RSS

İslamoğlu Tef. Ders. NEML SURESİ (032-058)(119)

19 Eki

 

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Neml suresinin 31. ayetine kadar işlemiştik. Geçen ders işlediğimiz ayetleri hatırlayacak olursanız Hz. Süleyman A.S. ile Sebe melikesi arasındaki imana çağrı ve irtibat işleniyordu. Aslında Sebe suresi bu kıssayı imani bir iktidarın Nasıl adalet üzere olması gerektiğine bir model olarak sunuyordu ve bir peygamber iktidarının karıncayı dahi incitmeyecek kadar mahlukata şefkat ve merhamette hassas yapısını dile getiriyordu. İşte karıncayı dahi incitmeyecek kadar hassas olan böyle bir iktidarın insanları Allah’a davet hususunda nasıl tavizsiz, nasıl ödünsüz olduğunu Belkıs örneğinden yola çıkarak naklediyordu.

Geçen dersimizin son ayetlerinde Hz. Süleyman’ın Belkıs’a gönderdiği mektubu Belkıs almış, okumuş, Allah’ın adına yazılan bu mektupta Allah’a davet, teslimiyete davet yani İslam’a davet vardı ve işte şimdi o mektubun davetini Belkıs’ın etrafında ki danışmanlarıyla istişaresini nakleden ayetle kıssa devam ediyor.

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

32-) Kalet ya eyyühel meleü eftuniy fiy emriy* ma küntü katı’aten emren hattâ teşhedun;

(Saba Melikesi) dedi ki: “Ey önde gelenlerim… Bu konuda bana görüşünüzü bildirin… Sizsiz bu konuya karar vermek istemedim.” (A.Hulusi)

32 – Ey ayan, dedi: bana emrimde bir fetvâ verin, sizin huzurunuz olmadan ben hiç bir emri kestirmiş değilim. (Elmalı)

 

Kalet ya eyyühel meleü eftuniy fiy emriy Sebe melikesi dedi ki; siz ey danışmanlar, ey seçkinler, ey önde gelen akıl daneler bu konuda bana bir görüş sunun. Ne yapmam gerektiğine dair ne düşündüğünüzü söyleyin dedi. ma küntü katı’aten emren hattâ teşhedun ve ekledi sizin onayınıza sunmadan şimdiye kadar hiçbir konuda kestirip atmadım, kendiliğimden karar vermedim dedi.

Ayetin içeriğinden de anlaşıldığı gibi Belkıs yönetiminin meşverete dayalı, istişareye dayalı bir yapıda olduğu öne çıkarılıyor. Belki Belkıs yönetiminin bu yapısı Mekke’nin 6 ya da 7. yılında, Yani Mekke döneminin ortalarına doğru Hz. Peygambere neden söylenir? Burada ilginç bir nükte de Resulallah’a gelecekte oluşturacağı devlet yönetim modeline ilişkin bilgiler sunuluyordu. Yani ideal bir yönetim modelinin nasıl olması gerektiğine ilişkin bir takım tarihten modeller sunuluyordu. Ki aslında bunlara biz Kur’an dan siyaset dersleri de diyebiliriz.

Şûrâ/28. ayetinde; ..ve emruhüm şura beynehüm. (Şûrâ/38) buyrulur. Onların devlet işleri kendi aralarında meşveret iledir, istişare iledir, danışma iledir.

Yine A.İmran/159. ayetinde, ki bu ayet Uhud’dan hemen sonra inmiştir, şöyle buyruluyor; FeBima rahmetin minAllâhi linte lehüm. (A.İmran/159) Allah’tan bir rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. ve lev künte fazzan ğaliyzal kalbi lenfaddu min havlik eğer sert davransaydın etrafından çeker giderlerdi, dağılır giderlerdi. A. İmran/159 bu anlamda çok manidardır. fa’fü anhüm o halde onları affet. Kimleri? Yani Uhud savaşında savaşı; düşmanı dışarıda karşılayalım diye Resulallah’ı zorlayıp ısrar edip istişarede bu yönde görüş belirten ve bu görüşünde de ısrar ettiği halde savaş başlayınca ilk savaş meydanını terk edenleri affet. vestağfir lehüm onlar böyle yapmakla günah işlediler, onlar için istiğfar et, yani sen de affet, Allah’tan da affetmesini dile. ve şavirhüm fiyl emr. (A.İmran/159) Bu çok ilginç ve onlarla yine istişare etmeye devam et. Yani hem sana karşı yakışıksız davrandılar, hem Allah’a karşı günah işlediler, ama buna rağmen istişareye devam et.

Bu çok ilginçtir. Peygamberimiz Aleyhissalatü vesselâm eğer şöyle deseydi haklıydı, Sizinle istişare ettik böyle oldu. Bir daha sizinle istişare yok. Çünkü kendi görüşleri savaşı şehrin içinde yapmak, düşmanı kalenin içinde kabul etmek. Yani şehir savunması biçiminde yapmak yönünde idi. Ama Savaş istişare kurulundaki bir çok üye, özellikle gençler Uhud savaşını şehrin dışında bir meydan savaşı olarak yapılaması gerektiği yönünde görüş bildirirler. Resulallah bunun üzerine kendi görüşüne aykırı olmasına rağmen onların görüşünü tercih etti, zırhını giydi çıktı, fakat diğerleri bunun yanlış olduğunu çok kısa sürede anlamışlardı. Geldiler tekrar ya Resulallah sizin görüşünüze döndük dedilerse de bir peygamber giydiği zırhı çıkarmaz dedi ve devam ettiler.

Adeta bu ayette Belkıs’ın tavrı, benim biraz önce okuduğum ayeti kerimeyle (A.İmran/159) birbirini tefsir eder tarzda. Yani Belkıs’ın tavrını adeta tefsir ediyor. Yani bu istişare nasıl olmalı. Nasıl olmalısın da ve şavirhüm fiyl emr. O ayetin sonu da öyle bitiyor fe izâ azemte eğer istişare sonucunda bir karar alınmış ve bu kararda da senin gönlün artık sabitlenmişse, artık bir şeye niyetlenmişsen fe tevekkel alAllâh. Allah’a güven ve devam et. innAllâhe yuhıbbül mütevekkiliyn. (A.İmran/159) hiç kuşku yok ki Allah kendine güvenenleri sever.

 

33-) Kalu nahnu ulû kuvvetin ve ulû be’sin şediydin vel emru ileyki fenzuriy mazâ te’muriyn;

Dediler ki: “Biz hem kuvvetliyiz hem de şiddetli savaşçılarız… Emir sana aittir! Ne hükmedeceğine sen karar ver.” (A.Hulusi)

33 – Dediler: biz bir kuvvet sahibiyiz ve şiddetli harp ehliyiz, mamafih emir sana aittir, bak ne ferman buyurursun. (Elmalı)

 

Kalu nahnu ulû kuvvetin ve ulû be’sin şediyd etrafında ki danışmanlar kadrosu Sebe Melikesine dediler ki; Biz güçlüyüz ve caydırıcı şiddette bir askeri yeteneğe, kabiliyete ve kapasiteye sahibiz. vel emru ileyki fenzuriy mazâ te’muriyn yine de emir senindir. Şu halde ne emredeceğine sen kendin karar ver dediler.

Buradan yola çıkarak Sebe Melikesinin, Sebe Kraliçesinin etrafındaki bu danışmanlar kadrosunun sadece askerler olduğunu söyleyemeyiz. Ama savaş konusunda bir danışma bir istişare yapıldığından yola çıkarak onlar güçlerinin ve kuvvetlerinin yerinde olduğunu, savaşacak kabiliyette olduklarını söylüyorlar, faka son kararı yine Kraliçeye bırakıyorlardı. Yani Kraliçe bu manada onlarla istişare etmesi zafiyetinden kaynaklanmıyordu, ama bilginin, uzmanlığın bereketinden yararlanmak gibi bir erdemden kaynaklanıyordu. Onlarda kendi uzmanlıklarına saygı duyan bu yöneticiye saygı duyuyorlar uzmanlıklarının gereğini hiç saklamadan ve gizlemeden, yani bildiğin gibi yap ne dersen he deriz şeklinde bir yağcılığa soyunmadan uzmanlıklarının gereğini söylüyorlar fakat sonunda kendileri de onun yöneticiliğine saygı duyuyorlar. Yine de son söz sana aittir diyorlardı.

Aslında bu ayrıntıların verilmiş olmasının daha önce, hani hatırlarsınız Kraliçe karınca, karınca kardeşlerine, mensuplarına; Süleyman’ın ordusu sizi çiğnemesin, yuvalarınıza girin diye talimat verdiğinde Fetebesseme dahıken.. (19) demişti. Süleyman güldü. Ben o gülüşü; Bak bak, karıncalara bir bayan yöneticilik yapıyor. Bir dişi karınca yöneticilik yapıyor diye şaşkınlığını, biraz da kinayeli kinayeli gülüşüne yormuştum. İşte burada Hüd hüd kanalıyla, vasıtasıyla; Sen ona ne gülüyorsun ki, dünyada yönettiği devleti adil yöneten, istişareyle yöneten gerçekten yükselmiş bir uygarlığa imza atmış olan bir kraliçe var. Hem de seninle yaşıt. Hem de senin çağında. Sen ona bak. Yani niye gülüyorsun ki, bu çok doğal bir şey. Aslında tabiatta olan, doğada olan bu gerçek insan hayatında da mevcut diye öğüt vermişti adeta.

 

34-) Kalet innel müluke izâ dehalu karyeten efseduha ve cealu e’ızzete ehliha ezilleten ve kezâlike yef’alun;

(Saba Melikesi) dedi ki: “Melikler bir ülkeye girdikleri vakit, orayı bozguna uğratırlar ve halkın güçlülerini güçsüz kılarlar… İşte böyle yaparlar!” (A.Hulusi)

34 – Doğrusu, dedi: mülk bir memlekete girdiler mi onu perişan ederler ve ahalisinin azîz olanlarını zelîl kılarlar, evet, böyle yaparlar. (Elmalı)

 

Kalet Kraliçe dedi ki innel müluke izâ dehalu karyeten efseduha ve cealu e’ızzete ehliha ezilleten Bakın Krallar bir ülkeye ne zaman girmişlerse, Buradaki girmeyi ‘anneten diye açıklar kadiym tefsirlerimiz yani zorla girmişlerse, savaş yolu ile girmişlerse orayı perişan etmişler. Üstelik oranın soylu insanları zelil kılmışlardır. ve kezâlike yef’alun vakıa bunlarda böyle yapacaklardır.

 

35-) Ve inniy mursiletün ileyhim Bi hediyyetin fenazıretün Bime yarci’ul murselun;

“Ben onlara bir hediye gönderip deneyeceğim; (hediyeyi götüren) elçiler ne (haber) ile geri dönecekler?” (A.Hulusi)

35 – Ben ise onlara hediye ile bir heyet göndereceğim de bakacağım sefîrler ne ile dönecekler. (Elmalı)

 

Ve inniy mursiletün ileyhim Bi hediyyetin işte bu nedenle ben onlara bir hediye göndereceğim fenazıretün Bime yarci’ul murselun ve elçilerin nasıl bir haberle döneceğini bekleyeceğim, göreceğim. Dedi Kraliçe.

Bazıları Belkıs’ın bu tavrını feminen siyaset olarak, yani kadınsı siyaset olarak nitelendirirler. Kendisine böylesine tehdit dolu bir üslupla mektup gönderen bir başka Krala yöneticiye, kendisinin hediye ile cevap vermesini kadınsı siyasetin bir ögesi olarak görürler ki bunda herhangi bir sakınca olmasa gerek. Eğer bu siyaset gerçekten de huzura, barışa, refaha, saadete, insana hizmet ediyorsa iyi siyaset, kadınsı siyaset olsa gerek demek lazım.

Tabii burada Hz. Süleyman’ın baştan beri kıssanın, aslında tam kıssa olmaktan da öte menkıbevi kıssanın ki öğüt dolu bu kıssa ağzına kadar başta siyasetçilere, yöneticilere, hepimizin alacağı, çünkü hepimiz yönetmekteyiz, hepimiz yönetilmekteyiz. Nihayetinde yönettiğimiz bir takım insanlar var ve bizi yönetenler var. Onun için hepiniz çobansınız sözünün içine giriyoruz. (“Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz.”/ Hadis) bu manada hepimize çok ilginç öğütler veren, ağzına kadar öğüt dolu bu kıssada kullanılan dil de tevriyeli bir dil. Yani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla türü bir dil.

Daha öte çift boyutlu bir dil. Yani bakıyorsunuz teslimiyete davet ediyor Hz. Süleyman. Allah’ın adıyla başlıyor.  İnnehu min Süleymane ve innehu Bismillâhir Rahmânir Rahıym (30) diye başlayan Süleyman’ın mektubu muhatabını teslim olmaya davet ediyor. Neye teslimiyet? Şimdi davet edenin iki makamı var. 1 – siyasi makam, yöneticilik. 2 – İmani makam, dini makam peygamberlik. Şimdi hangi vasfıyla davet ediyor? İşte tevriye buradan kaynaklanıyor. Anlayan nasıl anlarsa anlasın. Eğer siyasi makamın bir göstergesi olarak anlayacaksa bunu o teslimiyeti, aslında bir dünyevi teslimiyet olarak algılayacak. Fakat gönderen, daveti yapanın dini makamını, Allah’ın elçisi olma özelliğini dikkate alırsa bu teslimiyeti Müslüman olmaya davet biçiminde algılayacak.

Yine kıssanın içerisinde hidayet kelimeleri kullanılıyor. Şimdi bu hidayeti doğru yolu bulma, yani Süleyman’a direnmeden teslim olma, savaşa girmeme şeklinde de anlayabiliriz, doğru yolu bulma; imana erme biçiminde de anlayabiliriz. O nedenle biz burada, bu tevriyeli dilin sonunda, aslında Hz. Süleyman’ın bu daveti bir Kral olarak değil, bir peygamber olarak yaptığını, fakat muhatabının bunu karmaşık duygularla anladığını ve en sonunda netleştiğini görüyoruz. Zaten devam edeceğiz, devamındaki ayetlerde bu daha da ortaya çıkacak.

Burada şöyle bir nükte de var gibime geliyor. Hediye gönderirken Kraliçe Belkıs Hz. Süleyman’a, para her şeyi satın alır gibi bir düşünceye sahip. Yani ben savaşa girmeyeyim, kan dökülmesin ama yine de buna servet mesabesinde çok değerli hediyelerle satın almaya kalkayım. Yani kendince akıllıca bir yol belki. Çünkü o güne kadar belki çok denedi ve başardı, satın almaya kalktı ve satın aldı. Böyle bir denekle daha karşı karşıya olduğunu düşünmüş olabilir. Onun içinde çok kıymetli, yükte hafif paha da çok ağır hediyeler gönderdiği kayıtlıdır tefsirlerde. Şimdi gelelim hediyeyi alan nasıl bakıyor olaya.

 

36-) Felemma cae Süleymane kale etümidduneni Bi mal* fema ataniyAllâhu hayrun mimma ataküm* bel entüm Bi hediyyetiküm tefrehun;

(Hediye getiren elçiler) Süleyman’a geldiğinde, (Süleyman) dedi ki: “Beni mi hediyenizle durdurtacaksınız? Allâh’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır! Hediyeniz sizin gibileri mutlu eder!” (A.Hulusi)

36 – Bunun üzerine gönderilen Süleyman’a vardığı vakit siz, dedi: mal ile bana imdat mı ediyorsunuz? Bakın Allahın bana verdiği size verdiğinden daha iyi, hayır siz hediyenize güveniyorsunuz. (Elmalı)

 

Felemma cae Süleymane kale etümidduneni Bi malin Sebe kraliçesinin elçisi Süleyman’a gelince o şöyle dedi. Güya servetle beni desteklemiş mi oluyorsunuz?

Hz. Süleyman’ın verdiği ders, bambaşka bir ders. Yani paranın satın alamayacağı şeyler vardır. Yüksek servet akide deki yoksullaşmayı kapatamaz. Verdiği derslerden biri bu. Yani beni desteklemiş mi oluyorsunuz servetle. Oysa ben sizi imanla desteklemek istiyorum. Yani benim size sunduğum en büyük hediye imana davet. Dolayısıyla sizin servetiniz akidenizde ki fukaralığınızı örtmüyor, yoksulluğunuzu kapatmıyor demeye getiriyordu. Devam ediyor;

fema ataniyAllâhu hayrun mimma ataküm Ama Allah’ın bana verdiklerinin, sizin bana verdiklerinizden kat kat daha hayırlı olduğunu biliniz. 15. ayete dikkatinizi çekerim. Bu ayette özel bilgi, özel bir ilim verildiği ifade buyruluyordu Hz. Süleyman’a ve tabii ki Hz Davud’a da ve yine ayrıca hüküm verildiğini söylüyordu Kur’an enbiya/79. ayetinde. Ki Hz. Süleyman’a özel bilgi ve hüküm, yani muhakeme yeteneği verilmişti. Daha başka şeylerde verilmişti ki o şeyler burada gözüküyor. Yani hayvanların mantığını okuma yeteneği verilmişti.

Aslında o özel bilginin bir boyutuydu bu. Onun için diyor bana verilen nübüvvet, bana verilen bilgi, bana verilen hüküm senin dünyayı bana vermenden çok daha hayırlıdır. Çünkü rabbim benim için hayırlı olanı verdi. Aslında ben de bir Kralım, benimde servetim var. Fakat ben servetle övünmüyorum. Ama bilgiyi gerçek bir servet olarak görüyorum. Muhakeme yeteneğini gerçek bir servet olarak görüyorum ve bunları hiçbir şeye değişmediğimi söylüyorum demek istiyordu.

bel entüm Bi hediyyetiküm tefrehun ve şöyle tamamlıyordu sözünü. Bilakis sunduğunuz hediyeler, armağanlar sizin gibileri sevindirir diyordu. Yani nereden baktığınıza bağlı kimin ne ile sevindiğine bakınız, onun nereden baktığını öğreniniz. Kimi ne satın alır, kimin gönlünü ne eğler. Haydi Kur’an ın ifadesi ile soralım kimi ne tatmin eder. Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh. (Fecr/27) ey tatmin olmuş nefis. Tabii nesnesi yok cümlenin. Neyle tatmin olmuş. Ama biz anlıyoruz o nesneyi. Yani Allah’ın rızası ile, cennetle tatmin olmuş. Bunun anlamı şu; cennetten daha aşağısına satılmamış olan nefis. Allah rızasından daha aşağına fiyat biçmemiş olan nefis.

İşte bu. Onun için Hz. Süleyman bize bir bakış açısı öğretiyor. Tabii Belkıs’a da, Belkıs’ın adamlarına da bir bakış açısı öğretiyor. İnsan neye giderse ucuz gitmez. İnsanın değerini kim takdir eder onu söylüyor.

 

37-) İrcı’ ‘ileyhim felene’tiyennehüm Bi cünudin lâ kıbele lehüm Biha ve le nuhricennehüm minha ezilleten ve hüm sağırun;

“Geri dönün onlara (bildirin)… Yemin ederim ki, karşı çıkamayacakları ordularımla gelirim ve oradan onları âcizler ve aşağılanmışlar olarak çıkarırım!” (A.Hulusi)

37 – Dön onlara, vallahi karşı gelemeyecekleri ordularla varırım da oradan kendilerini zilletler içinde hor, hakir oldukları halde çıkarırım. (Elmalı)

 

İrcı’ ‘ileyhim felene’tiyennehüm Bi cünudin lâ kıbele lehüm Biha ve le nuhricennehüm minha ezilleten ve hüm sağırun seni gönderenlere dön ve Allah’ın şu buyruğunu onlara ilet. And olsun karşı konulmaz bir ordu ile biz onların üzerine yürüyeceğiz ve elbette onları küçük düşürülmüş bir halde hor ve hakir olarak oradan çıkaracağız.

Bu cümlede aslında Allah’ın şu buyruğunu ilet ibaresinin karşılığı yok. Yani onsuz bir metin bu. Fakat o ibareyle birlikte anlamamızı mümkin kılacak işaretler var, delaletler var. Nedir onlar? Bu cümlenin öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak bu cümlede zamirler birden bire azamet zamirine değişir. Yani “Na” biz. Oysa ki öncesinde doğrudan 1. tekil zamirlerle Hz. Süleyman’a giden zamirlerle konuşuluyordu. Fakat “nun” ile, sonrasında da aynı. Ama bu cümleye gelince azamet zamiri dediğimiz, saygı zamiri dediğimiz Cenab-ı Hakkın kendisine atfettiği fiillerde sık kullandığı “na” zamirini görüyoruz. Yani felene`tiyennehüm, velenühricennehüm. Burada biz zamiri. Yani oradaki isimle, buradaki fiiller fiili muzari olduğu için, mazide “na” gelir. Muzaride ise “nun” gelir. “Nun” ona bedel olarak gelir. Yani biz çıkaracağız, biz gireceğiz, biz çıkaracağız ibareleri haddi zatında bu cümlede hitabın Hz. Süleyman’a değil de Allah’a oluşunun delili olarak rahatlıkla okunabilir.

Bunun tabii ahlaki bir iması da var. Bu menkıbevi kıssanın dili oldukça tevriyelidir demiştim. İşte bu tevriyelerden biri bu. Yani Hz. Süleyman muhatabını Allah adına davet ediyor, Allah adına korkutuyor, ki zaten Belkıs demişti bir kral, ya da krallar, yöneticiler ülkelere zorla girdiklerinde orayı helak ederler, oranın izzetli insanlarını zilletli hale getirirler demişti ya. Aslında bu bir kınamaydı tabii. Hz. Süleyman’ı bir peygamber olarak bununla tehdit etmesi düşünülemez. Kaldı ki Bakara suresinde ve başka surelerde gelen ayetlerde de hiçbir şekilde durduk yerde bir saldırıyı Kur’an ın tecviz (izin) etmediğini cevaz vermediğini görüyoruz.

 

 38-) Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye’tiyniy Bi arşiha kable en ye’tuniy müslimiyn;

(Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey önderlerim… Onlar, teslim olmak üzere gelmeden önce, onun tahtını hanginiz bana getirir?” (A.Hulusi)

38 – Ey heyet, dedi: kendileri teslim olarak bana gelmezden evvel o kadının tahtını bana kim getirir? (Elmalı)

 

Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye’tiyniy Bi arşiha kable en ye’tuniy müslimiyn Süleyman, Kraliçenin davete icabet edeceğini anlayınca. Yani burada sözün akışı içerisinde Kıssa atlayıverdi. Aradaki boşlukları atladı ve yeni bir sahneyi gündeme getiriyor. Biz o aradaki boşluğu böyle anlıyoruz. Yani arada elçiler gitti geldi ve en sonunda Kraliçe daveti kabul etti. Kendisi bizzat gelmeyi kabul etti. İşte bunu anlayınca Hz. Süleyman dedi ki siz ey maharetli kişiler, ey danışmanlar, ya da ey maharetli kişiler. Ki burada bu bağlamda elinden iş gelen, çok özel yeteneği olan kimseler manası vermemiz daha uygun olur. Ey maharetli kişiler, onlar gönülden teslim olmak üzere, yani tamamen teslim olmak üzere bana gelmeden önce onun tahtını bana aranızdan kim getirir. Dedi.

Burada ki kable en ye’tuniy müslimiyn yine tevriyeli. Bana tam bir teslimiyetle teslim olmadan önce manasına geleceği gibi Müslüman olmadan önce, Müslüman olmak için gelmeden önce anlamını da verebiliriz. Onun için, onun tahtını bana kim getirir dedi.

Taht iktidar gücünü simgeler. Bu ayette alınacak ahlaki ders şu; Dünyevi iktidar geçicidir. Mutlak iktidar sahibine teslim ol ki ahiret iktidarı senin olsun. Taht; bir Kral, bir kraliçe için iktidarın simgesidir. Tahtını kaybetti deriz mesela. Aslında tahtını kaybetmemiştir. Yani kaybolan bir şey yoktur ortada. Taht orada duruyordur. Fakat iktidarını kaybetmiştir. Tahta oturdu deriz. Belki tahta falan da oturmamıştır. Ama oturduğu şey iktidardır. Yani o iktidarı temsil eder.

Dolayısıyla burada tahtın getirilmesi, onu iktidarından arındırmak, onu dünyevi iktidardan etmek. Niçin ne maksatla? Gerçek iktidarı göstermek için. Yani Allah’ın mutlak iktidarına boyun eğdirmek için onun dünyevi iktidarını bir anlığına elinden almak. Bu tahtın gelişinden sembolik olarak okuduğumuz kıssadan hisse bu olsa gerek.

 

39-) Kale ‘ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;

Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen yerinden ayağa kalkmadan önce onu sana getiririm… Bu iş için yeterli güce sahip olduğuma güvenebilirsin.” (A.Hulusi)

39 – Cinden bir ifrit, ben, dedi: onu sana sen makamından kalkmazdan evvel getiririm ve her halde ben buna karşı kuvvetli bir emînim. (Elmalı)

 

Kale ‘ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn cinlerden, yani görünmez varlıklardan, şeytani maharette biri. Sen daha oturduğun yerden kalkmadan onu sana getiririm. Çünkü bu konuda ben güvenilir bir güç sahibiyim dedi.

‘ıfrit, aslında ‘el afer kökünden türetilir bu kelime toprak demektir. ‘el afer. Hatta ‘afirehu ifadesi Arap dilinde güreşte rakibinin sırtını yere getirdi manasına gelir. Tüm anlamları olumsuzdur. Lügatlere baktığımızda bu kelime ‘ifriyt olumsuzdur. Olumsuz çağrışımlar yüklüdür. Şeytani bir deha sahibi, şeytani bir güç sahibi. Hatta Elmalı’nın dediği gibi şeytani desiselere sahip acayip bir kerata diyor Elmalılı bunu açıklarken. Yani acayip bir kerata. Şeytani bir dehaya sahip, yani tuttuğunu koparacak. Ki Ragıp El Isfahani’nin el müfredatında bunu görüyoruz zaten bu manaların hepsini.

İşte burada yine simgesel bir öğüt verilmeye çalışılıyor o da şu; tüm çağrışımları kötü, olumsuz olabilecek bir ‘ıfriyd, yani şeytani zekaya sahip biri de iktidarı ele geçirebilir. İktidarı ele geçirmek iktidar sahibine şeref ve onur yüklemiyor. Onun haklı olduğunun garantisi değil. Hiçbir iktidar, iktidara oturanın haklı olduğunun garantisi değil. Bak, şeytani zekaya sahip bir ifrit bile senin tahtını, iktidarını ele geçirebilir. Onun için eğer sen iktidardan alıyorsan haklılığını, gücünü; güvenme. O gittiğinde senin her şeyin gitmiş olur. Ama gücünü imanından alıyorsan, erdeminden alıyorsan, Allah ile ilişkinden alıyorsan, gerçek iktidara yaslanmışsan hangi şeytani deha senden onu soyutlayabilir ki. İşte aslında verdiği muhteşem ahlaki öğütler var bu menkıbevi kıssanın.

 

40-) Kalelleziy ‘ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ‘ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;

Hakikat Bilgi’sinden bir ilim olan (Esmâ kuvvesiyle tahakkuk etme özelliği olan, tecelli-i sıfat) kimse de dedi ki: “Gözünü kırpmadan önce onu sana getiririm”… (Süleyman) tahtı önünde yerleşmiş görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır… Şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemesidir… Kim şükreder ise şüphesiz ki şükrü nefsinedir! Kim nankörlük ederse, Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir.” (A.Hulusi)

40 – Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan zat ise: ben dedi: onu sana gözünü kırpmadan evvel getiririm, derken onu yanında duruyor görünce: bu rabbimin fazlından, dedi: beni imtihan için ki şükür mü edeceğim? Yoksa küfran mı? Her kim şükür ederse sırf kendi lehine eder, her kim de küfranda bulunursa şüphe yok ki rabbim ganidir kerîmdir. (Elmalı)

 

Kalelleziy ‘ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük kendisine vahiyden bir bilgi ulaşan kimse; Ben dedi sana onu gözünü açıp kapayıncaya kadar, hatta göz kırpma süresi içinde, çok kısa bir sürede, bir saniyede diyelim biz buna getiririm. Dedi.

Burada ayette kendisinde vahiyden bir bilgi bulunan diyor. Kitaptan. -Ki bu da vahye delalet eder.- bir bilgi bulunan kimse. Büyük Müfessirimiz Razi bu kişinin Hz. Süleyman olduğunu söyler. Ki bize bu kıssayı anlatan Kur’an Hz. Süleyman’ın etrafında ondan başka vahiy alan birinin olduğuna dair hiçbir ipucu ve işaret vermediğine göre Razi’nin bu yaklaşımını kabul etmekten başka çaremiz yok. Yani burada belki itiraz, ki bazıları bu itirazı yapmış ene ‘atiyke, ben sana onu getiririm deki o “k” sana sözcüğüne, zamirine takılmışlar. Fakat şunu söylemek lazım ki karşılıklı iddiada bulunan ili kişi, kimse; sen bana bunu ne kadarda getirisin dese güç sahibi. Karşısındaki şu kadarda getiririm dese, o da laf mı ben sana onu şu kadarda getiririm diye konuşulur. Yani diyalogda bu kullanılır. Ben sana onu getireyim derken senin için getireyim anlamına gelmez onu yine ben kendim için getiririm anlamından çıkmaz bu. Onun için bu “k” zamirine dayanarak buradaki Razi’nin yorumunu çürütmek mümkün değil.

[Ek bilgi-1; “Nezdinde kitaptan bir ilim olan… ” tabirine gelince, bu hususta şöyle iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Alimler bu ifade, bahsi gecen şahsın kimlerden olduğu hususunda şu iki şekilde ihtilaf etmişlerdir:

a) Bunun meleklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi,

b) Bunun insanlardan olduğu da ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, birinci görüşte olanlar da, kendi aralarında ihtilaf ederek,

1) Bu Cebrail (a.s)’dir,

2) Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’ı desteklediği bir melektir.

İlim Ehli Kim İdi?

İkinci görüşü benimseyenler de kendi aralarında inkişaf ederek şu izahları yapmışlardır:

1) İbn Mes’ûd’a göre bu, Hızır (a.s)’dır.

2) İbn Abbas’ın en meşhur görüşüne göre bu, Hz. Süleyman’ın veziri Asaf İbn Berhiyâ’dır ki bu, Allah’ın ısm-i azamı’nı bilen sıddîk bir kuldu. O bununla dua ettiğinde, duası kabul olunurdu.

3) Katâde’ye göre bu, ism-i azamı bilen bir insandı.

4) İbn Zeyd’e göre bu, o denizdeki bir adada yaşayan salih bir kimseydi. O gün, Hz. Süleyman (a.s)’a bakmak için çıkmıştı.

5) Doğrusu bu, Süleyman (a.s)’ın bizzat kendisidir. Hitap olunan şahıs ise Hz. Süleyman (a.s)’ın kendisiyle konuştuğu ifrittir. Hz. Süleyman (a.s), bir mucize ortaya koymak ve böylece de, her şeyden önce onlara meydan okumak istemiştir. Daha sonra da İfrît’e, İfrît için mümkün olmayan bir sürat içinde, o tahtı kendisinin getireceğini açıklamıştır.

Katından Bir İlim Bulunanın Süleyman (a.s) Olduğu Hakkında. Bu görüş şu görüşlerden dolayı doğruya daha yakındır.

a) lafzı, Arapça’ da, bir şahıs belli bir hâdise ile tarif edilmeye çabalandığında, o muayyen şahsa işaret etmek için vazolunmuş bir lafızdır. “Katında kitaptan bir ilim” bulunmakla meşhur olan o şahıs ise, Süleyman (a.s)’dır. Binâenaleyh, bunun Hz. Süleyman’a verilmesi gerekir. Bu konuda söylenebilecek son söz şudur: Diyelim ki, Asâf da böyledir. Ancak ne var ki, biz diyoruz ki: Hz. Süleyman, kitabı ondan daha iyi bilir, çünkü Hz. Süleyman peygamberdir. Binâenaleyh bu lafzı, Süleyman (a.s)’a’ hamletmek daha uygundur.

b) O tahtı, çok kısa bir zaman dilimi içinde getirip mevcut hale getirmek, yüksek bir payedir. Binâenaleyh, şayet bu derece, Hz. Süleyman’da değil de Asalda tahakkuk edecek olsaydı, bu, Asâf in Hz. Süleyman’dan üstün kılınmış olmasını gerektirirdi ki, bu caiz olamaz.

c) Hz. Süleyman (a.s), şayet bu hususta, Asâf’a muhtaç olmuş olsaydı, bu, Hz. Süleyman’ın durumunun, halk nazarında daha aşağıda olmasını gerektirirdi.

d) Hz. Süleyman (a.s) “Bu Rabbimin lûtfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek içindir” demiştir ki, bu ifadenin zahiri, Cenâb-ı Hakk’ın bu mucizeyi, Hz. Süleyman’ın duası vesilesiyle izhar etmiş olmasını gerektirir. (Fahruddin Er Razi – Terfsir-i Kebir Mefatihu’l Gayb) http://www.multimediaquran.com/quran/turkce/027/27-razi.htm ]

[Ek bilgi 2; “İbn Atiyye dedi ki; Bir kesim bunun Süleyman (a .s) olduğunu söylemiştir. Bu açıklamaya göre ifrit: “Ben onu sana sen yerinden kalkmazdan önce getirebilirim” deyin­ce, Süleyman (a.s) bu süreyi geç bulmuş da onu küçültmek anlamını ihtiva eden bir üslupla ifrite hitaben: “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm” demiş olur. Bu görüşün sahipleri de delil olarak Süleyman (a.s)’ın: “Bu be­nim Rabbimin lütfundandır” sözlerini delil göstermişlerdir.” (İmam Kurtubi- El Camiu li Ahkâm’il Kur’an)

http://www.multimediaquran.com/quran/turkce/027/27-kurtubi.htm ]

 [Ek bilgi- 3; “Bu şahıs kimdi, ne gibi özel bir bilgiye sahipti, burada atıfta bulunulan kitap hangi kitaptı ve kimler hakkında bilgi sahibi idi, kesin hiçbir şey bilinmiyor. Ne Kur’an’ı Kerim’de ne de sahih hadislerde, bu konular hakkında hiç bir açıklamaya rastlamıyoruz.

Bazı müfessirler onun bir melek; diğer bir kısmı da onun bir insan olduğunu söyler. “İnsandır” diyenler, bu sefer kimliğinde birleşmiyorlar. Bazısı onun, şifahi Yahudi rivayetlerinde vezir olarak ismi geçen Asaf b. Bahriya, kimi de onun, Hızır (a.s) olduğunu zikreder. Başka bir grup da ona başka bir isim verir.

İmam Razî ise bu şahsın bizzat Süleyman’ın (a.s) kendisi olduğunda ısrar eder. Fakat bunlardan hiçbiri güvenilir bir kaynağa dayanmamaktadır.

Razî’nin görüşü, Kur’an-ı Kerim’in metnine dahi uymaz.” (Ebu’l Al’a Mevdudi – Tefhimu’l Kur’an)

http://www.enfal.de/tefhim/010/0769.htm ]

        [Ek bilgi-4 “..Birden “Kutsal Kitap kaynaklı bilgisi olan biri ise” bir göz açıp kapayana kadar, öbür tarafına dönmeden onu getirebileceğini teklif etti.

Burada adamın ismi ve bilgisine sahip olduğu Kitap’ın adı verilmiyor. Biz onun Allah ile sağlam bağları bulunan, Allah dan kendisine bir ayrıcalık verilen, bu ayrıcalık ile engelleri ve uzaklıkları rahat biçimde aşabilecek büyük bir kuvvet elde eden inanmış bir adam olduğunu anlıyoruz. Bu, Allah ile sağlam bağı bulunan insanların eliyle gerçekleştiği görülen ve şu ana kadar sırrı ve sebebi çözülmeyen, insanların normal hayatlarında alışageldikleri olayların ötesinde kalan bir realitedir.

İşte bu konuda hurafeler ve mitolojiler dünyasına dalmadan, sağlıklı görüşlerin sınırlarını zorlamadan söylenebilecek sözlerin en ilerisi bunlardır!…

…Bazı tefsir bilginleri bu adamın Hz. Süleyman’ın -selâmı üzerin olsun- kendisi olduğunu belirtmişlerdir. Biz bu adamın başka bir kişi olduğu kanısındayız. Eğer bu adam Hz. Süleyman’ın kendisi olsaydı konu içinde bu anlaşılırdı. Onun ismi gizlenmezdi. Zaten bu hikaye kendisini anlatmaktadır. Böyle önemli, onurlu bir davranışta onun adının gizlenmesini gerektiren bir neden de yoktur. Bazıları ise: Onun adının Araf ibni Berhiya olduğunu söylemişlerdir. Bunun da sağlıklı bir delili yoktur.                                  (Seyyid Kutub – Fîzılâl’il Kur’an)

 http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Neml/Neml38-40.htm ]

 {Allahu alem..!}

felemma reahu müstekırren ‘ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy derken onu yani tahtı önünde kurulmuş bir biçimde görünce dedi ki rabbimin mahza bir lûtfü bu. Yani bu benim yiğitliğim değil,bunu ben yapmadım bu rabbimin mahza lûtfu.

Peki ne demek istiyor rabbimdendir derken bu rabbimin bir lûtfudur derken ne demek istiyor? Aslında min faldı Rabbiy eşyanın yasasını koyan rabbimdir. Ben sadece bunun bilgisine sahip kılındım bu bilgiyi kullandım. Ama unutmayınız. Bunun, eşyanın bünyesine bu yeteneği koyan ve bu yasayı koyan rabbimdir. Dolayısıyla bu bilgiyi bana veren de rabbimdir. Burada eğer birine hayran olacaksanız rabbime hayran olun. Hayranlık makamınız O’na olsun.

Tabii burada şöyle bir çıkarsama da bulunabilir miyiz acaba, bulunursak yanlış mı olur. Aslında eşyanın bir yerden bir yere nakledilme yetenek ve kapasitesinin özünde potansiyel olarak bulunduğu, bunun keşfine yönelik bize Kur’an ın yol gösterdiği, burada bir rehberlik yapıldığı, yani eşyanın, işte ışınlanma  veya bir başka şey, ne diyecekseniz deyin. Bir yerden bir yere farklı bir yasayla nakledilebilme yeteneğine sahip olduğu, sadece bunu keşfetmenin insanoğlunun çabasına kaldığı Bu çaba bir gün o noktaya gelirse özünde eşyanın bu yeteneğe sahip olduğu, Allah’ın bu yasayı zaten koyduğunun imasıdır burada ki.

Aslında peygamberlerden nakledilen bir çok mucizede eşyanın içinde taşıdığı bu potansiyel gösterilir ve insanlığa ufuk verilir, insanlığa hedef gösterilir. Bu hedefe ulaşın siz de eşyanın içinde ki bu yasayı bulmaya çalışın. Çünkü Allah bu yasayı eşyanın içine koydu ve peygamberlerine bu yasayı nasıl kullanacaklarını öğretti. Ama siz artık son peygamberden sonra peygamber gelmeyeceğine göre bu yasayı kendi çabanızla, kendi gayretinizle, kendi azminizle eşyayı doğru okuyarak bulabilirsiniz, kullanabilirsiniz. Aslında böyle bir hedef gösterme olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.

liyeblüveniy eeşküru em ekfür gerçekten öğüt verici bir tavır bu. Hz. Süleyman devam ediyor. Şükür mü, nankörlük mü edeceğim diye beni sınıyor. Yani bununla tafra satmayı bir tarafa bırakın, titriyor adeta. Yani bir imtihan bu, bir sınama bu. Bu ne demek? İnsana verilen her özel bilgi, yetenek, kabiliyet bir sınavdır aynı zamanda. Çünkü bir emanettir. Eğer emanete ihanet ederse, nankörlük ederse cezasını görecektir. Eğer sadakat gösterirse şükretmiş olacaktır. Onun için eşyanın sırrına vakıf olmak, tabiatın sırrını çözmek, keşifte bulunmak tabiatın içinde ki ilahi yasaları keşfetmek, aslında bir emanete sahip olmaktır. Emanete ne yaptığınıza göre değerlendirilirsiniz.

İşte burada da Hz. Süleyman kendisine verilmiş olan, ya da kendisine kitaptan bir pay verilen, artık biz tefsir olarak Süleyman diye tefsir ediyoruz, o kimse bunun bir emanet olduğunu, emanete ihanet edilememesi gerektiğini söylüyor.

ve men şekere feinnema yeşküru linefsih oysa ki şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur. ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym ama kimde nankörlük ederse iyi bilsin ki rabbim kendi kendine yetendir. Sınırsızca cömerttir.

Tabii burada günümüzde teknolojinin kullanılma biçimlerine hemen aklımız takılıyor ve bugün teknolojinin Allah’ın; eşyanın bünyesine yerleştirdiği o yasaların keşfi ile ortaya çıkan ve icat edilen modern teknolojinin arkasında yatan o sapık mantık sayesinde nasıl insanın geleceği için tahrip edici bir fonksiyon üstlendiğini görüyoruz. Aslında Süleyman’î bir zihinle, Süleyman’î bir yaklaşımla, Süleyman’î bir akılla baktığımızda olaya teknoloji insan için bir nimete dönüştürülebilir. Bir şükre dönüştürülebilirken bir küfre de dönüştürülebileceği günümüzde ortaya çıkıyor.

Allah’ın verdiği, Allah’ın misafir hanesi olan bu tabiatı öz ellerimizle hoyratça tahrip etmemiş işte bunun bir göstergesi. Modern teknolojinin insanın geleceğini yok edecek bir potansiyele kavuşması, işte bunun bir göstergesi. Allah’ın; eşyanın bünyesine yerleştirdiği bir takım yasaları keşfederek insanı yok edecek silahlar icat etmek işte bunun bir göstergesi. Kitle imha silahlarını; Allah’ın; Eşyanın bünyesine yerleştirdiği yasaları keşfederek insanı daha çok öldürmek için kullanmak işte bunun göstergesi. Bunun temelinde yatan Hz. Süleyman gibi bakamamak. Yani bu Allah’ın bana verdiği bir imtihan, bir emanet. İhanet mi edeceğim, yoksa sadakat mi göstereceğim diye beni sınıyor diyebilse eğer, teknolojiye sahip olan akıllar bunu yapmazlardı.

 

 41-) Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne lâ yehtedun;

(Süleyman) dedi ki: “Tahtını ona zor tanıyacağı bir hâle getirin; bakalım doğru yolu bulacak mı yoksa doğru yolu bulamayanlardan mı olacak?” (A.Hulusi)

 41 – Ona, dedi: tahtını başkalaştırın bakalım hakikati tanıyacak mı? Yoksa tanımazlardan mı olacak? (Elmalı)

 

Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne lâ yehtedun sözünü şöyle sürdürdü Hz. Süleyman; Onun tahtını kendisinin tanıyamayacağı bir hale getirin de görelim bakalım doğru yolu bulacak mı, yoksa doğru yolu bulamayacak kimselerden mi olacak.

Yine o tevriyeli ibarelerden biri burada geldi. etehtediy em tekûnü minelleziyne lâ yehtedun doğru yolu bulacak mı ya da hidayete erecek mi, yoksa hidayete eremeyenlerden mi olacak. Yine o çift boyutlu bir kullanım. Ama biz biliyoruz ki Hz. Süleyman Krallık makamından dolayı değil, peygamberlik makamından dolayı davet etti ve burada ki tehtediy’de onun doğru yolu bulma sadece kendi ahtı olduğunu öğrenme değil, aynı zamanda Hz. Süleyman’ın ona vermek istediği o hikmetli dersi, ibreti alma meselesi olduğunu anlamış olacağız.

Bu kıssanın amacı biliyoruz ki artık muhatabını adım adım hidayete yaklaştırmak.Hz. Süleyman’ın amacı da buydu. Yani bütün bu yapılanların maksadı muhatabını adım adım Allah’ın kapısına kadar getirmek, yani onun önüne hidayet yolunu açmak, onu doğru yola yöneltmek. Ondan sonra o yoldan yürüyüp yürümemek onun bileceği bir iş.

 

42-) Felemma caet kıyle ehakeza arşük* kalet keennehu hu* ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn;

(Saba Melikesi) geldiğinde şöyle denildi: “Senin tahtın işte böyle midir?”… (Melike de) dedi ki: “Sanki o… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk.” (A.Hulusi)

42 – Binaenaleyh geldiğinde böyle mi senin tahtın? Denildi, sanki o, mamafih bize ondan önce ilim verildi Müslüman olduk dedi. (Elmalı)

 

Felemma caet kıyle ehakeza arşük Sebe Kraliçesi gelince ona; Senin tahtın da böylemiydi denildi. kalet keennehu huve O da; sanki bu tıpkı o. Dedi. Yani o desem tan o değil, o değil desem o dercesine, böyle ikircikli bir tavrı yansıtan bir cümle.

Dış görünüşü iç görünüşle nasıl bağdaştırabiliriz. İşte burada işlenen problem bu. Dış görünüşünü değiştirdiler, dışında bir takım değişiklikler yaptılar fakat özü o. Onun için burada ki dış görünüşle iç görünüş arasındaki farka bir dikkat çekiş. Ya da insanın fıtratından uzaklaşarak tanınmaz hale gelmesine bir dikkat çekiş var burada. Yani onun tahtını başkalaştırıp biraz bozun bakalım tanıyacak mı.

Her sapma Allah’ın orijinal yarattı fıtrattan insanın uzaklaşması. Yani bozulması. Fakat dikkatle bakan, ya da kendine dikkatle bakan biri uzaklaştığı fıtratını yeniden keşfedebilir. Ey Belkıs, ey kraliçe sen, bizim olanca çabamıza, “değiştirme ve bozma, tahrif etme” çabamıza rağmen kendi tahtının o olduğu konusunda bir kanaate sahipsin. Ama buna rağmen yine de kuşkulusun. Sen de Allah’ın yarattığı bir orijinal varlıksın. Kendini bozmuşsun, fakat kendine iyi bakarsan, dikkatli bakarsan o bozulmanın altında orijinal bir fıtrat olduğunu yapı olduğunu görürsün gibi bir ahlaki öğüt anlamamız da hiçbir sakınca yok.

ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn Bundan sonrası, ayetin devamında ki bu cümle; Biz Hz. Süleyman’a atfen okuduk bunu. Bunun üzerine Süleyman dedi ki; Hakikatin bilgisi ondan önce bize verilmişti. Bu yüzden de biz teslimiyet yolunu seçmiş olduk. Müslüman olduk yani.

Başta 2. kuşak tefsir otoritelerinden Mücahid, daha sonraki ilk tan tefsirin sahibi olan Mukatil, Taberi, Zemahşeri, İbn. Kesir gibi bir çok müfessir bu son cümleyi Hz. Süleyman’ın ağzından anlamışlardır. Yani ona atfetmişlerdir. Tabii bu cümleyi Belkıs’a atfedenler de olmuştur ki bu iki okuyuşun ikisi de kıyaslamalı olarak Razi tarafından tartışılmıştır. Ama biz daha sonra gelecek 44. ayette Belkıs’ın Müslüman olduğunu itiraf ettiğinden yola çıkarak kıssada ki anlatım sürecinde bu cümlenin Belkıs’a ait olamayacağını anlıyoruz.

 

43-) Ve saddeha ma kânet ta’büdü min dunillâh* inneha kânet min kavmin kafiriyn;

(Bundan önce Melikeyi) Allâh dûnunda tapındığı şeyler alıkoymuştu… Muhakkak ki O hakikat bilgisini inkâr eden bir toplumdandı. (A.Hulusi)

43 – Mukaddemâ Allah dan başka taptığı şeyler ona mâni’ olmuştu çünkü kâfir bir kavimden idi. (Elmalı)

 

Ve saddeha ma kânet ta’büdü min dunillâh ona ise Allah’ı bırakıp tapına geldiği şeyler engel oldu. Hz. Süleyman’a atfen devam eden söz bu. Bu cümleyi diğer şekilde anlayanlar, yani yukarıdaki cümleyi Belkıs’a ait olarak okuyanlar, bu cümleyi de Allah’a ait olarak okumuşlardır. Ama Hz. Süleyman’ın sözünün bir devamı olarak okunması daha doğrudur. Yani Allah’ı bırakıp ta tapına geldiği şeyler ona engel oldu. Belkıs’a engel oldu.

inneha kânet min kavmin kafiriyn çünkü o zaten hakikati ısrarla inkar eden bir toplumun mensubuydu.

 

44-) Kıyle lehedhulis sarh* felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet ‘an sâkayhâ* kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr* kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy ve eslemtü mea Süleymane Lillâhi Rabbil alemiyn;

Ona: “Köşke gir” denildi… (Melike) onu görünce derin bir su sandı ve eteklerini sıvadı… (Süleyman) dedi ki: “O iyice cilalı billur camdan bir köşktür”… (Melike) dedi ki: “Rabbim, ben (dışsal bir güce – güneşe tapmakla) nefsime zulmettim ve (artık) Süleyman ile birlikte Rabb-ül âlemîn olan Allâh’a teslim oldum!” (A.Hulusi)

44 – Köşke gir denildi ona, derken onu görünce derin bir susandı ve paçalarından çemrendi, Süleyman, o dedi: mücellâ bir köşk, sırçadan, kadın ya rabbi! Dedi: hakikaten ben evvel nefsime zulmetmişim, şimdi Süleyman’ın maiyetinde teslim oldum Allaha, o rabbül’âlemine. (Elmalı)

 

Kıyle lehedhulis sarh Yine Sebe Kraliçesine saraya buyurun denildi. felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet ‘an sâkayhâ fakat sarayı görünce onun önünde derin bir su var sandı ve eteklerini yukarı kaldırdı. kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr Süleyman dedi ki; Bu tabanı kristalle kaplı bir saraydır. Yine öğüt üstüne öğüt, ders üstüne ders. Muhteşem ders devam ediyor. Yani Belkıs’ın büyük öğretmeni Süleyman yine cins öğrenci Belkıs’a şahane bir ders daha veriyor. Yukarıdaki dersin aslında bir benzeri. Burada da eşyanın görünüşüyle gerçekliği arasında ki farka dikkat çekiş.

Tefsirlere verilen malumat şu; Belkıs Hz. Süleyman’ın sarayına girecekken, Hz. Süleyman’ın sarayının önünde akan bir su vardır, o suyun üzerine hiç fark edilmeyecek şekilde bir camdan, kristalden bir yol döşenmişti. Suyun akışı görülmektedir fakat suyun üstündeki o cam görünmemektedir. Gören su akıyor zannetmektedir. Onun için Belkıs’ta eteklerim ıslanmasın diye, adeta sanki akarsuyun içine adım atıyormuş gibi attığında adımını, bakıyor ki suya değmiyor. Süleyman açıklama yapıyor; O gördüğün aslında sen suyu gördün, fakat suyun üstündeki camı göremedin.

İnsan bazen öyledir, bazen cama bakar, bazen camdan bakar. Cama bakan camın arkasını göremez. Bazen de camın arkasını göreyim diye camı göremez. Camı göremeyenlerin biliyorsunuz bazen kafalarını, burunlarını, gözlerini yardıklarını görürsünüz. Çünkü göremeyince orada bir şey yok zannedip geçmeye çalışır ama tabii ki gerçeğin acıtıcı etkisiyle karşı karşıya kalır. Bir taraflarını yaralayabilir.

Onun için burada gerçekliğin iki farklı boyutu arasında ki irtibat kuruluyor ve ona nereden bakması gerektiği, baktığında hem dışını hem içini doğru okuması gerektiği yani gözün her şeyi doğru göstermediğini, sadece gözün her şeyi görmediği söyleniyor aslında ona. Eğer aklını kullanmazsa, göz tek başına yeterli değil. Onun için kalp gözü görmüyorsa eğer, Ki kalp gözü işte aklın ışığıdır. Vahiy o ışıktır. Vahiy ile aydınlanmış kalbin gözü görmüyorsa baş gözü eşyayı yarım görür ve böyle aldanır. Aldanınca da etrafına gülünç olur. Verilen öğüt bu.

kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy kadın; Rabbim dedi ben kendime kötülük etmişim. Tabii bu ders verilir, veren güzel vermiş dersi, alanda harika almış. Yani anlaşıldı sadece baş gözü hakikati görmeye yetmiyor. İnsanı gülünç düşürüyor. Çünkü suyu gördüm ama suyun üstünde ki camı göremedim. Göremeyince de eteklerim ıslanmasın diye suya girecekmiş zannettim kendimi ve kaldırdım. Yani kendi kendimi komik duruma düşürdüm.

Peki ya etrafındaki varlığa, iktidara, servete bakışın? Ya servetinde sadece bu suyu gördüğüm gibi görüyorsam, ya iktidarımı da böyle görüyorsam, yarım görüyorsam, ya hayatı da böyle yarım görüyorsam, ya gerçeği böyle yarım görüyorsam. O zaman ben hepten mahvolmuşum. İşte o zaman ben kendime büyük kötülük etmişim dedi.

ve eslemtü mea Süleymane Lillâhi Rabbil alemiyn artık ben de Süleyman’la birlikte alemlerin rabbine gönülden teslim oldum. Dedi. Evet, yani gösterilen hakikati gördüm, verilen öğüdü aldı ve Sebe  Melikesi sonunda doğru yolu, hidayeti buldu.

Menkıbevî kıssa da baştan beri kullanılan tevriyeli dil, teslimiyet, hidayet maksatlı olduğu bu ayette olduğu ortaya çıktı aslında. Sebe Melikesi mutlak iktidara teslim oldu en sonunda. Yani geçici iktidarın mahiyetini öğrendi, kalıcı iktidarın kimin iktidarı olduğunu öğrendi, bilgi ve hikmete teslim oldu. Yani Süleyman’da bulunan bilgi ve hikmete kendisi de teslim oldu. Artık boyun eğmek, baş eğmek gerektiğinde sadece Allah’a baş eğileceğini, kulluk edileceğini öğrenmiş oldu. Görüyorsunuz Melike yani Kraliçe de din kardeşimiz oldu, Müslüman oldu. Ayette;

ve eslemtü mea Süleymane Süleyman’la birlikte Müslüman oldu, onunla birlikte olmayı kabullendi artık. Müslüman oldu. Dolayısıyla buradan yola çıkarak şu açık gerçeği bir kez daha anlıyoruz.

İnsanlık tarihi boyunca hakikatin tüm erleri Müslüman dır. Hangi peygambere müntesip olursa olsun her peygamber İslam’a çağırmıştır. Her vahiy İslam’ın vahyidir. Her peygamber İslam’ın peygamberidir ve İslam insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır. Biz bir kez daha bunu öğreniyoruz.

 

45-) Ve lekad erselna ila Semude ehahüm Salihan enı’budullahe feizâhüm feriykani yahtesımun;

Andolsun ki Semud’a, kardeşleri Sâlih’i, “Allâh’a kulluk edin!” diye irsâl ettik… Onlar hemen birbirleriyle zıtlaşan iki grup oldular. (A.Hulusi)

45 – Celâlim hakkı için, Allaha ibadet edin diye, Semûd’a da kardeşleri Salihi göndermiştik, derken bunlar iki fırka oldular çekişiyorlardı. (Elmalı)

 

Ve lekad erselna ila Semude ehahüm Salihan enı’budullah doğrusu Semud’a da soydaşları Salih’i yalnızca Allah’a kulluk edin diye gönderdik.

Şimdi burada yepyeni bir kıssaya girdi sure, Salih kıssasına. Semud kavmine gönderilen Salih peygamber kıssasına. İki kıssanın arasında ilginç bir irtibat ta var. Yukarıda ki menkıbevî Süleyman ve Belkıs kıssası aslında her davet edilen davetçi davete icabet etmemiştir. Davete icabet eden kimseler kurtulmuştur. Bakın tarihte peygamberlerin davetine icabet eden Krallar olmuştur, Kraliçeler olmuştur. İktidarlarını bırakıp ilahi iktidara teslim olmuşlardır. Yani Allah’ın mutlak iktidarına boyun eğmişlerdir. Fakat öyleleri de olmuşlardır ki Sebe melikesinin yanında onların ismi bile anılmaz, ona rağmen vahye karşı çıkmışlardır. İşte onlardan bir örnek te Salih peygamberin kavmidir.

Salih kavmi Kuzey Arabistan da Medaiyn-i Salih diye bugünde bilinen ve kalıntıları hala ayakta olan bölgede yaşamış, şehirde yaşamış olan bir kavim. 2. Âd diye de anılır bunlar. 1. Âd biliyorsunuz Hûd peygamberin kavmi idi ki onların yaşadığı yer güney Arabistan da bugün Yemen ile Hadramed arasında Ahkaf diye bilinen kum tepelerinin bulunduğu yerde idi. O belanın ardından büyük bir göç dalgası halinde Kuzeye doğru bir takım Arap kavimleri gelmiş olabilirler  bunların eski ataları onlar olmuş olabilir.

İşte Semud kavmi tarihte çok büyük bir uygarlık kurmuş, Hatta M.Ö. eser vermiş olan bir çok Yunan filozofu ve yazarı tarafından da kayda geçirilmiş bir toplumdur. Ki biz Semud kavminin adına M.Ö. 715 tarihini taşıyan kargon (vadisi) kitabelerinde rastlıyoruz.

Yine ilginçtir Aristonun, Ptolemy’nin ve Pilini’nin eserlerinde bu kavmin ismine rastlıyoruz. Onun için bu kavmin ne kadar büyük bir uygarlık kurmuş olduklarını da anlıyoruz. Yani M.Ö. sinde yazılmış olan eserlere girmiş bu kavmin hikayesi, ismi.

Semud’lular kurdukları refah toplumunda şımarmışlar ve başlarına ne geldiğini de rabbimiz Kur’an ın çeşitli yerlerinde bize aktarmıştı ki, bundan önceki Şuârâ suresinde 142 ve 159. ayetleri arasında işlemiştik. Yine muhtelif surelerde bu kavim işlenmişti. Ki enbiya suresinde olsun, A’raf suresinde olsun, Hicr suresinde olsun ve başka surelerde bu kavimden söz edilir.

feizâhüm feriykani yahtesımun fakat onlar birbirleri ile çelişen iki fırkaya ayrılıverdiler. Yani peygamber geldi, davet etti, fakat onlar hakikati tartışmaya başladılar iki fırkaya ayrıldılar.

 

46-) Kale ya kavmi lime testa’cilune Bisseyyieti kablel haseneti, levla testağfirunAllâhe lealleküm turhamun;

(Sâlih) dedi ki: “Ey kavmim! İyilikten önce kötülüğü niye acele istiyorsunuz? Merhamet görmeniz için Allâh’a istiğfar etseniz iyi olmaz mı?” (A.Hulusi)

45 – Celâlim hakkı için, Allaha ibadet edin diye, Semûd’a da kardeşleri Salihi göndermiştik, derken bunlar iki fırka oldular çekişiyorlardı. (Elmalı)

 

Kale ya kavmi lime testa’cilune Bisseyyieti kablel haseneh Salih peygamber, Ey kavmim dedi. Niçin iyi olan dururken kötü olanın çabucak gelmesini istiyorsunuz ki. Onlar; Haydi bakalım diyorlardı şu vaat ettiğin azabı getiri versene, belayı getiriversene. Haydi biz sana itiraz ediyoruz. Belamızı bulalım haydi getir de görelim diyorlardı. Böyle meydan okuyorlardı hakikate karşı.

levla testağfirunAllâhe lealleküm turhamun Niçin Allah’tan af dilemiyorsunuz, belki affedilirsiniz, bağışlanırsınız.

 

47-) Kalüt tayyerna Bike ve Bi men meak* kale tâiruküm indAllâhi bel entüm kavmün tüftenun;

Dediler ki: “Sen ve sana tâbi olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Sâlih) dedi ki: “Sizin uğursuzluğunuz Allâh indîndedir… Hayır, siz imtihan edilen bir toplumsunuz.” (A.Hulusi)

47 – Biz, sen ve maiyetindekiler ile teşe’üm ettik dediler, sizin dedi: şeâmetinizin sebebi Allaha malûm doğrusu siz öyle bir kavimsiniz ki imtihan olunuyorsunuz. (Elmalı)

 

Kalüt tayyerna Bike ve Bi men meak onlar ne cevap veriyorlardı biliyor musunuz, diyorlardı ki biz senin ve seninle beraber olanların uğursuzluk getirdiğine inanıyoruz. Diyorlardı. Cevaba bakın, ilginç değil mi? Uğursuzluk getirmek, neden? Aslında bu cevapta Mekke’nin müşrik çevresine bir ima olduğunu görüyorum. Mekke müşrikleri de refahlarını yitireceklerinden korkuyorlardı.

O akıl şöyle bir akıldır. İçinde bulundukları o refahın, o kendilerini şımartan o zenginliğin kendi uğurları olduğunu zannederler. Allah’a atfetmezler onun kaynağını, uğura atfederler. Onun içinde kendilerine hakikati gösteren insanları uğursuzlukla suçlarlar. Böyle sapmış bir bakış açısı.

Aslında bu sapmış bakış açısının temelinde eşyaya uğur atfı yatar. İslam; Eşyaya uğur atfını yasaklar. Eşya kendiliğinden ne uğurludur ne uğursuzdur. Böyle bir uğur atfı tamamen batıldır, saçmadır. Aslında saçmalık düzeyinde de kalmaz bu. İslam’ın, vahyin bunu yasaklaması ve tamamen yok sayması uğur atfının böyle batıl bir inancın sahibini gülünç ve komik bir duruma düşürmesinden dolayıdır.

Nedir o? Eşyaya kutsallık atfı bunu yapan kimseyi eşya karşısında nesneleştirir. Biri eşyaya kutsallık atfetti değil mi? bu eşya uğurludur, ya da uğursuzdur dedi, o eşya karşısında kendisi nesne haline gelir, nesneleşir. Artık o eşya ondan daha güçlü olur. İnsan kendi elleriyle kendisini nesneleştirmiş, yani beş paralık etmiş olur. İnsanın buna hakkı yok. O özne haline gelir. Özne olan nesne olanı oynatır. Dolayısıyla insan potansiyelini kendi elleriyle yok eder. İç potansiyelini sıfıra indirir.

İşte Allah bunu istemiyor. İnsanın kendi kendisine en büyük hakaret olarak görüyor, zulüm olarak görüyor. İnsanın kendisine zulmü. Onun için onun kulu olmaya doğru gider ve kulu olur. Çünkü o özne kendisi nesnedir. Onun için el Kudüs Allah’ın sıfatıdır. Mukaddes olan odur ve bir şeye mukaddeslik verilecekse O verir, kutsallık atfedilecekse O atfeder. O’nun kutsallık atfetmediği bir şeye kutsallık atfedenler Allah’ın bu sıfatına ortak koşmuş olurlar.

kale tâiruküm indAllâhi bel entüm kavmün tüftenun Salih; uğursuzluğunuz Allah’ın takdirindedir. Dedi yani aslında siz işi bilmiyorsunuz, uğur ya da uğursuzluk yok. Allah’ın takdiri vardır. Yani Allah’ın eşyaya koyduğu ölçü vardır. Kaldı ki siz besbelli sınanan bir toplumsunuz dedi. Sınanıyorsunuz., ama sınavı böylece kaybediyorsunuz. Yani elinize geçirdiğiniz şu nimet, şu refah aslında eşyanın uğurundan mı bilecekler yoksa Allah’tan mı bilecekler diye sınanmak için size verildi. Fakat siz sınavı kaybediyorsunuz.

 

48-) Ve kâne fiyl mediyneti tis’atü rehtın yüfsidune fiyl Ardı ve lâ yuslihun;

O şehirde, ortalıkta bozgunculuk yapan ve düzene uymayan dokuz kişilik bir çete vardı. (A.Hulusi)

48 – Şehirde dokuz çete vardı, hep Arzda fesat yaparlar, salâha yaramazlardı. (Elmalı)

 

Ve kâne fiyl mediyneti tis’atü rehtın vakıa, malum kentte dokuz elebaşı vardı. Çete başı da diyebiliriz biz bunlara. Aslında raht değerli dostlar birden dokuza kadar Arap dilinde gruplar için kullanılır. Kişi içinde kullanılır. 9 kişi de diyebiliriz buna bu bağlamda daha uygun düşüyor. Ama çete başı dersek konunun ruhuna daha uygun bir çeviri olur.

yüfsidune fiyl Ardı ve lâ yuslihun bunlar düzeltmedikleri gibi bozgunculuktan geri durmuyorlardı, yani ortalığı karıştırıyorlardı, terör estiriyorlardı.

 

49-) Kalu tekasemu Billâhi le nübeyyitennehu ve ehlehu sümme lenekulenne li veliyyihi ma şehidna mehlike ehlihi ve inna lesadikun;

“Billâhi” diye yeminleşerek dediler ki: “Ona ve ailesine gece baskın yapalım (öldürelim), sonra da Onun velîsine: Biz Onun ve ailesinin öldürülmesinden habersiziz; kesinlikle doğruyu söylüyoruz” deriz. (A.Hulusi)

49 – Allaha yeminleşerek kavl ettiler, and olsun ona ve ehline bir gece baskını yapalım, sonra da velisine: yemîn edelim biz onun helâkine şahit olmadık diyelim, şüphesiz sözümüz sözdür, sadığızdır dediler. (Elmalı)

 

Kalu tekasemu Billâh Allah adına yemin ederek dediler ki; le nübeyyitennehu ve ehleh ona ve yakınlarına geceleyin baskın yapıp işlerini bitirelim. Gece baskını yapalım, suikast planlıyorlar. sümme lenekulenne li veliyyihi ma şehidna mehlike ehlihi ve inna lesadikun ardından da kanını dava edecek olanlara biz onun ailesinin ortadan kaldırılmasına asla karışmadık, çünkü biz kesinlikle özü, sözü doğru olanlarız diyelim dediler. Evet, böyle bir plan yaptılar.

Aslında buradan yola çıkarak ilk muhataba bir uyarıda seziliyor. Nedir o; İlk muhatap olan Resulallah’a; dikkat et bu Mekke’nin çeteleri de sana tıpkı Semud’un çetelerinin Salih’e yaptıklarını yapabilirler. Böyle bir uyarı. Veya gelecekte olacak olan bir şey haber veriliyor. Ve tabii hem haber veriyor, hem de arkadan garanti belgesini veriyor. Nedir o;

 

50-) Ve mekeru mekren ve mekerna mekren ve hüm lâ yeş’urun;

Onlar bir tuzak kurdular, biz de farkında olmadıkları bir tuzağı onlara kurduk. (A.Hulusi)

50 – Böyle bir mekir kurdular, halbuki haberleri yok biz de bir mekir kurmuştuk.(Elmalı)

 

Ve mekeru mekren ve mekerna mekren ve hüm lâ yeş’urun derken onlar bir tuzak kurdular biz de bir tuzak kurduk. Onlar bir tuzak kurdular daha doğrusu biz de onlar farkına varmadan tuzaklarını bozarak karşı bir tuzak kurduk. Yani tuzaklarını başlarına geçirdik. Allah’ın tuzak kurması böyle anlaşılmalı. Zaten hep başkalarının kurduğu tuzağın ardından ifade edilir bu. Bu da şudur; Onların kurduğu tuzağı başlarına geçirdik. Bozacak bir tuzak bu.

Resulallah’a verilen bir garanti bu tabii ki tüm muhataplara verilen. Eğer Allah yolunda size karşı bir tuzak kurulmuşsa unutmayın ki o tuzağı boşa çıkaracak olan Rabbinizin garantisidir aynı zamanda. Evet, düşünecekler, tuzak kuracaklar, tertip yapacaklar, fakat başaramayacaklar. Yani bunu düşünecekler ama başaramayacaklar. Bu garanti işte.

 

51-) Fenzur keyfe kâne akıbetü mekrihim enna demmernahüm ve kavmehüm ecme’ıyn;

Onların tuzaklarının sonucu nasıl oldu bir bak! Onları da, onların toplumlarını da toptan yerle bir ettik! (A.Hulusi)

51 – Şimdi bak! mekirlerinin akıbeti nasıl oldu? Kendileri ve kavimlerini toptan tedmir ediverdik. (Elmalı)

 

Fenzur keyfe kâne akıbetü mekrihim dön de bir bak bakalım onların tuzaklarının akıbeti ne olmuş. enna demmernahüm ve kavmehüm ecme’ıyn elbette ki biz onları ve toplumlarını topyekun yerle bir ettik.

 

52-) Fetilke buyutühüm haviyeten Bima zalemu* inne fiy zâlike leayeten likavmin ya’lemun;

İşte zulümleri yüzünden yıkılıp harap olmuş evleri… Muhakkak ki bu olayda anlayışlı topluluk için bir işaret – ders vardır. (A.Hulusi)

52 – Daha: evleri çökmüş zulümleri yüzünden bomboş, şüphe yok bunda ilim şanından olan bir kavim için ibret alacak bir âyet var. (Elmalı)

 

Fetilke buyutühüm haviyeten Bima zalemu bak, işte onların mekanları. Yani ne demek istiyor? Aslında işte bunların mekanları derken unutmayalım tüm Mekke’liler buraları iyi biliyorlardı çünkü kervan yolu üzerinde bulunuyordu. Şam’a, Suriye ye, Filistin’e, Akdenize getirip götürdükleri, alıp sattıkları tüm malları Medaiyn-i Salih üzerinden, Semud kavminin yaşadığı bu yerden gelip gidiyorlardı, götürüyorlardı, taşıyorlardı. Gelip giderken de bu beldeleri görüyorlardı. Orada kadiym bir uygarlığın, muhteşem bir uygarlığın yaşamış olduğunu ve sonuçta, akıbette o uygarlığın yok olup gidip geriye ıssız kalıntılar bıraktığını görüyorlardı. Onun için buradaki atıf ona.

Bak diyor işte onların mekanları. İşledikleri zulümler yüzünden ıssız ve viran kalmış haviyeten Bima zalemu zulümleri yüzünden ıssız ve viran kalmış Haviye; hem yıkılmak düşmek, hem de boşalmak anlamına geldiği için ıssız ve viran anlamını oradan çıkarıyoruz.

inne fiy zâlike leayeten likavmin ya’lemun elbet bunda işin bilincinde olan bir toplum için alınacak bir ders mutlaka ama mutlaka vardır.

Sebe teslim oldu ve kurtuldu. Semud isyan etti ve helak oldu. İşte alınacak ders bu. Önceki kıssayı hatırlayın, bu kıssayı hatırlayın. Öncekiler teslim oldular kurtuldular bunlar isyan ettiler helak oldular. Tercihinizi ona göre yapın demeye getiriyor vahiy.

 

53-) Ve enceynelleziyne amenû ve kânu yettekun;

İman edenleri ve korunmakta olanları kurtardık. (A.Hulusi)

53 – Halbuki iman edip korunur olanları necata çıkardık. (Elmalı)

 

Ve enceynelleziyne amenû ve kânu yettekun yine iman edip sorumluluk bilinciyle hareket eden kimseleri kurtarmış olmamızda da, ki söylenmiyor o üç noktada ne var, bir ders vardır. Burada aslında sorumluluğunu yerine getiren müminlerin akıbette mutlaka kurtulacaklarını ve onların peygamberle birlikte olacaklarına bir gönderme var. Yani peygamberi ayırmıyor sadece kurtuluşta. Peygamberle birlikte olanlar peygamberle birlikte kurtuluyorlar.

Bu sadece dünyaya yönelik bir anlayış değil, ahirete yönelikte anlaşılmalı. Eğer siz sorumluluk bilincinizi yaşadığınız çağda, yaşadığınız zamanda tam yerine getiriyor ve peygamberin mirasını yıkmadan devirmeden götürebiliyorsanız, ihanet etmiyorsanız sonuçta akıbette yeriniz peygamberlerin yanı olacaktır. Buna da bir ima içerse gerektir.

 

54-) Ve Lutan iz kale li kavmihi ete’tunel fahışete ve entüm tubsırun;

Lût… Hani kavmine dedi ki: “Siz bile bile o hayâsızlığı uyguluyorsunuz!” (A.Hulusi)

54 – Lût’a da risalet verdik, o vakit ki kavmine demişti: siz gözünüz göre göre o fuhşu yapacaksınız ha? (Elmalı)

 

Ve Lutan ve Lût’u da kurtarmıştık. Yeni bir kıssaya girdi sure. Lût peygamber biliyorsunuz bugünkü Lût gölünün güney ucunda bulunan, ama bugün artık bulunmayan çünkü helâk olduğu için 60 metre suyun altına gömülmüş olan o verimli, yeşil vadide bulunan 6 kente gönderilmiş bir peygamber. Bu kentlerin başında da Sodom geliyor. Gomore geliyor ve daha başka şehirlerde var orada. Bu vadiye gönderilmişti bu peygamber. Lût peygamber bildiğiniz gibi Hz. İbrahim’in de yakınıydı, yeğeniydi.

Bu kıssa Kur’an da yine Salih kıssası gibi bir çok surede anlatılır. A’raf, Şuârâ suresinde anlatılır diğer bir çok surede anlatılır.

 iz kale li kavmihi ete’tunel fahışete ve entüm tubsırun hani o bir zamanlar kavmine şöyle demişti; Siz fıtrattan sapma olduğunu göre göre, ki burada ve entüm tubsırun göre göre buyruluyor, ama biz bunun neyi gördüklerini düşündüğümüzde, fıtrattan sapma, yani bir sapıklık olduğunu göre göre, bu tür bir fuhşu işlemeyi sürdürecek misiniz. Demişti.

 

55-) Einneküm lete’tuner ricale şehveten min duninnisa’* bel entüm kavmün techelun;

“Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklerle mi yatıyorsunuz? Hayır, siz cahillik yapan bir kavimsiniz.” (A.Hulusi)

55 – Sahih siz kadınları bırakıp şehvet için mutlak erkeklere mi gideceksiniz? Doğrusu siz ne yaptığınızı bilmez bir kavimsiniz. (Elmalı)

 

Einneküm lete’tuner ricale şehveten min duninnisa’ şimdi siz kadınları bırakıp ta şehvetle erkeklere yöneliyorsunuz öyle mi? bel entüm kavmün techelun Yoo..! siz aslında onun getireceği sonucu bilmiyorsunuz. Yani siz bilmiyorsunuz diye bitiyor ayet. Fakat ilginçtir 54. ayette ve entüm tubsırun diye bitiyordu ayet. Yani göre göre işliyorsunuz, bile bile işliyorsunuz. 55. Ayet ise entüm kavmün techelun diye bitiyor. Siz bilmiyorsunuz, yani cahillik yapan bir toplumsunuz..!

Şimdi hem göre göre işleyecekler, hem de bilmeyecekler. Peki o zaman nasıl anlamalıyız? Doğru anlama şu; Siz yaptığınızın ahlaksızlık olduğunu pekala biliyorsunuz. Bunun fıtrata uygun olmadığını pekala biliyorsunuz. Fakat bilmediğiniz, görmezden geldiğiniz şey, böyle bir ahlaksızlık nasıl bir felaket getirir. İşte bunu göz ardı ediyorsunuz.

 

56-) Fema kâne cevabe kavmihi illâ en kalu ahricu ale Lutın min karyetiküm* innehüm ünasün yetetahherun;

Halkının cevabı: “Lût Ailesi’ni şehirden sürün! Onlar temiz yaşayan insanlar” oldu. (A.Hulusi)

56 – Buna kavminin cevabı sade şu olmuştu: çıkarın şu Lût ailesini memleketinizden, çünkü onlar çok temizlik taslar kimseler, demişlerdi. (Elmalı)

 

Fema kâne cevabe kavmihi illâ en kalu ahricu ale Lutın min karyetiküm* innehüm ünasün yetetahherun Peki Lût peygamberin bu uyarısı karşısında o azgın ve sapkın kavmin tepkisi ne oldu? Yani biz yanlıştayız, bunun yanlış olduğunu da biliyoruz, vaz geçelim mi dediler. Aslında vazgeçselerdi tevbe etmiş olacaklardı. Fakat öyle demediler. Bakınız her çağda aslında azgınların ve sapkınların örneğini gösterdiği bir şeyi yaptılar.

Buna karşılık kavminin cevabı Lût ve yakınlarını ülkenizden çıkarın. Belli ki bunlar pek temiz, pek pirupak insanlarmış demekten başka bir şey olmadı. Yani bir de alay ediyorlar, dalga geçiyorlar..! Temizlermiş, diyorlar. Aslında ahlaksızlar, ahlaktan rahatsız olurlar. Haramdan beslenenler helalden rahatsız olurlar. İffetsizler iffetlilerden rahatsız olurlar. Kötüler iyilerden rahatsız olurlar. Tahammül edemezler. Çünkü iyileri her görüşte kötülüklerini hatırlarlar. Çünkü onlar aynadır. Aynaya bakarlar kendilerini görürler.

Eğer iyilerden arındırılırsa toplum, aslında toplumun kötülükte eşitlenmiş olacağını düşünerek vicdanlarının böylece kendilerini rahatsız etmeyeceği sonucuna varırlar. Çünkü unutmayınız en kötü olanın içinde bile vicdanın bir sesi vardır. Kötülüğü işler, kötünün kötü olduğunu da bilir. Çünkü ona bildirir o fıtratı. Fakat onun içindir ki kötülükten vazgeçmek istemeyenler iyilerden vazgeçmek isterler. Kötülükten vazgeçmek istemeyenler iyileri feda etmeye kalkarlar. Toplumu iyilerden arındırarak kötülükte eşitlemeye çalışırlar. İşte Lût kavminin de tavrı bu oldu.

Bugün bu tavrı görüyorsunuz, görüyoruz. Etrafınıza bakınız aslında hiçte yabancı, garip bir tavır değil. Sizden rahatsız olurlar. Rahatsız olmaları aslında iyiyi görünce kötüyü hatırlamalarındandır. Aslında iyi olmaya niyetli olmadıklarının bir göstergesidir. Sizi yok etseler vicdanları kendilerini rahatsız etmeyecektir. Öyle zannederler. Onun içinde sizi yok etmek için size savaş açarlar.

 

57-) Feenceynahu ve ehlehu illemraeteh* kaddernaha minel ğabiriyn;

Biz de Onu ve ehlini kurtardık, karısı müstesna… Onu, geride kalıp helâk olanlardan (olmasını) takdir ettik. (A.Hulusi)

57 – Bunun üzerine onu ve ehlini necâta çıkardık ancak karısını kalanlardan takdir etmiştik. (Elmalı)

 

Feenceynahu ve ehlehu illemraeteh* kaddernaha minel ğabiriyn derken biz onu ve yakınlarını kurtardık. Ancak karısının geride kalanlar arasında yer almasını kararlaştırdık.

Evet. Burada Feenceynahu ve ehlehu buyruluyor. Onu ve yakınlarını. Ehl; Kan bağı ile sınırlı bir çerçevesi yok bu kelimenin. Yani kan bağı ile sınırlı değil. Onun içinde Nuh’un oğlu için Kur’an da ..leyse min ehlik. (Hûd/46) o senin ehlinden değildir buyrulur. Oysa ki oğlu, oğlu ama inancından olmadığı için ehlinden de değil.

Burada çok özel bir inanç ailesi tanımı yapılır. Aile demektir ehl. Fakat aileniz iman ile sınırlanmalı. İman ailenizin sınırlarını belirlemeli. Bu anlamda Kur’an ın getirdiği bu yepyeni aile tanımına Resulallah’ın katkısı şu olmuştu; Selmanu minna min ehli beyti. Selman bizdendir, ehli beytimdendir. Oysaki Selman atadan dededen anadan, Araplarla hiç ilişkisi olmayan bir kavimden di. Yani İran’lıydı, Fars’tı. Yabancı bir toplumdan çıkmış gelmişti. Ama Resulallah’a amcasından daha yakındı. Onun için aileden saydı Resulallah onu. Çünkü ailenin kapsamını iman belirliyordu. Kan bağı, din bağı ile sınırlanmıştı. O nedenle de burada ki ehli de o bağlamda anlamak lazım.

Niçin Hz. Lût’un karısının istisna tutulduğu döndürülüp döndürülüp söylenir tekrarlanır? Çünkü yakınlık kan bağı, hısımlık tek başına belirleyici değildir. Yani eğer bir peygamberin hidayet dağıtmak elinde olsaydı önce eşine verirdi. Onun için her insan kendi sorumluluğunu kendisi yerine getirecek, kendi yönelişini kendisi tespit edecek, tercihiyle bulacaktır hakikati. Peygamberler sadece yol gösterirler. Eğer hidayeti kaşık kaşık içirmek mümkün olsaydı bundan bir tasta öz çocuklarına Nuh gibi, Öz eşlerine Lût gibi, öz babalarına İbrahim gibi içirirlerdi. Ama bunu yapamadılar. Onun içindir ki sevgili efendimiz bu gerçeği öz kızı Fatıma’ya; “Kızım fatıma nefsini Allah’ın elinden satın al, babam peygamber deme, vallahi yarın senin içinde bir şey yapamam.” Diye uyarıyordu.

 

58-) Ve emtarna aleyhim metaren, fesae metarul münzeriyn;

Ve onların üzerine bir yağmur da yağdırdık ki! Uyarılanların yağmuru ne kötüdür! (A.Hulusi)

58 – Ve onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırmıştık ki ne kötüdür o münzerîn yağmuru? (Elmalı)

 

Ve emtarna aleyhim metaren nihayet bela sağanağını üzerlerine boca ettik fesae metarul münzeriyn gör ki uyarılan fakat uslanmayan kimselerin maruz kaldığı sağanak, bela sağanağı ne berbat bir beladır.

Rabbim her türlü bela sağanağından bizleri muhafaza kılsın. Ama hepsinden önce de vahye sırt dönmek, peygamberin yüce çağrısına koşmamak ve Allah ile arayı bozmak ve ilişkiyi kesmek gibi manevi belanın en büyüğü olan belalardan bizleri korusun.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 19 Ekim 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. NEML SURESİ (032-058)(119)

  1. Huseyin

    22 Ekim 2012 at 05:23

    Allah razı olsun kardeşim.. Bu yazılardan çok faydalanıyoruz.. Tefsir bittimi başka yazılara devam edecek misiniz? Mesela VAHYİN PENCERESİNDEN sohbetleri ne güzel olurdu…

     
  2. ekabirweb

    22 Ekim 2012 at 10:26

    Merhaba. Sizlerin faydalanıyor olması beni mutlu eder. Bu tefsir derlememin bitmesine daha en az bir yıl var. Allah nasip kısmet ederse Esma dersleri derlemesi için düşünüyorum. Vahyin penceresi programları da çok istediklerimden. Zaten bir iki tanesine uygulamıştım. Mesela (http://ekabirwep.blogspot.com/2010/08/gaybla-ilgili-programin-video-cevirisi.html ) gibi. Ama öncelik Esma çalışmaları olacak inşallah. Esen kalın, Allah’a emanet olun.

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: