RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NÛR SURESİ (41-64)(112)

31 Ağu

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Sevgili Kur’an dostları bugünkü dersimize Nûr suresinin 41. ayeti ile devam ediyoruz.

41-) Elem tera ennAllâhe yüsebbihu leHU men fiysSemavati vel Ardı vet tayru saffat* küllün kad alime salâtehu ve tesbiyhah* vAllâhu Aliymun Bima yef’alun;

Görmedin mi ki, semâlarda ve arzda ne varsa ve saf saf kuşlar, Allâh’ı tespih eder (kulluk işlevini yerine getirmek suretiyle)… Her biri kendi salâtını (hakikati olan Esmâ bileşiminin gereğini yaşaması) ve kendi tespihini (salâtının sonucu olan işlevi) gerçekten bilmiştir… Allâh yaptıklarını (Esmâ’sıyla hakikati olarak) Aliym’dir. (A.Hulusi)

41 – Baksan â hakikat Allah, o Semavât-ü Arzdaki kimseler ve o kanat çırpıp süzülen dizilen kuşlar hep onun için tesbih ediyor, her biri cidden salâtını ve tesbihini bilmiş, Allah da, ne yapıyorlarsa hep biliyor. (Elmalı)

Elem tera ennAllâhe yüsebbihu leHU men fiysSemavati vel Ardı vet tayru saffat sen ey insan, ey bu ilahi hitabın muhatabı olan insan. Göklerde ve yerde bulunan her bir varlığın kanat çırpan kuş katarlarına dek Allah’ın yüce kudretini dillendirdiğini fark etmez misin?

Burada Allah’tan bağımsız bir varlık tabakası ve varlık alanı bulunmadığı ilahi lisanla dile getiriliyor. Canlı, cansız diye ayırdığınız bütün varlıklar ona işaret ederler. Bütün varlıklar bir parmaktırlar. Allah’ı gösteren birer parmak. Bütün varlıklar bir sanattır, sanatkarına işaret ederler. Kuş katarları bile saf saf dizilmiş kuşlar bile Allah’ı tesbih ederler derken ayeti kerime aslında yüce olan Allah’ın yüceliğini ifade ederler. Varlıklarıyla gösterirler diyor, demek istiyor.

Bu anlamda evrene, eşyaya, varlığa hangi gözle baktığınız önemli. İşte Kur’an insanda bir bakış açısı inşa ediyor. Bir tasavvur inşa ediyor. Eğer Kur’an ın inşa ettiği tasavvurla hayatı okursa insan varlığın her birinin mutlak hakikate bir atıf olduğunu fark edecektir.

Zaten Elem tera enne diye girmesi ayetin aslında görmez misin diye çevrilebilir. Fakat görmek nasıl ki göz bakmanın, bakma görmenin, görme fark etmenin, farkına varmanın, farkına varma ise düşünmenin bir aracı ise bütün bu silsile gözle başlar, fakat gözle bitmez ise, onun içinde farkına varma ile neticelenmeyecek bir görme aslında görme değildir. Eğer bakıyor görmüyorsanız, görüyor fark etmiyorsanız, fark ediyor fakat maksadını anlamıyor ve kavramıyorsanız o zaman ne görmenizin, ne gözünüzün ne de ışığın varlığı sizin için bir şey ifade etmiyor demektir.

küllün kad alime salâtehu ve tesbiyhahu doğrusu onların hepsi de O’na teslim olmayı ve O’nu yüceltmeyi bilmektedirler.

Çok ilginç bir ibare. Kuş katarlarına varana dek varlıklar O’na salât ederler, O’na salât etmeyi bilirler diyor. Biliyorsunuz salât namaz anlamına kullanılan bir Kur’ani kavram. Yani bir yerde namaz kılarlar, kendi namazlarını. O zaman kuşların, kuş katarlarının, canlı, cansız varlıkların namazı ne ola ki diye bir soru gelebilir akla. Bu soru çerçevesinde insanın namazını da anlamlandırabilmek için aslında salât’ın kelime kökeni olan salâh sözcüğünün insanı dik tutan omurga anlamına geldiğini bilmemiz gerekiyor. Omurga insanın duruşunu temin eder. Yani insan omurgası sayesinde iki ayak üzerinde yürüyen, dik duran bir varlıktır. İnsanca duruş sergileyen bir varlıktır. Buradan yola çıkarak aslında salâtın Allah’a karşı varlığın esas duruşu veya klas duruşu olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Tüm varlık Allah’a karşı esas duruşunu bozmuyor. Allah’ın koyduğu yerde duruyor. Allah’ın kendilerine verdiği görevi yapıyor. Kendileri için verilmiş olan role itirazsız teslim oluyor. Belki buradan yola çıkarak insana verilen öğütte; Ey insanoğlu sen bu varlığın tepesinde yer alan şerefli bir varlıksın. Yaratılmışların zirvesinde oturup ta senden aşağıda ki varlıkların dahi Allah’a teslim olduğu bir varlık aleminde senin Allah’a isyan etmenin bir mazereti ve gerekçesi olabilir mi? İşte bize sordurması, veya sordurmaya çalıştığı soru bu ayetin.

[Atlanan cümle; vAllâhu Aliymun Bima yef’alun

Allah da, ne yapıyorlarsa hep biliyor. (Elmalı)]

42-) Ve Lillâhi Mülküs Semavati vel Ard* ve ilAllâhil masıyr;

Semâların ve arzın varlığı (dilediği mânâları seyretmek için onları ilminde vareden) Allâh içindir ve dönüş Allâh’adır! (A.Hulusi)

42 – Ve bütün o Göklerin ve Yerin mülkü Allahın, hem bütün gidiş ona. (Elmalı)

Ve Lillâhi Mülküs Semavati vel Ard zira göklerin ve yerin hakimiyeti Allah’a aittir. ve ilAllâhil masıyr ve nihai dönüşte yalnızca ve yalnızca Allah’a dır. Yani ey insan sadece hayatın değil, mematın ve ondan sonrası da Allah’ın elindedir. Ey insan senin varlığını ve yaşamanı mümkin kılan yer ve gökler Allah’ın mülkiyetindedir. Sen O’nun mülkiyetinde bir misafirsin, konuksun. Allah’ın konuğusun. Allah’ın dünya sarayında konuk ediliyorsun. Konuk geldiğin sarayda ev sahibine isyan, ev sahibine hakaret, ev sahibine küfür ne demektir. Bir teşekkür bekliyor ev sahibi senden. Belki borcunu ödeyemezsin, hakkını ödeyemezsin, fakat bir teşekkürde mi edemezsin. İşte burada vurgulanan bu. Göklerin ve yerin Allah’ın mülkü olması insana bunu hatırlatıyor.

İlahi ışığa gözlerini kapayan, O’nun mülkünde yaşayıp O’na isyan eden, bigane kalan biridir. Yukarıdan itibaren vahiyle olan bağlantısını kurduğumuzda bize verdiği öğüt sonuç olarak bu. Yani vahye gözünüzü kaparsanız, Allah’a isyan etmiş olursunuz.

43-) Elem tera ennAllâhe yüzciy sehaben sümme yüellifü beynehu sümme yec’aluhu rukâmen feteral vedka yahrucü min hılalih* ve yünezzilu mines Semai min cibalin fiyha min beradin feyusıybü Bihi men yeşau ve yasrifuhu ‘an men yeşa’* yekâdü sena berkıhi yezhebü Bil ebsar;

Görmedin mi ki Allâh bulutları (fikirler) sürüyor, sonra aralarını birleştiriyor (onları hikmetle bütünleştirip), sonra üst üste yığıyor (sistem ve düzen)! Böylece yağmurun (rahmetin) onların aralarından çıktığını görürsün… Semâdan, dağlar misali bulutlardan (rahmet kaynağından) dolu (hakikat ilmi sağanağı) boşanır… Onu dilediği kimseye isâbet ettirir, dilediği kimseden de çevirir! Onun şimşeğinin (tecelli-i zât’ı berkî = anlık şuurda parlayan zâta dönük hakikat müşahedesi) şiddetli parıltısı neredeyse görülesileri görülmez eder! (A.Hulusi)

43 – Baksan â şu hakikate: Allah, bir bulut sevk ediyor sonra onun açıklığını telif eyliyor, sonra onu teraküm ettiriyor da yağmuru görüyorsun hilâlinden çıkıyor, bir de o Semadan, ondaki dağlardan bir tolu indiriyor da dilediğini onunla musab kılıyor ve dilediğinden onu bertaraf ediyor, Şimşeğinin parıltısı hemen hemen gözleri alıverecek. (Elmalı)

43 – Görmedin mi Allah bulutları sürer, sonra onların arasını te’lif eder (Bulutları birbirine geçirerek aralarındaki boşlukları doldurur). Sonra onları birbiri üste yığar (Sıkıştırır) arasından yağmurun çıktığını görürsün. Yukarıdan, oradaki dağlar (gibi bulut parçalarından) bir dolu indirir de onunla dilediğini vurur, (ziyana uğratır) dilediğinden de onu öteye çevirir (ona refakat eden) şimşeğinin parıltısı nedeniyle gözleri alır. (Maurıce Bucaılle- Kitab-ı Mukaddes Kuran ve bilim)

Elem tera ennAllâhe yüzciy sehaben sümme yüellifü beynehu sümme yec’aluhu rukâmen feteral vedka yahrucü min hılalih Yine sen fark etmez misin ki ey bu ilahi hitabın muhatabı olan insan. Bulutları sürükleyen, sonra onları birbiri üzerine istif eden, kümeler haline getiren, yağmuru, senin onların bağrından boşaldığını gördüğün, ki öyle tercüme etmek daha doğru olur feteral vedka yahrucü min hılalih yağmurun; onların bağrından boşaldığını gördüğün. Sen öyle görüyorsun. Fakat işin özü, işin aslı çok farklı iç içe geçmiş bir işlemin sonucu. İlahi yasaların sonucu olarak o yağmura kavuşuyorsun. Yağdıran işte Allah’tır.

Bulutları sevk ettiği gibi hidayeti de Allah sevk eder. Aslında yağmurda, Kur’an da; hidayet arasında iç içe bir ilişki kurulur. Yağmurla vahiy arasında bir bakışımlılık vardır. Nasıl ki yağmur yağdığı yeri çöl iken göl eder, kuru iken, çorak iken yemyeşil kılarsa vahiyde indiği yüreği çöl iken göl eder. Çorak iken yemyeşil bir vaha eder. Onun için Kur’an ın başından sonuna kadar Kur’an da geçen yağmur misalleri hep zımnen ilahi vahye ve o vahyin indiği yüreği, indiği toplumu, indiği coğrafyayı yeşillendirmesine bir atıf, bir ima içerir.

ve yünezzilu mines Semai min cibalin fiyha min beradin feyusıybü Bihi men yeşau ve yasrifuhu ‘an men yeşa’ Yine gökten dolu yüklü bulut dağları indiren, peşinden dilediği kimseye onu isabet ettirip dilediğinden de onu uzak tutan yine Allah’tır.

Tabii hidayetle bağlantısını kuracak olursak bu misalin hidayeti, bulut dağları, belki dolu yüklü bulut dağlarına benzetilen hidayetin burada kimi insan için inkar artırıcı, kimi insan için de iman artırıcı boyutu ima ediliyor gibi.

Vahiy herkesin imanını artırmıyor mu? bazılarının da inkarını artırıyor.

Ve nünezziilu minel Kur’âni ma huve şifaun ve rahmetun lil mu’miniyne, ve lâ yeziyduz zalimiyne illâ hasara. (İsra/82) Kur’an dan Allah’a güvenip inananlar için şifa indiriyoruz. Fakat yine aynı Kur’an aynı vahiy zalimlerin, kendi kendine kıyanların ters dönmüş bir akla ve mantığa sahip olanların, varlığa tersinden bakanların hüsranını artırmaktan başka bir şey yapmazlar. Demek ki Vahyin çift taraflı keskin bir kılıca benzemesi işte burada yatıyor. Aslında dilediğine rahmet tarafıyla isabet ediyor dilediğine felaket. Sanki sağanak bir yağmur gibi.

Eğer yer ehli kendisine verilen emaneti bozmuş, götürmüş evlerini verimli toprakların üzerine yapmış, kayalar tepeler, taşlar dururken verimli ovaları hane yapmada kullanmışsa oraya yağan rahmet ora halkı için bir bela ve felakete dönüşüyor. Çünkü verilen emaneti yerinde kullanmadılar. Rahmet toprağın hakkı idi, toprakla rahmet arasına girdiler, engel oldular. Bu engel olmalarının sonucunda da bir rahmet olarak inen yağmur, bir felakete dönüştü. İşte bugün bir çok yerde gördüğümüz gibi.

O nedenle vahiy insanda bir rahmet olarak tecelli etmesi için, iniş amacını gerçekleştirmesi için indiği yer yaratılış amacına ihanet etmemiş olacak.

[Ek bilgi; Hidayetin artma ve azalma özelliğinin en açık fiili  şekilde açığa çıkması örneği:

{Mekke’ye gelip Kâbe ziyaretinde bulunanların önemli bir kısmında, bir kaç gün içinde değişiklikler görülmeye başlanır beraber oldukları arkadaşlar tarafından. Bu insanların kimi son derece hırçın, haşin, bencil, hükmedici bir kişilik ortaya koymaya başlar; kimi de son derece munis, hoşgörülü, sevecen, yardımsever bir hâl alır!. Kimi çarşı-pazar saldırır; kimi de Beytullah’dan dışarıya adım atmak istemez! Kişilerdeki bu değişikliğin sebebi bizim tespitlerimize göre şudur;

Kâbe ’nin altındaki enerji merkezinden, oldukça yüksek frekanslı bir dalga yayılmaktadır “Celâl nurları” diye isimlenen bu nurlar, hem insanlarda şiddet ve celâl hâli oluşturmakta; hem de insanlardaki o ana kadar açığa çıkmamış özelliklerin beyinden dışa vurmasına yol açmaktadır!

Oraya gitmeden önce, normal kendi hâlinde yaşayan bir kısım insanların, oradan döndükten sonra, hiç de o güzelliklere uymayan bir yaşam biçimi içine girmesi; hatta Dinî değerleri bir yana bırakarak beşeriyetin doğal gereklerine ve sonuçlarına göre yaşam sürdürmeye başlaması işte beyni etkileyen bu yüksek radyasyon dolayısıyladır. Bu yüksek frekanslı dalgalar, onun ikincil kişiliğini oluşturan merkezleri güçlendirerek günlük yaşamının bu doğrultuda açığa çıkmasına sebep olur! Nasıl ki, bir balon sönükken üzerindeki defolar belli olmaz, fakat şişirilince ortaya çıkarsa.

Aynı şekilde, oradaki yüksek frekanslı dalgaların beyin faaliyetini arttırması dolayısıyla da herkesin ikincil özellikleri orada ortaya çıkmaktadır!. Ve böylece çok iyi tanıdığınızı sandığınız yakınınızın orada içyüzünü görmeye başlarsınız! Bu çok yüksek enerji dolayısıyladır ki, Mekke’de insanlar çok “celâl”li saatler yaşarlar ve olaylarla karşılaşırlar!

Oraya gidenlerin de bildiği üzere, Mekke halkı genelde sert, hırçın ve celâlli insanlardır!. Bunun sebebi bizim tespitlerimize göre Kâbe altındaki çok yüksek frekanslı dalgalardan, yani radyasyondan, ya da mecazî anlatımla “celâl nurlarının” tesirlerinden ileri gelir!

Misâl vermek gerekirse, Anadolu’nun herhangi bir yerine göre, Kâbe ‘de yayılan dalgalar yüz bin defa daha yüksek frekanslı yani kuvvetli dalgalardır!.. İşte bu yüzden “Kâbe ‘de kılınan namaz başka yerlerde kılınan namazdan 100.000 defa daha sevaplıdır”; ve de “Kâbe ‘de düşündüklerinizden mesûl olursunuz”!

İşte bu yüksek frekanslı ışınım, yani “celâl nurları”, o dalgalarla haşır-neşir olarak büyüyen insanların bahsi geçen özelliklere sahip olması sonucunu getirir!} (A.Hulusi-Temel Esaslar.)]

yekâdü sena berkıhi yezhebü Bil ebsar bir yandan da handi ise o bulutlardan çakan şimşeğin parıltısı gözleri almaktadır. Yani bununla iç içe olma, bir şeyin insana yarar ya da zarar sağlaması sadece o şeyin mahiyeti ile değil, o şeyin indiği insanın ona bakışı ile de alakalı olduğunu görüyoruz. Ve yine gördüğümüz şu ki; Kapkara, kopkoyu bulutlar üstelik dolu bulutları, dağlar gibi bulutlardan bir gök düşünün. Böyle bir manzaranın içinde her tarafı aydınlatan şimşekler. İşte burada adeta her şeyin bir biri ile iç içe, sanki gecenin içinden gündüzün, gündüzün içinden gecenin çıkışı gibi. İma edilen şey bu.

44-) Yukallibullahul leyle vennehar* inne fiy zâlike le ‘ıbreten liülil ebsar;

Allâh geceyi ve gündüzü birbirine dönüştürüyor (müşahede, içsellikle {enfüsî} dışsallık {âfakî} arasında yer değiştirmede)! Muhakkak ki bunda basîret sahipleri için bir ibret vardır. (A.Hulusi)

44 – Allah, geceyi gündüzü takip ediyor, şüphe yok ki bunlarda gözü olanlar için muhakkak bir ibret vardır. (Elmalı)

Yukallibullahul leyle vennehar gece ve gündüzü de Allah işte böyle evirip çevirmektedir.

Bir önceki ayetle bir sonraki ayet arasında ki irtibat bu. Bir önceki ayette dolu yüklü bulutlarla kaplı bir gökte nasıl tüm coğrafyayı aydınlatan güçte şimşekler çakabiliyorsa, sizin kapkaranlık zannettiğiniz, artık aydınlanmaz zannettiğiniz koyu bir gecenin de aydınlık bir şafağa gebe olduğunu düşünebilirsiniz.

İşte yer yüzünün ufku ne zaman kararmışsa o ufku aydınlatan bir vahiy şimşeği çakmıştır. Bu vahyin indiği dönem de öyle bir dönemdi. Koyu bir karanlıktı ve insanlar artık yer yüzü aydınlanmaz diyorlardı. Artık insan öldü diyorlardı, artık bitti diyorlardı, son geldi diyorlardı ki, aslında bir şafağın habercisi olan bir geceydi o. Kemalühu zevalühu, bir şeyin son noktası aslında onun bitişidir. Bir şeyin zirvesi onun sonudur. Bu anlamda eleysassubhu Bi kariyb,(Hud/81) şafak yakın değil mi diyen Lût peygamber gibi. Gerçekten bela gecelerinin dahi bir şafağı, bir sabahı vardır.

inne fiy zâlike le ‘ıbreten liülil ebsar bak, bütün bunlarda görecek gözü olanlar için alınacak ibretler, dersler, nice nice ibretler vardır.

İnkar ve imanın varlığı, gece ve gündüzün varlığı gibi yasa gereğidir. Varlığa ibret nazarıyla bakanlar, varlığın çift kutuplu tabiatını okurlar ve ona göre davranırlar. Asıl olan da kendi yerinizi doğru seçmektir.

45-) VAllâhu haleka külle dabbetin min ma’* feminhüm men yemşiy alâ batnih* ve minhüm men yemşiy alâ ricleyn* ve minhüm men yemşiy alâ erba’* yahlükullahu ma yeşa’* innAllâhe alâ külli şey’in Kadiyr;

Allâh her DABBE’yi (canlı – hareketliyi) sudan yarattı… Onlardan kimi karnı üzerinde yürür, onlardan kimi iki ayak üzerinde yürür ve onlardan kimi de dört ayak üzerinde yürür… Allâh (bunlarda) dilediğini halk eder… Muhakkak ki Allâh her şey üzerine Kaadir’dir. (A.Hulusi)

45 – Hem Allah her hayvanı bir sudan yarattı, öyle iken kimisi karnı üstü yürüyor, kimisi iki ayak üzerine yürüyor, kimisi de dört ayak üzeri yürüyor, Allah, ne dilerse yaratır, hakikat Allah, her şeye kadir, çok kadir. (Elmalı)

VAllâhu haleka külle dabbetin min ma’ yine bütün canlıları sudan yaratan da Allah’tır. feminhüm men yemşiy alâ batnihi onlardan kimi karnı üzerinde sürünmektedir. ve minhüm men yemşiy alâ ricleyn* ve minhüm men yemşiy alâ erba’in kimi iki ayağı kimi de 4 ayağı üzerinde yürümektedir.

Yukarıda yaptığım açıklamayla birebir örtüşen bir ayet. Yani varlığı doğru okursanız tıpkı gece ve gündüz gibi iman ve küfrün varlığı da Allah’ın yasası gereğidir. Bunlardan herhangi biri yok olmayacak. İmanın tümden silindiği bir zaman gelmeyecek, küfrün de tümden kalktığı, batılın da tümden kalktığı bir zaman gelmeyecek. Tıpkı insanoğlunun, tıpkı yaratılmışların çeşitliliği gibi yaratılmışların tercihleri de çeşitli olacaktır. Bu çeşitlilik Allah’ın yasası gereğidir. Bu çeşitliliği yok etmeye, ya da yok saymaya kalkmak Allah’ın yasasını anlamamaktır.

Bunun tabiatını anlayan, Allah’ın yasasını anlayan bir insan, düşüncenin, duygunun ve inancın çeşitliliğini hedef alıp onunla savaşmak yerine doğrunun ikamesini doğrunun yaygınlaşmasını, doğrunun çoğalmasını, hakkın batıla galebe çalmasını, hakikatin daha fazla yaygınlaşmasını ister ve bu yönde çaba gösterir. Yani yapamayacağı bir şeye karşı savaşmak yerine, yapabileceği bir alanda çaba gösterir.

Yine bu ayetin hatırlattığı bir şey de, kökü aynı olduğu halde ileriki süreçlerde farklılaşan canlı varlıklardan yola çıkarak şu sorunun cevabını veriyor aslında. İnsanoğlunun da kökü aynı idi, peygamberin nesli idi, kökü Hakk tı. Fakat süreç içinde bir yasaya bağlı olarak farklılaştı. O nedenle burada adeta tüm canlı varlıkların kökeninin sudan olduğu, ama daha sonra bu varlıkların çeşitlendiği gösterilerek insanoğlu da özü itibarıyla, ilk yaratılışı itibarıyla Hakk üzerinde olduğu fakat ondan sonra çeşitlenerek farklı farklı yollar, yöntemler, inançlar benimsediğine bir atıf olabilir.

yahlükullahu ma yeşa’ Allah dilediğini yaratır. innAllâhe alâ külli şey’in Kadiyr şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.

46-) Lekad enzelna âyâtin mübeyyinat* vAllâhu yehdiy men yeşau ila sıratın müstekıym;

Andolsun ki açıklayıcı işaretler inzâl ettik. Allâh dilediğini sırat-ı müstakime hidâyet eder. (A.Hulusi)

46 – Kasem olsun ki cidden beyan edici âyetler indirdik ve kimi dilerse Allah, doğru bir caddeye hidayet eyler. (Elmalı)

Lekad enzelna âyâtin mübeyyinat doğrusu biz hakikati bütünüyle ortaya koyan ayetler indirmişizdir. Yani açık olan hakikati, mübeyyinat açıklayan ayetler. Allah zaten varlığı bir ayet olarak yarattı. Gök bir ayet, yer bir ayet, ay bir ayet, güneş bir ayet, insan bir ayet, varlığın tamamı bir kitap. Bu kitabı okuyamayan ya da okumakta zorlananlara bir de tefsir etti vahiyle. Bu varlık ayetini vahiyle tefsir edip insana al oku dedi. Bir de tefsir ettiği bu ayeti, tefsir edecek akıl verdi. Yani onu daha da ayrıntılandıracak bir de akıl verdi. Yani bundan sonra da hala anlamamakta direnen insanın ne mazereti vardır.

vAllâhu yehdiy men yeşau ila sıratın müstekıym bununla Allah isteyen kimseyi dosdoğru bir yola yöneltmeyi diler.

Vahiy Allah’ın doğru yola yöneltme iradesinin bir  ifadesidir işte. Allah bununla insanı dosdoğru yola yöneltir. Yöneltmeyi diler dedik, öyle çevirdik. İsteyeni, yöneltmeyi ister. Eğer yöneltmek istemeseydi dosdoğru yola, insana vahyi göndermezdi. İnsana aklı vermezdi, insana doğru yol gösteren peygamberleri göndermezdi. O halde bütün bunlar Allah’ın insana doğru yolu göstermesi, oraya yöneltmesidir. Allah’ın arzusu budur. Fakat yönelmek istemeyene, görmek istemeyene kim gösterebilir. Uymak istemeyene kim duyurabilir. Bilmek istemeyene kim bildirebilir. Evet, her şey görene. Köre ne?

47-) Ve yekulune amenna Billâhi ve Bir Rasûli ve eta’na sümme yetevella feriykun minhüm min ba’di zâlik* ve ma ülaike Bil mu’miniyn;

“Esmâ’sıyla hakikatimiz olan Allâh’a ve Bir-Rasûl’e (Rasûlü olarak hükmüne) iman ettik, itaat ettik” diyorlar; ama onlardan bir grup bunu dedikten sonra geri dönüyor! Onlar imanlı değillerdir! (A.Hulusi)

47 – Bir de Allaha ve Resulüne inandık ve itaat ettik diyorlar da sonra bunun arkasından yan çiziyorlar, bunlar mümin değillerdir. (Elmalı)

Ve yekulune amenna Billâhi ve Bir Rasûli ve eta’na sümme yetevella feriykun minhüm min ba’di zâlik ama birileri, biz Allah’a ve Resule hem inandık, hem de itaat ettik derler. Yani biz samimi olarak Allah’a güveniyoruz. Buradaki iman ahlaki anlamı öncelikli bir iman yani güven anlamına. Biz Allah’a ve resulüne güveniyoruz derler. Sonrada onlardan bir kısmı bunca taahhüdün ardından sözlerinden cayarlar, dönerler.

ve ma ülaike Bil mu’miniyn şu halde bu gibiler gerçek mümin değiller. Yani gerçekten Allah’a güvenmiyorlar. Çünkü Allah’a güvenen, güvendiği Allah’ın kendisini koruyup kolladığına, kendisine gönderdiği vahyin en iyi olduğuna, emir ve talimatlarının kendisinin yararına olduğuna, Allah’ın kendisi için biçtiği hayatın kendisi için en hayırlı hayat olduğuna inanan insandır. Hem iman ettiğini söylüyor, hem de ilahi vahye güvenmiyorsa onun kendisi için en iyiyi temsil ettiğine inanmıyorsa bu nasıl bir iman olacaktır. İşte burada söylenen de bu.

Ayette amenna Billâhi ve Bir Rasûl Allah ve Resulüne imandan söz ediliyor. Allah ve Resul iki ayrı otorite değil. Öyle anlaşılmamalı. Burada ki “vav” iki ayrı unsuru birbirine birleştiren, bitiştiren bir atıf, sıradan düz bir atıf değil. Burada ki “vav” hiyerarşi bildiren bir içeriğe de sahip aynı zamanda. Elçinin otoritesi göndereni temsil etmez mi. Ondan kaynaklanır. Yani bir elçinin sahip olduğu tüm otorite, tüm saygınlık onu elçi tayin eden makam tarafından verilir.

Dolayısıyla Allah’ın resulünün burada anılıyor olması, işte resul, elçi oluşundan dolayı. O nedenle de buradaki “vav” ı belki dolayısıyla diye anlamak, çevirmek daha doğru olur. Yani; Biz Allah’a iman ettik, dolayısıyla Resulüne iman ettik  şeklinde. Tabii ki burada teslimiyet, iman teslimiyettir. Teslimiyet İslam’dır. İslam ise nedir? Tamamen inkıyaptır, ittibadır. Allah ile Resulünün getirdiği şeye ittibadır. Yani Allah’ın Resulü aracılığı ile, elçisi aracılığı ile gönderdiği vahye uymaktır, tabi olmaktır.

48-) Ve izâ du’û ilAllâhi ve RasûliHİ liyahküme beynehüm izâ feriykün minhüm mu’ridun;

Aralarında hükmetsin diye Allâh’a ve O’nun Rasûlü’ne çağırıldıklarında, bir de bakarsın ki onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. (A.Hulusi)

48 – Aralarında hükmetmesi için Resulü ile Allaha davet olundukları vakit da bakarsın bunlardan bir kısmı çekinirler. (Elmalı)

Ve izâ du’û ilAllâhi ve RasûliHİ liyahküme beynehüm izâ feriykün minhüm mu’ridun zira onlar aralarında hüküm versin diye Allah’a ve O’nun resulüne çağrıldıklarında hiç değilse bir kısmı hemen yüz çeviriverirler.

49-) Ve in yekün lehümül Hakku ye’tu ileyhi müz’ıniyn;

Eğer gerçek kendi lehlerine ise, sürat ve itaat ile ona gelirler! (A.Hulusi)

49 – Ve eğer hak kendilerinin olur ise münkad olarak ona gelirler. (Elmalı)

Ve in yekün lehümül Hakku ye’tu ileyhi müz’ıniyn fakat, eğer kendileri haklı çıkacak olursa, yani kendilerinin haklı çıkacağından emin olurlarsa teslim olmuş bir eda ile koşa koşa gelirler.

Tam bir pazarlıklı iman manzarası. Ebu Leheb imanı yani. Nasıl bir şey bu? Bunu kaynaklarımızdan öğreniyoruz. Ebu Leheb birgün kardeşi Ebu Talib’in ardından, örfen yeğeninin koruması kendisine geçtiğinde yeğenini çağırmış, Resulallah’ı çağırmış ve şöyle sormuştu; “Ben iman edersem bana ne var?” Yani pazarlık yapıyor. Resulallah ile pazarlığa oturuyor. Onun için Ebu Leheb’in küfrü hiçbir zaman “samimi” bir küfür olmadı, o “samimi bir kafir olmadı. Yani Ebu Cehil kadar değildi küfründe. Onun için Bedr’e gelmedi, gelemedi. Lejyoner gönderdi, paralı asker yerine. Resulallah’tan aldığı cevap şuydu; “Herkese ne varsa sana da o var.” Oysa ki Ebu Lehep ayrıcalıklıydı, ayrıcalık beklerdi. “Beni herkesle bir tutan dinin olmaz olsun.” Demişti en sonunda.   

Evet, pazarlıklı iman işte bu. Peki pazarlıksız iman nasıl? Onu da Kur’an ın çeşitli surelerinde bize o yürek yakan öyküsü anlatılan, Firavun’un sihirbazlarını pazarlıksız imanın örneği olarak görüyoruz. Firavun onları ölümle tehdit ediyordu onlar bilgi ile Hz. Musa’nın gerçek bir peygamber olduğunu kavramışlardı. Çünkü sihri iyi biliyorlardı, büyüyü iyi biliyorlardı. Bilgileri onları imana götürmüştü. Büyüyü, büyü olmayan şeyden, mucizeden ayıracak bilgiye sahip olmaları onları imanın eşiğine getirmişti ve işte o noktada tüm ümidini onlara bağlayan ve onlara büyük şeyler vaat eden Mısır Firavunu şöyle tehdit etmişti;

Le ukattı’anne eydiyeküm ve ercüleküm min hılafin sümme le usallibenneküm ecme’ıyn. (A’raf/124) sizin bu muhalefetiniz, bu ayrılışınızdan dolayı ben ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim. Oradaki min hilafin çaprazlama şeklinde de anlaşılabilir. Ama muhalefetinizden dolayı, yaptığınız bu muhalefetten dolayı şeklinde de anlaşılabilir. Ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, topunuzu asacağım. Demişti.

Onların cevabı ne mi oldu? İşte pazarlıksız imanın, tarihte yaşanmış en büyük örneklerinden biri olan bu insanlar Firavunun bu ölüm tehdidine karşı şöyle diyorlardı;

..inna ila Rabbina münkalibun. (A’raf/125)nasıl olsa biz erinde geçinde rabbimize dönecek değil miyiz, olsun.

İşte pazarlıksız iman buydu. Hz. Musa’nın gözüne bakıp ta; hadi bakalım göster mucizeni demediler. Musa, bir çıkış yolu bul demediler.Biz iman edeceğiz ama hayatımızı garantiye al demediler. Çünkü onlar ebedi bir hayatın önlerine açıldığına iman ettiler. İşte pazarlıksız iman buydu. Yani sinekler ve arılar bu iki ayette aslında arıların içine karışmış sineklerden söz ediliyor. Arıların içine sanki bal yapıyormuş gibi karışıp ta aslında arıların yaptığı balı yiyen, onların sırtından geçinen sineklerden söz ediyor bu ayetler.

50-) Efiy kulubihim meradun emirtabu em yehafune en yehıyfAllâhu aleyhim ve RasûluHU, bel ülaike hümüz zâlimun;

Onlar sağlıklı mı düşünemiyorlar, yoksa şüpheye mi düştüler; yoksa Allâh’ın ve Rasûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkarlar? Hayır, onlar zâlimlerin ta kendileridir. (A.Hulusi)

50 – Kalplerinde bir maraz mı var? yoksa Allah ile Resulünün onlara haksızlık edeceğinden kuşkulandılar veya korktular mı? Hayır kendileri zalimler. (Elmalı)

Efiy kulubihim meradun emirtabu em yehafune en yehıyfAllâhu aleyhim ve RasûluH “şimdi sen söyle ey bu hitabın muhatabı,” yani böyle bir açıklama, zihnimizden böyle bir giriş tasarlamamız gerekiyor bu hitabı tam olarak kavrayabilmemiz için. Sen söyle ey bu hitabın muhatabı, bunların kalplerinde ne bir hastalık mı var, yoksa kuşkuya mı kapılıyorlar. Yahut ta Allah’ın dolayısıyla O’nun Resulünün  kendilerine haksızlık yapmasından mı korkuyorlar. Haydi bakalım, hangisi bunların? Bu tavırları nasıl izah edersin?

Burada dikkat buyurursanız 3 şey sayılıyor. Nifak, kalpte hastalık olma hali olan nifak, 2. kuşku, 3. sü de Allah ve Resulüne güvensizlik, yani küfür. Fakat kuşku, nifak ve küfür dışında bir kategori olarak ele alınıyor. Çok ilginç. Üzerinde durulması gereken bir nokta. İrtabu, ri be, rayb kökünden gelir. Korkulu kuşku demektir. şek; yakınin zıddıdır. Şek’ten farklı olarak bu, yani inkari kuşku şek sözcüğü ile ifade edilir. Rayb ise korkulu kuşku. Nasıl bir kuşku? Ya kuşkumda haksız çıkarsam. Ben kuşkuluyum ama ya ben haksızsam, ya o doğru ise, ya öyle ise. Diye içinde derinlerde bir korku duymak. Yani içinde inanmaya yatkınlık olan bir kuşku bu.

Bu tip kuşkular, buna benzer kuşkulardan bir keresinde kendisine söz açılınca Resulallah sonucu imanla noktalanan kuşkular için şöyle buyurmuştu. “Zalike sarıhül iman.” Bu imanın ortaya çıkmasıdır, veya açık bir imandır manasına. Mülim’in iman kitabının yanlış hatırlamıyorsam 109. hadisi olacak. Yani kuşku nasıl imanın açığa çıkması. Çünkü insanı imana götürüyorsa eğer bir kuşku o imanı arabasının yakıtı mesabesinde olur.

Kuşku merakı getirir. Merak soruyu getirir, soru cevabı getirir. Vahiy de zaten sorulmuş sorulara verilmiş bir ilahi cevap değil midir. Aramayan nasıl bulacak. Onun için kuşku insanı arayışa hakikatin peşine düşürüyorsa o imanla noktalanan bir kuşku olacaktır.

bel ülaike hümüz zâlimun hani bir önceki ibare de Allah ve Resulünün kendilerine haksızlık yapmasından korkuyorlardı ya şimdi ayet onlara cevap veriyor. Hayır aksine asıl kendileri haksızlık yapmaktadırlar. Yani haksızlığı kendileri yapıyorlar.

51-) İnnema kâne kavlel mu’miniyne izâ du’û ilAllâhi ve RasûliHİ li yahküme beynehüm en yekulu semı’na ve eta’na* ve ülaike hümül müflihun;

Aralarında hükmetmesi için Allâh’a ve O’nun Rasûlüne davet edildiklerinde, iman edenlerin sözü ancak: “İşittik ve itaat ettik” demeleridir… İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A.Hulusi)

51 – Aralarında hükmetmesi için Resulü ile Allaha davet olundukları zaman müminlerin sözü ancak «semi’na ve ata’na» demeleridir, işte bunlar felâh bulacak olanlardır. (Elmalı)

İnnema kâne kavlel mu’miniyne izâ du’û ilAllâhi ve RasûliHİ li yahküme beynehüm en yekulu semı’na ve eta’na aralarında hüküm vermesi için Allah’a, dolayısıyla O’nun Resulüne, O’nun elçisine çağrıldıkları zaman müminlere düşen söz sadece; işittik ve itaat ettik demekten ibarettir. Yani bir mümin Allah’a dolayısıyla O’nun elçisine itaate çağrıldığında ona düşen bir tek şey var. işittik ve itaat ettik demek.

ve ülaike hümül müflihun zira böyleleri gerçek kurtuluşa erenlerdir.

Allah’tan bağımsız bir kurtuluş tasavvuru yoktur. Öncelikle ayetin son cümlesinin söylediği şey bu. Ama ondan önceki cümlenin söylediği başka şeylerde var. Bakara/284. ayetini hatırlayalım;

..ve in tübdû mâ fiy enfüsiküm ev tuhfûhu yuhasibküm BiHİllâh.. (Bakara/284) siz içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onlardan sorgular, sorguya çeker ibaresi, ayeti geldikten sonra sahabeden bir kesim vahyi ne kadar ciddiye aldıklarının bir göstergesi olarak, vahyin her kelimesi, her cümlesi üzerinde hayatımıza bunu nasıl koyarız diye düşünmelerinin bir sonucu olarak göz yaşları içinde Resulallah’a başvurmuşlardı.

– Ya Resulallah şimdiye kadar malımızdan istendi verdik, canımızdan vermemiz istendi cihad ile verdik. Fakat şimdi üstesinden gelemeyeceğimiz bir yükün üzerimize oturduğunu görüyoruz. O da elimizde olmayan, gönlümüzden, içimizden geçenlerden de sorguya çekileceğimiz. Biz bunu beceremeyiz. Biz nasıl yapalım. Diye vahye olan ciddi duruşlarını bir kez daha ifade etmişlerdi.

Resulallah onlara dönüp;

– Hel tekulune kema kalu beni İsrail.

Sizde İsrail oğullarının dediği gibi “semi’na ve asayna”, İşittik ve isyan ettik mi diyorsunuz. “Bell kalû semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke Rabbenâ ve ileyKEl masıyr (Bakara/285) Hayır öyle yapmayın aksine şöyle deyin biz işittik ya rabbi. İtaat ettik. Ama itaatimizdeki tüm kusurlardan dolayı da senin engin bağışına, sınırsız bağışına sığınırız. Sonuçta zaten dönüş sanadır deyin. Buyurmuştu. Resulallah’ın onlara olan bu tavsiyesini göklerin dili adeta onaylamış ve altına mühür basmıştı.

İşte Bakara suresinin son 286. ayeti onu gösteriyordu;

Rabbenâ lâ tüahıznâ in nesiynâ ev ahta’nâ (Bakara/286) Rabbimiz yanılmalarımızdan ve unutmalarımızdan dolayı bizi sorgulama, bizi sorumlu tutma, bizi bundan dolayı affet.

İşte bu güzel,bu Allah’ın sınırsız rahmetini bize müjdeleyen ayetlere bu olay sayesinde kavuşmuştuk.

52-) Ve men yutı’ıllahe ve RasûleHU ve yahşAllâhe ve yettakhi feülaike hümül faizun;

Kim Allâh’a ve Rasûlüne itaat ederse; Allâh haşyetini yaşarsa; O’ndan korunursa, işte onlar muratlarına erecekler. (A.Hulusi)

52 – Ve her kim Allaha ve Resulüne itaat eyler ve Allaha haşyet besler ve ona korunursa işte murada irecek olanlar bunlardır. (Elmalı)

Ve men yutı’ıllahe ve RasûleHU ve yahşAllâhe ve yettakhi feülaike hümül faizun Ve kim Allah’a, dolayısıyla O’nun Resulüne itaat eder ve Allah’tan korkup yine Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket ederse işte onlar gerçek başarıya eren kimseler olacaklar.

Evet, Kur’an muhatabında başarı tasavvuru inşa ediyor burada da, başarı ne demek, başarısızlık be demek kim ne yaparsa başarılı olmuş olur. Allah’ın başarı tarifi nasıldır ey insanoğlu. Sen kendin için bir başarı tanımı yapıyorsun, fakat bu tanım Allah’ın tanımıyla uyuşuyor mu. İşte bak vahye Allah’ın başarı dediği şeyin başarı olduğuna inan. Kendine özgü bir başarı tanımı yapmaya kalkma. Bazen Allah’ın başarı dediğine sen başarısızlık, Allah’ın başarısızlık dediğine ise sen başarı diyorsun. Yani Allah’ın tanımlarıyla senin tanımların kapışmasın, çatışmasın. Çakışsın, mutluluk onun peşinden gelir.

53-) Ve aksemu Billâhi cehde eymanihim lein emertehüm leyahrucünn* kul lâ tuksimu* taatün ma’rufetün, innAllâhe Habiyrun Bima ta’melun;

Eğer sen onlara (münafıklara) emredersen: “Mutlaka çıkacaklar” diye en şiddetle Allâh adına yemin ederler… De ki: “Yemin etmeyin! (Sizden istenen) şartların gerektirdiği bir tâattır… Muhakkak ki Allâh yaptıklarınızı Habiyr’dir.” (A.Hulusi)

53 – Ötekiler Allaha en kuvvetli yemînleriyle kasem ettiler vallahi kendilerine emredensen behemehal bilâ tereddüt çıkar giderlermiş, de ki: Yemîn etmeyin, ancak bir teati ma’rufe, her halde Allah bütün yaptıklarınıza ve yapacaklarınıza Habîr’dir. (Elmalı)

Ve aksemu Billâhi cehde eymanihim lein emertehüm leyahrucünn* kul lâ tuksimu bir de kendilerine emredecek olsan mutlaka savaş için sefere çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin edenlere de ki; Yemin etmeyin, yani içinizin söylediğini diliniz tersini söylüyor. Bari yemin etmeyin. Yani yalan söylüyorsunuz, yalanınızı bir de Allah’a alet etmeyin. Allah’ı yalanınıza alet etmeyin. Allah’ı şahit tutarak söylemeyin şu yalanı. Burada söylenen bu tabii ki.

taatün ma’rufetün bu ibare çok daha anahtar bir ibare. İtaat herkesçe bilinen ortak iyiyedir. İki yüzlü aklın hastalığına bir atıf yapıyor bu ayet. İyi olmayı onu emredene iyilik sanma ahmaklığı. Yani size biri iyilik emrediyor, iyiyi emrediyor, siz peki, iyi olayım senin hatırına şeklinde yaklaşıyorsunuz. Bu ahmakça bir tavır. Oysa ki iyilik iyi olduğu için yapılır ve iyi yapmanın en büyük yararı onun yapanın kendisinedir.

Onun içinde burada taatün ma’rufetün. İtaat herkesçe bilinen ortak iyiyedir. Yani aklın, aklı selimin, sağduyunun, temiz fıtratın iyi kabul ettiği şeye çağrılıyorsunuz. Böyle bir peygamber ya da tüm peygamberler bunun dışında bir şeye çağrılmazlar ki. Aslında sizi size çağırıyor peygamberler. Sizi mutluluğa çağırıyor. Yani bu çağrıdan dolayı elde edilebilecek mutluluğu peygamberler kullanmayacak, siz kullanacaksınız. Kalkıp ta peygamberi minnet altına almanın lütfen inanıyorum gibi tavırlara girmenin ne anlamı var.

innAllâhe Habiyrun Bima ta’melun şu da bir gerçektir ki Allah yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır.

54-) Kul etıy’ullahe ve etıy’ur Rasûl* fein tevellev feinnema aleyhi ma hummile ve aleyküm ma hummiltüm* ve in tutıy’uhu tehtedu* ve ma alerRasûli illel belağul mubiyn;

De ki: “Allâh’a itaat edin ve Rasûlüne itaat edin!”… Eğer yüz çevirirseniz, Onun üzerine düşen sadece kendisine yükletilendir (tebliğ görevi); size de düşen size yükletilendir (itaat görevi)! Eğer O’na (Rasûle) itaat ederseniz, hidâyet bulursunuz! Rasûle ait olan yalnızca apaçık tebliğdir! (A.Hulusi)

54 – De ki Allaha itaat edin ve Resule itaat edin, yine dinlemezseniz artık onun üzerindeki ancak ona yükletilen, sizin üzerinize de size yükletilendir ve eğer ona itaat ederseniz hidayete irersiniz, Resulün üzerindeki ise ancak açık bir tebliğdir. (Elmalı)

Kul etıy’ullahe ve etıy’ur Rasûl Allah’a itaat edin, dolayısıyla Resule itaat edin de, öyle de. Yani Allah’a itaat, elçiye itaat. Çünkü elçi Allah’ı temsil ediyor. Yani “temsilden” kasıt elçi, kendisini elçi gönderenden alıyor yetkisini. Elçiye zeval olmaz. Eğer elçiye yönelik bir hakaretiniz olursa, onu elçi gönderen makama yönelik bir hakarettir. Elçinin meşruiyetini inkar, onu elçi gönderen makamı inkar anlamına gelir.

Peki elçi ne getiriyor? Vahiy getiriyor. İşte burada Allah’a itaat edin, dolayısıyla elçiye itaat edin derken haddi zatında vahye itaat edin. Ki bugün bu ayetler bizi de muhatap alıyor, doğrudan bize de hitap ediyorsa ve elçi de tarihin bir zamanında yaşamış, rabbine kavuşmuşsa, burada biz, özellikle biz buradaki itaati elbette önümüzde açık duran vahye itaat olarak algılamak durumundayız.

fein tevellev feinnema aleyhi ma hummile ve aleyküm ma hummiltüm bundan böylede eğer Resulden yüz çevirecek olursanız o ancak kendi yükümlülüklerinden sorumlu tutulacaktır. Siz de kendi yükümlülüklerinizden sorumlu tutulacaksınız.

Bu açık A’raf/6. ayeti hatırlatıyor değil mi;  Felenes’elennelleziyne ürsile ileyhim velenes’elennel murseliyn. (A’raf/6) And olsun, yemin olsun ki onlara gönderilenlerden soracağız, hesap soracağız. Gönderilenlerden de soracağız, gönderildikleri kimselerden de hesap soracağız. Yani peygamberlerden de hesap soracağız, peygamberlerin gönderildiği ümmetlerden de.

Peygamberlerden soracağız; Siz görevinizi yaptınız mı? Ümmetlerden soracağız; Peygamberler sizi davet edince siz davete icabet ettiniz mi.

Peygamberlerden soracağız; Siz görevinizi yaptıktan sonra bunlar size nasıl davrandılar. Ümmetlerden soracağız; Sizi peygamberler davet ettikten sonra siz ne yaptınız. Ya da size gereği gibi görevlerini yerine getirdiler mi.

İşte bu telaş, işte bu endişeyi biz sevgili efendimizin veda hutbesi sırasında öyle açık seçik görüyoruz ki, o veda hutbelerinde, veda haccı sırasında verdiği tüm hutbelerin en sonunda yaşlı gözlerini göklere dikerek cemaate, kendisini dinleyen on binlere;

– Elâ hel bellağt? Tebliğ ettim mi? Bakın, bana cevap verin, vazifemi yaptım mı, görevimi yaptım mı diyordu. Onlar;

– Evet ya Resulallah, sen vazifeni yaptın, tebliğ ettin, biz şahit olduk buna. Diye cevap verince Resulallah’ta Allah’ı şahit tutarak,

– Rabbena feşhed..! diyordu. Rabbim sen de şahit ol.

Eğer onun peygamberliğini ifa edipte darı bekaya geçişinin üzerinden 1.400 yıl sonra gelen biz zavallı şahitlerin şahadetinin bir değeri varsa biz de şahidiz ki o tebliğ etti. O peygamberlik görevini layıkıyla yaptı. Bize düşen bizim ümmetlik görevimizi yapıp yapmadığımız. Rabbimizden niyazımız bu görevi yapma liyakatini bizlere bahşetmesi ve o da ancak vahyi doğru bir biçimde özü itibarıyla iyi anlayıp iyi yaşayarak mümkün olacaktır.

ve in tutıy’uhu tehtedu ama eğer onu izlerseniz doğru yolu bulursunuz. ve ma alerRasûli illel belağul mubiyn Resule düşense yalnızca kendisine indirileni bütün açıklığıyla tebliğ etmektir. Resule itaatle Allah’ın vahyine itaatin kastedildiği işte bu son ibarede açık seçik okunmakta.

55-) VeadAllâhulleziyne amenû minküm ve amilus salihati leyestahlifennehüm fiyl Ardı kemestahlefelleziyne min kablihim* ve leyümekkinenne lehüm diynehümüllezirteda lehüm ve leyübeddilennehüm min ba’di havfihim emna* ya’buduneniy lâ yüşrikûne Biy şey’a* ve men kefere ba’de zâlike feülaike hümül fasikun;

Allâh, sizden iman eden ve imanın gereğini uygulayanlara vadetti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi, arzda, onları da mutlaka halife yapacak… Kendileri için seçip – razı olduğu dinlerini (imana uygun yaşam tarzlarını) gene onlar için mutlaka yerleştirecek; korkularından sonra onları mutlaka emniyete sokacak… (Böylece) bana kulluk ederler, bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar! Bundan sonra kim hakikat bilgisini inkâr ederse, işte onlar bozuk inançlıların ta kendileridir. (A.Hulusi)

55 – Sizden iman edip salih ameller işleyenlere Allah şöyle vaat buyurdu: kasem olsun ki onlardan evvelkileri istıhlâf ettiği gibi kendilerini Arzda mutlak ve muhakkak istıhlâf edecek ve behemehal onlara kendileri için marzıysi olan dinlerini kuvvetle icra kudreti verecek ve behemehal onları korkularının arkasından emne erdirecek, hakkımda hiç bir şeyi şerik koşmayarak hep bana ibadet edecekler, kim de bundan sonra küfranda bulunursa artık onlar hep fasıklardır. (Elmalı)

VeadAllâhulleziyne amenû minküm ve amilus salihati leyestahlifennehüm fiyl Ardı kemestahlefelleziyne min kablihim Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara, onlardan öncekilerin hakim, muktedir, iktidar sahibi, egemenlik sahibi kıldığı gibi, kendilerini de hakim, muktedir, iktidar sahibi yani egemen kılacağına söz vermiştir.

Evet, Kasas/5. ayetini hatırlıyoruz; Ve nüriydü en nemünne alelleziynestud’ıfu fiyl Ardı ve nec’alehüm eimmeten ve nec’alehümül varisiyn. (Kasas/5) Biz istedik ki buyuruyor bu ayette rabbimiz ezilmiş olanlara, altta kalmış olanlara, itilmiş kakılmış olanlara lûtfedelim, ihsan edelim ve onları insanlığa önderler edelim ve insanlığın yönetim mirasını onlara verelim. İşte öncekilere verilen vaat bu. Öncekilere verilen bu vaad aslında sonrakilere de verilen bir vaad olduğunu biz bu ayetten öğreniyoruz.

ve leyümekkinenne lehüm diynehümüllezirteda lehüm onlar için hoşnut ve razı olduğu dini, yine onlar için sağlamlaştıracağına söz verdi.

Bu Maide/3. ayet aslında ne söylendiğini açıkça ifade ediyor. ..elyevme ekmeltü leküm diyneküm.. (Maide/3) bugün size dininizi kemale erdirdim ve etmemtü aleyküm nı’metiy.. ve nimetimi üzerinize tamamladım. Bir şeyi ikmal etmekle bir şeyi itmam etmek arasında fark var. Bir şeyi ikmal etmek; hem özünü, hem cevherini, hem de arazını ikmal etmektir. Yani hem içini hem dışını. Hem özü itibarıyla, hem de nitelikleri itibarıyla onu tamamlamaktır. Fakat itmam etmek özünü tamamlamakla birlikte, niteliklerini bütünüyle tamamlamış olmamaktır. Onun için din ikmal edilmiştir. Özü ve nitelikleri de tamamlanmıştır. Fakat nimet özü itibarıyla tamamlanmışsa da, nitelikleri itibarıyla henüz tam olarak ikmal edilmemiştir. Yani devam etmektedir ve bizim de buna bir katkımız olmalıdır. İşte bu manada Allah’ın nimetini ikmal etmesine ne kadar katkıda bulunup bulunmadığımızı sorgulayalım. ve radıytü lekümül İslâme diyna. (Maide/3) ve İslâm’ı, teslimiyet yolunu sizin için din olarak seçtim, beğendim, bundan razı oldum buyuran ayete bir atıf gibi duruyor.

ve leyübeddilennehüm min ba’di havfihim emna endişelerinin baskın olduğu bir dönemin ardından onları bir güvenli konuma kavuşturacağına söz vermiştir Allah.

Bu Bedir’de mesela Bedir’i hatırlıyoruz. Endişeleri çok baskındı. Güvenli konuma nasıl kavuşturdu Allah. Bedirde Resulallah’ı görüyoruz. Hatta öyle bir endişe ki, bir ara ellerini açıyor; İlahi diyor; “intuhlik hazihil ısabe lâ tu’bet fiyl ard.” Eğer şu bir avuç insanı da helake sürükleyecek olursan, onların yenilmelerine izin verirsen, yok olmalarına izin verirsen yeryüzünde sana kulluk eden kalmayacak.

Böylesine bir endişe, böylesine ağır bir endişe. Bu endişeden çok değil çeyrek yüz yıl geçmeden yer yüzünün iki imparatorluğunun da ciğerlerine varana dek imana bağırlarını açmasını görüyoruz. İşte böyle kavuşturur Allah güvenliğe. Çeyrek yüzyılda hepsi bu.

Yine Hendek’te bir keçiyi bir ordu yiyecek kadar büyük bir açlık var kıtlık var. Öyle açlık var ki peygamber bile sarkmasın karnı diye karnına kuşak bağlıyor, taş bağlıyor. Bunun üzerinden çok değil daha bir çeyrek yüz yıl geçmeden büyük imparatorların hazineleri İslam beldesinin merkezine akıyor. İşte böyle kavuşturur Allah güvene.

ya’buduneniy lâ yüşrikûne Biy şey’a değil mi ki onlar bana kulluk ediyorlar ve bana hiçbir şeyi ortak koşmuyorlar, ve men kefere ba’de zâlike feülaike hümül fasikun fakat kimde bunun ardından inkara saplanırsa işte onlardır asıl yoldan sapmış olanlar.

56-) Ve ekıymusSalâte ve atüzZekâte ve etıy’ur Rasûle lealleküm turhamun;

Salâtı ikame edin, zekâtı verin ve Rasûle itaat edin ki rahmete erdirilesiniz. (A.Hulusi)

56 – Hem namazı kılın, zekâtı verin ve Peygambere itaat edin ki rahmete irdirilesiniz. (Elmalı)

Ve ekıymusSalâte şu halde namazı kılın, ve atüzZekâte arınmak için vermeniz gereken neyse onu verin. ve etıy’ur Rasûle lealleküm turhamun ve elçiyi izleyin ki merhamete mazhar olmayı umut edebilesiniz.

57-) Lâ tahsebennelleziyne keferu mu’ciziyne fiyl Ard* ve me’vahümün nar* ve le bi’sel masıyr;

Sakın hakikat bilgisini inkâr edenlerin arzda aciz bırakacaklarını (Din’i geçersiz kılacaklarını, sistemi atlayacaklarını) sanma! Onların barınağı Nâr’dır! Ne kötü bir dönüş yeridir! (A.Hulusi)

57 – Sakın o küfür edenleri Arzda âciz bırakabilirler sanma, onların varacakları yer ateştir, ve her halde o pek fena gidiştir. (Elmalı)

Lâ tahsebennelleziyne keferu mu’ciziyne fiyl Ard inkarda ısrar eden kimseler asla bu dünyada Allah’ı atlatabileceklerini sanmasınlar.

Yamuk bir Allah tasavvuruna dikkat çekiyor. Atlatılabilecek bir Allah inancı. Nasıl bir inanç? Yani Allah’ı atlatırım..! Onun için bu yamuk tasavvura bir sille savuruyor bu ayet aslında. Böyle bir inanca sahiplerse kendilerini aldatırlar. Çünkü Allah’ı aldatamazlar, atlatamazlar. O rabdır, her an görüp gözetmededir. Koruyup kollamadadır. O’nun her şeyi gören, her şeyi bilen olduğuna iman etmeyen biri Allah’a iman etmiş olur mu? Gereği gibi iman etmiş olur mu?

ve me’vahümün nar onların dönüp dolaşıp varacakları yer ateştir. ve le bi’sel masıyr ki o ne berbat bir son duraktır.

Şimdi sure yepyeni bir konuya giriyor burada. Bu yeni pasajda 27 – 29. ayetler arasında ele alınan özel hayatın dokunulmazlığına sözü getiriyor ve mahremiyet konusunu yeniden ele alıyor.

58-) Ya eyyühelleziyne amenû li yeste’zinkümülleziyne meleket eymanüküm velleziyne lem yeblüğul hulüme minküm selâse merrat* min kabli Salâtil Fecri ve hıyne teda’une siyabeküm minez zahiyreti ve min ba’di Salâtil ışa’* selasü avratin leküm* leyse aleyküm ve lâ aleyhim cünahun ba’dehünn* tavvafune aleyküm ba’duküm alâ ba’d* kezâlike yübeyyinullahu lekümül ayat* vAllâhu Aliymun Hakiym;

Ey iman edenler! Sağ ellerinizin mâlik olduğu kimseler ve sizden buluğa ermemişler, sizden üç defa izin istesinler… Sabah namazından önce, öğlen soyunuk olduğunuz zaman ve yatsı namazından sonra… (Bunlar) sizin için üç soyunuk olduğunuz vakittir… Bunlardan sonra (bu üç vaktin haricinde) sizin ve onların üzerine bir suç yoktur… (Onlar) yanınızda dolaşırlar… İşte böylece Allâh işaretlerini size açıklıyor… Allâh Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

58 – Ey o bütün iman edenler! ellerinizdeki memlûklarınız ve sizden henüz bulûğa ermeyenler üç vakit size istizan etsinler: sabah namazından evvel ve öğle sıcağından elbisenizi çıkardığınız sırada, bir de yatsı namazından sonra ki sizin üç eksikli vaktinizdir, bunların maadasında ne size ne onlara günah yoktur, üzerinize dolaşırlar, birbirinize bakarsınız, işte böyle size Allah âyetleri beyan ediyor, ve Allah alîmdir, hakîmdir. (Elmalı)

Ya eyyühelleziyne amenû ey iman edenler, li yeste’zinkümülleziyne meleket eymanüküm velleziyne lem yeblüğul hulüme minküm selâse merrat emriniz altında bulunan kimseler ve içinizden ergenlik çağına ermemiş olanlar dahi günün şu üç vaktinde yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler.

Biraz önce de vurguladığım gibi 31. ayette mahremler arasında sayılan bu iki zümre burada mahremler arasında olmasına rağmen kendilerine yasak bir alanla karşı karşıyalar. Onun için ayette olmadığı halde “dahi” açıklamasını gerekli görüyorum. Yani bunlar mahremler arasında sayılan iki zümreydi 31. ayette. Fakat bunlara dahi kapalı bir mahremiyet alanı var insanın, kişinin. İşte burada o dile getiriliyor.

min kabli Salâtil Fecr sabah namazından önce. ve hıyne teda’une siyabeküm minez zahiyre öğleyin elbiselerinizi çıkarıp istirahata çekildiğiniz vakit, ve min ba’di Salâtil ışa’ ve yatsı namazından sonra. selasü avratin leküm bu üç vakit sizin için mahremiyetinizin korumasız olduğu vakitlerdir. leyse aleyküm ve lâ aleyhim cünahun ba’dehünn* tavvafune aleyküm ba’duküm alâ ba’d bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizler içinde onlar içinde herhangi bir beis yoktur.

Burada tabii bu vakitler değil mesele. Mesele insanın mahremiyetinin sağlanması, insanın özel alanının, mahremiyetinin korunması. Burada ifade buyrulan ebedi hakikat bu. Buradaki vakitler o bölgede yaşayan insanların uyku saatlerinden oluşuyor ve özellikle o bölgede yaşayan insanların uyku saatlerinde, yani rahatlıkla uyuyabilmeleri, dökülüp saçılabilmeleri, evlerinin içinde çok rahat hareket edebilmeleri, o mekanı rahat ve özgürce kullanabilmelerini temin için Kur’an bu tedbirleri öngörüyor. Aslında kişinin evinin içinin çok özel bir mahremiyet alanı, çok serbest bir mahremiyet alanı olduğunu da bu ayet aynı zamanda ifade etmektedir.

kezâlike yübeyyinullahu lekümül ayat bu mesajları Allah size işte böyle açıklamaktadır. vAllâhu Aliymun Hakiym zira hükmünde üstün bir hikmet sahibi olan Allah yarattığı insanı çok iyi bilmektedir.

Burada Aliymün Hakiym diye bitiyor. Yani Allah her şeyi bilir, hikmet sahibidir, fakat Kur’an da nerede nekira formu ile yani belirsiz formda ilahi sıfatlar gelmişse, belirli formda gelenlerden farklı olarak o sıfatların içeriği, o ayetlerde anlatılan konu ile birebir ilişkilidir. O nedenle Allah yarattığı insanı çok iyi bilir. Onun zaaflarını, onun arzularını, onun isteklerini, onun özgürlük tutkusunu, onun keyfini çok iyi bilir ve onu bildiği içindir ki burada dengeyi sağlayıcı bir takım hükümler koymaktadır.

59-) Ve izâ beleğal etfalu minkümül hulüme felyeste’zinu kemeste’zenelleziyne min kablihim* kezâlike yübeyyinullahu leküm âyâtiHİ, vAllâhü Aliymün Hakiym;

Çocuklarınız bulüğa erdiklerinde, öteki büyüklerin izin istedikleri gibi izin istesinler… Allâh işaretlerini böylece açıklıyor… Allâh Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

59 – Sizden olan çocuklar dahi bulûğa irdiklerinde kendilerinden evvelkilerin istizan ettikleri gibi istizan etsinler, işte böyle size Allah, âyetlerini beyan ediyor, ve Allah alîmdir hakîmdir. (Elmalı)

Ve izâ beleğal etfalu minkümül hulüme felyeste’zinu kemeste’zenelleziyne min kablihim ama çocuklarınız ergenlik çağına ulaştıklarında kendilerin büyüklerinin yaptığı gibi yanınıza girmek istedikleri her zaman izin istemelidirler. Yani yukarıdakinden daha farklı bir durumda. Yukarıdaki; Ergenlik çağına ulaşmamış dahi olsalar. (Burada) Mümeyyiz bir çağda iseler, yani eğer bebelik çağını aşmış iseler, akılları eriyor ise onlara bile kapalı bir özel alan var. Ama eğer ergenlik çağına ulaşmışlarsa her durumda yanınıza girerken izin istesinler.

kezâlike yübeyyinullahu leküm âyâtiH mesajlarını Allah size işte böyle açıklamaktadır. vAllâhü Aliymün Hakiym zira hükmünde üstün hikmet sahibi olan Allah, yarattığı insanı çok iyi bilmektedir.

60-) Vel kavaıdü minen nisaillatiy lâ yercune nikahan feleyse aleyhinne cünahun en yeda’ne siyabehünne ğayre müteberricatin Bi ziynetin, ve en yesta’fifne hayrun lehünn* vAllâhu Semiy’un Aliym;

Nikâhlanması düşünülmeyen kadınların, zinet yerleriyle tahrik amacı gütmedikleri takdirde, dış elbiselerini giymemelerinde kendileri üzerine bir vebal yoktur… İffetli olmaları daha hayırlıdır… Allâh Semi’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

60 – Nikâh ümidi kalmayan oturmuş kadınlara ise bir ziynet ile gösterişe çıkmamaları şartıyla çarşaflarını bırakmamalarında kendilerine bir günah yoktur, mamafih afîfâne sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır ve Allah, semi’dir alîmdir. (Elmalı)

Vel kavaıdü minen nisaillatiy lâ yercune nikahan Burada farklı bir konuya girdi, yine yukarıdaki konunun çok uzağında değil ama aynı da değil. Yani bu konu daha önce işlenmiş kadınlarla ilgili konunun bir devamı sayılmalı.

Bir de kadınlardan artık cinsel arzu duymayacak kadar yaşlanmış olanlar var. Haddi zatında bu ayeti, 31. ayetin hemen ardından düşünmek lazım.

Burada ki; siyabehünne ibaresini Ubey Bin Kaab; Minsiyabihinne okumuş. Tercihimiz bu. yani siyabehünne, elbiselerini anlamına gelir. Min siyabihinne elbiselerinden bir kısmını anlamına gelir. Ki zaten her nasıl okursak okuyalım demek istediği manayı öyle vermemiz gerekecek çünkü onu söylemek istiyor ayeti kerime.

İlk otoriteler ne kadarını çıkarabileceği yaşlı kadınların. Artık cinsel arzu duymaktan geçmiş olan yaşlı kadınların örtülerinin, elbiselerinin ne kadarını çıkarabileceği konusunda farklı yorumlar yapmışlar. Süddi, bununla baş örtüsünün kastedildiği yorumunu yapmış.

[Atlanan kısım; feleyse aleyhinne cünahun en yeda’ne siyabehünne ğayre müteberricatin Bi ziynetin.

Zinet yerleriyle tahrik amacı gütmedikleri takdirde, dış elbiselerini giymemelerinde kendileri üzerine bir vebal yoktur.(A.Hulusi)

Ziynet ile gösterişe çıkmamaları şartıyla çarşaflarını bırakmamalarında kendilerine bir günah yoktur,(Elmalı)]

[Ek bilgi; Bu âyet-i celile ihtiyar kadınlar hakkında şer’i bir müsaadeyi beyan ediyor. Evlenme ümidi kalmayan, yaşlı ve hayızdan kesilen kadınların zinetlerini açığa çıkarmamak şartıyla üst örtülerim, çarşaflarını çıkarmalarında kendileri için bir günah, yoktur. Fakat iffetlerine ziyadesiyle riayet etmeleri daha hayırlıdır. Çünkü açılmakla fitne arasında bağ olduğu gibi, örtünmekle iffet arasında da bir münâsebet vardır.

Bu bakımdan avret mahallerinin ve zilletlerinin açığa çıkarılmaması şartıyla yaşlı kadınlara üst elbiselerini çıkarma ruhsatı verilmiştir. Hâlik-ı Mutlak bunu şöyle beyan ediyor.-«Evlenme ümidi kalmayan yaşlanıp oturmuş kadınlara, zinetlerini açığa vurmamak şartıyla rubalarını bırakmalarında onlar için bir mesuliyet yoktur. Fakat sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.»

(Ebü’l-Leys Semerkandi)

Çocuktan kesilen ve evlenme arzusu bulunmayan kadınların, zinet yerle­rini açıkça göstermemeleri şartıyla, çarşaf vb. dış kıyafetlerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla beraber bu tür kadınların da dış örtülerini örtünüp iffetli davranmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, her şeyi hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.

Allah Teala bu âyet-i kerimede, bu surenin 31 âyeti celilesinde zikrettiği kadınlara ait hükümlerden, çocuktan kesilen ve evlenme ümidi taşıma­yan kadınların dış örtülerini üzerlerine alıp almamalarında serbest olduklarını beyan etmiştir. (Taberi tefsiri)]

[Ek bilgi; Orijinal bir bakış açısı; http://ekabirweb.blogspot.com/2012/06/basortusu-gercegi.html ]

ve en yesta’fifne hayrun lehünne ama iffetleri üzerinde titrerlerse bu kendileri için daha hayırlı olur. Yani bu onlara bir izindir. Fakat yine de onlar bu izni kullanmazlar, daha bu konuda titiz davranırlarsa onlar için daha hayırlı olur diyor ayet. vAllâhu Semiy’un Aliym zira Allah ağızlardan çıkan her şeyi işitir, kalplerde olan her şeyi bilir. Yani yine Semi’un Aliym kalıplarının belirsiz gelmesinden dolayı burada, hemen üstteki ayetin taşıdığı konuya atıf yapmak gerekirse bu atıf böyle olmalı, böyle anlaşılmalıdır.

61-) Leyse alel a’ma harecün ve lâ alel’areci harecun ve lâ alelmeriydı harecun ve lâ alâ enfüsiküm en te’külu min buyutiküm ev buyuti abaiküm ev buyuti ümmehatiküm ev buyuti ıhvaniküm ev buyuti ehavatiküm ev buyuti a’mamiküm ev buyuti ammatiküm ev buyuti ahvaliküm ev buyuti hâlâtiküm ev ma melektüm mefatihahu ev sadıykıküm* leyse aleyküm cünahun en te’külu cemiy’an ev eştata* feizâ dehaltüm buyuten fesellimu alâ enfüsiküm tehıyyeten min indillâhi mübareketen tayyibeten, kezâlike yübeyyinullahu lekümül âyâti lealleküm ta’kılun;

Âmâya, topala, hastaya sakınca yoktur… Siz de kendi evlerinizden yahut babalarınızın evlerinden yahut annelerinizin evlerinden yahut erkek kardeşlerinizin evlerinden yahut kız kardeşlerinizin evlerinden yahut amcalarınızın evlerinden yahut halalarınızın evlerinden yahut dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden yahut anahtarlarına mâlik olduğunuz (kimselerin evlerinden) yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur… Toplu hâlde yahut ayrı ayrı yemenizde de sizin üzerinize bir sakınca yoktur… Evlere girdiğinizde, Allâh indînden mübarek, tayyib bir selâmlama ile birbirinize selâm verin… İşte böylece Allâh sizin için işaretlerini açıklıyor ki aklınızı kullanasınız. (A.Hulusi)

61 – Amaya haraç yok, topala haraç yok, marazlıya haraç yok, kendilerinize de kendi evlerinizden veya babalarınızın evlerinden veya analarınızın evlerinden veya biraderlerinizin evlerinden veya hemşirelerinizin evlerinden veya amcalarınızın evlerinden veya halalarınızın evlerinden veya dayılarınızın evlerinden veya teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarına malik olduğunuzdan veya sadîkınızın evinden yemenizde haraç yok, gerek toplu ve gerek dağınık yemenizde de beis yoktur, binaenaleyh evlere girdiğiniz vakit Allah tarafından mübarek, hoş bir sağlık olmak üzere kendilerinize selâm veriniz, işte böyle size Allah âyetlerini beyan ediyor, gerek ki akıl irdiresiniz. (Elmalı)

Leyse alel a’ma harecün ve lâ alel’areci harecun ve lâ alelmeriydı harec eğer güç gelecekse görme özürlü zora koşulamaz. İşitme özürlü zora koşulamaz. Hasta zora koşulamaz. Yani bu ayet bu ibaresi ile özürlü ve hasta haklarıyla ilgili bir ayet. Veciz bir ayet aynı zamanda eksiltili bir dil kullanılmış. Onun içinde başına mutlaka bir giriş cümlesi takdir etmemiz gerekiyor. O giriş cümlesini biz eğer güç gelecekse şeklinde takdir ettik. Ama bunu farklı otoriteler çok farklı takdirlerde bulunuyorlar. Farklı yorumlara yol açmış. Bizce bu ibare dinin emirlerinin mümkinle sınırlı olduğunu, kimseye günün üstünde bir yük yüklenmediğini açıkça ifade eden ve tabii ki özürlülerin özel haklarını koruyan ve onların dikkate alınmasını isteyen, onların özel mazeretlerinin kendilerine özel haklar doğuracağını ima eden bir ayet.

ve lâ alâ enfüsiküm en te’külu min buyutiküm ve aile bireyleri olarak sizin kendi evlerinizde, ki bu aslında min buyutiküm, evlerinizde, lafzen bu. Fakat burada kasıt ile bireylerinin kendi evlerini kullanmada ki serbestisine bir dikkat çekiş. Ayet mümin toplumun hane dokunulmazlığı ile kan ve iman bağı arasında bir denge kuruyor. Yani hane dokunulmazlığıyla, dostluk ve akrabalık bağı arasında hassas bir dengenin korunması lazım.ç Bu denge nasıl korunacak bu konuda bir örnek ve ölçü veriyor.

 ev buyuti abaiküm ya da babalarınızın evlerinde ev buyuti ümmehatiküm veya annelerinizin evlerinde ev buyuti ıhvaniküm veya erkek kardeşlerinizin evlerinde ev buyuti ehavatiküm veya kız kardeşlerinizin evlerinde ev buyuti a’mamiküm veya amcalarınızın evlerinde ev buyuti ammatiküm veya halalarınızın evlerinde ev buyuti ahvaliküm veya dayılarınızın evlerinde ev buyuti hâlâtiküm teyzelerinizin evlerinde ev ma melektüm mefatihahu ev sadıykıküm anahtarları size teslim edilmiş olan, yahut ta arkadaşlarınıza ait olan evlerde yiyip içmenizde hiçbir sakınca yoktur.

leyse aleyküm cünahun en te’külu cemiy’an ev eştaten hep birlikte ya da ayrı ayrı yemenizde de bir beis yoktur. Yani aile dostları birlikte de ayrı ayrıda yiyebilirler. feizâ dehaltüm buyuten fesellimu alâ enfüsiküm tehıyyeten min indillâhi mübareketen tayyibeh bundan böyle bir eve girdiğiniz zaman birbirinize Allah katından bir esenlik, bir bereket ve bir mutluluk dileği ile selam verin.

Buradaki şeyler, anlatılan bu hususları daha iyi kavrama açısından belki iniş nedeniyle ilgili bir anektotu nakletmekte yarar var. Yukarıdaki sınırlamalar; aile kişi ve ev mahremiyeti, dokunulmazlıkları ile ilgili ayetler geldiğinde müminler o kadar titiz davranmışlar ki, artık insanlar en yakınlarının evlerinden dahi yeme hususunda çekinir olmuşlar. Yani aslında vahyin ilk muhataplarının vahiy ile aralarındaki bu sıcak ilişkinin bir göstergesi. Nasıl vahye sarıldıklarının, vahyin emri karşısında nasıl esas duruş vaziyeti aldıklarının bir göstergesi bu. İşte onun üzerine yani bu hassasiyetlerinin akrabalık ve dostluk ilişkilerini zedelememesi gerektiğine ilişkin bir ayet geliyor.

kezâlike yübeyyinullahu lekümül âyâti lealleküm ta’kılun Allah bu mesajları size işte böyle açıklamaktadır ki; belki akıllıca hareket edersiniz. Belki aklınızı kullanırsınız. Yani Allah’ın verdiği emirleri, aslında burada zımnen böyle bir şey de var. Allah bir emri verince aklı bir tarafa ayırmayın. Yani akıl yokmuş gibi o emirle o emri algılamaya kalkmayın. Unutmayın sizin akıllı bir varlık olduğunuzu bilerek Allah düzenlemeler koyuyor, ilkeler koyuyor, emir ve talimatlar veriyor. Bu talimatlara uyarken mutlaka yine aklınızı kullanın, Allah’ın ne dediğinden yola çıkarak ne demek istediğini de anlayın. Ve bu noktada makul olanı mutlaka tespit edin. Aslında belki 61. ayetin son cümlesinden harika bir biçimde alacağımız ibrette budur.

62-) İnnemel mu’minunelleziyne amenû Billâhi ve RasûliHİ ve izâ kânu meahu alâ emrin cami’ın lem yezhebu hattâ yeste’zinuh* innelleziyne yeste’zinuneke ülaikelleziyne yu’minune Billâhi ve RasûliHİ, feizeste’zenuke li ba’dı şe’nihim fe’zen limen şi’te minhüm vestağfir lehümullah* innAllâhe Ğafûrun Rahıym;

İman edenler ancak şu kimselerdir ki, Esmâ’sıyla hakikatleri olan Allâh’a ve O’nun Rasûlüne iman ederler… O’nunla beraber bir iş üzere olduklarında, O’ndan izin istemedikçe çekip gitmezler… Muhakkak ki senden izin isteyenler var ya, işte onlar Esmâ’sıyla hakikatleri olan Allâh’a ve O’nun Rasûlü’ne iman edenlerdir… Bazı işleri dolayısıyla senden izin istediklerinde, onlardan dilediğin kimseye izin ver ve onlar için Allâh’tan mağfiret dile… Muhakkak ki Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

62 – Mü’minler ancak şöylelerdir ki Allaha ve Resulüne iman etmişlerdir, cemiyetli bir işte bulundukları vakit da ondan istihzan etmeyince gitmezler, filhakika senden izin isteyenler, onlar öyle kimselerdir ki Allaha ve Resulüne inanırlar, binaenaleyh bazı işleri için senden izin istediklerinde sen de onlardan dilediğine izin ver, onlar için Allah dan mağrifet isteyiver, şüphe yok ki Allah, gafurdur rahîmdir. (Elmalı)

İnnemel mu’minunelleziyne amenû Billâhi ve RasûliH müminler ancak Allah’a ve onun resulüne yürekten inanıp güvenen kimselerdir. Burada elleziyne amenû ibaresinde ki iman edenler anlamı, daha çok imanın ahlaki anlamıdır. Yani güvenenler. Allah’a güveniyorsa iman etmiş sayılır.

ve izâ kânu meahu alâ emrin cami’ın lem yezhebu hattâ yeste’zinuh onunla toplumsal bir iş görüşmek için, yani Nebi ile, toplumsal bir iş görüşmek için bir araya geldiklerinde onun iznini almadıkça asla ayrılmazlar.

Burada ki lem yezhebu, gitmezler manasına gelir. Taberi üstadımızın da isabetli bir biçimde teşhis ettiği gibi bu gitme mekanı terk etme anlamından daha çok farklı bir görüş geliştirme, toplumsal, sosyal politikadan daha farklı bir görüş geliştirme anlamına gelir ki zaten ze he be sadece bir yerden bir yere gitmeyi değil bir görüşe varmak,bir görüşe sahip olmak, kendine özgü bir görüş geliştirmek anlamını taşır. Mezhep te buradan gelir onun için. Özgün bir görüş geliştirmek yani. Üzerinde uzlaşılan toplumsal politikadan farklı bir fikir geliştirme ifade ediliyor burada.

Ondan izin almak, demek ki yapıcı bir muhalefete de izin ima ediliyor. Yani Resulallah’ın içinde bulunduğu bir toplulukta genel olarak bir görüşe varılsa dahi, eğer Resulallah’tan izin alınmışsa; Bu izin almanın mahiyeti nedir peki? O görüşün temelde Allah’ın vahyine dayanıp dayanmıyor oluşu. Bu çok önemli. Peki biz bunu nereden çıkarıyoruz? Resulallah’ın sahabeyle arasındaki yaşanmış örneklerden.

Mesela Berire olayı; Çok ünlü bir olaydır. Berire evli olduğu kocası ile ilişkisini kesmişti. Kocası Resulallah’a gelip kendisi ile ilişkisini kesen, yani kendisini bir yerde boşayan eşi Berire yi şikayet etmiş ve razı etmesini istemişti. “Ya Resulallah sen söylersen belki döner. Ne olur benim için bir konuş, benim için bir ricada bulun.” Demişti. Resulallah Berire’yi çağırttı durumu sordu; “Evet doğrudur Ya Resulallah.”dedi. Kocana dön olmaz mı.” Buyurmuştu Resulallah.

Berire eski bir köle hanımdı. Azatlı bir köle. “Ya Resulallah vahiy geldi de onun üzerine mi bana bu talimatı veriyorsunuz, yoksa bu sizin görüşünüz mü, arzunuz mu?” “Hayır vahiy gelmiş falan değil.” Buyurunca; “Dönmeyeceğim ya Resulallah.” Demişti. Resulallah’ta tebessümle mukabele etmişti. İşte izin bu.

Yine ikinci bir olay daha görüyoruz. Bedir’de. Bedir ehli muharipleri arasında bulunan Hubab Bin Münzir, Resulallah Bedir de bir kuyunun yanını mevzi olarak gösterdiğinde, ordugah olarak gösterdiğinde; “Ya Resulallah demişti. Burayı ordugah olarak seçmeniz size emir mi edildi. Yani siz bu konuda Allah’tan bir işaret mi aldınız” deyince, “Hayır” demişti “Ben öyle münasip gördüm.” “O halde ya Resulallah biz savaşçı bir kavimiz, burası uygun değil. Biz bunu biliriz yani nasıl bir mevzii alınması gerektiğini. Bizce şurası daha uygun. Eğer orasını mevzi alırsak tüm kuyuları arkamızda bırakmış oluruz, dolayısıyla düşmanın suyunu kesmiş oluruz.” Deyince Resulallah hiç ikilemeden onun görüşü istikametinde yeniden talimat vermişti.

İşte izin almayı bu şekilde anlamak lazım. Ki bu da sadece Allah’tan vahiy alan bir peygamberin liderliğine has bir durumdur. Onun dışındakiler için ise böyle bir izin gerekmediği açıktır. Ya eğer yapıcı bir muhalefet, bir katkı söz konusu ise bu katkı zaten burada da açıkça ima edilmektedir.

innelleziyne yeste’zinuneke ülaikelleziyne yu’minune Billâhi ve RasûliH şüphesiz senden farklı bir görüş geliştirmek için izin alan kimseler de Allah’a ve Resulüne yürekten inanan kimselerdir. feizeste’zenuke li ba’dı şe’nihim fe’zen limen şi’te minhüm işte bu yüzden onlar senden bazı işler için izin isterlerse, onlardan uygun gördüklerine sen de izin ver. vestağfir lehümullah Allah’tan da onlar için mağfiret dile.

İstişareyi emreden Uhut ertesi gelen ayette olduğu gibi FeBima rahmetin minAllahi linte lehüm (A.İmran/159) ayetinde. Yani Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak kalpli davrandın. Eğer sert yapsaydın onlar etrafından dağılır giderlerdi. O zaman fa’fü anhüm onları affet vestağfir lehüm onlar için af dile ve şavirhüm fiyl emr bundan böyle de onlarla danışmaya istişareye devam et. Yani Uhut’a çıkalım derken aslında isabetli bir görüş bildirmediler, senin zıddına bir görüştü ama çoğunluk olduğu için sen onlara uydun ve sonuç böyle oldu. Fakat sonuç böyle oldu diye istişareden vazgeçme. Bu ayeti hatırlıyoruz.

innAllâhe Ğafûrun Rahıym şüphe yok ki Allah rahmeti bol bir bağışlayıcıdır.

63-) Lâ tec’alu dua’erRasûli beyneküm ke du’âi ba’dıküm ba’da* kad ya’lemullâhulleziyne yetesellelune minküm livazâ* fel yahzerilleziyne yuhalifune an emrihi en tusıybehüm fitnetün ev yusıybehüm azâbün eliym;

Rasûlün davetini, aranızda, bazınızın bazınıza çağırması gibi kabul etmeyin. Allâh sizden, birbirinin arkasına gizlenip, gizlice sıvışarak gidenleri bilir… Artık O’nun emrine muhalefet edenler, kendilerine bir belânın isâbet etmesinden yahut acı bir azabın isâbet etmesinden korksunlar! (A.Hulusi)

63 – Peygamberin duâsını aranızda birbirinize ettiğiniz duâ gibi farz etmeyin, içinizden birbirini siper ederek sıvışıp sıvışıp gidenleri Allah muhakkak biliyor, binaenaleyh onun emrinden hilâfına gidenler başlarına bir fitne inmekten veya elîm bir azâb irmekten hazer etsinler. (Elmalı)

Lâ tec’alu dua’erRasûli beyneküm ke du’âi ba’dıküm ba’da elçinin davetini sakın birbiriniz arasındaki her hangi bir davet gibi algılamayın. Yani elçi sizi bir işe davet ederse, bir işe çağırırsa onu, aranızdaki herhangi birinin çağrısı gibi algılamayın, koşun ona Yani o vahiy eseri olabilir, olma ihtimali çok yüksektir. kad ya’lemullâhulleziyne yetesellelune minküm livazân doğrusu Allah aranızdan kimselere sezdirmeden sıvışıp çıkmak isteyenleri biliyor. Yani aranızdan kimselere hissettirmeden sıvışmak isteyenleri biliyor. Yani Allah Resulünün çağrısına uymamak için böyle görünmeden ortadan kaybolmak toz olmak isteyenler varmış demek.

fel yahzerilleziyne yuhalifune an emrihi en tusıybehüm fitnetün ev yusıybehüm azâbün eliym öyle ise onun emrine karşı gelen kimseler başlarına bu dünyada bir musibetin, ahirette ise can yakıcı bir azabın gelmesinden sakınsınlar.

Tabii bu bu günler içinde geçerli. Çünkü Allah’ın Resulünün bıraktığı miras aynen yaşıyor. Onun bıraktığı mirasa ihanet ona ihanettir ve bu ihaneti yapanlar bu ayetin muhatabı olacaklar. Ve sonuçta sure son ayeti ile hepimizi muhatap alıyor.

64-) Ela inne Lillâhi ma fiys Semavati vel Ard* kad ya’lemu ma entüm aleyh* ve yevme yurce’une ileyhi feyünebbiuhüm Bi ma amilu* vAllâhu Bi külli şey’in ‘Aliym;

Dikkat edin! Muhakkak ki semâlarda ve arzda ne var ise Allâh içindir (O’nun Esmâ’sının açığa çıkması içindir)! Sizin ne (hâl) üzere olduğunuzu gerçekten bilir… O’na rücu ettirilecekleri süreçte, onlara yaptıklarının ne olduğunu bildirecektir… Allâh her şeyi (şey’lerin Esmâ’sıyla hakikati olarak) Bilen’dir. (A.Hulusi)

64 – Uyanın! her halde Göklerde ve Yerde ne varsa hep Allah’ındır, muhakkak o, sizin ne üzerinizde bulunduğunuzu bilir, hele ona irca’ olunacakları gün ki ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir, ve Allah her şeye alîmdir. (Elmalı)

Ela inne Lillâhi ma fiys Semavati vel Ard bakın ey insanlık, ey bu hitabın muhatabı göklerde ve yerde olanların hepsi kesinlikle Allah’a aittir. kad ya’lemu ma entüm aleyh* ve yevme yurce’une ileyhi feyünebbiuhüm Bi ma amilu O sizin içinde bulunduğunuz gerçek durumu elbette biliyor. Öyle ki O’na döndürülecekleri gün yaptıkları her şey kendilerine bir bir haber verilecektir. vAllâhu Bi külli şey’in ‘Aliym zira Allah her şeyi tüm ayrıntılarıyla bütünüyle bilendir.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ağustos 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: