RSS

İslamoğlu Tef. Ders. FURKAN SURESİ (01-31)(113)

07 Eyl

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”

 El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

 Rabbişrah liy sadriy;

 Ve yessirliy emriy;

 Vahlül ukdeten min lisaniy;

 Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

 Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!

 Değerli Kur’an dostları bugün vahyin kılavuzluğunda yepyeni bir durakla yüz yüzeyiz. Vahyin insanoğluna gösterdiği yol haritasındaki bu durak Furkan adını taşıyor., yani Furkan suresi.

 Sure Furkan ismini 1. ayetinden alıyor. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran anlamına geliyor. Hem ismi fail olarak farığ, yani özünde hakkı batıldan ayırmış, kendi bünyesinde iyi ile kötüyü seçmiş, ayırmış, ayırt etmiş, hem de ismi meful olarak iyinin kötüden kendisi ile ayrıldığı, kendisi sayesinde ayrılmış olduğu bir kitap, bir vahiy.

 Bu ayette Furkan vahyin sıfatı olarak kullanılıyor. Sadece Kur’an ın değil, vahyin sıfatı. Çünkü biz Furkan sıfatının Kur’an da, Tevrat içinde, İncil içinde kullanıldığını görüyoruz. Yine bu sıfatın akıl için kullanıldığını görüyoruz. Yani iyi ile kötüyü birbirinden ayıran mümeyyiz akıl anlamına. Tabiidir ki Kur’an vahyi muhatabında bir akıl inşa eder. Kur’an vahyinin inşa ettiği aklın temel özelliklerinden biri iyiyi kötüden, doğruyu eğriden, hakkı batıldan ayıran akıl olmasıdır. Yani mümeyyiz akıl olması. Kur’an muhatabının aklına verdiği aydınlıkla onun seçme kabiliyetini geliştirir. Artık vahiy ile inşa olmuş bir insan hayat yükünü taşırken yer yüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek için yolculuk yaparken ne kendisi için hayırlı, ne kendisi için hayırsız. Ne lehine, ne aleyhine bunların hepsini bilir. Dolayısıyla surenin 1. ayetinde ki Furkan da vahye atıfla kullanılmıştır.

 Surenin iniş zamanına gelince, Hz. Osman, İbn. Abbas ve imam Cafer kronolojilerinde sure, yasin suresi ile fatır suresi arasına yerleştirilmiş. Yine Regis Bileşer 5. yıla. Bazergan ise kendi dizininde 6. yıla yerleştirmiş sureyi. Yani buna göre, ki bunlar yaklaşık olarak surenin iniş zamanını doğru tespit etmiş sayılırlar. Mekke döneminin 5. yılının sonlarında ya da 6. yılının başlarında inmiş olsa gerektir. Ki zaten surenin konusundan da inkar cephesinde düşmanlığın baş gösterdiğini anlıyoruz. 31. ayet. Yine vahye yönelik ciddi biçimde bir direniş ve itiraz furyasının başlatıldığını görüyoruz. 32. ve devamında ki ayetlerde.

 Furkan suresinin konusu vahyin mahiyet, illet, hikmet ve amacıyla ilgilidir. Hatta şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki Kur’an da vahiy üzerinde bu kadar yoğunlaşmış bir başka sure yoktur. Diyebiliriz. Yani Kur’an ın vahyin amacı, illeti, hikmeti üzerinde en çok yoğunlaşan suresi Furkan suresidir. Özellikle surenin içinde geçen 30. ayeti hatırladığımızda bu surenin ayırıcı vasfı ortaya çıkar.

 Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura (30) Resul kıyamet gününde diyecek ki; Ya rabbi bu kavmim, ya da ümmetim, davet ettiklerim, ya da davetime icabet etmiş görünenler bu Kur’an ı metruk bir kitap olarak, terk edilmiş bir mesaj olarak gördüler. Modası geçmiş, zamanı geçmiş, miadını doldurmuş bir mesaj gibi algıladılar. Diye şikayet edecek.

 İşte bu surenin diğer surelerden ayırıcı vasfı Resulallah’ın Kur’an da bir tek yerde, o da bu surede geçen bu şikayeti çerçevesinde insanın, özelde müminin vahye bakışını inşa etmek. Vahyi nasıl anlaması, nasıl algılaması nasıl yaşaması gerektiği konusunda bir bakış açısına sahip olmak. Seliym bir bakış açısına.

 Yine surede sadece vahyi terk edenler değil, sadece vahyi göz ardı edenler, vahyi ardına atanlar değil, onun söylediklerine tabi oluyormuş gibi yapıp ta onun manasına, onun maksadına kör ve sağır davrananlara da hitap edilmekte ve böyle yücelttiğini zannedenler, onun manasına, onun maksadına, onun kurmak istediği insan ve dünyaya bigane kaldığı halde ona sarılıyormuş gibi yapanlar da payını almaktadır. 73. ayet bunun en güzel örneği.

 Yine vahye karşı çıkanlar hevalarını tanrı edinen kimse olarak adlandırılmaktadır. Eraeyte menittehaze ilâhehu heva.. (43) demekte ve sen hevasını, arzusunu, tutkusunu, içgüdülerini tanrı edineni görmedin mi. Yani bu şu anlama geliyor; Eğer bir insan vahyi izlemiyorsa, eğer bir insan Allah’ın mesajını izlemiyorsa o zaman kendi heva ve arzusunu izler. Yani eğer Allah’ın vahyine uymuyorsa, benliğinin şeytani vahyine uyar. Onu söylüyor. 43. ayet. Ve bir sonraki ayet bunlar akıllarını kullanmayan koyun sürüsüne benzer diyor. Onun için bütün bu özetten de anlaşılmaktadır ki Furkan suresi vahye çarpık yaklaşımların her türünü ele alıp bu yaklaşımları ciddi bir biçimde kritiğe tabi tutan ve doğru yaklaşımın ne olacağını gösteren bir mübarek sure. Şimdi surenin tefsirine geçebiliriz.

 

BismillahirRahmanirRahıym

 1-) Tebarekelleziy nezzelel Furkane alâ abdiHİ li yekûne lil alemiyne neziyra;

 Ne yücedir ki, âlemlere (tüm insanlar) bir uyarıcı olarak, kuluna Furkan’ı (Hakikat ile aslı olmayanı ayırt edici) inzâl etti. (A.Hulusi)

 01 – «Tebarek» ne yüce (feyyaz)dır o ki bütün âlemine bir nezîr olsun diye kuluna Furkan’ı indirdi. (Elmalı)

 

Tebarekelleziy nezzelel Furkane alâ abdiHİ li yekûne lil alemiyne neziyra bütün bir insanlığa uyarı olsun diye kuluna, hakkı batıldan, iyiyi kötüden ayıran vahyi aşamalı olarak bir süreç içinde indiren Allah ne yüce, ne cömerttir.

 Bu ne yüce ne cömerttir ifadeleri Tebareke’nin karşılığı. Bereket, özünde çok olan ve durduğu yerde de mütemadiyen artan hayır demektir. Zaten özünde çok, ama durduğu yerde de biteviye artan, sürekli çoğalan güzellik, hayır demektir bereket. Kalıcı hayır üstelik.

 Bu fiil yalnız Allah için kullanılır. Onun içinde çekimi yoktur. Yani başka formları kullanılmaz, sadece bu formu kullanılır ve o da Allah için kullanılır. Onun için hem Allah’ın zati sıfatı, hem de fiili sıfatı olarak anlaşılır. Yani özünde Allah mübarektir. Fiilinde yarattıklarına ise bereket katar. Allah’ın bereket katmadığı bir iş ebter (eksik, tamamlanmamış) olur. Onun için tebareke Allah’a özgü olarak kullanılan bir fiildir ve isimden çok fiile yatkın olarak anlaşılmalıdır.

 Bu ayet, li yekûne lil alemiyne neziyra diye bitiyor. Bütün bir alemlere, yani bu vahyin muhatabının sadece kendi dilini konuşan insanlar değil, indiği bölgede oturan insanlar değil. Beli bir coğrafyanın, belli bir mekanın, belli bir ırkın, belli bir kavmin mensubu değil. Bu vahyin muhatabının bütün bir insanlık olduğunu ifade ediyor. Burada ki El alemiyn; hem aynı çağda yaşamış olan bütün insanlara, hem de tarih içerisinde zamanın sonuna kadar yaşayacak olan, gelecek olan insanlara tekabül eder. Onların tamamını uyaran bir mesajdır Kur’an mesajı ve bu mesajın en tipik özelliği Furkan olmasıdır. Yani diğer mesajlardan, ilahi olmayan diğer mesajlardan ayırıcı özelliği Furkan olmasıdır. Ki tüm ilahi mesajlar bu özelliği taşırlar.

 Furkan girişte de üzerinde durduğum gibi fark kelimesinden türetilir. Fark akılla algılanan şeylere denir. Ama tefrik duyularla algılanan ayırıma denir. Fû’lan vezni. Bu Furkan sözcüğünün kalıbı olan Fû’lan kalıbı Arap dilinde taşıdığı mana ile dolu olan demektir. Yani Farkın her boyutunun, her türünün en ince ayrıntısına kadar vurgulayan demektir. Yani Ahlaki fark, edebi fark, fiili fark, akli fark, duygudaki, düşüncede ki, eylemdeki fark. Yani duygudaki kötü ve iyi farkı. Düşüncede ki iyi ve kötü farkı, eylemde ki kötü ve iyi farkı, hayattaki kötü ve iyi farkı, eşyada ki kötü ve iyi farkı. Yani farkın her türünü ele alıp işleyen anlamına gelir. Furkan budur.

 6 yerde kullanılır Kur’an da. Hz. Musa’ya Furkan verildiği söylenir Bakara/53. ayetinde. Yine Kur’an için kullanılır Bakara/185. ayetinde ve burada. Tevrat ve İncil için kullanılır A.İmran/4. ayetinde, Enbiya/48. ayetinde. Yine iç görü, mümeyyiz akıl için kullanılır Enfal/29. ayetinde;

 Ya eyyühelleziyne amenû in tettekullahe yec’al leküm furkanen.. (Enfal/29) bu son söylediğim ayet Mekki bu. Ey iman edenler, eğer Allah’a karşı sorumluluğunuzun farkına varırsanız, eğer sorumluluğunuzu üstlenirseniz, sorumlu davranırsanız Allah sizin için kötüyü iyiden ayıran bir Furkan, bir ayırıcı akıl yaratacak. Yani size öyle bir muhakeme verecek ki, o muhakeme sayesinde siz önünüze çıkan çok çeşitli, çok renkli sayısız olayda hangisinin ne yaparsanız iyi, ne yaparsanız kötü. Nasıl davranırsanız iyi, nasıl davranırsanız kötü olduğunu ayıracaksınız.

 Onun için dostlar, sınırlı bir kitap, sınırlı bir vahiy, sınırsız olan hayatı nasıl düzene koyar sorusunun cevabı işte bu. Hayat sınırsız, örnekler sınırsız, çok çeşitli. Onun için zamanlar farklı, mekanlar farklı, insanlar farklı. Bu kadar farklılıkta, tarihin belli bir döneminde inmiş olan bu ilahi mesaj nasıl bir çözüm bulur sorusuna cevap açık. Size öyle bir akıl kazandırır ki, öyle bir seçme kabiliyeti kazandırır ki, öyle bir muhakeme gücü kazandırır ki, öyle bir hüküm yeteneği kazandırır ki, siz Kur’an ın verdiği sınırlı formüllerle sınırsız problemleri çözersiniz. İşte Furkan bu.

 Vahyin Furkan oluşu zaten insana kazandırmak içindir. Yoksa kendi içerisinde eğer bir okuyan yoksa okunanın Furkan olmasının yararı ne olacaktır ki..! O nedenle vahyin Furkan oluşu, rabbin insana olan merhametinin ifadesidir. Yani akla yol gösterir.


        2-) Elleziy leHU Mülküs Semavati vel Ardı velem yettehız veleden ve lem yekün leHU şeriykün fiyl mülki ve haleka külle şey’in fekadderahu takdiyra;

   Ki, semâların ve arzın varlığı O’nun içindir! Çocuk edinme kavramından berîdir! Varlıkta ortağı yoktur O’nun! Her şeyi yaratmış, onu (yarattığını) takdiriyle oluşturmuştur! (A.Hulusi)

 02 – O ki hep Göklerin, yerin mülkü onun, hem hiç bir velet edinmedi, hem mülkte ona hiç ortak da yok, her şeyi yarattı da bir takdir ile her birinin hadd-ü miktarını tayin ederek hepsinin mukadderatını hazırladı. (Elmalı)

 

Elleziy leHU Mülküs Semavati vel Ard O Furkan olan vahyi aşama aşama indiren ve pek yüce pek cömert olan O Allah ki; Göklerin ve yerin hakimiyeti yalnızca O’na aittir. Yani eğer şunu merak ediyorsanız; Neden Allah insanoğluna bu vahyi indirmeyi istedi, indirdi diyorsanız, unutmayın ki varlığın hakimi O. Hakimi olduğu varlığın, mahlukatın en şerefli katmanında bulunan insanoğlunu ihmal etmesi düşünülemez di. Onun için indirdi.

 velem yettehız veleden ve lem yekün leHU şeriykün fiyl mülk O çocuk edinmemiştir. Hakimiyetinde O’na herhangi bir ortakta bulunmamaktadır. ve haleka külle şey’in fekadderahu takdiyra zira her şeyi O yaratmıştır ve bütün bunları ölçüsünü kendi koyduğu yasalara FekadderaHu takdiyra ölçüsünü kendi koyduğu yasalara bağlı kılmıştır. İşte cevabı daha açık geldi.

 Neden insanla ilgilenmekte ve ona mesaj iletmektedir diyen insan, Allah bütün bu varlığı bir ölçü ile yarattı. Yani eşyayı, cansızı dahi ölçüsüz yaratmasın, onun tabi olduğu bir ölçü de koysun da, mahlukatın şaheseri olan, kendi şaheseri olan insan için bir ölçü, bir yasa, bir yol haritası koymasın mı? Şu insan için yarattığı, insanın etrafında ki varlıkların dahi tabi olduğu bire yasa olsun da kendisi için yarattığı insanın tabi olduğu bir yasa olmasın mı.

 Eşyanın amaçlılığına bir atıf var bu ayette. Yasasız olmadığına bir atıf. Çünkü bu atıftan yola çıkarak muhataba; Ey insan senin için Allah’ın yarattığı bu eşyayı bile bir yasa üzere yarattı. Ya kendisi için yarattığı sen, insanı ölçüsüz, yani kadersiz mi bıraksın. Burada kader iradedir işte. Yani ey insan eşyaya nasıl statik bir kader tayin etmişse, sana da dinamik bir kader tayin etti. O da verdiği iradedir. İradeyi vermekle; Ya rabbi beni de güneş gibi statik bir kadere tabi tutsaydın sapmazdım, yörüngemden çıkmazdım, dolayısıyla sana asi olmazdım demeyesin ey insan oğlu. Tamam sana kader olarak iradeyi verdim ama seçmeyi verdim ama doğruyu seçmen içinde yol haritası verdim. Onun için Ya rabbi bana irade vermeseydin dolayısıyla sapmasaydım deme hakkın yok. Sen iradenle mahlukatın en mükerremi oldun. Ve lekad kerremna beniy Adem.. (İsra/70) biz adem oğluna kat kat ikram ettik, onurlandırdık sırrına böyle nail oldun. O iradeyi kötüye ve iyiye kullanmak senin elindeydi.

 Peki kötüyü ve iyiyi ben bilemezdim ki diyebilir miydin, işte onu dememen için Furkan olan vahyi sana indirdim. Yani seçemedim Ya rabbi diyemezsin. Seçebilecek bir aklı inşa eden bir vahiy bir mesaj gönderdi. Çünkü vahiy ilahi bir inşa projesidir. Vahiy Allah’ın insanı inşa etmek için, insanda bir akıl, bir karakter, bir şahsiyet ve bir tasavvur inşa etmek için gönderdiği bir mesaj. Yani insan Allah’ın ustalığının, tabir caizse kendisinde tecelli ettiği bir şaheser. İnsan ilahi inşanın nesnesi çünkü hayatın inşasının öznesidir. İnsan Allah’ın inşa ettiği bir eser, hayat ise insanın inşa edeceği bir eser. Çünkü İnsan yer yüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek için yaratılmıştır. Emanet budur, görev budur. Bu emanet olarak insana verilmiştir. Yani insan yeryüzünde hayatın ustası olsun diye yaratılmıştır. Peki ustaya ustalığı kim öğretecek, usta kimin çırağı olarak ustalık yapacak.

 İşte bu noktada vahyin cevabını alacaktır yani insan vahyin çırağı olursa, vahyin okulunda okursa, vahiy ile öğrenirse o zaman hayatı doğru inşa eden bir usta olacaktır.


3-) Vettehazu min dûniHİ aliheten lâ yahlükune şey’en ve hüm yuhlekune ve lâ yemlikune li enfüsihim darren ve lâ nef’an ve lâ yemlikûne mevten ve lâ hayaten ve lâ nüşura;

(Gerçek böyle iken) O’nun dûnunda, bir şey yaratmayan; kendileri yaratılmış olan; kendi nefslerine bir zarar ve faydası olmayan; ölüme, hayata ve ölümün tadılışından sonraki yaşantıyı oluşturacak bir özelliğe sahip olmayan tanrılar edindiler. (A.Hulusi)

 03 – Böyle iken andan başka bir takım mabutlar edindiler ki hiç bir şey halk edemezler, kendileri halk olunup duruyorlar, kendi kendilerine, ne bir zarara ne de bir menfaate malik değiller, ne mevte mâlikler, ne hâyata ne de nüşûre. (Elmalı)


Vettehazu min dûniHİ aliheten lâ yahlükune şey’en ve hüm yuhlekun ne ki yine de onun dışında hiçbir şey yaratamayıp kendileri yaratılmış bulunan bir takım sahte tanrılar peydahladılar. Bu peydahlanan sahte tanrılar her türünü kapsar. Ya hayal ürünü sahte tanrıların putları temsilleri, heykelleri. Ya tabiat güçleri gök, yıldız, ay güneş gibi tanrılaştırılmış tabiat güçleri. Ya tanrılaştırılan insanlar, ister aziyz olsun ister peygamber, ister veliy fark etmez. Ya mücerret tasavvurlar. Yani fiziki bir varlığı olmadığı halde insanın Allah’tan korkar gibi korktuğu şeyler. Ya da Allah’tan umut eder gibi umut ettiği. Ya da Allah’ı sever gibi sevdiği. Bu üçünün bir arada kendisinde toplandığı bir takım tasavvurlar. Bütün bunların hepsi bu ayette kastedilen.

 ve lâ yemlikune li enfüsihim darren ve lâ nef’an ve lâ yemlikûne mevten ve lâ hayaten ve lâ nüşura bu sahte tanrıların ne kendilerinden bir zararı def etmeye, ne de bir yararı talep etmeye gücü vardır. Gücü yetmez yani. Ne hayat, ne ölüm, ne de ölümden sonra dirilişe dair bir yetkileri vardır. Yani insanlar Allah’a ait vasıfları Allah dışındaki öyle şeylere yakıştırıyorlar ki, bunlar Allah’ın yetkilerinden hiç birine sahip değil.

 İnsana şu söyleniyor; Birine tanrı olarak tapman için onda bu özellikler bulunacak. Bak, yani bizatihi insanın tabi olduğu yasaların koyucusu olacak. Hayat, ölüm ve yeniden diriliş üzerinde mutlak bir takdir yetkisi olacak. Yoksa bu yetkisi olmayan şeyleri tanrı edinmek, insanın kendi zekasıyla dalga geçmesidir. Kendi aklını küçümsemesidir.

 Burada ki; lâ yahlükune şey’en ve hüm yuhlekun özellikle ve hüm yuhlekun ibaresi farklı bir şekilde de anlaşılabilir. O da uydurulmuş olan, yani derme çatma düzmece olan biçiminde anlaşılabilir.


        4-) Ve kalelleziyne keferû in hazâ illâ ifkünifterahu ve e’anehu aleyhi kavmün âharun* fekad cau zulmen ve zura;

Hakikat bilgisini inkâr edenler dediler ki: “Bu (Kur’ân) ancak O’nun uydurduğu bir yalandır. Başka bir kavim de (Yahudiler) bu konuda O’na yardım etmiştir”… Gerçek ki, büyük haksızlık ve yalancı şahitlik suçu işlediler. (A.Hulusi)

 04 – Ve o küfredenler «bu sırf bir iftira onu o, uydurdu, diğer bir kavim de buna karşı ona muavenette bulundu» dediler, doğrusu zulüm-ü tezvire gittiler. (Elmalı)

 

Ve kalelleziyne keferû in hazâ illâ ifkünifterahu ve e’anehu aleyhi kavmün âharun bir de inkarda ısrar eden o kimseler; Bu onun uydurduğu bir yalandan başkası değildir. Üstelik bu konuda başka bir topluluk ta ona yardım etmiştir dediler.

 Evet, bu da vahye yönelik bir başka yamuk yaklaşım. Yani Bu vahyi Resulallah’ın yazabileceğine akılları kesmiyor. Kendi kendileri ile çelişen bir iddia bu. Akılları kesmiyor, bunu bir başkasının ona yazdırdığını, yardım ettiğini düşünüyorlar. Mekke ve civarında bulunan ve hiç biri de ne yüksek kültür ve bilgiye, ne de okuma yazmaya sahip olan birkaç Hıristiyan köleden bahsedildiği söylenir. Fakat bizce hayal mahsulü bir öğretmenden söz ediliyor. Çünkü böyle birileri eğer olsaydı, bunlar kağıda yazılır tele vurulur, Resulallah’a bunu öğretecek kadar üstat olan bir kimse sonuna kadar nasıl gizlenir, nasıl saklanır. Nasıl tarih bunu tespit etmez.

 Onun içinde aslında bu itirazın arkasında yatan şey vahyin yüceliğini dolaylı yoldan itiraftır. Yani bu öyle el emiynde olsan sen önceki hayatında senin bile baş edemeyeceğin bir şey. Allah’tan indiğini de kabul etmeyecekseniz eğer, bu sefer geriye hık mık kalıyor tabii. İşte o hık mık bu.

 Vahyin bu itirazı aynı zamanda modern müsteşriklerin, ki bunlar o zaman ki kadiym müsteşrikler demek, modern oryantalistlerin vahyin kaynağı olarak Tevrat ve İncil’i göstermelerine de bir cevaptır. Aslında onlar da kadiym oryantalistler gibi, yani doğulu oryantalistler, yani iç Arabistanlı oryantalistler, müşrik oryantalistler gibi kendi içlerinde tutarsızlar. Niye? Eğer bu vahiy muhtevası ile Tevrat ve İncil’în ilkelerine benzediği için kaynağını onlar olarak gösteriyorsanız bu aslında bu vahyin aynı kaynaktan geldiğini gösterir. Bu takdirde bu vahyin onları aşan, onlarda bulunmayıp ta kendisinde bulunan ve onları çok çok kapsayıcı, onları da kapsayan, ama onları çok çok aşan bu muhteşem muhtevasına cevap bulamazsınız. İşte ona da bir cevaptır bu.

 fekad cau zulmen ve zura işte ileri sürdükleri bir iddia ile hem bir topluluğa haksızlık etmiş, hem de gerçeği çarpıtmış oldular.


        5-) Ve kalu esatıyrul evveliynektetebeha fehiye tümla aleyhi bükreten ve asıyla;

        Dediler ki: “Bunlar, sabah – akşam okunması için kendisinin yazdırtmış olduğu, eskilerin masallarıdır.” (A.Hulusi)

 05 – «Ve o evvelkilerin esatıyrı(masalları), onları yazdırtmış da sabah akşam kendisine onlar okunuyor» dediler. (Elmalı)


Ve kalu esatıyrul evveliynektetebeha fehiye tümla aleyhi bükreten ve asıyla ve bir de şöyle dediler. Bu sabah akşam ezberlemesi için kendisine okunan, ya da okunsun diye başkalarına yazdırdığı eskilerin efsaneleridir dediler. Yazdı diyemiyorlar. Çünkü okuma yazma bilmediğini kendilerde biliyorlar. Onun için yazdırdı diyorlar.

 Peki kendiliğinden nasıl okuyor, bu kadar büyük kapsamlı bir mesaj onda nasıl yer aldı eksiksiz biçimde sorusunu da kendi içlerine şu iftirayla cevaplamış oluyorlar güya. Yani okuyorlar o da ezberliyor şeklinde. Ama vahyin hemen her zaman Resulallah tek başına iken geldiğini, sadece insanların içinde şehirdeyken değil, dağda, hatta gittiği mağarada, hatta yanında hiçbir insanın olmadığı mekanlarda geldiğini ya biliyorlar iftira ediyorlar, ya da bilmiyorlar.


        6-) Kul enzelehülleziy ya’lemüssirra fiys Semavati vel Ard* inneHU kâne Ğafûran Rahıyma;

        De ki: “O’nu semâlardaki ve arzdaki sırrı bilen inzâl etti! Muhakkak ki O Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)”

 06 – De ki: onu, o göklerde ve Yerde sırrı bilen indirdi, hakikaten o, rahim bir gafûr bulunuyor. (Elmalı)

 

Kul enzelehülleziy ya’lemüssirra fiys Semavati vel Ard de ki onu göklere ve yere ait bütün sırları bilen Allah indirdi.

 Evet cevabı açıkça burada veriyor vahiy. Önceki vahiylerle ilke ve esaslardaki benzerliği delil gösterilerek Kur’an ın kaynağının onlar olduğunu söyleyenler vahyin sahibinin bilgisinden, otoritesinden şüphelenmiş olmaktadırlar. İşte bu ayet, son okuduğun bu 6. ayet onun bilgisinin ve otoritesinin sınırsız olduğunu ifade ediyor.

 inneHU kâne Ğafûran Rahıyma çünkü o sınırsız merhametin sahibi olan yüce bir bağışlayıcıdır. Yani bu vahye neden gerek duymuştur gibi bir itirazla eğer bunları söylüyorsanız unutmayın ki Allah’ın rahmeti, mağfireti sınırsızdır. İnsana gönderdiği vahiy onun rahmetinin bir eseridir. Kur’an vahyi de Allah’ın rahmetinin insana nüzulüdür. Allah’ın insana tenezzül buyurmasıdır.

 Peki bu vahiy neden son bulmuştur, neden kendisinden sonra bir vahiyle Allah yine rahmetini insana saçmamıştır sorusu sorulacak olursa verilecek cevap bellidir.  İnsanoğlunun kolektif aklı bu vahyin inişine kadar bir süreç içinde aşama aşama gelişti. Bu vahiy artık insan oğlunun  kolektif aklının gelişme yani rüşt çağına erdiğinin bir ifadesi olarak son vahiy oldu. Son vahiyden sonra artık insanlığa yol gösterme işini gönderilen peygamberler değil, insanlığın sonuna kadar geçerli olan bu vahiy üstlenecekti. Yani insandan liderlik mesajın kendisine geçmişti.

 Onun için bu vahit Allah tarafından korundu. Onun için bu vahyin anlam imkanı1400 yıldır tüketilemedi. Böylesine sonsuzca 1400 yıl olsa yine de tüketilemeyecek. Onun için bu vahiy sembolik bir dilin zirvesiyle indi. Onun için bu vahiy insanlığın tüm hastalıklarına taşıdığı dermanı kendi eczanesinde barındırdığını, bu geçtiğimiz 1400 yıllık süreç içinde defalarca ispat etti. Onun için bu vahiy inişinden 14 yüz yıl sonra dahi kendisini hiç tanımayan insanlarla bir gün karşılaştığında onların yüreğini bir daha bırakmamacasına kendilerinden aldı. Arkasına milyonlarca kadın ve erkeği hala dökmeyi, onların zihnini, aklını, tasavvurunu, bilincini inşa etmeyi hala sürdürebildi. İşte bu vahyin neden son vahiy olduğunun cevaplarından sadece bir kaçı bunlar.


        7-) Ve kalu mali hazer Rasûli ye’külüt taame ve yemşi fiyl esvak* levla ünzile ileyhi melekün feyekûne maahu neziyra;

        Dediler ki: “Bu nasıl Rasûldür ki, yemek yiyor ve çarşılarda gezip dolaşıyor… O’na, bir melek inzâl edilmesi, beraberinde bir uyarıcı olması gerekmez miydi?” (A.Hulusi)

 07 – Bir de «bu Peygambere ne oluyor? dediler: yemek yiyor ve çarşılarda yürüyor, ona bir Melek indirilse de maiyetinde yaver bir savulcu (saldıran atılan) olsa ya! (Elmalı)


Ve kalu mali hazer Rasûli ye’külüt taame ve yemşi fiyl esvak yine bu nasıl peygamber böyle dediler. Yiyip içiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor. Yani Melek peygamber istediler. Neden Melek peygamber istediler? Nedeni belli, çünkü uymaya gönülleri yoktu. Melek göndermiş olsaydı uyacaklar mıydı? Uymayacaklarını yine Kur’an da öğreniyoruz. Yine Kur’an onlara bir başka ayetinde diyor ki; Yer yüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, onlara meleklerden peygamber gönderirdik. (İsra/95) Bu aslında onların kurnazlıklarını açık etmek demektir.

 Peki, neydi onların içlerinde sakladıkları kurnazlıkları? Şuydu; Eğer melek peygamber gönderseydi bu sefer biz ayrıyız, onlar ayrı. Biz melekleri nasıl izleyelim, Biz meleklerin peşine nasıl düşelim, melek değiliz ki diyeceklerdi.

 İnsan peygamber gönderildi. Bununla şu mesajın verildiğini onlar da iyi biliyordu. Bakın hiçbir mazeretiniz yok. Sizden olan bir insan, içinizden bir insan size yol gösteriyor. Sadece öğüt vermiyor, yaşıyor, söylediklerini önce hayatına geçiriyor sonra size de yaşamanızı söylüyor. Yani bahaneniz yok. Bizim üstesinden gelemeyeceğimiz şeyler diyemezsiniz. Eğer insanın yapamayacağı şeyler olsaydı o yapamazdı. Onun içinde bahaneniz yok. İşte onların böylesine bahaneci mantığını iten, reddeden bir ifade, bir ayet bu.

 Tabii bu mantık o günde kalmadı, bu mantık daha sonra da geçerliliğini korudu ve tabi farklı formlara büründü geçmişte peygamberleri aşağılayarak hayattan dışlıyorlardı. Ama bu ümmet öyle bir peygamber tasavvuruna sahip oldu ki zaman içinde, peygamber tasavvurunda öyle bir yamulma oldu ki peygamberini yüceltme bahanesi ile hayattan dışladı. İkisi de sonuçta aynı yere geliyordu. Hayattan dışlamak. Yani o kadar yücesin ki, o kadar ulvisin ki nerde.! Seni izleyemem, seni takip edemem. Sen göklerdesin. Önce eli ile göklere çıkardı daha sonra da takip edememe gerekçesi olarak bunu kullandı. Haddi zatında bu bir yüceltme değil, bir saygı da değil. Peygamberi izlememeye karşı verdiği bir rüşvetti, manevi rüşvet.

 Neden peygamberi takip etmiyorsun? Neden sana Allah’ın örnek gösterdiği bu hayatı üretmiyorsun, örnek almıyorsun. Sorusuna karşı; O nere, biz nere deyip topu, tabir caizse taca atmaktı. 

 Bunun içinde Resulallah hiç izin vermedi.

 – La tutruni kema etrıyyetne Meryem..! beni Meryem’in oğlunu yücelttikleri, uçurdukları gibi yüceltip uçurmayın. Demişti.

 – Fe innema ena abduh..! şu kesin ki, şunu iyi bilin ki ben sadece bir kulum. Bana;

 – Abdullah ve Resuluhu. Allah’ın kulu ve Resulü deyin. Buyurmuştu, emretmişti.

 Bir gün bir bedevi Medine de huzuruna gelmiş, adam tir tir titremeye başlamıştı. Resulallah biraz sertleşerek;

 – “Ne titriyorsun be adam..!” Dedi. “Ben de senin gibi kuru et yiyen bir kadının oğluyum.”

 Onun için Kur’an ona;

 “Kul innema ene beşerun mislüküm” De ki ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. “yuha ileyye ennema ilâhuküm ilâhun vahıd.” (Kehf/110) ne ki bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahiy olunuyor.

 Yani ben vahiy alıyorum. Farkımız bu demeye getiriyordu.

 levla ünzile ileyhi melekün feyekûne maahu neziyra ona bir melek indirilseydi de onunla birlikte o da uyarıp dursaydı ya dediler.

 

        😎 Ev yülka ileyhi kenzün ev tekûnü lehu cennetün ye’külü minha* ve kalez zâlimune in tettebi’ûne illâ racülen meshura;

        “Yahut O’na bir hazine verilmesi ya da yiyeceği özel bir bahçesi olması…” Zâlimler (birbirlerine) şöyle konuştular: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!” (A.Hulusi)

 08 – Veya ona bir hazîne bırakılıverse, yahut güzel bir bahçesi olsa da ondan yese ya! hem o zalimler «siz, sırf büyülenmiş bir adama tabi’ oluyorsunuz» dediler. (Elmalı)


Ev yülka ileyhi kenzün ev tekûnü lehu cennetün ye’külü minha ya da kendisine gökten bir hazine bırakılmış olsaydı, veya ondan yiyip içerek safa sürdüğü kendisine ait bir cennet olsaydı, bir has bahçe olsaydı dediler. ve kalez zâlimune in tettebi’ûne illâ racülen meshura bir de kalkıp o zalimler eğer ona uymuş olsaydınız büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuş olmayacaksınız diye iftira ettiler.


9-) Ünzur keyfe darebu lekel emsâle fedallu fela yestetıy’une sebiyla;

 Bak senin için yaptıkları benzetmeler (yanlış değerlendirmeler) yüzünden nasıl saptılar! Artık çıkış yolu bulamazlar! (A.Hulusi)

 09 – Bak senin hakkında ne kıyaslar, ne temsiller – yaptılar da çıkmaza saptılar, artık hiç bir yol bulamazlar. (Elmalı)

 

Ünzur keyfe darebu lekel emsâl şunların seni neye benzettiklerine bir bak hele fedallu fela yestetıy’une sebiyla ve sonuçta öyle bir sapıtıyorlar ki, öyle sapıtıyorlar ki bir daha doğru yolu bulacak muhakeme gücüne asla kavuşamıyorlar. Bu kadar sapıtıyorlar.

 İşte yukarıdaki sapık bir tasavvurun ürünü olan örnekler. Yani peygamberin kaynağını kabullenmek yerine gördüğü o ihtişamı sihre yormak. Normal dışı bir şeyler var. Normalde izah edemeyeceği bir şeyleri görüyor. İşin ilginci de sihirlenmiş dediği, yine başka surelerde sihirbaz diye iftira ettiği bu insanın daha önceki hayatında olağan üstü hiçbir şeyi görmemiş. Hatta kültürel, entelektüel bir faaliyeti bile yok, okuma yazması da yok. Olağan üstü hiçbir şeyini görmemiş ki örnek veremiyor. Örnek vermeye kalktığında söylediği bir tek şey oluyor. Yani yaptığı sihir ne, nesini gördünüz olağan üstü? Bir tek şey babayı evlattan ayırıyor. Söyleyeceği şey bu. Kur’an ın gücü bu, vahyin gücü.

 İşte bu iftiralara vahiy böyle cevap veriyor. Aslında iç tutarsızlıklarını yüzlerine vurarak cevap veriyor. Yani kendi kendinizle çelişiyorsunuz. Normal bir şekilde izahı mümkün olmadığını görüyorsunuz. Ortada öyle akılla izah edeceğiniz bir şey yok. Belli ki olağanüstü bir olay var. Vahiy gibi. Gaybi bir olay var. Ya iman edeceksiniz ya da işte böyle iftira edeceksiniz. Kur’an da aslında onu ima ediyor.


10-) Tebarekelleziy inşâe ceale leke hayren min zâlike cennatin tecriy min tahtihel enharu, ve yec’al leke kusura;

        Ne Yücedir O ki, dilerse sana bundan daha hayırlısını, altlarından nehirler akan cennetleri oluşturur ve senin için köşkler yapar. (A.Hulusi)

 10 – Öyle yücedir o ki dilerse sana ondan daha hayırlısını verir, Altından ırmaklar akar Cennetler, sana köşkler de yapar. (Elmalı)


Tebarekelleziy inşâe ceale leke hayren min zâlike cennatin tecriy min tahtihel enhar O öyle yüce, öyle cömerttir ki dilerse senin için bu dediklerinden daha hayırlı olan, zemininden akar sular çağlayan cennetler var eder. Yani onlar senden bunları mı istiyorlar, aslında onlar sana değil Allah’a meydan okur gibiler. Onlar Allah’a inandıklarını söylüyorlar bir de utanmadan. Aslında kendi kendileri ile çelişiyorlar. Nasıl bir Allah’a inanıyorlar ki o Allah’ın bu istediklerini yapamayacağını mı düşünüyorlar. Eğer Allah dilerse ondan daha iyisini, senden istediklerinden daha iyisini sana verir. Yani ahirete yönelik Hz. Peygambere verilecek olan ödüllerin bir parçası dile getiriliyor aynı zamanda.

 ve yec’al leke kusura yine senin için orada köşkler, yalılar inşa eder.


        11-) Bel kezzebu Bis saati ve a’tedna limen kezzebe Bissaati se’ıyra;

        Fakat onlar o saati de (ölüm akabinde başlayacak olan sonsuz yaşam süreçlerini) yalanladılar… O saati yaşayacaklarını yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık. (A.Hulusi)

 11 – Fakat onlar saati tekzip ettiler, biz ise o saati tekzip edenlere öyle bir saıyr, çılgın bir ateş hazırladık. (Elmalı)


Bel kezzebu Bis sa’ah işte yukarıdan beri inkarcı mantığın dayandığı temel ortaya konuluyor burada. Bel kezzebu Bis sa’ah hayır, hayır. Onların dertleri ne o, ne şu, onların temel bir tek sorunları var. Nedir o; Onların asıl problemleri son saati yalanlamış olmalarıdır.

 Evet, inkarın psikanalizi yapılıyor adeta bir tek cümlede. İnkarcı psikolojisinin temel problemi budur. Hesap gününe inanmamak. Niçin inanmaz? Çünkü hesap verecek bir hayat yaşamak istemez. Sorumluluk sahibi olmak istemez. Sıkıntıya gelemediği içindir. Hesabını verebilecek bir hayatı yaşamamış olanlar hesap gününe nasıl inansın. Onun içinde razı değil.

 Ahiret hakkında anlatılan her şeye esatirül evvelîn mantığıyla yaklaşıyorlar onun için. Yani yukarıda esatirün evveliyn geçmişti 5. ayette. Eskilerin masalları, eskilerin efsaneleri. Bu ibare Kur’an ın neresinde geçerse mutlaka o ibarenin bağlamı ahiretle ilgilidir. Yani kıssa ile falan değil. Ahiretle ilgili bağlamda bu itirazlar gelir müşriklerde. Onun için müşrikler ya da ahireti inkar eden her çağın inkarcı kafası aslında çok modası geçmiş bir kafa onun için onlarda, yani müşriklerin kafası o kafa. Müşrikler ahireti bilmiyor değiller. Daha önceden ahirete ilişkin iman ile ilgili bir bilgiye sahipler ki esatirül evvelîyn. Bunlar eskilerin efsaneleri diyorlar. İşte tüm sorun burada.

 Ahirete inanmamak, inanmak istememek..! Peki, diyeceksiniz ki bir insanın kendi kendisine ölünce toplrak olacağını düşünmekten daha büyük hakareti olabilir mi? Düşünün, insan kendisini solucan yerine, insan kendisini deniz yıldızı yerine, insan kendisini midye kabuğu yerine koyabilir mi? Bu olur mu? Yani bu insanın kendi kendisine yaptığı en büyük hakaret değil mi? İnsan bunu yapmamalı aslında. Niye yapar ki diye soru sormalı. İnsan hakikaten bunu yapmamalı. Aslında burada insana akıl ermiyor. İnkarcı mantığa akıl ermiyor.

 Peki nasıl yapar? İşte bir tek sebeple yapar. Hesap vermekten kaçma psikolojisiyle yapar. Yani suçluluk psikolojisi ile yapar. Bütün bir hayatı sorumsuzca yaşamak istemenin, ya da yaşamış olmanın sorumsuzluğu ile yapar.

 ve a’tedna limen kezzebe Bissaati se’ıyra ama biz son saati yalanlayan kimseler için kışkırtılmış çılgın bir ateş, se’ıyr, çılgın. Deliliğin bir türüne de bu kelime kullanılır. Çılgın bir ateş hazırlamışızdır.


        12-) İzâ raethüm min mekânin be’ıydin semiu leha teğayyuzan ve zefiyra;

        Daha cehenneme girmeden (kabir âlemlerindeyken), onun taşan öfkesini ve şiddetli uğultulu sesini işitirler. (A.Hulusi)

 12 – Ki onları gördüğü vakit ona mahsus bir hışımlanma, bir zefîr işitirler. (Elmalı)


İzâ raethüm min mekânin be’ıydin semiu leha teğayyuzan ve zefiyra onlar çok uzak bir mekandan dahi kendilerini gördüğü zaman o ateşin nasıl bir homurtuyla kükrediğini elbette işitecekler.

 Kötü akıbetin dehşeti çarpıcı bir dille tasvir ediliyor. Cehennem bilinçli bir özne olarak vurgulanıyor. Gören özne. Yani içine girecek olan kimseyi gören, hatta tanıyan bir özne. Çok ilginç ve zaten ahirete müteallik bir haberi vahiyden başka nereden alabiliriz ki.


        13-) Ve izâ ülku minha mekânen dayyikan mükarreniyne de’av hünalike sübura;

        Bağlanmış (çaresiz) olarak orada dar bir mekâna atıldıklarında, “Yetiş ey ölüm!” diye haykırırlar (içine düştükleri acı azaptan tek kurtuluşun ölüm olduğunu fark ederler). (A.Hulusi)

 13 – Ve çatılıp çatılıp onun dar bir yerine atıldıkları vakit de orada helâke haykırırlar. (Elmalı)


Ve izâ ülku minha mekânen dayyikan mükarreniyne de’av hünalike sübura derken birbirlerine kelepçeli olarak oranın dar bir yerine fırlatıldıklarında, ,işte o anda, işte orada, hünalike; Hem zamana hem mekana delalet eder. İşte o anda ve işte orada yok olmak için yalvaracaklar.

 Hafazanallahu ve iyyaküm. Allah sizi ve bizi korusun. İşte bu ayet aslında yeter. Hiç kimse ölmedi ki ölümden sonrasını bizzat görmüş olsun. Allah’a ya itimat edecek, teslim olacak ya da kendi kuruntularına teslim olacak, başka çaresi yok ve işte eğer Allah’a teslim olmuş, güveni varsa Allah’ın burada ki vahyine de güvenmeli. Öyle olacak diyor. Artık oraya atıldıklarında yok olmak için yalvaracaklar.

 Sübur, ölmek değil, mevt değil. Ölümden ayrı bir şey, ölümden farklı bir şey. Dirilişi olmayan ölüm diye de çevrilebilir. Fakat yine de ölüm değil. Ölüm istemeyecekler çünkü artık ölümden sonra diriliş olduğunu bizzat görmüş olacaklar. Bizi öldür bile diyemiyorlar. Dedikleri bu; Yok oluş Sübur, yok oluş. Nebe suresinin 40. ayetinde;

 yevme yenzurulmer’u ma kaddemet yeda.. (Nebe/40) kişi o gün eli ile takdim ettiklerini görünce ve yekulülkafir, görecek ve kafir, inkarcı olan insan diyecek ki;  ya leyteniy küntü turaba. (Nebe/40) keşke nolaydım da keşke bir toprak olaydım diyecek. İşte Sübur, yok oluşu istemek bu. Ve devam ediyor aslında konu.


        14-) Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra;

        “Bugün bir ölüm değil, birçok ölüm temenni edin!” (Ne çare ki ölümsüzdürler!) (A.Hulusi)

 14 – Bir helâke haykırmayın bugün çok helâke haykırın. (Elmalı)


Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra işte cevap; Yo..! bugün sizler bir kez yok olmak için yalvarmayın, aksine defalarca yok olmak için yalvarın.


        15-) Kul ezâlike hayrun em cennetül huldilletiy vuıdel müttekun* kânet lehüm cezaen ve masıyra;

       De ki: “Bu mu daha hayırlıdır yoksa korunmuşlara vadolunan sonsuzluk cenneti mi? (O cennet) onlar için bir ceza (yaşamlarının getirisi) ve (hakikatlerine) dönüş yeridir.” (A.Hulusi)

 15 – Ya o mı hayırlı, yoksa muttakilere vaad olunan Huld Cenneti mi Ki kendilerine bir mükâfat, ve âkıbet varacakları bir me’va bulunuyor. (Elmalı)


Kul ezâlike hayrun em cennetül huldilletiy vuıdel müttekun de ki şimdi bu mantığa eee..! şimdi bu mu hayırlı, yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedi cennet mi. kânet lehüm cezaen ve masıyra ki o bir ödül ve bir son duraktır. Cennet cezadır, yani ödül. Cennet insan amelinin bedeli değil, insan amelinin ödülüdür.

 

        16-) Lehüm fiyha ma yeşaune halidiyn* kâne alâ Rabbike va’den mes’ula;

        Onlara sonsuza dek diledikleri her şey vardır orada. (Bu) Rabbinin, kendisini yükümlü tuttuğu vaadidir! (A.Hulusi)

 16 – Onlar için orada ne isterlerse var, hem ebedî kalacakları, Rabbinin uhdesinde bu «bir vaadi mes’ul» bulunuyor. (Elmalı)


Lehüm fiyha ma yeşaune halidiyn orada diledikleri her şey kalıcı bir biçimde onların olacaktır. Dünyada diledikleri şeyler geçici. Ama orada kalıcı, halidiyn kalıcı bir biçimde onların olacak. Yani fani değil baki olacak. kâne alâ Rabbike va’den mes’ula bu rabbinin üzerinde kendisinden yerine getirilmesi istenilen bir vaat, bir söz idi. Allah daha önce söz vermişti. Yani beni tercih eden kullarımı ben de tercih edeceğim. Verdiğim emanete sadakat gösteren kullarımı cennetle ödüllendireceğim diye. İşte o vaat yerine gelmiş olacak.


        17-) Ve yevme yahşuruhüm ve ma ya’budune min dûnillâhi feyekulü eentüm adleltüm ıbadiy haülai em hüm dallüs sebiyl;

        Onları ve Allâh dûnundaki tapındıklarını haşredeceği süreçte der ki: “Benim kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar mı (derûnlarındaki hakikatlerine ulaştıran) yoldan saptılar?” (A.Hulusi)

 17 – Hele o gün ki onları Allah dan başka taptıkları şeylerle haşr edip de siz mi saptırdınız kullarımı yoksa kendileri mi yolu gaip ettiler diyeceği gün? (Elmalı)


Ve yevme yahşuruhüm ve ma ya’budune min dûnillâhi feyekul imdi O, bir gün onları ve onların Allah’tan gayri yalvarıp yakardıklarını ir araya getirecek ve soracak. Yani Allah. feyekulü eentüm adleltüm ıbadiy haülai em hüm dallüs sebiyl işte şu kullarımı siz mi yoldan çıkardınız yoksa onlar kendileri mi sapıttılar, yoldan çıktılar.

 Burada, ayetin başında Allah’ın toplayacağı ifade buyrulan kimseler aslında taştan yontular falan değil, kendisine Allah’ın sıfatlarından birinin yakıştırıldığı yüce insanlar, değerli insanlar. Başta peygamberler. İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptıkları gibi bir tasavvur. Veliyler, aziyzler, aliymler, şehitler, her kimlerse o güzel insanlar. Onları toplayıp Allah soracak onlara. Bunlara siz mi emrettiniz. Siz mi bize böyle şeyler yakıştırın. Allah’a ait nitelikleri bize yakıştırın dediniz, yoksa kendileri mi sapıttılar.”


        18-) Kalu subhaneKE ma kâne yenbeğıy lena en nettehıze min duniKE min evliyâe ve lâkin metta’tehüm ve abaehüm hatta nesüzZikr* ve kânu kavmen bura;

        (Tapındıkları nesneler) dediler ki: “Subhansın sen! Senin dûnundan velîler edinmek bizim için mümkün değil! Ne var ki, sen onları ve atalarını yararlandırınca, bedensel zevklere dalıp; nihayet, hakikat bilgisini hatırlamaz oldular! Sonunda mahvoldular!” (A.Hulusi)

 18 – Sübhansın, demişlerdir: Senden başka veliler ittihaz etmemiz (olunmamız ) bize yaraşır değildi ve lâkin sen onları ve atalarını zevke daldırdın, o kadar ki nihayet zikri unuttular ve helâke giden bir kavim oldular. (Elmalı)


Kalu onlar cevap verecekler; subhaneKE ma kâne yenbeğıy lena en nettehıze min duniKE min evliyâe aşkın olan zatını tenzih ve tespih ederiz ki, senin dışındakilerden herhangi bir dost bir veli edinmek bize yakışmaz. Yani Allah dostları, Allah’ı dost edinirler. Onun içinde onlar biz bundan sana sığınırız diyecekler. Ki şirk manen en büyük günah. Ahlaken büyük bir sorumsuzluk, mantıken de saçmalıktır. İşte aslında burada biz bunların hepsini birden görüyoruz.

 ve lâkin metta’tehüm ve abaehüm hatta nesüzZikr ne var ki onlara ve atalarına dünyevi hazları öylesine tattırdın ki sonunda onlar vahyi unuttular. ve kânu kavmen bura ve yok olmaya mahkum bir kavim olup çıktılar.

 NesüzZikr, vahyi unuttular. Zikr bu bağlamda vahiy anlamına gelir. Ki bu ayetin bağlamı hem yukarısı hem aşağısında Furkan olan vahye hep birer atıf yer almakta. Neden vahiy zikir olarak adlandırılmış, vasıflandırılmış? Çünkü insana Allah’ın formatladığı, zaten yapısında bulunan, fıtratında bulunan iyi şeyleri üst yapı ile hatırlattığı için. Alt yapıya kendisini, üst yapıyla hatırlattığı için. Yani vahiy aslında insanda olmayan bir bilgiyi insana vermiyor. İnsanda zaten mevcut olup ta insanın üzerini örttüğü bir bilgiyi açıyor. İnsanın özünde olanı açıyor. İnsanı kendisi ile buluşturuyor. Onun için her vahiy zikirdir, yani bir hatırlatmadır.


        19-) Fekad kezzebuküm Bima tekulune fema testetıy’une sarfen ve lâ nasra* ve men yazlim minküm nüzıkhu azâben kebiyra;

        (Allâh dûnundakilere tapanlara): “İşte söylediklerinizi gerçekten yalanladılar… Artık ne (azabı) kendinizden savmaya ve ne de yardım bulmaya gücünüz yetmez! Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız.” (A.Hulusi)

 19 – Demek sizi sözünüzde yalancı çıkarmışlardır, artık ne savmağa ne de bir yardıma çare bulamayacaksınız ve içinizden her kim zulmederse ona büyük bir azâb tattıracağız. (Elmalı)


Fekad kezzebuküm Bima tekulun Bunun üzerine Allah şirk koşanlara şöyle demişti. Doğrusu o tanrılık yakıştıklarınız söylediklerinizi tümünde sizin yalan olduğunuzu ortaya çıkarıyorlar, yani onlar sizi yalanlıyorlar. fema testetıy’une sarfen ve lâ nasra artık ne cezayı atlatmaya mecaliniz yeter, ne de yardım almaya. ve men yazlim minküm nüzıkhu azâben kebiyra zira sizden her kim hakikati ters yüz ederse, ve men yazlim, zulmederse, yani hakikati ters çevirirse.

 Zulüm bir şeyi yerinden etmektir. Kök manası budur. Hakikati ters çevirmek, hakkı yerinden etmek en büyük zulümdür. Onun için böyle bir mantık aslında varlığa ters bakan bir mantıktır. İnsanın tasavvurunu, bakış açısını yamuklaştırması en büyük zulümlerden biridir. Çünkü küçüğü büyük, büyüğü küçük. Geçiciyi kalıcı, kalıcıyı geçici. Değerliyi değersiz değersizi değerli. Ebediyi fani, faniyi ebedi görür. O zaman dünyaya ahiret muamelesi yapar. Eşyaya ilah muamelesi yapar. Tabii ki ilaha da, haşa, eşya muamelesi yapmaya kalkar. Onun için zulüm aslında bilincin ters dönmesidir.

 ve men yazlim minküm nüzıkhu azâben kebiyra sizden her kim hakikati ters yüz ederse ona büyük bir azabı tattıracağız.


        20-) Ve ma erselna kableke minel murseliyne illâ innehüm leye’külunet ta’âme ve yemşune fiyl esvak* ve ce’alna ba’daküm li ba’din fitneten, etasbirun* ve kâne Rabbüke Basıyra;

        Senden önce irsâl ettiğimiz Rasûller de yemek yerler ve çarşılarda gezip dolaşırlardı! Sizleri birbiriniz için bir sınav objesi kıldık… Sabredecek misiniz? Senin Rabbin Basıyr’dir. (A.Hulusi)

 20 – Biz senden evvel de Peygamberleri başka türlü göndermedik, şüphesiz onlar hem yemek yiyorlar, hem çarşılarda geziyorlardı (sokaklarda yürüyorlardı) bir de bazınızı diğerine bir fitne kılmışızdır ki bakalım sabredecek misiniz? Mamafih rabbin basîr bulunuyor. (Elmalı)


Ve ma erselna kableke minel murseliyne illâ innehüm leye’külunet ta’âme ve yemşune fiyl esvak şimdi ey Muhammed biz senden önce de yemek yiyen, çarşıda pazarda dolaşan insanlar dışında hiçbir peygamber göndermedik. 7 ve 8. ayetlerdeki çarpık peygamber tasavvuruna bir ret ve cevap geldi burada. Yani sadece sen değil, insanoğluna gelmiş her peygamber ölümlü idi. Burada yeme içme, çarşıda pazarda dolaşma, ölümlülüğün ifadesi.

 ve ce’alna ba’daküm li ba’din fitneten, etasbirun bazılarınızı diğerleriniz için sınama vesilesi kıldık ki bakalım sabredebiliyor musunuz. Burada ki fitne Aslında Arap dilinde altının posasını cevherinden ayırmak için potada eritilme işlemine denilir. O nedenle ayrıştırma işlemi yani. Yani bir tür Furkan. Furkan aslında Hakkı batıldan iyiyi kötüden ayırıyordu ya. Böyle bir akıl, böyle bir yaklaşım, böyle bir mesaj. Fitne de eşyanın iyisini kötüsünden ayırmak için potada eritilmesi madenin.

 Peygamberlerin görevi insanlık dünyasındaki cevherlerle cürufları birbirinden ayırmaktır. Aslında vahiyler de bunun için gelir. Sadece peygamberler değil herkes, herkesle sınanmaktadır. Bu ayetin verdiği bir öğütte bu aslında. Kimsi peygamber seçilerek öyle sınanıyor, kimisi ümmet seçilerek öyle sınanıyor.

 Felenes’elennelleziyne ürsile ileyhim velenes’elennel murseliyn. (A’raf/6) Evet, yani hem ümmetlerden soracağım, hem de ümmetlere gönderilen peygamberlerden soracağız diyor. Hem de and olsun soracağız diyor. Hesap soracağız. Yani hesap vermemek yok. Herkes hesap verecek, peygamberler dahi. İşte onun için herkes herkesle sınanıyor. Kimisi varlıkla sınanıyor, kimisi yoklukla. Kimsi hastalıkla sınanıyor, kimisi sıhhatle. Kimisi yönetmekle sınanıyor, kimisi yönetilmekle. Kimsi şöhretle sınanıyor kimisi izzet ve ikramla sınanıyor kimsi darlık ve sıkıntıyla. Yani herkes herjesle sınanıyor.

 ve kâne Rabbüke Basıyra bunu siz öğrenesiniz diye böyle yaptık. Yani biz böyle anlıyoruz. İbare de böyle bir şey yok, ama ibare dışında biz bunu böyle anlamak zorundayız. Neden? Yoksa senin rabbin zaten her şeyi görmektedir. Ey rabbim sen zaten her şeyi görüyorsun, niye böyle yaptın, yani potaya koydun da insanın cürufunu cevherinden ayırdın, bunu biz de öğrenelim diye yapıyor. Zaten sen biliyorsun ey rabbim ama bunu bizimde öğrenmemiz için böyle yaptın dememizi istiyor. İşte onun için ve kâne, burada ki kâne ye bulunabilecek en güzel Türkçe karşılık; zaten dir. Zaten sen bunu, her şeyi görmekteydin. Ama biz de görelim diye böyle yaptın.


        21-) Ve kalelleziyne lâ yercune LıkaeNA levla ünzile aleynel Melaiketü ev nera Rabbena* le kadistekberu fiy enfüsihim ve atev utüvven kebiyra;

        Bize likâyı (kavuşmayı; varlıklarında Esmâ’mızla açığa çıkışımızı yaşamayı) ummayanlar dedi ki: “Bizim üzerimize melâike inzâl edilmeli yahut Rabbimizi (gözümüzle) görmeli değil miydik?” (Hakikatlerindekini kavrayamayıp dışta tanrı aramakta ısrar!)… Andolsun ki kendi nefslerinde kibre kapıldılar ve büyük bir azgınlık ile haddi aşıp itaatten çıktılar. (A.Hulusi)

 21 – Bununla beraber likamızı ümit etmeyenler dediler ki: «o melâike bizim üzerimize indirilse ya, yahut rabbimizi görsek â» celâlime kasem ederim ki doğrusu nefislerinde kendilerini büyüksündüler, büyük azgınlık ettiler. (Elmalı)


Ve kalelleziyne lâ yercune LıkaeNA levla ünzile aleynel Melaiketü ev nera Rabbena bakın, bakın inkarcı mantık kendisine özel bir tabir caizse davranış istiyor. Yani özel davranılmasını istiyor. Herkese gelenle yetinmiyor, çok özel bir takım talepleri oluyor. Nedir o? Ama bizim huzurumuza çıkacak yüzü olmayan kimseler; Bize melekler gönderilseydi ya, veya rabbimizi görseydik ya dediler.

 İmanın olduğu yerde gaybi bir hakikatin olması gerektiğini görmezden geliyorlar. İyi de eğer onları görseydiniz iman nerede kalacaktı. Neye iman edecektiniz. Oysa ki sizden iman isteniyor. İman güven demektir. Kişi eli ile tuttuğuna iman etmek durumunda değil ki. Onun için İmanın olduğu yerde mutlaka gaybi bir hakikat vardır. Kur’an gibi bâki bir mucizeyi görmeyenler, yani görüneni görmeyenler, görünmeyeni görmeyenler talip oluyorlar.

 İşe bakınız. Mantık ters dönerse yani kişi zulmederse işte böyle görünen mucizeyi görmez de görünmeyeni görmek ister. Görünemeyecek, yani insanın gözlerinin görmeye takat getiremeyeceği, buna müsait olmadığı mutlak hakikatleri görmek ister.

 le kadistekberu fiy enfüsihim ve atev utüvven kebiyra doğrusu onlar kendi iç dünyalarında büyüklük tasladılar. Fiy enfüsihim. İç dünyalarında böbürlendiler, büyüklendiler ve hadlerini aşarak utuvven kebiyra kasım kasım kasıldılar diyor. Burunlarını diktiler. Yani rabbimiz vahye yönelik her inkari duruşun aslında Allah’a baş kaldırmak olduğunu ifade buyuruyor.


        22-) Yevme yeravnel Melaikete lâ buşra yevmeizin lilmücrimiyne ve yekulune hıcren mahcura;

 Melekleri gördükleri süreçte, hakikati inkâr suçunu işlemiş olanlara müjde yoktur artık! Ve: “(Müjde – Esmâ kuvveleriyle tasarruf size) engellenmiş bir yasaktır, yasak!” derler. (A.Hulusi)

 22 – Melâikeyi görecekleri gün, mücrimlere o gün müjde yoktur, yasak yasak diyeceklerdir. (Elmalı)


Yevme yeravnel Melaikete lâ buşra yevmeizin lilmücrimiyn onlar bir gün melekleri görecekler. Hani melekleri görelim demişlerdi ya daha önce. Onun yanında, onunla beraber melekleri görmeli değil miydik. Fakat o gün günahkarlar için hiç te iç açıcı olmayacak. Yani o gün müjde getirmeyecek lafzen söylersek lâ Büşra. O gün müjde getirmeyecek onlara hiçte iç açıcı olmayacak ve yekulune hıcren mahcura ve onlar eyvah her yandan sarılmışız, her yandan engellenmişiz diyecekler.

 Ya da bir farklı manası hicran mahcura’nın melekler yasaktır, size cennet yasaktır diyecekler. Ki 2. neslin müfessirlerinden Dahhak ve Katade böyle yorumlamışlar. Eğer meleklere raci kılarsak cümleyi, melekler; size yasak, cennet yasak, dönün diyecekler. Ama bizim tercihimiz bu. yani onlar her yandan engellenecekler. Yani hiçbir yere dönemeyecekler, kaçamayacaklar.


        23-) Ve kadimna ila ma amilu min amelin fece’alnahü hebaen mensûra;

        Hakiki fâil olarak açığa çıktığımızda, yaptıkları bütün hayırların kendilerine ait olmadığını fark ederler! (Varsandıkları çalışmaları boşa çıkmıştır. Senden açığa çıkan bir hayrı yapan Allâh’tır; sen ben yapıyorum sanırsın!) (A.Hulusi)

 23 – Hem varmışızdır da her ne amel işledilerse onu bir hebâi mensûre çevirmişizdir. (Elmalı)


Ve kadimna ila ma amilu min amel zira biz o gün yapıp ettikleri ne varsa hepsinin üzerini çiğneyeceğiz. Ve kadimna ila ma amilu yaptıklarının üzerini çiğneyeceğiz buyuruyor. fece’alnahü hebaen mensûra ve onu yel savurmuş küle çevireceğiz. Çünkü içinde imanın olmadığı bir amel yel vurmuş küle döner.


        24-) Ashabül cenneti yevmeizin hayrun müstekarren ve ahsenü makıyla;

        O süreçte cennet ehli, sürekli yaşam ortamları itibarıyla daha hayırlı ve istirahatgâh olarak da daha güzeldir. (A.Hulusi)

 24 – Ashabı Cennettir ki o gün eğlendiği yer hayırlı, dinlediği yer pek güzeldir. (Elmalı)


Ashabül cenneti yevmeizin hayrun müstekarren ve ahsenü makıyla o gün cennet ehli kalınacak yerlerin en hayırlısına, istirahat mekanlarının en iyisine sahip olacak.

 

        25-) Ve yevme teşakkakus Semau Bil ğamami ve nüzzilel Melaiketü tenziyla;

        (O süreç) semânın (bilincin) bulutlar (hakikati kavratan rahmet) ile yarıldığı ve melekî kuvvelerin (Esmâ hakikatlerinin) peş peşe açığa çıktığı süreçtir! (A.Hulusi)

 25 – Hem o, Semânın gamâm ile yarılacağı ve Melâikelerin peyderpey indirildiği gün.(Elmalı)


Ve yevme teşakkakus Semau Bil ğamami ve nüzzilel Melaiketü tenziyla işte o gün gök bulutlarıyla yani bütün yükü ile birlikte param parça olacak ve melekler bölük bölük indirilecek. Haberini yalnızca vahiyden alacağımız sahneler bunlar. Başka hiçbir kitabın, hiçbir bilgi kaynağının bize bu konuda bilgi taşıyamayacağı şeyler bunlar.

 Bu ayette geçen gök, Kur’an ın üçlü kozmoğrafyasının en içteki, yer yüzüne en yakın olanı, yani atmosfer içi gökten bahsediliyor.


        26-) ElMülkü yevmeizinilHakku lirRahmân* ve kâne yevmen alel kafiriyne ‘asiyrâ;

        Mülk’ün, Rahmân için olduğu gerçeğinin (yaşanacağı) süreçtir O! O süreç, hakikat bilgisini inkâr edenler (hakikatlerindeki Esmâ kuvvelerini inkâr edenler) için çok zordur! (A.Hulusi)

 26 – Mülk o gün elhak rahmânındır, kâfirlere ise o pek zorluklu bir gün olur. (Elmalı)


ElMülkü yevmeizinilHakku lirRahmân mutlak hakimiyet o gün yalnızca mutlak gerçek olan Allah’a ait olacak. Mâliki yevmiddiyn, (fatiha/4) hatırlayın fatihayı din gününün maliki, din gününün meliki, din gününün sahibi ve sultanı. O gün sözü geçen tek zat O olacak. ve kâne yevmen alel kafiriyne ‘asiyrâ ve zaten o gün inkarda direnenler için çok, hem de çok zor bir gün olacak.


        27-) Ve yevme ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekulü ya leytenit tehaztü maar Rasûli sebiyla;

 O süreçte nefsine zulmeden (orijin benin hakikatinin gereğini yaşamamış olan) ellerini ısırıp: “Keşke Rasûl ile beraber yürüseydim” der. (A.Hulusi)

 27 – Hem o gün ki zalim ellerini ısıracak eyvah diyecek keşke Peygamberin maiyetinde bir yol tutaydım. (Elmalı)


Ve yevme ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekulü ya leytenit tehaztü maar Rasûli sebiyla ve o gün haddi aşmış olan kişi, zalim kişi aldanmanın verdiği pişmanlıkla elini ısırarak diyecek ki; “Ah nolaydım keşke Resul ile birlikte bir yol tutmuş olaydım.”

 Elini ısırmak ye’addü, hem aldanmak, hem umduğunu bulamamak. Bunun ifadesi. Kendine yardım edeceğini umduklarının yardıma muhtaç olduğunu görmek. Himmete muhtaç bir dededen yardım istediğini görmek. İşte bunun verdiği aldanışla dişlerini eline geçirecek, dişlerini elinin kemiklerine geçirecek diyor. Ne kadar canı sıkılacaksa. Çünkü tüm umudunu ona bağlamış, fakat umudunu bağladığı dağlara kar yağmış. Umut besledikleri umuda muhtaç. İşte o durumu tasvir ediyor bu ayetler.


        28-) Ya veyleta leyteniy lem ettehız fülanen haliyla;

        “Yazık oldu bana, keşke şunu (beden şeytanını – karındaki ikinci beynin beyinde oluşturduğu ben bedenim kabulü. Kaynak bilgi: www.okyanusum.com‘da, The Second Brain) dost edinmeseydim!” (A.Hulusi)

 28 – Eyvah keşke falanı dost tutmayaydım. (Elmalı)


Ya veyleta leyteniy lem ettehız fülanen haliyla vaah..! nolaydım, keşke falanca kimseyi kendime dost tutmayaydım.” Diyecek.

 Başkalarını önder edinenler, peygamberlerin değil, Nemrutların, firavunların yolunu izleyenler. Ya da beni ahirette falanca kurtaracak diye peşine takıldıkları diğer kimseler. İşte onların hepsi bu ayetlerin kapsamında anlaşılmalı.


        29-) Lekad edalleniy aniz Zikri ba’de iz caeniy* ve kâneş şeytanu lil’İnsani hazûla;

        “Andolsun ki, gelen Zikir’den (hakikatimi hatırlatan hakikat bilgisinden) saptırdı… Şeytan (vehim – bilincin kendini beden kabulü) insan için hazuldur (güçsüz, ortada bırakan).” (A.Hulusi)

 29 – Vallahi o sapıttı beni zikirden, bana gelmiş iken, öyle ya Şeytan insana çok hızlân kâr bulunuyor. (Elmalı)


Lekad edalleniy aniz Zikri ba’de iz caeniy doğrusu bana ulaştıktan sonra vahiyden beni o uzaklaştırdı.

 Şikayet devam ediyor ahirette. Vahiy ulaşmışsa mazeret yok. Onun için burada ki ba’de iz caeniy bana ulaştıktan sonra. Çok önemli. Oraya vurgu yapmak gerekiyor. ba’de iz caeniy En’am/19. ayetinde ki o ibareyi hatırlayalım.

 ve uhıye ileyye hazel Kur’anu liünziraküm Bihi ve men belağa (En’am/19 bu Kur’an bana, sizi ve onun ulaştığı kimseleri uyarmam için indirildi, vahyedildi. Yani ve men beleğa altı çizilmesi gereken ibare de bu. ulaştığı kimseleri. Ya ulaştırmakla yükümlü olanlar ulaştırmamışlarsa. Ulaştırılmayanları bilmem, onların hali Allah’a havale. Fakat ulaştırmayanların ne olacağını hepimiz biliyoruz ve ulaştırma yükümlülüğünde bize düştüğünü, vahyin kendisine emanet edildiği Müslümanlara düştüğünü de biliyoruz.

  ve kâneş şeytanu lil’İnsani hazûla evet, zaten kişiyi vahiyden uzaklaştıran her tür şer güç, insanı işte böyle yüz üstü bırakır.

 Şeytan; Şatane, uzak oldu kökünden gelir. Burada insanı vahiyden, vahyin çizgisinden uzaklaştıran kişiler dile getiriliyor ki zaten 27 – 28. ayetlerle bu ayetin başında da onlara atıf yapılmıştı. Burada şeytan olarak insanlar, saptıran insanlardan söz ediliyor.


30-) Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura;

        Rasûl (hakikatini OKUyan) dedi ki: “Yâ Rab! Muhakkak ki halkım şu Kurân’ı (hakikatinin gereğini yaşamayı) terk etti (bedensel zevklerine döndü)!” (A.Hulusi)

 30 – Peygamber de «Ya rab, kavmim bu Kur’an ı mehcur tuttular» demekte. (Elmalı)


Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura ve o gün Resul, elçi diyecek ki; Ya rabbi, gerçek şu ki benim kavmim bu Kur’an ı devri geçmiş, terk edilmiş bir mesaj gibi algıladılar, gördüler.

 Aman Allah’ım, bu ibare üzerinde ciddi durmak gerekiyor. Yani Mehcura, terk edilmiş, ya da bir sayıklama, bir hezeyan gibi gördüler de diyebiliriz mehcura’nın 2. bir anlamından yola çıkarak.

 Hz. Peygamberin muhataplarını, ümmetini Allah’a şikayet edeceği tek konu bu. “lâ yetevessedül Kur’an.” diyordu ya, Kur’an ı yastık edinmeyin. Vahiy ilahi bire inşa projesidir, evrensel hakikatleri beyan eder zaman ve zemin üstü. Onun için vahye modası geçmiş bir mesaj olarak bakanlar Resul tarafından Allah’a işte böyle şikayet edilecekler. Sadece böyle bakanlar değil, vahyi hayata taşımayanlar, vahyi okuyup ta, ezberleyip de, yazıp da hayatlarına hakim kılmayanlar da, terk edilmiş bir mesaj gibi algılayanlar içine girecek.

 [Ek bilgi; Allah’ın kitabının birleştiremediğini hiç kimse birleştiremez onun için Allah’ın kitabının yerini alacak başka bir kitap yoktur. Allah’ın kitabının yerine bir başka şey koyanlar Allah’ın kitabına zulmederler. Kur’an ın iki eli yakasında olur. Dünya ve ahirette Kur’an onun aleyhine şahit olur. Bana zulüm ettin diyecektir.

İşte mahcur bırakmak budur. İşte ahirette peygamberin şikâyet ettiği kimseler bunlardan olacaktır. YA RABBİ “inne kavmin’t tekasü hazal Kur’ane mehcura” bu toplumun Kur’an ı mahcur bıraktı. Metruk bıraktı değil, metruk bırakmak terk etmektir sırtını dönmek ve onu bırakıp gitmektir. fakat mahcur bırakmak o yanında elinde olduğu halde onu gereken yere koymamak en üs sıraya koymamaktır mahcur bırakmak budur. (M. İslamoğlu)]


        31-) Ve kezâlike cealna likülli Nebiyyin adüvven minel mücrimiyn* ve kefa Bi Rabbike hadiyen ve nasıyra;

        İşte görüldüğü gibi, her Nebi için hakikati inkâr suçlularından düşman oluştu… Hakikatin olan Rabbin Hadiy (hakikate erdiren) ve Nasîr (hakikate ermen için yardım eden, zafere ulaştıran) olarak kâfidir. (A.Hulusi)

 31 – Ve işte biz böyle her Peygamber için mücrimlerden bir düşman yapmışızdır, mamafih hâdi de rabbin yeter nasîr de. (Elmalı)


Ve kezâlike cealna likülli Nebiyyin adüvven minel mücrimiyn işte böylece biz her peygamber için suçu karakter haline getirenler içerisinden düşmanlar çıkarmışızdır. ve kefa Bi Rabbike hadiyen ve nasıyra olsun nasıl olsa senin rabbin yol gösterici ve yardım edici olarak sana yeter.

 Rabbimizden bizi O’nun rahmetinin, tenezzülünün muhteşem bir ifadesi olan bu vahye metruk, terk edilmiş bir mesaj gibi görenlerden kılmamasını niyaz ediyor, vahyi hayatımıza, vahyi yaşamımıza, vahyi aklımıza, vahyi iç ve dış dünyamıza giydirecek geçirecek bir anlayış ve liyakat bahşetmesini niyaz ediyoruz.


“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 07 Eylül 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: