RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NEML SURESİ (001-031)(118)

12 Eki

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 “BismillahirRahmanirRahıym”

 

 El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna

Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

 Rabbişrah liy sadriy;

 Ve yessirliy emriy;

 Vahlül ukdeten min lisaniy;

 Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

 Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar beni. Amin! Amin! Vel Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn.

 Değerli Kur’an dostları Kur’an ın yepyeni bir suresi ile daha yüz yüzeyiz. NEML suresi. Her sure insana birkaç heyecan yaşatır, yaşatmalı.

 1 – Birincisi; Allah benimle konuşuyor, beni muhatap alıyor, bana tenezzül buyuruyor diye heyecan duymalı, sevinç duymalı.

 2 – İkincisi; bilgi alıyorum hem de bilgiyi en sağlam kaynağından, en sahih kaynağından, mutlak bilginin sahibinden alıyorum diye heyecan ve sevinç duymalı.

 3 – Üçüncüsü artıyorum, inşa ediliyorum, düzeltiliyorum. Allah tarafından yaratılış amacıma uygun bir biçimde yetiştirilip terbiye ediliyorum diye heyecan duymalı, sevinç duymalı. İşte bu sureye girerken bu sevinçlerin tümünü birden bir kez daha duyuyor, hissediyor ve bu duygular içerisinde Neml suresine giriyoruz.

 Bu sure Peygamber Aleyhisselâm ve ashabı tarafından önceleri Tâsin suresi ismi ile anılırdı. Yani surenin ilk ayetinde ki harfler sureye ad olmuştu. Ama daha sonraları surenin içerisinde yer alan Neml vadisi, karınca vadisinin geçtiği 18- 19 ve müteakip ayetlerde anlatılan menkıbeye atfen Neml suresi diye anıldı şöhret buldu.

 Surenin iniş zamanı Şuârâ suresinin hemen ardına denk gelir. Ki gerek Hz. Osman, gerek İbn. Abbas, gerek İmam Cafer sure sıralamalarında bu sure ittifakla Şuârâ suresinin arkasına yerleştirilir. Bu da takriben 5, ya da 6. yıla, yani Mekke döneminin. Nübüvvetin 5. ya da 6. yılına tesadüf eder.

 Surenin konusuna baktığımızda bu dönemi verir. Çünkü sure ilk muhatabı olan sevgili efendimizin şahsiyetini ve tasavvurunu inşa eden kıssaları ele alır. Peygamberlerin isimleri etrafında anlatılan kıssa ve menkıbelerle ilk muhatap ve tüm muhatapları, onun şahsında tüm muhatapların şahsiyeti inşa edilir.

 Mesela bu kıssa da en geniş biçimde yer verilen Süleyman ve Belkıs kıssası bağlamında, ki 16. ve 44. ayetler arasındadır. Bir karıncayı dahi incitmeme tavrıyla güç ahlakı ve iktidar, hikmet ilişkisi sorgulanır. Öyle bir sorgulanma tarzıdır ki bu, verilen karınca örneği bağlamında bir iktidarın adil olması gerektiği, bu adaletinde bir tek karıncayı incitmemesi gerektiği üzerine kurulur.

 Aynı menkıbeyle her peygamberin ayrı bir yetenekle, ayrı bir meziyetle taltif edildiğine atıf yapılır. Mesela söz konusu menkıbede Hz. Süleyman’a hayvanların mantığını, hareketlerinden, tavırlarından okuma yeteneği verildiği ifade buyrulur.

 Yine bu surede Musa, Salih ve Lût AS. ve kavimlerinin kıssalarıyla inkarın ve imanın tarihi yataklarına işaret edilir. İnkar edenlerin akıbetlerinin hep birbirine benzediği, iman edenlerin de birbirinin devamı olduğu böylece vurgulanır ve en sonunda bu kıssaların şu tüm çağlarda her bir muhataba emir suretinde iletilen şu ayet yer alır.

 Kul siyru fiyl Ardı fenzuru keyfe kâne akıbetül mücrimiyn (69) De ki; dolaşın, gezin yer yüzünü. Görün bakalım günahkârların akıbeti ne olmuş. 69. ayette ifadesini bulan bu ilahi emir ve arkasından sure vahiyle başladığı sözü yine vahye getirerek sona erdirir. Bu özetten sonra Neml suresine girebiliriz. Ki bu sure Kur’an ın resmi sıralamasında 27. suredir.


“BismillahirRahmanirRahıym”

 1-) Taa Siiiyn* tilke ayatul Kur’âni ve Kitabin mubiyn;

 Ta, Siin… İşte bunlar Kurân’ın (hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsinin) ve Kitab-ı Mubiyn’in (apaçık ortada olan Evrenin {KİTAP} sistem ve düzeninin) işaretleridir. (A.Hulusi)

 01 – Ta, Sin, bunlar sana Kur’an ın ve mübîn bir kitabın âyetleri.(Elmalı)


Taa Siiiyn bu heca harfleri, hurufu Mukadda diye bilinen harfler Kur’an da 28 harfe tekabül eden bir biçimde gelirler ve manaları konusunda 30. aşkın yorum yapılır. Bunların herhangi bir mana taşıyıp taşımadığından da öte, bir işlevi olup olmadığı ele alınmalıdır ki, mutlaka bu anlamda bir işleve sahiptirler. İşlevi sorgulandığında bu harflerin başında geldiği hemen tüm sureler, ki Ankebut suresindeki gibi 1-2 istisna hariç mutlaka vahye atıf yapılarak başladığı için bu harfler şöyle bir işlevle anlaşılmışlardır.

 İşte Kur’an ın indiği dili oluşturan sıradan harfler bunlar. Elif, be, te, se..vs. neyse. İşte bu sıradan harfleri vahiy alıp onların içerisine ilahi anlamları koyarak insanoğluna ulaştırmıştır ve tabii ki sıradan harfler muhteşem bir amacı ifa eden araca dönüşmüşlerdir. Bu bir yorumdur ve buna benzer bir çok yorum yapılabilir. Belki bu yorumların hepsinin hakikati ifade etmede bir parça payı da bulunabilir. Ama nihai tahlilde bu harflerin gerçek manasının ne olduğunu Allah bilir. Hz. Ebu Bekir’in yorumunda olduğu gibi;

 – Her kitabın bir sırrı vardır, Kur’an ın sırrı da bu hurufu mukadda, yani bu kesik kesik harflerde yatmaktadır. Buyurur.

 tilke ayatul Kur’âni ve Kitabin mubiyn bunlar Kur’an ın, yani açık ve açıklayıcı olan ilahi kelamın ayetleridir. Mubiyn’e bir önceki surenin girişinde de buna benzer bir ayet yer almıştı. Hatırlayalım Şuârâ suresinin. Orada da izah etmiştik, burada da kısaca değinip geçelim;

 Mubiyn; iki anlama birden gelir. Özü itibarıyla açık, hem de nesnesini açıklayan, hem bizatihi açık olan hem de açıklayıcı. Kur’an hem müfessir, hem müfesser bir hitaptır. Yani hem tefsir eden, hem de tefsir edilen bir hitaptır.

 Peki Kur’an ın mubiyn oluşu neden sık sık ifade buyrulur? Şu iki muhtemel itirazı kökten reddetmek için.

 1. si Ona inananlardan gelebilecek şöyle bir yüceltmeci mantık. “Biz onu anlayamayız. Onu anlamak nerde..! biz nerde..!” diyecek sakat mantığı toptan ret içindir. Hayır, bu kitap mubiyndir, sen ne demek istiyorsun ey insan, bu kitap apaçıktır, bunu sen anlayasın diye indirdi Allah.

 2. si ise, onu aşağılama babında, “bu ne anlaşılmaz, karma karışık bir kitap” diyecek bugünkü oryantalist mantığında olduğu gibi tüm itirazlara da toptan ret içermektedir.

 

2-) Hüden ve büşra lil mu’miniyn;

 İman edenler için hakikate erdirici ve müjde olarak! (A.Hulusi)

 02 – Birer hidayet ve müjde olmak üzere o müminlere. (Elmalı)


Hüden ve büşra lil mu’miniyn insanlar için bir rehber ve bir müjdedir.

 Huden; rehber. Hatırlayalım Bakara/2. ayetini; Zâlikel Kitâb’u lâ raybe fiyhi hüden lil muttekıyn (Bakara/2) kendisinde hiçbir kuşkuya yer bulunmayan bu kitap muttakiler için bir hidayettir, bir rehberdir diyordu. Burada da müminler için bir rehber olduğu ifade buyruluyor. Zaten sorumluluk bilinci olan ittika, insanı imana ulaştırır. İmansa insanın sorumluluk bilincini artırır, yüceltir. Sorumluluk bilincinin aşağısı, insanın; varlığın en aşağısına karşı duyduğu sorumluluk, en yükseği ise insanın; varlığın zirvesi olan Allah’a karşı duyduğu sorumluluktur. Aynı zamanda varlığın, mahlukatın Hâlıkı, yaratılmışların Hâlıkı olan Allah’a.

 ve büşra aynı zamanda müjde. Vahyin bizzat kendisi ilahi bir müjdedir. Allah’ın insandan umut kesmediğinin ifadesidir. Allah’ın insana vahiy göndermiş olması bizatihi bir muştu, bir müjdedir. Ona olan şefkat ve merhametinin bir göstergesidir. Tabii bir de müjdeyi ulaştırması farklı bir müjdedir, 2. bir müjdedir. Bu müjdeyi ulaştıracak bir peygamber seçmesi farklı bir müjdedir. Görüyorsunuz vahiy müjde üstüne müjde, muştu üstüne muştudur.

 Bu ikisinin birlikte anılması; Huden ve büşra. Hem hidayet, hem müjde olarak anılması elbette müjdeyi hak edenin hidayeti bulan olmasından dolayıdır. Hidayete eren müjdeye ulaşmış olacaktır. Müminlerdir bunlar. Yani Allah’a güvenen, Allah’a itimat eden, bu itimadını iman haline getiren ve bu iman ile sonuçta müjdeye ulaşan kimselerdir.

 Vahyin; İsra/87 ayetinde (Hayır 82.) buyrulan iki boyutlu tabiatına da bir telmih vardır.

 Ve nünezzilu minel Kur’âni ma huve şifaun ve rahmetun lil mu’miniyne, ve lâ yeziyduz zalimiyne illâ hasara. (İsra/82) Biz Kur’an dan şifa ve rahmet olan ayetler indirdik. Fakat kim için bunlar? Elbette Kur’an ın kaynağına güvenen kimseler için. Yani Kur’an kendisine iman edenler için bir şifa ve bir sınırsız rahmet. Yani ilahi bir eczanedir, ilahi bir şifa merkezidir. Hem toplumsal, hem bireysel, hem duygusal, hem fikri, hem akli, hem siyasi, hem ekonomik. Hangi dert olursa olsun Kur’an ın talimatları içerisinde tüm dertlerinize birer deva bulabilirsiniz Allah’ın rehberliği içerisinde. Ama bu tabii ki iman eden ve güvenen kimselere.

 Fakat zalimler mi? Yani bilinci ters dönmüş olanlar, yani haddini bilmeyenler, yani Allah’a karşı müstekbirlik yapanlar, müstağnilik yapanlar, onlarınsa sadece hüsranını artırır, aldanışını artırır. Aaa..! bu muymuş vahiy derler. Bu muymuş Kur’an. Evet aldanış budur. Bakışınız yamuksa baktığınız şey en doğru da olsa yamuk görürsünüz. Yamukluğu bakışınızda aramazsanız eğer ömür boyu o yamukluğu baktığınızda sanırsınız. Ve böyle zannederseniz eğer bir ömür sapmaktan geri duramazsınız, doğruyu bulamazsınız. Çünkü yamukluğu bakışınızda değil de baktığınızda gördünüz. Bakışınızı düzeltemezsiniz, çünkü bakışınızı doğru zannediyorsunuz. Baktığınızı düzeltmeye kalkarsınız, düzeltmeye kalktığınız her şeyi de yamul tursunuz, bozarsınız. İşte bunun gibi.


3-) Elleziyne yukıymunes Salâte ve yü’tunez Zekâte ve hüm Bilahireti hüm yukınun;

 Onlar ki, salâtı (Allâh’a yöneliş ile mi’râcı yaşama) ikame ederler ve arınıp saflaşmak için varlıklarından verirler; işte onlar ölümsüz geleceklerine kesin yakîn elde etmişlerdir. (A.Hulusi)

 03 – Ki namazı dürüst kılarlar ve zekâtı verirler, Âhirette de onlar yakîn edinirler. (Elmalı)


Elleziyne yukıymunes Salâte ve yü’tunez Zekâte ve hüm Bilahireti hüm yukınun onlar ki salâtı ikame ederler, yani Allah’a karşı insanın esas duruşu olan namazı ayağa kaldırırlar.

 Salât; es salâ kökünden gelir. Bu kök insanı dik tutan omurga manasına geldiği gibi ateş manasına da gelir. Bu anlama gelmesi salleytül u’d, salleytül a’sa. Değneyi doğrulttum, ateşte bir eğri sopayı ısıtarak doğrultmaya böyle denilir. Demek ki namaz insanı doğrultan bir işleve sahiptir.

 Yine E’kame fiili de aynı cümle ile ifade edilir. E’kantül U’d, değneği doğrulttum. Yani değneği düzelttim. Arap dilinde es salâ nın; hem insanı dik tutan omurgaya, hem de ateşe veya ateşte doğrultmaya isim olarak verilmiş olması ilginçtir. 18 manası vardır aslında bu kökün 18 manası. Dua gibi daha sonradan kazandığı manalar yanında etimolojik köken itibarıyla ikinci gelen ata da musalli denilir. Yarışta 2. at. Bu ne demek? İzlemek, öndekinin peşinden gitmek, onu takip etmek.

 Tabii size çok ayrıntılı teknik bilgiler vererek zamanımı doldurmak istemem. Fakat salât’ın nasıl anlaşılması gerektiğini, aslında namazın nasıl kılınması gerektiğini de bu köken bize çok güzel biçimde verdiği için bu malumatı vermek ihtiyacı hissettim.

 Namazı doğrulturlar. Peygamberimiz de zaten namazı; direk olarak vasfetmiş. “Es salâtu imadud diyn.” Namaz dinin direğidir. Yani aslında salât insanı dik tutar. İnsanın Allah’a karşı esas duruşu. Allah’a karşı aşk hareketi olan secdeye vardırır, eşyaya karşı ise dik tutar, eğdirmez. Kula kul etmez. Kul olma makamında olanlar sadece mutlak İlah olan Allah’a kul olurlar. Namaz kime kul olacağını bilmektir. Kimin önünde eğileceğini bilmektir. Namazın insana kazandırdığı bilinç budur. Onun için namazı doğrulturlar. Ayağa kaldırırlar.

 Belki burada destek manasına geldiği için desteği ayaklandırırlar gibi bir anlama da ulaşılabilir. Yani Allah’a karşı Allah’ın dinine, Allah’ın vahyine olan desteklerini önce namazla ifade ederler. “Ya rabbi, ben varlığımı senin vahyine, emrine adadım demek isterler bununla.

 ve yü’tunez Zekâte zekâtı verirler. Yani arınmak ve yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderler. Unutmayalım bu surenin, Mekke döneminin 5 yada 6. yılında indiğini. Burada ki zekât fıkhi manada, paranın içinden verilen belli bir miktar olmaktan daha öte ve daha geniş bir anlamıyla insanın, başta mal olmak üzere ödemesi gereken her bedeli ödemesi gerektiği ifade buyrulur. Yani arınmak için yücelmek için, yükselmek için ödenmesi gereken hangi bedel varsa, neye sahipseniz ondan bedel ödersiniz.

 ve hüm Bilahireti hüm yukınun yine onlar ahirete gönülden inanırlar. İkağn, yakıyn. Bilginin marifeti aşıp fehme ulaşarak karar kılması halidir. Yani bilginin sadece bir malumat olmaktan çıkıp anlayışta yerleşip kalpte düşünce ve bilinç mekanizmasında karar kılması halidir.

 Burada imanla eş anlamlı kullanılmış, bir sonraki ayet dikkate alındığında orada da ahirete iman etmeyenlerden söz ediliyor ki, demek ki burada ahirete iman edenler, yürekten, bilerek iman edenler. Yani tesadüfen değil. Uydum kalabalığa cinsinden değil. Böyle bir hayat amaçsız olamaz. Eğer hayatın bir amacı varsa mutlaka bu hayatın bir hesabı da olmalı. İyi ve kötünün olduğu bir yerde, iyi ve kötüler birbirine karıştırılmamalı. İyi yapanlarla kötü yapanların akıbeti de bir olmamalı. Dolayısıyla hayatın hesabını verebileceğimiz bir hesap günü de olmalı. İşte bilgiye dayalı gaybe iman budur. Yani ikan budur. Ön bilgiye dayalı gayba iman, İkan.


4-) İnnelleziyne lâ yu’minune Bil ahireti zeyyenna lehüm a’malehüm fehüm ya’mehun;

 Ölümsüz gelecek yaşamlarına iman etmeyenlere gelince; onların yaptıkları işleri kendilerine süsleyip (keyifli) gösterdik; artık onlar (hakikate) kör ve şaşkın, (ortalıkta) bocalar dururlar! (A.Hulusi)

 04 – Çünkü Âhirete inanmayanların yaptıklarını kendilerine müzeyyen göstermişizdir de onlar ilerisini görmezler, kalpleri körelmiştir. (Elmalı)


İnnelleziyne lâ yu’minune Bil ahireti zeyyenna lehüm a’malehüm ahirete inanmayanlara gelince. Biz onlara yapıp ettikleri her bir şeyi süslemişizdir. Süslü göstermişizdir. fehüm ya’mehun bu yüzden onlar kuşku bataklığında körcesine, körü körüne debelenir dururlar.

 İman gözü açar, inkar gözü kör eder. İmanın açtığı göz bu göz değil, basirettir, yani kalp gözü. İmansızlığın kapattığı göz de bu göz değil, yine basirettir. İç gözdür, iç görüyü kapatır. İnkar insanın iç dünyasına çöreklenmiş bir virüs bir mikroptur. Orayı tarümar eder, orayı mahveder. Burada da fehüm ya’mehun derken körlüğe bir atıf var. ameh, aslında bir çamura çöküp orada debelenmek, yani kuşku içinde çıkamayacak bir biçimde debelendikçe battığı bir çamura çökmek anlamına gelir. Baktığı yerde yaldız görür, fakat içini göremez. Dışını görür. Çünkü körlük içerden. İç göz olursa eşyanın içini görür. Dış göz dışını, bilinç içini görür. Eğer o olmazsa sadece dışını görür. Dışını gören aldanır, çünkü eşya dışından yaldızlanmıştır.

 İşte burada süslenmek budur. Ayette ki zeyyanna lehüm, onlara süslü gösterdik, süsledik, albenili kıldık, cazip kıldık. Günahın dıştan bakınca cazibeli olması budur. Eğer böyle olmasaydı imtihan olmazdı. Eğer böyle olmasaydı gözle, daha doğrusu bakmakla görmek aynı olurdu. Her bakan görürdü eğer öyle olmasaydı. Oysa ki her bakan görmüyor. Hatta bazen gözü kör olanların gördüğünü gözü açık olanlar görmüyor. Onun için bakmakla görmek arasındaki fark, eşyanın dışı ile içi arasında ki fark gibidir. Dışı süslenmiştir günahın. Bu süse aldanan kör olanlardır. Yani iç gözü kapalı olanlar. Akıl yürütme yoluyla onun özüne ulaşamayanlar. Bilinci olmayanlar, sağlam bir bilgiye sahip olmayanlar. İşte böyle bir silsile halinde yukarıdaki ayetlerle bağlantı kurabiliriz.

 Bilgiye dayalı imanı, cehalete dayalı, körü körüne inkar ya da inanç ne olursa olsun ayrı tutmak lazım. Ayrı tutuyor işte. Bilgiye dayalı iman, bilince dayalı iman. Eğer iman böyle bir bilgi ve bilince dayalı olursa baktığının kabuğunu aşar ve özüne ulaşır.


5-) Ülaikelleziyne lehüm suül azâbi ve hüm fiyl ahireti hümül ahserun;

 İşte bunlar var ya, azabın kötüsü onlaradır! Gelecekteki yaşamda da en çok hüsrana uğrayacak olanlar onlardır! (A.Hulusi)

 05 – Bunlar o kimselerdir ki kendilerine azâbın kötüsü vardır ve bunlardır ki Âhirette en çok hüsrana düşenlerdir. (Elmalı)


Ülaikelleziyne lehüm suül azâb azabın en kötüsüne duçar olacak olan kimseler işte bunlardır. ve hüm fiyl ahireti hümül ahserun ve onlar, evet onlardır en büyük kaybı yaşayacak olanlar.


6-) Ve inneke letülakkal Kur’âne min ledün Hakiymin ‘Aliym;

 Sen (şuurunla) kesinlikle Kurân’a, Hakiym ve Aliym’in ledünnünden (hakikatindeki Esmâ mertebesinden) nail olunuyorsun. (A.Hulusi)

 06 – Ve emin ol ki sen bu Kur’an a ilmine nihayet olmayan bir hakîmin ledünlünden irdiriliyorsun. (Elmalı)


Ve inneke letülakkal Kur’âne min ledün Hakiymin ‘Aliym ne var ki sen kuşkusuz bu Kur’an a her şeyi bilen o Hakiym’in sayesinde kavuştun. Vahyin kaynağına bir atıf var burada. Yani vahiy; vahyi alanın arzusuyla değil, vahyi verenin arzusu ile iner. Vahiy; Vahyi alan peygamberin isteğine göre değil, vahyi veren Allah’ın dileğine göre iner. Onun içinde isteyen peygamber olmaz. İstenilen ve seçilen, Allah tarafından seçilen, ıstıfa edilen peygamber olur. Ve buradan sözü Hz. Musa’nın vahyine getirecektir ayet. Onun için Resulallah’ın vahyi ile Hz. Musa’nı vahyi arasında bir irtibat kurulacaktır. Bu irtibat haddi zatında vahiylerin kaynağının hep aynı olduğunu, vahiylere yönelik itirazların da birbirine benzer olduğunu bize öğretecektir.


7-) İz kale Musa li ehlihi inniy anestü narâ* seatiyküm minha Bi haberin ev atiyküm Bi şihabin kabesin lealleküm tastalun;

 Hani Musa kendi ehline: “Ben bir ateş algıladım… Ya ateşle ilgili bir haber getiririm yahut bir kor ateş getiririm belki ısınırsınız” dedi. (A.Hulusi)

 07 – Hani bir vakit Musâ, ehline demişti: ben cidden bir ateş hissettim, ondan size bir haber getireceğim, yahut bir yalın şule alıp geleceğim, gerek ki bir ocak yakar ısınırsınız. (Elmalı)


İz kale Musa li ehlihi inniy anestü narâ hani bir zamanlar Musa ailesine; Gözüme bir ateş ilişti demişti. seatiyküm minha Bi haberin ev atiyküm Bi şihabin kabesin lealleküm tastalun belki ondan size bir haber getiririm, ya da bir ateş koru getiririm de siz bu sayede ısınırsınız demişti.

 Hz. Musa’ya inen ilk vahyin kıssası Tâhâ/10 ayetinde yer alır zaten. Burada Hz. Musa’ya vahyin nasıl indiği, ilk vahyin iniş anı resmediliyor. Hz. Musa Medyen’den hem hocası, hem işvereni, hem de kayın pederi olan Hz. Şuayb’ın yanından evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış bir halde yola çıkıp tam tiyh sahrasını geçerken işte orada, bugün tûr dağı diye bilinen, ki o bölgenin yüce bir tepesidir, o bölgede vahiy alır. O vahyi aldığı an vahiy tarafından resmediliyor.


😎 Felemma caeha nudiye en burike men fiynnari ve men havleha* ve subhanAllâhi Rabbil alemiyn;

 (Musa) ona (ateşe) geldiğinde: “O ateşin içindeki de, onun çevresinde olan da mübarek kılınmıştır! Subhan Allâh âlemlerin Rabbidir!” diye hitap algıladı. (A.Hulusi)

 08 – Derken vak tâ ki ona vardı şöyle nidâ olundu: haberin olsun mübarek kılınmıştır bu ateşteki kimse ve bunun havalisindekiler ve sübhandır o âlemlerin rabbi Allah. (Elmalı)


Felemma caeha nudiye en burike men fiynnari ve men havleha fakat oraya gelince kendisine şöyle seslenilir. Bu ışık kaynağı hem içinde, hem de etrafında olan herkes ise kutlu kılınmıştır. Yani hem içinde olan senin gibi, Harun gibi peygamberler için kutlu kılınmıştır, hem de etrafında yer alacak herkes için. Ben ışık kaynağı diye çevirdim oysa ki metinde harfiyen ateş geçiyor. Fakat burada ki nâr ateşin hem ışık verme niteliğine, hem de ısı verme niteliğine bir atıf olsa gerek.

 Vahyin de böyle iki boyutu var. Ki girişte İsra/87. (Hayır İsra/82 olması gerek)ayetini okudum vahyin iki boyutu için. Adeta hem ışık verip insanın önünü aydınlatan bir ışık kaynağı, fakat doğru yaklaşmayan doğru bakmayan, iman etmeyen, güvenmeyen içinde hüsranını artıran bir ateş gibi algılanabilir.

 ve subhanAllâhi Rabbil alemiyn ve Alemlerin rabbi olan Allah’ın şanı pek yücedir. Yani O yüce olan Allah’tan indirilmiştir bu vahiy. O’nun yüceliğinin en büyük ifadesi vahiy ile kullarına şefkat ve merhametini indirmiş olmasıdır.


9-) Ya Musa inneHU ENAllâhul ‘Aziyzül Hakiym;

 “Yâ Musa! Kesinlikle Ben O Allâh’ım Aziyz, Hakiym olan!” (A.Hulusi)

 09 – Ya Musâ! hakikat bu: benim o azîz, hakîm Allah. (Elmalı)


Ya Musa inneHU ENAllâhul ‘Aziyzül Hakiym ey Musa hikmeti ile muamele eden yüceler yücesi Allah var ya, işte o benim.


 10-) Ve elkı asâk* felemma reaha tehtezzü keenneha cânnün vella müdbiren ve lem yu’akkıb* ya Musa lâ tehaf inniy lâ yehafü ledeyYEl murselun;

 “Asanı at!”… (Musa) asasının, sanki çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, geri dönüp kaçtı ve arkasına bakmadı… “Yâ Musa, korkma! Muhakkak ki benim katımda Rasûller korkmaz!” (A.Hulusi)

 10 – Ve bırak asanı, derken onu çevik bir yılan gibi ihtizaz ediyor görüverince dönüp geri kaçtı ve arkasından bakmadı, ya Musâ, kokma, zira benim, korkmaz yanımda Resul olanlar. (Elmalı)


Ve elkı asâk şimdi elindeki değneği, asayı yere bırak. Hz. Musa Hz. Şuayb’ın yanında ki mesleği çobanlıktı. Değneğini de beraber getirmişti. O onu sıradan bir değnek olarak algılıyordu. Rabbimiz ona eşyanın hiç te göründüğü gibi sıradan olmadığını, aslında eşyanın içinde muhteşem potansiyel taşıyan birer potansiyel mucize olduğunu. Bu mucizeyi onun elinde bu potansiyeli kinetize ederek, açığa çıkararak gösterecekti. Onun içinde Musa’ya; eşyaya farklı bir yerden bakması, sadece göründüğü noktadan değil, özü itibarıyla, ki yukarıda görmekle bakmak arasındaki farkı izah etmiştik. Yani sadece bakan değil gören bir gözle bakmasını, öyle baktığında; bak nasıl eşyanın içinde muhteşem bir potansiyel barındırdığını gösterecekti. Ve işte o mucize sergileniyor.

 felemma reaha tehtezzü keenneha cânnün vella müdbiren ve lem yu’akkıb fakat o asasının çevik ve kıvrak bir yılan gibi hızla aktığını görünce ardına bakmadan kaçmaya başladı.

 Evet, elindeki asa ona göre bir değnekti.fakat değnek birden canlanmıştı. O, onun hızla hareket ettiğini gördüğünde kaçmaya başladı. Aslında birden çok nükte içeriyor. Birçok atıflar içeriyor bu ibare. Bunun içerdiği 1. atıf yukarıda söylediğim gibi eşyanın içinde muhteşem bir potansiyel var, eşyaya öyle sıradan bakma, kabuğuyla bakma. 2. firavunların kamçısına karşılık senin de asan var. seni firavuna peygamber olarak, davetçi olarak göndereceğim. Onun kamçısından korkma. Artık asa sahibisin. Elindeki asa firavun kamçısından daha güçlüdür eğer doğru kullanırsan, eğer adalet için kullanırsan, eğer hikmetle kullanırsan o asa firavunun kamçısını yenecektir.

 Firavunun kamçısından söz edişim sembolik bir söz değil, tüm firavunların heykellerinde açıkça görüleceği gibi tek ellerinde kamçı, diğer ellerinde halkalı bir haçla firavunlar heykellerini yaptırırlardı. Bugüne kalan tüm heykellerde bunu görmek mümkündür. O kamçı firavunun halk üzerinde ki ceberutluğunu, otoritesini ve baskısını temsil ederdi.

 Burada cânnün diye, nekira olarak, belirsiz olarak geçen yılan, Şuârâ suresinde suresinde sü’ban diye geçer. Büyük yılan. Buradaki keenneha cânnün ile araf ve Şuârâ daki sü’ban sanki birbirinin zıddı gibi. Bunu Razi başta olmak üzere birçok müfessir şöyle izah etmişler. Büyük bir yılandı fakat sanki küçük bir yılan gibi çevik hareket ediyordu, hızla akıyordu şeklinde. Bu böyle de anlaşılabilir.

 Buradaki “kâf” teşbih edatı farklı bir biçimde de anlaşılabilir ki görünen nesnenin niteliğine değil, gören öznenin algısına yönelik müdahale olarak ta anlaşılabilir. Yani keenneha cânnün sanki o yılandı, sanki o çevik bir yılan gibiydi. Bu ibare 2. şekilde görülen nesnenin mahiyetinde ki değişiklik değil aslında, gören öznenin bakışındaki, algısındaki müdahale şeklinde. Yani ilahi müdahale görenin algısına yönelik. Görenlerin algısına müdahale edilmiş, onlar keenneha cânnün sanki onu bir yılan gibi algılamışlardı biçiminde de anlaşılabilir. Yani iki anlayışta muteberdir ve geçerlidir ve iki anlayışta da mucizenin mucizeliğinden hiçbir şey eksilmez.

 ya Musa lâ tehaf inniy lâ yehafü ledeyYEl murselun Allah buyurdu ki ey Musa korkma. Çünkü benim huzurumda elçiler korkuya kapılmazlar.


11-) İlla men zaleme sümme beddele hüsnen ba’de suin feinnİY Ğafûrun Rahıym;

 “Ancak (nefsine) zulmeden müstesna! (Zulümden) sonra yaptığı kötü davranışı düzelten kişi için ise ben Ğafûr’um, Rahıym’im.” (A.Hulusi)

 11 – Ancak zulmeden sonra da kötülüğün arkasından güzelliğe tebdil eyleyen başka, ona da ben gafûr, rahîmim. (Elmalı)


İlla men zalem ancak zulme bulaşanlar hariç. Zulme bulaşanlar diye çevirdim çünkü buradaki ima Hz. Musa’nın daha önce karıştığı kazalı cinayet olayıdır. Yani bir yumrukla kazaen öldürülen o adamın cinayetine karışma olayına bir atıf vardır. Fakat bu atıf nasıl tamamlanıyor; sümme beddele hüsnen ba’de suin feinnİY Ğafûrun Rahıym fakat o kötülüğün ardından gidişatlarını iyi yönde değiştirirlerse unutmasınlar ki ben merhameti sınırsız bir bağışlayıcıyım. Yani bağışlarım. Yeter ki değiştirsinler gidişatlarını, af dilesinler, Allah’a yani bana yönelsinler, o zaman onları ter temiz ederim.

 Hz. Musa’nın karıştığı o kazaya yönelik bir atıf içerdiği açık ve tabii ki tevbeye bir atıf. Yani ey Musa sen Allah’tan gönülden tevbe ettin ve halini düzelttin. Yanlışını savunmadın, yani Adem gibiydin, sen Adem’in izini takip ettin şeytanın değil. Adem hata yaptı fakat hatasını anladı ve itiraf etti vazgeçti adam oldu. Şeytan hata yaptı, hatasını savundu şeytan oldu, iblis oldu.

 Onun için sen Adem’in izini talip ettin şeytanın değil onun içinde sen korkma, yani korkmana bir gerekçe yok. Tertemiz eder Allah. Burada tevbenin insanı nasıl temizlediğinin tipik bir örneği gösteriliyor ve aynı zamanda bir insan eğer tevbe etsem dahi yine de kiri ve izi kalacak, yine de ben saf ve temizler arasına karışamayacağım düşüncesinde ise ona bak tevbe edeni Allah peygamber seçmiştir. Yani işlediği bu hataya rağmen, zaten bu hataya ilişkin Hz. Musa’nın tevbesinden farklı surelerde söz edilir. Bu hataya ilişkin Musa’nın tevbesi Musa’yı peygamber seçmemiz konusunda belki de bir vesile oldu.

 İşte arkadan gelecek ayette aslında bu tevbenin sembolik değeri konusunda muhteşem bir insana görüş ve bakış açısı sunuyor. Nedir o? Okuyalım;


12-) Ve edhıl yedeke fiy ceybike tahruc beydae min ğayri suin fiy tis’ı âyâtin ila fir’avne ve kavmih* innehüm kânu kavmen fasikıyn;

 “Elini de koynuna sok… Sağlıklı, bembeyaz çıkar… Bunlar, Firavun ve onun toplumuna (onlarla irsâl olunduğun) dokuz âyet içindedir! Muhakkak ki onlar inançları bozuk bir topluluk oldular.” (A.Hulusi)

 12 – Bir de elini koynuna sok çıksın bembeyaz hiç bir afetsiz, dokuz âyet içinde, Firavuna ve kavmine, çünkü onlar fasık bir kavim oldular. (Elmalı)


Ve edhıl yedeke fiy ceybik şimdi de elini göğsüne sok.

 Ceyb; sonradan cep olarak isimleşse de göğüsteki elbisenin yırtmacına, yani göğüs düğmelerinin o açıklığına verilir. Elini göğsüne sok.

 tahruc beydae min ğayri suin her tür kusurdan arınmış olarak, tertemiz, ışıl ışıl bir beyazlıkta çıkacaktır. Şimdi anlaşıldı mı ilişkisi? Bir önceki tevbe ayeti ile doğrudan alakalı bir boyut bu mucize. Temiz el, yani pırıl pırıl, ışıl ışıl bir el. Tevbe ve istiğfarın sahibini temizleyen niteliğine atıf Kasas/16. ayetinde Hz. Musa ben zulmettim kendime diyordu. Allah’ım beni affet. İşte burada Musa’nın pırıl pırıl olduğunu, yani eli bir başkasının kanına bulaşmış bir zamanlar. Fakat Allah’a tevbe etmiş, istiğfar etmişse o el pırıl pırıl olmuş bir eldir. Kana bulaşmışta olsa affedilmiş ve artık Allah’a yönelmişse o el ışıktan bir el olurdu. O elde hiç kimse bir kir bulamazdı. İşte aynı zamanda yedi Beyza mucizesinin atıf yaptığı gerçek;

 Et taibü minez zenbikemen la zenbeleh. (hadis) Günahına tevbe eden onu hiç işlememiş gibidir. Hakikatine de bir atıftır. Yani eğer vazgeçebiliyorsanız, eğer tevbe ediyor,bedelini ödüyorsanız, rabbinize yöneliyorsanız Allah sizi pırıl pırıl, bembeyaz eder. Burada yedi Beyza mucizesinin insana verdiği ders budur.

 fiy tis’ı âyâtin ila fir’avne ve kavmih 9 ayetinde içerisinde yer aldığı “bir paket” le firavuna git, firavuna ve kavmine git.

 Firavun ve kavmine bu 9 ayet nedir diye sorulacak olursa, Firavun ve kavmine gelen belalara bir atıf olabileceği gibi İsra/101. ayetinde açıkça bu 9 ayetten söz edilir. Belki 9 emir de olabilir. Yani ayet olarak, 9 emir. Ki Tevrat’ta 10 emir diye şöhret bulmuşsa da İsra suresinde bunların biri hariç diğerleri hep anılır. Onun için bunların doğrudan ayetler, yani Firavuna mesajlar olması da kuvvetle muhtemeldir.

 [Ek bilgi; [Ek bilgi; FİRAVUNA KARŞI GERÇEKLEŞEN BELÂLAR.

Kan Belası;

Musa’yla Harun RAB’bin buyurduğu gibi yaptılar. Harun firavunla görevlilerinin gözü önünde değneğini kaldırıp ırmağın sularına vurdu. Bütün sular kana dönüştü.(20)

Kurbağa belası;

Böylece Harun elini Mısır’ın suları üzerine uzattı; kurbağalar çıkıp Mısır’ı kapladı.(6)

Firavun Musa’yla Harun’u çağırtıp, “RAB’be dua edin, benim ve halkımın üzerinden kurbağaları uzaklaştırsın” dedi,

Sivrisinek Belası;

Öyle yaptılar. Harun elindeki değneği uzatıp yere vurunca, insanlarla hayvanların üzerine sivrisinekler üşüştü. Mısır’da yerin bütün tozu sivrisineğe dönüştü.(17)

Büyücüler firavuna, “Bu işte Tanrı’nın parmağı var” dediler. Ne var ki, RAB’bin söylediği gibi firavun inat etti, Musa’yla Harun’u dinlemedi.(19)

At Sineği Belası;

Halkımı salıvermezsen senin, görevlilerinin, halkının, evlerinin üzerine at sineği yağdıracağım. Mısırlılar’ın evleri ve üzerinde yaşadıkları topraklar at sinekleriyle dolup taşacak.(21)

RAB Musa’nın isteğini yerine getirdi; firavunun, görevlilerinin, halkının üzerinden at sineklerini uzaklaştırdı. Tek sinek kalmadı.(31)

Hayvanların Ölümü;

RAB İsrailliler’le Mısırlılar’ın hayvanlarına farklı davranacak. İsrailliler’in hayvanlarından hiçbiri ölmeyecek.’ ”(4)

Ertesi gün RAB dediğini yaptı: Mısırlılar’ın hayvanları büyük çapta öldü. Ama İsrailliler’in hayvanlarından hiçbiri ölmedi. (6)

Çıban Belası;

Kurum bütün Mısır’ın üzerinde ince bir toza dönüşecek; ülkenin her yanındaki insanların, hayvanların bedenlerinde irinli çıbanlar çıkacak.”(9)

Büyücüler çıbandan ötürü Musa’nın karşısında duramaz oldular. Çünkü bütün Mısırlılar’da olduğu gibi onlarda da çıbanlar çıkmıştı. (11)

Dolu Belası;

RAB Musa’ya, “Elini göğe doğru uzat” dedi, “Mısır’ın her yerine, insanların, hayvanların, kırdaki bütün bitkilerin üzerine dolu yağsın.” (22)

Şiddetli dolu yağıyor, sürekli şimşek çakıyordu. Mısır Mısır olalı böylesi bir dolu görmemişti.(24)

Yalnız İsrailliler’in yaşadığı Goşen bölgesine dolu düşmedi.(26)

Çekirge belası;

Musa değneğini Mısır’ın üzerine uzattı. Bütün o gün ve gece RAB ülkede doğu rüzgarı estirdi. Sabah olunca da doğu rüzgarı çekirgeleri getirdi. (13)

Toprağın üzerini öyle kapladılar ki, ülke kapkara kesildi. Bütün bitkileri, dolunun zarar vermediği ağaçlarda kalan meyvelerin hepsini yediler. Mısır’ın hiçbir yerinde, ne ağaçlarda, ne de kırdaki bitkilerde yeşillik kalmadı.(15)

 “Lütfen bir kez daha günahımı bağışlayın ve Tanrınız RAB’be dua edin; bu ölümcül belayı üzerimden uzaklaştırsın.”(17)

RAB rüzgarı çok şiddetli batı rüzgarına döndürdü. Rüzgar çekirgeleri sürükleyip Kamış Denizi’ne döktü. Mısır’da tek çekirge kalmadı. (19)

Karanlık Belası:

Musa elini göğe doğru uzattı, Mısır üç gün koyu karanlığa gömüldü. (22)

Kitabı Mukaddes – Mısırdan çıkış.

 http://incil.info/kitap/Misirdan+Cikis/7 ]

 innehüm kânu kavmen fasikıyn çünkü onlar öteden beri yoldan çıkmış bir kavimdirler.


13-) Felemma caethüm ayatüna mübsıreten kalu hazâ sıhrun mubiyn;

 Mucizelerimiz apaçık onlara geldiğinde: “Bu apaçık bir sihirdir” dediler. (A.Hulusi)

 13 – Bu suretle âyetlerimiz hakikati gözlerine sokarak vardığı vakit onlara bu apaçık bir sihir dediler. (Elmalı)


Felemma caethüm ayatüna mübsıreten fakat onlara göz açıcı nitelikteki mucizevi ayetlerimiz gelince, kalu hazâ sıhrun mubiyn bu apaçık bir büyüdür dediler.

 Peygambere deli demişlerdi değil mi. Bir önceki surede Hz. Musa’ya firavun deli demişti. Onu görmüştük. İşte peygambere deli diyen bir mantık vahye de sihir diyecektir. Çünkü o mantık eğer o açıdan bakıyor, şeytanın gör dediği yerden bakıyorsa öyle görecektir. İkisi de olağanüstüdür. Olağanüstü olan bu iki olguyu eğer doğru bir bakış açısıyla Allah’ın gör dediği yerden okumazsa sonuçta böyle görecektir.


14-) Ve cehadu Biha vesteykanetha enfüsühüm zulmen ve ‘ulüvva* fenzur keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;

 Enfüsleri onlara (Musa’nın bildirdiği hakikatlere) yakîn duyduğu hâlde; zulüm ve büyüklük duygusuyla bile bile onları inkâr ettiler… Bir bak, o bozguncuların sonu ne oldu! (A.Hulusi)

 14 – Ve nefisleri yakîn hasıl ettiği halde mücerret zulüm-ü kibirden onlara cehudluk (Cıfıt, Yahudi) ettiler, fakat bak o müfsitlerin akıbeti nasıl oldu? (Elmalı)


Ve cehadu Biha vesteykanetha enfüsühüm zulmen ve ‘ulüvva iç dünyalarında kesin kanaat getirdikleri halde, yani kâni oldukları halde gönülden sırf gerçeği çarpıtma ve büyüklenmelerinden dolayı bile bile inkâr ettiler. Cehd, cehedu. İnkâr ettiler. Cehd; bile bile inkâr demektir. Göz göre göre inkâr. Nedeni açık zulüm. Yani yerinden edilmiş bir akıl, bir bilinç, bir bakış açısı. Çünkü haddini aşmışlardı ‘ulüvven, haddini aşmışlardı. Büyüklenmişlerdi. Onun içinde doğru yerden bakamadılar. Hadlerini aştıkları için Allah’ı takdir edemediler,vahyi takdir edemediler.

 fenzur keyfe kâne akıbetül müfsidiyn hele bir bak fesatçıların akıbetine nasıl olurmuş.

 Peki ne oldu sonuçta Firavun ve onun gibi düşünen etrafındaki tüm insanlar sonuçta feci bir akıbetle belalarını buldular. Bu ikisi birleşince yani zulüm ve ‘ulüv. Zulüm ve büyüklük taslamak, bozgunculuk ve kurumsal terör ortaya çıkar. Bu ayetin sonunda ifade buyrulduğu gibi fesat ortaya çıkar. Müfsidiyn onlar Bozgunculuk ve kurumsal terör. Yani devlet terörü ortaya çıkar. Firavun devletinin teröründe olduğu gibi. Yani Firavun devletinin ortaya koyduğu imana, vahye, peygambere karşı devlet terörünün temelinde iki şey yatıyordu. Haddini bilmemek ve ters bir bilinç, yerinden kaymış bir bilinç.

 Peki, burada şu soru akla gelir. Güç ve iktidarın bozgunculuk ve teröre dönüşmemesi için ne gerekir?Nasıl bir model gerekir, nasıl bir yönetim modeli ve mantığı gerekir? Cevap aşağıda gelecek. Karıncayı incitmeyecek bir yönetim modeli. İşte Süleyman ve Davud AS. ın örnek verilmesi de bu modelin nasıl olduğunun tarihsel bir örneğine atıftır.


15-) Ve lekad ateyna Davude ve Süleymane ‘ılma* ve kalel Hamdü Lillâhilleziy faddalena alâ kesiyrin min ıbadiHİl mu’miniyn;

 Andolsun ki Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik… (O ikisi): “Bizi iman eden kullarından pek çoğuna üstün kılan Allâh’a aittir Hamd” dediler. (A.Hulusi)

 15 – Şanım hakkı için Davûd’a ve Süleyman’a bir ilim verdik, ikisi de hamd o Allaha ki, dediler: bizi mümin kullarından bir çoğunun üzerine tafdıyl buyurdu. (Elmalı)


Ve lekad ateyna Davude ve Süleymane ‘ılma doğrusu Davud’a ve Süleyman’a da ilim vermiştik.

 Yunan uygarlığının babası, atası sayılan, kendisinden sonra ortaya çıkmış uygarlıkları ortaya çıkaran bir uygarlığa, peygamber iliyle ortaya çıkmış bir medeniyete atıf. Davud ve Süleyman AS. ın kurduğu medeniyet devleti. Güç ve iktidarın ayartıcı etkisi ilim ve hikmetle sınırlanır. Onun için Davud ve Süleyman’a ilim verdik diyor.

 İlim; Alâmet, yani, güç ve iktidarın emanet olduğu bir bilinç. Bu bilinç. Emanetler sahibine ihanet edilmeden iade edilirse eğer emanete sadakat gösterilmiş olur. Burada özel bir bilgiye de atıf var. ‘İlme; Nekira gelmiş. Yani belirsiz gelmiş. Yani bir tür, bir çeşit ilim. Nasıl ki Hz. Yusuf’a rüyaların semiyolojisi öğretilmiş. Rüyaların tabiri. Nasıl ki Hz. Musa’ya eşyanın içinde ki yasaların sırrını bulmak öğretilmiş, nasıl ki Hz. İsa’ya hastalıkların kökeninde ki sebepler bulma ilmi öğretilmişse işte Hz. Davud ve Süleyman’a da yönetme ilmi, çok özel bir ilim öğretilmişti.

 ve kalel Hamdü Lillâhilleziy faddalena alâ kesiyrin min ıbadiHİl mu’miniyn o ikisi; bütün hamd bizi mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur. Demişlerdi. Bu ilme teşekkür etmişlerdi. Yani ilmi istismar etmemişlerdi. Allah ilmi başkalarına da verir, fakat A’raf/174-175. ayetlerinde anlatılan dili dışarı sarkan köpek diye tanımlanan ilmi istismar eden ve tarihte Bel’am diye de tefsirlerin ifade ettiği o şahsın ilmini hatırlayın. Yani ilmi istismar edenlerde var. Fakat bunlar istismar etmediler ve ilmin sahibi olan Allah’a yöneldiler, hamd ettiler. Bir nimetin Hamdi o nimeti yerine harcamaktır, yerinde kullanmaktır, yerinde istihdam etmektir.


16-) Ve verise Süleymanü Davude ve kale ya eyyühenNasu ullimna mantıkattayri ve utina min külli şey’* inne hazâ le hüvel fadlül mubiyn;

 Süleyman, Davud’a vâris oldu ve dedi ki: “Ey insanlar… Bize Mantık-at Tayr (kuşdili – insan dışındaki canlılarla iletişim özelliği) öğretildi; (böylece) bize her şeyden (bilgi alma nasibi) verildi… Muhakkak ki bu, apaçık lütuftur!” (A.Hulusi)

 16 – Ve Süleyman Davûd’a varis olup ey Nâs, dedi: bize mantıkuttayr (kuş dili) talim buyruldu, hem bize her şeyden verildi, şüphesiz ki bu her halde o fazlı mübîn. (Elmalı)


Ve verise Süleymanü Davude ve Süleyman, Davud’a varis oldu. M.Ö. 900 lerde, yani spesifik olarak 965 – 926 yılları arasında Hz. Süleyman iktidarda bulundu. O muhteşem adalet devletini ayağa kaldırdı. Ki; 40 yıl iktidarda bulundu yaklaşık olarak. Bu iki peygamberin elinde kurulmuş olan adalet devleti gerçekten de kendisinden sonraki uygarlıkların önünü açtı. Bunların varisi olan Yunan düşüncesi yeryüzünde belki de felsefenin ulaştığı ufukları temsil etti. Ama o ufuklara Süleyman ve Davud A.S. sayesinde ulaştı.

 Tabii burada bir karşılaştırma daha yapmak lazım; Davud ve Süleyman peygamber, baba oğul sultan oldular, peygamber olarak aynı soydan gelen Zekeriyya ve Yahya kurban oldular. Yine baba oğul peygamber olarak. Yani 1. ler yeryüzünün bir tarihinde yükselen zamanına denk gelmişlerdi, 2. ler alçalan zamanına denk geldiler. Fakat bu 2 örnekte, kurban olanlar da sultan olanlarda hep amaçlarına hizmet ettiler, hep başarılıydılar. Yani başarılı olmak için Sultan olmak şart değil, Kurban olmakta şart değil. Aslında sultan olanlar da kurban olmuştu, kurban olanlar da sultan olmuştu.

 Onun için hangi zeminde, zamanın ve tarihin yükselen ya da alçalan zamanında gelip gelmediğiniz önemli değil, görevinizi yapıp yapmadığınız önemli mesajı veriliyordu bu 4 örnek zemininde.

 ve kale ya eyyühenNasu ullimna mantıkattayr ve ey insanlar diye seslendi Hz. Süleyman. Bize kuşların mantığı öğretildi. Varlığı bir kitap gibi okuma öğretildi yani. Varlığı bir kitap gibi okumak. Mantık; Nutk kökünden gelir. Hem dil, hem dili ortaya çıkaran mantık anlamına gelir. Onun için kuşların dili demek yerine kuşların mantığı -ki Elmalılı üstadımızda aynı görüşte- demek daha doğrudur.

 Ragıb El Isfahani harika bir açıklama getirir. Bu ayet bağlamında. Mantık kelimesinin açıklaması sadedinde. Der ki; Bir şeyden bir anlam çıkaran kimseye nispetle o şeyin dili vardır. İsterse konuşma yeteneğine sahip olmasın. Kişinin dilinden anlamadığı bir şeyse dilsizdir. İsterse konuşma yeteneğine sahip olsun. Yani eğer eşyayı anlayabiliyorsanız, onun dili vardır. Onun dilinin olup olmadığı sizin ondan bir şey anlamanıza bağlıdır. Eğer anlayamıyorsanız isterse konuşsun onun dili yoktur. Çünkü size bir şey anlatmıyor. O nedenle Kuşların mantığını anlamak eşyayı okumak, varlığı bir kitap gibi okumak. Asıl olan budur.

 Kuşa Süleyman’ın dili öğretilmemiştir, Süleyman’a kuşun dili, mantığı öğretilmiştir. Yani burada mucize kuşa ait değildir. Burada meziyet kuşu anlayan kuşu okuyan Süleyman’a aittir. Burada ne demek isteniliyor peki, altında yatan sır ne, ibret ne? İktidar ve güç ancak hikmet sayesinde insanileşir. Eğer hikmetle okursanız iktidar ve güç karıncayı ezmeyecek bir adalete dönüşür. İşte onun örneği veriliyor burada devam edelim.

 [Ek bilgi; “Araplar şöyle derler: “Güvercin nutketti, seslendi.” Süleyman (a.s)’ın kuşların diline dair öğrendiği şey ise, kuşların maksad ve gayelerinden bazısını bazısından ayırıp seçmesi, farketmesidir.” (Fahruddin el Râzi)

“Kâ’b (r.a.) şöyle demiştir:

Bir gün Süleyman (a.s.)’ın yanında bir kumru öter. Hz. Süleyman kuşların ne konuştuğunu anladığı için yanındakilere «bu kuşun ne söylediğini biliyor musunuz?» diye sorar.

Onlar da bilmediklerini söyler. O «’ölmek için doğdunuz, yok olmak için de yiyiniz’ diyor» der.

Sonra Üveyik kuşu öter. Onun da ne söylediğini yanındakilerin anlayıp anlamadıklarını sorar.

Onlar bir şey anlamadıklarım söylerler. Süleyman (a.s.) «o kuş şöyle diyor ‘keşke insanlar yaratılmadaydı. Çünkü onlar dünyaya gelip günahkâr oldular, Allah’ın emirlerine karşı gelip isyan ettiler’» der.

Sonra Tavus kuşu öter. Aynı soruyu yanındakilere yine sorar, onlar yine bir şey anlamadıklarını söyler. Süleyman (a.s.) «’esirgemeyen, esirgenmez’ diyor» der.

Arkasından gece kuşu öter, yanındakiler onun ötüşünden yine bir şey anlamazlar. Süleyman (a.s.) «’ey günahkârlar, tevbe istiğfar edin1 diye- size nida ediyor» der.

Sonra Tavta kuşu öter, insanlar onun ötüşünden de bir şey anlamaz. Süleyman Ca.s.) «’ey insanlar, aklınızı başınıza alın, her canlı ölür, her yeni eskir’ diyor» der.

Sonra kırlangıç öter, onun da ötüşünden halk bir şey anlamaz. Süleyman (a.s.) »’ey insanlar, ölmeden önce iyi ameller gönderin ki, gittiğiniz zaman onları bulaşınız’ diyor» der.

Sonra güvercin öter. Hz. Süleyman (a.s.) onun ne söylediğini yanındakilere sorar. Onlar hiçbir şey anlamadıklarını söyler. O «yerlerin ve göklerin doluşunca Rabbini teşbih ettiğim söylüyor» der.

Sonra karga öter, yanındakiler onun da ne söylediğini anlamazlar. Süleyman (a.s.), «bu ‘ey Rabbim, hilebazlara ve isyankârlara lanet et’ diye Rabbine niyaz ediyor» der.

Rivayete göre, Yahudilerden bir topluluk îbn. Abbas’a gelip şöyle demişlerdir:

*Sana yedi şey soracağız, eğer bunlara cevap verebilirsen, biz de senin dinine gireceğiz ve iman edeceğiz.» İbn Abbas (r.a.) da öğrenmek için sorun, fakat inat için sormayın, der.

Yahudiler «koyun ne diye meler, horoz ne diye öter, kurbağa ne diye bağırır, merkep ne diye anırır, at ne diye kişner, sığır ne diye bağırır ve tavuk ne diye öter» derler.

İbn Abbas (r.a.) onlara şu cevabı verir:

Davar «Ey Rabbim, Muhammed ve âline düşman olanlara lanet et, der.

Horoz «Ey insanlar, Allah’ı zikredin, ömrünüzü gaflet içinde geçirmeyin» der.

Kurbağa «Karadakilerin ve denizde-kilerin ma’budu olan Allah’ı zikrederim» der.

Merkep «Ey Rabbim, sana isyan edenlere lanet et» der.

At «Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, her şeyin Rabbidir» der.

Sığır “Ey Rezzâk-i Âlemt senden her gün beni rızıklandırmanı istiyorum» der.

Tavuk «Rahman arş üzere galiptir» der.

Yahudiler İbn Abbas (r.a.)’dan bu cevabı alınca hepsi iman edip Müslüman olurlar. (Ebü’l-Leys Semerkandi/Tesirül Kur’an)]

 ve utina min külli şey’ ve bize bu alanda gerekli olan her şey bahşedildi. inne hazâ le hüvel fadlül mubiyn elbet bu, işte budur Allah’ın apaçık lûtfu. Yani iktidar, bilgi, yetenek, hepsi emanettir. Bu işte, bunun emanet olduğunu bilmek Allah’ın büyük Lûtfudur.


17-) Ve huşire li Süleymane cünudühu minel cinni vel insi vettayri fehüm yuze’un;

 Süleyman için cinden, insten ve kuşlardan oluşan ordular bir araya getirildi. Onlar hep beraber düzenli bir şekilde (Süleyman tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı. (A.Hulusi)

 17 – Hem Süleyman’a Cinn-ü İns ve tuyurdan (kuşlar) orduları toplandı, hep bunlar zabt-u idare olunuyorlardı. (Elmalı)


Ve huşire li Süleymane cünudühu minel cinni vel insi vettayri fehüm yuze’un ve günlerden bir gün Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu bir araya getirilmiş ve zapturapt altına alınarak yola çıkarılmıştı.

 Burada el cinn kavramının Kur’an da cisimleşmiş olarak kullanıldığı ilk yer burası. Yani ordunun içinde zapturapt altına, hatta burada ki Yuze’un kelimesi; hem sıraya dizip yola çıkarmak, hem birbirine berkitmek, birbirine zincirlemek anlamına da geliyor. Onun için zapturapt altına alınmış bir ordu içinde bir bölüm, bir bölük cinn olarak nitelendiriliyor.

 Ki Kur’an da biz Arap dilinde de, Arap dilinin yansıması olarak Kur’an da da cinn sözcüğünün çok anlamlı olarak kullanıldığını biliyor ve görüyoruz. Hem görünmeyen, gaybi varlıklar, insanın göremediği gizli varlıklar olarak, ki yaygın kullanımı bu, bilinen kullanımı bu ve bu anlamda Kur’an da çok sık kullanılıyor ve burada ve birkaç yerde daha cismanileşmiş bir biçimde, özgül ağırlığı olan varlık olarak tanımlanıyor. Bu durumda mana şu olabilir sadece bir yorum olarak, -ki 18. ayetle birlikte okunduğunda karınca çiğneyebilen bir cin bu, yani iz bırakan, ayak izi olan, ki bir sonraki ayette gelecek zaten karınca çiğneyebilen bir cin bu.- o halde burada cismani ve özgül ağırlığa sahip bir türden söz ediliyor.

 Cinin ender rastlanan insana ve başka herhangi bir türe de atfedilmesi mümkindir, yani ender rastlanan, her yerde görülmeyen, pek az görülen bir tür. Yabani bir insan içinde kullanılabilir. Çok ender rastlanan bir tür içinde kullanılabilir. Onun için burada ki anlamı cismani olarak böyle yorumlanması mümkündür.


18-) Hattâ izâ etev alâ vadin nemli, kalet nemletün ya eyyühen nemlüdhulu mesakineküm* lâ yahtımenneküm Süleymanü ve cünudühu ve hüm lâ yeş’urun;

 Nihayet Karınca Vadisine geldikleri vakit, bir dişi karınca: “Ey karıncalar… Meskenlerinize girin… Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezip yok etmesinler” dedi. (A.Hulusi)

 18 – Hattâ karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: ey karıncalar, haydin meskenlerinize girin, Süleyman ve ordusu sizi fark etmeyerek kırıp geçirmesin. (Elmalı)


Hattâ izâ etev alâ vadin neml derken karıncaların olduğu vadiye gelince. Özel ya da cins isim olarak anlaşılabilir bu vadi. Karınca vadisine şeklinde de anlaşılabilir ki  böyle bilinen bir vadi, ya da karıncaların içinde bulunduğu bir vadiye gelince;

 kalet nemletün ya eyyühen nemlüdhulu mesakineküm bir karınca dedi ki; ey karıncalar, daha doğrusu komut verdi bir karınca; Ey karıncalar, haydi derhal yuvalarınıza girin diye komut verdi.

 Nemletün; bir karınca manasına gelir. Zemahşeri Ebu Hanife’nin bu karıncanın cinsiyeti konusunda bir yorum yaptığını söyler o da bu karınca dişi idi der Ebu Hanife ve delil olarak ta Kalet fiilinde ki müenneslik “t” sini gösterir. Eğer dişi olmasaydı Kalet denmezdi der Zemahşeri’nin naklettiğine göre. Bu önemlidir, çünkü biraz sonra gelecek ayetlerin nüktesi ile alakalıdır. Yani haddi zatında bu aynı zamanda bugün bilimsel olarak yapılan tüm çalışmaların sonucunda da görülmüştür ki karıncaları dişi karıncalar, yani kraliçe karınca yönetmektedir.

 lâ yahtımenneküm Süleymanü ve cünudühu ve hüm lâ yeş’urun Ki Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesin, çiğnemesin, yani deliklerinize girin, yuvalarınıza girin çiğnenmeyesiniz. Der o Kraliçe karınca.

 Burada tabii iktidar hikmetle birleşirse karıncayı incitmeyen bir yönetim ortaya çıkar. Burada ki nükte de bu. verilmek istenen ahlaki öğüt ve ders bu. Bakın Süleyman Sultan oldu yeryüzünde, bir uygarlık kurdu fakat karıncayı incitmemenin yolunu buldu. Ey iktidar sahipleri siz de güç ve iktidarı elinize geçirirseniz böyle hikmetli davranın, yoksa emanete ihanet etmiş olursunuz ahlaki mesaj bu.


19-) Fetebesseme dahıken min kavliha ve kale Rabbi evzı’niy en eşküre nı’metekelletiy en’amte aleyye ve alâ valideyye ve en a’mele salihan terdahu ve edhılniy Bi rahmetiKE fiy ıbadiKEssalihıyn;

 Karıncanın sözünden dolayı tebessüm etti (Süleyman) ve şöyle dedi: “Rabbim… Bana ve ana-babama bahşettiğin nimete şükretmeme, razı olacağın sâlih amel yapmama beni muvaffak kıl ve (hakikatimdeki Rahıym isminden gelen) rahmetinle beni sâlih kullarının içine dâhil et.” (A.Hulusi)

 19 – O da bunun sözünden gülercesine tebessüm etti de ya rabbi! Dedi: beni nefsime zâbıt kıl ki bana ve valideynime inam buyurduğun nimetine şükredeyim ve razı olacağın iyi bir amel yapayım ve beni rahmetinle salih kulların miyanına idhal buyur. (Elmalı)


Fetebesseme dahıken min kavliha Süleyman onun komut vermesinden dolayı gülercesine tebessüm etti. İşte burada önemli Ebu Hanife’nin bu konuşan karıncanın cinsiyeti neydi sorusuna verdiği cevap, çünkü Süleyman neden güldü sorusu önemli. Bana göre Hz. Süleyman dişiden yönetici mi olur diye güldü. Yani benim yorumum bu. Yani yanılıyor da olabilirim. Burada açıklanmıyor, herhangi bir gerekçesi de yok. Fakat Süleyman’ın gülüşü; “bak bak cinsiyetine bakmadan yöneticiliğe kalkışmış.” Biçiminde çünkü görüşüm böyle desteksiz değil, 22 ve 23. ayetlerde Hüd hüd’ün yeryüzünde dişiden bir yöneticinin olduğu haberini getirmesiyle de alakalı bir görüş. Onun için Süleyman güldü diyor ve tabii devamında;

 ve kale Rabbi evzı’niy Rabbim dedi iç dünyamı öyle bir düzene sok ki, belki ondan sonra hatasını anlamış olmalı ki, iç dünyamı öyle düzelt. Öyle güzelleştir, öyle bir düzene sok ki; en eşküre nı’metekelletiy en’amte aleyye ve alâ valideyy senin bana ve ana babama bahşettiğin nimetlere layıkıyla şükreden biri olayım. ve en a’mele salihan terdahu ve hep senin hoşnut olacağın güzellikleri yapan biri olayım. ve edhılniy Bi rahmetiKE fiy ıbadiKEssalihıyn ve beni rahmetinle erdemli kullarının arasına kat. Yani nedir ahlaki öğüdü bu ayetin?

 Haddini ve sorumluluğunu bilen karıncayı incitmez. Yoksa iktidar ve gücü zulmüne alet eder. Dünyayı yöneten biri de olsan Sultan Süleyman gibi kendini denetleyemiyorsan hiçbir şey değilsin. İç denetimini kur, kendini denetle. Bu da Allah’tan bağımsız olmaz. O halde kendini denetlemenin yolu Allah ile ilişkiyi sıcaklaştırmak. Allah ile ilişkiyi doğru kurarsan kendi iç denetimini kurarsın, iç denetimini kurarsan eline geçen iktidar ve gücü doğru kullanır, karıncayı incitmezsin. İşte ahlaki mesaj bu.


20-) Ve tefekkadet tayre fekale maliye lâ eral hüdhüd* em kâne minel ğaibiyn;

 (Süleyman bir gün) kuşları gözden geçirdi ve “Niye Hüdhüd’ü göremiyorum… Yoksa kayıp mı oldu?” dedi. (A.Hulusi)

 20 – Bir de kuşları teftiş etti de bana dedi: ne oluyor hüdhüdü görmüyorum? Yoksa gaiplere mi karıştı? (Elmalı)


Ve tefekkadet tayre fekale maliye lâ eral hüdhüd yine bir gün kuşları denetliyordu ki bir den hüd hüdü neden göremiyorum dedi. Çünkü hüd hüd kaybolmuştu. Bunun, Hz. Süleyman’ın ordusunda eğitilmiş kuşlardan bir kuş, ki zaten kuş dilini bilmek, kuşların nasıl eğitileceğini nasıl işe yarayacağını, davranış biçimlerini, onların yönlendirilmelerini, onların kullanışlarını, onların evcilleştirilmelerini bilmekte anlamına geliyordu Hz. Süleyman kendi iktidarında gerçekten bir çok hayvanı en ideal bir biçimde ordusunda kullanabilmiş bir peygamber hükümdardı.

 em kâne minel ğaibiyn yoksa yine kayıplara mı karıştı. Demek ki sık sık kayıplara karışan bir kuşmuş.


21-) Le ü’azzibennehu azâben şediyden ev le ezbehannehu ev leye’tiyenniy Bi sultanin mubiyn;

 “(Ya) bana kayboluşunun güçlü bir gerekçesini gösterecek ya da ben ona azap çektireceğim veya öldüreceğim.” (A.Hulusi)

 21 – Elbette ona şiddetli bir azâb ederim veya boynunu keserim, yahut da bana her halde açık, kuvvetli bir bürhan getirir. (Elmalı)


Le ü’azzibennehu azâben şediyden ev le ezbehannehu ev leye’tiyenniy Bi sultanin mubiyn ya karşıma geçerli bir mazeretle çıkar, ya da onu şiddetli bir biçimde cezalandırır, daha olmazsa kafasını kopartırım. Diye konuştu.


22-) Femekese ğayre be’ıydin fekale ehattü Bi ma lem tuhıt Bihi ve ci’tüke min Sebein Bi nebein yakıyn;

 Çok geçmeden (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: “Senin bilgin dışındaki bir şeyi gördüm ve sana Saba’dan kesin bir haber ile geldim.” (A.Hulusi)

 22 – Derken bekledi çok geçmeden geldi, ben, dedi: senin ihata etmediğin bir şey ihata eyledim ve sana Sebe’den sağlam bir haber getirdim. (Elmalı)


Femekese ğayre be’ıydin derken beklemesi çok uzun sürmedi. fekale ehattü Bi ma lem tuhıt Bihi ve ci’tüke min Sebein Bi nebein yakıyn Hüd hüd çıkageldi ve dedi ki; Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den doğru ve kesin bir  haber getirdim dedi. Yani hüd hüd ki çavuş kuşu diyorlar tür olarak bazı müfessirler bu cinsiyetinin, türünün ne olduğu doğrusu çok fazla önemli de değil. M.Ö. 1000 yıllarında güney Arabistan da hüküm sürmüş olan çok gelişmiş bir uygarlık Sebe ayette bahsedilen. Yemen den Umman a kadar o bölgede baharat yolu diye de bilinen yolun tüm gelirini elde ederek yükselmiş bir medeniyet.

 Mağrip başkenti. Kalıntıları günümüze kadar gelmiş olan bu medeniyetin geldiği yüksek seviyeyi, özellikle sulama konusunda geldiği seviyeyi gerçekten yer yüzünde o dönemin başka hiçbir uygarlıkta göremiyoruz. Dillere destan bir su medeniyeti, Sebe medeniyeti. İşte ondan haber getirdiğini söylüyor hüd hüd.

 [Ek bilgi: Hüthüt Kuşu Nedir, Özellikleri,

Hüdhüd. Hudhud, çavuş kuşu, Scansores (tırmanıcılar) sınıfına mensup olup, başında dikkate şâyân bir  sorgucu var­dır. Tabiat ve itiyatları hakkında pek çok şey söylenmiştir ki, burada bunların ancak bir kıs­mını zikredebiliriz.

Ana ve babasına karşı gös­terdiği hürmet ve riâyet bilhassa belirtilmek­tedir. Umayya b. Ebi ‘l-Şalt’ta; hüdhüd’ün ölen anasını kefeleye­rek cesedini, bir istirahatgâh buluncaya kadar, sırtında ve başında taşıdığını anlatan bir hi­kâye vardır. Sırtının kahve rengi oluşu da bundanmış. Başındaki sorgucun bu hareketine ödül olarak kendisine verildiği anlatı­lır,

Eşi  ölünce, hüd hüd yeni bir eş aramaz. Ebeveyni yaşlanınca, onların yiyeceklerini temin eder. Yürürken sorgucunun sallanışına göre, Arapçada muhtelif   künyeleri vardır; mesela. Aba’ibâd, Abu’l-sacâda gibi. Yuvasını gübre içine yaptığı için, pek fena kokar. Tüyleri,  yüreği v.b. muhtelif şekillerde kullanılır. Hz. Muhammed’in hüd hüd’ün  öldürülmesini  men ettiği söylenir; Bâzılarına göre, eti haramdır, bâzılarına göre, değildir.

Daha sonraki müellifler, istisnasız olarak, bütün hikâyeyi aşağıdaki şekilde anlatırlar: hüd-hüd toprağın altında bulunan suyu görebilmek kudretine sahip imiş; bu sebepten Süleyman Mekke’ye seferi esnasında hüd hüd’ü su bul­mak üzere kullanmakta imiş.

Fakat bir defasında, Süleyman’ın bu vazifede kullandığı Yafûr veya Yağfür ismindeki hüd hüd’ü, yolculuk es­nasında suya doğru uçarak, Belkıs’ın bahçesine varır ve orada Ufayr isminde başka bir hüd hüd ile tanışır. Bu hüd hüd kendisine Saba melikesi hakkında bir çok şeyler anlatır.

Bu esnâda Süleyman ordusu için (bîr başka rivayete naza­ran, abdest almak için), beyhude yere su arar bütün kuşları bir araya toplattırmak üzere, akbabayı (nasr) gönderir, fakat hüd hüd gel­mez. Kartal (ukâb) hüdhüdü çağırmak üze­re gönderilir. Hüd hüd zâten dönmek üzere bulunduğundan, kartal tarafından Süleyman’ın huzuruna getirilir. Süleyman kendisine sertçe söz söyler; fakat Belkıs’a dâir söylediklerini dinledikten sonra, bir mektup vererek, kuşu Sebe’lilere gönderir….

 http://www.filozof.net/Turkce/dinler-tarihi/7441-hudhud-kusu-huthut-kusu-nedir-ozellikleri-suleyman-kissaninda-yeri.html ]


23-) İnniy vecedtümraeten temlikühüm ve utiyet min külli şey’in ve leha arşun azıym;

 “Doğrusu ben, onlara (Sabalılar’a) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve hükümranlık tahtı olan bir kadın buldum.” (A.Hulusi)

 23 – Çünkü ben bir kadın buldum, onlara meliklik ediyor, kendisine her şeyden verilmiş, azametli bir tahtı da var. (Elmalı)


İnniy vecedtümraeten temlikühüm evet ben orada bir kadın buldum ki o ora halkına yöneticilik yapıyordu, kraliçelik yapıyordu.

 Daha önce neden Süleyman güldü soruma bana göre karıncanın kraliçelik yapmasına gülmüştür dememin sebebi de buydu. Kraliçe karıncaya gülen ey Sultan Süleyman dişiden kraliçe olmaz sanmakla bilginin sınırlı olduğu ortaya çıktı. Yani sen de her şeyi bilmiyorsun. Ne kadar bilgili ve bilge olursan ol kuşlardan bile öğreneceğin bir şey var. Ahlaki öğüt ve dersi bu. Hepimiz için tabii. Ey insanoğlu ne kadar bilge olursan ol kuştan bile alacağın ders vardır. Onun için mutlaka eşyaya bir şey alabilir miyim gözü ile bak. Okunacak bir kitap gözü ile bak. Asa Musa’ya, yıldız, ay güneş İbrahim’e, hastalık Eyyub’e nasıl öğüt verdiyse kuşta Süleyman’a kılavuzluk etti ve öğüt verdi.

 ve utiyet min külli şey’in ve leha arşun azıym ona bir iktidara gerekli olan her şeyden verilmişti diyor, Hüd hüd devam ediyor. Her şeyden verilmişti. Üstelik onun pek muhteşem bir tahtı da vardı. Hüd hüd konuşuyor hala Gelişmiş bir uygarlık ve iktidarı vardı. Taht burada mecazen uygarlığın ve iktidarın büyüklüğüne işaret eder.


24-) Vecedtüha ve kavmeha yescüdune liş Şemsi min dûnillâhi ve zeyyene lehümüşşeytanu a’malehüm fesaddehüm anissebiyli fehüm lâ yehtedun;

 “Onu ve kavmini, Allâh dûnundaki Güneş’e tapınırlarken buldum… Şeytan kendilerine yaptıklarını süslü – doğru – güzel göstermiş de onları (doğru) yoldan alıkoymuş! Bu yüzden onlar hakikat yolunu bulamazlar.” (A.Hulusi)

 24 – Onu ve kavmini buldum ki Allaha değil, Güneşe secde ediyorlar, Şeytan onlara amellerini yaldızlamış, bu suretle kendilerini yoldan sapıtmış da doğru gidemiyorlar. (Elmalı)


Vecedtüha ve kavmeha yescüdune liş Şemsi min dûnillâh ne ki onu ve kavmini Allah’ı bırakıp ta güneşe tapar buldum. Evet, yani iktidara sahip olmak Allah’ın sizi desteklemesinin göstergesi değildir. Bir güç ve iktidara gelmiş olan birileri; Eğer Allah bizi desteklemeseydi şu gücü elimizde bulundurmazdık demesinler. Çünkü güç ve iktidar Allah’ın onları desteklemesinin, ya da onların hakta olduğunun delili değildir. Burada ahlaki olarak buna bir atıf var.

 ve zeyyene lehümüşşeytanu a’malehüm fesaddehüm anissebiyli fehüm lâ yehtedun öyle anlaşılıyor ki şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve onlar da yoldan sapmışlar ve bir daha da doğru yolu bulamamışlar.

 Evet, iktidar servet ve gücün ayartıcı albenisine dikkat etmemizi istiyor bu ayetler. Hüd hüd’ün dilinden öyle anlaşılıyor ki yoldan sapmışlar. Niye sapmışlar yoldan? Çünkü şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş. Hani süslenme var ya, güzel gösterilme. Aslında dikkat buyurun surenin ilk ayetlerinde güzel gösterme Allah’a atfen gelmişti.

 Burada şeytana atfen süslenme, güzel gösterilme geliyor. Neden? Orada Allah süslemişti. Aslında Allah eşyayı süsler fakat güzel gösteren şeytandır. Tabii şeytana güzel gösterme müsaadesini veren Allah olduğu için fiilin yaratıcısı olarak Allah’a atfında herhangi bir beis yok. Bu manada şeytana bu izni verende Allah idi.

 Neden verdi? İnsanın alının bir değeri olsun, aklıyla eşyanın kabuğu ile içini ayırt etsin. Kabuğunda kalmasın bakışı, onu geçsin ve özünü görsün. Günah caziptir, günahın getirdiği anlı lezzete aldanmasın. İlerde getireceği büyük kaybı görsün. İşte günahın getirdiği anlık lezzet süstür. Onun süslenmesi. Fakat ilerde getireceği büyük aldanış ise onun içidir, özüdür, cevheridir. Yani bu manada burada hüdhüd’ün yaptığı yorum aynı zamanda iktidar ve servetin ayartıcı albenisine dikkat çekmektir. İktidar, güç, servet, şöhret, güzellik ve buna benzer her şey haddi zatında çift tarafı keskin bir bıçak gibidir. Dikkat etmezseniz sizi de vurabilir. Bir ameliyat bıçağı bir insanın hayatını kurtarabildiği gibi bistüri, aynı zamanda bir cinayetin de  aleti olabilir. İşte bunun gibi.


25-) Ella yescüdu Lillâhilleziy yuhricül hab’e fiys Semavati vel Ardı ve ya’lemü ma tuhfune ve ma tu’linun;

 “Semâlarda ve arzda gizli ne varsa ortaya çıkaran; gizlediğinizi ve açığa çıkardığınızı bilen Allâh’a secde etmemeleri için (vehimleri onları kandırmıştı).” (25. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

 25 – Allâha secde etmemeleri için o Allaha ki Göklerde ve Yerde gizliyi çıkarır ve neyi saklıyorlar, neyi açıklıyorlarsa bilir. (Elmalı)


Ella yescüdu Lillâh Allah’a secde etmemeleri ha! Sanki bir soru edatı varmış gibi okuyabiliriz tabii. Hatta Ella ibaresi ela diye de okunmuş, yine meşhur bir kıratta. Allah’a secde etmeleri gerekmez miydi anlamına gelir Ela diye okursak istifham edatıyla okursak. Ama en mastarıyye edatıyla birlikte okursak o zaman Allah’a secde etmemeleri ha? Yani bu nasıl olacak devamını da okuyalım.

 elleziy yuhricül hab’e fiys Semavati vel Ard O Allah’ki göklerde ve yerde gizli saklı ne varsa ortaya çıkarır. ve ya’lemü ma tuhfune ve ma tu’linun dahası; gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da iyi bilir.

 25 ve 26. ayetlerin içeriği Allah’a da Hüd hüd’e de atfen dile getirilebilir. Yani Allah’a da atfedilebilir bu ayetlerin içeriği, Hüd hüdün sözü olarak ta anlaşılabilir.


26-) Allâhu lâ ilâhe illâ HUve Rabbul ‘Arşil ‘Azıym;

 “Allâh; tanrı yok, sadece “HÛ”; Rabbidir Aziym Arş’ın!” (A.Hulusi)

 26 – Allah, başka ilâh yok ancak o, o azîm Arşın sahibi o. (Elmalı)

 

Allâhu lâ ilâhe illâ HUve Rabbul ‘Arşil ‘Azıym o muhteşem ve mutlak hükümranlık makamının rabbi olan Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.

 Evet, neden böyle getirdi? Burada tabii anahtar kelime el arş, ama “el arş” Yukarda ki arşil di, yani belirsiz. Arşıl aziym. Burada ki ise “el arşıl aziym.” Mutlak taht, yani mutlak ve gerçek iktidar yalnızca Allah’a aittir. Diğerleri imtihandır geçicidir yıkılır. Belkıs’ınki de, Süleyman’ınki de, Davud’un ki de tüm sultanların ve tüm güçlerin iktidarı da geçicidir. Kalıcı olan tek iktidar mutlak olan Allah’ın iktidarıdır. O halde mutlak olan iktidara karşı isyan edipte geçici olan iktidara kanmayın. Geçici olan iktidara aldanıp ta, mutlak olan iktidara sırt dönmeyin. Ahlaki öğüt bu ayetlerde budur elbet.


27-) Kale senenzuru esadakte em künte minel kâzibiyn;

 (Süleyman) dedi ki: “Bakalım, anlattığın doğru mu, yoksa yalancılardan mısın?” (A.Hulusi)

 27 – Bakalım, dedi: sadık mısın yoksa yalancılardan mı oldun? (Elmalı)

 

 Kale senenzuru esadakte em künte minel kâzibiyn Süleyman; doğrumu söylüyorsun, yoksa yalancının teki misin göreceğiz dedi ve ekledi;


28-) İzheb Bi kitabiy hazâ feelkıh ileyhim sümme tevelle anhüm fenzur ma zâ yerci’un;

 “Şu mektubumu götür onlara bırak! Sonra bir kenara çekil de bak bakalım, hangi anlayışta olacaklar?” (A.Hulusi)

 28 – Şu mektubumu götür bırak onlara, sonra dön kendilerinden de bak ne neticeye varacaklar. (Elmalı)


İzheb Bi kitabiy hazâ feelkıh ileyhim bu mektubumu al onlara ulaştır. sümme tevelle anhüm fenzur ma zâ yerci’un sonra onlardan uzaklaşıp bir köşeye çekil de bak bakalım nasıl bir sonuca varacaklar, ne diyecekler, ne yapacaklar.


29-) Kalet ya eyyühel meleü inniy ulkıye ileyye kitabün keriym;

 (Saba Melikesi) dedi ki: “Ey önde gelenlerim! Bana önemli ve değerli bir mektup iletildi.” (A.Hulusi)

 29 – Kadın, ey ayan dedi: bana bir mektup bırakıldı, bana çok mühim ve şayanı terkim. (Elmalı)


Kalet ya eyyühel meleü inniy ulkıye ileyye kitabün keriym (Sebe kraliçesi mektubu alınca, bunlar metin dışı bir ara açıklama;) size ey ileri gelenler dedi. Elime çok önemli bir mektup geçti, çok değerli, keriym aynı zamanda değerli manasına da gelir. Çok önemli bir mektup geçti.


30-) İnnehu min Süleymane ve innehu Bismillâhir Rahmânir Rahıym;

 “Mektup, Süleyman’dandır; muhakkak ki o(nun başlangıcı) Bismillâhir Rahmânir Rahıym’dir.” (A.Hulusi)

 30 – Süleyman’dan ve, o Rahmân, rahîm Allahın ismiyle. (Elmalı)


İnnehu min Süleymane ve innehu Bismillâhir Rahmânir Rahıym Kur’an da metin içinde geçen tek besmele budur. Evet o Süleyman’dan gelen bir mektup ve o şöyle başlıyor; Rahman, rahim Allah adına.

 Evet değerli dostlar Hz. Süleyman peygamber vasıtasıyla yazılan mektupta besmele yer alıyor. Bu şu anlama geliyor ki; Besmele tüm vahiylerin açıkça ilk şifresidir. Sadece son vahyin değil, tüm vahiylerin şifresidir. Çünkü Hz. Nuh’un da gemiyi yüzdürmeye başlarken besmele çektiğini biliyoruz, evet. Dolayısıyla, tabii ki oradaki besmele tam bu şekilde yer almadığı için ilk tam besmele Kur’an metni içerisinde buradakidir tek olarak.


31-) Ella ta’lu aleyye ve’tuniy müslimiyn;

 “Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslim olmuşlar olarak bana gelin!” (diyor mektupta). (A.Hulusi)

 31 – Şöyle ki: bana karşı baş kaldırmayın ve Müslüman olarak gelin bana! (Elmalı)


Ella ta’lu aleyye ve’tuniy müslimiyn bana karşı büyüklük taslamayın ve bana Müslümanlar olarak gelin. Devam ediyor mesaj tabii. Yani bu mesaj Allah’a atfen de okunabilir çünkü Allah adına yazılmış bir mektup. Besmeleyi gördük. Onun devamında ki mesaj Süleyman’a atfet okunursa; Bana karşı çıkmayın ve bana teslim olun anlamına gelir. Yine bu durumda dahi peygamber olarak bu mesajı göndermiştir.

 Ama Allah’a atfen okunması daha doğru olur gibime geliyor besmeleden sonrasının. O zaman; Allah’a karşı büyüklük taslamayın ve Allah’a teslim olun çağrısı çıkar. Zaten burada da görüldüğü gibi ve’tuniy müslimiyn bana Müslümanlar olarak gelin. Yani teslim olmuş kişiler olarak. Buradaki İslam sadece bir peygamberin dini değil, İslam tüm peygamberlere gelen vahyin getirdiği ortak öğreti olduğunu bir kez daha görüyoruz ve bu meyanda İslam’ın; İnsanlığın ortak değerleri olduğunu ve tüm peygamberlerin İslam’ın peygamberi, tüm vahiylerin İslam’ın vahyi, tüm şeriatların da İslam öğretisine mensup birer şeriat olduğunu görüyoruz.

 Bu manada Hz. Süleyman peygamber çerçevesinde, onun adı bağlamında insanlığa verilen, Kur’an ın muhataplarına verilen ahlaki öğütlerin zirvesinde yer alan bir iktidara düşen öncelikle tevhid ve adalettir ilkesini açıkça görüyoruz.

 “Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

One response to “İslamoğlu Tef. Ders. NEML SURESİ (001-031)(118)

  1. kral süleyman

    30 Kasım 2014 at 20:50

    islamoğlu, helal sana… neml i neredeyse içindeymiş gibi anlamışsın..

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: