RSS

İslamoğlu Tef. Ders. HACC SURESİ (049-078)(106)

20 Tem

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Hac suresinin 48. ayetine kadar işlemiştik. Geçen ders işlediğimiz ayetleri hatırlayacak olursanız Hz. Peygamberin şahsında tüm iktidar taliplilerine iktidar ahlakı öğretiyordu ayetler. Yine geçen ders işlediğimiz ayetler içerisinde yer alan 39. ayet ilk defa müminlere kendilerini savunmak için düşmanlarına karşı savaş yapma izni veriliyordu. Bu dersimize hac suresinin 49. ayeti ile devam ediyoruz.

          49-) Kul ya eyyühenNasu innema ene leküm neziyrun mubiyn;

        De ki: “Ey insanlar… Kesinlikle Ben, sizin için net açıklama yapan bir uyarıcıyım.” (A.Hulusi)

        49 – De ki: ey o bütün insanlar: ben size ancak açık anlatan bir nezîrim. (Elmalı)

Kul ya eyyühenNasu innema ene leküm neziyrun mubiyn ey peygamber de ki; Siz ey tüm insanlar, ey insanlık. Şu bir gerçek ki ben size gönderilmiş açık sözlü bir uyarıcıyım.

 Özellikle ayetin anahtar sözcüğü mübiyn, açık, apaçık, beliğ, belirli, net anlamına gelir. İlahi hitabın açık olması haddi zatında bir şeye karşı bir uyarıdır. Yani bu bir şifre değildir. Bu ezoterik bir metin değildir. Bu; sır, gizem, ya da kelimelerin altında bir takım şeyler yatan bir metin de değildir. Bu; Söylediğini açıkça söyleyen bir metindir ve bu metni, bu hitabı insanlığa iletmekle görevlendirilmiş peygamber de ne kahindir, ne şairdir, ne gizemli kelimelerle konuşlan bir okültisttir ve ne şudur, ne budur. O açık sözlü, mesajını açıkça ileten, ne istediğini Allah’ın, Allah’ın neyi emrettiğini, neyi yasakladığını insanlara açıkça bildiren bir uyarıcıdır.

          50-) Felleziyne amenû ve amilussalihati lehüm mağfiretün ve rizkun keriym;

        İman edip imanın gereği yararlı çalışmalar yapmış kimseler için, bağışlanma ve cömert bir yaşam gıdası vardır. (A.Hulusi)

 50 – İmdi iman edip salih salih iş yapanlar, onlar için hem bir mağrifet var hem kerîm. (Elmalı)

  Felleziyne amenû ve amilussalihati lehüm mağfiretün ve rizkun keriym ve işte Allah’tan aldığım uyarı. Bir önceki ayetin devamı olarak anlamak lazım; İmanda sebat eden, iyi ve yararlı iş işleyen kimseleri, limitsiz bir bağış, sınırsız bir bağış ve tarifsiz güzellikte bir rızık beklemektedir.

 Buradaki limitsiz ve tarifsiz karşılıkları; mağfiratün ve rizkun kelimelerinin nekira, yani belirsiz formda gelmiş olmalarının anlama bir yansımasıdır. Limitsiz bir bağış, sınırsız bir bağış. Tarifsiz bir rızık. Yani tanımsız, öyle bir rızık ki sizin yer yüzünde gördüklerinize benzemez.

 Tabii ki burada bahsedilen cennet ve cennetin nimetleri. Cennet ve cennetin nimetlerini insanın zihnine indirmek mümkün değil. Ancak benzetme yoluyla, ancak teşbih yoluyla zihin cenneti kavrayabilir. Yoksa doğrudan kavraması mümkün değildir. Çünkü o güzelliğin üretildiği merkezdir.

 Cennetü adn. Adn; bir şeyin üretildiği merkez manasına gelir. Maden de oradan gelir. Onun içindir ki cennet; Güzelliğin, mutlak güzelliğin merkezidir. Yer yüzünde hiçbir şey cennet nimetiyle özdeşleştirilemez. Ancak teşbih yoluyla atıf yapılabilir. Ki Kur’an da onu rızık olarak niteliyor.

 Haddi zatında rızık deyince bizim aklımıza mideye giren şeyler geliyor. Tabii ki Kur’an rızık derken bundan çok daha ötesini kasteder. Kur’an a göre rızık kavramının içeriğinde; Akıldan tutun, imana. Huzurdan tutun, insanın iç sekinetine. Yine cennetten tutun insanın saadetine varıncaya kadar her biri bir rızıktır. Yani insanın elde edince sevineceği maddi ya da manevi her tür değer bir rızık olarak adlandırılır.

          51-) Velleziyne se’av fiy âyâtina muaciziyne ülaike ashabül cahıym;

        Etkisiz kılmak amacıyla işaretlerimizi iptal için koşuşanlara gelince; işte onlar cehennem halkıdır! (A.Hulusi)

 51 – Âyetlerimiz hakkında muaccizlik için koşuşanlar ise işte onlar ashabı cehîm. (Elmalı)

 Velleziyne se’av fiy âyâtina muaciziyn ama ayetlerimizi etkisiz kılmak için var gücünü harcayanlara, tüm gayretini ortaya koyanlara gelince ülaike ashabül cahıym işte onlar gözlerini fal taşı gibi açacak dehşet bir azaba duçar olacaklar.

 Neden cahıym’i gözlerini fal taşı gibi açacak diye çevirdim? Çünkü Arap dilinde bu kökten türetilen tüm kelimeler göze yönelik olarak anlaşılır. Onun için mesela denilir ki; el cahmetül ayn. Yakıcı göze sahip olan. Bir bakışta karşısındakinin gönlünü tutuşturan göze sahip birine el cahmetül ayn denilir. Bunun gibi verilen tüm misaller gözle ilgili. Yani bu yakma ateşin yakmasından daha derin bir yakma, daha farklı bir yakma. Bu tıpkı bir gözün muhatabının gönlünü yakması gibi, kavurması gibi bir yakma, manevi bir yakma. Onun için gözlerini fal taşı gibi açacak bir ateş.

         52-) Ve ma erselna min kablike min Rasûlin ve lâ Nebiyyin illâ izâ temenna elkaşşeytanu fiy ümniyyetih* feyensehullahu ma yulkış şeytanu sümme yuhkimullâhu âyâtiHİ, vAllâhu Aliymun Hakiym;

        Senden önce hiçbir Rasûl (hakikat ve marifetlerden haberdar eden) ve hiçbir Nebi (ilâhî hükümleri ulaştıran) irsâl etmedik ki, o (şuurundaki idrakı gereği) temenni ettiğinde, onun idealine, şeytanı (beşerî yanını oluşturan oluşmuş benliği – bilinci) bir fikir ilka etmiş olmasın! Allâh (Esmâ hakikati şuuruna yansıyarak), şeytanın ilkasını geçersiz kılar; sonra da kendi işaretlerini en sağlıklı kesin şekilde yerleştirir! Allâh Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

 52 – Hem biz senden evvel ne bir Resul ve ne bir Nebi göndermedik ki bir temenni kurduğu vakit Şeytan onun ümniyyesine bir ilka yapmış olmasın, bunun üzerine Allah Şeytanın ilka ettiğini derhal nesh eder de sonra Allah, âyetlerini muhkemler ve Allah, alîmdir, hakîmdir. (Elmalı)

 Ve ma erselna min kablike min Rasûlin ve lâ Nebiyyin illâ izâ temenna elkaşşeytanu fiy ümniyyetih hem senden önce kimi Resul ve Nebi olarak göndermişsek, sonuç almayı umdukları her seferinde şeytan mutlaka onların idealinde ki amaca ilişkin beklentisine bir gölge düşürmüştür, düşürmeye çabalamıştır. Yani umutlarına, arzularına, geleceğe yönelik ideallerine gölge düşürmeye çabalamıştır şeytan. Hangi peygamberi, hangi Nebi ve Resulü göndermişsek.

 Bir Nebi’nin umudu, arzusu, beklentisi, ideali ne olabilir ki. Ne olacak elbette getirdiği mesajın tüm insanlara ulaşması ve insanların Allah ile tanışık, bilişik, barışık olmalarını ister. Bir peygamberin bundan başka ne ideali olabilir ki. Bir peygamberin karşısındakilerden maddi bir beklentisi olamaz ki. Hiç olmamıştır.

 ..in ecriye illâ alAllâh.. (Hud/29) diye gelmişlerdir. Bizim ücretimiz yalnızca Allah’a aittir diye.

 Onlar muhataplarından sadece Allah’a itaat etmelerini, kula kul olmamalarını, eşyaya kul olmamalarını istemişlerdir. Allah ile aralarındaki ilişkiyi sıcak tutmalarını istemişlerdir. Onun içinde he Nebi ve Resul’ün ideali budur. Bundan başka ne olur. İşte bu ideale ulaşmak için her peygamberin tuttuğu bir yol, bir yöntem vardır. Bu ideale ulaşma uğruna tüm çabalarını harcarken ideallerine yönelik şeytan onların yakasını bırakmaz diyor. Mutlaka idealize ettikleri o hedeflere varma yolunda ki çabalarını mahrecinden kaydırmaya, saptırmaya çalışır. Yani buradan peygamber de olsalar şeytan; kötülük, kötü duygu insanların yakasını ebediyen bırakmaz. Onlarda mutlaka içlerinden ya da dışlarından yönelmiş kötülüklere karşı mücadele vermek zorundadır. İşte bu ayetin bize anlattığı şey aslında budur.

 Ayette Nebi, Resul; ayrı ayrı geçmiş. Arap dilinde çok yerleşik bir kural vardır. İhtilaful esma, tedıllü ala ihtilafıl mana. İsimlerin farklılığı anlamın farklılığını gerektirir. Ona delalet eder diye. Burada aynı ayet içerisinde Resul ve Nebi geçtiğine göre bazı otoritelere göre bu ikisi arasında bir fark olmalı demişlerdir bu kural uyarınca. Yani Resul ile  Nebi aynı anlama gelen anlamdaş kelimeler olmamalı demişlerdir.

Haddi zatında Kur’an da birbirinin yerine kullanıldığı yerler vardır. Ama bir nüanstan söz edilecek olursa Nebi haber alan kişidir. Yani haberci. Çünkü Nebee; bir haber kaynağından çıkarak muhatabına gitti manasına gelir. Yani bir şeyin kaynağından hedefine doğru ulaşmasına bu kökten türetilen kelimelerle ifade edilir. Ama Resul haberin kaynağından, haberin niteliğinden daha çok haberciye yönelik bir sıfattır, bir isimdir. Çünkü Resul elçidir. Haberi alır, haber kendisinde kalmaz haberi başkalarına ulaştırır.

 Onun içindir ki nübüvvet haberin kaynağına, haberci ile haberin kaynağı arasında ki ilişkiye, risalet ise haberci ile haberin hedefi arasındaki ilişkiye, muhatapları arasında ki  ilişkiye verilir. Aslında bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir. Onun içindir ki her Resul; Nebidir denilmiştir. Doğrudur çünkü haber alınmadan haber başkalarına iletilmez. Alınmamış haber başkalarına iletilmez. Haberi almaya Nübüvvet, alınan haberi başkalarına iletmeye risalet diyoruz. Onun içindir ki her Resul Nebidir.

 [Ek bilgi; Rasûl; vahiy yoluyla aldığı ilâhî hakikati, beşere nakleden insan, kişi…

Rasûl; bir diğer anlamıyla, ilâhî hakikati bir alt boyutta ortaya çıkaran aracı kat anlamında… 

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de yalnızca Nebi ve Rasûller için değil, melekler için de “Rasûl” tâbiri kullanılıyor… Melekler de “ALLÂH’ın Rasûlleri” olarak geçiyor. Zaten o yüzden biz, “Cebrâil aleyhisselâm” diyoruz. 

Aleyhisselâm” tâbiri kime kullanılır..? 

Rasûllere ve Nebilere kullanılır! 

İşte “RİSÂLET” görevi yapması ve Kurân’da da meleklerden “Rasûl” diye bahsedilmesi sebebiyle, “Cebrâil aleyhisselâm, Mikail aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselâm” diyoruz… 

Bu “melekler” bizim dışımızda birer kişilik sahibi varlık olduğu gibi; ayrıca bizim yapımızda da birer boyut veya katman olarak mevcutturlar!.. 

Yani “Risâlet” boyutu aslında hepimizin nefsinde var olan bir mertebe ya da katman… Ancak bizlerin kendini o boyutta bulup hissedebilmesi mümkün değil! Enfüs derken senin bedeninden zâtına giden bir derinlikte demek istiyorum…

Bütün Nebilerin ve Rasûllerin görev yapmalarını oluşturan “Risâlet Boyutu”, senin varlığında katmansal olarak mevcut!.. 

Ancak, senin bilincin o boyuta ulaşamadığı için, bulunduğun boyutun yani mertebenin kemâlâtıyla yaşamına devam ediyorsun… 

O Risâlet boyutuna ulaşabilme istidatına sahip bilinç ise, Cebrâil’in o boyuttan ve frekanstan kendisiyle iletişim kurması sonucu Nübüvvet görevi ifa etmeye başlıyor… 

A.Hulusi- Akıl ve İman

http://download.ahmedhulusi.org/download/pdf/akilveiman.pdf ]

[Ek bilgi 2; Nebi ve resul arasındaki fark şudur; Ruh Nebi’ye zikredilen şeyi aktardığında bu(Vahyin içeriği) hüküm kendisi ile sınırlıdır Başka birinin onu takip etmesi yasaktır. İşte bu kişi Nebi’dir. Ona; “..Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun peygamberlik görevini yapmamış olursun.”(Maide/67) denildiğinde bu yönden Resul diye isimlendirildiği gibi getirdiği şey de “Risalet” adını alır. Bu tebliğ ya belirli bir gruba, –ki örnek olarak Hz. Muhammed’in dışındaki diğer Nebi’leri verebiliriz.– ya da bütün insanlara yöneliktir.

İkinci durum sadece Hz. Muhammed için gerçekleşmiştir. Daha önce kimse adına gerçekleşmemiştir. Bir Resul tebliğ ettiği hükümler dışında kendine özgü hükümler alabilir ve bunları başkasına tebliğ etmesi yasaklanabilir. Bu yönüyle Resul olmakla birlikte aynı zamanda Resuldür. Gönderildiği kimseleri bağlamayan bir hüküm kendisine tahsis edilmemişse Nebi değil Resuldür.

Öyleyse kendisiyle ilgili bir hüküm tahsis edilmediği her peygamber Resuldür. Nebi değildir. Tebliğ görevi ile birlikte (bazı hükümler özel olarak ona tahsis edilirse hem Resuldür hem Nebidir. Bu yönüyle hiç kuşkusuz her Resul nebi olmadığı gibi her Nebi de Resul değildir. (İbn. Arabi/ F.Mekkkiye.C-7/433){Allah’u alem..!} ]

  İşte bu noktada Nebi ile Resul arasındaki fark 1.sinin haberi alanla haberin kaynağı arasında ki irtibatı 2. sinin ise haberi alanla haberin hedefi arasında, haberin nihai muhatapları arasındaki irtibatı ele verir. Evet, her haberci ve her elçinin idealinde ki, ufkunda ki o hedefe yönelik şeytan mutlaka bir gölge düşürme çabası içine girer. Peki bunda başarılı olur mu? İşte peygamberleri diğer insanlardan ayıran da budur. Ve ayetin devamı bu soruya cevap veriyor.

 feyensehullahu ma yulkış şeytan fakat Allah şeytanın çabalarını boşa çıkarır. Yani şeytan peygamberlere yönelik, Nebi olsun, Resul olsun peygamberlere yönelik tüm çabalarında sonuç alamaz, boşa çıkar. Çünkü Allah şeytanların elçilerine yönelik çabalarına set çekmiştir. Onlara bu konuda garanti vermiştir. Fakat onlar dışındaki insanlara bu garantiyi vermemiştir.

 Neden onlar bu konuda garanti almışlardır, çünkü onlar Allah adına elçilik yapmaktadırlar. Onlar Allah’tan aldıkları haberleri insanlara taşımaktadırlar. Bu haberlerin kaynağına nispeti sahih olmak zorundadır. Bu nispette en ufak bir tereddüt ve şüphe bulunmamak zorundadır. Eğer böyle bir tereddüt, böyle bir şüphe olursa o zaman haberciye itimat kalmazdı. İşte bu nedenle Allah onların hedeflerine ulaşma yönünde ki çabalarına etki etmek için harekete geçen her kötülük odağının çabasını boşa çıkarmıştır.

  sümme yuhkimullâhu âyâtiHİ, vAllâhu Aliymun Hakiym dahası, Allah kendi ayetlerinin içerisinde açık ve birbirlerini açıklayıcı yuhkim; hem özünde açık, hem de birbirini açıklayıcı kılar. Zira; vAllâhu Aliymun Hakiym zira Allah her şeyi bilen üstün hikmet sahibidir. Yani peygamberlerin ideallerine ulaşma konusunda gönüllerinden neler geçtiğini çok iyi bilir. Yine onlara yönelik şeytanların ve tüm şeytansı güçlerin hangi tuzaklar kurduğunu ve ne tür saldırılar peşinde olduklarını da çok iyi bilir. Onun için bu bilgisiyle müdahil olur. Ta gönüllerin özünü bildiği içindir ki en ufak bir hedeften sapma alameti, işareti, kokusu, izi olduğunda müdahil olur. Hemen müdahale eder ve dolayısıyla Nebi ve Resullerini sürekli kontrolü altında tutar.

Aslında bu ayetin anlamıyla bu ayetlerin indiği dönemde, -ki bu ayetler Hicretin hemen ardından inmiş olmalı.- indiği dönemde gerçekleşen olaylara baktığımızda, ikisi arasında irtibat kurduğumuzda Allah’ın ayetlerini nasıl desteklediğini, Allah’ın mesajını nasıl iyice yerleştirdiğini, muhkem kıldığını, tahkim ettiğini çok iyi anlıyoruz. Hicretin hemen ardından, -ki hicret öncesinin acıları biliniyor.- fakat hicret bir dönüm noktası.

 Düşünün, kendi ülkesine bile sokulmayan, kendi toprakları başına dar getirilmiş bir Nebi, bir gurbette nasıl bir gelecek umabilir ki. Ne bekler, beklentisi ne olur, ideali ne olur. Eğer Allah’a yaslanıyorsanız idealiniz Allah’ın gücü tarafından belirlenecektir. Yani beklentileriniz, imanınız kadar olacaktır. Onun için o beklentileri Allah boşa çıkarmamıştır.

 Burada beklenti anlamına gelen ümmiyye, emani onun çoğulu ümmiye kelimesi arzu, istek anlamına gelir. Hem karşılanacak beklenti anlamına, hem de karşılanamayacak beklenti anlamına gelir. Kur’an da olumlu ya da olumsuz anlamlarıyla birlikte farklı ayetlerde kullanılmıştır. Yani ütopya da bire ümmiyedir. İdealler; Karşılanabilecek idealler olduğu gibi, karşılanamayacak ideallerde vardır. Ütopik idealler olduğu gibi karşılanabilir, karşılığı olan gerçekleşebilir, mümkün ideallerde vardır.

 Ütopya aslında hiç gerçekleşmeyecek olan, gerçekleşmesi mümkün olmayan idealler demektir. Bu manada Kur’an ın farklı ayetlerinde kullanıldığı yerler var. Ama burada peygamberin ideali elbette gerçekleşebilir olanla sınırlıdır. Çünkü peygamberler Allah’ı çok iyi bilirler. Çünkü Allah’ın sünnetini, Allah’ın adetini, Allah’ın yasalarını iyi bilirler. Onun içinde gerçekleşebilir olanla sınırlandırırlar.

 Belki bu manada ilahi müdahale de peygamberlere gerçekleşebilir bir ideal çizmek için gönderilmiştir. İşte burada belirtilen şey, böyle bir Mekke hayatının ardından, acılarla dolu, sancılarla dolu nasıl bir ideal olabilir ki. İşte Bedir., işte Mekke, işte Taif. Kısa zamanda imanın önünün bir bir  açılması, tüm kapıların ardına kadar açılması, insanların kitle halinde imana girmesi, o güne kadar direnen Mekke’nin ulularının, Mekke’nin ciğer parelerinin kendilerini vahye teslim etmesi..!

 Bütün bunlar işte o idealin birer parçalarıydı. Fakat bu ideal şu anlama da gelmesin. Beki burada bu ima da vardır. Yani maden bizi Allah destekliyor, biz hiç yenilmeyiz. Biz hiç bozguna uğramayız, bizim hiç sırtımız yere gelmez, ebediyen biz kazanırız. İşte bu anlama da gelmemeliydi. Bu ütopya olurdu, yani düş ülke yani cennet. Oysaki dünyada cennet olmayacak. Yani Medine cennet olmayacak. Medine, Medine olacak; fakat cennet olmayacaktı. Medine bir saadet asrı olacaktı, bu doğru. Fakat cennet olmayacaktı. Onunda münafıkları olacaktı, onunda hainleri olacaktı, onunda yenilgileri olacaktı Uhut gibi. Onunda kaçkınları, kaçakları olacaktı. Onun için Medine ütopyası bir cennet hayali olmamalıydı. Dünyada bir cennet olmayacaktı. Yani gerçeği aşan bir hayale set çekiyor, sınır çiziyordu bu ayet aslında.


        53-) Li yec’ale ma yulkış şeytanu fitneten lilleziyne fiy kulubihim meradun vel kasiyeti kulubühüm* ve innez zâlimiyne lefiy şikakın be’ıyd;

        Şeytanın ilkası olan (amigdala etkisindeki oluşmuş benlik – bilinç veri tabanından gelen) fikir, sağlıklı düşünemeyen ve şuurları örtülmüş (melekî kuvveleri – kudsî hakikati örtülmüş; bedenî zevkler, nefsanî şehvetlere düşkün) olan kimseler için, sınav objesi oluşturması içindir… Muhakkak ki zâlimler dönüşü olmayan yoldadırlar! (A.Hulusi)

 53 – Şunun için ki Şeytanın ilka edeceğini kalpleri katı olanlar ve kalplerinde bir maraz bulunanlar için bir fitne kılacaktır ve çünkü o zalimler uzak bir şikak içindedirler. (Elmalı)

 Li yec’ale ma yulkış şeytanu fitneten lilleziyne fiy kulubihim meradun vel kasiyeti kulubühüm Allah’ın; şeytanın engel koyma çabasına izin vermesi, yani peygamberlerin ideallerine ulaşmak için çıktıkları yolda gölge düşürmeye kalkışması, bu çabaya izin vermesi. Gölge düşürebilmesi değil, gölge düşürme çabasına izin vermesi yalnızca kalplerinde bir tür hastalık bulunan ve iç dünyaları kararmış olan kimseleri sınamak, denemek içindir. Yani bunun da bir nedeni vardır.

 Neden peygamberlerine yönelik şeytana ve şeytansı güçlere böyle bir çaba için izin veriyor. Yani başarılı olmasalar da, böyle başarısız bir girişime de izin verilmemesi gerekmez mi diye düşünülürse eğer, cevabı açık. O zaman bu dünyanın bir imtihan dünyası, bu hayatında bir sınav olduğu ve bu sınavda geçenlerle kalanların ayrışması gerektiği nasıl anlaşılacak. Nasıl ayrışacak. Sınavı kaybedenler ve kazananlar nasıl ortaya çıkacak.

O nedenle ortada iman edilmesi gerekli şeyler var. Yoksa ampirik, yani tecrübeye dayalı, deneye dayalı şeyler değil. İman elle tutup gözle gördüğünüz şeylerde değil, elle tutup gözle göremediğiniz şeylerde belli olur. İman asıl oralarda söz konusudur. Allah’a güven, Allah’a itimat. Onun için iman ve iman çerçevesinde yer alan unsurlardan söz ediyor bu ayetler. O nedenle de imtihandan söz ediyor.

Kalbi kararmış olanlar, kalbi hastalıklı olanlar, işte onlar hastalıklarını bu gibi durumlarda açığa vuruyorlar. Bakıyorlar peygamber üzerinde hiçbir iz bırakmamış olan şeytanın girişimlerine, teşebbüslerine sarılıyorlarsa eğer, şeytanın girişimini göz önüne alıp ta, Allah’ın o girişimi başarısız kılmasını hiç hesaba katmıyorlarsa eğer, işte bu noktada onlar, aslında inanmaya gönüllü olmayanlar kişiler. Onlar aslında hakikate değil yalana dönük yaşıyorlar. Onlar aslında inandıklarına “mış” gibi inanıyorlar. Onların imanlarıyla bağlantısı pamuk ipliğinden daha ince. Onun içindir ki onları imanlarını küçük bir müdahale bulandırabiliyor.

 İşte burada aslında şeytan peygamberlerin ideallerine yönelik çabalarında başarılı olamıyorlar ama, bu gibi zayıf imanlı insanların imanlarının içine inkar katmada, onu bulandırmada başarılı olabiliyor.

 Belki burada şu sonuçta çıkartılabilir. Mükemmellik beklentilerinin karşılanmaması, birilerini vahiy hakkında, nübüvvet hakkında kuşkuya düşürebilir. Mesela Uhud, Uhud yenilgisi belki bu anlamda büyük bir sınavdı. Mükemmellik beklentisi içinde olan kimi insanlar vardı. Kendilerinin ne yaptığından çok, peygamberin komutan olduğu bir ordu içinde bulunmayı yeterli sayan insanlar. Yani, benim ne yaptığım önemli değil, nerede durduğum önemli değil. Fakat komutanı peygamber olan bir orduda bulunuyor olmam yeterli. Onun içinde yenilmeziz biz tavırlarına giren insanların bu ütopik beklentileri, bu karşılanamayacak, bu Allah’ın yasasına uygun olmayan beklentileri sonucunda Allah onları sınamıştı.

 Uhud yenilgisinin ardından Uhud’a mümin olarak, sahabe olarak gelen kimileri, Uhud dan münafık olarak ayrılmıştılar. Belki de oraya bir atıfta söz konusu olabilir. Değilse dahi bu ayetler kapsamında çok ilginç bir örnek olarak duruyor.

 ve innez zâlimiyne lefiy şikakın be’ıyd işte bu tür zalimler kesinlikle derin bir yabancılaşma içindedirler.

 Şikak; kesip ayırma, koparma, iki taraf arasında ki muhalefet anlamına gelir. Yani onun içinde Muhalefet anlamı şikak kelimesinin anlamlarından biri. Burada muhalefet yapan insan, haddi zatında kendi özüne, kendi köküne muhalefet yapıyor. Yani burada ayrıldığı nokta neresi? Elbette ayrıldığı nokta imanı ile ayrılıyor. Yani imanı ile arasına duvarlar örüyor. Onun için imanına muhalefet ediyor. Burada bu kelimeyi yabancılaşma diye çevirdim, çünkü insan imanı ile arasına duvarlar örmeye başlarsa kendisi ile, kendisine karşı yabancılaşır. Kendisi ile barışık olan, Allah ile de barışık olur çünkü.

 

        54-) Ve liya’lemelleziyne utül ılme ennehül hakku min Rabbike feyu’minu Bihi fetuhbite lehu kulubühüm* ve innAllâhe lehadilleziyne amenû ila sıratın müstekım;

        Ayrıca da kendilerine ilim verilenler, onun (şuurlarına yansıyanın) Rabbinden hak olduğunu bilsinler de Ona iman etsinler ve Ona şuurları hûşu duysunlar… Muhakkak ki Allâh iman etmiş kimseleri hakikate yönlendirendir. (A.Hulusi)

 54 – Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar muhakkak rabbinden gelen Hakk olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun ve çünkü Allah, iman edenleri doğru bir caddeye çıkarır. (Elmalı)


Ve liya’lemelleziyne utül ılme ennehül hakku min Rabbik yine bunun bir nedeni de gerçek ilim sahipleri bu mesajın rabbinden gelen hakikatin ta kendisi olduğunu anlasınlar diyedir. Yani Allah’ın peygamberlerin ideallerine, emellerine, ufuklarından yatan o ideal beklentilerine ulaşma yolunda yürürken şeytanlara, şeytansı güçlere, onların ideallerine yönelik yürüyüşlerine gölge düşürmesine izin vermesinin bir sebebi de sadece zayıf ve hastalıklı imana sahip olanların hastalığını ortaya çıkarmak değil, aynı zamanda ilim sahipleri, yani baktıklarına sadece gözle değil gönülle bakabilen, eşya ile Allah arasında, eserle müessir arasında, sanatla sanatkar arasında, gösterge ile gösterilen arasında ki o mükemmel irtibatı, o kopmaz irtibatı, bağlantıyı kurabilen gerçek bilgi sahiplerine neyi vermek için? Onlara da bu mesajın hakikatin ta kendisi olduğunu, rablerinden kendilerine gönderilmiş gerçeğin ta kendisi olduğunu anlasınlar diye böyle yaptık buyuruyor.

 feyu’minu Bihi fetuhbite lehu kulubühüm bu sayede O’na inanacaklar ve nihayet kalpleri O’na tam bir teslimiyetle yapışacaktır. Yani bu ibareden ben A. İmran suresinin7. ayetini hatırladım;

 ..ver Rasihune fiyl ılmi yekulune amenna Bihi küllün min ındi Rabbina. (A.İmran/7) diyorlardı. Kur’an ın muhkem ve müteşabih diye ayetlerinin ikiye ayrıldığını öğreniyoruz. Müteşabih olanlar, yani ilk bakışta anlamını vermeyip, gerçek anlamını anlamak için muhkemini çok iyi bilmek gereken ve muhkemini bildikten sonra da Müteşabihin üzerinde çok derin derin düşündükten sonra size anlamını veren ayetlere neden yer verdi rabbimiz derseniz eğer, işte ilim sahipleri derler ki, amenna Bihi küllün min ındi Rabbina. Bunların tamamı rabbimizden bize gönderilmiş hakikatlerdir biz ona iman ettik derler. Yani Allah’a olan güvenlerini tazelerler.

 Biraz önce de söylediğim gibi eğer 2 x 2 = 4 gibi olsaydı orada imandan söz edilir miydi. İmandan söz edilmesi için aritmetik kesinlik dışında kalbi bir itminan olması lazım. Aritmetik kesinliklere iman edilmez, iman söz konusu olmaz. Onun için iman bambaşka bir şeydir. İman aritmetik kesinliklere dayanmaz. İman; insan yüreğinin ötelere açılan kapıdan geçerek mutlak hakikatle bağlantı kurmasına dayanır. İman böyle bir şeydir.

  ve innAllâhe lehadilleziyne amenû ila sıratın müstekım şu bir gerçek ki Allah; inanıp güvenen kimseleri dosdoğru bir yola yöneltir.

 

         55-) Ve lâ yezalülleziyne keferu fiy miryetin minhu hatta te’tiyehümüs saatü bağteten ev ye’tiyehüm azâbü yevmin ‘akıym;

       Hakikat bilgisini inkâr edenler ise, kendilerine ansızın ölüm gelinceye kadar yahut umutların boşa çıkacağı sürecin azabı gelinceye kadar, O’ndan (Teklik’ten) şüphe içinde kalmaya devam edecek.. (A.Hulusi).

 55 – O küfredenler de kendilerine o saat bağteten gelinciye veya akîm bir günün azâbı gelinciye kadar ondan bir şekk içinde kalır giderler. (Elmalı)

 

Ve lâ yezalülleziyne keferu fiy miryetin minh inkarda direnen kimseler ise O’nun hakkında kuşku duymaya devam edecekler.

 Burada ki kuşku minhu sözcüğünde ki “hu” zamiri Allah’a da gidiyor olabilir, vahye de gidiyor olabilir. Yani Allah hakkında kuşku duymaları dile getiriliyor olabileceği gibi, vahiy hakkında duydukları kuşku da dile getiriliyor olabilir. Ama aslında bu zamirin her iki yeri de görüyor olmasından dolayı şöyle bir anlamı da anlayabiliriz. Vahiy hakkında insanın duyduğu her kuşku, aslında Allah hakkında duyduğu kuşkudur. Çünkü gönderdiği vahiyden şüphelenen O’nu gönderenden de şüpheleniyor demektir.

 Nasıl şüpheleniyor?Aslında özü itibarıyla vahye sırt çeviren insanların Allah’a sırt çevirdiğini biliyoruz. Bu sırt çevirmenin felsefesi, mantığı, temelinde yatan mantık şu; Allah insanla bu derece yakın neden ilgilensin. Allah inancına sahip olsa bile; Allah’ın hayat ile, insanla doğrudan irtibatı olduğuna, sürekli aktif, aktüel olarak hayata müdahil olduğuna inanmayan bir insanın Allah inancına itibar olunmaz. Böyle bir inanç Allah’sız bir dünya tasarlar. Allah’ın müdahil olmadığı bir hayat tasarlar. Dolayısıyla böyle bir inancın sahibi yaptıklarından, eylemlerinden sorumlu tutulacağına inanmaz. Çünkü Allahsız bir hayatta onun yaptıklarından kim hesap soracaktır ona.

 Bu da sorumluluk bilinci ile çatışır. Sorumluluk bilinci olan bir insan mutlaka yaptıklarından da hesap vereceğine inanır. O nedenle bir insanda sorumluluk bilinci uyandığında Allah inancı aktüel ve aktif,hayata müdahil olan bir Allah inancına dönüşür. İşte burada söylenmek istenen de bu aslında.

 Ve lâ yezalülleziyne keferu fiy miryetin minh inkarda direnen kimselere O’nun hakkında kuşku duymaya devam edecekler bu kimseler. hatta te’tiyehümüs saatü bağteten ev ye’tiyehüm azâbü yevmin ‘akıym ta ki son saat kendilerini ansızın gelip kuşatıncaya, ya da yaşama sevincinin kökünü kurutan bir günün tarifsiz azabı kendilerine kavuşuncaya kadar.

 ‘akıym; aslında kısır demek, soysuz ve köksüz demek. Fakat burada yaşama sevincinin kökünü kurutan diye çevirmeyi daha uygun buldum. Çünkü yaşama sevinci insanın ahirette ebedi huzura, ebedi saadete kavuşması içinde temel olan bir duygudur. Bir temel güdüdür. İnsan eğer Allah ile ilişkisini bozmuş, hesabını veremeyeceği bir hayatla Allah’ın huzuruna çıkmışsa, bu sevinci yitirecek, yani yaşama sevincinin kökü kurumuş olacak, soyu kurumuş olacak.

 İşte bu durumda Kur’an ın başka bir yerinde ifade buyrulduğu gibi onlar artık mutlak ölümü, yani yok oluşu çağıracaklar. Neredesin sen ey yok oluş diyecekler. Ölümde yetmeyecek onlara. Yok oluş. Onun için Kur’an der ki onlara;

 Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra. (Furkan/14) Bugün tek bir ölümü çağırmayın. Yani sübur ölüm de değil, mevt te değil. Yok oluş. Mutlak ölüm diyoruz biz buna. Bir daha hiç dirilmeyecek şekilde yok oluş. Onun için bugün mutlak yok oluş, bir tek yok oluş yetmez size. Bir tek ölüm yetmez size ölümleri çağırın diyor Kur’an. Bir çok ölümü çağırın tek ölüm yetmez.

 

        56-) Elmülkü yevmeizin Lillâh* yahkümü beynehüm* felleziyne amenû ve amilus salihati fiy cennatin naıym;

        O süreçte mülk (tüm var olanlar) Allâh içindir; aralarında hüküm verir! İman edip gereğince çalışmalar yapanlar, nimet cennetlerindedirler. (A.Hulusi)

 56 – Mülk o gün bir Allah’ındır, beyinlerinde hükmünü verir, artık iman edip salih iş yapmış olanlar Naîm Cennetlerindedir. (Elmalı)


Elmülkü yevmeizin Lillâh hakimiyetin tamamı o gün sadece Allah’a ait olacaktır. O gün yani din günü, yani hesap günü, yani insanın; Allah’ın huzurunda tüm yapıp ettiklerinin, yani hayatının hesabını vereceği gün. Hakimiyetin tamamı. Kısmen değil tamamı Allah’a ait olacaktır. yahkümü beynehüm O onları yargılayarak aralarında hüküm verecektir. felleziyne amenû ve amilus salihati fiy cennatin naıym İşte bunun sonucunda iman eden, doğru ve yararlı iş işleyen kimseler her tür nimetin doldurduğu cennetlere yerleşecekler. Her tür nimetle ağzına kadar tıka basa dolu olan cennetlere yerleşecekler.


        57-) Velleziyne keferu ve kezzebu Bi âyâtiNA feülaike lehüm azâbün mühiyn;

       Hakikat bilgisini inkâr edenler ve delillerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar için aşağılayıp, zilleti yaşatan azap vardır. (A.Hulusi)

 57 – Kâfirlik edip âyetlerimize yalan demiş olanlar ise, işte bunlara mühîn bir azâb vardır. (Elmalı)


Velleziyne keferu ve kezzebu Bi âyâtiNA ne ki inkarda inat eden ve bizim ayetlerimizi yalanlayan kimselere gelince feülaike lehüm azâbün mühiyn işte onlar O’nun kendilerine verdiği onur kırıcı, yani şereflerini beş paralık eden bir terkedilmişliğe mahkum olacaklar.

Azâb; daha önce de bu surenin 25. ayetinde işlediğimiz gibi kelime anlamıyla terk edilmek, bir kenarda bırakılmak anlamına gelir. En büyük azâb Allah’ın insanı terk edilmiş bırakması olsa gerek.


        58-) Velleziyne haceru fiy sebiylillâhi sümme kutilu ev matu leyerzükannehümullâhu rizkan hasena* ve innAllâhe leHUve hayrur razikıyn;

      Allâh yolunda hicret edip, sonra da öldürülmüş yahut ölmüş olanlara gelince; Allâh onları güzel yaşam gıdalarıyla besler! Evet, Allâh elbette “HÛ”dur! En hayırlı yaşam gıdasıyla besleyendir! (A.Hulusi)

 58 – Allah yolunda hicret edip de sonra katledilmiş veya ölmüş olanlar ise elbette Allah, onları muhakkak güzel bir rızk ile merzuk edecektir, ve çünkü Allah, elbette rızk verenlerin en hayırlısı odur. (Elmalı)

 

Velleziyne haceru fiy sebiylillâhi sümme kutilu ev matu bir de Allah davası uğruna yurdunu yuvasını terk ettikten sonra öldürülen ya da ölen kimseler var.

 Yeni bir pasaja girdi sure, bu pasajda yukarısı ile bağlantılı olarak bu ayetlerin; hicretin hemen ardından indiğini de düşünerek muhacirlerin durumu, yani şirk ve küfür diyarını, zulüm diyarını, imkanların tüketildiği diyarı; İmkanları üretecek bir diyar bulmak için terk eden kimselerin durumları ele alınıyor. Özellikle de onlar içerisinden dârı bekaya, ebedi yurda göç etmiş olan, ölmüş ya da öldürülmüş olanları ele alıyor ve bunların durumunu izah ediyor.

 leyerzükannehümullâhu rizkan hasenen Allah onları mutlaka güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. ve innAllâhe leHUve hayrur razikıyn zira Allah, evet elbette O’dur rızık verenlerin en hayırlısı.

 Daha önce söylemiştim Kur’an a göre rızık sadece mideye giren şeyler değildir. Mutluluktan cennete, imandan akla, sıhhatten huzura hepsi ama hepsi Allah’ın insana verdiği birer rızıktırlar.

 

        59-) Leyüdhılennehüm müdhalen yerdavneh* ve innAllâhe le ‘Aliymun Haliym;

        Onları razı olacakları yaşama dâhil eder… Muhakkak ki Allâh Aliym’dir, Haliym’dir. (A.Hulusi)

 59 – O elbette onları hoşnut olacakları bir medhale koyacaktır ve çünkü Allah, gayet alîm, gayet halîmdir. (Elmalı)


Leyüdhılennehüm müdhalen yerdavneh kesinlikle onları hoşnut olacakları bir makama kavuşturacaktır. Kimleri? İmkanların tükendiği yerden Allah için zulüm diyarından, imkanların üretileceği bir diyara göç eden ve bu sırada canını vermiş olan insanlar içindir bu. Onları hoşnut olacakları bir makama kavuşturacaktır buyuruyor Allah ayeti kerimesinde. Allah yolunda ölen ve öldürülenleri bekleyen sonsuz rızık ve makam ne olabilir ki? Elbette cennet olacaktır.

ve innAllâhe le ‘Aliymun Haliym zira şu bir gerçektir ki Allah onların neden razı olacaklarını çok iyi bilen, asi kulları cezalandırmada da hiç acele etmeyendir. Yani aliym; Her şeyi bilendir.Ama özellikle belirsiz geldiği zaman Allah’a ilişkin bu sıfatlar, belirsiz geldiği yerlerde hemen önceki konu ile irtibatlı olarak anlamlanırlar. Yani neyi bilir? Onların neden razı olacağını, neden hoşnut olacağını, ne uğruna canlarını verdiklerini, yurtlarından yuvalarından olduklarını çok iyi bilir.

 Haliym de hemen bir sonra gelen sıfat ki; Allah cezalandırmada acele etmez. Hemen ceza vermez. Yani bu anlamda, bu insanlar içerisinden kusur işlemiş olanlar varsa onlara tevbe etmek ya da zulüm diyarını hala terk etmeyen, hala imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere gitmeyenler varsa onlar konusunda cezasını da  infaz etmekte acele etmez. Haliym sıfatı Allah’ın insana verdiği mühletin, insana verdiği fırsatın çokluğunu gösterir.


        60-) Zâlike ve men akabe Bi misli ma ‘ûkıbe Bihi sümme büğıye aleyhi leyensurennehullah* innAllâhe le ‘Afüvvün Ğafûr;

        İşte böyle… Kim kendisine yapılan eziyete benzeriyle cevap verdikten sonra yeniden aynı eziyete uğrarsa, Allâh ona mutlaka yardım eder… Muhakkak ki Allâh Afüvv’dür, Ğafûr’dur. (A.Hulusi)

 60 – Bu böyle, bir de her kim kendine edilen ukubete misli ile mukabele eder de sonra yine üzerine bağy olunursa elbette Allah ona nusrat eder, çünkü Allahın afvi çok, mağfireti çoktur. (Elmalı)


Zâlike sözün özü bu konuda şudur ki; ve men akabe Bi misli ma ‘ûkıbe Bihi sümme büğıye aleyhi leyensurennehullah kendilerine yapılan saldırıya misli ile karşılık veren kimse, bunun ardından yine tarafsız bir saldırıyla karşı karşıya kalırsa Allah böyle birine kesinlikle yardım edecektir.

 Savaşa izin veren 39. ayetle birlikte ele alınmalı bu. Meşru müdafaaya izin  veriyor. Kendisine saldırılan bir kimsenin saldırana misli ile mukabele etmesi hakkıdır. Çünkü saldırı karşısında kendisini savunması en doğal hakkıdır kişinin. Burada işte Hıristiyan teolojisi ile, daha doğrusu Pavlus’un öğretisiyle Kur’an ın öğretisi ayrışır. Bir yanağına tokat vurana öbürünü çevir diyen bir öğreti hiçte doğru söylemiyor. Çünkü hayat bu değil. Bunu söyleyenler bile öbür yanağını çevirmemişlerdir. Çünkü meşru müdafaa, saldırı karşısında savunmak, insanın en tabi hakkıdır, hatta vecibesidir, görevidir. Çünkü hayat Allah’ın insana verdiği bir emanettir. Hayat emanetini saldırıya açık tutmak ve hatta onu teşvik edercesine ödüllendirmek değil, saldıranları cezalandırmaktır esas olan.

 Onun içindir ki böyle bir şeyi istemez muhatabından Kur’an. Misli ile karşılık verebileceği iznini verir. Ama tabii ki affederse o alicenaplığını gösterir. Ama burada misli ile karşılık verdikten sonra hala karşıdaki saldırmaya devam ediyor, daha aşırı saldırıyorsa Allah ona yardım edecektir buyuruyor ayeti kerime. Ki bu buyruk haddi zatında Bedir’de fiili olarak yerine gelmiştir.

  innAllâhe le ‘Afüvvün Ğafûr Elbette Allah affetmeyi çok seven sınırsız bir bağışlayıcıdır.


        61-) Zâlike Bi ennAllâhe yulicülleyle fiynnehari ve yulicünnehare fiylleyli ve ennAllâhe Semiy’un Basıyr;

        İşte böyle… Zira Allâh, geceyi gündüze dönüştürür, gündüzü de geceye (olaylar birbirinin zıddına dönerek devran döner)! Muhakkak ki Allâh Semi’dir, Basıyr’dir. (A.Hulusi)

 61 – Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar ve Allah, semi’dir, basîrdir. (Elmalı)


Zâlike bunun yasası budur. Bi ennAllâhe yulicülleyle fiynnehari ve yulicünnehare fiylleyl zira baksanıza Allah gündüzü kısaltıp geceyi uzatıyor, geceyi kısaltıp gündüzü uzatıyor.

 Neden böyle bir ayet geldi? Bir üstteki ayetle ne alakası var? Haddi zatında çok alakası var. Hayatın yasasını veriyor. Zalike de zaten bunu söylüyor. Yani kötüler ve iyiler hep olacak. Saldıranlar hep olacak. Zalimler hep olacak. Onun içinde savunmak hep olmalı. Onun içinde mazlumlar kendilerini hep savunmalı. Zalimin bittiği bir tarih, bir an, bir zaman parçası olmayacak. Kötünün kökten yok olduğu yeryüzünde bir dönem olmayacak. O nedenle kötüye karşı tedbir üretmekle görevlidir iyiler.

 Gece ve gündüze bakın, bu Allah’ın yasasıdır. Nasıl ki gece ve gündüz sürekli birbirinin ardınca geliyorlarsa, yükselen ve alçalan dönemler, iyinin üstte, kötünün altta olduğu dönemler, tabii tersi dönemlerde gelecek. İyinin altta kötünün üstte olduğu dönemlerde gelecek.

 Aslında bu Kur’an da farklı ayetlerde ifade edilmiş. A. İmran/140. ayetini hatırlıyorum; ve tilkel eyyamu nüdavilüha beynen Nas (A.İmran/140) bu dönemler, insanlar arasında biz onları döndürür dururuz. Bir iyiler galip gelir, bir kötüler. Bir insanlık sahnesi güzelliklerle dolar, bir de çirkinliklerle. Yani bu haddi zatında hayatın yasasıdır.

 Yine A. İmran/ 26-27. ayetlerini hatırlıyorum.

 Kulillâhumme mâlikel mülki tü’til mülke men teşâ.. (A.İmran/26) de ki; Ey Allah’ım sen mülkün hakiki sahibisin. Otoritenin hakimiyetin gerçek sahibi sensin. Sen otoriteyi dilediğine verirsin iktidarı, dilediğinden de alırsın. Yani veren de sen olursun, alan da sen olursun. İktidar sahibi hiç kimse iktidarının ebedi olduğunu, bin yıl yaşayacağını falan söylemesin. Onlar Allah’ın bu yasasını, bu kanununu bilmiyorlar demektir.

 İşte bu ayetler bu yasayı hatırlatıyor. Gece ve gündüzü görmüyor musun ey insanoğlu. İnsanın iktidarı da böyle geçicidir işte demeye getiriyor.

 ve ennAllâhe Semiy’un Basıyr ne var ki Allah her yardım çağrısını işitir. Her mazlumu görür.


        62-) Zâlike Bi ennAllâhe “HU”vel Hakku ve enne ma yed’une min dûniHİ hüvel bâtılu ve ennAllâhe “HU”vel Aliyyül Kebiyr;

        İşte böyle… Zira Allâh; “HÛ”dur! Hak’tır (hakiki varlık)! O’nun dûnunda olan yöneldikleri ise, aslı olmayan (bilinçteki yanlış verinin var sandırdığı) şeylerdir! Muhakkak ki Allâh, Alîy’dir, Kebiyr’dir. (A.Hulusi)

 62 – Çünkü Allah dır ancak zati hak, onların ondan başka davet ettikleri ise hep bâtıldır, ve Allah dır ancak yegâne yüksek, yegâne büyük. (Elmalı)

 

Zâlike bunun böyle olması doğaldır Bi ennAllâhe “HU”vel Hakk zira mutlak hakikat Allah’ın ta kendisidir. Yani varlık mukayyettir, mutlak olan sadece O’dur. İktidar sınırlıdır, iktidar geçicidir, O’nun iktidarı kalıcıdır. İnsanın iktidarı geçicidir, mutlak hakikat O’dur çünkü.

 ve enne ma yed’une min dûniHİ hüvel bâtıl ve onların; O’nun dışında yalvardıkları ise batılın ta kendisidir. Yani Allah dışında kendisinden medet umulan iktidarlar, kendisine yaslanılanlar, kendisine yaslanılıp ta Allah’a isyan edilen iktidarlar. Allah’ı inkar edipte iktidarına güvenerek Allah’a isyan edenlerin iktidarları, işte bütün onlar batılın ta kendisidir.

 ve ennAllâhe “HU”vel Aliyyül Kebiyr ve şüphe yok ki Allah yüceler yücesi, büyükler büyüğüdür.

 

        63-) Elem tera ennAllâhe enzele mines Semai maen, fetusbihul Ardu muhdarreten, innAllâhe Latıyfün Habiyr;

        Görmedin mi ki; Allâh semâdan bir su inzâl etti de arz yemyeşil oluyor… Muhakkak ki Allâh Latiyf’tir, Habiyr’dir. (A.Hulusi)

 63 – Görmedin mi Allah, Semadan bir su indirmekle Arz yemyeşil oluveriyor, hakikat Allah, çok lâtîf bir habîrdir. (Elmalı)


Elem tera ennAllâhe enzele mines Semai maen ey insan görmez misin ki gökten su indiren Allah’tır. O’nun çift kutuplu yasasını öğrenmek için yere göğe bak ey insan demeye getiriyor. Yani bahara bak, güze bak. Bir günün gece ve gündüzü olduğu gibi bir yılın da baharı ve güzü olur. Yazı ve kışı olur. Sen iktidarların bahar ve güzü olmadığını mı sanıyorsun. Ey insanoğlu kendi hayatının güzü olmayacağını mı sanıyorsun. Senin yaprakların sararıp dökülmeyecek midir. Elinde ki imkanı bir gün kaybetmeyeceğini mi sanıorsun. İşte burada anlatılan o aslında.

 fetusbihul Ardu muhdarreten ki bu sayede yer yüzü yeşillenmektedir. Yani sana verdiği iktidar ve imkan aslında senin elde ettiğin değil, Allah’ın sana imtihan için verdiğidir. innAllâhe Latıyfün Habiyr çünkü Allah dilediği şeyi cömertçe lütfeder. Nankörün nankörlüğünden haberdar olur.

 

        64-) LeHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve innAllâhe le”HU”vel Ğaniyyül Hamiyd;

       Semâlarda ve arzda olan ne varsa O’nun (Esmâ özelliklerinin seyredilmesi) içindir!.. Muhakkak ki Allâh, elbette O, Ğaniyy’dir, Hamiyd’dir. (A.Hulusi)

 64 – Göklerdeki ve Yerdeki hep onundur ve hakikat Allah, hamd olunacak yegâne ganiy ancak odur. (Elmalı)


LeHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard göklerde ve yerde var olan her şey bütünüyle sadece O’na aittir. ve innAllâhe le”HU”vel Ğaniyyül Hamiyd ve Allah kendi kendine yeterli olan ve her tür övgüye layık olandır.

 

        65-) Elem tera ennAllâhe sahhare leküm ma fiyl Ardı vel fülke tecriy fiylbahri Bi emriHİ, ve yümsiküsSemae en teka’a alel’ Ardı illâ BiizniHİ, innAllâhe BinNasi le Raûfun Rahıym;

        Görmedin mi Allâh, arzdakileri de denizde akıp giden gemileri de sizin hizmetinize vermiştir… Semâyı (gökten gelecek meteorları) arza çarpmaktan O koruyor… Oluşmasına elverdiği şartları dışında… Muhakkak ki Allâh insanlarda Raûf’tur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

 65 – Görmedin mi Allah, hakikaten bütün Yerdekileri sizin için müsahhar kıldı, Semayı da izni olmaksızın Yere düşmekten tutuyor, hakikaten Allah, insanlara çok ra’fetli bir rahîmdir. (Elmalı)

 Elem tera ennAllâhe sahhare leküm ma fiyl Ard ey insan görmez misin ki yer yüzünde bulunan her bir şeyi sizin için bir yasaya bağlayan, bir yasaya tabi kılan Allah’tır.

 Teshıyr yasası diyoruz biz buna sevgili Kur’an dostları. İnsanın şeref ve değerine dayalı yasalar zinciridir bu. Kainatın gözbebeği insana Allah’ın lütfudur, Allah’ın verdiği değerdir. Yere bak, göğe bak, suya bak ateşe bak, toprağa bak, yıldıza bak, aya bak, güneşe bak, mevsime bak hepsi adeta insan yer yüzünde yaşasın, yaşamı mümkün olsun, insanın yeryüzünde var oluşu mümkün olsun diye görevlendirilmişlerdir. Bu Allah’ın insana verdiği değerdir.

 Ayrıca insanın emrine amade kılınan bütün bu şeylerde insanın keşfini beklemektedir. Burada o ima da vardır. Tefhıyr sırrı dediğimizde insanın emrine verilmiş olan bütün bu yerde ve gökte bulunan şeylerin sırrına ermek mümkündür. Yani onların keşfi insanı beklemektedir. İnsan bunları keşfetmek için merak etmek durumundadır. Kendi emrine verilmiş olan bu şeylerin sırrını keşfettiğinde Allah’a daha bir yaklaşacak, Allah’ın kendisine verdiği önemi daha bir iyi kavrayacaktır.

 vel fülke tecriy fiylbahri Bi emriH yine gemiler denizde O’nun emrine uygun olarak yol almaktadırlar. Yani suyun kaldırma gücünü, bu yasayı suya veren O’dur. ve yümsiküsSemae en teka’a alel’ Ardı illâ BiizniH yine gök cisimlerinin o izin vermedikçe yer yüzüne çarpmasına yasalarıyla engel olan da O’dur.

 Maddenin yasalarından söz ediliyor tabii. Yani sonu da olduğundan söz ediliyor O izin vermedikçe. İllâ BiizniH eğer bir gün izin verirse işte o kıyamet olacaktır. Onun izin vermesi, göklere artık bırakıyorum iznim var demesi kıyametin öbür adı olacaktır.

 innAllâhe BinNasi le Raûfun Rahıym Şüphe yok ki Allah insanlara karşı pek şefkatli, pek merhametlidir. Allah’ın insana olan ilgisinin temeli işte bu: Sevgi, şefkat ve merhamet. Yani vahyin illeti de bu değil mi. Aslında Allah’ın yer yüzünü yaratmasıyla vahyi göndermesinin illeti aynı değil mi? Merhamet. İlahi merhamet olmasaydı insan olmazdı. Çünkü insanın yaşamına elverişli bir yeryüzü, bir gökyüzü olmazdı. Eğer ilahi merhamet olmasaydı vahiy inmezdi. Vahiy; Allah’ın insana olan şefkat ve merhametinin bir ürünüdür.


        66-) Ve “HU”velleziy ahyaküm sümme yümiytüküm sümme yuhyiyküm* innel İnsane lekefur;

        “HÛ”dur ki sizi (şuurla) diriltti… Sonra sizi (“ben”liğinizden) öldürür, sonra sizi (hakiki ölümsüz hayat ile) diriltir… Muhakkak ki insan sınırlı değerlendirme özelliğine sahiptir. (A.Hulusi)

 66 – Size hayatı veren de odur, sonra sizi öldürür, sonra sizi yine diriltir, hakikat insan çok nankördür. (Elmalı)


Ve “HU”velleziy ahyaküm sümme yümiytüküm sümme yuhyiyküm zira size hayat bahşeden, sonra size ölümü tattıracak olan ardından sizi diriltecek olan da yine O’dur. innel İnsane lekefur şu bir gerçektir ki insanoğlu nankörlükte pek ısrarcıdır.

 Kefur; Feul veznindendir. Hem ismi fail, hem ismi meful anlamına gelir. Hem inkar eden, hem de inkarı sonucunda elindeki avucundakini kaybederek Allah tarafından tanınmayan, yani inkara uğrayan manasına gelir.


        67-) Likülli ümmetin ce’alna menseken hüm nasikuhü fela yünaziunneke fiyl emri ved’u ila Rabbik* inneke leala hüden müstekıym;

        Her ümmete ibadet edecekleri bir mensek (ibadet anlayışı ve şekli) oluşturduk… O hâlde bu konuda seni tartışmaya çekemesinler; (tartışma) sadece Rabbine davet et… Kesinlikle hakikate erdiren yoldasın! (A.Hulusi)

67 – Biz her ümmet için bir ibadet yolu yapmışızdır ki onlar onun âbidleridir, binaenaleyh emirde sana aslâ münazaa etmesinler, ve rabbine davet et, çünkü sen cidden hakka götüren doğru bir yol üzerindesin. (Elmalı)


Likülli ümmetin ce’alna menseken hüm nasikuh biz her ümmet için Allah’a kalben yaklaşsınlar diye bir ibadet yol ve yöntemi belirledik.

 Mensek; İbadet, ibadet yeri, ibadet yol ve yöntemi anlamına gelir kelime olarak. Allah’a yaklaşma anlamına gelir. Maide/48 ile bu ayet arasında ilginç bir benzerlik var;

 li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca. (Maide/48) her bir ümmet için biz bir yol, bir ibadet tarzı, bir şeriat tayin ettik. Onlar için bir şeriat kıldık buyruluyor maide suresinde. Adeta bu iki ayetin de bize söylemek istediği; Vahiy süreci içinde insanlığın ilk gününden bu güne kadar Allah’ın gönderdiği vahiylerin özü bir, fakat onların ibadet tarzları, onları talim ettirdiği ibadet tarzları farklı olabilir. Ama bu farklılıktan yola çıkarak siz vahiylerin özünün de farklı olduğunu anlamayın, böyle sanmayın. Bu konuyu da siz işin özüne yönelik bir şey olarak görmeyin. Çünkü ibadetler kendisiyle Allah’a ulaşılan araçlardır. Çağrı araçtan çok amaca olmalıdır. Onun için siz araçtan çok amacı hedefleyin. Ki hemen arkasından ayetin devamında gelen ibareye bakalım;

 fela yünaziunneke fiyl emr şu halde ey bu hitabın muhatabı kimse seni bu konuda tartışmaya çekmesin. Yani her hangi biri ile ibadeti konusunda tartışmaya girme. Ya ne yap? ved’u ila Rabbik sadece sen rabbine çağır. Rabbine çağırırsan ondan gerisi kolay inneke leala hüden müstekıym sen kesinlikle dosdoğru bir yol üzeresin.

 Tabii rabbine çağırsan şu anda senin yaptığın ibadetler en doğru olanlardır. Rabbine çağırdığın insan Allah’a samimiyetle teslim olduğunda bunu görecektir.


        68-) Ve in cadeluke fekulillâhu a’lemu Bima ta’melun;

        Şayet seninle mücadele ederler ise de ki: “Allâh, yapmakta olduğunuzu (yaratanı olarak) daha iyi bilir.” (A.Hulusi)

 68 – Ve eğer sana mücadele ederlerse de ki: ne yapıyorsunuz Allah pekâlâ biliyor. (Elmalı)


Ve in cadeluke fekulillâhu a’lemu Bima ta’melun ve eğer seninle ille de tartışmak isterlerse onlara de ki. Allah yaptıklarınızın altında yatan nedenleri çok iyi biliyor.

 

         69-) Allâhu yahkümü beyneküm yevmelkıyameti fiyma küntüm fiyhi tahtelifun;

        Allâh, tartıştığınız konuda, kıyamet sürecinde aranızda hükmeder. (A.Hulusi)

 69 – Ve muhalefet edip durduğunuz şeyler hakkında Kıyamet günü Allah aranızda hükmünü verecek. (Elmalı)


Allâhu yahkümü beyneküm yevmelkıyameti fiyma küntüm fiyhi tahtelifun Allah tartışıp durduğunuz konuda kıyamet günü aranızda hüküm verecektir.


        70-) Elem ta’lem ennAllâhe ya’lemu ma fiys Semai vel’Ard* inne zâlike fiy Kitab* inne zâlike alAllâhi yesiyr;

        Kavradın mı ki; Allâh, semâda ve arzda ne varsa (Esmâ özellikleriyle hepsinin hakikati olarak) hepsini bilir… Muhakkak ki onlar bilgi kapsamındadır… Muhakkak ki o, Allâh’a çok kolaydır. (A.Hulusi)

 70 – Bilmez misin ki Allah Gökte ve Yerde ne varsa bilir, muhakkak o kitaptadır, her halde o Allaha göre kolaydır. (Elmalı)

 

Elem ta’lem ennAllâhe ya’lemu ma fiys Semai vel’Ard ey bu hitabın muhatabı olan insan, bilmez misin ki Allah gökte ve yerde olan biten her şeyi bilir. inne zâlike fiy Kitab çünkü bunların tamamı yasalarla kayıt altına alınmıştır.

 Kozmik yasalara atıf yapıyor ayet. Eşyayı yasasız bırakmayan Allah, insanı yasasız bırakır mı, insanı başıboş bırakır mı hiç dercesine ona dikkat çekiyor.

 inne zâlike alAllâhi yesiyr nitekim bu Allah için çok kolaydır. Yani Allah’ın insana mesaj göndermesine inanmayanlar, bu konuda kuşku duyanlar. Allah eşyaya mesaj gönderdi ve eşya bu mesaj üzerine deveran edip duruyor. Varlık bu mesajla ayakta duruyor. İnsana, -ki insan varlığın içinde en müstesna bir varlık. Yaratılmışların içerisinde en şerefli varlık.- İnsanı başıboş bırakır mı Allah?

        71-) Ve ya’budune min dûnillâhi ma lem yünezzil Bihi sultanen ve ma leyse lehüm Bihi ‘ılm* ve ma lizzâlimiyne min nasıyr;

        Allâh dûnunda, kendisinde hiçbir güç olmayan ve dahi kendilerinin de hakkında hiçbir ilimleri bulunmayan şeye tanrı niyetine tapınıyorlar! Zâlimler için bir yardımcı yoktur. (A.Hulusi)

 71 – Onlar Allahın karşısında öyle bir şey’e tapıyorlar ki o ona öyle bir ferman indirmedi ve öyle bir şey ki ol babda lehlerine hiç bir ilim yok, zalimlere ise yardımcı yoktur. (Elmalı)


Ve ya’budune min dûnillâhi ma lem yünezzil Bihi sultanen ve ma leyse lehüm Bihi ‘ılm ne ki; bazıları hem Allah’a inanıp, hem de Allah’tan başka Onun haklarında hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de haklarında sahici bir bilgiye sahip olmadıkları varlıklara kulluk ediyorlar. Ne Allah onlar hakkında; “Bunlar size tanrılık yapabilir.1 veyahut ta “Bunlar benim katımda size şefaat edecekler.” diye bildirmiş, ne de kendileri onlar hakkında ciddi bir bilgiye sahipler. Ama onlara kulluk ediyorlar. ve ma lizzâlimiyne min nasıyr her halde bu zalimlerin hiçbir yardımcısı olmayacaktır.

         72-) Ve izâ tütla aleyhim ayatüNA beyyinatin ta’rifü fiy vucuhilleziyne keferul münker* yekâdune yestune Billeziyne yetlune aleyhim âyâtiNA* kul efeünebbiüküm Bişerrin min zâliküm* enNar* veadehAllâhulleziyne keferu* ve bi’sel masıyr;

       Onlara âyetlerimiz apaçık kanıtlar hâlinde tilâvet edildiğinde, hakikat bilgisini inkâr edenlerin yüzlerinde inkârı, reddi görürsün! Neredeyse, delillerimizi kendilerine bildirenlere saldırıp çullanacaklar… De ki: “Size ondan daha kötüsünü haber vereyim mi? Ateş (sizi yakacak olan)! Allâh, onu hakikat bilgisini inkâr edenlere vadetmiştir… O ne kötü dönüş yeridir!” (A.Hulusi)

 72 – Kendilerine karşı âyetlerimiz birer beyyine olarak okunduğu zaman da o kâfirlerin yüzlerinde münkirliklerini tanırsın, hemen hemen karşılarında âyetlerimizi tilâvet edenlere saldırıverecek gibi olurlar, de ki: şimdi size ondan daha şer olanını haber vereyim mi? Ateş, Allah onu küfredenlere vaat buyurdu, ki o ne fena akıbettir. (Elmalı)

  Ve izâ tütla aleyhim ayatüNA beyyinat ve ne zaman kendilerine hakikatin apaçık belgeleri olan ayetlerimiz okunsa ta’rifü fiy vucuhilleziyne keferul münker küfürde direnenlerin yüzünde ki inkarı hemen fark edersin. Dikkat buyurun ne zaman kendilerine ayetlerimiz okunsa küfürde direnenlerin yüzünden inkarın izini okursun. Sanki inkar yüzünün rengine bürünmüştür. yekâdune yestune Billeziyne yetlune aleyhim âyâtiNA Öyle ki neredeyse ayetlerimizi okuyanlara saldıracak, onları parçalayacak gibidirler.

 Küfrün yürekten yüze vurması. Mihenk taşı altının ayarını ortaya çıkarır, vahiy de insanların ayarını ortaya çıkarır. Bizim buradan anlayacağımız özet bu olsa gerek.

 kul efeünebbiüküm Bişerrin min zâliküm de ki; bakın sizi bundan daha beter kızdıracak bir haber vereyim mi? Size bundan daha fitil edecek tabir caizse bir şey söyleyeyim mi? enNar..!* veadehAllâhulleziyne keferu. O Allah’ın inkarda ısrar edenlere vaat ettiği ateştir. Ateşi haber veriyor. Allah size bunu vaat etti. ve bi’sel masıyr o ne berbat bir duraktır.

 

        73-) Ya eyyühenNasu duribe meselün festemi’û leh* innelleziyne ted’une min dûnillâhi len yahluku zübâben ve levictemu leh* ve in yeslübhümüzzübâbü şey’en lâ yestenkızuhu minh* daufet talibu velmatlub;

        Ey insanlar! Bir ibretlik misal verildi; onu dinleyin… Allâh dûnunda yöneldikleriniz, bir araya toplansalar bile, bir sinek dahi yaratamazlar! Sinek bile onlardan bir şey kapsa, onu sinekten kurtaramazlar… İsteyen de istenilen de âcizdir! (A.Hulusi)

 73 – Ey insanlar! bir mesel darp edildi, şimdi ona iyi kulak verin, haberiniz olsun ki sizin Allah dan başka taptıklarınız bir sinek yaratamazlar, hepsi onun için toplansalar bile, ve şayet sinek onlardan bir şey kaparsa onu ondan kurtaramazlar, tâlip de zayıf matlup da. (Elmalı)

  Ya eyyühenNas Yeni bir pasaja girdi. Siz ey insanlar duribe meselün festemi’û leh bir misal veriliyor, şimdi onu dinleyin:

 innelleziyne ted’une min dûnillâhi len yahluku zübâben Allah dışında yalvarıp yakardığınız varlıkların hiç biri asla bir sinek bile yaratamazlar. ve levictemu leh bu iş için hepsi bir araya toplansalar dahi yapamazlar bunu. ve in yeslübhümüzzübâbü şey’en lâ yestenkızuhu minh dahası eğer sinek kendilerinden bir şey kapacak olsa, kapıp kaçacak olsa ondan onu dahi geri alamazlar. Ne ilginç misal değil mi? Yani bir sineğin sizden aldığını bile geri alamazsınız. daufet talibu velmatlub zira aşlamak isteyen de aciz alınmak istenen de. İkisi de aciz.

 Ayet açık, tefsire mahal tok. Zaten kendisi bir gerçeğin tefsiri. Allah dışında yalvarıp yakarılan her bir kimse, ne ise o. İnsan olabilir, aziyz olabilir, veliy olabilir, peygamber olabilir, taş olabilir, ideoloji olabilir, put olabilir, heykel olabilir, şu olabilir, bu olabilir. Yani Alla dışında, Allah’tan isteyeceğini Allah dışında bir mercii den isteyen insana sesleniyor bu ayet. Kendisinden bir sinek, bir şey alacak olsa onu bile geri alamayacak, bundan bile aciz olan birine nasıl Allah’a ait bir vasfı, bir niteliği yakıştırıyorsun diyor.

          74-) Ma kaderullahe hakka kadriHİ, innAllâhe leKaviyyün Aziyz;

        ALLÂH’ı (adıyla işaret edileni) hakkıyla değerlendiremediler! Muhakkak ki Allâh Kaviyy’dir, Aziyz’dir (güçlü ve gücünü karşı konulmaz şekilde kullanandır). (A.Hulusi)

74 – Allahın kadrini gereği gibi takdir edemediler, hakikat Allah, yegâne kaviy, yegâne azîzdir. (Elmalı)


Ma kaderullahe hakka kadriHİ Onlar Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayıp takdir edemediler.

Evet, müthiş bir ibare dostlar. Ma kaderullahe hakka kadriHİ Allah’ı hakkıyla takdir etmek. Nedir? Tanımakla mümkündür değil mi? Allah’ı takdir etmek için tanımak lazım. Allah’ı hakkıyla kavrayabilmek için O’nu tanımak lazım. Kendini tanımadan O’nu tanımakta ne mümkün. Kendini tanıyanlar O’nu tanıyabilirler. Kendini tanıdığında şah damarından daha yakın olduğunu görecektir. Çünkü Allahsız bir insan, anlamsız bir insana dönüşür. Tüm anlamının Allah’ta olduğunu ancak Allah’ı tanıdığında kavrayacaktır.

 Allah daha nasıl tanınır? Elbette ki esma ve sıfatıyla. Onu öğrenmekle tanınır. Yani isimleri, kendisinin ifade buyurduğu, Kur’an da esma ül Hüsna  olarak geçen en güzel vasıfların kendisine ait olduğunu buyurduğu o isimler, o sıfatlarla.

 Mahlukatı O’na atıf bilen bir bakış açısıyla üçüncüsü.

 Daha nasıl tanınır Allah? Kainata; Allah’ın bir eseri olarak bakmakla. O eseri iyi okursanız, o eserin sahibini, o sanatın sahibi olan sanatkarı da tanırsınız. Tüm varlığa açılmış bir kitap gibi bakanlar. Tüm eşyayı açık bir kitap gibi okuyanlar, okumayı becerenler Allah’ı iyi takdir edenler olacaktır.

 [Ek bilgi; Hiçbir yerde “ilâh”a imandan söz edilmemektedir; çünkü “Allah”, “Tanrı” değildir!

“Senin ilâhın Allah’tır” sözünün mânâsı “Allah ilâhtır” demek değildir!.. Bu belki, “Senin ilâh-Tanrı bildiğin, sandığın varlık gerçekte Allahtır; ki O Tanrı olmaktan münezzehtir” anlamına alınabilir.

Bunun izahını geniş olarak “HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH” isimli kitabımızda yaptık. Arzu edenler bu hususu oradan tetkik edebilirler.

Evet, “Allah”a iman derken, “Allah”ı en asgari sınırı ile “İhlâs” sûresinde belirtilen biçimde anlamak gerekir.

Şayet “Allah”ın “Ahad” olduğunu akıldan çıkarırsak veya “Allah’ın”; “Ahad” olduğunun mânâsını anlamadıysak; “Allah’ın” doğurulmamış ve doğurmamış olduğunun” mânâsını fark edemediysek, çözemediysek, idrak edemediysek; bu takdirde biz, “Allah’a inanıyorum” deriz; ama yine de “Âmentü billahi” dememiş oluruz!.. Lafını etmiş, dille söylemiş oluruz; fakat, anlayış olarak bu kavramdan mahrumuzdur…

İşte bu durumdakilerin hâlini açıklayan âyet de şudur:

“İNSANLARDAN BİR KISMI “B“NİN ANLAMIYLA ALLÂH’A VE GELECEĞİMİZE İMAN ETTİK DERLER; AMA BUNUN BİLİNCİNDE OLARAK İMAN ETMEMİŞLERDİR.” (Bakara:8)

Çünkü..! İhlâs sûresinde, “Allah’ın” “Ahad” yani bölünmez, parçalanmaz, cüzlerden meydana gelmemiş, parçalardan oluşmamış; sonsuz sınırsız TEK olduğu.

Ve de “Samed” olarak, O’na herhangi bir şeyin girmesinin, ya da O’ndan her hangi bir şeyin çıkmasının mümkün olmadığı, anlaşılabildiği zaman.

Ve yine “O“ndan meydana gelmiş ikinci bir varlığın var olmadığı; ayrıca “O“nun başka varlıktan meydana gelmesinin söz konusu olmadığı fark edildiğinde ve bunun anlamı kavranıldığında, zaten otomatik olarak bizim “ben” dediğimiz varlık, hiç “var” olmamış olarak “yok” olur!

Ya da çok basite indirgeyerek açıklayalım… “ALLÂH”IN “SINIRSIZ” varlığına İMAN EDİLDİĞİ ZAMAN!.. Yani, “SINIRSIZ” varlığı dolayısıyla hiçbir boyutta “O”nun yanı sıra ikinci bir varlığın mevcudiyetinden söz edilemeyeceği kavrandığı zaman…

Görülecektir ki “sen (ben)” zaten hiç “var” olmamışsın… “Yok”sun!.. “YOK” mayasından oluşmuş bir “yok” olarak mevcudsun; ki gerçekte tüm varlık sadece “O”dur!

Var olmamış bir şey nasıl “yok” olur?

Var olmayan bir şey, gerçekte, ancak beş duyunun oluşturduğu zanda “var” kabul edilir; o zanda “var” kabul edilen “benlik”, idrak oluşunca da “yok” olur demektir! Yoksa, gerçekten “var” olan hiçbir şey “yok” olmaz!.. Çünkü her şeyin varlığı, “ALLÂH” varlığıyla mevcuttur!.. Ki, o şeyin mutlak mânâda “yok” olması demek, sonuçta ALLÂH varlığının “yok” olması demek olur. A.Hulusi. http://www.ahmedhulusi.org/yazi/b-sirriyla-anlayis.htm ]

 [Ek bilgi 2; . Eğer siz ALLAH’ı hakkıyla tanısaydınız dualarınızla dağları yerinden oynatırdınız. (Hadis/Camius sağıyr)]

 innAllâhe leKaviyyün Aziyz nitekim Allah her şeye muktedir olan yüce bir otorite sahibidir. Yani neden böyle iki isim geldi bu ayetin sonuna? Allah’ı hakkıyla takdir edemeyenlerden söz ettikten sonra. Allah’ın kaviy ve aziyz olduğunu buyurdu ayet. Çünkü hiç kimse Allah’ı hakkıyla takdir edemese Allah’ın nesi eksilir ki. O’nun şerefinden, O’nun onurundan bu hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah yarattıklarından hiç birine muhtaç değil. Ama yarattıklarının tamamı O’na muhtaç. Yarattıklarının tamamı O’na asi olsa Allah’ın izzetinden hiçbir şey eksilmez. Fakat onlar Allah’a asi olduklarıyla kalmış olurlar.


        75-) Allâhu yastafiy minel Melaiketi Rusulen ve minen Nas* innAllâhe Semiy’un Basıyr;

        Allâh, meleklerden Rasûller seçer ve insanlardan da… Muhakkak ki Allâh Semi’dir, Basıyr’dir. (A.Hulusi)

 75 – Allah, hem Melâikeden Resuller süzer hem insanlardan, hakikat Allah, yegâne semi’, yegâne basîrdir. (Elmalı)


Allâhu yastafiy minel Melaiketi Rusulen ve minen Nas dolayısıyla Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da elçiler seçer. innAllâhe Semiy’un Basıyr ne var ki sadece Allah her şeyi görür ve sadece O her şeyi işitir.

 Neden böyle bitti? Çok ilginç. 1 si Allah insanlardan ve meleklerden elçiler seçer. Allah’ın seçtiği bu elçilere Allah muamelesi yaparsanız, onları seçen Allah’a hakaret etmiş olursunuz. Onun için geçmiş toplumlar, putperest toplumların bir çoğunda tapınılan nesneler meleklerin bir sureti olarak nitelenirlerdi. Ya da Yine geçmiş toplumlarda puta dönüşmüş Sanen ve senen’e dönüşmüş tapınılan nesneler geçmişte çok iyi olan Peygamber, Aziyz ve velilerin suretleri idi. Mesela Kur’an da ved’, Suva’, yeuk ve nasr diye geçen 5 putun tefsir otoriteleri tarafından bize verilen bilgiye dayanarak söylüyorum, daha önce İdris peygambere iman etmiş olan havariler olduğu ve daha sonraları bu aziyz insanların, bu Allah dostlarına gösterilen saygının bozulmasıyla, saygının mahiyetinin değişmesiyle giderek bu saygı yerini tapınmaya terk etmiş olduğunu anlıyoruz. İşte bu gibi örneklerden yola çıkarak bu ayeti daha iyi anlayabiliriz.

 Dahası ayet ne var ki sadece Allah her şeyi işitir diyor. Yani Allah’ın seçtiği meleklerden ve peygamberlerden seçtiği kimseler Allah gibi her şeyi işitemezler. Her şeyi göremezler. Her şeyi işiten ve gören sadece Allah’tır.


        76-) Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm* ve ilAllâhi turce’ul umûr;

        Bilir onların geleceklerini de, geçmişlerini de… İşler Allâh’a rücu ettirilir. (A.Hulusi)

 76 – Hepsinin önlerindekini ve arkalarındakini bilir ve bütün işler hep Allaha irca’ olunur. (Elmalı)


Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm yine O, yani Allah onların bildiklerini de bilir, bilmediklerini de. Aslında bu ibarenin tam olarak harfiyen manası önlerinde olanı da bilir arkalarında olanı da. Fakat önlerinde olandan kastın bildikleri, arkalarından olandan kastın da bilmedikleri olduğu açık.

 ve ilAllâhi turce’ul umûr sonunda her iş ve oluş döner dolaşır Allah’a varır.


        77-) Ya eyyühelleziyne amenûrke’û vescüdu va’budu Rabbeküm vef’alül hayre lealleküm tüflihun;

        Ey iman edenler! Rükû edin (her an her zerrede hükümranlığını fark ederek eğilin); secde edin (indînde “ben”liğinizin “yok”luğunu hissedin), Rabbinize kullukta olduğunuzu kavrayın; hayır (Hakkanî fiil) işleyin ki kurtulasınız! (A.Hulusi)

 77 – Ey o bütün iman edenler, rüku’ edin, secde edin, rabbinize kulluk edin, hayır işleyin ki felâh bulabilesiniz. (Elmalı)


Ya eyyühelleziyne amenûrke’û siz ey iman edenler. Yalnızca Allah’ın huzurunda eğilin. Vescüdu O’nun; sizin için koyduğu yasaya tabi olun.

 Neden rükû  edin ve secde edin diye dar bir anlamıyla değil de, çok geniş anlamıyla çevirdim? Çünkü değerli dostlar secde Kur’an da da Ven necmu veş şeceru yescudan (Rahman/6) ayetinde buyrulduğu gibi; Ağaçlar ve yıldızlar secde ederler. Yani böyle çevrilmez bu. Secde etmek burada ağaçlar ve yıldızlar, Allah’ın kendileri için koyduğu yasaya tabi olurlar. Allah ile sözleşmelerine uygun davranırlar demektir.

 Secde rolünü oynamaktır. Allah ile sözleşme yapmaktır. Haddi zatında insanın secde hareketi, Allah’a verilmiş bedeni bir imzadır. Yerini bilmektir, yurdunu bilmektir, Allah’ın koyduğu yerde durmaktır. Sözleşme imzalamaktır yani. Rükû itaat, secde teslimiyettir. Rükû sosyal itaattir, secde bireysel itaattir. ..verke’u ma’arraki’ıyn (Bakara/43) ayeti vardır. Rükû edenlerle birlikte rükû edin. Allah’a teslim olanlarla birlikte teslim olun. Ama; vescüdü me’as sacidiyngibi bir kalıp yoktur. Secde aşk halidir çünkü ve Allah’a olan muhabbet elbette ki kaynağını, insanın gönlünde ki imandan, bireysel imandan alır.

 Belki şöyle tefsir etmekte mümkün; Rükû İslam’dır, secde imandır. Rükû itaattir, secde teslimiyettir diye de bunun için söylemiştim.

 va’budu Rabbeküm ve yalnızca rabbinize kulluk edin. vef’alül hayre lealleküm tüflihun ve hayırlı işler yapın ki ebedi kurtuluşa nail olasınız.

          78-) Ve cahidu fillâhi hakka cihadiHİ, HUvectebaküm ve ma ceale aleyküm fiyd diyni min harec* millete ebiyküm İbrahiym* HUve semmakümül müslimiyne min kablü ve fiy hazâ liyekûner Rasûlü şehiyden aleyküm ve tekûnu şühedae alenNas* feekıymusSalâte ve atüz Zekâte va’tesımu Billâh* HUve Mevlaküm* fenı’mel Mevlâ ve nı’men Nasıyr;

        Allâh için, O’nun Hak cihadı olarak, mücahede edin! O, sizi seçti ve Dinde size bir zorluk yüklemedi… Babanız İbrahim’in milletinin (din anlayışıdır bu)… Daha önce de şimdi de O, sizi “Müslimler = teslim olmuşlar” diye isimlendirdi ki, O (Sistemi “OKU”yan, vahdeti açıklayan) Rasûl (Hz. Muhammed s.a.v.) sizin üzerinize bir şahit olsun, siz de insanlar üzerine şahitler olasınız! Artık salâtı ikame edin ve zekâtınızı verin; Esmâ’sıyla hakikatiniz olan Allâh’a tamamıyla bağlanın! O, Mevlâ’nızdır (sahibiniz, her fiilinizin oluşturanı)… Ne güzel Mevlâ’dır ve ne güzel Nasîr’dir (O).(A.Hulusi)

 78 – Ve Allah uğruna hak cihâdıyla mücahede eyleyin, sizi o seçti, üzerinize dinde bir haraç de yükletmedi, haydin babanız İbrahim’in milletine, bundan evvel ve bunda size Müslüman ismini o – Allah – taktı, ki Peygamber size karşı şahit olsun, siz de bütün insanlara karşı şahitler olasınız, haydin namazı kılın zekâtı verin, ve Allaha sıkı tutunun ki Mevlâ’nız odur, artık ne güzel Mevlâ, ne güzel nasîr.(Elmalı)

 Ve cahidu fillâhi hakka cihadiH ve Allah uğruna üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin. Yani var gücünüzü Allah yolunda harcayın cihat budur.

 Cihat sadece savaşa indirgenemeyecek kadar muhteşem bir kavramdır. İnsanın Allah adına harcadığı her emek cihat kapsamına girer.

 HUvectebaküm ve ma ceale aleyküm fiyd diyni min harec neden var gücünüzle Allah yolunda cihat edin? HUvectebaküm, çünkü O sizi seçti. Niçin seçtiği belli. Bu vahyi insanlığa taşımak için bu onuru size verdi. Vahyi taşıma onurunu size verdi madem, siz de vahyi taşımanızın sorumluluğunu yerine getirin. Vahyi taşımanın iftiharını, vahyi taşımanın onurunu taşıyorsunuz madem, sorumluluğunun altına da girin ve var gücünüzle Allah yolunda çaba sarf edin.

 ve ma ceale aleyküm fiyd diyni min harec O sizin için din konusunda sizi zora sokmadı, zorluk dilemedi. Eşyada asıl olan mubahlıktır ilkesini hemen hatırlamakta yarar var. Yani bir şeyin serbestliğine delil aranmaz. Eğer yasak değilse serbesttir. İşte bu esastan yola çıkılmıştır. Hz. Aişe der ki; peygambere iki şey sunulduğunda arasından en kolay olanını tercih ederdi.

 Hatta efendimiz Yessiru vela tuassiru ve beşşiru vela tuneffiru buyurur. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz, kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz. Aslında bu ayette ifade edilen biraz da bu hadiste dile getirilen şey değil midir.

 Hatta bir gün Resulallah’a sürekli ibadet etmek istediğini söyleyen birine Resulallah; Sen usanmadıkça Allah usanmaz. Uyarısında bulunmuştu.

 Buradaki belki Allah dinde size zorluk kılmamıştır ibaresinin bir önceki ayetin başı ile yakın alakası da şuradandır. Yani Allah yolunda cihat edeceksiniz var gücünüzü harcayacaksınız. Bu demek değildir ki gücünüzün ötesinde bir şey istiyor Allah. Gücünüzün içinde ki, gücünüzün yettiği şeyi yapın yeter demektir bu.

 millete ebiyküm İbrahiym sizden tek istediği atanız İbrahim’in inanç sistemine tabi olmak.

 Millet inanç sistemi demektir. bizde şu anda Türkçe de kullanılışı kökten yanlıştır. Yani millet; bir ırka mensup olanlar demek değildir. Millet Kur’ani bir kavramdır ve Kur’ani anlamı da bir inanç sistemine mensup olan insanların toplamıdır. Ümmetle eşdeğerdedir.

 HUve semmakümül müslimiyne min kablü ve fiy hazâ o sizi bundan önce ve bu vahiyde de Müslüman olarak isimlendirdi.

 İslam tüm vahiylerin ortak öğretisi, insanlığın değişmez değerlerinin ortak adıdır. Her peygamber Müslüman’dır. Bu adı Allah seçti. Allah’a teslimiyet, insanlık boyunca her müminin esas duruşudur. İşte bu ismi de Müslüman’a Allah seçmiştir.

 liyekûner Rasûlü şehiyden aleyküm ve tekûnu şühedae alenNas ki elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, insanlık içinde siz iyi bir model ve tanıklar olasınız.

 Açık dostlar. Şehiyd; Hem şahit, tanık olmak, hem de model ve örnek olmak anlamına gelir. Kendisi ile bir hakikatin ispat edildiği belge ya da kişidir. Siz insanlığa örnek olun, model olun, peygamber size model oldu. Peygamber size şahit oldu, hayatıyla tanık oldu, siz de insanlığa tanık olun. Peygamber sizin imamınız oldu, yani ümmetin anasıydı. Merhametiyle şefkatiyle, örnekliğiyle sizde insanlığın anası olun, imam ümmet olun. Yani ana toplum.

 feekıymusSalâte ve atüz Zekâte şu halde artık salâtı ikame edin, Allah karşısında esas duruşunuzu koruyun. Bu esas duruşun ibadet biçiminde ki namazı maksadına uygun olarak eda edin. ve atüz Zekâ arınmak için verilmesi gerekli olan ne varsa onu verin. va’tesımu Billâh ve Allah’a sımsıkı bağlanın. HUve Mevlaküm neden bağlanalım diyorsanız eğer; O sizin gerçek efendiniz, gerçek koruyup kurtarıcınızdır. fenı’mel Mevlâ ve nı’men Nasıyr o ne güzel efendi o ne güzel koruyup kurtarıcı ve o ne güzel yardımcıdır.

 Öyle bir efendi ki; İnsanı köle değil, kul eder. Öyle bir efendi ki, kulunun özgürlüğünü kıskanmaz. Ona irade verir. Yani özgürlük verir. Öyle bir efendi ki onu rakibi olarak değil kulu olarak tanımlar ve onun kendisine yaptığı her itaati cennetle ödüllendirir.

 Rabbim, kendisinden başka rab aratmasın rabbim layıkıyla kul olanlardan kılsın inşallah.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Temmuz 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: