RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MÜ’MİNUN (042-092)(108)

03 Ağu

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

 Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Mü’minun suresinin 41. ayetine kadar işlemiştik. Bugün aynı surenin 42. ayeti ile dersimize devam edeceğiz.

 Hatırlayacak olursanız geçen ders işediğimiz ayetler geçmiş ümmetlerin hayatını naklediyordu. Özellikle bu ayetlerin maksadı vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamberin şahsiyetini inşa idi. Geçmiş ümmetlere gönderilen peygamberlerin başına neler geldiğini nakledilerek Resulallah teselli ediliyordu. Özellikle Hz. Nuh ve ondan sonraki gelen peygamberlerin getirdikleri vahye karşı toplumlarının nasıl direndiği dile getirilerek Resulallah’a;

 Bu senin başına gelen ne ilktir, ne de son olacaktır. Vahye karşı, hakikate karşı muhatapların tamamının evet dediği bir toplum olmamıştır. Mutlaka yer yüzünde aydınlık olduğu sürece karanlıkta var olacaktır. İman olduğu sürece küfür de var olacaktır. Hakikat olduğu sürece batıl da, yalan da var olacaktır. Bu hayatın yasasıdır. Dolayısıyla senin karşılaştığın bu durum senden kaynaklanmıyor. Senin kusurun değil. Bu konuda kendine haksızlık etme. Senden önceki peygamberlerin tamamının karşılaştığı bir durumdur ki bu sünnetullahtır. İlahi yasadır. Denilmeye getiriliyordu. Şimdi bakalım yeni pasajda ne var;

 BismillahirRahmanirRahıym

 42-) Sümme enşe’na min ba’dihim kurunen âhariyn;

 Sonra, onların ardından başka nesiller inşa ettik. (A.Hulusi)

 042 – Sonra arkalarından başka karnlar inşâ ettik. (Elmalı)

 Sümme enşe’na min ba’dihim kurunen âhariyn

 Yukarıda ki olayların, yukarıda anlatılan peygamberlerin ve onların ümmetlerinin ardından başka bir takım nesiller. Kurun; nesil, soy, hatta uygarlık, medeniyet, ülke, insan toplulukları bir çok anlama gelir. İşte onların ardından yepyeni, başka nesilleri tarih sahnesine çıkardık.


43-) Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste’hırun;

 Hiçbir topluluk ne ömrünü aşabilir, ne de erken gidebilir! (A.Hulusi)

 043 – Hiç bir ümmet, ecelini sebk edemez ve geriletemezler. (Elmalı)

 

  Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste’hırun herhangi bir toplum sonu yasa ile belirlenmiş, süresini ne savuşturabilir, ne de erteleyebilir.

 Burada bir ecelden söz ediliyor. Zaten yukarıda ki pasajların da devamı olan bu pasajda bir toplumdan söz ediliyordu. Burada bahsedilen ecel de bireyin eceli değil, insan tekinin eceli değil. İnsan topluluklarının, uygarlıkların, ülkelerin eceli. Dolayısıyla Kur’an da ecel sadece birey için kullanılmaz. Hatta bu kalıpta Kur’an da gelen 3 ayet vardır. Ne bir an geri kalır, ne bir an ertelenebilir. Bir topluluğun eceli geldiğinde;

Ve li külli ümmetin ecel* feizâ cae ecelühüm lâ yeste’hırune saaten ve lâ yestakdimun; (A’raf/34) İşte bu ayette olduğu gibi. Her bir toplumun yasa ile belirlenmiş süresi vardır. Eceli yasa ile belirlenmiş süre, yani ilahi yasaya bağlı bir süre olarak tercüme ettim.

 Ecel; Vakit anlamına, miad anlamına, süre anlamına geliyor kelime olarak. Neden süresi yasa ile belirlenmiş vakit diye tercüme ettim? Çünkü bir toplumun ne zaman öleceği, ne zaman yıkılacağı, ne zaman fena bulacağı, bir uygarlığın hangi şartlar altında yok olacağı ilahi yasa ile bildirilmiştir. Mesela bunların en başında bir toplumun ecelinin geldiğini, o toplumda adaletin yerini zulmün almasından anlarız.

 Adeta bununla anlatılmak istenen şu gibidir. İnsanın kalbi ne ise toplumun kalbi de adalettir. Eğer bir kalp bütün bir bedene kan pompalamayı durdurursa o bedenin ölümü gelmiştir. Bir toplumda da kalp mesabesinde olan adalet durursa, çökerse ve onun yerini zulüm alırsa o toplumun eceli gelmiş demektir. artık o toplum ölmek üzeredir. Onun için Kur’an da bireylerin ecelinden daha kesin ve keskin ifadeler kullanılır toplumların eceli hakkında. Ve bu tip, bu kalıbın kullanıldığı 3 ayetin 3 ü de birey eceli için değil, toplum eceli için gelir.

 Demek ki asıl organizmanın kaderi anlamına gelen asıl kesin ve keskin ecel bireyden daha çok toplumlar için geçerlidir. Bu da Kur’an ın adil bir toplumun vücuda getirilmesine verdiği önemi gösterir. Çünkü eğer insanlar adaleti hayatlarına hakim kılamıyorlarsa, bu insanların yaşıyor olmalarının çok fazla bir anlamı yok. Eğer manevi değerler ölmüşse organizmanın kendi halinde yaşıyor olması, insanın nefes alıyor olması yaşadığı anlamına gelmiyor. Kur’an zaten ölümü ve hayatı manevi eksende yepyeni bir tanımla tanımlıyor. Onun için bizim ölü gibi baktığımız bazılarına Kur’an diridir diyor. Fakat siz farkında değilsiniz, çünkü Allah’ın gör dediği yerden bakmıyorsunuz. Fakat tersi de geçerli; Kur’an ın ölü olarak gördüğü birilerine biz diri olarak ta bakıyor olabiliriz. İşte burada bir tasavvur inşası, vahyin akıl inşasını görüyoruz.

 

  44-) Sümme erselna RusüleNA tetra* küllema cae ümmeten Rasûlüha kezzebuhü feetba’na ba’dahüm ba’dan ve cealnahüm ehadiys* febu’den likavmin lâ yu’minun;

 Sonra Rasûllerimizi birbiri ardınca irsâl ettik… Her bir topluluğa kendi Rasûlü geldikçe, Onu yalanladılar… Biz de onları art arda helâk ettik (yaptıklarının sonucunu yaşattık); onları ibretlik hikâyeler kıldık… Uzak olmanın sonuçlarını yaşasınlar, iman etmeyen kalabalıklar! (A.Hulusi)

 044 – Sonra ardı ardına Resullerimizi gönderdik, her ümmetle Resulü geldikçe onu tekzip ettiler, biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve hepsini birer efsâne yaptık, artık defolsun öyle bir kavim ki imana gelmezler. (Elmalı)

 

 Sümme erselna RusüleNA tetra daha sonra birbiri ardınca elçilerimizi yolladık, gönderdik. küllema cae ümmeten Rasûlüha kezzebuh her ne zaman hangi topluma kendi elçisi geldiyse onu yalanlayıverdiler. Hemen onu yalancı çıkarmaya kalktılar. feetba’na ba’dahüm ba’dan ve cealnahüm ehadiys bu da gerçekten insanı iliklerine kadar titreten tarihsel bir gerçek. Bu yüzden biz de akıbetlerini birbirine benzettik ve onları efsaneye çevirdik. Yani adeta yaşamamış oldular.

Belki; ve cealnahüm ehadiys onları tarihe gömdük diye de çevrilebilir. Artık tarihin tozlu yapraklarına kavuştular ve gittiler. Eğer onları yaşarken görseydin nasıl tafra satıyorlardı. Küçük dağları ben yarattım havalarına giriyorlardı. İnsanların tepesinde boza pişiriyorlar, Allah’ın kullarını kendilerine kul ediyorlar ve yer yüzünü fesada veriyorlardı. Fakat bak şimdi onlara. Dön ve bak, Mısır’dan geriye ne kaldı, Firavunlardan geriye ne kaldı, eski Asur’dan, Babil’den, Nemrut’lardan geriye ne kaldı. Bizans’tan, Roma’dan, Pers’ten geriye ne kaldı. İskender’den geriye ne kaldı. Yeryüzünün doğusuna ve batısına hakim olmuştu. Cihangirlerden geriye ne kaldı? Hiçbir şey. Sadece bir ad. Yani efsane.

 Onun için şimdinin ve burada nın Firavun ve Nemrut’larına seslenen Kur’an sizden önceki Firavun ve Nemrut’ların akıbetini hatırlayın da Allah’a karşı Nemrut’laşmayın. Firavunlaşmayın mesajı veriyor.

 febu’den likavmin lâ yu’minun “Artık uzak olsun bu imansızlar güruhu.” Dedik. Uzak olsun, yani olmaz olsun. Bu bir ilenç ifadesi olarak ta çevrilebilir, eksik olsunlar, yok olsunlar, kahrolsunlar anlamına. Zaten Allah’ın lanetine ve gazabına uğramış, yani rahmetinden dışlanmış olmak, kahrolmaktır. Ona başka bir bela gerekmemektedir.


45-) Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi âyâtiNA ve sultanin mubiyn;

 Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u, delillerimiz ve karşı konulamaz potansiyel olarak, karşılarına çıkardık. (A.Hulusi)

 045 – Sonra bir takım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musâ’yı ve kardeşi Harûn’u gönderdik. (Elmalı)

 

 Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi âyâtiNA ve sultanin mubiyn hatta ayete devam edelim, çünkü mana bitmedi.

 

  46-) İla fir’avne ve meleihi festekberu ve kânu kavmen aliyn;

 Firavun’a ve onun ileri gelenlerine… Sadece kibirlilik tasladılar ve baş eğmeyen bir topluluk oldular. (A.Hulusi)

 046 – Firavuna ve cemiyetine de bunlar kibirlerine yediremediler ve dik başlı bir kavim idiler. (Elmalı)

 

 Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi âyâtiNA ve sultanin mubiyne İla fir’avne ve meleih

 Ardından, yani yukarıda gönderilen toplumların, uygarlıkların, medeniyetlerin ardından yepyeni bir hikayeye geçti Kur’an. Bir peygamberin gerçekten de ibretlik ve örneklik öyküsüne.

 Musa ve kardeşi Harun’u mesajlarımızla ve destekleyici bir güçle. Burada ki ve sultanin mubiyn apaçık bir destekleyici güç diye çevirebilirim. Bunu mucize olarak anlamamız mümkin. Allah Musa ve Harun A.S. ın mesajlarını bir takım olağanüstü mucizelerle desteklemişti. Onun içinde ilk aklımıza gelen Hz. Musa’ya verilen asa gibi, 7 Beyza gibi mucizeler olmalı. Onları destekleyici güçle, Firavun ve onun önde gelen çevresine, yani onun etrafında ki aristokrat sınıfa, yönetici elitlere göndermiştik.

 Festekberu peki ne yapmıştılar Hz. Musa ve kardeşi kendilerine ilahi vahiyle üstelik onu destekleyen bir güçle geldiği halde? Neden bunun özellikle belirtildiğini anlıyoruz aslında. Bu ayetin ilk muhatabı olan Hz. peygambere; sana vahyi verdik fakat onun yanında ondan ayrı olarak bir destekleyici güç  vermememiz, aslında senin için bir noksanlık değil. Çünkü daha önce bunu verdiğimiz Musa’ya firavun ve hempaları iman etmedilerdi ki. Onun için bunun eksiklik olduğunu düşünme. Daha önceki bu tecrübeyi hatırla sana bu ilahi vahyin Kur’an gibi bir mucizenin yettiğini, eğer adam olacaklar, yola gelecekler, akıllanacak ve uslanacaklarsa bu kitabın onlara yetip te arttığını unutma. Yani verilen mesaj bu.

 Onlar büyüklük taslamışlardı, kibirlenmişlerdi. ve kânu kavmen aliyn ve öteden beri tepeden bakan bir topluluktu onlar.


47-) Fekalu enu’minu libeşerayni mislina ve kavmühüma leNA ‘abidun;

 Hatta şöyle dediler: “Onların halkı bize kulluk ederken, bizim benzerimiz olan iki beşere mi iman edeceğiz?” (A.Hulusi)

 047 – Onun için biz, dediler, bizim gibi iki beşere iman mı ederiz? Halbuki onların kavmi bize kulluk ediyor. (Elmalı)

  Fekalu enu’minu libeşerayni mislina ve kavmühüma leNA ‘abidun peki ne dediler? Vahiyle ve üstelik mucizelerle gelmiş olan Hz. Musa ve onun yardımcısı, ağabeyi si. Kendisi Hz. Harun’dan küçüktü. Ağabeyi si Harun bu ilahi vahyi getirince nasıl karşı çıktı firavun ve yönetici eliti? Aynen bugün ve her çağda geçerli olan bir küfür mantığı ile karşı çıktılar. Neydi o? Onlar dediler ki;

 – Ne yani o ikisinin kavmi bizim kölelerimiz oldukları halde, yani bizden aşağı sınıfa tabi oldukları halde bizim yönetimimiz altında bulundukları halde, biz kalkıp ta bizim gibi iki ölümlü insana mı inanalım.

 İki şey var. onlar bizden aşağıda bir sınıflar. Biz yönetici elitiz, seçkinleriz. Yani biz bu memleketi yönetmek için yaratıldık onlar da yönetilmek için. Dolayısıyla biz onlara tabi olmayız, onların bize öğreteceği hiçbir şey yok.

 Bu nedir? Bu aslında her çağda geçerli olan sakat ve hastalıklı bir mantığı ele vermekte. O mantık ta şu; sosyal statüyü hakikatin ölçüsü zannetmek. Madem makamım üstün, o halde hakikatte senin tekelinde olmalı. Madem sen yöneticisin yönettiğin sana hiçbir hakikati getiremez. Madem sen güçlüsün, o zaman haklısın. Bir başkasının sana öğreteceği bir şey yoktur. İşte tam müstekbir mantığı. Tam hakikate karşı baş kaldıran firavun mantığı bu.

 Her firavun’un bir Musa’sı olduğu gibi tüm çağlarda bu tip müstekbirce düşünen her çağın firavununun da mutlaka bir Musa’sı bulunur. Eğer siz bilmiyorsanız acaba şu çağda ben bir Musa görmedim. Bir firavun var ama diyorsanız tanımıyorsunuz demektir. Mutlaka bir Musa’sı da vardır. Çünkü hiçbir çağ tufan olup ta Nuhsuz kalmaz. Firavunu olup ta Musasız kalmaz. Nemrut’u olup ta İbrahimsiz kalmaz. Çünkü gece ve gündüz var oldukça iman ve küfür de var olacak.


48-) Fekezzebuhüma fekânu minel mühlekiyn;

 O ikisini yalanladılar; bu yüzden de yok edilenlerden oldular. (A.Hulusi)

 048 – Bu suretle onları tekzip ettiler de helâk edilenlerden oldular. (Elmalı)

 

Fekezzebuhüma fekânu minel mühlekiyn ve sonuç böylece o ikisini yalanladılar bundan dolayı da helak edilenlerden oldular. Sonuç bu. Zaten kısaca Kur’an ın maksadı, hikayenin ayrıntılarını vermekten daha çok bu tip bir çizginin akıbetini vermek. Küfür çizgisinin tarihte ki akıbeti ne olmuş, onu ibreti alem olarak insanlığın nazarına sunmak.

 

  49-) Ve lekad ateyna MuselKitabe leallehüm yehtedun;

 Andolsun ki, (İsrailoğulları) hakikate ersinler diye Musa’ya hakikat BİLGİsini verdik. (A.Hulusi)

 049 – Şanım hakkı için berikiler doğru yolu tutabilsinler diye Musâ’ya o kitabı da verdik. (Elmalı)


Ve lekad ateyna MuselKitabe leallehüm yehtedun burada adeta bir ilave bilgi, daha doğrusu bir bilginin yenilenmesi olarak ilk muhatabı olan Hz. peygambere bir şey daha hatırlatılıyor. Biz Musa’ya mesajı belki onlar doğru yolu bulurlar diye vermiştik. Yani mucizeler fayda vermediği gibi, ilahi vahiy de fayda vermedi.

 Tabii eğer insanlar akıllarını kullanmıyorlar, eğer insanlar hakkı ve hakikati aramıyorlar, eğer insanlar varlık sancısını yaşamıyorlarsa neticede onlara ilahi mucizelerde, ilahi kelamda hiçbir şey söylemiyordu.

 

  50-) Ve cealnebne Meryeme ve ümmehu ayeten ve aveynahüma ila rebvetin zâti karârin ve me’ıyn;

 Meryemoğlu’nu ve anasını bir mucize kıldık… Ve o ikisini akarsuyu olan yüksek bir yere yerleştirdik. (A.Hulusi)

 050 – İbni Meryem’i de anasıyla bir âyet kıldık ve ikisini bir oturaklı ve temiz sulu bir tepeye barındırdık. (Elmalı)

 

  Ve cealnebne Meryeme ve ümmehu ayeh yine aynı maksatla Meryem oğlunu ve annesini de birer ayet kıldık, birer simge, sembol kıldık.

 Olağanüstü, tek başına hidayet için yetseydi, İsa ve annesi yeterdi denilmek isteniyor burada. Yine yetmedi. Olağanüstü tek başına yetmedi ki İsa bizzat kendisi bir mucize olmasına rağmen, iki ayaklı mucize olmasına rağmen ve kelimetün minh..,(A.İmran/39) olmasına rağmen Kur’an ın ifadesi ile. Yani iki ayaklı ayet. İki ayaklı hitap ve kitap olmasına rağmen o da yetmedi. Yine ilk muhatap Hz. peygamber ve tüm çağlarda ki muhataplara bir uyarı.

 ve aveynahüma ila rebvetin zâti karârin ve me’ıyn ve o ikisini kalıcı bir güzelliğin görkemli merkezine, makamına ve esenliğin bereketli, mümbit, bir su gibi fışkıran kaynağına yerleştirdik.

 Bu ayetin son cümlesi Hz. İsa ve annesinin dünyada ki makamına, yaşadığı coğrafyaya bir atıf olarak anlaşıldığı gibi, ahirette ki makamına da bir atıf olarak anlaşılabilir. Ki bizce burada, bu bağlamda, bu cümle o ikisinin ahirette ki yüce yerlerine, makamlarına bir atıftır ve bununla vahyin yolunu izleyen, risalet çağrısını omuzlayan her nebi, Resul ve onların izinden giden her davetçiyi, yer yüzünde davetlerine ister icabet bulsunlar ister bulmasınlar. İnsanlar ister iltifat göstersinler, ister göstermesinler bu hayatın arkasından gelen ebedi hayatta Allah onlar a iltifat edecektir ve davetlerini karşılıksız bırakmayacaktır mesajını veriyor.

 

  51-) Ya eyyüherRusulü külu minet tayyibati va’melu saliha* inniy Bima ta’melune ‘Aliym;

 Ey Rasûller… Temiz gıdalardan yeyin ve yararlı fiiller yapın… Muhakkak ki Ben, amellerinizi Aliym’im (amellerinizin karşılığı var). (A.Hulusi)

 051 – Ey Resuller! Helâl ve hoş şeylerden yiyin ve güzel işler yapın, çünkü ben ne yaparsınız tamamen bilirim. (Elmalı)


Ya eyyüherRusulü külu minet tayyibati va’melu salihan

 Yeni bir pasaja girdi sure ve yukarıdan itibaren anlatılan kıssaların kahramanları olan tüm peygamberlere hitap ederek ve aslında son peygamber ve onun izini takip eden tüm davetçilere hitap ederek diyor ki; Ey elçiler, ey hakikatin taşıyıcıları dünya nimetlerinin temiz ve helal olanlarından yiyin, doğru ve yararlı işler yapın.

 Bu ayeti kerime de iki şeyi birlikte görüyoruz. Yeme ve yapma. Adeta bize bir mesaj veriliyor o da insanın yedikleri ile eylemleri arasında doğrudan bir bağ vardır. Eğer meşru şeylerle beslenmiyorsa, kazancı meşru değilse, eylemleri de meşru olamıyor. Adeta bunun iması var gibi ayette. Yoksa birlikte getirilmesinin başka bir anlamı olamaz. Helal yemekle doğru davranmak arasında çok doğrudan bir ilişki var. Ayet bu ilişkiyi açıkça kuruyor.

 inniy Bima ta’melune ‘Aliym çünkü ben yaptığınız her şeye vakıfım.

 

  52-) Ve inne hazihi ümmetüküm ümmeten vahıdeten ve ENE Rabbüküm fettekun;

 İşte şu tek bir ümmet olarak, sizin toplumunuzdur… Ben de sizin Rabbinizim, o hâlde (yaşatabileceklerimden) korunun! (A.Hulusi)

 052 – Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve rabbiniz da ben, artık hep bana korunun. (Elmalı)

 

  Ve inne hazihi ümmetüküm ümmeten vahıdeh şu kesin ki bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.

 Bu ayeti kerimeye gelmeden önceki ayetleri birlikte, şu pasajları birlikte düşündüğümüzde burada ki ümmet’ten kastın, bütün peygamberlere iman eden herkesin olduğunu görüyoruz. Hemen bu ayet öncesinde Hz. İsa’nın, ondan hemen önce de Hz. Musa’nın özellikle ismen zikredildiğini hatırlayacak olursak, burada aslında bugün yaşayan 3 kitaplı dinin mensuplarına; peygamberlerinizin getirdiği mesaja dönecek olursanız, aslında öz itibarıyla aranızda bir ayrılığın olmadığını göreceksiniz. Ve özü itibarıyla hepinizin davasının da bir olduğunu göreceksiniz. Eğer ortada bir ayrılık, bir gayrılık, bir ihtilaf görüyorsanız bu size o mesajı getiren, inandığınız peygamberlerden  kaynaklanmıyor. Bu sizden kaynaklanıyor. Sizin tavrınızdan kaynaklanıyor. Sizin ideoloji duruşunuzdan, ya da teolojik kavgalarınızdan, kelami savaşlarınızdan kaynaklanıyor. Çünkü hakikat özü itibarıyla birdir. Şu zaman veya bu mekanda değişmez.

 İslam insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır ve her peygamberin insanlığa tebliğ ettiği şey İslam’dır. Onun adı odur. İsa’nın da, Musa’nın da, Muhammed’in de hepsine salâtı selam olsun getirdiği mesaj aynı kaynaktandır. Onun için de ey bütün peygamberlere kendisini nispet eden insanlar, hepiniz bir tek ümmetsiniz. Tek bir ümmet. Yani hedefiniz tek olmalı, gayeniz tek olmalı, çünkü illetiniz, inancınızın kaynağı tektir. Tek bir kaynaktan çıkan bir şey nasıl birbirine aykırı durur, nasıl birbiri ile savaşır.

 ve ENE Rabbüküm fettekun ve burada daha farklı bir vurgu geldi. Ve ben de sizin bir tek rabbinizim. Şu halde bana gereği gibi kulluk edin. Bana karşı sorumluluğunuzun şuurunda, bilincinde olun. Yani saygınızı kaybetmeyin.

 Ne demek? Bir ayet içinde; Sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve ben de sizin bir tek rabbinizim o halde bana karşı saygınızı yitirmeyin diye bitiyorsa bir ayet, eğer aynı kaynaktan gelmiş vahiylerin mensupları bir biriyle çatışıyor, birbiri ile savaşıyor ve taşımakla yükümlü oldukları vahyi tanınmaz hale getiriyorlarsa, kaynağına yabancılaştırıyorlar ve kendileri de ilahi kaynaklarına yabancılaşıyorlarsa bu durumda onların yaptığı bizzat Allah’a saygısızlıktır. Böyle algılanıyor. Ayet açık. Onun içinde burada adeta kendisini peygambere nispet eden tüm inançların mensuplarının arasında ki teolojik kelâmi ayrılıklar, tevhide karşı bir şirk gibi algılanıyor. Çünkü bunların birliği, tevhidin sosyal karşılığıydı. Ümmetin tefrikası ise aslında şirkin sosyal biçimi olarak nitelendirilmeye, ima edilmeye çalışılıyor.


53-) Fetekatta’u emrehüm beynehüm zübüra* küllü hızbin Bima ledeyhim ferihun;

 (Din – sistem tek iken) onlar muhtelif yorumlar hâlinde aralarında işlerini parçaladılar… Her grup kendi kabul ettikleriyle hoşnuttur. (A.Hulusi)

053 – Derken kumandalarını aralarında kitap kitap parçalaştılar, her hizip kendilerininkine güveniyor. (Elmalı)

 

 Fetekatta’u emrehüm beynehüm zübüra buna karşın, bütün bu ilahi öğüt ve emirlere karşın onlar aralarındaki birliği darmadağın edip hakikati parçaladılar. küllü hızbin Bima ledeyhim ferihun şimdi her hizip başladı elinde ki parça ile öğünmeye.

 Ne müthiş ibareler değerli Kur’an dostları. Onlar diyor aralarında ki birliği darma dağın edip, hakikati param parça ettiler ve şimdi her hizip, her grup her kılik, ki hizip diyor onlara. Çünkü ümmet idiler başta. Aynı kaynaktan beslenenler bir tek ümmet idiler. Ümmeti parçalayınca ortaya hizipler çıkar. Grupçuluklar, klikçilikler çıkar. İşte bu ayette ona dikkat çekiyor, her hizip kendi elindeki parça ile öğünmeye başladı diyor.

 Burada sorulacak soru şu; Hak size mi ait, siz hakka mı aitsiniz. Ben hakikate aitim demek başka şey. Hak bana ait demek başka şey. Hak size ait olursa hakkı özelleştirirsiniz. O zaman hak, hak olmaktan çıkar, hakikat, hakikat olmaktan çıkar. Çünkü hakikat kimsenin babasının malı değildir. Kimsenin tapulu malı değildir. Hakikatin patenti kimseye ait değildir. Bir tek zata aittir ki, O’nun vasıflarından biri de “El Hakk” tır. Mutlak hakikatin kaynağı olan Allah’a aittir. Onun için aslında Hak benim diye hakkı özelleştirmeye çalışan biri bir tür Allah’a ait bir yetkiye ortaklık etmeye kalkışmış demektir.

 Parçalanan hakikat, hakikat  olmaktan çıkar dostlar. Burada da söylenen odur. Diyor ayet açıkça hakikati Fetekatta’u emrehüm beynehüm zübüra hakikati param parça ettiler. Eğer bir hakikati parçalarsanız hiçbir parçası işe yaramayabilir. Çünkü o bütün halinde hakikatti. Parçalandığı zaman hakikat olma özelliğini yitirir ve tefrika çıkar ortaya. Parçalanma, arkasından başarısızlığı getirir. Parçalanma arkasından yok olmayı getirir. O zaman karanlığın karşısında aydınlık olmanın gereğini yerine getirmemiş olursunuz.

 İşte Akif’in dediği o zaman ortaya çıkar. Kur’an şairimiz yüz yılımızın yüz Akif öyle demiyor muydu;

 Girmeden tefrika millete düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

 Toplu vurdukça yürekler top sindiremezdi, fakat yürekler parça parça olunca toplumlar da paramparça oldu ve efendimiz S.A.V. bu gerçeği bir sözünde şöyle ifade eder;

 – Setefteriku ümmeti selâsün ve seb’une şubeten.

 Hata bu hadisin öncesi ve sonrası da var. İsrail oğulları 72 fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılacak. Bu 73. ü literal manada alan bir takım ilim adamları bu ümmetin içinden 73 fırka çıkarmaya çalışmışlar onu da alt alta listelemeye gayret etmişler. Bu değil burada söylenen. Bu ümmet önceki ümmetlerden daha da fazla parçalanmaya kalkacak. İnanç açısından bu ümmetin ihtilafı öncekilerden daha fazla olacak. Burada uyarı bu yöndedir ve bu ümmet öncekilerin yolunu izlemeyin. Eğer onların yolunu izlerseniz onlardan beter olursunuz. Anlamı taşıyor. Bunun açık manası budur zaten. Yani Yahudileşmeyin. Hıristiyanlaşmayın. Onlardan da beter bir hale gelirsiniz demek istiyor bu hadis.

 

  54-) Fezerhüm fiy ğamretihim hattâ hıyn;

 Bir süre onları kozaları içinde bırak! (A.Hulusi)

 054 – Şimdi sen onları bırak dalgınlıkları içinde tâ bir deme kadar. (Elmalı)

 

Fezerhüm fiy ğamretihim hattâ hıyn artık onları bir vakte kadar gömüldükleri gafletle baş başa bırak.

 Ğamra; İnsanın boyunu aşan su anlamına gelir. Su ya da sıvı. Yani insanın içine gömüldüğü ve çıkamadığı balçık, çamur. Gömüldükleri yerde debelensinler, bırak diyor.

 Bu ağır bir hitap gibi gözüküyor fakat değerli dostlar eğer insan hakikati parçalarsa artık kendisini hakikatin varisi zannettiği için de bütününe sahip çıkamaz. Hakikatin bir parçasını alıp gerisini reddettiği için o insan hakikati hiç tanımamış insandan daha geridir. Hakikati hiç tanımayana bir gün tanıtabilirsiniz. Bütünüyle tanır. Fakat hakikatin bir parçasını elinde tutan, hakikatin tümüne sahip olduğunu zannettiği için ona hiçbir zaman iletemezsiniz. İşte bu insanın çamura saplanmasıdır. Debelendikçe kendisinin boğulacağı bir çamura. Bırak onu saplansın diyor vahiy.


55-) Eyahsebune ennema nümiddühüm Bihi min malin ve beniyn;

 Sanıyorlar mı ki, zenginlik ve oğulları (dünya hayatının süslerini) kendilerine vermekle; (A.Hulusi)

 055 – Kendilerine imdat ettiğimiz mal ve evlat ile sanıyorlar (Elmalı)mı ki.

 

 Eyahsebune ennema nümiddühüm Bihi min malin ve beniyn Devam edelim, hatta mana tamamlansın;

 

 56-) Nüsari’u lehüm fiyl hayrat* bel lâ yeş’urun;

 Onlar için hayırlar (olsun diye) koşuşturuyoruz! Hayır, onlar farkında değiller! (A.Hulusi)

056 – Onların hakikaten hayırlarına müsareat ediyoruz Hayır, şuurları yok. (Elmalı)

 

  ve beniyn Nüsari’u lehüm fiyl hayrat şimdi onlar bol bol servet ve evlat verdik diye kendilerine. Bizim kendilerinin mevcut hallerini desteklediğimizi mi sanıyorlar.

 Evet, bu tarih boyunca insanları düştüğü en büyük yanlışlardan biridir. Ki bu vahyin ilk muhatabı olan Mekke toplumu da bu yanlışa düşmüştü. Mekke’nin ileri gelenleri, kodamanları şöyle düşünüyorlardı. Eğer biz hakta olmasak, haklı olmasak bu refah içinde yüzmeyiz. O zaman biz şu anda böylesine bir refah içindeysek demek ki Allah bizi destekliyor.

 Bu tam da müstekbir mantığıdır ve tarihin tüm zamanlarında bu mantığı görmek mümkündür. Hele şu yaşadığımız çağda bakınız yer yüzünü yönetme, toplumları yönetme sevdasında ki gruplara ülkelere, güçlere onların yüreğinde bu şirk mantığını ayan beyan görürsünüz. Onları harekete geçiren mantık budur aslında.

 Nasıl düşünüyorlar? Biz haklıyız. Neden? Çünkü güçlüyüz. Gücümüz haklılığımızın delilidir diyorlar. Haklı oluşlarının referansını güçlü oluşlarını gösteriyorlar. Görüyor musunuz Bugünkü modern batı uygarlığının temelinde de bu mantık yatar. Modern batı uygarlığının cemaziyel evveli sömürgeciliğe dayanıyordu. Hollanda’lılar, Portekiz’liler, daha sonra İngiliz’ler ve daha sonra diğerleri. Afrika kıyılarını, Hint sahillerini ve dünyanın diğer bölgelerini gemilerle yağmalamaya çıktıklarında, gemiler dolusu altınlarla, gümüşlerle, baharatlarla döndüklerinde, hatta hatta boynuna boyunduruk geçirilmiş kölelerle, insanlarla döndüklerinde ve bu insanların 19 milyonunun yolda kaybolduğunu, yolda telef olduğunu dünya tarihini yazanlar söylüyorlar.

 İşte onlar bu vahşetleri yaptığında kendilerini şöyle savunuyorlardı. Biz onlara uygarlık götürüyoruz, medeniyet götürüyoruz. Onun için de bu bizim hakkımız. Tam bir müstekbir mantığı. Onun için diyorum ki batının tarihinde ki şekliyle kalkınmak bir insanlık suçudur. Yani sizin saadetiniz insanlığın felaketi anlamına gelecekse o saadet başkalarının felaketi üzerine kurulmuşsa ona saadet demezler. Ona asıl, felaket derler.

 bel lâ yeş’urun asla, hayır, böyle olamaz. Fakat onlar bunu bile bilmiyorlar. Bunun dahi farkında değiller. Biraz önce söylediğim mantık tarih boyunca kendini hep haklı görmüş haklılığına da gücünü referans vermişse eğer ona doğruyu anlatmanız çok zor olmakta.


57-) İnnelleziyne hüm min haşyeti Rabbihim müşfikun;

 Onlar ki Rablerinin haşyetinden titreyenlerdir (hakikati müşahede sonucu). (A.Hulusi)

 057 – Her halde rablerinin haşyetinden titreyenler. (Elmalı)

 

  İnnelleziyne hüm min haşyeti Rabbihim müşfikun öte yandan rablerine karşı duydukları derin saygıdan dolayı tir tir titreyenler, yüreklerinden ürperenler. Burada ki müşfikun; içi titremektir. Yüreğin Allah’a karşı duyulan sevgi ve saygıdan dolayı, bu sevgiyi kaybetme ihtimaline karşı tir tir titremesi.

 

  58-) Velleziyne hüm Bi âyâti Rabbihim yu’minun;

 Onlar ki varlıklarındaki Rablerinin işaretlerine iman edenlerdir. (A.Hulusi)

 058 – Ve rablerinin âyetlerine iman edenler. (Elmalı)

 

 Velleziyne hüm Bi âyâti Rabbihim yu’minun rablerinin mesajlarına inananlar, gönülden bağlananlar, Allah’ın gönderdiği mesajın kendi hayırlarına  olduğunu, kendi mutluluklarını amaçladığını bilenler ve Allah’a güvenenler. Ya rabbi, benim için ne emretmişsen benim mutluluğum da ondadır diyenler.


59-) Velleziyne hüm Bi Rabbihim lâ yüşrikûn;

 Onlar ki Rablerine ortak koşmayanlardır (kendilerinde açığa çıkanın Rablerinin Esmâ’sı olduğu bilincindedirler – fenâfillâh). (A.Hulusi)

 059 – Ve rablerine hiç şirk koşmayanlar. (Elmalı)

 

  Velleziyne hüm Bi Rabbihim lâ yüşrikûn rablerine şirk koşmayanlar, yani Allah’tan başkasını Allah’a ortak olarak yakıştırmayanlar. Allah’ ait bir niteliği bir başkasına vermeye kalkmayanlar.


60-) Velleziyne yu’tune ma atev ve kulubühüm veciletün ennehüm ila Rabbihim raci’un;

 Onlar ki verdiklerini, Rablerine rücu edecekleri düşüncesiyle verirler. (A.Hulusi)

 060 – Ve rablerinin huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak vergilerini verenler. (Elmalı)


Velleziyne yu’tune ma atev ve kulubühüm veciletün ennehüm ila Rabbihim raci’un en sonunda rablerine döneceklerine inanarak yüreklerinden gelen bir ürpertiyle vermeleri gereken şeyi gönülden verenler.

 Burada özellikle ma atev ve kulubühüm veciletün kalplerinde bir ürperti, Allah saygısı, verirken şımaranlardan, tıpkı Meryem’in annesinin karnında ki doğmamış yavrusunu Allah’a adadıktan sonra dönüp te vetekabbel minna, (Bakara/127) yani ben canımdan bir parça sana verdim diye hava atmak yerine, çalım satmak yerine, Ya rabbi benden kabul eder misin. Etmeyebilirsin de. Ben veririm de sen reddedersin. Çünkü senin için ne değeri var, zaten senin verdiğini sana veriyorum. Senin kapında olmayan bir şey değil ki.

 Onun için sana orijinal bir hediye verdiğimi düşünmüyorum. Senin için çok değerli bir şey verdiğimi düşünmüyorum. Ama benim için çok değerli bir şey verdim yarabbi, sen kabul eder misin, yüzüme çarpmaz mısın, vurmaz mısın yüzüme. Geri reddetmez misin ya rabbi. İşte böyle vermek. Ürpererek vermek, vermek ve arkasından ne olur kabul et diye yalvarmak. Allah için vermek ve verdim dememek. Allah için vermek ve ondan sonra da utanmak. Senin verdiğini verdim, bir de tutup tafra mı satayım ya rabbi diye utanmak. İşte bu.


61-) Ülaike yüsari’une fiyl hayrati ve hüm leha sabikun;

 İşte onlar hayırlar için yarışırlar… Onlar hayır yapma yarışında öne geçenlerdir. (A.Hulusi)

 061 – İşte bunlar hayırlarda sürat yarışı yaparlar ve hem onun için ileri giderler. (Elmalı)

 

  Ülaike yüsari’une fiyl hayrat neymiş bunları bekleyen gelecek. İşte onlardır hayırlarda öne geçmek için can atan kimseler. Yani yukarıda ki hakikati parçalayan insanların karşısında burada farklı bir grubun niteliklerini saydı ve bu niteliklere sahip olanların da temelde ilkelerini dile getiriyor bu ayette. Hayırda öne geçmek için yarışırlar. Bu ayet yukarıda ki hangi mantığa bir cevap? Birbiri ile kavgada yarışanlara, birbiri ile hakikati parçalamada yarışanların karşısında hayırda yarışanlar.

 ve hüm leha sabikun ve onlardır bu konuda öne geçecek olanlar. Yani hayırlarda yarışanlar hepsi birden yarışı kazanmış sayılacaklar. Ayetin sonunda ki bu ibareden zımnen anladığımız bu oluyor. Kendilerini peygamberlerine nispet eden herkese ortak değerler sistemi sunuyor bu ayet. Hayırda yarış. Bu değer sisteminin temeli bu. Hayırda yarış.

 Eğer insanlar iddia ettikleri nebevi nispetlerinde sahihi iseler, Kendilerini İsa’ya, Musa’ya, Muhammen AS. a (hepsine salâtu selam olsun) nispetleri sahih ise o zaman onların hayırda yarışmaları lazım. Çünkü peygamberleri hayrı tebliğ etti. Hayırla yarışırlarsa  eğer, o zaman kendilerini nispet ettikleri peygambere olan nispetleri sahihtir. Yoksa sahte bir nispettir bu. Yani altın suyuna batırılmış bir tenekenin, bir demirin ben altınım denesine benzer. Ya da bir sarının, bir pirincin altın tafrası satmasına benzer.


62-) Ve lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha ve ledeyNA Kitabün yentıku Bil Hakkı ve hüm lâ yuzlemun;   

 Hiçbir bilince kapasitesinin üstündekini teklif etmeyiz… Hak olarak açığa çıkan (her birimin yaratılış amacına göre hak ettiğini gösteren) BİLGİ vardır… Onlara haksızlık yapılmaz! (A.Hulusi)

 062 – Mamafih biz kimseye vüs’unden başka teklif etmeyiz, ve nezdimizde bir kitap vardır hakkı söyler, onlar da zulüm edilmezler. (Elmalı)

 

  Ve lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha peki bu hayırda yarışmak insanın gücünün üstünde bir şey mi? Allah’ın verdiği bu emir insanı aşan bir emir mi diyecek olursanız cevabı geldi. Ve biz hiç kimsenin gücünün üstünde güç yüklemeyiz. ve ledeyNA Kitabün yentıku Bil Hakk zira bizim katımızda hakkı, hakikati olduğu gibi dile getiren bir kayıt tutulmaktadır. Burada ki kitaptan kasıt insanın eylemlerinin kayıt kuyudat altına alınması. Yani ey insan aslında seni yaratan senin istiap haddini, tonajını çok iyi bilir. Onun için sana verdiği emirler bu tonajı aşmamaktadır. Ne yapıp yapmadığını da hangi bahane ile yapmadığını da çok iyi bilir ve kayıt altında tutar. ve hüm lâ yuzlemun ve sonuç bu; sonuçta onlar asla zulme uğramazlar, uğramayacaklar.

 

  63-) Bel kulubühüm fiy ğamretin min hazâ ve lehüm a’malün min duni zâlike hüm leha amilun;

 Fakat onların şuurları bundan koza içindedir… Bundan başka (nefsanî dürtülerle, bedensel zaaflarla) yapa geldikleri o işler de vardır. (A.Hulusi)

 063 – Fakat onların kalpleri bundan bir dalgınlık içindedir, hem onların ondan başka bir takım işleri vardır ki hep onlar için çalışırlar. (Elmalı)

 

  Bel kulubühüm fiy ğamretin min hazâ fakat kalpleri bu ilahi kayıt işlemine karşı derin bir gaflet içinde olanlar, vurdum duymazlık içinde olanlar, ki burada belki şöyle bir benzetme yapabiliriz; Kalbi beden ülkesinin başkenti olarak görürsek eğer, bu başkentin kendisine saldırmaya hazır düşmanlara karşı vurdum duymazlığı. Düşünün etraf düşmanla sarılmış fakat başkent hiç kolu kıpramıyor, hiç tedbir almıyor. İşte böyle olanlar.

 ve lehüm a’malün min duni zâlik Bundan daha aşağılık işler de çevirirler. Ya da şöyle de  anlayabiliriz bu ibareyi; Bundan daha beter olacaklar. Çünkü yüreklerine yönelik düşmanca saldırıları engellemek için hiçbir şey yapmadılar, gaflete daldılar. Bu gaflet onların daha da beter olmasına sebep olacak. hüm leha amilun onlar da o yolda çabalayıp gidecekler. Yani yukarıdakiler nasıl hayırda yarışmak için çabalayacaklarsa onlar da battıkları bataklıkta çabalayarak boğulacaklar.

 

  64-) Hatta izâ ehaznâ mütrefiyhim Bil azâbi izâ hüm yec’erun;

 Nihayet onların pişmanlıktan doğan itirafları içinde azaplarıyla yakaladığımızda, hemen yalvara-yakara feryat ederler. (A.Hulusi)

 064 – Nihayet refahlı olanlarını azâba çekiverdiğimiz zaman hemen feryada başlayacaklardır. (Elmalı)

 

  Hatta izâ ehaznâ mütrefiyhim Bil azâb ta ki onların servet ve iktidarla şımarmış olanlarını azap ile çepeçevre kuşattığımız bir zamana dek. O zamana dek böyle gaflet içinde debelenip gidecekler. Eğleniyoruz zannedecekler. Allah a isyan edecekler, ondan keyif aldıklarını düşünecekler. Günah işleyecekler, zevk aldıklarını düşünecekler. Aslında onun kendilerinin etrafını saran bir çamur deryası olduğunu, içine düştükleri bir balçık olduğunu fark etmeyecekler. izâ hüm yec’erun fakat azap ile çepe çevre kuşatıldıklarında imdat çığlıklarını koy verecekler.

 Yec’erunİ; Ce’r, cü’r; aslında öküz böğürmesine denir affedersiniz. Hatta belki car, cur da buradan gelir. Yani basacaklar cayırtıyı, ne zaman? Ancak Allah’ın belasını gördüklerinde. Belki bu; Allah kendilerinden tamamen desteği çektiğinde diye de anlaşılmalı.

 Mutraf; dünya ile tatmin olan insana denir ayette geçen. Dünya ile tatmin olmuş, dünyevileşmiş bir beşer, birey. Yoksa Mütref’in zıddı olmak için ille yoksul olmak şart değil. Bunu söylemiyor Kur’an. Zaten büyük sûfi Cüneyd fakr’ı öyle tarif ediyor, tanımlıyor. Fakr diyor yani fakirlik; İslâm’ın irfan boyutunun kastettiği manada fakr; hiçbir şeye sahip olmaman değildir. Her şeye sahip olabildiğin halde hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir. İşte İslâm irfanının Fakr tarifi budur. Bu manada her şeye sahip olsan dahi hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemen.

Mütref kim peki;İsterse hiçbir şeye sahip olmasın fakat dünya ile tatmin olacak kadar küçük adam. Dünya ile tatmin olabiliyor. Yani sahip olduklarını zannettiklerinin altına geçmiş, onları sırtına almış, dünyalığı jokeyi olan suvarisi olan bir at gibi olan insan.

 

  65-) Lâ tec’erul yevme inneküm minNA lâ tunsarun;

 “Bugün feryat etmeyin! Muhakkak ki siz bizden yardım alamazsınız!” (A.Hulusi)

 065 – Feryat etmeyin bu gün, çünkü siz bizden kurtarılamazsınız. (Elmalı)

 

 Lâ tec’erul yevme inneküm minNA lâ tunsarun bugün imdat dilemeyin, çünkü bizden size asla, ama asla yardım ulaştırılmayacak. Bu da açık değerli dostlar. Asla yardım ulaştırılmayacak. Yukarıda 62. ayette zulüm olunmayacaklar diyordu, fakat burada yardım olunmayacaklar. Şimdi yardım da olunmayacak, zulm olunmayacak ta. Yani Allah’ın yardımını çekmesi beladır zaten. Yani Allah’ın var neye muhtaçsın, Allah’ın yok, neyin var sözü işte burada kendi gerçek anlamını buluyor. Allah desteğini çekerse belasını bulmuş demektir o insan.

 

  66-) Kad kânet âyâtiy tütla aleyküm feküntüm alâ a’kabiküm tenkisun;

 “İşaretlerim size bildiriliyordu da, siz topuklarınız üzerine gerisin geri dönüyordunuz.” (A.Hulusi)

 066 – Karşınızda âyetlerim okunuyordu da siz ardınıza dönüyordunuz. (Elmalı)

 

 Kad kânet âyâtiy tütla aleyküm hem evvelce mesajlarımız size ulaştırılmıştı. feküntüm alâ a’kabiküm tenkisun buna rağmen siz ısrarla arkanızı dönüyordunuz.

 

  67-) Müstekbiriyne Bih* samiran tehcürun;

 “Ona, kibir taslayarak, geceleri hezeyan yaşıyordunuz!” (A.Hulusi)

 067 – Ona kafa tutarak, müsamere yaparak hezeyanlar ediyordunuz. (Elmalı)

 

 Müstekbiriyne Bih* samiran tehcürun ona karşı böbürlenerek, sokulduğunuz karanlığın koynunda atıp tutuyordunuz. Samiran; Semera ak ın zıddıdır. Kara demektir. Samir ise özü itibarıyla bu kelime geceleyin karanlıktan faydalanmak için karanlığın en koyu yerinde toplanan insanlara, ya da canlılara denir. Onun için en bilinen samir, yarasalardır. Burada adeta yarasalar gibi ışıktan kaçıyordunuz, gece hikaye anlatan, gece kıssacılarına da samir denirmiş Arapça da. Yani yarasalar gibi ışıktan kaçıp kendi yürek mağaranıza, mağaraya döndürdüğünüz yüreğinize sığınıyordunuz ve orada da vahyin arkasından, nebinin arkasından, gerçeğin arkasından atıp tutuyordunuz diyor.

 

  68-) Efelem yeddebberul kavle em caehüm ma lem ye’ti abaehümül evveliyn;

 O sözü gereğince düşünmediler mi? Yoksa atalarına gelmemiş bir şey kendilerine ilk defa mı geldi? (A.Hulusi)

 068 – Ya hâlâ o kelâmı tedebbür etmezler mi? Yoksa onlara evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi geldi? (Elmalı)

 

 Efelem yeddebberul kavl iyi de, onlar bu sözü hiç mi düşünmediler. Bu sözden kasıt vahyi, vahyin getirdiği şu ilkeleri, şu esasları hiç mi düşünmediler. em caehüm ma lem ye’ti abaehümül evveliyn ya da kendilerinden önce gelip geçmiş atalarına hiç ulaşmamış olan bir şey mi gelmiş onlara? Yani aslında onlar vahyin mümkin olduğunu çok iyi biliyorlar, atalarına da vahiy geldi. Çünkü geçmişte içinde yaşadıkları  o coğrafya da gelmiş geçmiş peygamberler var. Şuayb peygamber gibi, Salih peygamber gibi. Bunların içinde yaşadığı kentlerin halini biliyorlar, hatta ticaret yaparken belaya uğramış o kentlerin içinden gelip gidiyorlar. Medaimi salih bugün bile hala kalıntılarıyla ayakta. Lut gölü bugün bir bela vesikası gibi hala yerinde duruyor. San’a, hadramed de ki, ahkaf çölünde ki  o uğranılan belanın izleri hala var. Onun için onlar biliyorlar aslında. Peygamberlerin getirdiği uyarıya kulak asmamanın akıbetini.


69-) Em lem ya’rifu Rasûlehüm fehüm lehu münkirun;

 Yoksa Rasûlleri tanımadıkları biri de, (bu yüzden) Onu inkâr mı ediyorlar? (A.Hulusi)

 069 – Yoksa Peygamberlerini tanımadılar mı da onun için inkâr ediyorlar? (Elmalı)


Em lem ya’rifu Rasûlehüm fehüm lehu münkirun veya elçilerimi tanımadılar da bu yüzden mi onu inkar ediyorlar. Tabii ki bu istifami inkar anlamında. Yani hayır tanıyorlar, bilmedikleri değil. El emiyn ismini kendileri vermişti.


70-) Em yekulune Bihi cinnetün, bel caehüm Bil Hakkı ve ekseruhüm lil Hakkı kârihun;

 Yoksa: “Onda bir cinnet var” mı diyorlar? Bilakis, O kendilerine Hak olarak gelmiştir! Onların çoğunluğu Hak’tan hoşlanmazlar! (A.Hulusi)

 070 – Yoksa onda bir Cinnet var, mı diyorlar? Hayır, o onlara Hakk ile geldi fakat ekserisi hakkı hoşlanmıyorlar. (Elmalı)

 

Em yekulune Bihi cinne ya onu yoksa cinnet geçirmekle mi suçluyorlar, delilikle mi suçluyorlar ki deli olmadığın onlardan daha iyi kim bilir. bel caehüm Bil Hakk yoo..! aksine o, onlara gerçeği getirdi. ve ekseruhüm lil Hakkı kârihun ama onların çoğu katıksız gerçeği sevmiyorlar. Bütün problem bu.

 Neden katıksız gerçek diye çevirdim? “Lil Hakk”, “el Hakk” ta ki “el” lamı tarifi. Belirlilik takısı gerçeğin özü, tüm gerçek, katıksız gerçek anlamını zaten veriyor. Onlar katıksız gerçeği sevmediklerine göre sanırım katıklı gerçeği seviyorlar. Yani gerçeğin içine birazcık yalanı, hakkın içine birazcık batılı, imanın içine birazcık küfrü karıştırdığınız zaman ortaya şirk şirketi çıkıyor. Yani hakla batılın şirketi, evliliği çıkıyor, zaten onların yaptığı da buydu. Onun için katkısız sevmiyorlar. Mutlaka hakikatin içine bir batıl pisliği karıştırılsın istiyorlar, ki Allah’ta onu sevmiyor.

 

  71-) Ve levittebe’al Hakku ehvaehüm le fesedetis Semavatü vel Ardu ve men fiyhinne, bel eteynahüm Bi zikrihim fehüm ‘an zikrihim mu’ridun;       

 Eğer Hak onların hevâlarına tâbi olsaydı; Semâlar, Arz ve onların arasında ne varsa elbette bozulur giderdi… Hayır, onlara Zikirlerini (hakikatlerini hatırlatan bilgiyi) verdik… Onlar kendi Zikirlerinden (hakikatlerinin bilgisinden) yüz çeviricilerdir. (A.Hulusi)

 071 – Eğer hak onların keyiflerine tâbi’ olsa idi Semavât ve Arz ve bunlardaki kimseler katiyen fasit olurdu, hayır, biz onlara unutulmaz ders olacak zikirlerini getirdik de onlar zikirlerinden ı’raz ediyorlar. (Elmalı)

 

  Ve levittebe’al Hakku ehvaehüm le fesedetis Semavatü vel Ardu ve men fiyhinne ne var ki eğer gerçek onların keyfine tabi olsaydı gökler, yer ve içindekiler mahvolur giderdi.

 İşte hakikat bu dostlar ve bu hakikati hepimiz biliyoruz aslında. Görececi mantığa kesin bir rettir bu ayet. Gerçek insana uysaydı ne olurdu? İnsan sayısınca doğru olurdu. 6.5 milyar doğru olurdu. O zaman doğrunun kıymeti kalır mıydı. İnsanlar arasında ortak doğrular olur muydu? Ortak doğruların olmadığı bir dünya nasıl bir dünya olurdu. Böyle bir dünya da yaşanır mıydı. Böyle bir dünya da ahlaki davranmak ne demeye gelirdi? Ahlaklı ol diye bir cümle kurulabilir miydi. Doğru davran diye bir cümle kurulabilir miydi. İyi yap diye bir cümle kurulabilir miydi, yanlış yapma diye bir cümle kurulabilir miydi. Değil. O sana göre yanlış der çıkardı. Benim doğrum da bu der çıkardı. İnsanların tümünün böyle dediği bir dünya aslında ahlaksızlığın, zulmün, anarşinin kol gezdiği bir dünyadan başka ne olurdu ki.

 İşte bugünkü dünya o dünya ve vahiylerin tamamı insanı ortak doğrulara, ortak güzelliklere davet eder. Kaostan kaçıp hakikat ve adalete davet eder. Onun için öyle bir rölativizm, öyle bir görececiliğin sonucu nihilizmdir. Yani hiççilik. Niçin yaşıyorsun? Hiç. Neden yiyorsun? Hiç. Neden yapıyorsun? Hiç. Sen de bir hiçsin. Hiçin hayatı da hiçtir. Hiç olan yeryüzünü nasıl inşa etsin, neden inşa etsin, niçin inşa etsin. İşte nihilizm bu.

 Yine agnosticism’e götürür. Yani bilinmezciliğe, bilinemezciliğe. Bilemeyiz, doğruyu bilemeyiz, hakikati bilemeyiz, iyiyi bilemeyiz. Bu da tam bir kaçak güreşmedir. Bilemeyiz, niye bilemeyiz? Allah bunun için bildirmiş zaten. Vahye sırt dönerseniz tabii ki bilemezsiniz. Onun için doğrunun temelinde Allah’a güven yatar. Allah’a güvenmeyen elbette doğruyu bilemeyecektir.

 bel eteynahüm Bi zikrihim fehüm ‘an zikrihim mu’ridun aksine biz onlara insanlık şeref ve onurunu hatırlattık fakat onlar kendi şereflerini hatırlamaktan yüz çevirdiler.

 Değerli dostlar burada zikri; şeref, onur manasına çevirdim. Bu bana ait bir çeviri değil aslında. Zikre verilen bu anlam ilk otoritelerden itibaren tüm tefsir otoritelerinin hemen hemen aldıkları bir anlamdır. Ferra, Taberi, Razi bunların başında gelir. Zikre; insanın şerefi anlamını vermişlerdir bu ayette. Onun için insan şerefini unutursa Allah’a yabancılaşır. Şirk aslında insanın kendi onuruna yapacağı en büyük hakarettir. Burada bu gerçek dile getiriliyor.

 Allah’tan gayrısına kulluk, Allah’a değil, insanın onuruna hakarettir. Allah’ın nesi eksilir herkes Allah’tan gayrısına kul olsa? Ama insanın onuru beş paralık olur. Tevhid insan onurunu korumaktır aslında. Tevhidin maksadı insanın şerefini korumaktır. Şirk beş paralık eder insan onurunu.

 Zikir aslında hatırlamak manasına gelir. Hatırlamak olmayan bir değeri yüklemek değil, zaten mevcut bir değeri ortaya çıkarmaktır. Değil mi ama. Hatırlamak olmayan bir bilgiyi değil, olan bir bilgiye işaret eder. Dolayısıyla zaten var olanı ortaya çıkarmaktır zikr.

 

  72-) Em tes’elühüm harcen feharacü Rabbike hayr* ve HUve hayrur razikıyn;

 Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin bağışı daha hayırlıdır… O, yaşam gıdasıyla besleyen, en hayırlı olandır. (A.Hulusi)

 072 – Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbinin harâcı daha hayırlıdır, hem o, Rezzakların en hayırlısıdır. (Elmalı)

 

 Em tes’elühüm harce yoksa sen onlardan davetine karşılık bir bedel mi istiyorsun? feharacü Rabbike hayr hayır, senin rabbinin ödeyeceği bedel daha hayırlıdır. ve HUve hayrur razikıyn zira rızık verenlerin en hayırlısı O’dur.

 in ecriye illâ alAllâh (Sebe’/47) diyorlardı ya peygamberler; Ücretim sadece Allah’a aittir. Ama ücret değil de bir tek şeyi istiyorlardı peygamberler. Şura/27.(hayır 23) ayetinde olduğu gibi;

 kul lâ es’elüküm aleyhi ecren illel meveddete fiyl kurba. (Şûra/23) ben sizden bir ücret istemiyorum davetime karşılık sevgi istiyorum de emri veriliyordu nebilere ve son nebiye. İşte bunun gibi.

 

  73-) Ve inneke le ted’uhüm ila sıratın müstekıym;

 Muhakkak ki sen, onları sırat-ı müstakime davet edersin. (A.Hulusi)

 073 – Doğrusu sen onları dosdoğru bir caddeye çağırıyorsun. (Elmalı)

 

 Ve inneke le ted’uhüm ila sıratın müstekıym ve sen onları gerçekten de dosdoğru bir yola çağırıyorsun.

 

  74-) Ve innelleziyne lâ yu’minune Bil ahireti anissıratı lenakibun;

 Sonsuz geleceklerine iman etmeyenler, o sırattan sapıyorlar. (A.Hulusi)

 074 – Fakat Âhirete inanmayanlar caddeden sapmaktadırlar. (Elmalı)

 

 Ve innelleziyne lâ yu’minune Bil ahireti anissıratı lenakibun ahirete inanmamakta direnen kimselerse ısrarla ama ısrarla bu yoldan, yani senin çağırdığın, vahyin davet ettiği yoldan sapmaktadırlar.


75-) Velev rahımnahüm ve keşefna ma Bihim min durrin leleccu fiy tuğyanihim ya’mehun;

 Eğer onlara merhamet edip de kendilerinden sıkıntılı hâllerini kaldırsak, mutlaka kör ve şaşkın hâlde, tuğyanları (hakikatlerine başkaldırı) içinde kalmaya devam ederler. (A.Hulusi)

 075 – Eğer biz onlara acıyıp da baskılarını açıversek mutlaka tuğyanlarında inat eder hiç bir şey görmezler. (Elmalı)

 

  Velev rahımnahüm ve keşefna ma Bihim min durrin leleccu fiy tuğyanihim ya’mehun ve eğer onlara acıyarak başlarına gelen herhangi bir beladan kendilerini kurtaracak olsak, şaşkınca saplandıkları inkar bataklığında debelenmekte ısrar ederler. Yani o bataklıktan çıkmamak için ellerinden geleni yaparlar. Allah onlara yardım edipte başlarına gelen belayı çekip alsa yine de akıllanmazlar.

 Burada inkarcı aklın ihanete yatkın yapısı dile getiriliyor. Bel ki acaba belanın ucunu görseler akıllanırlar mı diye bir soru geçen peygamber ve etrafta ki müminlere bir cevap olarak geliyor.

 

  76-) Ve lekad ehaznâhüm Bil azâbi femestekânu liRabbihim ve ma yetedarre’un;

Andolsun ki onları azap ile yakaladık… Rablerine boyun eğmediler ve yakarmadılar! (A.Hulusi)

 076 – Filhakika biz, onları azâba tuttuk da yine rablerine karşı uslanmadılar ve yalvarmıyorlar. (Elmalı)

 

 Ve lekad ehaznâhüm Bil azâbi femestekânu liRabbihim doğrusu biz onları azap ile kuşatmıştık ta yine de rablerine boyun eğmemişlerdi. Yukarıdaki muhtemel bir soruya cevap. Acaba belayı görselerdi bu kadar direnirler miydi diye soracak olursanız öncekilerden yola çıkarak vahiy cevap veriyor. Daha önce azap ile kuşatmıştık ta yine de boyun eğmemişlerdi rablerine. ve ma yetedarre’un nitekim bundan böyle de acziyetlerini itiraf edecek değiller.

 Nasıl ki akletmeyene mucize bir fayda vermiyorsa azapta bir fayda vermiyor. Belki bu öğüdü alıyoruz buradan.


77-) Hattâ izâ fetahna aleyhim baben zâ azâbin şediydin izâ hüm fiyhi müblisun;

 Nihayet üzerlerine şiddetli bir azap sahibi bir kapı açtığımızda, birdenbire o azabın içinde ümitsiz kalıverirler. (A.Hulusi)

 077 – Nihayet üzerlerine şedit azaplı bir kapı açtığımız vakit da onun içinde ye’se düşüvereceklerdir. (Elmalı)


Hattâ izâ fetahna aleyhim baben zâ azâbin şediyd ta ki vakti gelip te onlar aleyhine bir azap kapısı açıncaya dek. Ta o zamana dek boyun eğmiyorlar Allah’a, acziyetlerini itiraf etmiyorlar. Yalvarıp yakarmıyorlar. Fakat o zaman, belki burada ki bir azap kapısından kasıt, artık ahirette kaçamayacakları bela, kaçamayacakları cehennem azabı kastediliyor olsa gerek.

 izâ hüm fiyhi müblisun o zaman da onlar orada umutlarını yitiriverirler. Müblisun; İblis te aynı kökten gelir. Umutsuzlaşırlar, yani iblisleşirler. Umutsuzlaşmak, iblisleşmektir. Allah var, umut var. umutsuz olmak Allahsız olmakla eş anlamlıdır. Allah’ı sonsuz bir imkan bilmeyenler umutsuzlaşırlar. İmanı olanın imkanı onun için tükenmez.


78-) Ve “HU”velleziy enşee lekümüs sem’a vel ebsare vel ef’idete, kaliylen ma teşkürun;

 “HÛ”dur ki; sizin için sem’ (algılama melekesi), basarlar (gözler) ve fuadlar (Esmâ mânâ özelliklerini şuura yansıtıcılar – kalp nöronları) inşa etti… Ne az şükrediyorsunuz! (A.Hulusi)

 078 – Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri, o Gönülleri inşa eden o siz, pek az şükrediyorsunuz. (Elmalı)

 

 Ve “HU”velleziy enşee lekümüs sem’a vel ebsare vel ef’ideh imdi, sözü toparladı sure ve bu noktada bize bütün bu anlatılanlardan çıkarılacak sonucu veriyor. Sizi işitme, görme ve düşünme yeteneği ile inşa eden O’dur.

 İşte sonuç burada. Yukarıda her türlü mucizeye, ilahi hitaba azaba, gazaba, belaya uğramış her türden inkarcı bir bir sayıldıktan sonra, bunların probleminin temelde ne olduğu bu ayette dile getiriliyor. Düşünmedikten sonra hakkı duyacak kulak olmadıktan sonra, hakikati görecek göz olmadıktan sonra hiç kimseye hiçbir şey kâr etmez. O halde hiç kimsenin de hakikat karşısında mazereti yoktur. Çünkü Allah akıl vermişse, göz ve kulak vermişse, artık o insanın Allah’a karşı mazereti de kalmamış demektir. aynı zamanda bunu ima ediyor ayet.

 kaliylen ma teşkürun ne kadar da az şükrediyorsunuz..!

 Şükür, ne demek? Hakkı duymak kulağın şükrü. Hakikati görmek gözün şükrü. Doğru düşünmek aklın şükrüdür. Eğer düşünmüyorsa mucize de etkilemez, azapta.

 Buradaki fe’d; fuad, fe’d kökünden gelir. Yanma, pişme, kızartma anlamına gelir. Fuad, kalbin yanmada sabitleşmiş hali de demektir. Yani işlevsel iç aleme bir atıftır. İçinde faaliyet halinde olan bir yürek taşımıyorsa o adama söz geçmez denilmeye çalışılıyor.


79-) Ve “HU”velleziy zeraeküm fiyl Ardı ve ileyHİ tuhşerun;

 “HÛ”dur ki; sizi arzda (bedende) yaratıp çoğalttı… O’na haşr olunacaksınız! (A.Hulusi) 

 079 – Ve sizi Arzda yaratıp yayan o, hep ona haşr olunacaksınız. (Elmalı)

 

  Ve “HU”velleziy zeraeküm fiyl Ard sizi yer yüzüne yayan da O’dur. ve ileyHİ tuhşerun yine O’na döndürüleceksiniz.

 

  80-) Ve “HU”velleziy yuhyiy ve yümiytü ve leHUhtilafülleyli vennehar* efela ta’kılun;

 “HÛ”dur dirilten ve öldüren… Gece ve gündüzün dönüşümü O’nun içindir… Hâlâ aklınız ermiyor mu? (A.Hulusi)

 080 – Ve o öldüren ve dirilten o, gece ve gündüzün ihtilâfı da hep onun için, artık akıllanmayacak mısınız.


Ve “HU”velleziy yuhyiy ve yümiyt yine o hayat verir ve ölümü o takdir eder. ve leHUhtilafülleyli vennehar gece ve gündüzün, birbirinin yerine geçmesi de O’nun eseridir.

 Bu ilginçtir. Gece ve gündüz örneği ne zaman gelse bir pasajda, orada mümin ve kafirlerin, iman ve küfrün tabiatı ele alınıyor demektir ve bu örnek geldiğinde adeta muhataba söylenen; gece ve gündüz ne kadar tabii ise, yani Allah’ın yasası ise, insan olduğu, yaşadığı sürece Hakk ve batıl da öyle var olacaktır. efela ta’kılun peki, hala akletmeyecek misiniz.

 

  81-) Bel kalu misle ma kalel evvelun;

 Ne var ki, onlar da öncekilerin söylediğinin benzerini söylediler. (A.Hulusi)

 081 – Hayır, evvelkilerin dedikleri gibi dediler. (Elmalı)

 

 Bel kalu misle ma kalel evvelun aksine öncekiler ne dediyse onlar da aynısını söylediler.

 

  82-) Kalu eizâ mitna ve künna türaben ve ‘ızamen einna lemeb’usûn;

 Dediler ki: “Ölüp, toprak ve kemikler olduğumuzda gerçekten yeni bir yapıyla yaşama devam edecek miyiz?” (A.Hulusi)

 082 – «öldüğünüz ve bir türap, bir yığın kemik olduğumuz vakit mı, cidden biz mi mutlak ba’s olunacağız? (Elmalı)


Kalu eizâ mitna ve künna türaben ve ‘ızamen einna lemeb’usûn Ne dediler peki öncekiler; Ne yani dediler,biz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra tekrar mı diriltileceğiz?

 

  83-) Lekad vuıdna nahnu ve abauna hazâ min kablü in hazâ illâ esatıyrul evveliyn;

 “Andolsun ki biz de bizden önceki atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil.” (A.Hulusi)

 083 – Yemîn ederiz ki bize de, atalarımıza da bu, bundan evvel vaat olundu, bu eskilerin masallarından başka bir şey değil» dediler. (Elmalı)


Lekad vuıdna nahnu ve abauna hazâ min kabl doğrusu bu bize ve bizden önceki atalarımıza da vaat edilmişti öldükten sonra dirilmek. in hazâ illâ esatıyrul evveliyn ne ki bu eskilerin masallarından başka bir şey değil. Dediler.

 Değerli dostlar nerede eskilerin masalları ibaresi gelse hepsi de ahireti inkâra taalluk eder. Onun için ahirete imanı, eskilerin masalları olarak görme eğiliminde vahyin ilk muhatabı olan inkârcılar. Demek ki ahirete imanı biliyorlar. Ama eskilerin masalları diyorlar. Yani öldükten sonra dirilmeye ilişkin bilgileri var. Öteden beri insanlığın değişmez değeri olduğunu da biliyorlar. Fakat bunu masal olarak görüyorlar.

 Peki niçin, çok ilginç değil mi insan böyle yaratılmışların şah eseri olur. İnsan ölünce toprak olmaya böyle can atar?Aslında bu insanın canını çok sıkmalı. Yani insan ki bu muhteşem bir varlık. Kendi akıbetini, solucanın akıbetiyle nasıl eşitler? Aslında bir kafir içinde bu dayanılmaz bir şey. Bir inkârcı içinde bu kabul edilemez bir şey. Peki neden buna bu kadar hevesli olurlar? Aslında bu kendilerine hakarettir. Bu insanı affedersini sümüklü böcekle eş değer görmektir. Kendisine yapabileceği en büyük hakaretlerden biri, ahireti inkârdır. Peki insan niçin yapar bunu?

 Bir tek şey için eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmemek. Ömründen hesap vermekten kaçmak için yapar. İşte sorumluluk şuurundan mahrum olmak, inkârın temelinde yatan asıl sebeptir değerli dostlar.

 

  84-) Kul limenil Ardu ve men fiyha in küntüm ta’lemun;

 De ki: “Kim içindir arz ve onda olan kim? Eğer biliyorsanız (söyleyin).” (A.Hulusi)

 084 – Kimin o Arz ve ondaki kimseler, eğer biliyorsanız? De. (Elmalı)

 

 Kul limenil Ardu ve men fiyha in küntüm ta’lemun de ki; yer ve ondaki varlıklar kime ait? Eğer biliyorsanız cevaplasanıza?

 

 85-) Seyekulune Lillâh* kul efela tezekkerun;

 “Allâh içindir”, diyecekler! De ki: “Hâlâ düşünüp değerlendirmeyecek misiniz?” (A.Hulusi)

 085 – Allahın diyecekler, o halde düşünmez misiniz? De. (Elmalı)

 

 Seyekulune Lillâh Allah’a aittir diyecekler. kul efela tezekkerun de ki o halde hala onurunuzu hatırlamayacak mısınız?

 İlginç değil mi dostlar? Bu sorunun sorulduğu kimseler vahyin ilk muhatabı olan inkârcı Mekke müşrikleri, öncelikle onlar. Yani yer ve gök ve onun içindekiler kime ait deyin, Allah’a ait diyecekler. İnkârcı Mekke müşriklerinin problemi Allah’ı inkar etmek değildi ki. Bunu bu işi bilenler biliyor zaten. Kur’an a birazcık vakıf olanlar bu gerçeği bilirler. Onlar Allah’ı inkâr etmiyorlardı.

 Kur’an a göre Allah’a iman etmek, sadece Allah’a imanla sınırlı olamaz. Kur’an a yani vahye ahirete nübüvvete iman etmeyen biri, Allah’a da iman etmemiş demektir. Kur’an a göre makbul bir iman; Ahirete, vahye ve peygamberliğe imanı kapsayan bir imandır. Yoksa Allah’a da iman etmiş sayılmamaktadır. İşte bu, sırrı bu, bu ayetlerin.


86-) Kul men Rabbüs Semavatis Seb’ı ve Rabbul ‘Arşil ‘Azıym;

 De ki: “Yedi semânın Rabbi ve Aziym Arş’ın Rabbi kimdir?” (A.Hulusi)

 086 – Kim o yedi Semânın rabbi ve o azametli Arşın rabbi? De. (Elmalı)

 

 Kul men Rabbüs Semavatis Seb’ı ve Rabbul ‘Arşil ‘Azıym de ki hem yedi göğün, hem de mutlak hükümranlık tahtının yegane rabbi kimdir, biliyorsanız söylesenize?

 

  87-) Seyekulune Lillâh* kul efela tettekun;

 “Allâh içindir”, diyecekler! De ki: “O hâlde korkup korunmaz mısınız?” (A.Hulusi)

 087 – Allahın diyecekler, o halde korkmaz mısınız? De. (Elmalı)


Seyekulune Lillâh Allah’tır diyecekler.

 Mekke müşrikleri böyle diyecek. Onları müşrik kılan Allah’ı inkârları değil, Allah yanında başkalarına da Allahlık yakıştırmaları. Allah’a ait kimi vasıfları, sıfatları, nitelikleri Allah dışındaki varlıklara atıf etmeleri idi.

 Peki bunu neden yapıyorlardı diyecek olursanız temelde uzak bir Allah inancı işlerine geliyordu ve Allah’ın hayata müdahil olmadığını düşünüyorlardı. Yani seküler bir mantığa sahiptiler. Yer yüzüne, hayata, insanın yapıp ettiklerine müdahil olmayan bir Allah, uzak bir Allah. Onun içinde mesela Zümer/3. ayetinde putların ne işe yaradığını sorduğunuzda Allah’a iman ettikleri halde neden bu putlara tapıyorsunuz denilince şöyle cevap veriyorlardı;

 ..liyükarribûna ilAllâhi zülfâ.. (Zümer/3) Bunlar bizimle Allah arasındaki aracılardır. Allah’a yaklaştırıyorlar bizi diyorlardı. İşte yer yüzüne, hayata müdahil olmayan seküler bir Allah inancının insanı getirdiği geri nokta, çağdışı nokta, irticai nokta işte burası. Gerçek mürtecilik budur işte. Yani Allah’a inandığını iddia ettiği halde, Allah’ın kendi hayatına müdahil olmadığını düşünmek.

 kul efela tettekun de ki o halde hala sorumluluğunuzun bilincine varmayacak mısınız.

 

  88-) Kul men Bi yediHİ melekûtü külli şey’in ve HUve yuciyru ve lâ yücaru aleyHİ in küntüm ta’lemun;

 De ki: “Her şeyin melekûtu (derûnu – içselliği), (ilim – kudret) elinde olan, (varlığıyla bizâtihi her şeyi) himaye edip koruyan, fakat kendisi korunmayan kimdir? Varsa ilminiz konuşun!” (A.Hulusi)

 088 – Kim o her şeyin melekûtu yedinde ve o kayırır da ona karşı kayırılmaz olan eğer ilminiz varsa? de. (Elmalı)

 

  Kul men Bi yediHİ melekûtü külli şey’in ve HUve yuciyru ve lâ yücaru aleyHİ in küntüm ta’lemun de ki her şeyin hakimiyetini elinde tutan, kendisi kollayıp kayırdığı halde ona karşı kimsenin kollanıp kayırılamayacağı kimdir biliyorsanız söylesenize?

 

  89-) Seyekulune Lillâh* kul feenna tüsharun;

 “Allâh içindir”, diyecekler! De ki: “Nasıl oluyor da (dünyanızla) büyüleniyorsunuz?” (A.Hulusi)

 089 – Allahın diyecekler, o halde nereden büyüleniyorsunuz? De. (Elmalı)

 

  Seyekulune Lillâh Allah’tır diyecekler. kul feenna tüsharun de ki o halde nasıl büyülenmiş gibi davranabiliyorsunuz. Tüsharun, enna nasıl ve neden manalarına, hatta keyfe manasını da içerir. Onun için bu, nasıl böyle yapabiliyorsunuz, nasıl büyülenmiş gibi davranıyorsunuz.

 Burada hem Allah’a iman ettiğinizi söyleyeceksiniz hemde o Allah tarafından size gönderilen yol haritasını reddedeceksiniz. Bu akıllı bir insanın yapacağı iş değil. O halde sizin şu andaki durumunuz kendi kendinizi büyülemekten başka bir şey değil. Adeta sihirlenmiş gibisiniz. Başka bir izahı yok çünkü bunun.

 

 

90-) Bel eteynahüm Bil Hakkı ve innehüm le kâzibun;

 Hayır, biz onlara Hak olarak geldik… Onlarsa kesinlikle yalancılardır. (A.Hulusi)

 090 – Doğrusu biz onlara hakkı getirdik ve şüphesiz onlar yalancılar. (Elmalı)

 

 

Bel eteynahüm Bil Hakk yo..! aksine biz onlara saf gerçeği sunmuştuk. ve innehüm le kâzibun ama onlar ısrarla yalana sarıldılar.

 70. ayet katıksız gerçeği sevmemekten söz ediyordu. Onun yerine kendilerini kurtaracak durumlarını ve konumlarını meşrulaştıracak katıklı gerçeği yani yalanla, batılla karıştırılmış gerçeği sevdiler.

 


91-) MettehazÂllahu min veledin ve ma kâne meahu min ilâhin izen lezehebe küllü ilâhin Bima haleka ve lealâ ba’duhüm alâ ba’d* subhanAllâhi amma yesıfun;

 Allâh çocuk edinmez! O yanı sıra bir tanrı da yoktur! Öyle olsaydı, her bir tanrı yarattığı ile bir yana gider; kimi kimine üstün gelirdi! Allâh onların tanımlamalarından Subhan’dır (ötedir)! (A.Hulusi)

 091- Allah, hiç velet ittihaz etmedi, beraberinde bir tanrı da yok O surette her tanrı kendi yarattığı ile giderdi ve elbette biri diğerine kibir ederdi, o isnat ettikleri vasıflardan sübhan o Allah. (Elmalı)


MettehazÂllahu min veled Allah asla bir çocuk edinmemiştir. ve ma kâne meahu min ilâh onunla birlikte başka bir tanrı da yoktur. Hem meleklerin Allah’ın kızları olduğu sapık inancına, hem de Hıristiyanlıktaki teslise reddiye bu.

 izen lezehebe küllü ilâhin Bima haleka ve lealâ ba’duhüm alâ ba’d aksi halde her bir tanrı kendi yarattığını kendinden yana çeker böylece biri diğerine üstünlük kurmaya kalkardı. Kur’an mantıksal delillerle inkârcıların mantıklarına hitap ediyor, akıllarına. Eğer birden fazla ilah olmuş olsaydı kaos olurdu, kozmos değil.

 subhanAllâhi amma yesıfun Allah onların tasavvur ettiklerinin çok ötesinde aşkın ve yücedir.

 

  92-) ‘Alimil ğaybi veşşehadeti fete’ala ‘amma yüşrikûn;

 Gaybı da şehâdeti de Bilen’dir… Onların ortak koşmalarından yücedir! (A.Hulusi)

 092 – O gayb-ü şahadetin âlimi, binaenaleyh onların koştukları çok yüksek. (Elmalı)

 

  ‘Alimil ğaybi veşşehadeh O insan idrakinin algılamaktan aciz olduğu şeylerinde, algılayabileceği şeylerin de sırrına vakıftır.  O insanın bildiklerinin de, bilmediklerinin de sırrına vakıftır. fete’ala ‘amma yüşrikûn nitekim O, onların zatına yakıştırdıkları her türlü ortaklıktan, şirkten, eş ve benzer koşmaktan üstündür, uludur, yücedir.

Rabbim kendisini hakkıyla bilecek bir şuur ve iman lütfetsin.

 

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ağustos 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: