûku azâbel hariyk ve onlara denilecek ki yakıp kavurucu azabı tadın bakalım.


 23-) İnnAllâhe yudhılülleziyne amenû ve amilussalihati cennatin tecriy min tahtihel’enharu yuhallevne fiyha min esavire min zehebin ve lü’lüa* ve libasühüm fiyha hariyr;

Muhakkak ki Allâh iman edip imanın gereğini uygulayanları, altlarından nehirler akan cennetlere dâhil eder… Orada, altından bilezikler ve inci ile süslenirler… Orada onların elbiseleri, ipektir. (A.Hulusi)

 23 – Şüphesiz Allah o iman edip Salih Salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akar Cennetlere koyacak, orada altın bileziklerden ve inci süslenecekler elbiseleri de orada ipek. (Elmalı)


İnnAllâhe yudhılülleziyne amenû ve amilussalihati cennatin tecriy min tahtihel’enhar buna karşın Allah iman eden dürüst ve erdemli davrananları zemininden ırmaklar çağıldayan cennetlere yerleştirecek. yuhallevne fiyha min esavire min zehebin ve lü’lüa orada onlar altın künye ve bilezikler takınıp incilerle bezenecekler. ve libasühüm fiyha hariyr ve onların orada ki elbiseleri ipekten olacak.

 Bu ayet size Hz. Peygamberin Altın ve ipekten, bilinçli bir biçimden neden uzak durduğunu gösteriyor mu? Yani bu gibi ayetlerin verdiği mesajla olsa gerek, efendimiz bilinçli bir biçimde mahrum etmişti kendisini altın ve ipekten. Ki ahirette  bunları daha büyüğü ile daha mükemmeli ile müminlere Cenabı Hakk vereceği için, dünyada ki bilinçli mahrumiyetin bir ödülü olarak. ….!

[Ek bilgi; Soru;1- Bir erkeğin İpek seccade üzerinde namaz kılması dinimizce uygun mudur?

             2- Bir erkeğin altın saat takması dinimizce uygun mudur?

        Cevap;

1. Erkeklere Hz. Peygamberin getirdiği ipek (harir) ve altın  “yasağı” (haramı değil) efendimizin cennette vaad edilen nimetleri ondan dünyada kendini mahrum ederek hak etme hassasiyetinin bir ürünü olsa gerektir. Zira harir, cennetteki sonsuz hürriyetin timsalidir (cenneten ve harira: cennet ve sonsuz hürriyet).

 Taabbudi (İbadet ve Kulluk) bir yasak olsa kadın erkek fark etmez, her mümin için yasak uygulanırdı. Oysa ki kadınlar için yasak söz konusu bile değildir. Beri yandan Abdurrahman b. Avf’ın haşerelere karşı hassas vücudu için “Bit tutmuyor” gerekçesiyle İpek gömlek giyme izni istemesi üzerine Rasulullah bu izni vermişti. Kaldı ki seccade giyilecek bir şey değildir. İpeğin giysi dışında kullanımını yasaklayan ya da yeren bir rivayet bilinmemektedir.

 2. Efendimizin altın yüzüğü erkeklere yasak kılmasının gerekçesi ipek yasağı ile aynıdır. Buna, altının kadınların zinet eşyası olarak bilinmesi ve kullanılması, dolayısıyla cinslerin kendilerini karşıt cinse benzetme girişiminin yasaklanması kapsamına girmesi de eklenebilir.

 Ebu Davud’un tahriç ettiği bir haberde Suheybi Rumi’nin dört sahabenin parmağında altın yüzük gördüğünü söylemesi ve kendisinin de altın yüzük kullanması, Peygamber tarafından konulan bu yasağın “haram koyma” şeklinde anlaşılmadığını gösterir.

 Hüküm: saat eğer takı niyetine takılıyorsa altın yüzük hükmündedir ve Efendimiz’in yasağı kapsamına girer. Eğer takı amacıyla değil de saat olarak kullanılıyorsa, saat bir hacet olduğu için bunda bir beis olmasa gerektir. zira Efendimiz kesik burnu yerine gümüşten bir burun yaptıran bir sahabeye, gümüş koku yaptığı için “altından bir burun edin” demiştir.     (Mustafa İslamoğlu)]

[Ek bilgi-2; Prof. Dr. Bedri Gencer, zamanımızın önemli Müslüman düşünürlerinden ile sohbetten.

Dinen kendilerine haram kılınan altın ve ipeğin erkeklerde kadınlık hormonu olan östrojen miktarını arttırdığı tıbben ispatlanmıştır.

 http://www.dunyabizim.com/?aType=haber&ArticleID=9603

 Doç. Dr. Ahmet Selçuk Can; Erkeklerde östrojen fazlalığının belirtileri;

1 – memelerde büyüme,

2 – penis boyunda azalma,

3 – vücut kıllarında azalma,

4 – kaslarda şişme ve vücutta ödem.

http://www.uzmantv.com/ostrojen-hormonunun-fazla-olmasi-erkeklerde-ne-tur-sorunlara-yol-acar ]


24-) Ve hüdû ilet tayyibi minel kavl* ve hüdû ila sıratıl hamiyd;

Ve onlar hem düşüncenin sağlıklı olanına yönlendirilmişlerdir; hem de Hamiyd’in (verilenleri değerlendirmenin) yoluna hidâyet olunmuşlardır. (A.Hulusi)

 24 – Hem sözün hoşuna hidayet edilmişlerdir, hem hamîdin yoluna hidayet edilmişlerdir. (Elmalı)


Ve hüdû ilet tayyibi minel kavl sonuçta onlar düşünülüp dile gelebilir olanın en iyisine yönlendirildiler. Yani el kavl; hem dile gelen, hem dile gelmeyen düşünceye de delalet eder. Düşünülebilenin en iyisine ulaşanlar için bu sonuç daha önceki bir nedene bağlıdır o da ayetin sonu. ve hüdû ila sıratıl hamiyd zira onlar hayattayken bütün hamdlere layık olanın yoluna yönelmiştiler. Yani hayattayken el Hamiyd olan Allah’a hamd etme yoluna yönelenler ebedi hayata geçince düşünülebilir olanın en iyisini önlerinde bulacaklar. Akıbetleri o olacaktır.

 Rabbim bize de hayatta el Hamiyd olana hamd edebilecek bir iman ve şuur ve dolayısıyla mematta , ahirette de düşünülebilen en güzelin daha güzeli olan bir akıbet lutfetsin diyor,


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 06 Temmuz 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

4 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. HACC SURESİ (001-024)(104)

  1. sena

    06 Temmuz 2012 at 14:53

    Allah razı olsun çalışmanızdan
    devamı ne zaman gelir?

     
    • ekabirweb

      06 Temmuz 2012 at 17:48

      Merhaba 🙂 Allah cümlemizden razı olsun. Çalışmalarım haftalık 1 video şeklinde devam etmekte. İnşallah Allah tamamına erdirir. Allah alimlerimizden razı olsun, Allah ilimlerini artırsın. Esen kalın. Allah’a emanet olun.

       
  2. Seo

    15 Temmuz 2015 at 00:37

    Maaşallah. Emeğinize sağlık.

     
    • ekabirweb

      15 Temmuz 2015 at 03:25

      Merhaba, teşekkür ederim, esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: