RSS

İslamoğlu Tef. Ders. LOKMAN SURESİ (01-34) (129)

28 Ara

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etbaihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!

Değerli Kur’an dostları bugün Kur’an ülkemizin yepyeni bir sitesine daha gireceğiz. Lokman suresi. Tedvinde 31. sırada yer alan Lokman suresi adını bu tarihteki efsanevi bilgenin oğullarına verdiği öğüt dolayısıyla sure içerisinde ki 12. ve 19. ayetler arasında yer alan bu nasihatler dolayısıyla sure bu adı alır.

Sure Mekke de inmiştir. İçerisinde Mekke’nin büyük bir bölümünü işgal eden müşriklerin imana karşı kullandığı şiddete hiçbir ima içermez. Ama baba ve annelerle çocukları arasında ki inanç çatışmasını, Hz. Lokman’ın oğullarına verdiği öğütler dolayısıyla ele aldığını anlarız. Yani surenin indiği dönemde ciddi bir sosyal yaraya dönüşen iman etmiş çocuklarla onlara karşı çıkan anne babalar arasındaki ilişkiyi düzenleyen ayetler bu surede yer alır. Bunları göz önüne aldığımızda surenin Mekke döneminin ortalarında indiğini kabul etmemiz gerekir.

Surenin en göze çarpan özelliği “söz” üzerine olmasıdır. Yani surede 1. konu sözdür, sözün gücüdür. 6. ayetinde lehvel hadiys, yani boş söz, içeriksiz söz, amaçsız söz, boş boğazlık ifadesine gelen bu ibare, sözün kötü kullanımına, daha doğrusu doğru sözü engellemek için sözün istismarına yönelik bir uyarıdır. Arkasından Lokman’ın nasihatlerine getirilir söz, yani iyi söze. İyi sözün insan ruhundaki etkisine, iyi sözün terbiye için kullanılabilir özelliğine, iyi sözün nasıl muhatabını terbiye ettiğine ve ondan sonra yine sözlerin şahına getirilir söz.

27. ayette dünyanın bütün denizleri mürekkep, bütün ağaçları kalem olsa ve bunun üzerine 7 deniz daha eklense yine de Allah’ın kelamı sözleri tükenmez buyrularak sözlerin sultanı olan ilahi kelama getirilir söz. Biz anlarız ki Lokman suresi sözün gücünden bahsediyor, gücün sözünden değil. gücün sözünün içeriksiz olduğu, sözün gücününse zamanlara ve mekanlara meydan okuyarak direndiğini bu sure vasıtasıyla öğrenmiş oluruz.

Surenin ele aldığı bir diğer konu taklit, yani ataları taklit. 21. ayetinde kendilerine referans olarak ataların yolunu alan müşrikleri uyarır. Ama iyi olan ataların yolunu izlemeyi de ondan ayırır. İşte Lokman iyi olan bir atadır, babadır. Onun içinde Kur’an ataların yolunu izlemeyi mutlak manada dışlamak yerine seçmeyi ayırmayı, ayıklamayı, süpürüp almayı ya da süpürüp atmayı değil, taklidi bir yular gibi değil, bir gerdanlık gibi taşımayı ve oradan tahkike ulaşmayı söyler.

Yine aynı konuya ilişkin olarak 33. ayetinde ahiretten bir haber taşır dünyamıza ve der ki; Hiçbir anne babanın evladına, hiçbir evladın anne babasına herhangi bir yarar sağlamadığı o günden korkun. Yani ebeveyn evlat ilişkisini, anne baba evlat ilişkisini öyle bir zemine oturtur ki bu zemin Allah’a rağmen ayakta tutulamayan, Allah’a rağmen korunamayan, Allah’a rağmen kayan bir zemindir. Onun için eğer bu zemin Allah’ın emirlerine karşı korunmaya çalışılıyorsa bu zemine basan ayaklar kayacaktır bir gün mesajıdır.

Sure; Saffat ve Sebe’ arasında yer alır. Nüzulde 57. sıradadır. Bu genel bilgilerden sonra Lokman suresinin tefsirine geçebiliriz.

 

“BismillahirRahmanirRahıym”

1-) Elif, Lâââm, Miiiym;

Eliif, Lâââm, Miiim. (A.Hulusi) 

01 – Elif, Lam, Mim. (Elmalı)

 

Elif, Lâââm, Miiiym Mukaddaat harfleri. Bu harfler Kur’an ın tamamında nerede gelirse gelsin 1 ila 5 harfli yapılar, formlar halinde gelir. Bir den beşe kadar. Bunun verdiği mesaj şu; Arap dilinde bir kelime birden beşe kadar harfli olabilir. Onun için daha fazla olamaz. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz, surelerin başında gelen bu kesik harfler, bu heca harfleri Arap dilinde ki kelimeleri temsil etmektedir. Yani biri temsil etmektedir. Yine ikincisi; Geldiği tüm yerlerde dolaylı ya da dolaysız, 3 surede dolaylı, gerisinde dolaysız doğrudan vahye atıfla başlar. Bu harfler başında gelirse bir surenin, bu harflerin arkasından sure mutlaka vahye atıfla girer. İşte burada olduğu gibi;

Tilke ayatul Kitabil Hakiym (2) elif lâm mim geldi, Yani işte bunlar, işte şunlar hikmetle dolu olan ilahi kitabın ayetleridir der. Geldiği tüm surelerde bu harflerin arkasından mutlaka vahye atıf yapılır. Buradan, bu iki tespitten yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. İlahi anlamlar insanın diline ve düşünce dünyasına nüzul etmiştir, indirilmiştir. Yani bu vahiy başı gökte ayakları yerde bir kelamdır. Başı manayı temsil eder, ayakları lafzı. Lafız; vahyin kabıdır. Vahyin içine indiği bu dil, insanın konuştuğu bir dildir. Beşeri bir dildir. Fakat insanın konuştuğu bir dili Allah almış o dilin içine beşeri olmayan bir mana yüklemiş ve bu vahiy insanın zihin dünyasına bu dil vasıtasıyla inmiştir.

Buradan da yola çıkarak şu sonuca ulaşırız; Ey insan Allah seninle beşeri bir dili araç kılarak konuştu. Yani anlamanı istiyor kendisini. Senin zihin dünyana kelamı ilahiyi  indirdi, nüzul etti, bir gök sofrası indirdi sana. Bu sofraya muhtaçsın, yoksa ruhun açlıktan ölür. Bu sofraya oturabilmen, onu yiyebilmen, bu sofrayla ünsiyet kurabilmen, vahyin anlaşılabilir olduğunu kabul etmenle mümkündür. Vahiy onun için bir beşer dili ile indirilmiştir. Vahyin Arapça oluşu da esasen buna yönelik anlaşılmalıdır. Kur’an da nerede vahyin Arapça oluşuna bir atıf varsa bu kelamın anlaşılabilirliğine bir atıftır bu. Yani ey insan anlamadığın diller üstü bir dille değil, diller üstü bir manayı dil içi bir manaya dönüştürdü Allah, ki anlayasın diye.

Onun için bu harfleri gördüğümüzde biz insana meydan okuyan ilahi bir vahiyle karşılaşmış oluruz. Ey insan bu harfler seninde elinde. Fakat bu harflerden böylesine zamanlar ve mekanlar üstü bir kelamı, bir hitabı kotarabilirsen haydi buyur manasında bir meydan okuma.

 

2-) Tilke ayatul Kitabil Hakiym;

İşte bunlar Kitab-ı Hakiym’in (o hikmetli BİLGİ’nin) işaretleridir. (A.Hulusi)

02 – Bunlar sana o hikmetli kitabın âyetleri. (Elmalı)

 

Tilke ayatul Kitabil Hakiym işte şunlar hikmetle dolu olan ilahi kelamın ayetleridirler.

El kitab; sadece iki kapağın arasındaki Mushaf değil, Mushaf’ın içerisinde yer alan her bir sureye, hatta surelerin içeriğini oluşturan her bir bölüme, pasaja da verilebilen bir isimdir. Çünkü sadece yazılı bir metne işaret etmez el kitab, aynı zamanda sözlü bir hitaba da delalet eder. Kitab kelimesinin aslı kökü, etimolojisi anlamsız harflerden anlamlı cümleler oluşturmak için onları yerlerine koyarak dizmek manasına gelir.

Hakiym bir kitab, hikmetli bir kitab. Hikmetli, yani insanoğluna varlığının illetini ve gayesini gösteren bir kitab, amacını gösteren bir kitab. Hikmet daha ilerde geleceği için orada ayrıntısıyla açıklayacağız ama burada hemen kısaca söyleyelim ki insan bütün içindeki yerini gösteren bir kitab. İnsanın parçaya dikilmiş olan bakışını bütüne çeviren bir kitab, ve insanı kainat içerisinde ki yerine döndüren, ait olduğu yere yerleştiren ve o yeri hatırlatan bir kitap. Hakiym olmasının anlamı bu.

 

3-) Hüden ve rahmeten lil muhsiniyn;

Görüyormuşçasına Allâh’a yönelenler (ihsan sahipleri) için hakikate erdirici ve rahmet olarak. (A.Hulusi)

03 – Hidayet ve rahmet için o (güzellik yapan) Muhsinlere. (Elmalı)

 

Hüden ve rahmeten lil muhsiniyn güzel iş işleyenler için bir rehber ve bir rahmet olan ayetlerin yer aldığı kitap.

Rehberdir, hüden. İnsan müebbet yolcu. Yol haritası lazım eğer yolcuysanız bu okyanusta elinizde bir yol haritası şart. Bu haritanın olmaması durumunda hangi rüzgarda, hangi fırtına da bakacağınız belli olmaz. İşte o harita yolcuyu yaratan tarafından gönderilmiştir. Yolcuyu yolcu kılan, yolu yaratan, yolcuyu yaratan haritayı da göndermiştir. Bu insana olan ekstra bir rahmettir. Vahiy insana yolun koordinatlarını verir, yolu gösterir. Sadece yol haritasını vermemiş, aynı zamanda bu haritayı nasıl okuyacağımızı da göstermiştir. Harita doğru, fakat okuyan yanlış okursa yine maksada ulaşamaz.

Ve rahmet, ikinci unsur, gök sofrası. İlahi merhametin tezahürüdür vahiy. Nüzul Arap dilinde, uzaktan gelmiş çok aç bir misafirin önüne açılan mükellef bir sofra manasına gelmez mi. Nüzula, Kur’an da da bu manada geçer. Mükellef bir gök sofrası, maide. Onun için vahiy rahmettir. Allah insanla merhametinden dolayı konuştu. Yoksa ayetlerden başka bir şey yok ki şu kainatta. Her şey ayet. İnsan ayet, doğa ayet, yer ayet, gök ayet, her nefes bir ayet. Fakat bütün bu ayetlere rağmen yinede ilahi kelam ile insana konuşan Allah rahmetinin, mağfiretinin insana nasıl büyük oranda tecelli ettiğinin birer ifadesini sunmuştur.

 

4-) Elleziyne yukıymunes Salâte ve yü’tunez Zekâte ve hüm Bil âhireti hüm yukınun;

Onlar ki, salâtı ikame ederler ve zekâtı verirler; onlar sonsuz geleceklerine ikân sahipleridir. (A.Hulusi)

04 – Ki namazı kılarlar ve zekâtı verirler, Âhirete de onlar yakîn edinirler. (Elmalı)

 

Elleziyne yukıymunes Salâh onlar ki salâtı ikame ederler. İbadetin ve vahyin nasıl istikamet açısı verdiğinin ifadesi bu. İstikamet açısı vermek ibadete, ibadete doğru bir açı vermek yukıymunes Salâh namazı kılarlar diye de çevirebilirdim. Fakat namaz aslında insan hayatına istikamet veren bir ayarlayıcıdır. Esas duruş yani. İnsanın Allah huzurunda ki klas duruş. Namaz insanın koordinatlarını ayarlamak için bahşedilmiş bir ibadet. Bu manada efendimiz “dinin direği” diye ifade buyuruyor. İmadüd diyn, yani insan hayatı öyle bir bina ki bu binanın orta direği. Eğer bu direk doğru yerleştirilmezse bu çadır hayat binası yıkılır, devrilir. Onun içinde orta direk, yani istikametli duruş.

ve yü’tunez Zekâte arınmak için ödenmesi gereken bedeli öderler. Zekatı verirler. Namaz kuldan Allah’a uzanan bir ilişki, zekat kuldan topluma uzanan bir ilişki.

Dahası mı dostlar, daha ötesini söyleyeyim namaz Allah’a teslimiyet, zekat eşyadan hürriyettir. Namaz Allah’a yaklaşmak, zekat eşyadan bağımsızlaşmak. Namaz Allah’a bağlanmak, zekat eşyaya ve dünyaya olan bağı, zinciri çözmektir. Allah için verilen her tür şey aslında bu. Ödenmesi gereken bedeli ödemek, saflaşmak, arınmak, yaklaşmak için ne bedel ödemek gerekiyorsa onu ödemek. Bunu söyleyince illa de bu anlamda özellikle Mekke’nin orta döneminde indiğini düşünürsek ve zekatın nisabının ve diğer ayrıntılarının çok uzun yıllar sonra Medine de belirlendiğini hatırlarsak bu ayetin içerisinde geçen zekatın bizim bildiğimiz manada formel bir ibadet olarak,nisabı belli zekat olmaktan öte, insanın Allah’a yaklaşmak için ödemesi gereken her tür bedeli ödemeyi ifade ettiğini söylemeliyim.

Sadece malı, mülkü olanlara değil bu ayet. Bu hitap eğer elinde değer denilebilecek bir şey varsa o değer sahiplerinin hepsine yani, hayatı olanlara da hitap etmektedir. Hayat bir değerdir, zekatını ver. İlim bir değerdir, zekatını ver. Sıhhat bir değerdir zekatını ver. Servet bir değerdir zekatını ver. Şöhret bir değerdir zekatını ver. Makam bir değerdir zekatını ver. Devlet bir değerdir zekatını ver. Yani değer demeyi hak eden elinde ne varsa saflaşmak, arınmak, yücelmek ve özgürlüğünü onun esiri olmadığını ifade etmek için zekatını ver. Yani onun nesnesi olma, o senin zincirin olmasın, sen onun sahibi ol. Sahibi isen verebilirsin. Sahibin ise veremezsin.

ve hüm Bil âhireti hüm yukınun zira onlar ahirete inananların ta kendileridir. Bunu yapanlar yukarıdan beri ayetlerde ifade edilen şeyleri yapanlar ahirete gönülden inananların ta kendileridir.

 

5-) Ülaike alâ hüden min Rabbihim ve ülaike hümül müflihun;

İşte onlar Rablerinden gelen hakikat bilgisi üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (A.Hulusi)

05 – İşte bunlar rablerinden bir hidayet üzeredir ve işte bunlardır o felâh bulanlar. (Elmalı)

 

Ülaike alâ hüden min Rabbihim işte onlardır rablerinin gösterdiği yolda olanlar. Başkalarının yolunda olanlar da var. Onları başkalarının yolunda olanlardan ancak böyle ayırabilirsiniz. ve ülaike hümül müflihun ve onlar ebedi mutluluğa erecek olanların ta kendileridirler.

Dikkat buyurdunuz mu bilmiyorum değerli dostlar. İlk beş ayet lokman suresinin, bakara suresinin ilk 5 ayeti ile oldukça yakın manalar arz etmekte.

 

6-) Ve minen Nasi men yeşteriy lehvel hadiysi liyudılle an sebiylillâhi Bi ğayri ‘ılmin ve yettehızeha hüzüva* ülaike lehüm azâbün mühiyn;

İnsanlardan kimi de vardır ki ilme dayanmayan bir şekilde, Allâh yolundan (insanları) saptırmak için işin laf yanını satın alır ve onu eğlence (keyif aracı) edinir. İşte bunlar için hor-hakir edici bir azap vardır. (A.Hulusi)

06 – Bayağı insanlardan kimi de vardır ki, Allah yolundan bilmeyerek sapıtmak ve onu eğlence yerine tutmak için lâf eğlencesi satın alır, işte bunlara mühîn bir azâb vardır. (Elmalı)

 

Ve minen Nasi men yeşteriy lehvel hadiysi liyudılle an sebiylillâhi Bi ğayri ‘ılmin ve yettehızeha hüzüva Yeni bir pasaja girdi sure ve burada söze getirdi sözlerin şahı. Sözlerin sultanı sözü, sözün istismarına, sözün içeriğinden boşaltılmışına getirdi ve ne diyor bakalım; İnsanlardan öyleleri de vardır ki bilgisizce başkalarını Allah yolundan saptırmak ve onu alay konusu yapmak için içeriksiz, muhtevasız, boş boğazca söylenmiş sözlere müşteri olurlar.

Ayette ifade edilen şey açık içeriksiz sözlere müşteri olup Allah’ın yolundan saptırmak ve Allah’ın ayetleri ile adeta dalga geçmek. Zaten ilahi kelama kulak vermeyen biri bunu yapıyordu demektir.

Burada lehvel hadiys, ibaresi; sözün akıl örtücü olarak kullanılması, keyif verici olarak kullanılması. Hatta bu manada anlayan bir çok tefsir otoritesi olmuş, eğlence diye anlamış ilk tefsir otoritelerimiz mesela. Ben eğlenceden keyif vericiliği çıkarıyorum. Yani keyif verici söz. Söz keyif verici olarak nasıl kullanılır, kullanılırsa ne olur? Uyuşturucu olur. Oysa ki söz uyandırıcı olmalı. Adeta uyuşturucu çekmiş gibi, adeta alkol almış gibi sırf keyif verme amacıyla kullanılan söz muhatabı uyuşturur. Muhatabı gerçek söze karşı uyuşturur. Onun için Allah’ın kelamı karşısında bu kelamın etkisini sıfırlamak için söylenmiş her söz işte bu cinse girer. Lehvel hadiys. Sözün uyuşturucu olarak kullanılması. Oysa ki Allah’ın sözü, kelamı uyandırıcı, uyarıcı sözdür.

Burada sebebi nüzul olarak Nadr bin Haris’in müşriklerden ünlü bir edip bu. Pers imparatorluğunun başkenti Hire’ye gidip orada bir takım mitolojik bir takım destanlar öğrenip gelip bunları şarkıcılar eşliğinde, müzik eşliğinde Kur’an dan insanları çevirmek için gelin, benim başıma gelin. Ben size daha eğlencelisini söyleyeyim diyerek saptırmaya çalışması sebebi nüzul olarak gösterilir. Ama doğrusu burada ki ifade ve bu ayet herhangi bir olayla sınırlandırılamayacak kadar bir zihniyeti ifade etmektedir. Her zaman ve her çağda var olan, hakikate karşı direnen ve hakikati duyurmamak için şamata yapanların hepsini içine alan bir ifadedir.

ülaike lehüm azâbün mühiyn işte onlar onur kırıcı bir terk edilmişliğe ‘âzaba, ‘âzab’ın kök anlamı olan ‘âzm, terk edilmişliğe mahkum olacaklar.

 

7-) Ve izâ tütla aleyhi ayatuNA vella müstekbiren keen lem yesma’ha keenne fiy üzüneyhi vakrâ* febeşşirhu Bi azâbin eliym;

Ona işaretlerimiz bildirildiğinde, sanki onları işitmemiş, sanki iki kulağında ağır işitme varmış gibi (duymazlıktan gelerek), benlikle yüz çevirir… Onu feci bir azapla müjdele! (A.Hulusi)

07 – Karşısında âyetlerimiz okunduğu vakit de kibirlenerek ensesini döner, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış, sen de onu elîm bir azâb ile müjdele. (Elmalı)

 

Ve izâ tütla aleyhi ayatuNA vella müstekbiren keen lem yesma’ha keenne fiy üzüneyhi vakrâ böyle birine ayetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında kurşun varmış gibi hiç aldırmadan serkeşçe yüz çevirir. Hakikate karşı tıkanan kulaklar dostlar, bunu söylüyor burada. Efsane ve yalana açık hakka ve doğruya kapalı bir kulak. Böyle bir kulak işte. Kurşun akıtılmış bir kulak. febeşşirhu Bi azâbin eliym işte böylesini can yakıcı bir azab ile müjdele.

 

😎 İnnelleziyne amenû ve amilus salihati lehüm cennatün na’ıym;

İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onlara Naîm cennetleri (Esmâ kuvvelerinin Rahıymî özellikleriyle yaşam) vardır. (A.Hulusi)

08 – Fakat iman edip de iyi işler yapanlar, şüphesiz ki onlara Naîm Cennetleri var. (Elmalı)

 

İnnelleziyne amenû ve amilus salihati lehüm cennatün na’ıym bir de iman eden ve imanını salih amelle, iyi, doğru ve yararlı, güzel işlerle taçlandıran kimseler var. İşte onları her tür nimetle dolu olan cennetlerle müjdele. Cennetler onların olacak.

 

9-) Halidiyne fiyha* va’dAllâhi hakka* ve “HU”vel ‘Aziyzül Hakiym;

Orada sonsuza dek yaşarlar… Allâh’ın Hak vaadidir! “HÛ”; Aziyz’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

09 – İçlerinde muhalled olmak üzere onlar, hakkâ Allahın vaadi bu, ve azîz odur hakîm O. (Elmalı)

 

Halidiyne fiyha* va’dAllâhi hakka onlar orada Allah’ın mutlaka gerçekleşecek olan vaadi uyarınca ebedi kalacaklar. Yani bitimsiz bir güzellik onların olacak. Çünkü cennet güzelliğin üretildiği yerdir. Cennetü adn, güzelliğin madenidir. Güzelliğin üretildiği merkeze cennet denir. Mutlak güzellik. ve “HU”vel ‘Aziyzül Hakiym zira O, yani ödül verecek olan, bu kadar büyük ödülü kim verebilir? İşte onu söylüyor ayetin sonu. El ‘âziyz, el Hakiym olan verebilir. O yüceler yücesi, O hikmet sahibi olandır. Bu kadar büyük bu kadar yüce ödülü, bu kadar muhteşem ödülü veren sadece yüceliğiyle değil, aynı zamanda hikmetiyle de muamele edendir. Yani cehennemi var etmesinin sebebini sorarsanız, bu kadar büyük biri, bu kadar yüceler yücesi olan Allah neden cehennemi var etti derseniz hakiymdir de ondan. Çünkü her şeyi layık olduğu yere koyar. Hikmetin sırrı budur.

 

10-) Halekas Semavati Bi ğayri ‘amedin teravneha ve elka fiyl Ardı revasiye en temiyde Biküm ve besse fiyha min külli dabbetin, ve enzelna mines Semai maen feenbetna fiyha min külli zevcin keriym;

Semâları, dayanağı olmaksızın (Bi-gayrı amed) yarattı (direkt olarak Esmâ mânâları olarak vardır – varlığın ilim – şuur boyutu); sizin (benlik bilincinizin oluşması ve) sarsılmamanız için arza (bedende) sâbit dağlar (organlar) ilka etti ve orada (bedende) her DABBEDEN (hayvani özellikler) oluşturdu… Semâdan (şuurdan) bir su (ilim – kendi hakikatini kavrama bilinci) inzâl ettik de onda tümüyle kerîm eşini (ölüm ötesi yaşam kişiliğini – ruhunu) oluşturduk. (A.Hulusi)

10 – Gökleri direksiz yarattı onları görüyorsunuz Arza da sizi çalkalar diye ağır baskılar bıraktı ve onda her bir hayvandan öretti, hem Gökten bir su indirdik de her hoş çeşitten yetiştirdik. (Elmalı)

 

Halekas Semavati Bi ğayri ‘amedin teravneha O gökleri gördüğünüz bir direk olmaksızın yarattı, görünen bir direk olmadan yarattı. ve elka fiyl Ardı revasiye en temiyde Biküm ve besse fiyha min külli dabbeh ve O sizi sarsmasın yani yer sizi sarsmasın diye yer yüzüne kalkmaz kımıldamaz dağlar yerleştirdi ve orada her çeşit varlığın daha doğrusu her çeşit canlı varlığın türemesini sağladı. ve enzelna mines Semai maen işte biz yağmuru böyle indiririz feenbetna fiyha min külli zevcin keriym akabinde orada her tür ve cinsten yararlı varlığı işte böyle yetiştiririz.

İlginç değil mi dostlar dikkatinizi çekmiştir ayet 3. şahıs zamiriyle gidiyordu, halâga, O yarattı. Elga, O yerleştirdi. Be’sse o yaydı. Ama hemen arkasından biz’e geçiverdi ve enzelna biz indirdik ve devamında biz.. Aynı ayet devam ederken ondan bize geçiverdi. Zamirler adeta takla atıyor.

Nedir? En birinci sebebi şudur; Allah, insan zihninde kişileştirilemez. Hiçbir kişi zamiri Allah’ı göstermek için elverişli değildir. Ey insan ey muhatap bu zamirlerle işaret edilen Allah senin zihin dünyanın kavrayacağı varlıktır. O’nun zatını kavramaya kalkma. El aczü’l idrak, anil idraki, idrakun Onu idrak etmek nedir biliyor musunuz onu idrak edemeyeceğinizi idrak etmektir. Vel bahsü ‘an sırrı zatullahi işrakün Allah’ın zatı ile ilgili soru sormak, Allah’ın zatı ile ilgili bir kazı yapmaya, araştırmaya kalkmaksa şirktir. Bu beytin 1. dizesi Ebu bekir’e, 2. si Hz. Ali’ye ait.

Evet, O’nu bilmek, O’nu kavramak nedir, aklın O’nu almayacağını bilmektir. Onun için bunu bilirse eğer insan o zaman Allah’ın kişileştirilemeyeceğini de bilir. Hiçbir kişi zamiri O’nu göstermek için yeterli değildir. Hiçbir insan dili O’nu ifade etmek için yeterli değildir. Sadece O’nu ima eder.

Kur’an da nerede Allah’ın yağmur yağdırmasından söz edilirse orada vahye bir atıf vardır, ima vardır. Yani nasıl kurumuş toprağa can veriyorsa, ölü toprağa can veriyorsa, ölü ruhlara, ölü gönüllere ölü kalplere de Allah vahiyle can verir.

 

11-) Hazâ halkullâhi feeruniy ma zâ halekalleziyne min dûniHİ, belizzâlimune fiy dalalin mubiyn;

İşte bu, Allâh’ın Yaratışıdır… Hadi, gösterin bana O’nun dûnundakilerin ne yarattığını? Hayır, zâlimler apaçık bir yanlış inanca sapma hâlindedirler. (A.Hulusi)

11 – İşte bu Allahın yarattığı, haydi gösterin bana ondan berikiler ne yaratmış? Fakat o zalimler apaçık dalâl içindeler. (Elmalı)

 

Hazâ halkullâh Bu Allah’ın yaratışıdır. feeruniy ma zâ halekalleziyne min dûniH haydi gösterin bakayım O’nun dışındakiler neyi yaratmışlar, neyi yaratabilmişler göstersenize bir. belizzâlimune fiy dalalin mubiyn hayır, hayır..! Yo..! zulme gömülüp gitmiş olanlar apaçık bir sapıklık içindedirler. Zalimler belizzâlimun, yo..! böyle yapamazlar, bunu yapamazlar, yaratamazlar. Ama zalimlik yaparlar. Nedir? Yaratamadığını bile bile bazı eşyaya, bazı şeylere Allah’a ait vasıfları yakıştırırlar. Allah’a ait nitelikleri yakıştırırlar. Allah’ın olan bazı vasıfları, nitelikleri, sıfatları Allah dışındaki  varlıklara transfer etmeye kalkarlar. Hadleri olmadığı halde.

Zulüm bir şeyi yerinde etmeye kalkmaktır. Bunu aslında yapamazlar. Allah’a ait bir sıfatı Allah’tan nasıl alacaklar, buna güçleri yetmez. Fakat buna teşebbüs etmeleri zalim olmaları için yeterlidir.

 

12-) Ve lekad ateyna LukmanelHıkmete enişkür Lillâhi* ve men yeşkür feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinnAllâhe Ğayniyyün Hamiyd;

Andolsun ki biz Lukman’a, Allâh’a şükretmesi için Hikmet (sistemli düşünme aklı) verdik… Kim şükrederse, sadece kendi benliğine şükreder… Kim de inkâr ederse (hakikatindeki nimeti), şüphesiz ki Allâh Ğaniyy’dir, Hamiyd’dir. (A.Hulusi)

12 – Şanım hakkı için Lokmana hikmet verdik ki şükret Allaha, diye, ve her kim şükrederse kendi lehine eder, her kim de nankörlük ederse her halde Allah ganiydir, hamîdir. (Elmalı)

 

Ve lekad ateyna LukmanelHıkme sure adını aldığı konuya girdi 12. ayetle Doğrusu biz Lokman’a şu hikmeti bahşetmiştik. Hikmet..!

Müfessirlerin Lokman kim sorusu gerçekten de çetrefil bir soru. Müfessirlerin kimliğine dair birbirinden farklı bir çok rivayet naklettiği efsanevi bir bilge, Hakiym, Lokman Hakiym, Hikmet sahibi Lokman. Taberi’nin naklettiği bir olayı esas alırsak eğer, ki Lokman’ın kimliğine dair müfessirler bize bir çok birbiriyle uyuşmayan bilgi verir. Hz. Musa’ya yetişen biri, ya da Hz. Davud’u gören çok uzun yaşamış, 1000 yıl yaşamış biri, hatta akrabası vs. gibi. Ama Taberi’nin ve başka müfessirlerimizin naklettiği bir olayı esas alırsak, onun eski Yunan eserlerinde de hikmetine yer verilen Ezop olduğunu düşünebiliriz.

Ezop hikayeleri, hikmetli hikayeleri çok meşhurdur. Bu adla ünlenmiş kişi eğer Lokman ise, bu varsayımımız doğru ise Ezob’un tarihte muvahhit bir şahsiyet olduğunu biliyoruz. Nereden biliyoruz? Belfoillere elçi olarak gönderilen Ezop ilginç, dramatik bir şekilde şehid edildi. Sebebi de onların taptığı putları alaya alıp dil uzatması, iğnelemesi onları. Yani müşrik bir toplumun putlarını iğnelediği için kayadan atılmak suretiyle idamına hükmedildi ve ceza infaz edildi. Ezob’un böyle bir akıbetinin olduğunu bildikten sonra Ezob’un Lokman olduğunu düşünmek gayet mantıklı ve tabii gibi görünüyor.

Burada hikmet verdik diyor MÖ. 6. yy. da yaşadığı söyleniyor bu zatın. Verilen hikmet, çok ilginç. Bu hikmeti aslında uzun uzun bahsetmek hikmet üzerinde çok uzun durmak isterdim. Ayeti bitireyim de öyle durayım.

enişkür Lillâhi* ve men yeşkür feinnema yeşküru linefsih Allah’a şükret, Lokman’a verilen hikmetin ilki. Çünkü O’na şükreden kendi lehine şükretmiş olur. ve men kefere feinnAllâhe Ğayniyyün Hamiyd fakat kim de nankörlük ederse iyi bilsin ki Allah kendi kendine yetendir. Her türlü övgüye layık olan tek varlıktır.

Ayet böyle bitti. Peki Lokman neye şükretsin, niçin? Çünkü hikmet verilmiştir. Kime ki hikmet verilmiştir, ona hayırdan çok şey verilmiştir diyor ya Kur’an (Bakara/269) Çok hayır verilmiştir. Lokman’a da hikmet verilmiştir, çok hayır verilmiştir. Peki hikmet nedir? Çok uzun durmak isterdim dedim ama maalesef vaktimiz çok sınırlı. Kısaca ana hatlarıyla duracağım.

…lein şekertüm le eziydenneküm ve lein kefertüm inne azâbiy leşediyd. (İbrahim/7) eğer şükrederseniz artırırım. Yok nankörlük ederseniz azabım şiddetli olur. Nankörlük ederseniz elinizdekini de alırım. Ya da elinizdekinin hayrını görmezsiniz. Demek ki hikmet verilen bazıları şükretmeyebilirde. Buradan zımnen bunu anlıyoruz. Bazıları hikmet verildiği halde şükretmiyor. İşte bazı filozoflar, bazı bilginler, bazı ilim adamları, kendilerine hikmet verildiği halde, ilim verdiği halde şükretmiyorlarsa eğer o cinse girerler.

Burada hikmetin şükründen söz ediliyor. Hikmet; varlıkların bilinenlerin illet ve gayelerini keşfedip onu ait olduğu yerde kullanmak yeteneğidir. Yani herhangi bir  varlığın keşfettiğiniz herhangi bir değeri ait olduğu yerde kullanmak ve bunu yapmak içinde illet ve amacını, sebep ve gayesini bilmek ve bulmaktır. Bu yetenektir. Yani özeti şu; parçayı, ait olduğu bütün içine yerleştirmek ve onu orada görmek, halkayı zincirde bilmek, zincirden halkayı koparmamak. Onun içindir ki Hikmet Allah’a atfedildiğinde bir şeyi yerli yerince yaratmak, kula atfedildiğinde bir şeyi Allah’ın koyduğu yerde tutmak manasına gelir. Bir şeyi Allah’ın koyduğu yerde tutmak anlamına gelir.

Hikmet; düşüncede kopuş ve kırılışın zıddıdır. Kopuk ve kırık düşüncelerde hikmet olmaz. Yani bütünü içinde değerlendiremiyorsa parçayı hikmetsiz diyor. Parçaya ayarlanmış, düşünün. Parça tek başına kötü görünüyor. Hatta anlamsız görünüyor. Ama bütün içine yerleştirdiğinizde mükemmel görünecek. Onun için parçaya ayarlı bakışlar üzülürler, o parçayı bütün içinde görenlerse üzülenlere acırlar, boşuna üzüldüklerini bilirler.

Dünya da yaşadığınız her hangi bir musibet, keder acı, dert, ıstırap, hastalık, sıkıntı bir parçadır. Bu parça bütün içine yerleştirilmediği sürece insanı krize sokabileceğini unutmamak lazım. Ama bu parçayı ait olduğu bütün içinde düşündüğünüzde o zaman bunda bir hayır vardır diyebilmek hikmetini göstereceğiz. O zaman bütünün olduğunu göreceksiniz. Bütünün tamamını görmek sadece Allah’a aittir. Ama zaten iman da bunda geçerli. Bütünü göremediğiniz fakat bütünü gören birine teslim olduğunuzu beyandır iman. Onun için şükredersiniz.

Bütünü gören biri var, benim göremediğimi gören biri var. Ya rabbi sen benim görmediğimi görüyorsun onun için sana sığınıyorum. Hayırlı olan neyse onu kıl. İşte iman söyletir. Hikmet bu noktaya getirir insanı.

Hikmet; veriyi, sıradan bilgiyi, datayı ilme çeviren çevrim istasyonudur. İlme, yani onu gösteren alamete, işarete El ‘ılmu yedıllü alâ eserin bi’ şey’i yetemeyyezü bihi an gayrih diyordu ya İbn. faris Mekayisinde tarif ederken ilim bir işarettir bir izdir bir eserdir. Onu izleyerek maksada gidersiniz. Yani ilim bir araçtır, amaç değil. Onun için bilgiyi amacına, amacı istikametinde kullanma yeteneğine hikmet denilir.

Kısaca, çok çok uzun söz edilmesi gereken hikmeti böyle tarif edebilirim. İşte bunun için şükret deniliyor Lokman’a. Ve Lokman’ın şahsında herkese, hepimize.

 

13-) Ve iz kale Lukmanü libnihi ve huve ye’ızuhu ya büneyye lâ tüşrik Billâh* inneş şirke le zulmün azıym;

Hani Lukman oğluna, ona öğüt verirken dedi ki: “Ey oğulcuğum! Esmâ’sıyla hakikatin olan Allâh’a (benliğini – bedenini tanrı edinerek) şirk koşma! Kesinlikle şirk çok büyük bir zulümdür!” (A.Hulusi)

13 – Hani Lokman da oğluna demişti: ona vaaz ediyordu: yavrum, Allaha şirk koşma, çünkü şirk çok büyük bir zulümdür. (Elmalı)

 

Ve iz kale Lukmanü libnihi ve huve ye’ızuh evet, hani Lokman oğluna öğüt verirken Ve iz kale Lukmanü libnihi ve huve ye’ızuh öğüt verirken şöyle demişti. ya büneyye lâ tüşrik Billâh yavrucuğum Allah’tan başkasına Allah’a ait olan herhangi bir vasfı, sıfatı verme. inneş şirke le zulmün azıym çünkü her tür ilahlık yakıştırma, Allah’a ait bir vasfı başkasına verme denemesi, teşebbüsü korkunç bir şirktir, zulümdür. Her şirk korkunç bir zulümdür. Neden? Çünkü Allah’a karşı işlenmiş bir zulümdür. Zulümlerin en büyüğü Allah’a karşı işlenmiştir.

Allah bundan etkilenir mi? Hayır. Kim etkilenir? İnsan. Neden? Her şirk, şirk koştuğunuz şey karşısında şirk koşanı nesneleştirir. Onun oyuncağı eder. Şirk koşanın iç potansiyelini tüketir, iradesini teslim alır, zincir vurur, onu kendine kul köle eder. Nesnenin nesnesi olur şirk koşan kişi. Oysa ki kendisi onun öznesi idi. Eşyanın öznesi iken insan, eşyanın nesnesi olur. Yani şirkin zararı şirk koşan kişiyedir, o nedenle yasaktır, en büyük zulümdür.

 

14-) Ve vassaynel insane Bi valideyh* hamelethü ümmühu vehnen alâ vehnin ve fisaluhu fiy ameyni enişkürliy ve livalideyk* ileyYEl masıyr;

Biz insana, ana-babasını vasiyet ettik… Onun anası, onu zayıflık üstüne zayıflıkla yüklenip taşımıştır… Onun sütten kesilmesi de iki yıl içindedir… “Bana ve ana-babana şükret; dönüş banadır!” (A.Hulusi)

14 – Gerçi insana ebeveynini de tavsiye ettik – anası onu za’f, za’f üstüne taşıdı, süt kesimi de iki sene içinde şükret diye bana ve anana babana, ki banadır geliş. (Elmalı)

 

Ve vassaynel insane Bi valideyh nitekim Allah şöyle buyurur; Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik. hamelethü ümmühu vehnen alâ vehnin annesi onu ağır acılara, kat kat acılara katlanarak karnında taşımıştı. ve fisaluhu fiy ameyn ve onun sütten kesilmesi iki yılda gerçekleşti. enişkürliy ve livalideyk o halde ey insan bana ve anne babana şükret ileyYEl masıyr sonunda dönüş yalnızca banadır. Nasıl olsa dönüş yalnızca banadır.

Anne babayı evlattan ayırıyor suçlamasının müşrikler tarafından yönlendirildiği peygamberimizin bu suçlamaya ayetle verdiği bir cevaptır işte. Anne babayı evlattan ayırıyor mu, yoksa kıymet bilmeye mi çağırıyor. Ayıran kim? Ayıran Kur’an, ayıran Resul değil, ayıran vahiy değil, asıl ayıran şirktir. Anne babayı evlattan ayırıyor diye vahyi ve onu getiren, tebliğ eden Resulü suçlayan mantık, asıl siz insanı Allah’tan ayırıyorsunuz, ya buna ne demeli.

 

15-) Ve in cahedake alâ en tüşrike Biy ma leyse leke Bihi ilmün fela tutı’hüma ve sahıbhüma fiyd dünya ma’rufa* vettebı’ sebiyle men enabe ileyYE, sümme ileyYE merci’uküm feünebbiüküm Bima küntüm ta’melun;

İlmine uymayan bir şeyi bana eş koşman konusunda zorlarlarsa o ikisine itaat etme! Dünyalık konusunda o ikisiyle (iyi) geçin; bana yönelenin yoluna tâbi ol! Sonra geri dönüşünüz banadır. Yaptıklarınızı size haber vereceğim. (A.Hulusi)

15 – Bununla beraber o ikisi de sana sence hakkında bir ilim olmayan hiçi bana şerik koşturmağa uğraşırlarsa o vakit onlara itaat etme ve kendilerine Dünyada ma’ruf surette musahabet eyle de bana yüz tutanın yolunu tut, sonra dönüp bana geleceksiniz de ben size yaptıklarınızı haber vereceğim. (Elmalı)

 

Ve in cahedake alâ en tüşrike Biy ma leyse leke Bihi ilmün fela tutı’hüma yine Allah şöyle buyuruyor eğer hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara fela tutı’hüma asla itaat etme. ve sahıbhüma fiyd dünya ma’rufen yine de onlara şu dünyada (şu yalan dünyada, şu geçici dünyada) iyi davran. Yani yine de iyi davran.

Burada çok ilginç bir ifade var. Uyma, tabi olma fakat iyi davran. Sorun itaatle ilgili değil, sorun iyi davranışla ilgili. İyi davran. Ama kötüye uyma. İyi davranmak kötüye uymak değildir. Kötüye uymamak kötü davranmayı da mazur kılmaz. Onların seni kötüye çağırıyor olmaları, onlara kötü davranmanın gerekçesi olamaz. O nedenle Allah’a isyanda kula itaat yoktur buyurur Resulallah. Kula itaatin sınırları bu. Onun için bizim geleneğimizde anne babaya iyi davranmak, ihsan ile muamele emri itaate dönüştürülmüş. Başlık değiştirilmiş. Oysa ki ihsan ile muamele iyi davranma başlığı Kur’ani başlık.

Aslında ilk inen uyarı bu konuda İsra/23-24. ayetleri. Anne babaya davranış konusunda. Orada mücerret. Yani herhangi bir sınırlama, kayıtlama yok. Fakat demek ki oradaki hani Üff..!bile deme emri var ya onu istismar eden anne babalar olmuş ve ezmeye kalkan anne ve babalar olmuş ki burada sınır konuluyor. Yani ayetlerin geldiği süreç göz önüne alındığında bunu görüyoruz.

ve sahıbhüma fiyd dünya ma’rufen ve onlara şu geçici dünyada iyi davran vettebı’ sebiyle men enabe ileyY ve yönünü bana dönenlerin yönüne çevir. Yani bana dönenlerin yolunu izle. Bana dönmüş olan, yönünü bana çevirmiş olan kimseleri izle. Demek ki burada anne babayı izlemekle iyi davranmak ayrı şeyler olarak geçiyor. Anne babanı izleme, yönünü bana çevirmiş olanları izle. Peygamberi izle, sıddıykleri izle, velileri izle. Yani anne babalar kötü yoldan gidiyorlarsa evladın referansı olamazlar. Zaten biraz ilerde bu gelecek. Atalarımızın yoluna uyduk diyenler sapıtmalarına gerekçe bulmak için bu mazereti getirenlerin mazeretinin kabul edilmediğini ifade buyuracak Kur’an.

sümme ileyYE merci’uküm feünebbiüküm Bima küntüm ta’melun en sonunda elbet bana döneceksiniz ve yapıp ettiğiniz her şeyin gerçeğini size bir bir haber vereceğim, göstereceğim.

 

16-) Ya büneyye inneha in tekü miskale habbetin min hardelin fetekün fiy sahretin ev fiys Semavati ev fiyl Ardı ye’ti BihAllâhu, innAllâhe Latıyfün Habiyr;

“Ey evladım… Muhakkak ki o (yaptığın şey), bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde yahut semâlarda yahut arzın içinde olsa, Allâh onu (hakikatinin sonucu olarak) getirir… Muhakkak ki Allâh Latiyf’tir, Habiyr’dir.” (A.Hulusi)

16 – Yavrum! haberin olsun ki yaptığın bir hardal danesi tartısı olsa da bir kaya içinde veya Göklerde veya Yerin dibinde gizlense Allah onu getirir mizanına kor, çünkü Allah lâtiftir, habîrdir. (Elmalı)

 

Ya büneyye inneha in tekü miskale habbetin min hardelin Lokman konuşuyor bu ayette. Yavrucuğum yapıp ettiğiniz o şeyler bir hardal tanesi kadar da olsa, fetekün fiy sahretin ister bir kayanın bağrında olsun, ev fiys Semavati ev fiyl Ard ister göklerin derinliklerinde, ister yerin ta dibinde olsun ye’ti BihAllâh Allah onu bulup ortaya çıkarır. Nerede olursa olsun innAllâhe Latıyfün Habiyr çünkü Allah ilmiyle her şeye nüfuz eder, her şeyden haberdardır.

Latıyf; Lütuftan ismi failde olabilir, letafetten sıfatı müşebbehe de. Burada letafetten sıfatı müşebbehe, kesafetin zıddı, yani öyle nüfuz eder ki bilgisiyle, hiçbir şey ona karşı engel oluşturamaz anlamına gelir.

 

17-) Ya büneyye ekımıs Salâte ve’mur Bil ma’rufi venhe anil münkeri vasbir alâ ma esabek* inne zâlike min azmil umûr;

“Ey evladım… Salâtı ikame et… İmanına uygun olanla hükmet; kötü davranışlardan vazgeçir. Sana isâbet eden şeye de sabret! Muhakkak ki bunlar, azmetmeyi gerektiren işlerdendir.” (A.Hulusi)

17 – Yavrum! namazı kıl, ma’rufu emir ve münkirden nehiy ve başına gelene sabır et, çünkü bunlar azm olunacak işlerdendir. (Elmalı)

 

Ya büneyye ekımıs Salât yavrucuğum salâtı ikame et. Namazı Allah’a karşı esas duruş bil. İbadetlerinin istikametini doğru tut. Kulluğunun istikametini rotasını doğrult, yamuk durma. ve’mur Bil ma’rufi venhe anil münker her zaman iyi ve doğru olanı önerip, kötü ve yanlış olandan sakındır.

Namaz kendine katma değer olmak emri bil ma’ruf, nehyi anil münker, topluma katma değer olmak. Namaz insanın kendi istikametini düzeltmesi emri bil ma’ruf iyiliği önermek, kötülükten sakındırmaksa toplumun istikametini düzeltme çabasıdır. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz adeta. Bireysel iyilik tek başına kalamaz. Mutlaka bu iyilik topluma da bulaşmalı, sıçramalı. Onun için etrafına karşıda borcun var ey insan.

vasbir alâ ma esabek başına gelenlere göğüs ger inne zâlike min azmil umûr şüphesiz bütün bular kararlılık ve direnç isteyen işlerdendir. İyiler kötüleri mutlaka rahatsız eder. İyiler kötüleri rahatsız ederse eğer, kötüler iyilere iyiliğin bedelini ödetmeye kalkarlar ve onlarda bu bedeli ödemek durumunda kalırlar. Eğer böyle bir durumda kalırlarsa ödemekten çekinmesinler. İşte göğüs germek, sabır budur.

 

18-) Ve lâ tüsağğir haddeke linNasi ve lâ temşi fiyl Ardı mereha* innAllâhe lâ yuhıbbu külle muhtalin fahur;

“Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde kendini beğenerek yürüme! Muhakkak ki Allâh, elindekilerle gururlanan kibirli hiçbir kimseyi sevmez!” (A.Hulusi)

18 – Hem nâsa avurdunu şişirme ve Yer yüzünde çalımla yürüme, çünkü Allah, öğüngen kurulganın hiç birini sevmez. (Elmalı)

 

Ve lâ tüsağğir haddeke linNasi ve lâ temşi fiyl Ardı mereha kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yer yüzünde çalım satarak, hava atarak yürüme, dolaşma. innAllâhe lâ yuhıbbu külle muhtalin fahur zira unutma ki Allah her kendini beğenmiş küstahı, kibirliyi sevmez.

İnsanları küçümseyen seçkinci akla ret bu ayet. Cennete giden yol kulların arasından geçmiyor muydu.  Fedhuliy fiy ‘ıbadİY, Vedhuliy cennetİY. (Fecr/29-30)  gir kullarımın arasına gir cennetime. Kendilerini alemlere rahmet sananlar, sonunda alemlere zahmet olurlar. Alemlere rahmet olan efendimizdir. Ama kendi kendilerini alemlere rahmet ilan edenlere ne demeli. Kasıntı olanlara. Belki onları kendinize gelin diye kendine çağırıyor ayet. Nebinin insan sancısını düşünsenize. İnsanlara karşı başını dikme, insanlara karşı hava atma derken biz bunu Resulallah’ta ne güzel insanlara karşı tevazünün örneklerini görüyoruz.

Ve diyor; Ya Ali, Hayber’in fethinde. Senin elinle yer yüzünün tamamının fethedilip bana verilmesinden, bir insanın hidayeti evladır. İşte insana saygı, işte insana hürmet. Onun için galiba bizim bu manada bu ayetlerin verdiği öğüdü öğrenmek için Resulallah’tan alacağımız çok ders var.

 

19-) Vaksıd fiy meşyike vağdud min savtik* inne enkerel’asvati lesavtülhamiyr;

“Yaşamında dengeli olarak haddini bil ve sesini alçalt! Muhakkak ki seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.” (A.Hulusi)

19 – Gidişinde mutedil ol, sesini pes den al, çünkü seslerin en beti her halde eşekler sesidir. (Elmalı)

 

Vaksıd fiy meşyik hayat yürüyüşünde dengeli ol. Mıksıdal dengeli ol. Hayat bir sırattır. Bu sırattan düşmemek istiyorsan dengeni bozma. Dengeni bozarsan düşersin. Yani ne elini iyice saçıp savur, ne de sık suyunu iç. Dengeli ol. Verirken de dengeli ol. Kazanırken de dengeli ol, söylerken de dengeli ol, yürürken de dengeli ol, düşünürken de dengeli ol. Aşırı duygusal olup insanlara kendini kayıtsız şartsız teslim etme. Ama aşırı da güvensiz olma insanlara. Dünyayı hepten boş verme, fakat dünyayı kucaklama da. Elin kârda gönlün yarda olsun, dengeli ol. Her açıdan dengeli ol.

vağdud min savtik ve sesini yükseltme. Evet, sesini yükseltme, yükselteceğin bir şey varsa o da sözündür. Sözünü yükselt. Sözünün kalitesini yükselt. Sözün etkisi yüksek sesten kaynaklanıyorsa otoritelik ve buyurganlığa delalet eder. İnsanların üzerinde hava atma, çalım satma, onlara buyurganlığa kalkışma. Ama sözün etkisi yüksekliğinden kaynaklanıyorsa hikmet ve ilme delalet eder. Onun için 6. ayeti tekrar hatırlayalım; lehvel hadiys boş boğazlık, içi boş sözler. İçi boşsa bir sözün onu etkili kılmak için sahibi, buyurgan bir tavır takınıp sesini yükseltir doğrusu. Ama içi doluysa zaten o etkisini zaten kendisi gösterir.

[Atlanan cümle: inne enkerel’asvati lesavtülhamiyr.

Muhakkak ki seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.” (A.Hulusi)

Çünkü seslerin en beti her halde eşekler sesidir. (Elmalı)

Bu bir kimsenin daima alçak sesle konuşması ve asla sesini yükseltmemesi anlamına gelmez. Eşeğin anırması zikredilerek, konuşurken hangi tür ses ve tondan kaçınılması gerektiğine açıkça işaret edilmektedir. Sesin ve tonun bir alçak ve yüksek, sert ve yumuşak şekli vardır ki tabii ve gerçek ihtiyaç anlarında ihtiyaç hissedilir. Mesela yakın mesafeden veya küçük bir topluluğa konuşan bir insan alçak sesle konuşur; uzak mesafeden veya kalabalık bir topluluğa konuşan insan ise yüksek sesle konuşmak zorundadır. Aynı şekilde şart ve duruma bağlı olarak ses tonu da zorunlu olarak farklı olur. Dua ederken sesin tonu, bir şeyi tel’in ederken ki tondan; iyi dilekte bulunurken ki ses tonu, öfke anındakinden farklı olmak zorundadır.

Bunda itiraz edilecek birşey yoktur. Aynı şekilde Lokman’ın öğüdü de, bir insanın durum ve lüzumu gözetmeksizin sesi daima alçak, tonunu daima yumuşak tutmak zorunda olduğuna dair bir anlamı ihtiva etmez. Karşı çıkılması gereken ses bir insanın başkasının gözünü korkutmak, küçük düşürmek ve kabadayıca sindirmek için eşeğin anırması gibi bir ses çıkarması ve anırır gibi bağırmasıdır. (Ebu’l Al’â Mevdudi)]

 

20-) Elem terav ennAllâhe sahhare leküm ma fiys Semavati ve ma fiyl Ardı ve esbeğa aleyküm niamehu zahireten ve batıneten, ve minen Nasi men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılmin ve lâ hüden ve lâ Kitabin müniyr;

Görmediniz mi ki Allâh, semâlarda ve arzdakileri size hizmetli eyledi ve sizin üzerinize zâhirî ve bâtınî olarak nimetlerini yaydı… İnsanlardan kimi de Allâh hakkında ilme dayanmayan bir şekilde, hakikatten yoksun ve aydınlatıcı bir bilgisi olmaksızın tartışır durur. (A.Hulusi)

20 – Görmediniz mi? Allah ı zülcelâl sizin için Göklerdekini ve Yerdekini müsahhar kılmış, üzerinize zâhiren ve bâtın en nimetlerini ifaza buyurmakta, bununla beraber Nâs içinde kimisi de var ki ne bir ilme, ne bir mürşide ne de tenvir eder bir kitaba istinat etmeksizin Allah hakkında mücadele ediyor. (Elmalı)

 

Elem terav ennAllâhe sahhare leküm ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard işte ey insanlar. Şu ana kadar söylediklerini toparlıyor ve bir noktaya getiriyor. İşte ey insanlar görmez misiniz ki Allah göklerde ve yerde bulunan her şeyi emrinize amade kılmıştır.

Hikmet, değerli dostlar esere bakıp müessiri görmektir. Araçtan amaca gitmektir. Tabiat kanunlarını keşfetmek keşif değildir. O kanunları koyanı keşfetmek keşiftir. Eğer buna ulaşıyorsa bir amaca ulaşmış olur. Ekmeğe değil ekmeğin sahibine teşekkür edilir. Ya ekmeğin sahibini göremiyorsa, düşünün. Göğe yere değil onların sahibine teşekkür edilir. İşte burada Allah sizin emrinize amade kılmıştır derken göğe ve yere değil göğün ve yerin sahibine teşekkür et mesajı var.

ve esbeğa aleyküm niamehu zahireten ve batıneh açıktan ve gizli olarak size nimetlerini bol bol, çok çok ihsan etmiştir Allah. Esbağa, eksera demektir. Evet, Zahir ne demek istiyor zahirle, batınla? Zahir; beden, batın ruh. Zahir ; göz. batın görme yeteneği. Gözü olurda görmez. Görmek için yetmiyor ki. Zahir; kulak, batın; işitme kabiliyeti. Evet, Zahir nimet, batın tena’um. Nimet verir, elmanız vardır, ayvanız vardır, muzunuz vardır, yemeğiniz vardır, etiniz vardır ama eğer onun isteyen can onu istemez olursa tena’um u alırsa nimet, nimet olmaz size işte o da batınıdır.

ve minen Nasi men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılmin ve lâ hüden ve lâ Kitabin müniyr  ne ki yine de insanlar içerisinden herhangi bir bilgiye, ya da yol gösterici bir kılavuza. Ya da aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir.

Evet, inkarın sebebi sayılıyor ayette.

1. ne; Bilgi. Bilgiye dayanmaksızın tartışan. Bilgiye dayanmayıp neye dayanırlar onlar taklide. Atalara, taklide dayanırlar.

2. si kılavuza dayanmazlar. Maden taklit edeceksiniz, birinin arkasından gideceksiniz, bilgiye dayanmayacaksınız tahkike, bari doğru kişinin arkasından gidin. Doğru kişiyi taklit edin. Onun için kılavuza dayanmayanlar.

3. sü bir kitaba bir belgeye dayanmayanlar. O da en son geliyor; Tevrat, İncil gibi muharrefte olsa, ellerinde bir belge olmadan konuşanlar. Hepten atanlar, sıkanlar yani.

Özellikle, öncelikle Mekke müşriklerini kast ediyor ayet. İşte bunlar.

[Ek bilgi; Bu bölümde, Kur’ân-ı Kerîm‘in bildirdiği “ALLÂH” kavramının bütün inançlardaki “TANRI” kavramından niçin son derece farklı olduğunu açık seçik göreceksiniz.

En ilkelinden gelişmişine kadar, hemen herkesin düşüncesinde bir “Tanrı” kavramı vardır… O’na kızar, O’nu sever, O’nu yargılar, zaman zaman yaptığı yanlış (!) işleri yüzünden O’nu itham eder; âdeta O’nu yukarıda bir yıldızda ya da galaksinin herhangi bir yerinde boşlukta oturmakta olan tonton bir dede, ya da celâlli bir sultan gibi hayal ederiz!

Biraz daha geniş düşünenler ise, bu hayalimizde var kabul ettiğimiz “Tanrı”nın gerçekte var olmasının mümkün olmadığını belirterek; “Biz tanrıya inanmıyoruz” derler ve bu yüzden de “ateist-tanrı tanımaz” olarak adlandırılırlar.

Oysa gerçekte, ne tanrı tanımazların (ateistlerin), ne de duyduklarına göre hiç düşünmeden şartlanma yollu bir tanrı var sananların; Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH”tan haberleri yoktur! Bu yüzden de “Tanrı” ile “ALLÂH” kavramlarını aynı zannedip, hatta sanki iyi bir iş yapıyor sanısı ile “ALLÂH” yerine dillerine “Tanrı” kavramını dolarlar… Aslında yaptıkları doğrudur; zira onlar gerçekten “Allâh”tan ve “Allâh” kavramından söz etmeyip, hayallerinde varsaydıkları “Tanrılarından” bahsetmektedirler.

Şunu kesinlikle bilelim ki;

Rasûlullâh Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) ve Kur’ân-ı Kerîm şu çok önemli gerçeği vurgulamaktadır:

ÖTEDE ya da ÖTENDE bir TANRI yoktur; SADECE “ALLÂH” vardır!..

“ALLÂH’ı (adıyla işaret edileni) hakkıyla değerlendiremediler!..” (Hac/ 74) Âyeti bizim bu konudaki ihmâlimize işaret eder… (A. Hulusi)]

 

21-) Ve izâ kıyle lehümüt tebiu ma enzellAllâhu kalu bel nettebi’u ma vecedna aleyhi abaena* evelev kâneşşeytanu yed’uhüm ila azâbis sa’ıyr;

Onlara: “Allâh’ın inzâl ettiğine tâbi olun” denildiğinde: “Hayır, babalarımız ne yaptıysa biz de ona tâbiyiz” dediler… Şeytan (bedensel istekleri) kendilerini alevli ateşin azabına çağırırsa da mı? (A.Hulusi)

21 – Ve Allahın indirdiğine tabi’ olun denildiği vakit kendilerine «hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduksa onun ardınca gideriz» diyorlar, ya Şeytan onları Saîr azâbına davet ediyor idiyse de mi? (Elmalı)

 

Ve izâ kıyle lehümüt tebiu ma enzellAllâhu kalu bel nettebi’u ma vecedna aleyhi abaena İşte bunlar dedik, devam ediyoruz. Böyleleri Allah’ın indirdiği hükümlere uyun denildiğinde, asla derler. Biz sadece babalarımızın hayat tarzına uyarız.

evelev kâneşşeytanu yed’uhüm ila azâbis sa’ıyr ne yani şeytan onları çılgın bir ateşin azabına çağırmış olsa da mı bunda ısrar edecek babalarının yoluna uyacaklar.

Çok ilginçtir burada şeytanla babalar yoluna uyma örtüştürülüyor. Adeta ben Allah’a, ben hakikate, ben vahye uymam diyenler uydukları neyse şeytana uymuş oluyorlar. Babaları taklit, Hakikatin referansı babalar değildir diyor. Hakikat değerini kıdeminden almaz diyor. Yani sabık olanın değil, sadık olanındır İslam diyor.

Evet, İlâ de hem yular manasına gelir taklidin üretildiği, hem de gerdanlık. Yani bir izleme olayı ya yular gibidir, ya gerdanlık gibidir. Eğer doğruyu izliyorsanız gerdanlık olur, yanlışı izliyorsanız yular.

Lokman gibi iyi atalar takip edilir, zımnen var zaten burada. Fakat  e ve lev kane abaühüm la ya’kılune şey’ev ve la yehtedun.(Bakara/170) öyle diyordu ya Kur’an; Onlar babaları hiçbir şey akletmeyen, hidayet üzere olmasalar da mı babalarını izleyecekler. Bu ibareye benzer bir ibare.

 

22-) Ve men yüslim vechehu ilAllâhi ve huve muhsinün fekadistemseke Bil ‘urvetil vüska* ve ilAllâhi akıbetül’ umûr;

Kim muhsin olarak vechini (şuurunu) Allâh’a teslim ederse, gerçekten en sağlam kulpa tutunmuş olur… İşlerin sonu Allâh’adır! (A.Hulusi)

22 – Halbuki her kim özü Muhsin olarak yüzünü tertemiz Allaha tutarsa o hakikaten en sağlam kulpa yapışmıştır, öyle ya bütün işlerin akıbeti Allaha dayanır. (Elmalı)

 

Ve men yüslim vechehu ilAllâhi ve huve muhsinün fekadistemseke Bil ‘urvetil vüska ama kim de bütün varlığı ile görürcesine inandığı, evet, ve huve muhsinün Resulallah’ın ihsanı tarifinden yola çıkarak böyle çevirirsek sanırım daha doğru bir çeviri olur. Bütün varlığıyla görürcesine inandığı Allah’a teslim olursa işte o kopmaz bir halkaya sımsıkı yapışmış olur. ve ilAllâhi akıbetül’ umûr en nihayet her iş döner dolaşır, sonucunu takdir etmesi için Allah’a varır.

Allah’ın yok neyin var? Allah’ın var, neyin yok diyor adeta ayet. Lâ havle ve lâ Kuvvete illâ Billâh. Evet, eğer insan herhangi bir güç ve kuvvet taşıyorsa, bunu Allah sayesinde elde ediyor. Onun için eğer gücün olsun istiyorsan Allah’a yaslan. Ayetin söylediği kısaca bu.

 

23-) Ve men kefere fela yahzünke küfruh* ileyNA merci’uhüm fenünebbiühüm Bima amilu* innAllâhe ‘Aliymün Bizatissudur;

Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni mahzun etmesin! Onların dönüşleri bizedir, yaptıkları şeyleri kendilerinden haber vereceğiz… Muhakkak ki Allâh, içinizdekilerin, Esmâ’sıyla Zâtı olarak Aliym’dir. (A.Hulusi)

23 – Kim de küfrederse artık onun küfrü seni mahzun etmesin, onlar dönüp bize gelecekler o vakit biz onlara bütün yaptıklarını haber vereceğiz, her halde Allah, bütün sînelerin künhünü bilir. (Elmalı)

 

Ve men kefere fela yahzünke küfruh kimde inkâra saparsa artık onun inkârına üzülmen gerekmiyor bundan sonra. Ulaştırdın hakikati, fakat hala inkârda direniyorsa üzülmeye değmez. ileyNA merci’uhüm fenünebbiühüm Bima amilu nasıl olsa sonunda bize dönecekler ve biz yaptıklarının iç yüzünü kendilerine bir bir haber vereceğiz. innAllâhe ‘Aliymün Bizatissudur çünkü Allah göğüslerde ki en mahrem sırları bilendir.

 

24-) Nümetti’uhüm kaliylen sümme nadtarruhüm (nazdarruhum) ila azâbin ğaliyz;

Kısa süre dünya zevkini yaşarlar… Sonra onları, ağır – şiddetli bir azabı yaşamaya mecbur ederiz. (A.Hulusi)

24 – Biz onlara biraz zevk ettiririz de sonra kendilerini galîz bir azâba muztar (zorlanmış, cebr olunmuş) kılarız. (Elmalı)

 

Nümetti’uhüm kaliylen sümme nadtarruhüm (nazdarruhum) ila azâbin ğaliyz tadımlık bir hazzı kısa vadede tüketmelerini sağlarız. Nümetti’uhüm kaliylen tadımlık bir haz. Meta’. Zaten tadımlık, zaten az, ama onu kısa vadede tüketmelerini sağlarız. Hovardaca harcarlar. O hazzın peşine giderler mutluluğun değil. Mutluluk dünyevi bir şey değil çünkü. Hazzın peşine gidenler mutluluğu unuturlar. Haz bir tür mutluluk için alkol hükmündedir. Nasıl alkol aklın üzerini örterse, haz da mutluluğun üzerini örter. Onun için haz ve zevk mutluluk değildir. Sahte mutluluktur. Dahası;

nadtarruhüm ila azâbin ğaliyz. Ve en sonunda onları altından kalkamayacakları ağır bir azaba mahkum ederiz.

 

25-) Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda leyekulünnAllâh* kulilHamdü Lillâh* bel ekseruhüm lâ ya’lemun;

Yemin olsun ki eğer onlara: “Semâları ve arzı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Allâh” diyecekler… De ki: “El Hamdu Lillâh = Hamd, Allâh’a aittir!”… Hayır, onların çoğunluğu anlayabilmezler! (A.Hulusi)

25 – Celâlim hakkı için sorsan onlara: o Gökleri ve Yeri kim yarattı? Her halde elbet Allah diyecekler, «elhamdülillah» de, fakat pek çokları bilmezler. (Elmalı)

 

Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda leyekulünnAllâh şimdi eğer onlara kalkıp da sorsan gökleri ve yeri yaratan kimdir diye, hiç tereddüt etmeden Allah’tır derler.

Açık, Allah’tır demek yetmez diyor. Müşriklerden bahsediyor. Allah’a iman ediyorlar, inkar etmiyorlar. Ama bu yetmez. Gökleri ve yeri yaratanın onlara bir amaç tayin ettiğine de iman etmek lazım. Eğer göklere ve yere amaç tayin ediyorsa, yaratıkların şah eseri olan insanı amaçsız mı bıraktı, sahipsiz mi bıraktı. İşte amaçsız kılmadığına da iman etmek lazım.

kulilHamdü Lillâh sen de övgüler bütünüyle yalnızca Allah’a mahsustur de. bel ekseruhüm lâ ya’lemun ne ki onların çoğu bunu dahi kavramaktan, bunu dahi anlamaktan, akletmekten acizdirler. Neyi? Övgülerin çoğunun Allah’a has olduğu gerçeğini dahi, yani eğer siz Allah’a aracılar koşmaya çalışıyorsanız, övgülerinizin bazılarını da onlara, Allah’a ait övgülerin bir kısmını da onlara aktarıyorsunuz demektir. Aracılara aktarıyorsunuz. Hani hamd’inize de şirk koşuyorsunuz demektir.

 

26-) Lillâhi ma fiys Semavati vel Ard* innAllâhe “HU”vel Ğaniyyül Hamiyd; (A.Hulusi)

Semâlarda ve arzda ne varsa Allâh içindir (O’nun Esmâ’sının işaret ettiği özelliklerin seyrinin oluşması için)… Muhakkak ki Allâh, “HÛ”; Ğaniyy’dir, Hamiyd’dir.

26 – Göklerde ve Yerde ne varsa Allah’ındır, hakikat Allah, öyle ganî öyle Hamîdir. (Elmalı)

 

Lillâhi ma fiys Semavati vel Ard göklerde ve yerde olan her şey Allah’a aittir. innAllâhe “HU”vel Ğaniyyül Hamiyd şüphesiz Allah var ya işte O’dur kendi kendine yeterli olan, O’dur her tür övgüye layık olan.

İnsan kendi kendine yetmez. Allah kendi kendine yeter. Yani şirk insanın kendi kendine yetme iddiasıdır. Eğer bir Ğaniy varsa El Ğaniy, O da Allah’tır.

 

27-) Velev enne ma fiyl Ardı min şeceretin aklamün vel bahru yemüddühu min ba’dihi seb’atü ebhurin ma nefidet kelimatullah* innAllâhe Aziyzün Hakiym;

Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa ve deniz de (mürekkep olsa), ondan sonra yedi deniz de ona eklense, Allâh’ın kelimeleri tükenmez… Muhakkak ki Allâh Aziyz’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

27 – Eğer yerdeki ağaçlar hep kalem olsa deniz de mürekkep, arkasından yedi deniz, Allahın kelimatı tükenmez, hakikat Allah, azîz hakîmdir. (Elmalı)

 

Velev enne ma fiyl Ardı min şeceretin aklamün vel bahru yemüddühu min ba’dihi seb’atü ebhurin ma nefidet kelimatullah ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsaydı, tüm denizleri de mürekkep olsaydı, buna yedi deniz daha eklenseydi Allah’ın kelimeleri yine de tükenmezdi. innAllâhe Aziyzün Hakiym çünkü Allah’tır üstün ve yüce olan, Allah’tır her şeyi hikmetle yaratan.

Allah’ın ayetleri, surenin ana konusu olan söze dikkat çekerim. Surenin ekseni söz, sözün gücü. Yaratılmışlar evreninin tümü bir ayettir aslında. İnsan bir ayettir.

Ve fiyl Ardı ayatun lilmukıniyn, Ve fiy enfüsiküm* efela tubsırun. (Zariyat/20-21) yani her şey bir ayettir. Varlıkların tamamını bilme iddiamızın gülünçlüğünü ifade ediyor öncelikle ayet. Yani Allah’ın ayetleri bitmez. Allah’ın ayetlerini tüketemezsiniz. Varlıkların tamamını insanın bilme iddiası gülünç kaçıyor. Eğer bu varlıkların tamamını alt alta sıralamak için denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem, yine de yetmezdi.

Ama burada bir başka şeye daha dikkat çekiliyor. Yani bu Kur’an ın söz imkanına. Bu vahyin elinizde tuttuğunuz bu vahyin söz imkanını tüketmeye kalksanız tüketemezsiniz. 1.400 yıldır tüketilebildi mi? Bakınız her çağa hitap etmesi işte bu mucizesinden kaynaklanıyor bu Kur’an vahyinin. Onun için Allah’ın kelamı bir kez indi, ama mana her an iniyor. Onun için vahyin, Kur’an vahyinin söz imkanını kimse tüketemez.  O nedenle hiçbir müfessir ben son tefsiri yazdım, hiçbir meal sahibi ben son meali yazdım, hiçbir mütercim ben son tercümeyi yaptım diyemeyecektir. Çünkü vahyin mucizesi gereği imkanı tüketilemeyecektir.

 

28-) Ma halkuküm ve lâ ba’süküm illâ kenefsin vahıdetin, innAllâhe Semiy’un Basıyr;

Sizin yaratılmanız da, daha sonra yeni bir yapıyla yeni bir boyutta oluşumunuz da (bâ’s) bir tek nefsinki gibidir… Muhakkak ki Allâh, Semi’dir, Basıyr’dir. (A.Hulusi)

28 – Sizin yaratılmanız da, ba’s olunmanız da ancak tek bir nefis gibidir. Hakikat Allah, semîdir basîrdir. (Elmalı)

 

Ma halkuküm ve lâ ba’süküm illâ kenefsin vahıdeh tümünüzün yaratılması ve tekrar diriltilmesi onun için bir tek canın yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Tek bir canın. innAllâhe Semiy’un Basıyr kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

Ma kaderullahe hakka kadriHİ.. (Hac/74) Allah’ı hakkıyla takdir edemediler her şeyi işitir ve bilir ama, sanki bazı şeyleri işitmezmiş gibi davranıyor insanoğlu.

 

29-) Elem tera ennAllâhe yulicülleyle fiynnehari ve yulicünnehare fiylleyli ve sahhareş Şemse vel Kamere küllün yecriy ila ecelin müssemmen ve ennAllâhe Bima ta’melune Habiyr;

Görmedin mi ki Allâh, geceyi gündüze dönüştürüyor, gündüzü de geceye dönüştürüyor! Güneş’i ve Ay’ı işlevlendirmiştir! Her biri belli bir ömre kadar işlevine devam eder… Allâh yaptıklarınızdan (yaratanı olarak) Habiyr’dir. (A.Hulusi)

29 – Görmedin mi? Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor ve Şems-ü Kameri teshir etmiş hepsi müsemmâ bir ecele doğru cereyan ediyor ve filvaki’ Allah, bütün yaptıklarınıza habîrdir. (Elmalı)

 

Elem tera ennAllâhe yulicülleyle fiynnehari ve yulicünnehare fiylleyl fark etmez misin ki ey insan Allah geceyi uzatıp gündüzü kısaltıyor ve gündüzü uzatıp geceyi kısaltıyor. Kâinatta ki çift kutupluluk yasasına bir atıf aslında. Eğer anlamaya çalışıyorsanız varlığı, mahlukatı bu yasayı öncelikle anlamalısınız dercesine.

ve sahhareş Şemse vel Kamere küllün yecriy ila ecelin müssemme o güneşi ve ayı bir yasaya tabi kıldı da her biri sonu yasa ile belirlenenmiş bir süre doluncaya kadar hareketini, deveranını sürdürüyor.

Güneşin ve ayın bir yörüngesi var ey insan, ya senin yörüngen var mı? senin cazibe, çekim merkezin neresi. Şeytanın cazibesine kapılıp onun çevresinde mi dönüyorsun, imanın cazibesine kapılıp onun çevresinde mi. Neyin etrafında pervanesin ey insan. Allah bilmiyor mu sanırsın, buyurun o zaman;

ve ennAllâhe Bima ta’melune Habiyr yine bilmez misin ki ey insan Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Yani neyin etrafında döndüğünü, hangi şeyin cazibesine kapıldığını çok iyi bilir.

 

30-) Zâlike Bi ennAllâhe “HU”vel Hakku ve enne ma yed’une min dûnihil bâtılu ve ennAllâhe “HU”vel ‘Aliyyül Kebiyr;

Bu böyledir çünkü Allâh, “HÛ”dur; Hak’tır (Mutlak Hakikattir)… Muhakkak ki, O’nun dûnunda isimlendirdikleri şeyler, asılsız – boş şeylerdir! Muhakkak ki Allâh “HÛ”dur; Alîy’dir, Kebiyr’dir. (A.Hulusi)

30 – Bu şundan: çünkü Allah hakikat hak o, ondan başka çağırdıklarınız hep bâtıl ve hakikat Allah, yegâne yüksek büyük o. (Elmalı)

 

Zâlike Bi ennAllâhe “HU”vel Hakk işte bu yüzdendir ki Allah mutlak hakikatin ta kendisidir. Mutlak hakikat eşyaya amaç verendir. Eşyanın O’ndan bağımsız bir hakikati olduğunu kabul etmek O’nu inkar etmek anlamına gelir. Şirk tir işte bu. ve enne ma yed’une min dûnihil bâtıl ve O’nun dışında yalvarıp yakardığı her şey boştur, batıldır, hiçbir maksada ulaştırmaz.

ve ennAllâhe “HU”vel ‘Aliyyül Kebiyr Evet, O Allah ki yüce olan O’dur, ulu olan sadece O’dur.

 

31-) Elem tera ennel fülke tecriy fiyl bahri Bi nı’metillâhi li yüriyeküm min âyâtiHİ, inne fiy zâlike leâyâtin li külli sabbarin şekûr;

İşaretlerinden size göstermek için, Allâh nimeti olarak gemilerin denizde akıp gittiğini görmedin mi? Muhakkak ki bunda pek sabırlı ve çok şükreden herkes için elbette dersler vardır. (A.Hulusi)

31 – Baksan a size âyetlerinden göstermek için nimetiyle gemilerin denizde akışına! Şüphe yok ki bunda pek sabırlı ve çok şükürlü olanlar için bir çok âyetler vardır. (Elmalı)

 

Elem tera ennel fülke tecriy fiyl bahri Bi nı’metillâhi li yüriyeküm min âyâtiH görmez misin ki ey insan O’nun kudret delillerini size göstermek için gemiler denizde Allah’ın nimeti sayesinde yol alıyorlar. Ya da; “nasıl yol alıyorlar.” Bunu görmez misin.

20. ayette kullanılan ispat yönteminin aynısı burada da kullanılıyor. Kainata bakış açımız çevriliyor eşyaya. Eşyanın yasalarına dikkat çekiliyor. O yasaları koyan sana da bir yasa koymuş değil midir deniliyor adeta.

inne fiy zâlike leâyâtin li külli sabbarin şekûr çünkü bütün bunlarda derin bir şükran duygusuyla ona kullukta sabredenler için ayetler, mesajlar ibretler, hikmetler vardır.

 

32-) Ve izâ ğaşiyehüm mevcün kezzuleli de’avullahe muhlisıyne lehüd diyn* felemma neccahüm ilel berri feminhüm muktesıd* ve ma yechadü Bi âyâtiNA illâ küllü hattarin kefur;

Onları kara bulutlar gibi bir dalga kapladığında, inançlarını sadece O’na hâlis kılarak Allâh’a dua ederler… Onları karaya (çıkarıp) kurtardığımızda, onlardan bazısı orta yolu tutar. İşaretlerimizi çok gaddar ve çok nankör olandan başkası bile bile inkâr etmez. (A.Hulusi)

32 – Ve kara bulutlar gibi dalga sardığı vakit onları dini Allaha hâlis kılarak yalvarırlar, sonra karaya çıkarıldığı vakit içlerinden doğru giden de bulunur ve bizim âyetlerimize ancak gaddar, nankör olanlar çıfıtlık eder. (Elmalı)

 

Ve izâ ğaşiyehüm mevcün kezzuleli de’avullahe muhlisıyne lehüd diyn derken dalgalar onları kara ölüm gölgeleri gibi kuşattığında yalnız O’na yönelerek başlarlar yalvarıp yakarmaya. Neden? Çünkü nasırlarına basılmıştır ana dilde off..! çekerler. Çünkü üzerlerine sürülen sentetik küfür boyaları dökülmüştür, altından Hakkın boyası fıtrat çıkmıştır. Onun için düşen uçakta, batan gemide ateist kalmaz. Hepsi aslına dönmüştür. Yani öz boya ortaya çıkmıştır ve onun içinde ana dilini söyler gibi başlar Allah’a dua etmeye. Off..! anam..! ı ana dilinde söyler isterse beş dili ana dili gibi bilsin. Çünkü canı yanmıştır.

felemma neccahüm ilel berri feminhüm muktesıd fakat onları sağ salim karaya çıkarır çıkarmaz onlardan kimileri ortada kalıp bocalamaya başlar, ya da dengeyi tutturur. Ama tercihimiz benzerlik arzeden Ankebût/65 ve İsra/67 ye dayanıyor. Yanlış üst yapı ile örtüyü sıyıran fıtrat arasında sıkışıp kalmak. Yani yanlış üst yapı var, küfür, şirk, ilhad, sapma, batıl üst yapı olarak insan terbiyesini öyle görmüş. Ama fıtratta doğru alt yapı. Bunun arasında ki örtü yırtılıvermiş. Kalın küfür örtüsü o hadise ile o musibetle, bela ile ölüm korkusu ile yırtılıvermiş insan ikisinin arasında bocalamaya başlar. Başlar yalpa yapmaya. İşte burada ki ifade de o. Muhtasıp.

ve ma yechadü Bi âyâtiNA illâ küllü hattarin kefur zaten ayetlerimizi sahtekar kafirlerden başkası, belki burada ki hattar’ı dönek diye çevirmek daha doğru olur. Dönek kafirlerden başkası bile bile inkar etmez. Hattar ve kefur 31. ayette ki sabbar ve şekur’un zıddı.

 

33-) Ya eyyühenNasütteku Rabbeküm vahşev yevmen lâ yecziy validün an veledih* ve lâ mevludün huve cazin an validihi şey’a* inne va’dAllâhi hakkun fela teğurrenekümül hayatüd dünya, ve lâ yeğurrenneküm Billâhil ğarur;

Ey insanlar! Rabbinizden (size yaptıklarınızın karşılığını – sonucunu kesinlikle yaşatacağı için) korunun; babanın evladından, evladın da babasından hiçbir yararı olmayacağı süreçten dehşet duyun! Muhakkak ki Allâh’ın vaadi haktır! Dünya yaşamı sakın sizi aldatmasın… O çok aldatıcı da (vehme tabi bilinciniz) Allâh’la (O sizin hakikatinizdir, size bir şey olmaz diye) sizi aldatmasın (Sünnetullâh’ı görmekten perdelemesin)! (A.Hulusi)

33 – Ey insanlar rabbinizden korkun ve bir günü sayın ki ata evlâdından bir şey ödeyemez, evlat o da atasından bir şey ödeyecek değildir, Muhakkak Allahın vaadi hak, o halde sakının Dünya hayat sizi aldatmasın ve sakının o mağrur sizi Allaha güvendirmesin. (Elmalı)

 

Ya eyyühenNasütteku Rabbeküm ey insanlık ailesi rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincine varın. vahşev yevmen lâ yecziy validün an veledih* ve lâ mevludün huve cazin an validihi şey’a dahası ne anne babanın çocuğuna, ne de çocuğun anne babasına hiçbir fayda sağlamayacağı o bir günün dehşetinden sakının, çekinin, korkun. inne va’dAllâhi hakkun unutmayın ki Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecek. Bir gün gelecek bunun doğru olduğunu gözlerinizle göreceksiniz.

fela teğurrenekümül hayatüd dünya, ve lâ yeğurrenneküm Billâhil ğarur şu halde bu dünya hayatı sizi asla aldatmasın, dahası hiçbir aldatıcının hiçbir türü sizi Allah ile aldatmasın. Yani şeytani düşünceler sizi Allah ile aldatmasın. O’nun bağışlayıcılığını ve rahmetini istismar ettirmeye kalkmasın. İşte günahı nasıl olsa affeder demesin, dedirtmesin. O’nun kesesinden he önüne gelene yerli yersiz rahmet dağıtanlar siz aldatmasın. Onları günaha teşvik eden günah makineleri olarak görün. Onun içinde onlar sizin şeytanınız olmasın, sizi Allah ile aldatmakta, başka şeyle aldatmakta aynıdır, kimse aldatmasın.

 

34-) İnnAllâhe ‘ındeHU ılmüs saati, ve yünezzilül ğays* ve ya’lemu ma fiyl’ erham* ve ma tedriy nefsün ma zâ teksibü ğadâ* ve ma tedriy nefsün Bi eyyi Ardın temut* innAllâhe ‘Aliymun Habiyr;

Muhakkak ki o saatin (ölümün) ilmi Allâh indîndedir; yağmuru indirir; rahimlerde olanı bilir; hiçbir benlik yarının ne getireceğini bilmez; hiçbir nefs nerede öleceğini de bilmez! Muhakkak ki Allâh, Aliym’dir, Habiyr’dir.(A.Hulusi)

34 – Her halde Allah, saate ilim onun yanındadır, ve yağmuru o yağdırır, rahimlerde ne var o bilir, ve hiç bir nefis yarın ne kazanacağımı bilmez, bir nefis hangi Yerde öleceğini de bilmez, şüphesiz ki Allah alîmdir, habîrdir.(Elmalı)

 

İnnAllâhe ‘ındeHU ılmüs saah şu bir gerçek ki son saatin bilgisi sadece Allah katındadır. ve yünezzilül ğays yağmuru yağdıran O’dur. ve ya’lemu ma fiyl’ erham rahimlerde yer tutanı, beklenen geleceği bilen O’dur. ve ma tedriy nefsün ma zâ teksibü ğadân oysa ki hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. ve ma tedriy nefsün Bi eyyi Ardın temut yine hiç kimse nerede öleceğini, nerede yıkılıp kalacağını, son nefesini nerede vereceğini bilemez. Teknolojisi ne kadar gelişmiş olursa olsun, bilim ne kadar ilerlemiş olursa olsun bilemez. innAllâhe ‘Aliymun Habiyr peki kim bilir? Sadece aliym ve habiyr olan Allah bilir. Çünkü Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.

Ey parçayı yaşayan, ey yaşadığı parçanın etkisinde kalan, ey bütünü parça zanneden, ey gözünü parçaya dikip de bütünü görmeyen insan, bütünü göremiyorsan bari bütünü gören bir Allah olduğunu bil, bütünü görene teslim ol. Bütünü görenin senin için hayrı dileyeceğine inan ve o bütünün sahibine olan imanını tevhid üzere kıl. Zaten tevhid budur. Her şeyin her şeyle bağlantısını, her şeyin bir şeyle, yani Allah ile bağlantısı. Ve unutma Allah’tan kaçıracağın herhangi bir şeyin olamaz. Çünkü Allah’ın haberdar olmadığı hiçbir şeyin yok. O nedenle de madem kaçıramayacaksın, madem O’ndan habersiz hiçbir şey yapamayacaksın, bari O’nun razı olduğu bir hayat yaşa da O’nun cennetine nail ol.

 

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

Reklamlar
 
6 Yorum

Yazan: 28 Aralık 2012 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

6 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. LOKMAN SURESİ (01-34) (129)

  1. Hüseyin

    09 Ocak 2013 at 03:37

    Degerli kardeşim, yaptığın bu güzel ve önemli hizmet için Allahh razı olsun. Bize güzel bir kaynak oldu. Yanlız Türkçe harflerle Arapça olarak yazılan ayet başlikları, Mustafa İslamoğlu Hocamızın “Gerekçeli Meâl” kitabından meal olarak yazılsa çok daha faydalı olurdu. Çünkü, arapca olarak tefsirde, kelime kelime geçiyor zaten. Ikı kez yazılmamiş olur. Biz de tefsir açiklamalarına bakmadan önce ayet’in komple mealini okumuş olurduk. Selam ve duayla.

     
    • ekabirweb

      09 Ocak 2013 at 11:17

      Merhaba. Bu derlemeyi yaparken sadece Mustafa Hocanın derslerini kullanmadım. En az 3 değişik bakış açısını sağlamaya çalıştım. Herkes tarafından kabul gören Elmalı mealini, üstad Ahmed Hulusi’nin tasavvufi düşünce ve yorumları ve Mustafa İslamoğlu hocanın Kur’an tefsir derslerini ana kaynak olarak kullandım. Hatta daha da ileri geçip tefsir dersleri bağlamında bulabildiğim ek örnekler, farklı görüşler, farklı bilgiler ve açıklamaları ek bilgi olarak ilave ettim. Derlemenin tümünü internet üzerinden sebil olarak elde edilebilecek şekilde oluşturmaya çalıştım. Amacım oto kontrol sağlamaktı. Klasik ezber veya kopyalama şeklinde bir öğrenme değil, doğal, doğaçlama yoluyla fikir oluşturmaya çalıştım. Kişinin özgür iradesi ile oluşturduğu kanaatlerin daha rahat uygulamaya konulduğunu fark ettim. Tefsir videolarını da bu yüzden seçtim. Bence şimdilik iyi gidiyor. Tek üzüldüğüm taraf okuyucuların daha farklı görüş, yorum ve bilgileri varsa onları paylaşmamaları. Bu derleme çok daha zengin hale getirilebilirdi. Ama ben sadece bu kadar yapabiliyorum. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       
  2. zafer

    15 Ağustos 2015 at 01:05

    Değerli kardeşim.
    Öncelikle bu çalışmadan dolayi senden Allah razı olsun.Zaten Allah razı olmuşsa başka ne isterizki. Inşaallah karşılığını o ebedi hayatta bulursun. Çok güzel bir çalışma olmuş. Allah razı olsun. Allaha emanet ol. Esselamunaleykum verahmetullahi veberaketuh.

     
    • ekabirweb

      15 Ağustos 2015 at 11:32

      Merhaba, Allah cümlemizden razı olsun dualarınız için teşekkür ederim. Esen kalın, Allah’a emanet olun. Ve aleykümselâm ve rahmetuhu ve berekâtuhu.

       
  3. Furkan

    24 Ocak 2017 at 10:23

    Giriş kısmında meydan okuyarak yerine medyan yazmışsınız. Küçük bir katkı da olsa söyleyeyim dedim 🙂 Allah emekleriniz için razı olsun. Duacınız…

     
    • ekabirweb

      24 Ocak 2017 at 11:22

      Merhaba, Uyardığınız için Allah razı olsun hemen düzelttim. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: