RSS

İslamoğlu Tef. Ders. ANKEBUT SURESİ (01-23)(124)

23 Kas

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin! Amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün muhteşem Kur’an ülkemizin yepyeni bir sitesine girmenin daha heyecanını yaşıyoruz. Her sure yeni bir imkan demektir. Her sure Allah’ın insandan umut kesmediğinin yepyeni bir delili demektir. Her sure Allah’ın insana tenezzülünün mücessem bir timsalidir. Onun için her sure bizim için, biz Allahsız yapamayacak olan insanlar için yeni bir sevinç kaynağıdır.

Bugün gireceğimiz sure Kur’an ın tedvininde 29. sıraya oturan Ankebût suresi. Kısaca sure hakkında genel bilgiler vermek istiyorum tefsirime geçmeden. Ankebût suresi adını 41. ayetinde ki örümcek ağı misalinden ilhamla alır. İkrime’den gelen bir rivayeti esas alacak olursak bu surenin daha indiği dönemde Mekke’de Resulallah ile arkadaşları tarafından Ankebût suresi diye anıldığını öğrenmiş oluruz. Her sure bugün andığımız adını bu kadar ilk dönemlerde almış olmuyor. Ama bu sure bize kadar gelen İkrime’nin rivayetine bakacak olursak daha Mekke’de ismini almış, hatta Mekke müşrikleri Ankebût, ki örümcek manasına gelir. “Bak Muhammed örümcekten, sinekten söz ediyor.” Diye alaya almışlardı. Onun için bu surenin adının daha ilk dönemde oturduğunu görüyoruz.

Surenin iniş zamanı çoğunluk tümüyle Mekkidir der. İbn. Abbas’tan ve Katade den gelen bir rivayete göre, ki İbn. Abbas’ın iki görüşünden biridir bu Medeni’dir, yani Medine de inmiştir derler. Yine Hz. Ali Mekke ile Medine arasında indiğini söyler, yani hicret suresidir der bu sure için. Daha başkaları ilk 11 ayetinin Mekke’de geri kalanının Medine de, hatta bazı otoriteler bunun tam tersini savunarak ilk 11 ayetinin Medine de geri kalanının Mekke de indiğini söylerler. Bütün bunlardan anlaşılan özetle şu; Bu surenin iniş zamanı üzerinde otoriteler ihtilaf etmişler, farklı görüşlere varmışlar. Bu da neden kaynaklanıyor; doğrusu bu surenin bir dönemde inmediği tam hicrete yakın bir dönemde inip, hicreti de kapsayıp hicretten hemen sonrasına kadar inişinin sürdüğünü anlıyoruz.

Konusuna bakarsak kendi tercihimizi kolay belirleriz. O da bu sure Mekke nin son döneminde indirilen surelerden biridir. Rum ve Mutaffifin surelerinin arasında yer alır iniş sırasına göre.

Surenin konusuna gelince İlk ve son ayetleri Ankebût suresinin konusunu veren anahtar ayetlerdir. Sure; Ehasiben Nasu en yütrekû en yekulu amenna ve hüm lâ yüftenun. (1)sizler, sadece insanlar, sadece iman ettik demekle sınanıp denenmeden bırakılı verileceklerini mi sandılar diyerek başlar. Böylesine çarpıcı bir levha ile girer sure ve son ayetinde sure yine hepimize Allah’a ulaşan yolların birden çok, ama bu yolların maksadının bir tek olduğunu ifade eden şu ayetle son bulur.; Velleziyne cahedu fiyna lenehdiyennehüm sübüleNA (69) uğrumuzda var gücünü harcayanlara, bizim uğrumuza tüm gayret ve çabasını gösterenleri yollarımıza yönelteceğiz. Bu ikisinin arasında, bu iki parantezin tabir caizse arasına sure 1. ayetinde ki iman etmenin bedelini göze alanlara bir takım uyarılarda bulunur.

İlk 9 ayet iman ve inkarın tabiatını işler. 10 ve 13. ayetler arası Kur’an da ilk defa münafıklardan söz eden ayetlerdir. Fakat burada ki münafıklar, Medine de ki münafıklardan farklı olarak Mekke tipi münafıklardır. Ki o ayetleri işlerken bunun ne anlama geldiğini izah etmeye çalışacağız. 23 ve 44. ayetleri arası peygamberlerin ödedikleri ağır bedeller gündeme getirilir.

Mesela; sadece bu surede ki Nuh kıssasında, çok kısa, çok özet yer alan Nuh Kıssasında Hz. Nuh için 50 eksiği ile 1000 sene kaldı ibaresi geçer. Bu kıssada ve buna mücavir diğer kıssalarda verilmek istenen ana öğüdün ne olduğunu bu özellikten de anlıyoruz. 1. ayeti ile, daha doğrusu girişte ki ayetiyle birebir irtibatlı. Hani sadece iman ettik demekle kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz demişti ya. Kurtulamayacaksınız, bakın Nuh bir insanın düşünebileceği en uzun süreden çok azı hariç davet etti. Bu bedeli ödedi. Ömürlük bir bedel ödedi. Onun için bu Allah’ın sünnetidir. Allah’ın adetidir. Onun için Allah bu sünnetini kimse için bozmaz. Verilen mesaj, özellikle bu suredeki peygamber kıssalarında buydu.

Ve tabii bu kıssalarla Önce Hz. Peygamberin tasavvuru inşa ediliyordu. Peygamberlerin tabi olduğu Sünnetullah dile getiriliyor ve Allah yoluna vahye davetin önünde ki engellerin sadece Resulallah’la ilgili olmadığı, tüm peygamberler ve onların takipçilerinin bu acıları çektikleri vurgulanıyordu.

45 ve 51. ayetler vahyin ilahi kaynağına atıf. 52 – 68. ayetler arası Müminle Kafirin hayatı hangi koordinatlardan okuduklarının harika, muhteşem bir özeti niteliğinde ve sure girişte de değindiğim gibi Allah’a ulaşan yollardan söz ederek bir tek Allah’a ulaşan usullerin, yöntemlerin farklı farklı olabileceğini ifade ederek son bulur.

Bu kısa özet girişten sonra şimdi Ankebût suresine başlayabiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

1-) Elif, Lâââm, Miiiym;

Elif, Lâm, Mim! (İlmini ilminde ilmiyle!)(A.Hulusi)

01 – Elif, Lam, Mim.(Elmalı)

Hurufu Mukadda, heca harfleri bildiğiniz gibi Kur’an da 29 surenin başında gelir. Adeta 29 harfe sanki bir karşılık olur gibi. Başında geldiği surelerin konusuna baktığımızda hemen tamamına yakını vahye atıfla başlar. Ya vahye doğrudan, ya Kur’an a doğrudan, ya Kur’an ın inişine doğrudan atıfla başlar. Fakat bunun 3 istisnası vardır. Bu istisnalar Meryem suresi, Ankebût suresi ve Rum suresidir. Yani hurufu mukadda ile başlayan 29 sure içerisinde vahye atıfla başlamayan 3 sureden biri işte bu suredir.

Peki nasıl izah etmeli bu 3 surenin vahye atıfla başlamamasını? 26 sure vahye atıfla başlarken sadece 3 surenin bundan istisna tutulmasını? Aslında bu 3 sureyi de incelediğimizde Allah’ın; İnsan, tabiat ve tarih için koyduğu yasalara atıfla başladığını görüyoruz. Vahiy Allah’ın sözlü yasaları. Allah’ın sözlü yasaları olduğu gibi, bir de tarih içinde koyduğu yasalar var. Bir de toplum için koyduğu yasalar var. Bir de kainata koyduğu yasalar var. Bütün bunlar aslında tek başlık altında toplanabilir. İlahi yasalar. İster kevni olsun, ister kitabi olsun, ister kavli olsun, isterse hadisata ilişkin yasalar olsun. Bunların tamamı ilahi yasalardır ve Allah’ın yarattığı eşyayı, varlığı, tedvirini, yani yönetimini dile getirir.

Bu çerçeve de bu sure de bir yasa ile başlıyor. Kimse iman ettik demekle Allah’ın kudret elinden yakasını sıyıramaz. Kimse sadece iman ettik iddiasıyla iman etmiş sayılmaz. Bu iddianın ispatı ilahi bir yasadır. İman için Allah’ın koyduğu yasadır. Dolayısıyla 29 surenin 29 u da ilahi yasalara, ister bunlar âyâtı mestûr olsun, satırlara yazılı ayetler, ister bunlar âyâtı mesdur olsun sadr lara yazılı ayetler. İster bunlar âyât- Kâinat olsun, yani tüm çeşitleriyle ilahi yasalara atıfla başlar. Bu surede öyle başlamakta.

2-) Ehasiben Nasu en yütrekû en yekulu amenna ve hüm lâ yüftenun;

İnsanlar denenip (kendilerince) ne olduklarının sonucu görülmeden “İman ettik” lafıyla kurtulacaklarını mı sandılar! (A.Hulusi)

02 – Sandı mı o insanlar «inandık» demeleriyle bırakılacaklar da imtihan edilmeyecekler? (Elmalı)

Ehasiben Nasu en yütrekû en yekulu amenna ve hüm lâ yüftenun.

Sahabeyi her okuyuşta titreten ayetlerden birinin bu olduğunu öğreniyoruz. Kur’an ı ciddiye alan, Allah’ın kendisine nüzulünü ciddiye alan, yani kendi var oluşunu ciddiye alan her insanın tüylerini diken diken etmesi gereken bir ayettir. İnsanlar yalnızca iman ettik demekle sınanıp denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar?

Öyle sananlar daima var demektir. Eğer böyle bir kanaat insanoğlunda olmamış olsaydı vahiy böyle bir uyarıyla çıkmazdı karşımıza. Hatta bu istisna da değil, çoğunluk insanlar sadece inandık demekle kurtulacaklarını sanıyorlar. Oysa inandık demek bir iddiadır. En basit iddialar bile ispat isterler. Mesela ben terziyim demek bir iddiadır. Ben berberim demek bir iddiadır. Ben şuyum buyum demek bir iddiadır ve bu iddianızın ispatı sizin o olduğunuzu bir fiil göstermektir.

Peki dünyanın en ağır, en ciddi, en muhteşem iddialarından biri olan iman ettim iddiasının bir ispatı olmasın mı, ispat zemini olmasın mı. İman ettim diyen kendi durumu hakkında bir beyanda bulunmuş olur. Fakat unutmayınız ki iman ettiğiniz zat Allah’tır ve imanı kabul edecek olan O’dur. Dolayısıyla sizin iddianızın ispatı ancak Allah’ın tanımladığı bir imana iman etmekle olur. Yani sizin kendiniz hakkında ne söylediğinizden daha çok, rabbinizin sizin hakkınızda ne söylediği önemlidir.

Onun için Taberi Kur’an da ki; Elleziyne Amenü ibareleriyle iman eden kimseleriyle mü’miniyn ibaresi arasında fark görür. 1. sini kişinin kendi iddiası, 2. sini ise Allah’ın bu iddiayı kabulü, onun imanını tasdik etmesi, onaylaması olarak anlar ve yorumlar.

Bu gerçekten çok anlamlı bir ayrımdır. Hiç insanlar sadece inandık demekle kurtulabilirler mi? eğer kurtulabilselerdi peygamberlerin bunca acı bunca çile çekmelerine, bunca bedel ödemelerine gerek kalır mıydı. Eğer iman uğruna bedel ödememek mümkin olsaydı bunu ilk yapacak olan peygamberler olmalıydı çünkü onların imanını Allah zaten kabul buyurmuştu. Ama İnsanlık tarihinde en ağır acıları peygamberlerin yaşadığı düşünülünce imanı konusunda peygamberlerin imanı gibi tasdik mührü vurulmamış biz sıradan mü’minlerin bedel ödememesini, ya da ödemekten kaçmasını, ya da bedel ödemeyeceğini sanmasını nasıl yorumlamalı?

Kur’an da bu ayeti çağrıştıran çok ayet var. Bakın Bakara/214. ayetine;

Em hasibtüm en tedhulül cennete ve lemmâ ye’tiküm meselülleziyne halev min kabliküm yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenlerin sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğini mi sanıyorsunuz. messethümül be’sâu veddarrâu ve zülzilû sizden öncekiler öyle sıkıntılar çektiler öyle yoksulluklara katlandılar, öyle acılar ve bedeller ödediler ki hattâ yekulerRasûlü velleziyne âmenû meahû metâ nasrullah peygamber ve onun etrafındaki insanlar; Allah’ın yardımı ne zaman gelip yetişecek deyinceye dek acı çektiler. Tabii bu bedeli ödeyenlere müjde geliyor. elâ inne nasrAllahi kariyb (Bakara/214) unutmayın Allah’ın yardımı bedel ödeyenler için çok yakın.

Yine başka bir ayet Tevbe/16. (Hayır A.İmran/142 olacak) Em hasibtüm en tedhulül cennete ve lemma ya’lemillâhulleziyne cahedu minküm ve ya’lemes sabiriyn. (A.İmran/142) Yoksa siz Allah içinizden var gücünü harcayanları ve yolunda sabredenleri sonuna kadar direnenleri seçip ayırmadan cennete gireceğinizi mi sandınız. Yani seçip ayıracak, ayıklayacak, işte ayıklamanın en büyük unsuru sınamaktır, denemektir, imtihan etmektir ve Ankebût/2. ayeti de bunu söylüyor.

Bu ayet KHabbab bin Arad’in Mekke döneminde ağır acılar altında inlerken bir ara Resulallah’a gelip; Ya Resulallah bazen dayanamaz oluyorum ne olur bana dua eder misin. Diye ricası üzerine indiği, ya da bu olayla bağlantısı kurulur.

3-) Ve lekad fetennelleziyne min kablihim feleya’lemenn Allâhülleziyne sadeku ve le ya’lemennel kâzibiyn;

Andolsun ki onlardan öncekileri de sınav objeleriyle denemişizdir… Allâh (dışarıdan bir tanrı gibi değil – hakikatleri olarak) elbette (sözlerinde) sadıkları açığa çıkarıp bilecek ve elbette yalancıları da açığa çıkarıp bilecek. (A.Hulusi)

03 – Şanım hakkı için biz onlardan evvelkileri ne fitnelerle imtihan ettik, yine Allah, elbette sadakat edenleri bilecek, ve elbette yalancıları bilecek. (Elmalı)

Ve lekad fetennelleziyne min kablihim doğrusu onlardan öncekileri de sınamıştık. Yani sınamak sadece bir nesle ait bir şey değil, Allah’ın sünneti. Surenin girişinde yasalara değinmiştim ya, ilahi yasa bu. Allah yasasını kimse için bozmaz. Öncekileri de sınamıştı elbet sonrakileri de sınayacak. Neden yer yüzünde hakka karşı batılın zulmü devam eder sorusunu sorana verilecek en kısa cevap Ankebut/3. ayetinin ilk cümlesidir. Çünkü Allah’ın yasası bu. Yoksa Allah inananları savunur. İnnAllâhe yudafi’u anilleziyne amenû. (Hacc/38) savunur savunmasına da aynı zamanda Allah’ın koyduğu yasalarda vardır. Allah inananları savunur ama kim inanır? İnanan kimdir? Allah önce inananı seçip ayırır, ondan sonra savunur.

feleya’lemenn Allâhülleziyne sadeku ve le ya’lemennel kâzibiyn Fakat Allah herhalde hem doğru söyleyenleri bilecek, hem de yalancıları bilecektir. Te’kid “nun” u fiil-i muzariye bitişince, fiil-i muzarinin anlamını gelecek zamana kilitler. Yani bilecek.

Peki Allah ilmi mutlak olan değil mi, bilgisi sonsuz, sınırsız ve zaman üstü olan değil mi. Dolayısıyla zaten biliyordu. Evet zaten biliyordu, fakat bu ayeti A. İmran/179. ayetiyle birlikte anlayacağız. Bu ayet ışığında okursak anlayacağız.

Ma kânAllâhu li yezeral mu’miniyne alâ ma entüm aleyhi hatta yemiyzel habiyse minettayyib.(A.İmran/179) İşte bu ayet. Allah mü’minleri üzerinde bulundukları hal üzre, pisi temizden seçip ayırmadan bırakacak değildir. İşte bu ayet ışığında okursak Allah’ın bilmesinin, seçip ayırması, imanının bedelini ödeyenle ödemeyen, imanında samimi olanla olmayan, imanında sadık olanla kâzib olan arasındaki o temel ayırım.

Burada bazı müfessirler çok derin tahliller de yapmışlar. Allah’ın mutlak olan bilgisini ikiye ayırıp; 1. önceden bilgisini, mutlak bilgisini kaza bilgisinden ayrı telakki etmişler. Yani kaza bilgisi dediğimiz bilgi bir olayın olduğundan sonra artık Allah’ın bilgisinin tahakkuk etmiş olması.

Peki bu neyi değiştirir? Bu Allah’ın bilgisinde hiçbir şeyi değiştirmez. Değiştirdiği unsur kulun akıbetidir. Allah’ın o kulun daha önceden sapacak oluşunu bilmesi, onun cezayı hak etmesi anlamına gelmiyor. Fakat bu bilginin tahakkuk etmesi durumunda işte o zaman o kul Allah’ın gazabını ve cezasını hak etmiş oluyor. Yani kaza bilgisi denilen bilgi bu olmuş oluyor. Bilgi tahakkuk etmeden ceza gerçekleşmez. Yani bilgi sahibi için değişen bir şey yok, fakat bilginin nesnesi olan insan için değişen bir şey var.

Fitne kelimesi bu ayeti izah edebileceğimiz harika bir anahtar. Aslında ayette geçiyor Ve lekad fetenne fitneye tabi tuttuk. Nedir fitne? Arap sözlüklerini açtığımızda madencilik, metalurji kavramı olarak görüyoruz fitneyi. Metalle ilgili bir kavram. Cevheri kıymetli olan madenlerin içine konulup ta yüksek dereceli fırınlarda ergitildiği pota, fitne. İşte bu pota da maden ergitilip daha sonra cevheri posasından ayrılınca maden olur, ayrılınca kullanılır. Yoksa ayrılmadan o madene değer verilmez. Yerin altında hiçbir maden bulunmuş ve cevheri ayrıştırılmış maden muamelesi görmez. Altın işlenmeden servete dahil edilmez. Ancak işlendikten sonra servet haline gelir. Maden böyledir.

İşte fitne yerin altında toz toprak olan cevheri ondan arındırıp pırıl pırıl hale getirip kıymet ve değerine kavuşturmaktır. İman madenini, iman cevherini, insan madeninden ortaya çıkarmak için insanın keder, bela, musibet ateşinde, potasında yanması gerekiyor ki iman saflaşsın. İşte çekilen ıstıraplar imanın saflaşmasına böyle katkıda bulunur. Zaten girişteki ayetlerin söylediği de bu.

4-) Em hasibelleziyne ya’melunes seyyiati en yesbikuna* sae ma yahkümun;

Yoksa o kötülükleri yapanlar bizi geçip gideceklerini mi sandılar… Ne kötü hüküm veriyorlar! (A.Hulusi)

04 – Yoksa sandı mı o kötülükleri yapanlar bizden savuşacaklar? Ne fena hükmediyorlar. (Elmalı)

Em hasibelleziyne ya’melunes seyyiati en yesbikuna yoksa o, -Kim o? İnandık deyip de kötülük yapmayı sürdürenler- bizi atlatabileceklerini mi sandılar. En yesbikuna, yani bizim önümüze geçip bizi durduracaklarını, ya da bizim gözümüzden kaçacaklarını mı sandılar. sae ma yahkümun ne berbat akıl yürütüyorlar, ne fena hüküm veriyorlar, ne kötü muhakemeleri var, ne kadar berbat bir tasavvur sahibiler.

Değerli dostlar sae ma yahkümun aslında işin sırrını veriyor. Koordinatları yanlış olan bir aklın hükmü de yanlış olur. Yanlış bakıyorlar. Yanlış görecekler. Koordinatları yanlış, akıl yürütürken kullandıkları kavramların içeriği yanlış. Kâr ve zararı yanlış tanımlıyorlar. Hayatı yanlış tanımlıyorlar. Kârı yanlış tanımladıkları için Allah’tan kurtulacaklarını sanıyorlar, atlatacaklarını sanıyorlar. Çünkü kendilerini yanlış tanımlıyorlar. Hadlerini bilmiyorlar, sınırlarını bilmiyorlar. İşte burada sae ma yahkümun derken ne berbat akıl yürütüyorlar derken kötü koordinatlara yanlış ve yamuk koordinatlara oturmuş bir aklın hiçbir zaman doğruyu göremeyeceği ifade ediliyor.

5-) Men kâne yercu LıkaAllâhi feinne ecelAllâhi leat* ve “HU”ves Semiy’ul Aliym;

Kim Allâh’ın likâsını (ismi Allâh olanın, şuurunda Esmâ’sıyla açığa çıkışını fıtratınca yaşamayı) umuyorsa, (bilsin ki) muhakkak ki Allâh’ın takdiri olan bedenli yaşam sürecinin sonu elbette gelir! “HÛ”; Es Semi’dir, El Aliym’dir. (Âyet sonundaki bu tanımlama daima “HÛ” denerek Allâh adıyla işaret edilenin tenzih yönüne; Esmâ adıyla da teşbih yönüne işaret ederek OKUyanda tevhid bakışını oluşturmak amacını gütmektedir Allâhu âlem. A.H.) (A.Hulusi)

05 – Her kim Allaha irmek arzu ederse elbette Allahın tayin ettiği ecel, muhakkak gelecektir ve o, işitir bilir. (Elmalı)

Men kâne yercu LıkaAllâhi feinne ecelAllâhi leat zaten kim Allah’ın huzuruna çıkmaya can atıyorsa, veya şöyle diyelim çıkmayı umuyor, bekliyorsa iyi bilsin ki Allah’ın takdir ettiği süre bir gün mutlaka gelip çatacaktır. ve “HU”ves Semiy’ul Aliym hiç şüphe yok ki O her şeyi işitir, her şeyi çok iyi bilir.

Çift dünyalı ve tek dünyalı bakışın sonucu. İşte sae ma yahkümun demişti ya, kötü akıl yürütenler tek dünyalılar. Çift dünyalı bakmıyorlar. Onun içinde iki dünyanın penceresini görmüyorlar. Tek dünyalı bakanlar farkı fark edemiyor. Bir gün öleceklerini hatırlarına getirmiyorlar. Dolayısıyla Allah’ın gören ve işiten bir rab olduğunu da unutuyorlar. Yani hesabını verecek bir hayat yaşamıyorlar. Neden? Çünkü tek dünyalı düşünüyorlar. Bütün yaşayacağımız bu hayattır mantığından olan bir insanın imanının kendisine bir değer yüklemesi mümkin mi? Dahası böyle bir insanın iman ettiğini söylemek mümkin mi?

İman etmek bu hayatla sınırlı olmayan bir hayatın varlığına iman etmektir. Allah’a imanla ahirete imanın eş değerde tutulması Kur’an da işte bunun içindir. Ahirete inanmayan birinin Allah’a inanmış olmasının hiçbir değeri yoktur, onun için Mekke putperestlerinin imanı yüzlerine çarpılmıştır. Neden? Neden ahirete iman etmeyenin Allah’a imanı geçersizdir? Çünkü imandan çıkarı olan Allah değildir. İmanın tüm getirisi insanın kendisinedir. Eğer hayatının hesabını vereceği bir güne inanmıyorsa bir insan, iman etmesinin zeminini, gerekçesini yok ediyor demektir. İşte bunun için demektir.

6-) Ve men cahede feinnema yücahidü linefsih* innAllâhe le Ğaniyyün anil alemiyn;

Kim (bu imanı, hakikati yaşamak için) hırs – azim ile çalışırsa, yalnızca kendi benliği için bu savaşı vermiş olur (Cihadı Ekber – büyük savaş)! Muhakkak ki Allâh, âlemlerden (Esmâ bileşimi birimselliklerden) elbette Ğaniyy’dir (“HÛ”viyeti {ZÂT’ı} itibarıyla, Esmâ’sında açığa çıkanlarla kayıtlanmaktan veya onlarla sınırlı tanımlanmaktan münezzehtir)! (A.Hulusi)

06 – Mücâhede eden sırf kendi hesabına mücahede eder, çünkü Allah ganiy, âlemînden müstağnidir. (Elmalı)

Ve men cahede feinnema yücahidü linefsih ve “her kim yaratılış amacını gerçekleştirmek için”, öyle diyelim bu açıklamayı yapmak zorundayız, çünkü ne uğruna var gücüyle çaba harcayacak, cihad edecek. Cihat; insanın var çabasını ortaya koymak, tüm gücüyle ortaya çaba koymak demek. Peki niçin? İşte o niçin in cevabı yaratılış gayesini gerçekleştirmek için var gücüyle çaba gösterirse sadece kendisi için çaba göstermiştir.

Evet; feinnema yücahidü linefsih biraz önce de tefsir sadedinde söylemiştik değil mi? Allah’ın çıkarı yoktur insanın imanından bir tek çıkarı olan taraf vardır, o da insanın kendisidir. Onun için ilahi emir ve yasaklardan tek çıkarı olan insandır, Allah değil. Dolayısıyla vahye yönelik her inkar çabası aslında insanın kendi kendisini inkarıdır, kendisine ihanetidir.

innAllâhe le Ğaniyyün anil alemiyn Çünkü Allah diğer tüm varlıklardan farklı olarak, oradaki “anl” harfinin anlama yansıması farklı olarak kendi kendine yetendir. Kimseye muhtaç olmayandır.

[Ek bilgi; “Mücahede” kelimesi, bir düşmanla savaşmak, ona karşı elinden gelen çabayı göstermek anlamına gelir. Belirli düşmana işaret edilmediğinde ise kelime çok yönlü bir savaşı ifade eder. Bir mümin’in bu dünyada yapması gereken savaş işte bu niteliktedir.
Mümin, her an kendisini doğru yolda karşılaşacağı kayıplarla korkutan ve bâtıl yolların zevk ve çıkarları ile kandıran şeytanla savaşmak zorundadır. Mümin, kendisini arzularının esiri yapmak isteyen kendi nefsi ile de savaşmak zorundadır.
Bu cephe evden başlayıp, dalga dalga çevreye yayılır. Mümin, inançları, düşünceleri, ahlâk, örf ve adetleri, kültür ve ekonomileri İslâm’a ters düşen insan gruplarıyla savaşmak durumundadır. O, Allah’a itaatten bağımsız hükümler uygulayan ve iyiyi değil kötüyü yüceltip geliştirmeye çalışan kişi ve kurumlarla da savaşmalıdır.
Bu savaş, bir veya iki günlük değil, ömür boyu, gece ve gündüz her an sürecek bir savaştır. Ve bu, savaş alanında yapılacak bir çarpışma değil, hayatın her cephesinde yapılacak olan bir savaştır.
Hz. Hasan Basri (r.a) bu konuda şöyle demiştir: “İnsan hiç kılıç kullanmaksızın bile Allah yolunda cihad edebilir.” O gerek yurdunda gerekse tüm dünyada, ideolojileri, ahlâkları, eğilimleri, adetleri, yaşam şekilleri ve sosyal ve ekonomik ilkeleri kendi inancı ile çatışma halinde olan tüm insanlarla da savaşmak zorundadır. (Ebu’l Al’a Mevdudi Tefhimu’l Kur’an)]

7-) Velleziyne amenû ve amilus salihati le nükeffirenne anhüm seyyiatihim ve le necziyennehüm ahsenelleziy kânu ya’melun;

İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onların kötülüklerini (nefsanî özelliklerini) kendilerinden elbette sileriz ve elbette yaptıklarının en güzeli ile kendilerini cezalandırırız! (A.Hulusi)

07 – Bununla beraber iman edip de salih salih ameller yapanların her halde taraflarından kötülüklerini kefaretleriz ve elbette kendilerine yaptıkları amellerin daha güzelini veririz. (Elmalı)

Velleziyne amenû ve amilus salihat İman eden ve salih amel işleyen, iyi, doğru ve erdemli işler ortaya koyan, değerler üreten kimselere gelince le nükeffirenne anhüm seyyiatihim evet, kesinlikle onların günahlarını örteceğiz.

Bilmem şöyle bir nükte bulursak bu ibarede yanlış olur mu. nükeffirenne anh örteceğiz diyor. Sileceğiz değil, örteceğiz. Yani bunu belki bir benzetme olsun için sildi ve silmek yerine baksille üzerini beyazlamak, kaplamak gibi diyebiliriz. Neden böyle bir ibare? Hiç günah işlememişle, günah işleyip de affedilmiş arasında bu kadarcık ta bir fark bulunsun.

Evet, hiç günah işlememiş silinmiş olduğu belli olmayan daha doğrusu hiç yazılmamış. Fakat yazılmış ama daha sonradan üzeri örtülmüş. Böyle bir fark olmasın mı? Sadece ne günah işlediğini kimse bilmez elbette, ama Allah’ın rahmeti sayesinde günahının üzerinin örtüldüğü o baksil görününce anlaşılır. Demek ki burada bir yanlış yapmış, üzerini kapatmış denilir. O kadarcık bir fark da sanırım olmalı.

ve le necziyennehüm ahsenelleziy kânu ya’melun Yine onları yapa geldiklerinin en güzelleriyle, dikkat buyurunuz lütfen, sizi anlatıyor. Kur’an ın anlattığı biziz. Onun için dikkat buyurun yapa geldiklerinin en güzelleriyle ödüllendireceğiz.

Burada ki Kânu yardımcı fiili var ya, aslında bir eylemi, güzelliği, bir tek kez yapmış olmak değil, onu daima sürekli yapmak, onu sürdürmüş olma anlamını katar metne. Onun için yapa geldikleri diye Türkçeleştirdim. Çünkü güzelliği sanki bir tesadüf veya bir tatlı kaza gibi bir kez yapıp geçmek değil, yapa gelmek ve yaptığınız o güzelliklerin en güzeliyle ödüllendirilmek.

Şimdi anlıyorsunuz değil mi Kur’an dostları neden tüm namazlar bir “namaz” ı bulmak için kılınırlar dediğini. Tüm namazlar, bir namazı bulmak, tüm oruçlar bir orucu bulmak, tüm zekatlar bir zekatı bulmak, tüm sadakalar bir sadakayı bulmak, tüm haclar bir haccı bulmak. Kaç adet namazınız var? şu kadar bin. Onların en güzeli hangisi, en beğenileni. Allah’ın en çok beğendiği işte onun üzerinden namazlarınıza puan verilecek. Bu, bu. Yaptığımız güzelliklerin en güzeli üzerinden.

Hele ki böyle, yani diğerleri, çürük olanları, yanlış olanları, yamuk olanları, makbule geçmeyenleri onun üzerinden puanlanacak. Onun için bu ayeti unutmamak lazım ve le necziyennehüm ahsenelleziy kânu ya’melun yapa geldiklerinin en güzelleriyle mutlaka ödüllendireceğiz.

İlahi rahmetin tecellisi yine bir sebebe bağlı. Bu ifade bunu veriyor. Yani Allah insana rahmet edeceği zaman mutlaka bu rahmet yine bir sebebe bağlı olmalı. Bir güzellik yapmalı, o güzelliğe Allah bire sonsuz rahmet etmeli, ama yine de zemininde bir güzellik olmalı. Yasa bu. sebepsiz rahmet yok. Buradan bunu anlıyoruz. Onun için zemininde bir güzellik olmalı. O nedenle Allah’ın rızası güzellikler içinde gazabı da kötülükler içinde gizlenmiş.

[Ek bilgi; İman-Amel ilişkisi; “Ameller, imanın meyvesidir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bu, tıpkı meyve veren bir ağaca benzer. O ağacın damarlarının ve dallarının ağaçtan olduğunda şüphe yoktur. Fakat yerden çektiği su ve etrafını çevreleyen o toprak ağaca dahil değildir. Fakat meyvesi, ancak kendisine dahil olmayan bu su ve toprak sayesinde elde edilmiştir. İşte iman ile amel-i salih münasebeti de böyledir. Hem sonra o ağacın etrafını, işe yaramaz otlar, zararlı dikenler sararsa, meyve mutlaka az olur. Eğer bunlar büsbütün o ağaca hükümran olur, onu mağlub ederlerse, ağacın hiç meyvesi olmaz ve ağaç kurur. İşte günahlar da imana bu tesiri yapar.
(Fahruddin Er Râzi – Tefsir’i Kebir Mefatihu’l – Gayb)]

8 – Ve vassaynel İnsane Bi valideyhi hüsna* ve in cahedake litüşrike Biy ma leyse leke Bihi ılmün fela tutı’hüma* ileyYE merci’uküm feünebbiüküm Bima küntüm ta’melun;

Biz insana ana-babasına güzel davranmasını vasiyet ettik… Eğer ilmine ters düşen bir şeyi bana ortak koşman için seninle tartışıp seni zorlarlarsa, o ikisine itaat etme! Dönüşünüz banadır… Yaptıklarınızın (anlamının) haberini vereceğim. (A.Hulusi)

08 – Hem insana valideyni hakkında güzellik tavsiye ettik, mamafih sana, hakkında sence hiç bir ilim bulunmayan bir şeyi bana şirk koşasın diye uğraşırlarsa o vakit onları dinleme, dönümünüz banadır, ben o vakit size yaptıklarınızı haber veririm. (Elmalı)

Ve vassaynel İnsane Bi valideyhi Hüsna ve zaten insanoğluna, anne babasına iyi davranmasını biz tavsiye etmişizdir.

Neden böyle bir vurgu? Metnin vurgusunu çeviriye aynen yansıttım, ki buradaki söylenmek istenen anlaşılsın. Burada daha önceki bir yere atıf var. Diyor ki anne babasına iyi davranmasını tavsiye etmiştik. Nerde? Bu ayetlerden önce bir yerde tavsiye edilmiş olması lazım bunun. Aradığımızda bunu hemen buluyoruz İsra suresinin 23-25. ayetleri arasında. İnsana bu tavsiyenin yapıldığı. Bu ayet aynı zamanda Kur’an ilimlerinde ve tefsir usulünde sonraki ve önceki ayetlerin tespitine yarar. Kesin biliyoruz ki biz, bu surede ki bu ayetler İsra’da ki söz konusu ayetlerden sonra inmiştir. Gerçi Lokman suresinde de var. Fakat Lokman suresinin 14-15. ayetleri; Anne babaya güzel davranmayı mücerret olarak emretmiyor, yine bu ayetlerde ki gibi güzel davranmayı sınırlıyor. Yani istisna getiriyor. Ama mücerret emreden ayetler İsra da ki ayetler.

Peki bu ayetlerle o ayetler arasında bir bağ var mı? Elbette. Bunlar İsra’da kinin tefsiri. Eğer anne baba kendisine güzel davranma emrini istismar edipte bu emri istismar ederek evladının inanç, itikat ve güzelliklerini sınırlamaya bir vesile bilirse bunu. Yani istismara araç ederse o zaman buna meydan verme emridir. İşte bu anne babaya güzel davranışın nerede sınırlanacağı, istisnalarının ne olduğunu, sınırının ne olduğunu harika bir biçimde gündeme getirerek istismarı, anne babanın; evladın inancını istismarını önleyen bir ayettir bu.

ve in cahedake litüşrike Biy ma leyse leke Bihi ılmün fela tutı’hüma işte geldi. Fakat ey muhatap, Bakınız “K” zamiri geldi. 2. tekil şahıs zamiri. Kur’an da nerede 2. tekil şahsı görürsek hemen vahyin ilk muhatabı Resulallah’ı hatırlamak yanlış olur. Burada olduğu gibi. Çünkü onun zaten anne babası yok. Demek ki Kur’an da ki bir çok şahıs zamirleri aslında; Ey bu vahyi okuyan sen, yani siz doğrudan üstünüze alınacaksınız. onun için doğrudan üzerimize alıyoruz ve okuyoruz. Ey bu vahyin muhatabı eğer hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni iknaya çalışırsa, seninle mücadele ederse sakın onlara itaat etme. fela tutı’hüma sakın onlara itaat etme.

Bu ayet Saad Bin Ebi Vakkas hakkında indiği söylenir fakat biz şöyle düzeltelim bunu; Saad Bin Ebi Vakkas’ın başından geçen bir olayla bu ayet arasında birebir ilişki kurulur. Saad Bin Ebi Vakkas gençken Müslüman olanlardan biriydi. Mekke’nin ilk yıllarında Müslüman oldu. Dar-ül erkamda Müslüman olan onlarca insandan bir tanesiydi. Çok gençti, soylu bir ailenin çocuğuydu. Ailesine rağmen Müslüman oldu. Fakat onun Müslüman olması üzerine ailesi çok aşırı tepki gösterdi, kendisini çok seven annesi boykota girişti. Hatta onu tehdit etti;

– Sen arkadaşını terk etmedikçe, yani Resulallah’ı kastediyor, ben başımdan aşağı bir damla su dökmeyeceğim, saçımı taramayacağım, ağzıma da bir lokma yiyecek koymayacağım. Diye yemin etmişti.

Buna Saad bin Ebi Vakkas’ın tavrı ne oldu sanıyorsunuz, şöyle demişti. Vallahi anne başında ki teller adedince canın olsa her birini bu inat uğruna harcasan beni Resulallah’tan koparamazsın.

İşte aşk buydu. İşte insanı kesif bir toprak olmaktan yüceltip de ebedi ruhuna sahip çıkmaya yönelten duygu buydu. İşte o insanı geçici varlığını borçlu olduğu insanlardan daha çok, ebedi varlığını borçlu olduğu Allah’a yönelten iman buydu. İşte vefa buydu. Allah’ a vefa göstermeyenin insana vefa göstermesi ne ola ki. Onun için bunu anlayamıyorlardı. Bunu anlayamadılar, Resulallah hakkında tek söyledikleri sihir buydu. Güya. Ona sihirbaz diyorlar, bir örnek verin denilince de; “Baksanıza evladı, anne babaya düşman ediyor.” Diyorlardı.

Etmiyordu, aksine dost ediyordu. Evladı Allah’a dost ediyordu. Ama onlar bunu fark etmediler. Onun için bu ayetler böyle bir tarihsel temele sahip.

ileyYE merci’uküm dönüşünüz sadece banadır. feünebbiüküm Bima küntüm ta’melun işte o zaman ben yapıp ettiklerinizi size bir bir haber vereceğim.

Anne baba da onların suçladıkları evlatta huzura çıkacak. İlahi mahkemeye en sonunda çıkacaklar. Bu ayetin sonunun ifade ettiği beyan ettiği hakikat bu. Lâ taeti mahlûkin fiy ma’siyetin hâlık. buyurmuştu Resulallah. Yaratana isyan hususunda yaratılana itaat yoktur. Müthiş bir ilke bu. İtaatin sınırı nerede başlar nerede biter. Lâ taeti mahlûkin fiy ma’siyetin hâlık. Bu geçekten de ölümsüz bir ilke ve çizgi koyuyordu.

9-) Velleziyne amenû ve amilus salihati le nüdhılennehüm fiys salihıyn;

İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onları elbette sâlihlere dâhil edeceğiz. (A.Hulusi)

09 – İman edip salih salih ameller yapanlar ise elbette onları salihîn zümresi içine katacağız. (Elmalı)

Velleziyne amenû ve amilus salihati le nüdhılennehüm fiys salihıyn ama iman edip salih amel işleyen, iyi, doğru, yararlı ve erdemli değerler üreten kimselere gelince; Onları iyi ve erdemli insanların arasına katacağız. Salihlerin arasına katacağız.

10-) Ve minenNasi men yekulü amenna Billâhi feizâ uziye fiyllahi ce’ale fitneten Nasi keazâbillâh* ve lein cae nasrun min Rabbike le yekulünne inna künna me’aküm* eve leysAllâhu Bi a’leme Bima fiy suduril alemiyn;

İnsanlardan kimisi de vardır ki: “Amenna billâh = iman ettik Esmâ’sıyla hakikatimiz olan Allâh’a” dediği hâlde; Allâh uğruna eziyete uğradığında, insanların fitnesini Allâh’ın azabı gibi kabul etti. Andolsun ki Rabbinden bir zafer gelirse, elbette şöyle diyecekler: “Gerçekten biz sizinle beraberdik.” Allâh, âlemlerin sadırlarında (insanların beyinlerinde) olan şeyi (Esmâ’sından yaratanı olarak) daha iyi bilen değil midir? (A.Hulusi)

10 – İnsanlar içinde kimi de vardır Allaha iman ettik der, sonra da Allah uğrunda bir eziyet edildi mi? İnsanların mihnetini Allahın azâbı gibi tutar, celâlim hakkı için rabbinden bir nusrat gelirse cidden biz sizinle beraber idik diyeceklerinde şüphe yoktur, ya Allah bütün alemînin sînelerindekine alem değil mi? (Elmalı)

Ve minenNasi men yekulü amenna Billâh kimi insanlar da vardır ki Allah’a inandık derler feizâ uziye fiyllahi ce’ale fitneten Nasi keazâbillâh fakat iş Allah davası uğruna çile çekmeye, eza cefa çekmeye gelince insanların baskısını Allah’ın cezası gibi algılarlar.

Çarpıcı bir ayeti kerime. Burada verilen iki yüzlü, yani münafık tip, Medine’de daha sonra ortaya çıkacak tipten farklı. Bu Mekke tipi münafık. İşkenceye dayanamadığı için, daha doğrusu, sıkıntıya gelememciler. Sıkıntıya gelemem. İmanım uğruna bile bedel ödemem, ben sıkıntıya gelemem. Tamam inanayım fakat bir sıkıntı gelmesin. Yoksa her inanan ille de ağır acılar çekecek diye bir şey yok. Fakat inancınız uğruna acı çekmek zorunda kaldığınızda ben almayım kalsın diyecek kadar inancı pamuk ipliğine bağlı olanlar. İşte onlar dile getiriliyor. Mekke de ki bazı tipler. Hatta isimlerde verir müfessirlerimiz.

Fakat buradaki münafık tipi ile işkenceye dayanamadığı için dili ile sadece aykırı söz söyleyip kalbi imanla dolu olanların durumu farklı. Bu 2.lerin mazur görüldükleri Nahl/106. ayetinde çok güzel verilmiş ki buna Ammar Bin Yasin’in durumu örnek olarak gösterilir.

Münafık Kur’an da muhtemelen ilk kullanıldığı yer burası. Nefak kelimesinden türetilir. Nefak kökü; köstebek gibi, tarla faresi gibi yeraltında yuva oyarak yaşayan hayvanların yuvasına denilir. Bu yuvaların en az iki deliği vardır. 2 den fazla da olabilir. Nefak denilmesinin sebebi nereden girip nereden çıkacağı bilinmediği için. Münafığa bu ismin verilmesi de onsan dolayıdır. Yani münafık Allah’ın denetiminden hayatını kaçıracağını zanneder. Benim nasıl olsa birkaç deliğim var saklanacak, Allah’ı atlatabilirim, ilahi denetimi atlatabilirim. Hayatımı Allah’tan kaçırabilirim mantığının sahibidir. Onun için münafığa bu kökten gelen bir isim verilmiştir. İlkesiz tip yani.

ve lein cae nasrun min Rabbike le yekulünne inna künna me’aküm rabbinden bir yardım ulaşınca da ısrarla; zaten biz ta başından beri kesinlikle sizinle beraberdik derler. Böyle de yılışık bir tip. Yani hem inanmayıp hem de dışardan inanmış görünen ve bunu da ispat etmek için olmadık numaralar çeken bir tipten söz ediliyor.

Bakara/14. ayetinde; Ve izâ lekulleziyne amenû (bakara/14) Kendilerine iman edin denildiği, adam gibi iman edin denildiği zaman; kalû amenna inandık derler. ve izâ halev ilâ şeyatıynihim kalû inna meaküm (Bakara/14) fakat şeytanlarıyla baş başa kaldıklarındaysa biz sizinle beraberiz. Öbürlerini idare ediyoruz derler. Oradaki tip de daha farklı bir tip. Onun için bu ki tipin farklılığını bu iki ayeti karşılaştırarak anlayabiliriz.

eve leysAllâhu Bi a’leme Bima fiy suduril alemiyn ayete bakın: Sahi Allah bütün bilinçli varlıkların gönlünden geçenleri en iyi bilen değil miydi. Bu ne biçim davranış o zaman. Yani Allah’ın bütün bilinçli varlıkların gönlünden geçenleri en iyi bilen olduğuna iman eden biri böyle davranabilir mi?

Evet, tespitimizi yapabiliriz. İki yüzü olanın tek dünyası, iki dünyası olanın tek yüzü olur. İki yüzü olanın iki dünyası olamaz. Eğer öldükten sonra hesap vereceğine inansaydı iki yüzü olamazdı, tek dünyası olurdu. Ama iki dünyası olanın da tek yüzü olur. Maskeyi nasıl taşısın gören ve bilen bir Allah karşısında.

=[Atlanan ayet; 11-) Ve leya’lemennAllâhülleziyne amenû ve le ya’lemennel münafikıyn;

Allâh, elbette iman edenleri bilecektir; elbette münafıkları da (zekâlarını, Hak olan doğrultusunda değil, çıkarları doğrultusunda kullanan ikiyüzlüleri) bilecektir. (A.Hulusi)

11 – Ve elbette Allah iman etmiş olanları her halde bilecek ve elbet münafıkları da behemehal bilecek. (Elmalı)

Ve leya’lemennAllâhülleziyne amenû ve le ya’lemennel münafikıyn; “Allah müminlerin imanının ve münafıkların nifakının ortaya çıkması ve kalplerde gizli olanların açığa çıkması için defalarca imtihan fırsatları öne sürer.” Aynı noktaya Al-i İmran Suresi 179. ayette de değinilmiştir. “Allah müminleri, sizin üzerinizde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. O muhakkak pisi temizden ayıracaktır.” (Ebu’l A’la Mevdudi- Tefhimu’l Kur’an)]=

12-) Ve kalelleziyne keferu lilleziyne amenüttebiu sebiylena vel nahmil hatâyâküm* ve ma hüm Bi hamiliyne min hatâyâhüm min şey’* innehüm lekâzibun;

Hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere dedi ki: “Bizim anlayışımıza uyun, sizin suçlarınızı (günahlarınızı) biz yüklenelim!” İnkârcılar, onların suçlarının veballerinden hiçbir şey yüklenmezler… Muhakkak ki onlar yalancılardır. (A.Hulusi)

12 – Bir de küfredenler o iman etmiş olanlara: «bizim yolumuza uyun, günahlarınızı da yüklenelim» dediler, halbuki onlar onların günahlarından hiç bir şey yüklenecek değiller ve elbette onlar katiyen yalancılar. (Elmalı)

Ve kalelleziyne keferu lilleziyne amenüttebiu sebiylena vel nahmil hatâyâküm Bakın devam ediyor, daha farklı bir alanda devam ediyor ayet. “Nitekim o şunu da bilir.” Böyle bir bağ kurmamız lazım üstteki ayetle Allah bilirdi ya, bunu da bilir. İnkâr edenler iman edenlere; “siz bizim yaşam biçimimize uyun, günahınız vebaliniz bizim boynumuza olsun” derler.

ve ma hüm Bi hamiliyne min hatâyâhüm min şey’in oysa ki onlar berikilerin hiçbir günahını yüklenecek değildirler. innehüm lekâzibun besbelli ki onlar sadece yalancıdırlar, yalan söylemektedirler.

Günah kavramının içini boşaltıyorlar bu tipler. Vebalin benim boynuma işle gitsin diyen tipler görürsünüz. Siyasetçiler içinden de böyle tipler azaysız tipler görürsünüz her tipten çıkar böyle. Patrondur, size namaz kıldırmamak istiyordur; Kılma günahı varsa boynuma olsun. Arkadaşınızdır, yanınızda haram işliyordur sizin de o harama katılmanız için; İç günahı vebali boynuma olsun, ye günahı varsa boynuma olsun diyen tipler için bu ayet.

Aslında bu kendisinden daha büyük bir arka planı içeriyor. O da nedir. Günah kavramının içeriğini boşaltıyorlar. İçeriğini boşaltıp sorumluluğu basite alıyor bu tipler. İman edenin imanını hafife alıyorlar. Eğer günah kavramının içeriğini boşaltmasa böylesine hafife alabilir mi? Bir kimse bu sözü kolay söyleyebilir mi?

Vebal yüklenmek, bir depremde çocuklarını çok seven bir baba kendi canından önce çocuklarının üstüne atar kendini. Fakat kıyamet gününde bu kadar seven bir baba çocuklarına yavrularım bile diyemeyecek. Kendi canının derdine düşecek. Peygamberler bile nefsiy diyecekler. O halde günahı böylesine kolayca üstlenmek nasıl oluyor? Hangi duyguyla? Ancak içeriğini boşaltırsa üstlenebilir. Yani sahtekârlıktır.

13-) Ve leyahmilünne eskalehüm ve eskalen mea eskalihim* ve leyüs’elünne yevmel kıyameti amma kânu yefterun;

And olsun ki onlar hem kendi veballerini, hem de kendi yükleriyle beraber (başka) veballer de yüklenip taşıyacaklar… Uydurdukları fikirlerden kıyamet sürecinde mutlaka sorumlu tutulacaklardır. (A.Hulusi)

13 – Mamafih kendi ağırlıklarını ve o ağırlıklarla beraber daha bir çok ağırlıkları yüklenecekler bu şüphesiz ve her halde o ettikleri iftiralardan suâl olunacaklar bu da şüphesiz. (Elmalı)

Ve leyahmilünne eskalehüm ve elbet onlar kendi yüklerini zaten taşıyacaklar. ve eskalen mea eskalihim ama kendi yükleriyle birlikte sorumlu oldukları bir başka yük daha taşıyacaklar.

Bu ayet, hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenmez, ve lâ teziru vaziretun vizre uhra (İsra/15) Neml/38. ayetiyle alakası yok. (Bu ayet İsra/15 de) burada söylenen şey ne? Başkasını saptıranlar bunun vebalini yüklenecekler. Aslında yine kendi günahı. Hem kendi sapmış hem de başkasını saptırmışsa iki vebal taşıyacak kendi sorumluluğu olarak. Nahl/25. ayeti, bu ayeti açıklayan çok güzel bir açıklama aslında.

ve leyüs’elünne yevmel kıyameti amma kânu yefterun ve kıyamet günü uyduruk inançlarından dolayı elbette hesaba çekileceklerdir. Buraya kadar inançla ilgili bir çok problemi ele alan Ankebût suresi buradan itibaren tüm muhataplarının şahsiyetlerini inşa etmek ve ilk ayetinden bu ayete kadar iman ettik deyip te sorumluluk üstlenmek ne demektir bunun tarihi örneklerini bilmek isteyenlere misaller sunuyor şimdi.

14-) Ve lekad erselna Nuhan ila kavmihi felebise fiyhim elfe senetin illâ hamsiyne ‘amen, feehazehümüt tufanü ve hüm zâlimun;

Andolsun ki Nuh’u kendi toplumuna irsâl ettik de onların içinde elli yıl hariç bin sene kaldı! Zulümleri üzereyken tufan onları yakaladı. (A.Hulusi)

14 – Ve celâlim hakkı için Nuh’u kavmine gönderdik de içlerinde elli yılı müstesna bin sene durdu derken onları tufan yakalayıverdi hep zulmediyorlardı. (Elmalı)

Ve lekad erselna Nuhan ila kavmih doğrusu biz Nuh’u da kendi kavmine elçi olarak göndermiştik. felebise fiyhim elfe senetin illâ hamsiyne ‘amen ve Nuh onlar arasında 50 eksiği ile, 50 yıl eksiği ile 1000 sene kaldı. Evet tam ibare bu. Ben de hiç dokunmadan aynen çevirdim. 50 yıl eksiği ile 1000 sene kaldı. Hatta o kadar hassas çevirdim ki ayette; ‘amen ve sene geçiyor onları bile aynı çevirmedim. 50 yıl ‘ame yıl dedim seneye sene dedim. İkisi de Türkçeleştiği için ‘amen ve sene arasında Arap dilinde fark var.

Sene; bereketsiz ve kurak geçen, zor ve çetin geçen yıllara ‘amen, bereketli, içi dolu, rahmetli geçen yıllara denir. Adeta 50 si hariç 950 sene çetin geçti dercesine. Ama asıl söylemek istediğim o değil burada. 50 eksiği ile 1000 sene diye çevirdim. Çünkü 950 sene diye de gelebilirdi bu ayet. 950 demek yerine 5o eksiği ile 1000 demek aslında 1000 yıl kalmıştı 50 eksik. Adeta iki tire arasında bir şey. 1000 yıl yaşamayı çağrıştırıyor. Bu deyim her dilde vardır aslında. Arap dilinde de var. Sadece Arap dilinde yok Kur’an ın içinde de var. Bakınız Bakara/96. ayetinde bu deyim aynen kullanılır. ..lev yu’ammeru elfe seneh.. (Bakara/96) ister ki 1000 yıl yaşasın.

1000 yıl yaşamak. İnsanoğlunun ezeli tutkusu. Çok yaşamak isteyenler 1000 yıldan ağız açarlar. 1000 yıl yaşamak. Bunu sadece bireysel olarak değil, çok yaşamak isteyen sistemlerde 1000 yıl yaşamaktan söz eder. 1000 yıl yaşamak tutkusu öteden beri yaygın bir tutku. Aslında ne demek burada 1000 yıl yaşamak, çok yaşamak. Hz. Nuh insan oğlunun aklına gelebilecek en uzun ömrü yaşamış bu en uzun ömürden çok az kısmı hariç geri kalanında çok çetin bir davet mücadelesi vermişti. O kadar çetin bir mücadeleydi ki bu Kur’an da anlatılan hiçbir peygamberin ağzından verilmeyen kahır duası bu peygamberin ağzından verilir.

İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeK.. onlardan bir tek yeryüzünde bırakma ya rabbi diyor. Nasıl canı yanmışsa. Eğer onlardan bir tek kişi bırakırsan senin kullarını saptıracaklar. ve lâ yelidû illâ faciren keffara. (Nuh/27) Ve onlardan facir ve kâfirden başka bir şey doğmayacak ya rabbi. O kadar canına tak etmiş ki. Zaten aslında Hz. Nuh’un bu duasını neden ve niye sebep olduğunu açıklıyor bu 1000 yıl 50 eksiği ile. Bu kadar uzun süre, uzun bir süre yani. Aklınıza gelebilecek bir insan ömrünün en son sınırı kadar zahmet çekti, davet etti, çile çekti ve iman etti bedel ödedi, fakat muhatapları bunu tınmadılar bile.

İşte aslında burada söylenen bu. 3. ayetle olan bağlantısı da gündeme geliyor değil mi bu surenin girişinde ki ayetlerle. Yani bedel nasıl ödenir? Nuh gibi demek istiyor.

feehazehümüt tufanü ve hüm zâlimun ve onlar iyice zulme gömülüp gitmiş bir halde iken Tufan onları enseleyivermişti.

15-) Feenceynahu ve ashâbes sefiyneti ve ce’alnaha ayeten lil alemiyn;

Onu ve gemi halkını kurtardık ve onu insanlar için bir ibret kıldık. (A.Hulusi)

15 – Bin netice onu ve gemi arkadaşlarını netâca çıkardık ve o gemiyi âlemlere bir âyet kıldık. (Elmalı)

Feenceynahu ve ashâbes sefiyneh fakat onu ve gemi yaranının tümünü kurtardık. Evet söylenmek istenen 2. şeyde buydu. 3. ayetle birlikte yine okuyun:

Ve lekad fetennelleziyne min kablihim feleya’lemenn Allâhülleziyne sadeku ve le ya’lemennel kâzibiyn (3) onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah sadık olanları da, kâzip olanları da bilecek buyurmuştu ya. Hz. Peygamber ve tüm muhataplara hem uyarı hem müjde bu. Yani inşa devam ediyor.

ve ce’alnaha ayeten lil alemiyn ve bunu bütün bir insanlığa ibretlik bir belge kıldık.

Bunu ne oradaki “ha” zamiri iki şeye gidebilir, ihtimal. Biri gemiye gidebilir, yani geriyi geriye bıraktık. Ki tefsirlerimizde sahabeden bir kısmının, hatta o asırda geminin Cudi dağında kalıntılarının hala korunmuş olduğunu o yüzyılın sonuna kadar da bunu insanların da ziyaret ettiklerine dair bilgiler var. Fakat ben 2. ihtimali daha tutarlı bulurum o da; cezaya, yani bu ceza, ukubet gitmesi ki, tufan olayının yer yüzünde ki ne kadar kültür var Guatemala yerlilerinden Seylan sakinlerine. Avustralya Aborjin’lerinden uzak doğu halklarına kadar en kapalı havza toplumlarında dahi bir kıssa olarak tufan hikayesi anlatılır. Bu kadar kültürü farklı ve birbirinin dilini hiç tanımayan, 1000 yıllarca kapalı havzada yaşamış olan toplumların dahi kültürüne geçmiş olan böyle bir olay aslında insanlığın ortak hafızasının eseri olmalı. Onun için geriye bırakılan ayette bu olsa gerek.

16-) Ve ibrahiyme iz kale li kavmihi’büdullahe vettekuHU, zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemun;

İbrahim… Hani (İbrahim) toplumuna dedi ki: “Allâh’a kulluk edin ve O’ndan korunun! Anlayabilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (A.Hulusi)

16 – İbrahim’i de, kavmine dediği vakit: hep Allaha ibadet edin ve ona korunun, bu sizin için daha hayırlıdır eğer bilirseniz. (Elmalı)

Ve ibrahiym bu kadar. İbrahim’i de göndermiştik. O da imanının imtihanını verdi, sınavı yüz akıyla geçti. iz kale li kavmihi’büdullahe vettekuH Hani o kavmine demişti ki Yalnız Allah’a kulluk edin ve ona karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemun eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır.

17-) İnnema ta’budune min dûnillâhi evsânen ve tahlükune ifkâ* innelleziyne ta’budune min dûnillâhi lâ yemlikune leküm rizkan febteğu indAllâhirrizka va’büduHU veşküru leHU, ileyHİ turce’un;

“Allâh dûnunda putlara tapıyorsunuz; uyduruyorsunuz! Allâh dûnunda tapındıklarınız var ya, size bir yaşam gıdası veremezler! Yaşam gıdanızı (hakikatiniz olan) Allâh indînden isteyin… O’na ibadet edin ve O’na şükredin… O’na döndürülmektesiniz.” (A.Hulusi)

17 – Siz, Allah’ı bırakıp da sâde bir takım evsâna tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz haberiniz olsun ki o sizin Allah dan beride mabut diye taptıklarınız sizin için bir rızka malik olamazlar, onun için rızkı Allah yanında arayın ve ona kulluk edip ona şükreyleyin, hep döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Elmalı)

İnnema ta’budune min dûnillâhi evsânen ve tahlükune ifken baksanıza siz Allah’ı bırakıp ta cansız nesnelere tapıyorsunuz ve onlara düzme , koşma bir takım nitelikler yakıştırıyorsunuz. Evet, tanrılık misyonu yakıştırmak. İfk tir diyor. Yani iftiradır. Kime iftiradır? 1 – nesneye. Allah dışında herhangi bir varlığa. İnsan olsun, ideoloji olsun, ne olursa olsun, hatta aziyz olsu, peygamber olsun, veliy olsun tanrılığa yönelik, Allah’a ait bir vasfı yakıştırmak iftiradır diyor. Bu hem Allah’a iftiradır, hem eşyaya iftiradır. Yani o tanrılık yakıştırdığınız şeye iftiradır, hem de hakikatin kendisine iftiradır. Hatta üstelik kendinize iftiradır. Görüyorsunuz İfk diyor, iftira.

innelleziyne ta’budune min dûnillâhi lâ yemlikune leküm rizka gerçek şu ki Allah’tan başka kulluk ettikleriniz size rızık verecek güce sahip değildir. febteğu indAllâhirrizka va’büduHU veşküru leH o halde tüm rızkınızı Allah’ın katından isteyiniz, talep ediniz ve yalnız O’na kulluk ediniz ve hep O’na şükrediniz. ileyHİ turce’un niçin derseniz zira O’na döndürüleceksiniz. En sonunda kime döndürülecekseniz O’na kulluk edin, O’ndan yardım isteyin ve O’na şükredin.

18-) Ve in tükezzibu fekad kezzebe ümemün min kabliküm* ve ma alerRasûli illel belağul mubiyn;

“Eğer yalanlarsanız, (bilin ki) sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı… Rasûle düşen apaçık bir tebliğden başka değil.” (A.Hulusi)

18 – Ve eğer tekzip ederseniz sizden evvel bir takım ümmetler de tekzip etmişlerdi, Resulün vazifesi ise açık bir tebliğden ibarettir. (Elmalı)

Ve in tükezzibu fekad kezzebe ümemün min kabliküm ama eğer yalanlarsanız iyi bilin ki sizden önceki toplumlarda yalanlamışlardı.

Bu ayetin içeriği Hz. İbrahim’e değil de Allah’a atıf’ta olabilir. iki ihtimal de var. Bu durumda ayetin konusu Hz. İbrahim olabileceği gibi, Resulallah’ta olabilir. Fakat biz bu ayetin içeriğinin, yukarının bir devamı olduğunu düşünüyoruz çünkü bu ayetin fasılası, s si yani sonundaki kelime; El mubiyn bir üstteki ayetle aynı. Turceun. Fakat bir sonraki ayete baktığımızda yesiyr, değişiverdi. Fasıla s si değişiverdi. Onun için biz bu ayeti yukarı ki pasaja atfedip bir sonrakini ayırarak anlar ve okursak sanırım daha doğru anlamış oluruz.

19-) Evelem yerav keyfe yübdiüllahul halka sümme yu’îydüh* inne zâlike alAllâhi yesiyr;

Görmediler mi Allâh, yaratılmışları nasıl yaratıyorsa, sonra da onu (aslına veya ikinci defa yeni bir yaratışa) iade ediyor… Muhakkak ki bu Allâh’a kolaydır. (A.Hulusi)

19 – Ya görmediler mi de: Allah halkı iptida nasıl yapıyor? Sonra onu iade de eder, şüphesiz bu Allaha göre kolaydır. (Elmalı)

Evelem yerav keyfe yübdiüllahul halka sümme yu’îydüh Peki, Bu yeni bir pasaj. Onlar Allah’ın yaratılışı nasıl yoktan var ettiğini, sonra onu nasıl yenilediğini gözlemlemezler mi?

Evelem yerav da ki lem yerav u gözlemlemezler biçiminde çevirdim. Yani soru ile beraber, gözlemlemezler mi. Çünkü raa sadece gördü değil aynı zamanda düşündü manasına da gelir. Reiy, sadece dış görüş değil, iç görüş. Yani zihnin, bilincin görüşüne de reiy denir. Düşünce demektir. onun için gözlemlemek e girer bu kalıbın içine.

Bu ayet şunu söylüyor; yer yüzünde ki organik hayatın çevriminin muhteşem bir plan ve projenin eseri olduğunu söylüyor. Yer yüzünde ki organik hayata bakın, müthiş bir çevrim var. Bir ağaç açıyor, büyüyor, gelişiyor, meyve veriyor, meyve dökülüyor veya yeniyor, geri toprağa dönüyor. Döndüğü yerden yine ağaca yürüyor. Yani muhteşem bir çevrim. Bir deniz buharlaşıyor, ısınıyor, yükseliyor, bulut oluyor, su olarak iniyor, geri geldiği yere dönüyor. Yine yükseliyor, yine ısınıyor, yine bulut oluyor.. Muhteşem bir dizayn var, muhteşem bir çevrim var. Bu çevrim aslında neyi gösteriyor? Öldükten sonra dirilişin ayeti bu. Gece ve gündüz. Bahar ve güz, yaz ve kış, her doğum ve her ölüm, öldükten sonra dirilişin aslında birer hatırlatıcısıdırlar.

inne zâlike alAllâhi yesiyr besbelli ki bu Allah’a çok kolaydır.

20-) Kul siru fiyl Ardı fenzuru keyfe bedeel halka sümmAllâhu yünşiünneş’etel ahirete, innAllâhe alâ külli şey’in Kadiyr;

De ki: “Arzda (bedende) inceleme yapıp, yaratmaya nasıl başladığına bir bakın… Bundan sonra Allâh, neş’e-i âhireti (gelecek yaşam bedeninizi) inşa eder… Muhakkak ki Allâh her şey üzerine Kaadir’dir.” (A.Hulusi)

20 – De ki: Arzda bir gezinin de bakın, halkı iptida nasıl yapmış, sonra da Allah «neş’eti uhra» inşa edecek şüphesiz Allah her şey’e kadir. (Elmalı)

Kul siru fiyl Ardı fenzuru keyfe bedeel halk de ki; dolaşın yer yüzünü ve görün yaratılışın nasıl başladığını. Demek ki değerli dostlar gezin, dolaşın yer yüzünü diyen bir çok ayet, görün suçluların sonunun ne olduğunu

Kul siyru fiyl Ardı fenzuru keyfe kâne akıbetül mücrimiyn. (Neml/69)

fe siyru fiyl Ardı fenzuru keyfe kâne akıbetül mükezzibiyn. (A.İmran/137) gibi ayetlerin yanın da bir de böylesi var. Dolaşın yer yüzünü yaratılı8şın nasıl başladığını görün. Tarihi mekanlar insanlık tarihine ilişkin antik mekanlar demek ki Allah’ın ayetlerinden bir ayet olarak okunmalıdır.

sümmAllâhu yünşiünneş’etel ahireh daha sonra Allah öteki hayatı da işte böyle var edecektir. Her doğum ve her ölüm, her bahar ve her kış, her gündüz ve her gece ahireti hatırlatan birer ayettir demiştik. İnsanın kerameti bir ahiret hayatını zorunlu kılar. Yoksa insanın haşarattan farkı ne olur.

innAllâhe alâ külli şey’in Kadiyr çünkü Allah’ın gücü ve kudreti her şeye yeter.

21-) Yü’azzibü men yeşau ve yerhamü men yeşa’* ve ileyHİ tuklebun;

“Dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder… O’na dönüştürüleceksiniz (Hakikatinizin El Esmâ ül Hüsnâ olduğunu fark edeceksiniz)!” (A.Hulusi)

21 – Dilediğine azâb eder, dilediğine de rahmet ve hep ona çevrileceksiniz. (Elmalı)

Yü’azzibü men yeşau ve yerhamü men yeşa’ dilediğini cezalandırır, dilediğine rahmet eder O. Allah yani. ve ileyHİ tuklebun her durumda O’na döndürüleceksiniz. Bu ayeti şu ayet ışığında anlamak lazım:

Ve ma esabeküm min musıybetin feBima kesebet eydiyküm… (Şûrâ/30) başınıza ne geliyorsa ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Yani bu ayet tekrar okuyorum özellikle kulağımıza küpe olması için, yanlış anlamamak için.

Yü’azzibü men yeşau ve yerhamü men yeşa’ dilediğini cezalandırır, dilediğine rahmet eder. Ayetini, başınıza ne geliyorsa ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir mealindeki Şûrâ/30. ayetiyle birlikte anlamak lazım.

22-) Ve ma entüm Bi mu’ciziyne fiyl Ardı ve lâ fiys Sema’* ve ma leküm min dûnillâhi min Veliyyin ve lâ Nasıyr;

“Siz, ne arzda ve ne semâda güçsüz bırakamazsınız! Sizin Allâh’tan başka ne bir Veliyy’niz ve ne de bir yardımcınız yoktur.” (A.Hulusi)

22 – Siz de âciz bırakacak değilsiniz size de ne Yerde ne Gökte, Allah dan başka ne bir veliy ne de bir nâsir yoktur. (Elmalı)

Ve ma entüm Bi mu’ciziyne fiyl Ardı ve lâ fiys Sema’ ve O’nu ne yerde ne de gökte asla atlatamazsınız. Allah’tan bağımsız bir hayat alanı tasavvur eden tüm seküler yaklaşımlara tokat gibi bir cevap.

Neden? Çünkü sekülerizm; Allah’ı atlatacağını düşünen bir felsefedir. Allah’tan bağımsız bir alan tasavvuruna dayandırır. En azından hayatı Allahsızlaştırmayı amaçlar. Onun için bu yaklaşımın temelinde sorumsuzluk yatıyor diyor. Her seküler mantık, aslında sorumsuz mantıktır. Neden? Hesabını vereceği bir hayat yaşamak istemediği için. Allah tarafından denetlenen bir hayat yaşamak istemediği için, Allah’ın denetiminden kaçmak istediği için her seküler akıl sorumsuzdur. Hesapsız ve kitapsız bir yaşam arzusuna dayanır. Hesapsız – kitapsız. Peygambersiz, vahiysiz bir hayat yaşamak gibi sapkın bir arzu. İşte bu ayet böyle bir sapkın arzuya tokat gibi bir cevap. Bunu beceremeyeceksiniz diyor.

ve ma leküm min dûnillâhi min Veliyyin ve lâ Nasıyr dahası kendiniz için Allah’tan sadık bir dost ve yardımıcı asla bulamayacaksınız. Evet, ne Allah’tan sadık bir dost, ne de bir yardımcı asla bulamayacaksınız.

23-) Velleziyne keferu Bi âyâtillâhi ve LıkaiHİ ülaike yeisu min rahmetİY ve ülaike lehüm azâbün eliym;

Allâh’ın varlıklarındaki işaretlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar Rahmetimden ümidi kesmişlerdir; işte onlar için feci bir azap vardır! (A.Hulusi)

23 – Allahın âyetine ve likasına inanmayanlar ise hep onlar onun rahmetinden ümidi kesmiş olanlardır ve onlar için elîm bir azâb vardır. (Elmalı)

Velleziyne keferu Bi âyâtillâhi ve LıkaiH ama Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı..! zaten Allah’ın ayetlerini niye inkâr ediyordu ki? Eğer O’na kavuşmak olmasaydı hiç inkâra da gerek yoktu. O’na kavuşmak olduğu için inkâr ediyor. Niçin? Çünkü hayat tarzını kendisinin belirlemesini istiyor, Allah’ın değil. Çünkü hesabını vermemek istiyor ömrünün. Çünkü Allah’tan ömür kaçırmak istiyor.

ülaike yeisu min rahmetİY işte bu gibiler benim rahmetimden ümidini kesenlerdir. ve ülaike lehüm azâbün eliym ve işte onlar can yakıcı bir azap beklemektedir onları. Seküler aklı bekleyen kaçınılmaz akıbeti haber veriyor bu ayet. Allahsız bir dünya tasarımınız başarısızlıkla sonuçlanacaktır diyor. Sonun da Allah’tan kaçamayacaksınız diyor. Ama O’nun rahmetinden uzak kalacaksınız. Yani Allahsız kalamayacaksınız, ama rahmetsiz kalacaksınız.

Rabbim bu mantıktan hepimizi muhafaza buyursun. Rabbim rahmetini sonuna kadar hak edenlerden kılsın bizleri.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 23 Kasım 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

4 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. ANKEBUT SURESİ (01-23)(124)

  1. Nurşen Aydoğan

    11 Ağustos 2015 at 01:26

    Hata:
    ( Teftimu’l Kur’an)değil, TEFHİMÜ-L KUR’AN

     
    • ekabirweb

      11 Ağustos 2015 at 10:27

      Merhaba, teşekkür ederim, Allah razı olsun hemen düzelttim.

       
  2. Mehmet Bozkurt

    20 Kasım 2015 at 22:59

    Hocam, ALLAH razı olsun. Ayette geçen Hz. Nuh (a.s)’ın 50 yıl eksiği ile 1000 yıl yaşaması ifadesi ile ne kasdedildiği hep kafama takılırdı. Haşa ALLAH’ın kudreti böyle birşeye yetmeyecek değil. O isterse elbet olur. Ama bu durumda da ALLAH’ın tabiata koyduğu sünnetullah geliyordu ve değişmez sünnetullah varken diğer insanlardan bu kadar fazla Hz. Nuh’un ömrü nasıl olur diyordum. Ama Mustafa Hoca’nın bu açıklaması çok mantıklı geldi. Bununla bağlantılı şöyle bir şey daha soracağım. Kitab-ı Mukaddes’te de Hz.Nuh 950 yıl yaşadığı geçiyor. Acaba aynı şekilde sürenin uzunluğu vurgulanmak için Cenab-ı Hak orada da mı aynı şekilde buyurdu da sonra Kitab-ı Mukaddes tahrif edilirken direkt ”Nuh 950 yaşında öldü”diye yazıldı. Haşa bazı müsteşrikler Hz.Peygamber’in Kur’an-ı Kerim’i Kitab-ı Mukaddes’ten kopyaladığını iddia ediyorlar bu durumda Hz. Nuh’un ömrü konusunda ne cevap vermeliyiz.

     
    • ekabirweb

      21 Kasım 2015 at 11:22

      Merhaba, şunu peşinen söyleyeyim ben hoca falan değilim, sadece biraz meraklı, araştırmayı seven, sorgulayan bir kuran talebesiyim.

      Hz. Nuh AS. yaş konusu benim aklımda da soru işaretli konulardan biridir. Kur’an da; “Andolsun ki Nuh’u kendi toplumuna irsâl ettik de onların içinde elli yıl hariç bin sene kaldı! (Ankebut/14) Şeklinde açıklıyor.

      Bunu bazı yorumcular o dönemin ay kavramının yıl olarak adlandırıldığı yorumunu getiriyorlar ki bu yanlış çünkü; “Muhakkak ki Allâh indînde, semâları ve arzı halkettiği süreçte Allâh ilminde, ayların adedi on ikidir.” (Tevbe/36) diyor.

      Kimileri “Bu süregelen Sünnetullâh’tır! Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın! (Fetih/23) ayetini baz alarak 950 yıl olamaz deniyor. Ama biliniyor ki Allah kendi koyduğu kanunların mahkûmu değil Hakîmidir.

      Benim şahsi yorumum şimdilik Kur’an ın beyanıdır, Yani 950 yıldır. Çünkü Peygamber kıssalarına bakıldığında hemen hepsinde sünnetullaha uymuyor diyeceğimiz, mucize olarak anlatılan olaylar gerçekleşmiştir. Hz. Musa’nın asası, Ashab-ı Kehf olayı, Saba Melikesinin tahtının getirilmesi olayı, Miraç olayı vs. Demek oluyor ki Allah gönderdiği elçilerin tebliğine yardımcı olmak için bazı kanunları esnetiyor. İşte Hz. Nuh AS. yaş konusu da bu şekilde değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.

      Açıklamamda ki şimdilik kelimesini sünnetullah kavramına her yönüyle vakıf değiliz, Şimdilik bu kadar biliyoruz anlamında kullandım. Tabii ki her şeyin aslını ve hakikatini Allah bilir. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: