RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MÜ’MİNUN SURESİ (001-041)(107)

27 Tem

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”


El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

 Rabbişrah liy sadriy;

 Ve yessirliy emriy;

 Vahlül ukdeten min lisaniy;

 Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

 Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!

 Değerli Kur’an dostları bugün yepyeni bir Kur’an sitesine daha giriyoruz. Bu sitenin adı MÜ’NİNUN. Mü’minun suresi mushafta 23. sırada yer alır. Klasik rivayetler bu sureyi Mekke döneminin sonlarına tarihlerler. Hatta bazı rivayetler ve bazı otoriteler Mü’minun suresini Mekke de nazil olan son sure olarak anarlar. Fakat surenin içeriğine baktığımızda ve diğer surelerle bu içeriği karşlılaştırdığımızda nispeten daha önceki bir zamanda indirilmiş olduğunu görürüz. Hatta Zümer, Lokman ve Zuhruf surelerinden önce inmiş olması çok kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu surede muhtemel bir diyalog olarak bu diyalogda sorulan sorulara cevaben; “Gökleri, yeri kim yarattı.” Diye sor onlara denildiğinde ..seyekulünnAllâh. Allah’tır diyecekler cevabı gelirken bu adını andığım surelerde ..leyekulünnAllâh biçiminde gelir. ..(Zuhruf/38)(Lukman/25) aynı soruya cevap. Ki bu da artık diyecek oldukları sözü değil demiş oldukları sözün naklidir. Yani bu sure Zümer ve Zuhruf surelerinden önce nazil olmuş olmalıdır.

 Surenin konusu kendi içerisinde tutarlı ve anlamlı bir bütün teşkil eder. Makbul bir imanın neleri kapsadığını dile getirir sure. Zaten sureye isim de; 1. ayetinde geçen Mü’minun kelimesinden ve müminlerin niteliklerini ele alan ayetlerle girdiği için verilmiştir. Makbul bir iman sureye göre tevhidi, nübüvveti; yani Allah’ın birliğinin tüm eşyada tezahür edişini. Tevhid, nübüvvet yani Allah’ın insana olan ilgisi ve insana olan merhametinin sonucu olarak vahyini taşıyacak peygamberlik müessesesi. Vahyi yine, ki peygamberlerin Allah’tan aldıkları ve insan oğluna ilettikleri, Allah’ın insana olan kelâm rahmeti. Ve ahireti kapsamalıdır. Bunları kapsamayan bir imana, iman değildir Kur’an. Ki zaten öncelikle hayatı kapsamayan bir imanı iman olarak görmemekte.

 Bu surenin 1 ve 9. ayetleri arasında yer alan müminlerin vasıfları dikkate alınacak olursa, Mü’min kimdir sorusunun cevabıdır bu surenin ilk 9 ayeti . Ve bu cevap çok ilginçtir hep hayatla ilgili. Hep hayatın içinde olan şeylerle ilgili. O nedenle İman; Hayatın dışında soyut bir inanç. İnsanın vicdanına ve kalbine hapsedilmiş bir inanma şekli biçiminde tarif edildiği zaman bu sure işte bu tarifi reddetmektedir.

 Eğer bize derman, göze fer, gönle ferman olarak yürümüyorsa bir iman; o iman sahibinin yüreğinde mahkûm demektir, tutsak demektir. Tutsak bir imanın sahibine faydası yok ki başkasına faydası olsun. Bir iman mutlaka sahibini özne kılar. Aktif, aktüel bir özne kılar. Şimdi ve buradasın ı inşa eder. Eğer bir iman sahibini özne kılmıyor, ona etrafını ve hayatı inşa edecek gücü sağlamıyorsa o iman etkin bir iman değil, etken bir iman değil, edilgen, yani mef’ul bir imandır. Böyle bir imanın da hiç kimseye faydası yoktur.

 İşte tam da bu noktada bu sure Allah’a imanın değeri üzerinde durur. Allah’a imanın değerinin ne anlama geldiğini. Ki 84 – 89. ayetlerde Allah’a iman etmenin tek başına vahye, nübüvvete, ya da ahirete iman etmeksizin Allah tarafından iman kabul edilmediği bu surede açıkça yer alır. O ayetlere geldiğimizde konuyu ayrıntılı olarak işleyeceğiz inşallah.

 Yine bu sure 23. ve 50. ayetler arasında Hz. Nuh kıssasıyla başlayıp devamında ki kıssalarla Hz. Peygamberin şahsiyetini inşa eder. Aslında inşa deyince bu surenin tamamını kapsayan bir özelliktir bu. çünkü bu sure muhatabın kurtuluş anlayışını inşa eder, tasavvurunu inşa eder. Ki ilk ayeti Kad eflehal mu’minun (1) diye başlar. Doğrusu gereği gibi iman etmiş olanlar, yani mü’minler  kurtuluşa erecekler. O halde kurtuluş nedir. Kur’an ın kendine has bir kurtuluş tarifi mi vardır. Peki Kur’an ın kendine özgü bir kurtuluş tarifi varsa, bizim kurtuluş tarifimiz buna ne kadar uymaktadır. İşte bu noktada Kur’an ın amacı gündeme gelmektedir.

 Kur’an ilahi bir inşa projesidir. Kur’an ın ilk inşa ettiği, muhatabı olan insandır ve insanda da ilk inşa ettiği yer; İnsanın düşüncesine muhakemesine, önermelerine, hükümlerine temel olan tasavvurudur. Tasavvur iyi, kötü, güzel, çirkin, kurtuluş, batış, yükselme, alçalma, saadet, felaket, kâr, zarar gibi hayatımızı üzerine inşa ettiğimiz temel kavramların içini doldurduğumuz yerdir. Bu iyidir cümlesi, iyi hakkında bir görüşe sahip olmadan kurulamaz. Bu doğrudur cümlesi; şu kişi sahtekârdır cümlesi, bu insan dürüsttür cümlesi, bütün bu cümleler birer hüküm cümlesidir ve her hüküm cümlesi mutlaka içerisinde ki kavramların içeriği ile anlamını kazanır.

 Dürüst kavramı; Tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. Yalan kavramı tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. Kâr kavramı tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. Kurtuluş kavramı sizin tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. İşte ona göre hüküm verirsiniz.

 Peki, bu kavramların içini dolduran tasavvuru kim inşa ediyor? Eğer Kur’an inşa etmezse bir tasavvuru, Kur’an ın kâr dediğine siz zarar dersiniz. Kur’an ın “kurtuldun” dediği kimseye, siz “battın” dersiniz. Kur’an ın sen iyisin dediği kimseye, siz; sen kötüsün dersiniz. Kur’an ın Hakk dediğine, siz batıl dersiniz.

 Neden? Çünkü Kur’an ın gör dediği yerden bakmaz, Kur’an ın inşa ettiği tasavvurla düşünmezsiniz de ondan. O nedenle böyle bir tasavvur inşası da gerçekleşmeden insan vahyi; eline, koluna, gözüne, kulağına, hayatına yansıtamaz. Vahiy onda bir ömre dönüşemez. Vahiy onda tutan el, gören göz, işiten kulak, yürüyen ayağa dönüşmez.

 İşte bundan dolayıdır ki ilahi tüm vahiyler muhatabında bir inşayı gerçekleştirmek için inerler ve ilk inşa ettikleri şahsiyet elbette ilk muhatabı olan peygamberlerdir. Kur’an ın da ilk muhatabı olan Hz. Peygamber Aleyhisselâm ilk inşa ettiği şahıstır. Peki bu noktada Kur’an ın inşa ettiği şahıslara bir örnek, ya da birkaç örnek vermemiz gerekirse hangi örnekleri verebiliriz?

 Değerli dostlar Kur’an bir tasavvuru inşa ederse ne olur. Bakınız. İlk neslin hayatını Kur’an inşa etmişti. Kur’an ın inşa ettikleri arasında Âmir Bin Füheyre’de vardı. Âmir bin Füheyre Hz. peygamberle birlikte hicret yolculuğuna çıkan 3. şahıstı. Hz. Ebu Bekir’in azatlı çobanıydı. Sevl mağarasına süt getiren, izi kaybetmek için sığırları ve koyunları süren de bu şahıstı. İşte bu şahıs hicretten sonra Resulallah’ın kurduğu ilk Medrese, ilk okul olan suffe okulunun kadiym öğrencilerinden biri oldu. Okuduğu okulda daha sonra öğretmenlik yapmaya başladı. Öyle ki artık o okulun başkanıydı.

 İşte bu zat Hz. peygamberden öğretmen istendiğinde dini öğretmek için 70 arkadaşı ile birlikte öğretmen isteyen kabileye gönderildi. Fakat yolda hain bir pusu kuruldu ve bu pusuda ikisi hariç hepsi ansızın gece uykularındayken şehit edildiler. O iki kişiden biri, ki develerin başında kalmışlardı, nöbetçiydiler. Döner dönmez manzarayı görünce kılıcını çekti ve “onlar gittiyse ben duramam diyerek şehit oluncaya dek çarpıştı hainlerle. Geriye tek kişi kalmıştı o da kıskıvrak yakalandı. Onun adı Amr idi.

 Pusuyu kuranların lideri, bu hain pusunun lideri Cebbar isimli bir müşrikti. Amr’ın yakasını topladı, dedi ki; Şu ölüleri bana teşhis et, kim bunlar. Birer birer teşhis ettiler. Fakat bir kişi aralarında yoktu. Aslında hainlerin elebaşı Cebbar’ın istediği de oydu. Bana onun kim olduğunu söyle diyordu ısrarla. Kimdir, nedir, neyin nesidir, özelliği nedir, onu söyle bana diyordu ve geriye kalan tek diri sahabi olan Amr, Âmir Bin Füheyre’nin niteliklerini bir bir saydı. Merak sırası ona gelmişti. “Neden bu kadar merak ediyorsun.” Diye sordu Cebbar’a.

 Cebbar dedi ki; Onu ben öldürdüm. Sırtından hançerledim onu. İyi biliyorum. Göğsünden ucunun çıktığını da gördüm. Fakat ölürken söylediği bir söz hiç aklımdan çıkmıyor. Dedi ki;

 – Kad, necahtu, ya da bir başka rivayette; lekad fûztü vallahi..! Vallahi, Allah’a yemin olsun ki işte şimdi kazandım. İşte şimdi başardım. Dedi. ve dönüp soruyor o hain müşrik Cebbar.

 – Ben öldüreyim de o nasıl kazansın. Yaşayan benim, ölen o. Hayatta kalan benim. Dolayısıyla benim kazanmış olmam gerekmiyor mu. işte ben buna şaşıyorum. Demişti.

 Ve bu tasavvurun nereden geldiği kendisine izah edildiğinde Cebbar, kendisinin öldürdüğü bir insanın bir cümlesi yüzünden imana ulaşacaktır. Yani öldürdüğü insanın bir cümlesi, onu diriltecektir.

 Ama asıl sorulması gereken burada şu soru; Biz modern Müslüman’lar  Cebbar gibi mi tasavvur ediyoruz, Âmir gibi mi. Kurtuluş ne? Kazanç ne? Batış ne? Bitiş ne? Kayıp ne? Kâr ne? Zarar ne?

 Burada galiba roller değişiyor. Galiba Kur’an bizi inşa etmediği için Kur’an a iman ettiğini iddia eden bizler Cebbar gibi düşünmeye başlıyoruz. İşte burada bu derin problemi çözecek olan da Kur’an ın ta kendisidir ve bu sureler, bu ayetler doğru ve iyi bir biçimde anlaşıldıkça Mümin; Kur’an ın gör dediği yerden bakacak ve gör dediği şeyi doğru bir biçimde görecektir.  İşte tasavvur inşasından kastım da budur.

 Yine bu surede ekonomik ve sayısal üstünlüğün haklılık olmadığı dile getirilir. 55 -56. ayetlerde bir insana Allah’ın evlat ve servet vermiş olması o insanı desteklemiş olduğu anlamına gelmediği ifade buyrulur ve tüm bu yanlışların temelinde tabii ki bir şey yatmaktadır. Hayatın anlam ve amaçtan yoksun olduğunu zannetmek. İşte surenin zirve ayeti de orada gelir. 115. ayet;

 Efe hasibtüm ennema haleknaküm abesen (115) Yoksa siz bizim bütün bu şeyleri; hayatı, sizi, dünyayı, yeri, göğü anlamsız bir oyun olarak yarattığımızı mı düşünüyorsunuz.

 Sır buradadır, anahtar buradadır. Bütün bu problemli bakışların en temelinde hayatın bir anlam ve amaçtan yoksun olduğu sapık düşüncesi yer alır. İşte bu sure hepimizi bir yerden alır, getirir, bu sorunun önüne bırakır ve sure en sonunda insanın Allah tasavvurunu inşa eden 3 ayetle 116-117-118. ayetler, son bulur.

 Bu kısa özetin ardından şimdi sureyi tefsire geçebiliriz.


BismillahirRahmanirRahıym

 1-) Kad eflehal mu’minun;

Gerçek şu ki, iman edenler, kurtulmuştur!(A.Hulusi)

 001 – Hakikat felâh buldu o müminler.(Elmalı)


Kad eflehal mu’minun doğrusu gereği gibi inananlar kurtuluşa erecekler. Gereği gibi inananlar diye çevirmem boşuna değil. El mü’minun sözcüğünde ki el takısı inanmanın tüm gereklerini içine almayı ifade ediyor. Yine efleha kelimesi geçmiş zaman kipi olduğu halde kurtuluşa erdiler manasına geldiği halde erecekler diye çevirdim.

 Arap dilinde yerleşik bir usuldür ki kesinlikle olacak bir şey ifade edilirken geçmiş zaman kipi kullanılır. Kıyamet sahneleri insan gözünün önüne serilirken de aynı kip kullanılır. Oysaki kıyamet gelecekte kopacaktır. Fakat kopmuş bilin yani; İzeşŞemsü küvviret (Tekvir/1)güneş dürüldüğü zaman. Veya İzâ vekâ’atil vâkı’a (Vakıa/1) olay olduğu zaman, oldu bitti sayın. Yani bitmiş gibi, olmuş gibi. -Ki geçmiş zaman kipi kullanılır- olmuş gibi bilin siz, öyle kesin bilin. Onun için Arap dilinde bu yerleşik bir kullanımdır. Kesinlikle kurtulacaklar gereği gibi inananlar.

 Kad edatı mazi fiilin başında geldiği zaman ya bir beklentiye cevap olarak gelir, ya da haksız bir ithamı ret için gelir. Bu edat boşuna gelmez. Burada müminler için 1.sini, inkarcılar için de2. anlamı taşımakta. Kad edatı. Yani Müminlerin beklentisine cevap olarak, kafirlerin de haksız ithamına ret olarak gelmektedir.

 Tasavvur inşasına yönelik ayetler grubu olduğuna surenin girişinde değinmiştim. İşte bu kurtuluş hakkında, kurtuluş kavramının içini nasıl doldurmamız gerektiği konusunda Kur’an i bir işaret, yol gösteriyor. Nasılmış, kurtuluşun anlamı neymiş ve iman denilince imandan ne kastedilirmiş. Ne anlaşılması gerekirmiş. Yani inandım demekle bitiyor muymuş her şey. Ben iman ettim demekle, ya da şahadet kelimesini getirip bıraktıktan sonra her şey bitiyor muymuş. Yoksa iman kökü kalpte, gövdesi akılda, dalları muhayyilede, meyvesi eylemde olan bir ağaç mıymış. İşte onu göreceğiz. Devam ediyoruz;


2-) Elleziyne hüm fiy Salâtihim haşi’un;

 Onlar (iman edenler) salâtlarında hakkıyla Allâh’a yönelmenin yaşantısı içindedirler; (A.Hulusi)

 002 – Ki onlar namazlarında huşu’ludurlar. (Elmalı)


Elleziyne hüm fiy Salâtihim haşi’un onlar namazlarında derin bir ürperti ve tevazu içinde olan kimselerdir. Müminlerin tarifi uzun. Mümin kimdir sorusunun uzun cevabının 1. maddesini söyledi burada. Onlar namazlarında derin bir tevazu ve ürperti içinde olan kimselerdir. Haşi’un, yani huşu içindirler diyor.

 Huşû nedir? Gönülden gelen bir ürpertidir ki, bu ürperti insanın başını sonuna kadar eğer Allah karşısında. Fakat bu ürpertinin kaynağı, insanın yüreğidir. Bu ürpertinin kaynağıyla iman kaynağı aynıdır. Onun için imanın bir tezahürü olarak ele alınıyor. Namazda huşû; öyle bir gönül ürpertisidir ki, gönül titremesidir ki, bu ürperti insanın bedenini de şekillendirerek Allah karşısında duyduğu bu sevgi ve saygı hissi başını, insanın sonuna kadar yere eğdirir. Öyle eğdirir ki bu ürpertinin, yani huşûnun başı kıyam ortası rükû, nihayeti, sonu secdedir.

 Aslında bir rekatın en ana bölümünü, has bölümünü oluşturan kıyam, rükû ve secde den oluşan bu süreç Huşû dur. Huşû sürecidir. Dahası insanın gönlünde ki Allah’a saygı, tazim ve sevgi hissinin  bedene verdiği şekildir. Eğer insan komutu gönlünden almaksızın sadece bedeniyle kıyam rükû ve sücutta bulunuyorsa işte o huşûsuz namaz olmuş olur. Onun için huşû bedeninizin aldığı şekli ruhunuzun komutuyla almasıdır. Ruhunuzun emir ve komutası altında başınızın secdeye gitmesidir.


3-) Velleziyne hüm anil lağvi mu’ridun;

 Onlar boş laf ve boş işlerden yüz çeviricidirler; (A.Hulusi)

 003 – Onlar ki beyhude işe, boş lâfa bakmazlar. (Elmalı)


Velleziyne hüm anil lağvi mu’ridun onlar yararsız her şeyden yüz çeviren kimselerdir. El lağv; Amaca ulaştırmada hiçbir işlev üstlenmeyen şeye denir. Kişinin amacına kişiyi ulaştırmada hiçbir işlevi yok. İşte o şeye lağv adı verilir. Ki yararsız, amaçsız her şeydir. Çünkü, neden iman ile irtibatlandırıldı? Aslında bu ayeti şöyle bir cümle ile de ifade edebiliriz. Boş şeylerden yüz çevirmek imandandır.

 Zaten peygamberimizin şu imandandır, bu imandandır buyurmaları aslında Kur’an ı bir tür tefsirleridir. Burada imanı, mü’minin kimliğini tarif ederken onlar boş şeylerden, amaca ulaştırmayacak şeylerden yüz çevirirler diyor.

 Neden imanla ilintilidir dedim? Çünkü hayatın anlamlı olduğu imanın konusudur. Girişte o ayeti söylememiş miydim. Hayat anlamlıdır, hayat anlamsız değildir. Değilse Allah’a imanın değeri olmaz. Onun içinde bu surenin 115. ayeti hayatı anlamsız bir oyun olarak yaratmadığını buyurur Cenabı Hakk. Görüyorsunuz surenin sonlarında gelecek bir ayetle surenin daha girişindeki ayet arasında adeta haberleşme var. Bir anlam alış verişi akışı var. Onun için hayatın anlamlılığına iman, imanın bir parçasıdır. Eğer bir mümin hayatın bir anlamı ve amacı olduğuna iman etmemişse Allah’a imanı da iman olmayacaktır.


4-) Vellezine hüm liz Zekâti fa’ılun;

 Onlar arınmak – saflaşmak (zekât) için ne gerekirse yaparlar; (A.Hulusi)

 004 – Onlar ki zekât vermek için çalışırlar.(Elmalı)

 

 Vellezine hüm liz Zekâti fa’ılun onlar arınmak için yapması gereken her şeyi yapan kimselerdir. Yani buradaki kelimenin daha sonradan kazandığı terimsel anlama bakarak zekat’la sınırlamak doğru olmasa gerek. Onun için zekat artmak ve arınmak anlamına gelir. İki anlama birden gelir. İnsanın artması, zekâya da onun için Zekâ denilmiştir zaten. Yani sürekli artabilen bir kabiliyet ve kapasiteye sahip olduğu için.

 Zekât; insanın iç potansiyelinin artışı ve insanın artışına engel olan tortuların da ayıklanışı, atılışı. İşte aslında servetten verilen, paylaşılan o değerin amacı da bu olduğu için Zekât ismini almıştır.


5-) Velleziyne hüm li furucihim hafizun;

 Onlar cinsel organlarını evlilik dışı ilişkilerden korurlar. (A.Hulusi)

 005 – Ve onlar ki ırzlarını korurlar. (Elmalı)


Velleziyne hüm li furucihim hafizun onlar iffetlerini koruyan kimselerdir.

 Burada da şöyle anlayabiliriz. İffet imanın bir parasıdır. Neden? Kurtuluşun bir parçasıdır. Neden cinsellik güdüsünü tatminde meşru ile yetinmeyenler, aslında Allah’ın kendilerine koyduğu sınırlara tecavüz edenlerdir. Başkalarının cinselliğini haksız yere sömürenler, kendi kendilerine mukayyet olamayan, Allah’ın koyduğu yerde durmayan, sınırları çiğneyen insanlardır. Ki mümin biri, Allah’a güvenen biri; Öncelikle Allah’ın kendisi için koyduğu yasağın kendi lehine olduğuna da güvenir. İşte bunun için imanla doğrudan ilgilendirilmiş ve bu listeye dahil olmuştur.


6-) İlla alâ ezvacihim ev ma meleket eymanühüm feinnehüm ğayru melumiyn;

 Eşleri veyahut sağ ellerinin mâlik oldukları müstesna… Çünkü onlar kınanmış değillerdir. (A.Hulusi)

 006 – Ancak zevcelerine ve kendilerinin mülkü olan cariyelerine karşı müstesnâ, çünkü bunlar levm olunmazlar. (Elmalı)


İlla alâ ezvacihim ev ma meleket eymanühüm fakat kendi eşleri, yani meşru olarak sahip oldukları kişiler müstesna. Eş hem erkek için, hem kadın için kullanılır. feinnehüm ğayru melumiyn zaten onlar bundan dolayı kınanamazlar. Neden dolayı? Kendi meşru eşleriyle paylaştıkları cinsellikten dolayı kınanamazlar.


7-) Femenibteğa verae zâlike feülaike hümül ‘adun;

 Artık kim bundan ötesini (daha değişiğiyle seks arzusu) isterse, işte onlar haddini aşanların ta kendileridirler. (A.Hulusi)

 007 – Kim de bundan ötesini ararsa işte artık onlar haddi aşanlardır. (Elmalı)


Femenibteğa verae zâlike feülaike hümül ‘adun ama bu sınırın ötesine geçen kimseler haddi aşmış olanlardır.


😎 Velleziyne hüm liemanatihim ve ahdihim raun;

 Ayrıca onlar (o iman edenler) ki kendilerine emanet edilmiş olana ihanet etmeyip, verdikleri sözlere uyarlar. (A.Hulusi)

 008 – Ve onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayetkârdırlar. (Elmalı)


Velleziyne hüm liemanatihim ve ahdihim raun yine onlar, kimler? Mü’min kimseler, gerçek mü’minler emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet eden kimselerdir.

 Nedir emanet? Sadece size verilen eşya mıdır, para mıdır) Hayır. İnsanın sahip olduğu her değer emanettir. İnsanın insana verdiği paraya ihanet etmek kötü ve suç olacak ta, Allah’ın insana verdiği ve hiçbir paraya çevrilemeyecek olan hayata ihanet etmek, akla ihanet etmek, imana ihanet etmek, vahye ihanet etmek, peygambere ihanet etmek ve Allah’ın kendisine ihanet etmek suç olmayacak. Bu doğru mu?

 Onun için her şey emanettir. Servet, akıl, hayat, irade, dünya, eş, evlat hepsi, Vahiy, bunların hepsi emanettir. Ve şu anda biz Allah’ın vahiy emanetine sadakat gösterdiğimizi ispat için vahyi anlamaya çalışıyoruz.

 Vahye sırt dönmek Allah’ın vahiy emanetine ihanettir. Hayatı Allah’ın gösterdiği istikamette inşa etmemek hayata ihanettir. Aklı hayır ve hak yolunda, doğru bir biçimde kullanmamak akla ihanettir. Sıhhati Allah’ın verdiği istikamette muhafaza etmemek sıhhate ihanettir. Gözü hakkı görmek için değil de batılı görmek, günahı görmek, haramı görmek için kullanmak göze ihanettir. Kulağı hakkı duymak için değil de batılı duymak için kullanmak kulağa ihanettir. Yani her emanetin; hem ihanet etmesi hem de sadakat gösterilmesi her emanette mümkündür.

 Peki yine ayette geçen aht nedir? Söz. Söz sadece insanın insana verdiği söz müdür? Anlaşma mıdır? Elbet bu dahildir bu olaya. Ama ondan çok daha ötesi de dahildir. Aht sadece insanın insanla ilişkilerinden dolayı verdiği sözler, sözleşmeler, yükümlülükler değil onu da içine alacak şekilde insanla Allah arasında ki sözler, yükümlülükler ve sözleşmeleri de kapsar.

 Yani misakı da kapsar. İnsanın doğuştan Allah’a verdiği sözü de kapsar. İnsan fıtratına ihanet ederek günah ilerse eğer Allah’a doğuştan verdiği sözü tutmamış olur. İnsan kula kul olursa eğer, Allah’a kul olmak yerine; o zaman Allah ile olan sözleşmesine ihanet etmiş olur. İnsan eğer kendisini kul olmak yerine tanrısını tespit eden belirleyen ve atayan konumuna geçirirse işte o zaman Allah ile sözleşmesine ihanet etmiş olur. Söyler misiniz, Allah ile sözleşmesine ihanet eden, insanla sözleşmesine sadık olur mu?

 İşte burada ki aht ve emaneti böyle kapsamlı,i bütün bir hayatı içine alan, bütün bir memadı, yani dünya ve ukbayı içine alan bir biçimde anlamak gerekir.


9-) Velleziyne hüm alâ salevatihim yuhafizun;

 Yine onlar ki salâtlarını muhafaza ederler (Allâh’a yönelişleri – müşahedeleri süreklidir). (A.Hulusi)

 009 – Onlar ki namazlarının üzerine muhafızlık ederler. (Elmalı)


Velleziyne hüm alâ salevatihim yuhafizun ve onlar namazları üzerinde titizlenen kimselerdir. Ya da bir diğer şekilde meali şu olabilir; ve onlar Allah’a karşı esas duruşlarını koruyan, yuhafizûn, son kelime fiili burada, bu ikinci manada tam oturuyor. Allah’a karşı esas duruşlarını koruyan kimselerdir.

 Burada ki salâvat; salât’ın çoğuludur. Dua ve namaz kelimesinin çoğuludur. Fakat unutmayalım ki namaz da aslında Allah’a karşı insanın klas duruşunun bir ifadesidir. Esas duruşunun bir ifadesidir. Hatta bu sadece bir yaklaşım olarak tefsiri ya da işari bir yorum olarak getirdiğimiz bir şey değil, salât kelimesinin etimolojik kökeninden yola çıkarak anladığımız bir şey.

 Çünkü salât kelimesi es salâ; insanın ayakta durmasını sağlayan omurga kemiğine verilen isimdir. İnsanı dik tutar bu kemik. İnsanı kula kul etmez. İnsanın onurunu temsil eder. Dik duruş mecazen onuru temsil eder. Dik duramadı deriz. Dik duramamaktan kasıt eğik yürüdü anlamına gelmiyor. Yani onursuzlaştı. Allah karşısında kulun onuru secde halidir.

 Neden? Çünkü Allah’a kul olan kula kul olmaz. Çünkü Allah’ın büyüklüğünü bilen Allah’a secde eder. Allah’ın büyüklüğünü bilen kula eğilmez. Kula kul olmaz. Kendi haddini bilen Allah’ın büyüklüğünü bilir. Yoksa Allah’ın büyüklüğünü bu küçük akıl nasıl kavrar. Kendi haddini bilen aynı zamanda eşya karşısında insanın şerefini ve haysiyetini de bilir. Kendisini beş paralık etmez. Onun için bu ayetin alternatif bir manası onlar ki Allah’a karşı esas duruşlarını korurlar.

 

 10-) Ülaike hümül varisûn;

 İşte onlardır vârisler! (A.Hulusi)

 010 – İşte onlardır o vârisler. (Elmalı)


Ülaike hümül varisûn işte bunlar ebedi geleceğe varis olanlar olacaktır. Ebedi geleceğe. Yani dünya değil, dünyanın hasadı olan, tarlası dünya olan ebedi bir hasada varis olacaklar.


11-) Elleziyne yerisûnel Firdevs* hüm fiyha halidun;

 Ki, Firdevs’e (cennet yaşamına) vâris olmuş bu kimseler orada sonsuza dek yaşarlar. (A.Hulusi)

 011 – Ki Firdevs’e vâris olacak, onda muhallad kalacaklardır. (Elmalı)


Elleziyne yerisûnel Firdevs onlar ki görkemli cennetlerin varisi olacaklar. Her cennetin bütününe birden Firdevs adı verildiği gibi hadislerden yola çıkarak Firdevs sözcüğünü anlayacak olursak bir cennetin en yüksek, en görkemli tepesine de Firdevs adı veriliyor. Biz burada ki özellikle daha sonra gelen cümlede ki fiyha da ki “ha” zamirinin müennes oluşundan dolayı demek ki firdevsle cennet kastediliyor diye düşünüyor ve firdevsi cennetin bütünü, en görkemli haliyle cennetin bütünü olarak alıyoruz.

 hüm fiyha halidun onlar orada ebedi kalacaklar.


12-) Ve lekad halaknel İnsane min sülaletin min tıyn;

 Andolsun ki insanı tıyn’den (balçıktan; su + mineral terkibinden) meydana gelen bir sülaleden (sperm – genetik yapıdan) yarattık. (A.Hulusi)

 012 – Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, bir sülâleden yarattık. (Elmalı)


Ve lekad halaknel İnsane min sülaletin min tıyn

 Sure yepyeni bir pasaja geçti, fakat bu yenilik yukarı ile bağlantısız anlamına gelmiyor, bağlantısını şimdi göreceğiz.

 Doğrusu biz insan türünü, -el insan diye gelmiş. Belirlilik takısıyla geldiği için insan cinsine giren herkesi içerir bu ayet ve bu ayetlerle başlayan pasaj.- İnsan türünü bir nevi konsantre balçıktan yaratmaktayız.

 Konsantre balçık diye çevirmem sülaleden dolayıdır. Sülale; süzülmüş, sıkıştırılmış, hatta tohumuna kadar ulaşılmış en süzme şekli, en konsantre şekli. Daha doğrusu bu gaye de bildirir; faule vezni Arap dilinde amaç bildirir. Yani bir fiille elde edilmek istenen amaca ulaşılmasını bildirir. Dolayısıyla bu vezinle geldiği zaman; o kadar sıkıştırılmış ki toprak, çamur. Yani su karıştırılmış toprak, çamur budur çünkü. O kadar konsantre hale getirilmiş ki onunla elde edilmek istenen amaca ulaşılmış. Buradan rahatlıkla hayat suyu, yani nutfe, meni, sperma kolaylıkla anlaşılacaktır zaten.

 Burada insanın konsantre balçıktan yaratılması element er, embriyolojik ve doğduktan sonraki biyolojik tüm hayat süreçlerinin toprağa bağımlı ve borçlu olduğu ifade ediliyor. Nihayetinde insan hem element er yapısı, hem anne karnında ki embriyolojik süreçleriyle hem de doğumdan sonraki biyolojik gelişimi ile topraktan beslenir tamamıyla. Ve toprakta 145 element var, insanda da aynı elementler mevcut. İnsanda ne kadar mineral, ne kadar vitamin, ne kadar element bulunuyorsa bunların hepsi toprakta da mevcuttur. Onun için burada ki süzme, konsantre balçık insanın hayat süreçlerinin tamamını toprağa borçlu olduğu şeklinde anlaşılmalı. Devam ediyoruz;


13-) Sümme ce’alnahu nutfeten fiy kararin mekiyn;

 Sonra onu sağlam bir karargâhta bir nutfe oluşturduk. (A.Hulusi)

 013 – Sonra onu oturaklı bir karargâhta bir nufte yaptık. (Elmalı)


Sümme ce’alnahu nutfeten fiy kararin mekiyn sonra onu bir hayat tohumu olarak karar kılacağı yer olan rahimde sağlama almaktayız.

 Nutfe, işte geldi. Nutfe; hayat suyu, meni anlamına gelebilir. Fakat rahimde  karar kılan şey meni değil, meninin içinde ki spermadır. Dolayısıyla hayat tohumu diye çevirmek daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü rahimde karar kılan o su değil, onun içinde ki öz, hayat tohumudur.

 Pozitif tıbba göre çok ilginç bu ayet neden iman ile ilgili ayetlerin arkasından geldi derseniz, iman ile ilgili ayetler hemen arkasından insanın kendisi ile ilgili ayet geldi, yaratılışıyla. Bunun imanla alakası nedir? Yukarıda hayatın anlamsız ve amaçsız yaratılmadığına değinildi. Onun için onlar ki boş şeylerden anlama; kendilerini amaca ulaştırmayacak şeylerden yüz çevirirlerdi. Mü’min i tarif etti ve burada insanı tarif ediyor. Böylesine karmaşık ve muhteşem bir varlık olan, daha doğrusu mahlukatın göz bebeği olan, şereflisi olan, en mükerremi olan insanoğlunun amaçsız yaratılmış olacağını düşünebiliyor musunuz.

 Şimdi bu mucizeye getiriyor sözü, insan mucizesine. Öyle bir mucize ki işte burada Sümme ce’alnahu nutfeten fiy kararin mekiyn onu bir hayat tohumu olarak karar kılacağı bir mekana yerleştirdik diyor. Orada kararlaştırdık, orada tutturduk.

 Pozitif tıbba göre spermi, anne rahminin kabul etmesi anormal, olağan dışı ve açıklanamazdır. Çünkü insan vücudu kendine ait olmayan bir şeyi kabul etmemeye programlanmıştır. Fakat bu günkü pozitif tıp nasıl olup ta annenin kendine ait olmayan bir yapıyı, yani spermayı anne rahminin kabul ettiğini, bunu atmadığını açıklayamamaktadır. Onun için insanın oluşu modern Tıbba göre bir kazadır. Fakat vahye göre bir mucizedir. Onlar mucize diyemedikleri için, bunu itiraf edemeyenler kaza diyorlar. Yol kazası zannediyorlar. Oysa ki bu bir müdahaledir. Bu ilahi bir müdahaledir ve bu müdahale olmadan insan olmayacaktır.

 İşte bu ayet neden sözü buraya getirdi derseniz; insanın yaratılışının mucize oluşuna dikkat çekmek için ve daha özel de bir avuç topraktan insan mucizesi yapıyor. Toprak hala var ama bu mucize bizim kararımızla oluyor. Ey insan oğlu Bunu otomatiğe bağladığımızı sanma, bizsiz bu anlamı çözemezsin. Allahsız anlam olmaz. Hayatın anlamı Allah’tır. İşte bunu söylemek için sözü buraya getirdi ve devam ediyor;


14-) Sümme halaknennutfete alekaten fehalaknel alekate mudğaten fehalaknel mudğate ‘ızamen fekesevnel ‘ızame lahmâ* sümme enşe’nahu halkan ahar* fetebarekâllahu ahsenül halikıyn;

 Sonra o nutfeyi bir alaka (genetik yapılı embriyo) yarattık, sonra o alakayı bir mudga (bir çiğnemlik et) yarattık, sonra o mudgaya kemikler yarattık, nihayet o kemiklere de et giydirdik… Sonra onu bir başka (ruhun oluşumu) ile inşa ettik… Yaratıcıların en güzeli Allâh, ne yücedir! (A.Hulusi)

 014 – Sonra o nufteyi bir alaka yarattık. derken o alakayı bir mudga yarattık derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra ona diğer bir hilkat neş’eti verdik, bak ne şanlı o Allah, yaratanların en güzeli. (Elmalı)


Sümme halaknennutfete alekaten sonra o hayat tohumundan döllenmiş hücreyi yaratmaktayız. Sümme halaknennutfete alekaten ve döllenmiş hücreden cenini yaratmaktayız. Yani anne karnında ki bebeğin embriyolojik oluşum süreçlerini ifade eden ayet bunlar. fehalaknel mudğate ‘ızamen ve ceninden de kemikleri yaratmaktayız. fekesevnel ‘ızame lahmâ en sonunda kemiklere kas giydirmekteyiz. sümme enşe’nahu halkan ahar sonuçta onu bağımsız bir varlık olarak inşa etmekteyiz. Yani bebek anne ilişkisine dikkat çekiyor burada.

 Bağımsız bir varlık, oysa bir taraftan bakınca bir ur gibi de anlaşılabilir. Aslında pozitif tıp cenini belli bir müddet canlı bir ur gibi. İnsan bedeninde sonradan oluşmuş bir organizma gibi algılıyor. Bebeğin durumuna bakınca bu hepten de yabana atılacak bir tanım değil aslında. Çünkü bebeğin kanını anne akciğeri temizler. Ne zamana kadar? Ta ki bebek ilk nefesi alıncaya kadar. Adeta bebeğin akciğeri o zamana kadar belli bir mekanizmayla kapatılmıştır, tıkanmıştır. Eğer nefes aldıktan sonra bebek hala kanını temizleyecek mekanizmayı açamasa hayatını kaybeder. Ya da anne karnında anne yerine o mekanizmayı bebeğin akciğeri yapmaya kalksa yine hayatını kaybeder.

 Peki bu mekanizmaya emir ve komuta veren şey ne? İşte burada bebekle anne ilişkisinin izahı yapılmakta bağımsız bir kişilik olarak onun nasıl vücuda getirildiği, yaratıldığı dillendirilmekte.

 fetebarekâllahu ahsenül halikıyn işte yaratanların en iyisi olan Allah’ın şanı böyle yücedir. İşte yaratanların en güzeli olan Allah’ın şerefi ve yaratması böyle ulvidir. Ki burada değerli dostlar cenabı Hakkın yaratmasına atıfta bulunurken ayet, sadece yoktan var etmesine değil, vardan var etmesine de atıfta bulunuyor. Çünkü yaratma fiili hem yoktan var etmeyi içerir, hem de vardan var etmeyi. Hem ibdayı, hem de keşf ve inşayı içerir.

 Burada ki inşadır elbette. Yani var olan şeylerden bir terkip ile yeniden yaratmak. Bunu insan da başarabilir. İnsanı yaratarak değil tabii. Ama var olan taştan topraktan bina tapar. Bu da bir tür yaratma biçimidir. Zaten Kur’an da Hz. İsa için yaratma fiili kullanılır. Ama işte bu noktada Allah’ın yaratması, insanın; Allah’ın yarattığı şeylerden bir araya getirerek bir şeyler inşa etmesine benzemez diyor. O bu manada rakipsizdir. En güzel inşa eder.


15-) Sümme inneküm ba’de zâlike lemeyyitun;

 Sonra, muhakkak ki siz bunun ardından elbette öleceksiniz (biyolojik bedensiz yaşama geçeceksiniz). (A.Hulusi)

 015 – Sonra siz bunun arkasından muhakkak öleceksiniz. (Elmalı)

 

 Sümme inneküm ba’de zâlike lemeyyitun ve kuşku yok ki siz bu sürecin ardından elbette öleceksiniz. İşe bakınız, böyle muhteşem bir mucizeyi gündeme getirdikten sonra insanın ölümüne getirdi sözü ayet. Neden? Bu muhteşem varlığı öldürmek için mi yarattın ya rabbi diye sor istersen eğer ey insan. Belki de bunu sordurmak için. Yani bu kadar özendin, bezendin bir şah eser yarattın, sonra da ölümü yarattın ve öldürdün..! Cevabını alacaksın, Allah’ta sana şöyle diyecek;

 Toprak olup gitsin diye yaratmadım, sem ölümü yaratmamı geç bir yol, ben bir de ahiret yarattım. Ahiret yarattım ki bu muhteşem varlık, böylesine kısacık bir hayatı yaşayıp ta toprak olup gitmek yerine ebedi bir hayata dalsın. Bu hayat o hayatın tarlası olsun. Sen eğer bunu inkar edersen ey insanoğlu, bu muhteşem varlığın toprak olup gitmesi için yaratıldığını düşünürsen, kendi kendine hakaret etmiş olursun. Kendi değerini beş paralık etmiş olursun.

 Ve enzelna mines Semai maen Bi kaderin

 Şimdi orada ayat-ı enfüs, enfüsi ayetleri, yani insan ayetini işledi burada da afak ayetlerini işleyecek. Yani gök, yer ve bu ikisi arasındakiler. Oraya getirdi sözü.

 Ve gökten suyu bir yasaya bağlı olarak biz indirmekteyiz. (Bu bölümü yok say)

 


16-) Sümme inneküm yevmel kıyameti tüb’asûn;

 Sonra, kesinlikle siz kıyamet sürecinizde (olarak ölümün akabinde) bâ’s olunacaksınız (yeni bir beden yapıyla yeni bir boyutta yer alacaksınız). (A.Hulusi)

 016 – Sonra siz Kıyamet günü muhakkak ba’s olunacaksınız. (Elmalı)


Sümme inneküm yevmel kıyameti tüb’asûn yine kuşku yok ki siz kıyamet günü diriltileceksiniz.


17-) Ve lekad halaknâ fevkaküm seb’a tarâika, ve ma künna anil halkı ğafiliyn;

 Andolsun ki fevkinizde yedi yol (yedi bilinç mertebesinin yaşam yolu – evrendeki tüm yaratılmışlar bu yedi düzeyden birini yaşar) yarattık… Onların halk edilişinden gâfiller değiliz. (A.Hulusi)

 017 – Filhakika biz, sizin fevkinizde yedi tarıyk yarattık ve halktan gafil olmadık. (Elmalı)


Ve lekad halaknâ fevkaküm seb’a tarâik

 Yepyeni bir konuya girdi Kur’an Yukarıda enfüs ayetlerini işlemişti. Yani insanın kendisini burada ise insanın çevresini işliyor. Burada belki de şunu söylüyor; Bu muhteşem varlığı yarattık sadece bununla yetinmedik, insanı yaratmakla iş bitmiyor, Bir de onun yaşamasına elverişli bir çevre yarattık. İşte burada bu ayetle birlikte o çevre dile getiriliyor.

 Doğrusu yine biz, sizin üzerinizde kat kat yollar yaratmışızdır. ve ma künna anil halkı ğafiliyn zira biz hiçbir varlıktan habersiz değiliz.

 [Ek bilgi: Bu, Allah’ın göklerin yaratılışını delil göstermesi olup, bu husus ayetiyle ifade edilmektedir. “Celalim hakkı için biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan gafil değiliz” (Mü minun /17)]

 Ayetteki deyiminin manası, “Yedi kat gök” demektir. Ruhlara, birbir­lerinin üzerinde olma anlamında, tetavuk edip peş peşe geldikleri için, (Tarıyk) denilmiştir. Nitekim Arapçada bir kimse, bir pabucu başka bir pabucunun üzerine koyup birbirine kapatıverdiğinde, iki elbiseyi birbiri üzerine giydiğinde, denilir.

 [Ek bilgi; Bu, (Allah’ın delillerinden olup); Halil, Zeccac ve Ferrâ’nın görüşü olup, Zeccac: “Bu Cenâb-ı Hakk’ın İzni ile “Tabaka tabaka yedi (kat) göğü…”(Nebe/12) ayeti gibidir” demiştir.

Ali Ibn İsa da: “Bunlar; çıkışta, inişte ve uçuşta meleklerin yolları olduğu için, bu adı almışlardır” derken, diğerleri de: “Bunlara, kendilerinde yıl­dızlar hareket ettiği için, “yıldızların yollan” anlamında böyle denilmiştir…” demişlerdir.

Bunların bu şekilde bize nimet olmalarının izahı ise şöyledir: “Allah Teâlâ orasını, oradan yağmur indirme suretiyle, hem bizim rızıklarımızın yeri, hem de meleklerin karargahı kılmıştır. Bir de, orası mükâfatların (yazılıp çizildiği), koyulduğu yerdir. Ve, peygamberlerin gönderilmesinin ve vahyin nüzulünün mekânıdır…” (Fahruddin Er Râzi)]


18-) Ve enzelna mines Semai maen Bi kaderin feeskennahu fiyl Ard* ve inna alâ zehabin Bihi le kadirun;

 Semâdan belli bir ölçü ile su inzâl ettik de onu arzda durdurduk (arza – bedene onunla hayat verdik)… Doğrusu onu gidermeye de elbette Kaadirleriz. (A.Hulusi)

 018 – Ve Semadan bir kader ile bir su indirdik de onu yerde iskân eyledik, halbuki biz onu giderivermeğe de şüphesiz kadiriz. (Elmalı)


Ve enzelna mines Semai maen Bi kader ve gökten suyu bir yasaya bağlı olarak biz indirmekteyiz. Enfüs ayetlerinin ardından afâk ayetleri geldi demiştim. Afâk ta amaçsız değil diyor bu ayetler. Yani şu cansız gibi gördüğünüz yerler gökler, sular, denizler, topraklar da amaçsız değil. Çünkü tesadüf değil. Yasaya bağlı. Ya da mesela standart bir su var. yer yüzünde ki, su miktarı standarttır. Ne olursa olsun. Buharlaşsın, yansın, yıkılsın, kül olsun. Fiziğin yasasıdır yer yüzünde ki su kütlesi değişmez.

 Önceki ayetlerin maksadı anatomi öğretmek değildi. Bu ayetin maksadı da astronomi öğretmek değil. Ama bir hakikati duyurmak. Amaç; insana var oluş amacını öğretmek. Yani senin bir var oluş gayen vardır ey insan. Yukarıda dedim, yeryüzünde su sabittir ve Allah’ın müdahalesiyle olmuştur. Haydi, yeryüzünde çok hidrojen var. Çok oksijen de var. H2O yu tespit etmek iş değil. Bu var olanın sadece formülünü tespit etmektir. H ile O yu bir araya getirip yer yüzünde yeni bir su kütlesi yaratın, Yer yüzünde ki su miktarını çoğaltın. Asıl budur eğer yapabiliyorsanız. Eğer yapamıyorsanız Allah’ın kapısı önünde baş koyacaksınız. Secde hali alacağınız tek haldir Allah karşısında.

 feeskennahu fiyl Ard ve yer yüzünde onu tutmaktayız. ve inna alâ zehabin Bihi le kadirun Bu çok daha ilginç; şu da var ki biz onu gidermeye, o suyu yok etmeye elbette kadiriz. Yani bilinen alemde suyun yalnız bu gezegende olması tesadüf değil. Bunu ima ediyor ayet.

 [Ek bilgi. Diğer gezegenlerde de su bunmuş olması mümkün. {LOS ANGELES – ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) yetkililerinden William Boynton, dün gece yaptığı basın toplantısında, “Mars’ta su bulduk” dedi. “Mars’ta buz bulunduğuna dair işaretleri daha önce görmüştük” diyen NASA yetkilisi, “Mars’taki suya Zümrüd-ü Anka’nın robot eliyle ilk kez dokunduk, onu tahlil ettik” diye konuştu.} http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/454920.asp ) Allah-u Alem.!!]

 Peki amacı ne? Tesadüf değilse? Sensiz ey insan. Ya senin amacın ne? Suyun amacı seni var etmek. Ya senin amacın ne insan. Suyu çözüp elementlerine döndürsek, yani suyu öldürsek kim diriltir suyu ey insan? Seni diriltecek olan diriltir. O halde nasıl böyle bir Allah’a karşı gafil kalırsın. Belki bu soruyu sormamız isteniyor.


 19-) Feenşe’na leküm Bihi cennâtin min nahıylin ve a’nab* leküm fiyha fevakihü kesiyretün ve minha te’külun;

 Onunla sizin için hurma ağaçlarından ve üzümlerden bahçeler (cennetler – şuur boyutunun yaşanası güzellikleri) inşa ettik… Onlarda sizin için birçok meyveler (marifetler, kemâlâtlar) vardır ve onlardan yiyorsunuz da. (A.Hulusi)

 019 – Öyle iken durdurduk da onunla sizin için hurmalıklar, üzümlükler kabîlinden bağlar, bahçeler yaptık ki içlerinde sizin için bir çok yemişler var onlardan yer ve geçiniriz. (Elmalı)


Feenşe’na leküm Bihi cennâtin min nahıylin ve a’nab ve nihayet onunla sizin için Hurma bahçeleri ve üzüm bağları yeşertmekteyiz. leküm fiyha fevakihü kesiyretün ve minha te’külun orada sizin için bir çok meyve bulunmakta ve onunla beslenmektesiniz. Burada hidro karbonların kaynağına atıf yapıyor. Çünkü insan ya bitkisel kaynaktan beslenir, ya hayvansal kaynaktan beslenir. Bitki dünyasına bir atıftı bu ayet ve devam ediyor;


20-) Ve şecereten tahrucü min Turi Seynâe tenbütü Biddühni ve sıbğin lil akiliyn;

 Ve (yine o su ile) Tur-i Sîna’dan (Musa’ın Rabbiyle buluştuğu mahal) çıkan, yağ veren ve yiyenler için bir katık olan (zeytin) ağaç. (İncirin, teklikteki çokluk sembolüne karşı zeytin de direkt teklik sembolü olarak değerlendirilir, tasavvuf düşüncesinde.) (A.Hulusi)

 020 – Ve bir ağaç ki Turu Sina’dan çıkar, yağ ve yiyenlere bir katıkla biter. (Elmalı)


Ve şecereten tahrucü min Turi Seynâ yine Turi sina havalisinde yetişen tenbütü Biddühni ve sıbğin lil akiliyn ürünü sayesinde yağ elde edilen ve yiyenler için hoş bir katık sağlayan zeytin ağacından da “yararlanmaktasınız.” Bu bitkisel kaynağımıza dikkat çekişti. Şimdi ise hayvansal kaynağımıza dikkat çekiyor. Yani hem hidro karbonların kaynağı olan bitkileri de, hem de proteinlerin kaynağı olan hayvansal gıdaların kaynağına dikkat çekiyor.


21-) Ve inne leküm fiyl en’ami le ıbreten, nüskıyküm mimma fiy butuniha ve leküm fiyha menafi’u kesiyretün ve minha te’külun;

 En’amda (kurban olabilecek çiftlik hayvanları; bedendeki o tür kuvveler) da sizin için elbette bir ibret vardır… Onların karınlarında olanlardan sizi besleriz… Onlarda sizin için pek çok menfaatlar vardır ve onlardan yersiniz de. (A.Hulusi)

 021 – En’am da da sizin için cidden bir ibret vardır, karınlarındakinden sizi iska ediyoruz sizin için de onlarda hem bir çok menafi’ vardır, hem de onlardan yersiniz. (Elmalı)


Ve inne leküm fiyl en’ami le ıbreten yine evcil hayvanlarda da elbet sizin için bir ibret vardır. nüskıyküm mimma fiy butuniha onların karınlarında bulunan sütten size içiriyoruz. ve leküm fiyha menafi’u kesiyretün ve minha te’külun ve sizin için onlarda da bir çok yarar bulunuyor. Üstelik onlar sayesinde besleniyorsunuz.


22-) Ve aleyha ve alel fülki tuhmelun;

 Onların (hayvanların) üzerinde ve gemilerin üzerinde yüklenilip taşınıyorsunuz. (A.Hulusi)

 022 – Hem onlara ve hem gemiye yüklenirsiniz. (Elmalı)


Ve aleyha ve alel fülki tuhmelun onlara tıpkı denizde oldu gibi yük vuruyorsunuz. Buraya kadar enfüs ve afak ayetlerini saydı. Önce imanın açılımını yaptı, bir mü’mini kâmilin imanını nelerle hayata uygulaması gerektiğini çizdi maddeler halinde ve daha sonra insanın varlığının amaçsız olmadığını, insanın etrafında ki tüm varlıkların amacının insana hizmet, insanın ise Allah’a kulluk amacıyla yaratıldığını ifade etti. Buraya kadar pasaj tamamlandı.

 Buradan sonra doğrudan ilk muhatabına ve tüm muhataplarına yönelip başta peygamberin kişiliğini inşa edecek, misaller verecek. İnkarcıların da akıbetini kendilerine hatırlatacak ve diyecek ki onlara; Siz nasıl bir son istiyorsanız elinizle onu seçin. Ona göre davranın. Çünkü evvelkiler gibi davrananlar onların sonuna layık olurlar. İşte şimdi Nuh peygamber örneği ile hem Resulallah teselli ediliyor, hem de inkarcılar tehdit ediliyor.


23-) Ve lekad erselna Nuhan ila kavmihi fekale ya kavmı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, efela tettekun;

 Andolsun ki Nuh’u kavmine irsâl ettik de (o kavmine) dedi ki: “Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin (bunu fark edin)! “HÛ”nun gayrı olarak bir tanrınız olamaz! Hâlâ ittika etmiyor musunuz = korkup korunmuyor musunuz?” (A.Hulusi)

 023 – Celâlim hakkı için biz Nuh’u kavmine Resul gönderdik de dedi ki: ey benim kavmim: Allaha ibadet edin, ondan başka bir tanrınız yoktur, binaenaleyh korunmaz mısınız? (Elmalı)


Ve lekad erselna Nuhan ila kavmih doğrusu Nuh’u kendi kavmine gönderen yine bizdik. fekale ya kavmı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, efela tettekun nitekim onlara demişti ki; Ey kavmim yalnız Allah’a kulluk edin sizin ondan başka bir ilahınız bulunmamaktadır. Hala sorumluluk bilinci ile hareket etmeyecek misiniz diye sormuştu Hz. Nuh.


24-) Fekalel meleülleziyne keferu min kavmihi ma hazâ illâ beşerun mislüküm, yüriydü en yetefaddale aleyküm* velev şaAllâhu leenzele Melaiketen, ma semi’na Bi hazâ fiy abainel evveliyn;

 Onun (Nuh’un) kavminden, hakikat bilgisini inkâr eden geleneksel toplumun ileri gelenleri dedi ki: “Bu sizin gibi beşerden başka değil… Size üstünlük murat ediyor… Eğer Allâh dileseydi (bir beşer irsâl etmek yerine) elbette melekler inzâl ederdi… Biz ilk atalarımızdan böyle bilgi duymadık.” (A.Hulusi)

 024 – Bunun üzerine kavminden küfreden kodaman güruh şöyle dedi: bu, başka değil, ancak sizin gibi bir beşer, üstünüze geçmek istiyor, eğer Allah dilese idi elbette bir takım Melekler gönderirdi, biz evvelki atalarımız içinde bunu işitmedik. (Elmalı)


Fekalel meleülleziyne keferu min kavmihi bunun kavminin seçkinlerinden küfürde ısrar edenler dediler ki ma hazâ illâ beşerun mislüküm bu da sadece sizin gibi ölümlü bir insan yüriydü en yetefaddale aleyküm onun amacı size üstünlük taslamak, üstünlük sağlamak velev şaAllâhu leenzele Melaiketen hem eğer Allah isteseydi gökten bir melek indiriverirdi ma semi’na Bi hazâ fiy abainel evveliyn üstelik bizler bu konuda önder atalarımızdan bir şey işitmişte değiliz dediler.

 Evet o kadar çok değinilmesi gereken yer var ki; Mele’ yani önde gelenler, aristokratlar, seçkinler sınıfı. Piramidik bir toplumu tarif ediyor aslında. Toplumlar ya piramit şeklinde dizilirler ya da saf şeklinde. Zulüm toplumları piramit şeklindedir. Üsttekiler ayaklarını alttakilerin başlarına basarak yükselirler. Üsttekiler daha fazla yükselmek için daha fazla başa basmak zorundadırlar. Onun içinde alttakileri sürekli tekmelerler, sürekli tepelerler. Onların başlarını kaldırmamalarına bağlıdır onların yukarıda kalışı. Ne kadar yüksekseler o kadar fazla zulmederler. Ne kadar zulmederlerse o kadar fazla yükselirler. İşte mele’ bu sınıf.

 Kur’an bu siyaset tarzını kökten devirerek saf siyasetini önermiştir. Yani yukarı çıkmak için değil, öne geçmek için yarışmak, saf gibi bir hizada durmak. Tıpkı namaz safında olduğu gibi. Hayırda yarışmak ve eşit şartlarda başlamak yarışa. Ve bu yarışta kimsenin kimseye zulmetmemesini temin etmek. Zulmün yarışı değil bu yarış adaletin yarışı.

 İşte iki siyaset arasındaki fark ve burada Hz. Nuh kavminin onun gönderildiği zalim kavmin siyaset anlayışı dile getiriliyor. Onlar diyorlar ki bize bir melek gelmeliydi. Neden? Çünkü bir toplum eğer dini hayata aktarmayı istemiyorsa, peygamberini örnek almayı istemiyorsa mazereti bu olur. Ve tüm inkarcı toplumlar peygamberlerinden melek peygamber istemişlerdir. Sizce neden acaba? Melek gönderilseydi çok mu inanacaklardı. Ve cenabı hakta onlara açıkça şu cevabı veriyor.

 Yer yüzünde eğer salına salına gezen insanlar değil de melekler olsaydı peygamberi de melekten gönderirdi. (İsra/95) Bu cevaptan siz şunu anlamıyor musunuz. Peygamberler önlerine düştükleri insanlara örneklik ederler. İnsanlar örnek alabilecekleri birini önlerinde görmek ister. Melekler insanlar tarafından üretilemezler. Örnek alınamazlar. Peygamberler ahlakı üretilsin diye gönderildiler. Peygamberler her çağa onlara inanan müminler tarafından taşınsın diye gönderildiler. İşte tüm inkarcı kavimlerin melek peygamber isteyip insan peygamberi ısrarla inkar etmelerinin altında yatan sebep bu.

 Bir de babalarını ileri sürüyorlar, atalarını ileri sürüyorlar. Hakikatin değerini kıdemden aldığını düşünüyorlar. Oysa ki hakikat değerini kıdeminden almaz. Kör taklidi reddediyor bu ayet.


25-) İn hüve illâ racülün Bihi cinnetün feterabbesu Bihi hattâ hıyn;

 “O kendisinde cinnet olan (cin etkisindeki) bir adam… Bir süre Onu gözetleyin bakalım.” (A.Hulusi)

 25 – Her halde o öyle bir adam ki kendisinde bir cinnet var, binaenaleyh gözetin bunu bir zamana kadar. (Elmalı)

 

 İn hüve illâ racülün Bihi cinneh devam ediyorlar yine o kavim. Hz. Nuh için diyorlar ki; o aklını kaçırmış biri. feterabbesu Bihi hattâ hıyn artık siz de onu bir süre gözetim altında tutun.

 Canını çok yakmış olmalılar Hz. Nuh’un. Gerçekten de bu ayetin dışında Hz. Nuh’un kıssası başka surelerde de anlatılır. Hud suresinde, A’raf suresinde ve yine adı ile anılan Nuh suresinde. O surede Hz. Nuh’un bu toplumu yola getirmek için nasıl ömrünü ve özünü tükettiğini şu sözlerinden anlıyoruz. Diyor ki; Ve kale Nuh, Nuh dedi ki;

 Ve kale Nuhun Rabbi lâ tezer ‘alel Ardı minelkafiriyne deyyara. (Nuh/26) rabbim dedi bu kafirlerden yer yüzünde bir tanesini bırakma. İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve lâ yelidû illâ faciren keffara. (Nuh/27) eğer onlardan bir tane bırakırsan yer yüzünde ya rab, onlar başkalarını da saptıracaklar ve onlardan hiç hayırlı evlat doğmayacak.

 Böylesine canını yakmışlar, böylesine Hz. Nuh’u canından bezdirmişler. İşte Hz. Nuh’un tüm emeklerini sarf ettikten sonra aldığı emir ve yakarısı şöyle oluyordu;


26-) Kale Rabbinsurniy Bima kezzebun;

 (Nuh) dedi ki: “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşın yardım et bana.” (A.Hulusi)

 026 – Dedi: ya rab! Beni tekzip etmelerine karşı sen bana nusrat ver. (Elmalı)


Kale Rabbinsurniy Bima kezzebun Rabbim onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.


27-) Fe evhayna ileyhi enisna’ıl fülke Bi a’yüniNA ve vahyiNA, feizâ cae emruNA ve farettennuru, feslük fiyha min küllin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlü minhüm* ve lâ tühatıbniy filleziyne zalemu* innehüm muğrekun;

 Bunun üzerine Ona (Nuh’a) vahyettik ki: “Gözlerimiz olarak (gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap… İş başladığında (sular yükseldiğinde) ve fırın kaynadığı (buhar kazanı mı vardı acaba) vakit, her eşi olandan bir çift ve onlardan, aleyhine daha önce hüküm verilmiş olanlar hariç ehlini, gemiye al. Zâlimler hakkında benimle muhatap olma! Kesinlikle onlar boğulacaklardır.” (A.Hulusi)

 027 – Biz de ona şöyle vahy ettik: bizim nezaretimiz ve vahyimizle gemiyi yap, sonra emrimiz gelip de Tennur feveran edince hemen ona topundan bir iki çift ve aleyhinde söz sebk etmiş olandan başka ehlini sok ve o zulüm edenler hakkında bana bir hitapta bulunma, çünkü onlar gark olunacaklardır. (Elmalı)


Fe evhayna ileyhi bunun üzerine ona şöyle vahy etmiştik. enisna’ıl fülke Bi a’yüniNA ve vahyiNA bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et. Yani karada gemi yap diye emredildi Hz. Nuh’a.

 Karada gemi yapmak ne demek? A’raf ve Hud suresinde onunla alay ettiklerini görüyoruz kavminin. Karada gemi yaptınız mı hiç? Karada gemi yap diye emrolunsaydınız ne yapardınız. Eğer sizin de amacınız varsa, rüyalarınız varsa, gayeniz varsa, davanız varsa karada geminizi yapmaya devam eder hiç kimseye aldırmazsınız. Unutmayınız karada gemi yapmayı göze alanlar tufandan kurtulurlar. Onun için Nuh örneği her çağın tufanından kurtulmak isteyenlere verilmiş müthiş bir örnek.

 feizâ cae emruNA ve farettennur unutma ki hükmümüzün vakti gelip çattığında tandır da kaynamaya başlar.

 Bu tandır nedir bilmiyoruz. Ya kaynamaya başlayan yer yüzüne, tufan bölgesine bir atıf. Ya Elmalılı merhum müfessirimizin tefsir ettiği gibi Hz. Nuh’a vahy ile bildirilen geminin bir buharlı gemi olmasına bir atıf. Biz nihayetinde bilemiyoruz.

 [Ek bilgi; Nuh’un gemisinin buhar kazanlı oluşu hakkında geniş açıklama Hud/40. ayette (72. video) (Allahu alem)

https://kurantefsir.wordpress.com/2011/11/25/islamoglu-tef-ders-hud-025-06072/]

 feslük fiyha min küllin zevceynisneyn bu takdirde sen her tür canlıdan birer çift al. ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlü minhüm bir de kendileri hakkında hüküm kesinleşmiş olanlar hariç aile efradını al. ve lâ tühatıbniy filleziyne zalemu o kendi kendine kıyan o kimseler hakkında benimle muhatap olma. Yani onlar için benden af dileme. Başta oğlu ve eşi olmak üzere. innehüm muğrekun şu kesin ki onlar boğulacaklar. Oğlun ve karın da olsalar. Babası peygamber, kocası peygamberde olsa. Nuh’un gemisinde inkârcıya yer yok. Çünkü onlardan biri o gemide olsaydı o gemi batardı. Hidayet babaların oğulların, amcaların elinde  olsaydı en yakınlarına dağıtırlardı. Ama değil. İnsanın kendi tahsilatıdır hidayet. Allah kendi yaptıklarına bakarak hidayet kapısını açmaktadır.


28-) Feizesteveyte ente ve men meake alel fülki fekulil Hamdu Lillâhilleziy neccana minel kavmizzâlimiyn;

 “Sen ve seninle beraber olanlar gemiye yerleştiğinizde, de ki: ‘Hamd, bizi zâlimler topluluğundan kurtaran Allâh’a aittir.'”(A.Hulusi)

 028 – Binaenaleyh sen maiyetindekilerle geminin üzerine çıktığında da de ki: hamd o Allaha ki bizi o zalim kavminden kurtardı. (Elmalı)

 

 Feizesteveyte ente ve men meake alel fülki fekul ardından sen ve seninle birlikte bulunanlar gemiye yerleşir yerleşmez deyin ki il Hamdu Lillâhilleziy neccana minel kavmizzâlimiyn zalim kavmin elinden bizi kurtaran Allah’a sonsuz hamdü senalar olsun.

 Aynı olay Hud suresinde anlatılır değerli dostlar. Fakat ikisinin amacı farklı. Burada ki anlatışın amacı, vurgusu; melek peygamber istemenin, sapkın kavimlerin tümünün de bir gelenek olduğu yönünde. Yani İlk muhatap olan Mekke müşriklerine; “Siz ilk değilsiniz sizden öncekilerde aynısın yaptı.” Deniliyor.

 Hud suresinde aynı kıssanın anlatılma amacı ise daha farklı. Orada ana fikir; Cezası kesinleşmiş olan bir toplumun cezası ertelenemez ve kimse ona engel olamaz. İsterse baba peygamber olsun. Yani Hz. Nuh’un kafir oğlu Kenan’ın da tufana gark olup boğulanlardan olmasına atıf olarak.


29-) Ve kul Rabbi enzilniy münzelen mübareken ve ente hayrul münziliyn;

 “Ve de ki: ‘Rabbim, mübarek bir mahale yerleştir beni… Sen yerleştirenlerin en hayırlısısın.'”(A.Hulusi)

 029 – Ve de ki: rabbim! Beni bir mübarek menzile kondur, konuklayanların en hayırlısı sensin. (Elmalı)


Ve kul Rabbi enzilniy münzelen mübareken bir de rabbim diye yalbar, beni bereketli bir yere ulaştır. ve ente hayrul münziliyn zira sen kişiyi maksadına, amacına ulaştıranların en hayırlısısın.


30-) İnne fiy zâlike le âyâtin ve in künna le mübteliyn;

 Muhakkak ki bunda işaretler vardır… Biz elbette sınarız (ki kişi kendi kapasitesini görsün). (A.Hulusi)

 030 – İşte bunda çok âyetler vardır ve hakikat biz pek imtihancıyızdır. (Elmalı)


İnne fiy zâlike le âyât elbet bu örnekte Nuh peygamber ve kavmi örneğinde akleden kimseler için işaretler, ibretler vardır. ve in künna le mübteliyn ve elbet biz öncekileri de sınavdan geçirmişizdir.

 Bunun devamında söz nasıl anlaşılması, insanın içinde ki yankısı sizi de sınamak durumundayız. Hepinizi sınayacağız. Nebiye, müminlere ve hepinize hayat bir sınavdır diyor bu ayet.


31-) Sümme enşe’na min ba’dihim karnen âhariyn;

 Sonra, onların ardından başka bir nesil inşa ettik. (A.Hulusi)

 031 – Sonra arkalarından başka bir karn inşa eyledik. (Elmalı)


Sümme enşe’na min ba’dihim karnen âhariyn sonra bunların peşinden başka bir nesli tarih sahnesine çıkardık.

 Hangi kavim bu örnekte anlatılan? Müfessirler ve ilk otoriteler Hud kavmi derler diğer örneklerden yola çıkarak. Fakat burada ne peygamber ismi veriliyor, Ne Hud kavmi olan Ad kavminin ismi veriliyor. O halde bu ayetten sonra anlatılan bu olayı sadece tek bir kavme, tek bir peygambere yormak yerine genel bir üslup olarak bu konuda onlarla benzeşen herkes için genel bir örnek olay olarak yorumlamak daha doğru olur.

 

 32-) Feerselna fiyhim Rasûlen minhüm enı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, efela tettekun;

 İçlerinde: “Allâh’a kulluk edin… O’nun gayrından bir tanrınız yoktur… Hâlâ (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşamaktan) korkup korunmuyor musunuz?” (diyen) kendilerinden bir Rasûl irsâl ettik. (A.Hulusi)

 032 – Onların içinde de kendilerinden bir Resul gönderdik şöyle ki: Allaha ibadet edin ondan başka bir tanrınız yok, artık korunmaz mısınız? (Elmalı)


Feerselna fiyhim Rasûlen minhüm enı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, efela tettekun Yine Hz. Nuh’un söylediği gibi burada da ona benzer bir ibare; Ve onların içinden de kendilerine yalnız Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka bir ilahınız bulunmamaktadır. Hala sorumluluğunuzun bilincinde hareket etmeyeceksiniz. Diyen bir elçi gönderdik.


33-) Ve kalel meleü min kavmihilleziyne keferu ve kezzebu Bi Lıkail ahireti ve etrefnahüm fiyl hayatid dünya, ma hazâ illâ beşerun mislüküm, ye’külü mimma te’külune minhu ve yeşrebü mimma teşrabun;

 Onun kavminden hakikat bilgisini inkâr edenler, sonsuz geleceklerini yaşamayı yalanlayanlar ve dünya hayatında refaha – imkânlara kavuşturduğumuz o gelenekçi ileri gelenler dedi ki: “Bu sizin gibi bir beşerden başka değil… Sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor.” (A.Hulusi)

 033 – Dünya hayatta kendilerine refah verdiğimiz halde küfredip Âhiret likasını tekzip eyleyen kavminden o (mele’) kodaman güruh ise şöyle dedi: «bu başka değil, ancak sizin gibi bir beşer, yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. (Elmalı)

 

 Ve kalel meleü min kavmihilleziyne keferu ve kezzebu Bi Lıkail ahirah bunun üzerine kavminin seçkinlerinden küfürde ısrar eden ahiret gerçeği ile yüzleşeceğine inanmayan, yalanlayan kimseler şöyle demişlerdi; ve etrefnahüm fiyl hayatid dünya ki bunları biz dünya hayatında refaha kavuşturmuştuk.

 Bu cümle-i mu’teriza diyebileceğimiz tırnak içi cümlesi. Yani kendilerine hayatta refah verdiğimiz halde bu adamlar bu refahla şımarıp verdiğimiz nimeti bize karşı kullanarak şöyle dediler. ma hazâ illâ beşerun mislüküm bu da sizin gibi ölümlü birisinden başkası değil. Hani Nuh kavmi de öyle demişti ya; ye’külü mimma te’külune minhu ve yeşrebü mimma teşrabun sizin yediklerinizden yiyor, sizin içtiklerinizden de içiyor.

 Yine üsttekiler, yani azgınlar, yani şımarıklar, yani seçkinler, aristokratlar; Niye melek peygamber gelmedi diyorlar. Niye insan peygamber geldi diyorlar. İnkarlarına böyle bir gerekçe uyduruyorlar? Çünkü imanı hayattan ayırmak ve bir vicdan işi yapmak istiyorlar. Onlar için iman hayatı inşa eden, hayatın her anına hakim olan bir iç güç bir ilahi sevk değil, onlar için iman vicdanda mahkum olan ve kalbin de ona hapishane kılındığı bir içsel durum. Sadece bir inanç.

 Onun için peygamberin insandan olmasına razı değiller. Onun için insan peygamberi istemiyorlar. Çünkü örnek almak gibi bir niyetleri yok. Yaşamak gibi bir niyetleri yok. Hayatı vahyin dediğine uygun inşa etmek gibi bir niyetleri yok ve peygamberi izlemek gibi bir niyetleri yok. Daha doğrusu hayat konforlarını bozmak gibi bir niyetleri yok. Yani bize öyle bir şey söyle ki bizim hayatımızda hiçbir şey değiştirmesin. Böyle bir peygamber arıyorlar.

 Bu da insandan olamaz. Çünkü insan örnektir. Yaşar, söyler, konuşur onlar onun gibi yaşamak onun gibi konuşmak, onun gibi söylemek, onun gibi inanmak durumundalar. Melek olsaydı biz melekleri nasıl üretelim o melek biz insan diyeceklerdi. Böylece mazeret ileri süreceklerdi.


34-) Ve lein eta’tüm beşeran misleküm inneküm izen lehasirun;

 “Andolsun ki, eğer sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, muhakkak ki siz hüsrana uğrayanlar olursunuz.” (A.Hulusi)

 034 – ve şayet sizin gibi katiyen hüsrandasınızdır. (Elmalı)


Ve lein eta’tüm beşeran misleküm inneküm izen lehasirun hal bu iken kalkarda sizin gibi ölümlü birine tabi olursanız o takdirde kaybeden mutlaka siz olursunuz.


35-) Eye’ıdüküm enneküm izâ mittüm ve küntüm türaben ve ‘ızamen enneküm muhrecun;

 “(O Rasûl) size, öldüğünüz, toprak ve kemikler olduğunuzda, kesinlikle (yeni bir boyuta) çıkarılacağınızı mı vadediyor?” (A.Hulusi)

 035 – Siz öldüğünüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğunuz vakit muhakkak çıkarılacaksınız diye mi vaat ediyor? (Elmalı)


Eye’ıdüküm enneküm izâ mittüm ve küntüm türaben ve ‘ızamen enneküm muhrecun Bu kişi siz ölüp gittikten toza toprağa ve kemiğe karıştıktan, dönüştükten sonra sizin huzuru ilahiye çıkartılacağınızı mı iddia ediyor?


36-) Heyhate heyhate lima tu’adun;

 “Heyhat, heyhat böyle bir şeyin oluşması çok uzak!” (A.Hulusi)

 036 – Heyhât o vaat olunduğunuz şey ne kadar uzak. (Elmalı)


Heyhate heyhate lima tu’adun uzak, hem de çok uzak size iddia edilen bu şey.


37-) İn hiye illâ hayatüned dünya nemutü ve nahya ve ma nahnu Bi meb’ûsiyn;

 “O (yaşam) sadece dünya hayatından ibarettir! Ölümümüz de yaşamımız da buradadır! Bizim ölüm sonrasında, yeni bir şekilde yaşamamız söz konusu olamaz!” (A.Hulusi)

 037 – O, bizim Dünya hayatımızdan başka bir şey değildir, ölürüz ve yaşarız, fakat biz ba’s olunmayız. (Elmalı)


İn hiye illâ hayatüned dünya hayat bu dünyada yaşadığımızdan başkası değil. Bundan ibaret. nemutü ve nahya ölürüz ve bir kez yaşamış oluruz. ve ma nahnu Bi meb’ûsiyn ve bir daha da asla diriltilmeyiz.

 Dünyevileşme bu işte dostlar. Ahireti inkar, aslında sorumluluğu inkardır. Hayatı boyunca sorumsuz davranmış olan biri nasıl ahirete iman etsin. Çünkü hesap verecek. Hesap vereceği bir dünyada uyanmak ister mi? Oysa ki değerli dostlar aslında insanın kendi kendisine en büyük hakareti ölünce toprak olacağını düşünmesi değil midir? Ve ölünce bitecek bir hayatı  düşünmek, hayatın bu kadar kısır olduğuna inanmak nasıl bir şeydir acaba.

 Aslında bir insan için bundan daha beter bir bela olmasa gerek. Öleceksiniz ve toprak olacaksınız. Yani solucanla eş değer bir halde görmek kendinizi. Deniz anasıyla, çekirgeyle, kelebekle. Yani ölünce bitiyor. O kadar mı. Bu muhteşem varlık böyle bu kadar kısacık bir zevk için, yesin, içsin, yatsın, eğlensin ve toz toprak olsun diye mi.

 Aslında insan böyle bir inançla yaşayamaması lazım. Bu inancın kendisi asıl ölüm sebebi olması lazım. Çünkü öldükten sonra bir hayatın varlığına iman insanın şerefli oluşuna ve onuruna imandır.

 Peki neden inanmazlar? Neden bunlar böylesine bir ıstırabı kendilerine yaşatırlar? Tek sebebi var. Hesap vermek ağırlarına gider. Çünkü hesap verebilecek bir hayat yaşamak istemezler. Sorumsuzdurlar. Allah’a karşı, eşyaya karşı, kendilerine karşı sorumluluklarını üstlenmemişlerdir. Tek cevabı budur.


38-) İn huve illâ raculüniftera alAllâhi keziben ve ma nahnu lehu Bi mu’miniyn;

 “O (Rasûl), Allâh’a iftira eden yalancıdır o! Biz Ona inanmayız!” (A.Hulusi)

 038 – O ancak öyle bir adam ki bir yalanı Allaha iftira etti, biz ona inanacak değiliz. (Elmalı)


İn huve illâ raculüniftera alAllâhi kezibe bu adam sadece uydurduğu yalanı Allah’a isnat ediyor diyorlar onlar. ve ma nahnu lehu Bi mu’miniyn bizim ona inanmamız mümkün değildir.

 En son söyledikleri bu. Sureti haktan görünüp, bir de Allah’ın hakkını savunur görünmeleri yol mu? Yani Allah’a iftira ediyor diye peygambere ve Allah’a iftira etmeleri. Oysa ki onu en çok inkar eden kendileri.

 

 39-) Kale Rabbinsurniy Bima kezzebun;

 (Rasûl) dedi ki: “Rabbim! Yardım et, beni yalanlamalarına karşın bana!” (A.Hulusi)

 039 – Ya rab! dedi: beni tekzip ettikleri cihetle öcümü al. (Elmalı)


Kale Rabbinsurniy Bima kezzebun o peygamber dedi ki. Yani her kimse o peygamber. Ki Hz. Lût olabileceği gibi, Hz. Hud olabileceği gibi, Hz. Muhammed A.S.gibi hatta peygamber olması da şart değil. Onlardan sonra onların risalet davasını üstlenmiş olan insanlar eğer bu gibi ahireti inkâr eden inkârcılarla karşılaşırlarsa onların da belki onlara karşı üstlenecekleri, gösterecekleri tavra bir örnek veriliyor burada.


Kale dedi ki Rabbinsurniy Bima kezzebun rabbim, onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.


40-) Kale amma kaliylin leyusbihunne nadimiyn;

 “Kısa bir süre sonra pişman olacaklardır” cevabını aldı. (A.Hulusi)

 040 – Buyurdu ki: az bir zamanda nâdim olacaklar. (Elmalı)


Kale amma kaliylin leyusbihunne nadimiyn Allah buyurdu ki; Az kaldı amma kaliyl, çok az kaldı leyusbihunne nadimiyn yakında bin pişman olacaklar.


41-) Feehazethümüs sayhatü Bil Hakkı fecealnahüm ğusâen, febu’den lil kavmiz zâlimiyn;

 Korkunç ses dalgası onları Hak olarak yakaladı da, onları süprüntüye çevirdik! Zulmedenler kalabalığına, uzaklığın sonuçları yaşatılır! (A.Hulusi)

 041 – Derken onları sayha, bihakkın alıverdi de kendilerini bir seyl süprüntüsü yapıverdik, artık öyle bir defolmuş oldu ki o kavim, o zalimler! (Elmalı)


Feehazethümüs sayhatü Bil Hakk derken mutlak hakikatin üstün gücü onları sarsıcı bir bela çığlığı halinde kuşattı. İlle gök çöküp yerin çatlaması gerekmiyor. İlle dağlara ateş püskürtüp zelzele olması gerekmiyor. Ölümün depremi yetmez mi. Eğer öldükten sonra bir hayatın varlığını görürlerse bu insanlar başlarına gök yıkılmıştan beter sarsılmazlar mı? Belki o manevi sarsıntıyı da içeriyor bu.

 fecealnahüm ğusâen sonuçta onları selin sürüklediği çer çöpe çevirdik. Çöp gibi köpük gibi yok ettik onları. febu’den lil kavmiz zâlimiyn zalimler güruhu eksik olsun, olmaz olsun dedik.

 Febu’den; fail yok, fiil de yok, özne yok, yüklem de yok. Sadece tümleç var. Meful var. bu’den. Niye özne yok dediğimizde Zemahşeri çok güzel bir cevap veriyor. Özne o kadar açık ki; Allah. Söylemeye bile gerek yok. Allah onlara eksik olun dedi. uzak olun dedi. Lanet size dedi.

 Allah ile ayaklaşanlar kaybedecekleri bir savaşa girmiş olurlar sevgili Kur’an dostları. İlahi mesaja kulak tıkayanlar bela sayhasıyla uyanırlar. Rabbim uyandırılmadan uyananlardan etsin.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 27 Temmuz 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: