RSS

İslamoğlu Tef. Ders. SECDE SURESİ (01-30) (130)

04 Oca

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!

Değerli Kur’an dostları bugün Secde suresine başlayacağız. Kur’an da secde ismi ile yer alan bu sure i celile, aslında Kur’an ın tamamının bir dip akıntısı gibi kaplayan, Allah’a tazim ve itaatin de simgesi olan secdeyi isim olarak almış.

Secde Allah’a teslimiyeti ifade eder. Bana; İnsanın Allah karşısında ki esas duruşu, dahası klas duruşun ne olabilir diye sorsa biri, secde derdim. Secde kulun rabbi karşısında ki klas duruşudur. Secde bir aşk hareketidir. Kulun acziyetini bilmesi, Allah’ın sınırsızlığını bilmesi. Kulun yetersizliğini, Allah’ın yettiğini bilmesi ve bu bilme hareketinin, bu bilme işinin insanda iç dünya inşa etmesi. Bu bilginin inşa ettiği iç dünyanın doğal olarak insanın kaslarına yansıması ve Allah’ın sınırsızlığını bilen yüreğin bedene doğal bir emir vererek onu secdeye kapanması. İşte onun için secde bir aşk hareketidir. Evrensel besteyi insanca söylemektir secde.

Secde Allah’ın insanı koyduğu yere, insanın razı olduğunu ifade etmesidir. Secde Allah’ın insana verdiği rolü, insanın pazarlıksız oynayacağına dair bir imzadır. Beden dili ile atılmış muhteşem bir imza.

Evet sure adını 15. ayetinden alır. Tirmizi camiin de bu sureyi bu adla anar. Yine Tirmizi nin Cabir Bin Abdullah’tan naklettiği; Resulallah elif, lâm, mim; tenzil ve Tebârekelleziy BiyediHİlMülkü, ve HUve ‘alâ külli şey’in Kadiyr. (Mülk/1) surelerini uyumadan önce her gün okurdu. Rivayetinden anlıyoruz ki Resulallah döneminde bu sure başka isimlerle de anılmış. Ki bu hadiste anıldığı ad ilk ayetleri.

Mekkidir suremiz ve kendi içerisinde bir bütünlüğe sahiptir. Onun içinde sure içerisinde bazı rivayetlerin söylediği gibi Medine’de indiği rivayet edilen ayetleri, bu rivayeti göz ardı edebiliriz çünkü bu bütünlüğü surede görüyoruz. Bu bütünlüğü göz ardı edecek bir sahih delile de sahip değiliz.

Müslümanlara karşı şiddete imaen de olsa sure atıf yapmaz. Buradan neyi çıkarıyoruz? Buradan surenin iniş yılını yaklaşık çıkarıyoruz. Çünkü surede şiddete imaen de olsa atıf yoksa eğer, henüz daha Mekke de Müslümanlara yönelik şiddetin başlamadığı bir dönemde indiğini, bu dönemin de yaklaşık Mekke döneminin en geç 8. yılından önce inmiş olması gerektiğini düşünebiliriz. Hatta sure 14. ayetinde bir atıfta bulunur. Bu atıf Haşr suresinin 19. ayetine atıftır. Biz bu atfı dikkate alırsak demek ki mutlaka bu surenin haşr suresinden sonra inmiş olması lazım, ona bir atıf var çünkü haşr/19 a bir atıf olduğuna göre surede, bu sure haşr dan sonra inmiş olması lazım. Haşr suresinin de Mekke de 4 ya da 5. yılda indiğini biliyoruz. O halde bu sure en ilk 4 ya da 5. En geç 7 – 8. yılda inmiş olmalıdır.

Vahye atıfla başlar sure, ona iftira diye getirilir 1 ve 3. ayetlerde. Ahiret hayatını ele alır tüm surelerde olduğu gibi. Çünkü Kur’an ın tamamı her surenin içinde yansır. Yani her sure Kur’an ın tamamına tutunmuş bir aynadır aslında. Onun içinde 4 ve 14. ayetler arasında ahiret işlenir.

Mü’minleri ahirette kimsenin hayal bile edemeyeceği muhteşem sürprizlerin beklediğini vurgular 17. ayet. Geçmişten ibretler ve örnekler verir. Mesela Hz. Musa ve İsrail oğullarından verdiği gibi. Ve sure bu örneklerin ardından ilk ve son tüm çağlardaki muhataplarına hitap ederek son bulur.

Nüzulde 73. sırada yer alır, Nahl ve Nuh sureleri arasında yer alır. Çoğunluğun taksimatına göre 30 ayettir. İstisnası Basralıların taksimatıdır ki, onlara göre de 27 ayettir. Yani surenin mahiyetinde metninde hiçbir eksiklik ya da fazlalık söz konusu değildir, fakat bunların bölümlenmesi, taksim edilmesi, ayet olarak rakamlandırılması hususu ekollere göre değişebilir. Bu kısa giriş bilgilerinden sonra sureye geçebiliriz.

“BismillahirRahmanirRahıym”

1-) Elif, Lâââm, Miiiym;

Elif, Lâm, Mim. (A. Hulusi)

01 – Elif, Lâm, mim. (Elmalı)

Elif, Lâââm, Miiiym bunlar hurufu mukadda adı verilen heca harfleri. 29 surenin başında gelir Kur’an da. İlginçtir bir tevafuktur, Arapça alfabesi de 29 harftir. Lâm elifi de sayarsak. Yine ilginç bir tevafuktur bu harflerin başında geldiği 29 surenin hurufu mukaddasını alt alta yazdığımızda ya birli ya ikili, ya üçlü, ya dörtlü, ya da beşli kombinezonlara ulaşırız. Yani birden beşe kadardır harf sayısı. Arap dilinde de bir kelime ya bir, ya 2, ya 3, ya 4, ya da 5 harflidir. Buradan yola çıkarak şunu da söyleyince bu hurufu mukaddanın başında geldiği surelerin 3 ü dolaylı olarak, geri kalanın tamamı dolaysız olarak vahye atıfla başlar. Bu 3 unsuru da birleştirdiğimizde bu harflerin manası değilse de işlevi ortaya çıkmış olur. O da bu harfler insanların konuştuğu bir dilin Allah’ın vahyine aracı seçildiğini gösterir. Kap olduğunu gösterir.

İşte göklerin dili, ulvi manaları, yerlerin kelimelerinin içine böylece doldurup insan havsalasına ve zihnine nüzul etmiştir. İnzal etmiştir. Tenzil etmiştir. İşte bu nüzul insanlığın önüne çıkarılmış bir gök sofrası bir maidei ilahiyedir. Ey insan Allah gök sofrasını açtı buyurmaz mısın. Budur, onun için elif, lâm mim bize ilahi manaların insanın konuştuğu beşeri harfleri kanat takarak uçurulduğunu göstermektedir ki Buradan yola çıkarak şöyle bir cümle kurabiliriz. Vahiy; ayakları yerde, başı gökte bir hitaptır. Başını mana temsil eder, ayaklarını da lafız, yani harflerden oluşan kelimeler.

2-) Tenziylül Kitabi lâ raybe fiyhi min Rabbil alemiyn;

Kendisinde kuşku olmayan Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsi (Kitap), Rabb-ül âlemîn’den (“İnsan”ların Rabbinden) inzâl olmuştur! (Kurân’da pek çok yerde âlemler kelimesi ile “insan”lara işaret edilmiştir. Bu iyi incelenmeli ve dikkatle düşünülmeli.) (A. Hulusi)

02 – İndirilişi bu kitabın, şüphe yok bunda, rabbül’âlemîndendir. (Elmalı)

Tenziylül Kitabi lâ raybe fiyhi min Rabbil alemiyn bu ilahi kelamın indirilişi hiç şüphe yok ki Lâ raybe fiyh, hiç kuşku yok ki min Rabbil alemiyn alemlerin rabbindendir.

İşte demiştik ya başında bu harflerin geldiği 29 surenin 3 ü dolaylı gerisi dolaysız olarak vahye atıfla başlar, bu da vahye atıfla başladı. Alemlerin Rabbine, mürebbisine inanmak, vahye inanmayı zorunlu kılar. Bir zat ki O’nun alemleri terbiye ettiğini düşüneceksiniz, inanacaksınız, bileceksiniz, ama vahyi inkâr edeceksiniz, yani insanı terbiye etmeyecek..! Olur mu? İnsanı başıboş bırakacak..! Olur mu?

Evlâ leke feevlâ (Kıyamet/34) yazıklar olsun sana ey insan. Sümme evlâ leke feevlâ (Kyamet/35) sonra yine yazıklar olsun sana. Eyahsebul’İnsanu en yutreke süda. (Kıyamet/36) yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor. İpini boynuna dolayıp da çayıra salacağımızı mı sanıyor. Yani insanı şah eser olarak yaratıp ta ondan sonra ondan vazgeçmemizi düşünebiliyor. Yani Allah olarak benim nazarım insan üzerindedir. İnsandan nazarımı ayıracağımızı mı zannediyor insan. Yani bu aslında insanın kendisine hakareti değil mi? Allah nazarını insandan çekerse insanın insanlığı kalır mı? Geriye ne kalır. Et ve kemik mi bir insanı insan yapan. Allah’ı aldığınızda anlamı kalır mı hayatın ve insanın. Onun için alemlerin rabbine inanmak vahye inanmayı zorunlu kılar. Vahiy rahimiyet ve rububiyetin eseridir çünkü. Dedim ya, göklerden inmiş bir maidedir, gök sofrasıdır.

3-) Em yekulunefterah* bel “HU”vel hakku min Rabbike litünzira kavmen ma etahüm min neziyrin min kablike leallehüm yehtedun;

Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar! Asla! O, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş toplumu uyarman için Rabbinden (olan) Hak’tır… Umulur ki (değerlendirip) hakikate ererler. (A. Hulusi)

03 – Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, haktır o, rabbindendir: kendilerine senden önce gocundurucu Peygamber gelmemiş olan bir kavmi gocundurasın diye gerek ki hidayeti kabul edeler. (Elmalı)

Em yekulunefterah onlar, onu , o uydurdu mu diyorlar? Böyle mi diyorlar. Veyahut ta; soru tarzında da alabiliriz; Yoksa onlar onu o uydurdu diyorlar öyle mi? Şeklinde de alabiliriz, soru tarzında da.

bel “HU”vel hakku min Rabbik hayır o senin rabbinden bir hakikattir. litünzira kavmen ma etahüm min neziyrin min kablike leallehüm yehtedun senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu belki doğru yola gelirler diye uyarman için gönderilmiş, indirilmiştir.

Hemen burada Fatır/24. ayet aklıma geliyor; …ve in min ümmetin illâ halâ fiyha neziyr. (Fatır/24) hiçbir ümmet yoktur ki ona bir uyarıcı gönderilmemiş olsun. Tahriyf edilmiş mesajı yok hükmünde sayıyor. Çünkü burada kendilerine bir uyarıcı gönderilmemiş derken, mutlak manada hiçbir zaman gönderilmemiş anlamına gelmiyor. Çünkü uzun bir fetrete delalet eden ayette yine Kur’an da. Onun için uzun bir fetret zamanından sonra, araya zaman girmiş, zaman girince de gönderilmiş olan uyarıcı, gönderilmemiş gibi olur. Yani önceden gönderilmiş uyarıcıların uyarısı tahriyf edilmiş. Tahriyf edilmiş uyarı yok hükmünde oluyor, sayılıyor. Onunla te’lif edebiliriz. Yani burada uyarıya en çok muhtaç olan topluma gönderildiğini anlıyoruz. Neden o bölge? Neden Kureyş, neden Necip, neden hicaz dersek, sorarsak en çok uyarıya oranın ihtiyacı var. Demek ki en büyük ihtiyaç sahibine öncelik tanımış.

4-) Allâhulleziy halekas Semavati vel Arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel ‘Arş* ma leküm min dûniHİ min veliyyin ve lâ şefiy’* efela tetezekkerun;

Allâh, O ki, semâlar (gökler veya nefs mertebeleri olan bilinç düzeyleri) ve arzı (yeryüzü veya beden – beyin) ve ikisi arasında olanları altı aşamada – süreçte (insan itibarıyla 6 aşama: 1.sperm/yumurta, 2.döllenme (zigot), 3.geometrik hücre çoğalması, 4.hücre farklılaşması, 5.organların oluşması, 6.farklılaşan organların işlevlenmesi – şuur ve duyuların oluşması. A.H.) yarattı, sonra Arş’a istiva etti (Esmâ özellikleriyle fiiller âleminde tedbirata başladı)… Sizin O’ndan başka ne bir Veliyy’niz ve ne de bir şefaat ediciniz vardır… Hâlâ bunu düşünüp, değerlendirmiyor musunuz? (Bu âyeti iki yönlü düşünmek gerek kanaatimce. İnsanın dış dünyası ve İnsanın varlığı olarak. A.H.) (A. Hulusi)

04 – Allah, o ki Gökleri ve Yeri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur, sizin için ondan başka ne bir veliy vardır, ne bir şefi’, artık düşünmez misiniz? (Elmalı)

Allâhulleziy halekas Semavati vel Arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel ‘Arş gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri 6 aşamada fiy sitteti eyyamin 6 aşamada yaratan, sonra da hükümranlık makamına kurulan Allah’tır.

Oluşumu tamamlanmamış bir gök ve yerlerde günden 24 saat olarak söz edilemez. Dolayısıyla burada eyyam geçiyor günler, yevm gün. Fakat bu günün bizim bildiğimiz manada bir 24 saat olmadığı açık. Çünkü gökler ve yerin yaratılışından bahseden bir ayet okuyoruz. Oysa bizim bildiğimiz gün zaten yer yüzünün kendi kozmik hareketiyle oluşan bir zaman parçası. Kur’an da kaldı ki yevm ve eyyam; an, hatta uzun zaman. Veya zamanın en kısa parçası, dönem, aşamalılık, kademelilik, barem baremlik şeklinde de manalar taşır. Burada da aşamalılığa bir atıf var.

Bilinçli bir düzen ve nizama işaret ediyor aslında fiy siddeti eyyam. Neden? Ol deyince olduran bir Allah. Eğer aşama aşama yarattığını ısrarla söylüyorsa, burada verilen mesaj şu; nizam ve intizamı öğrenin. Bakın istediğini istediği anda, istediği sürede, ya da süresiz yapan bir Allah bile kendi yaratışını bir nizam ve intizam içinde yapıyor. Kendisi için böyle bir aşamalılık, nizam intizam koyan Allah, sizin için koymaz mı? Onun için ey insanoğlu bu noktada da “Tahalleku bi ahlâkıllah” (Hadis) Allah’ın ahlakıyla ahlaklan, ki gerçekten de alacağımız en iyi mesaj bu olsa gerek bu ibareden. Aşamalılığın bize verdiği öğüt bu.

Esteva alel ‘Arş Hükümranlık makamına kurulmak. Aslında bu, Yahudiler başta, hani onlar bu ibareyi böyle değil, literal manasıyla, lafzi manasıyla anlayıp, 7. günde dinlendi. Diyerek Allah’a tatil isnat ederler. Tatil isnadı aynı zamanda rehavet, tembellik isnadı. Allah yorulmaz ki. İşte bu manada her tür Allah’ı hayat dışına alıcı tasavvuru ret içindir. esteva alel ‘Arş ifadeleri. Yani bu ifadeyi nerede gördükse Kur’an da Külle yevmin hüve fiy şe’n. (Rahman/29) O her an iş başındadır ayeti ile birlikte düşüneceğiz ve Allah’a yamanmak istenen tatil düşüncesini reddettiğini bileceğiz. Bu başta Yahudiler olmak üzere. Sapık her tür ilah inancının içindeki atalet tasavvurunu ret içindir bu ibare.

ma leküm min dûniHİ min veliyyin ve lâ şefiy’ hesap günü sizi O’ndan koruyacak ne bir dost, ne de bir kayırıcı asla bulamazsınız. efela tetezekkerun peki halamı ders almayacaksınız? Yani hayatı bir sistem ve nizam üzere yaratan, onun için amaç koymamış mıdır sizce. Hayatı böyle ince ince dokuyarak, çok ince hesaplarla yaratsın da hayatın amacını koymasın, ona bir amaç yerleştirmesin. Buna aklınız yatıyor mu? Ve bu hayatı sizin için yaratsın da size bir amaç koymasın. Siz yaratılmışların şah eseri olunda amaçsız olun, buna kafanız yatıyor mu? İşte bu buradan çıkaracağımız şey.

İnşa sorumluluğu, insanın hayatının amacı. Yeryüzünde ki amacı hayatın inşası. Neye göre, yaratılış gayesini gerçekleştirmek için hayatın inşası. Halifelik budur işte. Hilafet budur işte. Yer yüzünde insanın halife seçilmesi. Yer yüzünde hayatın gayesine uygun bir inşası. Bu inşayı insan yapacak.

Peki inşa edecek insana usta derler değil mi, ama her ustalık bir çıraklıktan geçer, öğrenme sürecinden geçer. Peki insana bu öğrenme sürecini kim verecek, kimin öğrencisi? İşte vahyin öğrencisi olacak. Vahiy peygamberler aracılığı ile çırak yapar insanı, muhatabı ve hayatın ustası haline getirir. Hayatı inşa etsin diye. Vahyin eli ile ustalaşmamış insanlar hayatı imha ederler görüldüğü gibi.

5-) Yüdebbirul’emre mines Semai ilel’Ardı sümme ya’rucü ileyhi fiy yevmin kâne mikdaruhu elfe senetin mimma te’uddun;

Emri (hükmü) semâdan (dışsal olarak; burçlar diye tanımlanan Esmâ özelliklerinin açığa çıkmasıyla oluşan yapılardan yayılan kozmik elektromanyetik dalgalarla ağırlıklı olarak karındaki ikinci beyni ve dolayısıyla bilinci etkileyerek; ya da, içsel olarak, holografik gerçeklik gereği beyindeki datadan açığa çıkan Esmâ mertebesinden. A.Hulûsi) arzı (yeryüzü veya beyni) tedbir eder… Sonra miktarı, bin sene olan süreç içinde O’na urûc eder (ruh beden yaşam boyutuna yükseliş veya boyutsal aslına dönüş. A.H.). (A. Hulusi)

05 – Semâdan Zemine (yukarıdan aşağıya) emri tebdir (bir şeyi başka bir hale veya şeye değiştirmek) eder, sonra da o ona urûc eyler: bir günde ki miktarı sizin sayınızdan bin sene eder. (Elmalı)

Yüdebbirul’emre mines Semai ilel’Ard gökten tere kadar bütün oluşumu, bütün var oluşu O düzenler. Biraz önce de hatırlatmıştım esteva alel ‘Arş bunu hatırlayın; arş üzerine kurulmak, yani hükümranlık makamına, hükmetme makamına kurulmak. Hükmümü ele almak. Onun bir devamı aslında. Gökten yere kadar bütün bir oluşu O düzenler. Yaratır ve geri çekilmez. Yani boşluk bırakmaz. Allahsız bir alan tasavvuru küfürdür. Hayatın herhangi bir alanına ilahi müdahalenin olmadığını düşünmek, o alanda bir tanrı var etmeyi gerektirir. İşte o da doğal olarak şirki getirecektir. Çünkü eğer o alana Allah’ın müdahil olmadığını düşünüyorsanız, o alana birinin müdahale etmesi lazım. O müdahale edeceğini tasavvur ettiğiniz kimse o; o oranın tanrısı hükmüne geçecek. Onun için Allah’ın müdahil olmadığı bir alan fikri şirktir.

sümme ya’rucü ileyhi fiy yevmin kâne mikdaruhu elfe senetin mimma te’uddun en sonunda bütün bir oluş sizin hesabınıza göre 1.000 yıl kadar süren bir günde ona yükselir.

Elf; 1.000 demektir Arap dilinde. Yani sizin hesabınıza göre 1.000 diyor burada, 1.000 yıl kadar süren bir gün. Günün biraz önce kinai tabiatına değindik, görece tabiatına yukarıda değindik. Burada da yıla değinelim, Elf.

Elf Arap dilinde sayı sıfatlarının zirvesidir. Arapça da binden yukarıda bir sayı yoktur. Binden yukarıda sayı saymak zorunda kalırsa Arapça konuşan biri, yine 1.000 le ifade etmek zorundadır. Milyon diyecek, yoktur milyon. Elfe elf. Milyon böyle der. Yani elfi tekrarlamak zorundadır. Milyar diyecek evet bin bin diyecek. Onun için elf Arap dilinde zirvedir. Sayı sıfatlarının zirvesi. Bu neyi ifade eder? Binden sonrasını ille binle ifade eder. Sayı tasavvurunun zirvesi bu olduğuna göre burada da söylenen aklınıza gelen zaman tasavvurunun en sonu nedir onu düşünün. Biz bunu böyle anlayacağız zımnen.

Hac/47. ayetinde keelfi senetin diye geçer, buna benzer ibare. Devamı da aynıdır. Evet, keelfi senetin mimma te’uddun. (hac/47) diye biter. Oradaki kâf, teşbih edatı yani 1.000 sene gibi, tut ki 1.000 sene. Zaten Kur’an da 1.000 rakamı başka alanlarda da görece olarak kullanılır. Mesela; lev yu’ammeru elfe seneh. (Bakara 96) Yahudileşmiş bir İsrail oğulları mensubu ister ki 1.000 yıl yaşasın. 1.000 yaşamak kinayedir. Yani sonsuzca yaşasın. Ölmek istemez. Onun için 1.000 rakamının kullanıldığı Kur’an da çok yerde kullanılışı böyle kinai bir anlam içerir. Aritmetik olmayan bir anlam bu. Yani yaratılış peryotlara tabidir. Fakat bunlar insanın aklının alacağı aritmetik hesaplarla sınırlandırılamaz. Yukarıdan itibaren ayetlerin tümünü göz önüne alırsak söyleneni, böyle tefsir edebiliriz. Yani yaratılışın peryotları insan aklının alacağı rakamlarla sınırlandırılamaz. Aritmetik bir hesap yapmaya kalkma ey insan.

Peki son olarak nihai olarak nedir? Zımnen şunu söylüyor gibidir. Ey insan bütünü görmüyorsun bari bütünü gören birine iman et de kurtul. Bütünü görmüyorsun, parçayı bile görmekte zorlanıyorsun, bari bütünü görene teslim olda şu işi yerine teslim et. Doğru yap. Yoksa parçayı bütüne galip kılarsın, parçada gördüğünü bütün zannedersin ve mahvedersin. Parça çirkin görünebilir ama bütün içine koyduğunda mükemmel duracaktır. Bunu yapamıyorsun bari bütünü bilen biri olduğunu bil ve iman et, teslim ol.

[Ek bilgi; BEYİN-RUH İLİŞKİSİ

Beyin-ruh ilişkisinde, daha önceki açıklamalarımda; beynin, 120. günden itibaren kişinin kendi dalgasal bedenini meydana getirdiğini; bu dalgasal yapının, beyindeki tüm özellikler ve kuvvetlerle yüklenmiş olduğunu; ve bu ruhun bedenden ayrılacağını, anlatmıştım. Ancak, açıklamadığım bir husus vardı, o da şu.

Beyin ile ruh arasındaki karşılıklı ilişki!

Beyin, enerjiyi üretiyor, dalgasal bedene yüklüyor. Fakat, öte yandan, ruh da kendisindeki bu güçle, beyni takviye ederek kişinin hayatiyetini devam ettiriyor!

Şayet ruh, bedenden ayrıldığında, herhangi bir sebeple geri dönmezse, beyin bu enerjiden yoksun kaldığı için, hayatiyeti de son buluyor; ve ölüm dediğimiz olay gerçekleşiyor. Ruhun, bedenle bağlantısının kopması denen olay meydana geliyor.

Yani, beyin bir taraftan kendi ruhunu üretip, meydana getirip, ona belli enerjiyi, kendisindeki özellikleri yüklerken; bu enerji, “feed back”le geri dönmek suretiyle, aynı zamanda da beynin ve vücudun enerjisini takviye ediyor.

Burada şu noktaya da dikkat ediniz.

Beynin biliyorsunuz ki, yüzde üç-beş gibi çok sınırlı bir bölümünü kullanabiliyoruz. Şimdi buraya dikkat!

RUHA, yani dalgasal beyne, biyolojik beynin sadece çalışan bölümü yüklenir! Yani, çalışan kadarı, kendi kopyası veya ikizi olan dalgasal beyni üretir! Dolayısıyla da kişinin ruh gücü ve ilmi, sadece beyninin çalışan bölümü kadar gerçekleşir.

Zira dalgasal beden ve dolayısıyla ışınsal beyin, biyolojik beyinden ayrıldıktan sonra, bir daha gelişme şansına sahip değildir! Bu yüzden de ruh kuvvetin, kapasiten, ölmeden önceki son ulaştığın beyin kapasiten olarak sâbitlenir! Eğer beynini geliştirebildiysen, ruhunu güçlendirdin demektir.

İşte, “kuvvetli ruh” ya da “ruhu kuvvetli” tasarruf sahibi kişiler, dediklerimizin oluşturdukları olayın sebebi de budur! (Devam ediyor) (A. Hulusi- BEYİN-RUH İLİŞKİSİ)]

 

6-) Zâlike ‘Alimul ğaybi veşşehadetil ‘Aziyzur Rahıym;

İşte (Allâh) gaybı (algılanamayan) da şehâdeti (algılanan) de Bilen’dir; Aziyz’dir, Rahıym’dir. (A. Hulusi)

06 – Odur işte gaybı de şahadeti de bilen, azîz rahîm. (Elmalı)

Zâlike ‘Alimul ğaybi veşşehadetil ‘Aziyzur Rahıym işte geldi. Bu ayette onu diyor zaten. İşte idraki aşan hakikatleri de, idrak ve tecrübe edilebilen gerçekleri de bilen hem yüceler yücesi olup, hem de merhamet kaynağı olan zat, yalnızca O’dur. Yalnızca O’dur gerçekten de.

[Ek bilgi; http://ekabirweb.blogspot.com/2012/09/gayb-nedir-nasil-anlamaliyiz_26.html ]

[Ek bilgi 2 ; http://ekabirwep.blogspot.com/2010/08/gaybla-ilgili-programin-video-cevirisi.html ]

7-) Elleziy ahsene külle şey’in halekahu ve bedee halkal İnsani min tıyn;

O ki, yarattığı her şeyi mükemmel yapmıştır! İnsanı oluşturmaya balçıktan (yumurta) başlamıştır. (A. Hulusi)

07 – O ki yarattığı her şey’i güzel yarattı ve insanı yaratmağa bir çamurdan başladı. (Elmalı)

Elleziy ahsene külle şey’in halekah O her şeye, yaratılıştan en güzel olma, kemalini bulma yeteneğini her şeyin bünyesine yerleştirmiştir. Fıtrat bu. Bir şeyin fıtratı o şeyin kemaline ulaşacak süreçleri içinde taşıması. Yani potansiyel olarak her şey kemaline ulaşabilecek şekilde yaratılmıştır. Hilkati budur.

Bu nokta da söylenecek gerçekten çok şey var. İradesiz varlıklar bu kemali bağlı olduğu yasalarla gerçekleştirir. Statik varlıklar; yer, gök, güneş, ay, yıldızlar, dağ, taş, su kemale doğru ilerleyen yaratıkların her bir yerinde bir görev üstlenirler. Su bu manada görevini yapar, güneş bu manada görevini yapar. Onun için bu görevi yapışa secde diyor Kur’an.

(Eş Şemsu veşŞeceru yescudan = Hatalı)

Eş Şemsu velKameru Bi husban, (Rahman/5)

VenNecmu veşŞeceru yescudan. (Rahman/6)

Güneşte, ağaçta secde etmektedir. Nedir bu secde? Surenin adını izah ederken söylemiştim. Allah’ın koyduğu yerde durmakta, Allah’ın koyduğu yörüngede dönmektedir. Yani görevini yapmaktadır. Buradan zımnen şu; ey insanoğlu sen niye yörüngenden ayrılıyorsun, Allah sana da bir yörünge tayin etti ama sen onlar gibi değilsin, sen statik değil dinamik kadere tabisin. Onun içinde iradeni kullanmalısın. Onun içinde itaatin cennetle, isyanın cehennemle karşılanacak. İşte burada aslında insanın diğer iradesiz varlıklardan farklı oluşuna da bir atıf var.

Tabii biyolojik ve psikolojik yaratılışı da böyle aslında. Tıpkı güneş gibi, ay gibi, yer gibi, gök gibi. İnsanın biyolojik yaratılışı. Fakat insanın psikolojik yaratılışına geldiğimizde iş değişiverdi. Orada irade devreye giriyor. Şimdi insanın yaratılışından örnek vererek devam edecek sure. Bakalım ne diyecek;

ve bedee halkal İnsani min tıyn öyle ki insan türünü yaratmaya balçıktan başlamıştır. Bu bir. Nedir bu? İnsanın element er kökenine atıf. Bu da tıpkı yerler ve gökler gibi statik kadere tabi. Bilinç dışı gerçekleşiyor o işlem. Balçıktan. Aynı zamanda ima ettiği hakikat zımnen şu: Çok basit bir şeyden başladı. Devam edelim;

😎 Sümme ce’ale neslehu min sülaletin min main mehiyn;

Sonra onun neslini basit bir sudan (meni) meydana getirdi. (A. Hulusi)

08 – Sonra da bir sülâleden, bir hakıyr sudan neslini yaptı. (Elmalı)

Sümme ce’ale neslehu min sülaletin min main mehiyn sonra onun neslini (en az o kadar) basit bir sıvı özünden sürdürmüştür. En az o kadarı böyle algılayalım, yani yukarıya nispetle en az o kadar basit, Mehiyn, pek ifadeye gelmez şekilde bir özden, sıvı özünden yaratışı sürdürdü. Bu ikincisi. Bu da neye delalet eder? 1. si element er kökene, bu da biyolojik kökene. Embriyolojik, anne karnında ki sürece. Daha devam edelim; Yine bilinç girmedi işin içine, ne zaman girecek bilinç? Şimdi girecek.

 9-) Sümme sevvahu ve nefeha fiyhi min ruhıHİ ve ceale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’idete, kaliylen ma teşkürun;

Sonra onu (beyni, Esmâ mânâlarını açığa çıkaracak şekilde) tesviye etti (nöronların Esmâ özelliklerini açığa çıkartacak dalga boylarını değerlendirecek şekilde oluşturulması) ve onda kendi ruhundan nefhetti (nefh = üfleme içten dışadır; nefholan yani içten dışa yani beynin data boyutundan açığa çıkarılan Esmâ mânâlarının özellikleridir ki, varlık âlemindeki “Allâh’ın ruhu” diye işaret edilen de budur Allâhu âlem)… Sizin için sem’ (algılama), basarlar (gözler – görme) ve FUADLAR (Esmâ mânâ özelliklerini beyne yansıtıcılar – kalp nöronları) oluşturdu… Ne az şükrediyorsunuz (değerlendiriyorsunuz)! (A. Hulusi)

09  Sonra onu tesviye edip içine ruhundan nefh buyurdu ve sizin için o işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı, siz pek az şükrediyorsunuz. (Elmalı)

Sümme sevvahu sonra onu, yaratılış amacını gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak ve nefeha fiyhi min ruhıHİ kendi ruhundan üflemiştir.

Evet, şimdi geldi. Sürecin 3. ve mükemmel aşaması. O kendi ruhundan üfleme, 3. süreç bu. 2. süreç, biyolojik süreç. 1. süreç element er süreç, 3. süreç psikolojik süreç. İnsanın iç dünyasının, manevi dünyasının tohumunun atılması, ruh tohumunun. Ve devam ediyor;

ve ceale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’ideh işte o tohum atıldığında gerçekleşecek şeyler bunlar. Derken sizi hem işitme ve görme, hem de duyup düşünme melekeleriyle donatmıştır.

Ef’ideh; Üstad M. Tahir bin Aşur’un çok güzel ifade ettiği gibi, ki diğer lügatlarda bulamadım bunu; Hem duyma, hem düşünme de dahil olmak üzere insanın iç dünyasında ki tüm fakülteleri temsil ettiği için çoğul gelir. Fuad’ın çoğulu, Ef’ideh. Duyup düşünme, işitip görme melekeleri, demek ki ruhun insana verdiği melekeler. Yani ruhu candan ayıran şeyde budur işte. Duyup düşünme, hissetme. Onun için insan candan daha üstün olan ve duyup düşünme, akletme, fikretme, fıkhetme melekesini de içinde barındıran ruha sahip bir varlık.

Dikkat buyurdunuz mu bilmiyorum, burada ince bir nükte var. Ruha gelinceye kadar hep o zamiri kullanıldı. 3. tekil şahıs zamiri. Bakınız Sümme ce’ale neslehu min sülaletin (8) Neslehu, onun soyunu. Yine yukarıda; ve bedee halkal İnsani min tıyn (9) yani ondan bahsediyor.

Geldi geldi, ruh üflendikten sonra zamir değişiverdi. Nasıl? ve ceale lekümüssem’a siz. O, o, o geldi, biyolojik süreç, element er köken, biyolojik köken o olarak geldi. Ama ruh üflenip de akıl sahibi olunca siz. Allah muhataba değer buldu insanı. Yani hitaba değer buldu ve muhatap aldı. Siz dedi artık muhatabım oldunuz. Ey insan aklınla muhatabım sana, biyolojinle değil. Ey insan element er kökeninle muhatabım değilsin. Yani toprak olacak tarafınla değil, olmayacak tarafınla muhatabımsın.

kaliylen ma teşkürun ne kadar da az şükrediyorsunuz. Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Aklın şükrü aklederek, fehmin şükrü fehmederek, muhayyilenin şükrü hayal ederek, hafızanın şükrü hıfz ederek, hatırlayarak korunur, eda edilir.

[Ek bilgi:  İNSANIN OLUŞUMU

İnsanı bu yönleriyle tanıdıktan sonra bedenin özellikleri ve insanın özellikleri diye ikiye ayırabileceğimiz özelliklerin devamına bakalım.

Dünya’da insan, tabiatının gerektirdiği bir biçimde mutlaka yiyecektir, içecektir, seks yapacaktır, uyuyacaktır. Normal sıhhatli bir beden için bunlar zaruri gereksinimlerdir… Bazı beyin rahatsızlıkları uyku olayını kısmen kaldırabilir, ama bu kişi çabuk yıpranır.

Ayrıca bir de beyindeki uyku olayı dışarıda normal bildiğimiz uyku şeklinde gözükmez, fakat o kişideki yine bir uyuma hâli söz konusudur. Başka türlü mümkün değil…

Seks mutlaka olacaktır. Bu kişi hiç evlenmesin, onda yine seks fiili vardır! O kişide, ama uykuda ama uykusuz, ama idrar arasında, mutlaka belli hormonların meydana getirdiği üretim olacak ve bu salgı dışarı atılacaktır. İçmek, yemek, zaruri olarak olacaktır… Çünkü bedenin hammaddesini oluşturan materyal bir yandan alınır, enerji işlenir, ham posası dışarı atılır. Ve beden bu şekilde ayakta durur. Tabii olarak bedende böyle bir olayın olması zaruridir. İşlev bittiği zaman, yani dışarıdan ham enerjiyi alıp işleyip, posayı dışarı atmak denen olay bittiği zaman, zaten bedenin yaşamı ve fonksiyonu biter!..

Yalnız burada, bu beden düzeyinde tabiatı ne şekilde kullanmak ve yönlendirmek gerekir. İşin birinci yönü, bu husus!.. İkinci yönü bu akıl, fikir, idrak, vehim, şekillendirme, hayal dediğimiz özellikleri ne yönde kullanmak lazım? Genelde bu özellikler, şartlanma ve tabiat istikametinde vehim hükmü altında kullanılır!..

Normal olarak bütün insanlardaki bu özellikleri kullanım, “vehim” hükmü altında ve şartlanmalar istikametindedir. Çevre neyi “değerli” diye empoze etmişse, o değerli dediği şeyi elde etmek için çaba sarf eder ve bunu elde etmediği takdirde büyük zarar göreceğini düşünür insan!.. Vehmin birinci fonksiyonu, o kişiye kendisini “kişi” olarak kabul ettirmesidir!.. Kendini bir kişi, bir beden olarak kabul etmesi ve bu bedeninin ötesinde de başka bir varlığı olmadığını kabul etmesidir!

Psikiyatrik olarak, kişinin kendini beden kabul etmemesi bir “ruh hastalığı”olarak nitelendirilir!.. Yalnız bu konunun iyi bir incelemeye tâbi tutulması zaruridir!.. Kendini bir beden, bir insan olarak kabul etmeyip, bir tavuk, bir horoz kabul eden vardır! Bu bir hastalıktır! Yanlış algılama hastalığıdır!

Ama bir kişi, eğer temelde maddenin varlığını ve oluşumunu biliyorsa, beden denilen varlığın hücrelerden yapıldığını, hücrelerin asitlerden meydana geldiğini, asitlerin atomlardan meydana geldiğini, atomların elektromanyetik dalgalardan meydana geldiğini… Tabii atomların değişik parçalanma şekilleri var… Elektronlar, nötronlar, nötrünolar, pozitronlar, mezonlar gibi daha bölünmüş parçalar!

Bugün henüz Dünya üzerinde atomları görebilecek kapasitede, büyüklükte bir mikroskop daha tam gerçekleştirilemedi. Yapılmasına çalışıyor! Baktığın zaman bu mikroskopla atomları görebileceksin… Böyle bir mikroskop şu anda gerçekleşiyor, ama bunun daha ötesine henüz geçilmedi!

Eğer ki yapılırsa, o zaman varlık zaten tümüyle manyetik dalgalar âlemi olarak müşahede edilecek!

Şimdi bu müşahede içinde, “kişinin”, bir noktada, “şuur” dediğimiz nesne olmasının ötesinde bir fonksiyonu, bir varlığı olmadığı görülecek…

Şuur nerede mevcut?.. Bu şuur, akseden bir şuur, yani mutlak Akl-ı Evvel’den beyne yansıyıp ruhta oluşan bir şuur! “Ruh”un olmasa, Ziya diye bir şey olmayacak ve Ziya’nın şuuru da var olmayacak!

Şimdi bu silsile içinde, bu ruh oluşmuş ve bu ruhta ya bilinçli olarak, şuur oluşu yolundaki bir bilinç neticesinde, bir varlığı, benliği oluşmuş; veyahut şartlanmalar istikametinde kendini falanca bir kişi olarak kabullenmiş! Ama neticede, ortada bir kişilik söz konusu!.. Yalnız birincisindeki kişilik, “şuursal” bir kişilik; ötekindeki kişilik, “bedensel” bir kişilik!.. Şuursal kişiliğin ortadan kalkması mümkün müdür?.. Veya bedensel kişiliğin ortadan kalkması mümkün müdür?

Tabiatını kontrol altına alma ve terkibini aşma dediğimiz şeyler ne oluyor? Tabiatını kontrol altına alma demek, senin yeme, içme, seks ve uyku fonksiyonlarını kontrol altına almandır!

Namaz, oruç, zikir gibi ibadetler dahi bir yönden bunlarla alâkalıdır!.. Mesela senin tabiatın!.. Sabahın o saatinde kalkıp abdest alıp, namaz kılmak istemez: veya gece yatacaksın, uykun gelmiş, yatsıyı kılmamışsın, o saatte kalkıp abdest alıp o uykulu hâlinle, uykudan vazgeçip namaz kılmak bedeninin tabiatına ters düşer…

Bunu yapmak suretiyle önce bedenin tabiatıyla karşı karşıya gelip, tabiatına hükmetmek gerekir! Bedeninin tabiatına hükmedemediğin zaman, zaten sen kendini bedeninin tabiatına kaptırmış, kaybetmiş durumdasın!.. Kısacası, tabiat bataklığında, tabiat zindanında boğulmuşsun!..

Tabii yönden mücadele verilecek olan hususlar bunlardır… Ayrıca süslü giyim, seks, yiyip içme zevki, veyahut da bunlar ayarında olan başka bedenî zevkler! Mesela bunları, bedeninin tabiatı istediği tarzda kullanmamak veya o şeylerden vazgeçmek!.. Tâ ki alışkanlığı, bağlılığı terk edesin!

Bu; işin birinci, fiil düzeyindeki mücadelesi; bir de bunun terkip yönündeki yani seni meydana getiren isimlerin mânâlarının, terkibinin seni ittiği düzeydeki mücadelesi var…

Sana kolaylaştırılanlar var! Sana kolaylaştırılan şeyler, senin tabii terkibinin, yani senin varlığını meydana getiren mânâların terkibinin seni ittiği şeylerdir… Sen, bu seni oluşturan mânâların terkibinin ittiği şeyleri değil; onların aksini yaşamaya çalışacaksın! Bir süre için, kendini kontrol altına alana kadar bunu yapmak zorundasın!

Senin terkibin, seni çevrendekilerin herhangi bir konuda yardımına koşmakla zorluyor. Ne kadar ulvî bir duygu!.. Aman onun yardımına koş, ona şunu öğret, ona bunu öğret diyor! Ve sen bunu, bu tabii hâlinle zaten yapıyorsun!.. Bunu bir süre için yapmaman gerekir!.. Bu seni itekleyen şeye hâkim olabilene kadar bunu yapmaman gerekir!.. (A. Hulusi – İnsan ve sırları/1)]

10-) Ve kalu eizâ dalelna fiyl Ardı einna lefiy halkın cediyd* bel hüm Bi Lıkai Rabbihim kafirun;

Dediler ki: “Yerde yok olduktan sonra, biz mi yeni bir yapı ile yaşama devam edeceğiz?” Hayır, onlar, Rablerinin (Esmâ’sıyla) varlıklarında açığa çıkışı farkındalığını yaşamayı (likâsını) inkâr edenlerdir. (A. Hulusi)

10 – Bir de: â! Arzda gaip olduğumuzda mı? Cidden biz mi muhakkak yeni bir hilkatte olacağız? dediler, fakat onlar rablerinin likasını (huzuruna varacaklarını) inkâr eden kâfirlerdir. (Elmalı)

Ve kalu eizâ dalelna fiyl Ardı einna lefiy halkın cediyd bir de kalkıp derler ki; Yani biz toprağın içinde kayıplara karıştığımızda sahiden de yeniden yaratılacak mıyız? bel hüm Bi Lıkai Rabbihim kafirun aslında bu tavırlarıyla onlar rablerinin huzurunda hesap vermeyi inkar etmektedirler.

Bu çok mühim. Yani ahireti inkar eden bir inkarcının zihninin derinliklerinde ki rahatsızlığı aslında ahiretin kendisi değil. Hesap verecek bir hayatı yaşama endişesi. Yani kendisinden hesap soracak biri olsun istemiyor. Adaleti inkar ediyor aslında. Ahireti her inkar, adaleti ve hukuku inkardır. Çünkü ahiret büyük hukuktur. Büyük adalettir. Onun içinde hesaptan, yargıdan, sorumluluktan kaçmaktan başka bir şey değildir ahireti inkar. Kur’an ın dilinde budur.

11-) Kul yeteveffaküm melekül mevtilleziy vükkile Biküm sümme ila Rabbiküm turceun;

De ki: “Sizde (yapınızda mevcut) vekîl kılınmış (işlevlendirilmiş) Melek’ül Mevt (ölüm kuvvesi – biyolojik bedensiz olarak ruh bedenle yaşama çekiş kuvvesi) sizi vefat ettirir (bedeninizden ayırır)! Sonra Rabbinize rücu ettirilirsiniz (Hakikatinizin ne olduğu fark edersiniz).” (A. Hulusi)

11 – De ki size müvekkil kılınmış olan melekül’mevt canınızı alacak, sonra döndürülüp rabbinize götürüleceksiniz. (Elmalı)

Kul yeteveffaküm melekül mevtilleziy vükkile Biküm De ki; sizin için görevlendirilmiş ölüm meleği nasıl olsa sizin canlarınızı alacak sümme ila Rabbiküm turceun en sonunda rabbinize döndürüleceksiniz.

Bir soru geliyor bu ayeti okuyunca, öldükten sonra ne olmayı düşünüyorsunuz. Bu ayet bunu sormamız için indirilmiş gibi adeta. Ey insan öldükten sonra ne olmayı düşünüyorsun. Hani çocuklara sorarlar; Büyüyünce ne olmayı düşünüyorsun. Aslında büyüklere de sormak şart. Ölünce ne olmayı düşünüyorsun. Bu ayette onu zımnen soruyor. Mutlaka bir gün Allah’ın görevlileri canınızı alacak ve zorunlu olarak O’na döneceksiniz. Ne olmayı düşünüyorsunuz. O’nun huzuruna ne olarak dönmeyi düşünüyorsunuz, kendiniz karar verin.

12-) Velev tera izil mücrimune nakisu ruusihim ‘ınde Rabbihim* Rabbena ebsarnâ ve semi’na fercı’na na’mel salihan inna mukınun;

Suçlular (hakikat bilgisini inkâr edenler), Rablerinin indînde başlarını eğmişler: “Rabbimiz… Gördük gerçeği ve algıladık! Geri döndür bizi (dünya – beden yaşamına da), gerekli çalışmaları uygulayalım! Doğrusu biz ikân sahibiyiz (artık)” (derler) iken (onları) bir görsen! (A. Hulusi)

12 – Görsen o vakit ki mücrimler rablerinin huzurunda başlarını eğmişler: Rabbenâ! Gördük, dinledik şimdi bizi geri çevir salih bir amel işleyelim, zira yakîn hasıl ettik derlerken. (Elmalı)

Velev tera izil mücrimune nakisu ruusihim ‘ınde Rabbihim günahı hayat tarzı haline getirenleri, el mücrimun’u böyle çevirmek çok daha uygun gibi görünüyor. Yani bir tek suç işleyene mücrim denmez. El mücrim; suçu içselleştiriş olmalı, yani suç onun tabiatı haline gelmiş olmalı. Suçu adı gibi taşımalı. Onun için suçu, günahı hayat tarzı haline getirenleri rablerinin huzurunda başları eğik vaziyette şöyle derken bir görmeliydin. Ne diyorlar?

Rabbena ebsarnâ ve semi’na fercı’na na’mel salihan inna mukınun  Ey rabbimiz diyorlar, işte artık gördük ve işittik. Şu halde bizi dünyaya geri döndür de iyi bir şeyler yapalım. Şimdiye kadar yapmadım, bari şimdi yapalım. Bir fırsat daha ver. Çünkü yeniden dirilişe ikna olmuş bulunuyoruz. İnna mukınun, artık ikna olduk.

Evet dostlar, ne diyoruz..! Ahiretten bir enstantane, bir manzara. Görünce ikna olmak, görünce kani olmak. Tersi mümkün mü? Bari ikna olmayaydın. Bu iman değildir biliyorsunuz. İman bu değil. İman görmeden ikna olmak;

Elleziyne yu’minûne Bil ğaybi.. (Bakara/3) onlar ki görmeden inanırlar. Gayba inanırlar. Hem de görmüş gibi. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da O seni görüyor. İhsan ile inanırlar. Muhsiniynden olurlar.

Allah gibi bir bilgi kaynağına kuşku ile yaklaşmak o günde utançtan insanın yüzünün etleri dökülüp, boynunu bükecek davranış olacak. Ayet bunu söylüyor. Neden..!

nakisu ruusihim ‘ınde Rabbihim. boyunları iki büklüm olacak yerde sürünecek yüzleri rableri katında. Çünkü Allah gibi bir bilgi kaynağına kuşku ile yaklaştılar. Herkese acaba doğru söylüyor mu diye düşünülür de Allah için düşünülür mü. Böyle düşünenin sonu bu olacak diyor.

13-) Velev şi’na leateyna külle nefsin hüdaha ve lâkin hakkal kavlü minniy leemleenne cehenneme minel cinneti venNasi ecma’ıyn;

Eğer dileseydik, her benliğe kendi hakikatini elbette fark ettirirdik! Ne var ki benden: “Cinlerden ve insanlardan oluşan toplulukla cehennemi elbette dolduracağım” sözü hak olmuştur. (A. Hulusi)

13 – Eğer dilemiş olsa idik her nefse hidayetini verirdik ve lâkin benden şu kavil Hakk oldu: elbette ve elbette Cehennemi dolduracağım bütün Cinlerle İnsanlardan. (Elmalı)

Velev şi’na leateyna külle nefsin hüdaha eğer biz isteseydik herkesi doğru yola zorla sokardık. Zorla da aslında fahvel hitab dan, sözün gelişinden anlaşılıyor. Eğer biz isteseydik doğru yola, hidayete insanları zorla sokardık. Fahvel hitabdan devamını da söyle getirmek zorundayız değil mi, ama istemedi. Metinde bu yok ama sözün gelişinden bunu biz rahatlıkla çıkarabiliyoruz. Ama istemedi.

Evet, neden istemedi? Çünkü irade verdi. Eğer zorla soksaydı irade boşa çıkmış olacaktı değil mi. O zaman iradenin bir anlamı kalmayacak, sorumluluk boşa çıkacak, sorumluluk olmayınca ödül ve cezanın bir anlamı olmayacak, bu olmayınca cennet ve cehennemin bir anlamı olmayacak, yargılamanın bir anlamı olmayacak. Yani zımnen Anadolu lisanıyla söylersek; suyu getirenle testiyi kıran bir olacak. Bunun bir olmaması için böyle gerekiyor.

ve lâkin hakkal kavlü minniy leemleenne cehenneme minel cinneti venNasi ecma’ıyn Daha önceki bir sureye, Sâd/84 – 85. ayetlerine atıf yapan bir ayet.. Manalandıralım. ve lâkin hakkal kavlü miniy (fakat bunu istemedik) Ki, iyiler kötülerden seçilsin de katından verilmiş olan mutlaka cehennemin görünmeyen carlıkların ve insanların kötüleriyle dolduracağım sözü gerçekleşsin diye böyle yaptık. Mutlaka cehennemi cinlerin ve insanların, görünmeyen varlıkların ve insanların kötüleriyle dolduracağım sözü gerçekleşsin diye böyle yaptık.

Evet, Sâd suresine atıf bu işte değerli dostlar.ilahi adaletin tecellisine delalet ediyor bu. Yani, adalet gerçekleşsin, suyu getirenle testiyi kıran ayrılsın diye böyle yaptık.

14-) Fezûku Bi ma nesiytüm Lıkae yevmiküm hazâ* inna nesiynaküm ve zûku azâbel huldi Bi ma küntüm ta’melun;

Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan dolayı, tadın! Gerçek ki, biz de sizi unuttuk! Yaptıklarınızdan ötürü, sonsuz azabını tadın! (A. Hulusi)

14 – O halde tadın unuttuğunuz için bu gününüzün çatmasını, işte biz de sizi unuttuk ve tadın huld azâbını yapıp durduğumuz işler yüzünden. (Elmalı)

Fezûku Bi ma nesiytüm Lıkae yevmiküm hazâ haydi bu buluşma gününü hatırlanmaya değer bulmadığınız için azabı tadın bakalım. Evet, Bu azabı, bu buluşma gününü unuttuğunuz, hatırlanmaya değer bulmadığınız için tadın. inna nesiynaküm ve zûku azâbel huldi Bi ma küntüm ta’melun çünkü biz de sizi hatırlanmaya değer bulmuyoruz. Evet, bugün bizde sizi hatırlanmaya değer bulmuyoruz ve yapmakta ısrar ettiklerinizden dolayı ebedi azabı tadın.

Tevbe/67 ayeti olacak nesullahe fenesiyehüm. Tevbe/67) Evet, Allah onları hatırlanmaya değer bulmadı, unuttu. Çünkü onlar Allah’ı unutmuştular.

Dahası; Haşr/19 ayeti; Ve lâ tekûnu kelleziyne nesullahe feensahüm enfusehüm. (Haşr/19) Allah’ın kendisini unuttuğu, kendisi Allah’ı unutan, Allah’ın da kendisini kendisine unutturduğu. Kimse gibi olmayın. Çok ilginç, feensahüm enfusehüm kendi nefsini kendisine unutturduğu. Çok ilginç değil mi? Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler. Allah’ı ve ahireti unutmanın Allah’a bir ziyanı yok diyor ayet zımnen. Asıl ziyan insanadır. Çünkü insan Allah’ı unutmakla aslında kendini unutmuş olur. Yoksa Allah.ı hatırlasanız da unutsanız da bir şey değişmez. Allah açısından bunun hiçbir ziyanı yok ama, Allah’ı unutmak insanın kendisini unutmasıdır, asıl felaket bu.

15-) İnnema yu’minu Bi âyâtiNElleziyne izâ zükkiru Biha harru sücceden ve sebbehu Bi Hamdi Rabbihim ve hüm lâ yestekbirun;

Bizim işaretlerimize sadece şunlar iman ederler ki, onlarla hatırlatma yapıldığında, secde ile yere kapandılar; benliksiz, Rablerinin Hamdi olarak tespih (işlevlerini yerine getirdiler) ettiler. (15. âyet secde âyetidir.) (A. Hulusi)

15 – Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman ederler ki onlarla kendilerine nasihat verildiği vakit secdelere kapanırlar ve rablerine hamd ile tesbih ederler de kibirlenmezler. (Elmalı)

İnnema yu’minu Bi âyâtiNElleziyne izâ zükkiru Biha harru sücceden ve sebbehu Bi Hamdi Rabbihim Evet, bizim ayetlerimize iman edenler ancak kendilerine iletildiğinde saygıyla yere kapanıp teslim olanlar ve rablerinin aşkın yüceliğini hamd ile ananlardır. ve hüm lâ yestekbirun zira onlar asla kibre kapılmaz, asla küstahlaşmaz, asla Allah’a karşı kafa kaldırmazlar. Allah’ın mesajına aldırmazlık etmezler. Hadlerini bilirler yani. Öyle değil mi.

Allah’a karşı kişinin haddini bilmesinin insana kazandırdığı ne var? Haddini bilmek biraz ceza gibi görünüyor, sanki insanı biraz küçültüyor. Hayır, hayır aksine Allah’a karşı haddini bilen eşyaya karşı kul olmaz. Çünkü Allah karşısındaki küçüklüğünü bilen eşya karşısında büyüklüğünü bilir. Kula kul edemezsiniz o adamı. Zaten insana kattığı değer de budur bu bilincin.

16-) Tetecafa cünubühüm ‘anilmedaci’ı yed’une Rabbehüm havfen ve tame’a* ve mimma razaknahüm yünfikun;

(Gece) yataklarından kalkıp; korkarak ve umarak Rablerine dua ederler… Kendilerini beslediğimiz yaşam gıdalarından Allâh için karşılıksız bağışta bulunurlar! (A. Hulusi)

16 – Yanları yataklardan aralaşır korku ve Ümit içinde rablerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan onlar hayra masraf yaparlar. (Elmalı)

Tetecafa cünubühüm ‘anilmedaci’ı yed’une Rabbehüm havfen ve tame’an onlar yataklarından kalkarak korku ve ümit arasında, ümit içinde rablerine yalvarıp yakarırlar.

Evet, gece namazına bir atıf var burada dostlar gece namazına. Nedir bu gece namazının sırrı, gece kalkışının sırrı? Dayanıklılık testi. Evet, aslında çeliğe su verme işlemi gibi. Niçin? Çünkü bu bir avuç insan, yarın yer yüzünün en büyük iman inkılabını gerçekleştirecekler de onun için. Yer yüzünün en büyük iman hamlesi, bu bir avuç insanın omuzlarında yapılacak, buna hazırlanıyorlar. Çok zorlu bir yol. Kendilerinden sonraki bin yılları belirleyecek bir çıkış bu. onun için çok sağlam olmalılar. Temelleri sağlam olmalı, çünkü ruhlarının bebeklik dönemi ve bu bebeklikte yedikleri içtikleri çok önemli. Temeli sağlam atılırsa ilerde gelecek tüm saldırı, mikrop, hastalıklara karşı sağlam vücutlu olurlar. Dirençli olurlar. Onun içindir ki;

Ya eyyühel müzzemmil. (Müzemmil/1) İlk inen surelerden biri bu. Ey içine kıvrılan, ey örtünüp bürünen, ey içine kapanan, Kumilleyle illâ kaliyla (2) kalk. Ne yap kalk ta? Ayaklan değil. geceye ayaklan. Toplumdan önce, toplumsal yanlışlardan önce, yanlış siyasete ayaklanmadan önce, yanlış duruşlara ayaklanmadan önce, toplumsal haksızlıklara ayaklanmadan önce geceye ayaklan. Kumilleyle illâ kaliyla gecenin bir kısmında kalk. Nısfehû evinkus minhu kaliyla (3) Ev zid ‘aleyhi ve rattililKur’âne tertiyla. (4) Kur’an ı tertil ile, yani yedire yedire, sindire sindire, ruhuna içire içire, üzerinde dura dura, varlığına giydirerek oku.

İşte bu, bakınız gece kalkışı ve gece okuyuşu. Gayba imanın aslında bilince ve iradeye kattığı enerji ile, ruhun bedenin kapısını vurması halidir gece kalkışı. Öyle değil mi. Gayba imanın bilince ve iradeye kattığı enerji ile ruhun bedenin kapısını gece yarısı tıklatmasıdır.

[Ek bilgi;  Dua zamanı, gece namazı.

Allâh‘ın güzel isimlerinin mânâlarından doğan istek, bazen de sizden “dua” şeklinde açığa çıkar.

Dua” yönlendirilmiş beyin dalgalarıdır!

İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci bakışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir! Ve çoğu zaman bunu hisseder, fark edersiniz de, adlandıramazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıyla! Sezgi, beynin gelen dalgaları önceden algılamasıdır!

Duabeyninizden, o amaca yönlendirilmiş dalga olarak açığa çıkar ve hedefe ulaşır!

Gece, nasıl Güneş’in parazit oluşturan ışınımı Dünya’nın arka yüzünde kaldığı için kesiliyor ve kısa dalga yayın çok net alınabiliyorsa; insan beyni de, özellikle gece yarısı ve sonrasında çok hassas hâle gelir ve kuvveti artar… Bu hem alıcılık (ilham) yönünden böyledir; hem de vericilik yani “dua” yönünden böyledir… “İslâm Dini”nde gecenin önemi buradan ileri gelir. (Gece namazının önemi de bundan dolayıdır.) (A.Hulusi) ]

havfen ve tame’an korku ile umut arasında, öyle ki ruhun gerilsin, bir ucu korku da, bir ucu umutta. Bu ikisi de gerilsin ki tın tın örtsün. Ruh tellerin ses versin. Ses versin ki uzaktan gelen en ince sesleri bile haber versin. Rahmetin gelişini daha gelmeden duyasın, günahın gelişini daha gelmeden duyasın. Sevabın gelişini daha gelmeden duyasın.

ve mimma razaknahüm yünfikun ve verdiğimiz rızıklardan infak ederler.

17-) Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün* cezaen Bi ma kânu ya’melun;

Hiçbir nefs, yaptıklarına ceza (karşılık) olarak, gözünü sevinçle parıldatacak nimetler içine gizlenmiş olanları bilemez! (A. Hulusi)

17 – Şimdi kimse bilemez onlar için gizlenmiş olan gözler sürurunu yaptıkları amellere mükâfat için. (Elmalı)

Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün* cezaen Bi ma kânu ya’melun işte onları yaptıklarından dolayı bir mükafat, bir ödül olarak, ne türden göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini kimse hayal bile edemez. Gerçekten bu ayet beni de çarptı. Hayal bile edemez diyor. Müthiş bir şey bu. Cennette ki ödülleri, ahiretteki ödülleri hayal bile edemez. sürpriz bekliyor. Sürpriz diye çevirdim. Gerçekten tuttum bu çeviriyi çünkü sürpriz, verilecek kimse için saklanan bir şeydir. ma uhfiye lehüm gizlenmiş saklanmıştır. Onun içinde bu sürprizin ne olduğunu hayal bile edemez.

Demek ki cennet için cennetü adn den yola çıkarak güzelliğin üretildiği merkez demiştim. Güzelliğin madeni. Mutlak güzelliğin üretildiği merkez. Onu havsalamız almaz. Bu akıl gördüğü güzelliklerden yola çıkarak güzelliği tanımlıyor. Oysa ki o güzelliği görmedi, gördüğü güzellikler, güzelliğin kopyası, imitacıon, aslı değil, aslını görmedi. Onun için hayal bile etmekten aciz. kurreti a’yün göz aydınlığı, göz kamaştırıcı diye çevirdim ben.

Bir önceki ayette ki gece namazıyla birlikte hatırlayınca bir hadis aklıma geldi. Gerçekten Nesei ve A. Bin Hambel’in naklettiği bir hadis. Hubbibe ileyyen min dünyaküm. Sizin dünyanızdan bana şunlar sevdirildi. En nisa’e, kadın. Hıttıyn, güzel koku. Ve cu’ile kurretu a’yni fiys salâh ve namaz gözümün nuru kılındı. Bu cümleden adeta ayrılıyor. Hem ayrı, hem aynı gibi duruyor, yan yana gibi duruyor ama formuyla da bir miktar ayrılıyor.

Hadislerin formu üzerine yorum yapmak insanı mahcup edebilir çünkü hadisler manen nakledilmiştir. Fakat eğer caizse lafızları üzerine yorum yapmak, buradan yola çıkarak 3 şey, ne ilgi var? Kadın, güzel koku, namaz.

Kadın bizim geleneğimizde cinsi latiyf diye ifadesini bulur. Güzel cins. Yani estetik değer, özel bir yer. Aslında o geleneğimizde ki ifade sanki bu hadisten alınmış gibi. Güzel koku, kadın ve namaz. Eğer namaz insanın gözünün nuru olmaya başlarsa yük olmaktan çıkar. Namazdan insan, cinsi latıyften aldığı haz gibi, ondan aldığı gönül süruru gibi sevinç almaya başlar. Yani namaz sahibine bir can yoldaşı gibi yar olur, sevgili olur. Namazla öyle bütünleşir ki, namaz onun için bir sevgiliye dönüşür. Tıpkı onunla beraber olmaktan duyduğu neş’eyi, iç huzurunu namaz kılarken de duyar. Bu hadisi hatırladım bu iki ayetten yola çıkarak.

18-) Efemen kâne mu’minen kemen kâne fasika* lâ yestevun;

İman sahibi ile inancı bozuk olan bir midir? Eşit olmazlar! (A. Hulusi)

18 – Öyle ya, mü’min olan fasık olan gibi olur mu? Onlar müsavi olmazlar. (Elmalı)

Efemen kâne mu’minen kemen kâne fasika* lâ yestevun öyle ya hiç imanda sebat eden, Hakk yoldan sapan gibi muamele görür mü? Bunlar asla aynı olamazlar. Zımnen yukarıda söylemiştim ya suyu getirenle testiyi kıran hiçbir olur mu? Ahireti inkar; Adaleti inkar, sorumluluğu inkardır. Onun içinde Ahireti inkar eden sadece Ahireti inkar etmiş olmaz. Yani akidevi bir suç işlemez. Aynı zamanda adalet duygusunu kaybeder. Hakk duygusunu kaybeder. Hakk duygusunu bir insan kaybettiği zaman o insandan daha tehlikeli bir varlık yoktur. Yapamayacağı şey yoktur çünkü. Vicdanını kaybetmiş olur çünkü.

19-) Emmelleziyne amenû ve amilussalihati felehüm cennatül me’va* nüzülen Bi ma kânu ya’melun;

İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onlar için yaptıkları çalışmaların sonucu olarak, nüzûl yollu (hakikatlerinden açığa çıkarak yaşanılan) Me’va Cennetleri vardır. (A. Hulusi)

19 – Evet, iman edip o salih amelleri işleyen kimselerin amellerine mukabil konukluk olarak kendilerine me’vâ cennetleri vardır. (Elmalı)

Emmelleziyne amenû ve amilussalihat iman eden ve salih amel işleyenlere gelince, felehüm cennatül me’va* nüzülen Bi ma kânu ya’melun yapa geldiklerinden dolayı mükellef bir ikram olarak, evet, nüzülen; mükellef bir ikram olarak, mükemmel bir ikram olarak diye de çevirebiliriz. Ağırlandıkları cennetler onların olacaktır. Yapa geldiklerinden dolayı.

Nüzül Arap dilinde uzun yoldan aç susuz ve yorgun gelmiş misafire sunulan mükemmel bir ağırlama hizmetine denilir. Nüzûl kökünden türer. İlginçtir ayetler de nüzûl olur değil mi? Nazil olur, nüzûl edilir. Yani Allah’ın uzun yola çıkmış olan insanın önüne sunduğu mükellef bir ziyafettir. Bunu böyle bilirsek eğer şükrünü de öyle eda ederiz.

20-) Ve emmelleziyne feseku feme’vahümünnar* küllema eradü en yahrucu minha u’ıydu fiyha ve kıyle lehüm zûku azâben narilleziy küntüm Bihi tükezzibun;

İnancı bozuk olanlara gelince, onların yaşam boyutu – ortamı ateştir! Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya iade olunurlar ve kendilerine: “Yalanladığınız o ateşin azabını tadın!” denilir. (A. Hulusi)

20 – Amma fasıklık etmiş olanların me’vâları ateştir. Ondan her çıkmak istedikçe onlar içine iade olunurlar da kendilerine haydi tadın o ateşin tekzip edip durduğunuz azâbını denilir. (Elmalı)

Ve emmelleziyne feseku Hakk yoldan sapanlara gelince feme’vahümünnar artık onların da konuk edilecekleri yer tabii ki ateş olacaktır. küllema eradü en yahrucu minha u’ıydu fiyha ve kıyle lehüm zûku azâben narilleziy küntüm Bihi tükezzibun oradan ne zaman çıkmak isteseler kendilerine oldum olası yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın denilerek oraya iade edilecekler, tekrar geri sokulacaklar. Yani çıkmalarına izin verilmeyecek.

21-) Ve lenüziykannehüm minel azâbil’ edna dunel azâbil ekberi leallehüm yerci’un;

Belki dönerler diye onlara, en büyük (sonsuz) azaptan önce en yakın (dünyalarından) bir azaptan mutlaka tattıracağız. (A. Hulusi)

21 – Şu da muhakkak ki onlara o en büyük azâb dan beride o yakın azab dan da tattıracağız, gerek ki rücu’ edeler. (Elmalı)

Ve lenüziykannehüm minel azâbil’ edna dunel azâbil ekber ama onlara daha büyük azabı tattırmadan önce daha yakın azabı, yani dünya hayatında o azabın adeta kopyasını, kısmen elbette tattıracağız. Neden leallehüm yerci’un belki dönerler, vazgeçerler, yola girerler, akıllanırlar diye.

Öyle anlaşılıyor ki dünyada gelen bela ve musibetler de ilahi bir mesaj veriyor. Buna göre bazen deprem gibi yer altından, bazen sel gibi yer üstünden, bazen kasırga ve hortum gibi gökten, parçada kötü görünen, fakat bütün içine koyduğunuzda gerçekten de güzel görünecek olan bela ve musibetler gelebilir. Bu kişisel olarak başınıza da gelebilir. Ekonomik olarak gelebilir, sıhhi olarak gelir, hastalık olarak gelir, şu, bu olarak gelir, fakat bu gelen bela ve musibetler aslında makro plan içinde değerlendirdiğinizde sizin gözünüze üzücü bir şey olarak görünürse de, makro plan içinde size gönderilmiş bir mesaj olan birer ayet olabilir.

Onun için Rabbim bunun içinde bana ne demek istiyorsun diye sor önce ey insan. Başına gelen bir şeyi, gönderilmiş bir mesaj olarak oku. Okursan eğer Allah’ın seninle irtibata geçme delili olarak alırsın onu. O zaman derdini de seversin. Derdini seversen eğer; felâ havfün aleyhim ve lâ hum yahzenûn. (Bakara/38) e dahil olursun. Yani  hüzün ve gelecek kaygısı duymayanlar arasına girersin. Derdini seversen aşık olduğunu ispat etmiş olursun.

Ey tabib elden gelirse yaremi gel elleme,

Yar eklinden gelmedir bu yareyi melhemleme.

(Aşık Seyrani) dersin.

Hatta daha beter bir şeyde söylersin. Beter dedim aslında daha muhteşem, o da rabbine; “Yani ki çok belalara kıl müptela beni” diyen Fuzuli gibi. Dersin. Evet inayetini esirgeme ehli dertten, ehli dertten yardımını esirgeme ya rabbi. Ne yap peki? Yani kim çok belalara kıl müptela beni.” Evet, böyle dua mı olur derseniz, akıl bu duayı anlamakta acze düşer. Bu duayı anlamak için akıl modundan aşk moduna geçmek lazım. O zaman bu duayı anlarsınız.

Aşık odur ki; kılar cânın fedâ canânına,

Meyli canân etmesin her kim ki kıymaz canânına,

Cânını, canâna vermektir kemâli aşıkın,

Vermeden can îtiraf etmek gerek noksanına.

[Aşk derdinin devası kabil-i derman değil,]

Terk-i can derler bu derdin muteber dermanına. (Fuzuli)

O zaman Yahya ve Zekeriya’yı anlarsın, o zaman..!

22-) Ve men azlemü mimmen zükkire Bi âyâti Rabbihi sümme a’rada anhâ* inna minel mücrimiyne müntekımun;

Rabbinin kendisindeki işaretleri hatırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Muhakkak ki biz suçlulara yaptıklarının sonucunu yaşatırız! (A. Hulusi)

22 – Rabbinin âyetleriyle nasihat edilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim de kim olabilir, muhakkak ki mücrimlerden biz intikam alırız. (Elmalı)

Ve men azlemü mimmen zükkire Bi âyâti Rabbihi sümme a’rada anhâ rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılıp da, ardından onlara sırt çeviren kimseden daha zalim biri olabilir mi? inna minel mücrimiyne müntekımun elbet biz suçluları, günahkarları, -demin öyle çevirmiştik şimdi de öyle çevirelim- günahı hayat tarzı haline getirenlerden öç alacağız. Müntekıyn. Yani yaptıklarının acısını tattıracağız. İntikam Allah için kullanıldığında bu manaya gelir. Yaptıklarının acısını tattıracağız, tadacaklar, yaptıklarını yanlarına koymayacağız.

23-) Ve lekad ateyna Musel Kitabe fela tekün fiy miryetin min Lıkaihi ve ce’alnahu hüden li beniy israiyl;

Andolsun ki Musa’ya Bilgi (Kitap) verdik… (Şimdi sen de) Ona (Bilgiye) ermiş olmaktan kuşku duyma! Onu İsrailoğulları için bir hakikat kılavuzu kıldık. (A. Hulusi)

23 – Şanım hakkı için muhakkak ki vaktiyle Musâ ya kitab vermiştik, şimdi de sen onun likasından şüpheye düşme, ve onu Beni İsraîl için bir hidayet rehberi kılmıştık. (Elmalı)

Ve lekad ateyna Musel Kitab doğrusu biz Musa’ya da vahyi iletmiştik, ona da vahiy vermiştik. Öncekilerden örnek ve ibretler sunuyor şimdi. fela tekün fiy miryetin min Lıkaih şu halde onunla buluşacağından asla kuşku duyma. -Şimdi tereddüt ettim, duraksadım çünkü burada Likaihi de ki He zamiri nereye gitse acaba-, iki yere de gidebilir. Musa’ya gider okursak onunla aynı zeminde, aynı süreçte buluşacağından tereddüt etme. İlk muhatap olan Resulallah şahsında anlayalım bunu. Kaldı ki bunu 2. şekilde hepimize hitaben de anlayabiliriz. Ama biz birinci şekilde anlayalım ilk muhatap olan Resulallah’a; Onunla aynı zeminde aynı süreci yaşayacağından tereddüt etme.

Nedir bu süreç?Önce karşı çıkacaklar, iftira edecekler, sihirbaz diyecekler,, diyecekler işte. Ondan sonra unutulmaya terk edecekler. Onu da beceremezlerse alay edecekler. Onu da beceremezlerse canına kast edecekler. Ama en sonunda boğulan sen değil onlar olacaktır. Yani Musa Firavununa galip gelecek. Ama orada da bitmeyecek, ki buradaki sürecin içine İsrail oğullarının Yahudileşme sürecini de katmak lazım ki, Resulallah’ın bunu ifade ettiğini biz biliyoruz.

Sizden öncekilerin adetlerini, yöntemlerini, sünnetini adım adım takip edeceksiniz. Evet, karış karış takip edeceksiniz, eğer onlar bir sürüngen deliğine girseler siz de gireceksiniz.

Çok ilginç, onun için bu süreci de belki bunun içinde düşünmek lazım ama evleviyetle ayetin bağlamı Hz. Musa’nın firavunla mücadelesi çerçevesinde anlaşılmalı, Resulallah’a da sen de çağının Musa’sı sın. Musa’sı olmaya razısın da, her Musa’nın bir firavunu olduğunu nasıl unutursun. Tabii her muhatap şahsında da böyle. Ey bu ilahi hitabın Muhatabı, çağının Musa’sı olmak istiyorsan mutlaka bir firavunun da olur. Ama her firavunun bir Musa’sı olacaktır. Bunu kimse aklından çıkarmasın. Ama bu zamiri kitaba gönderirsek o zaman şöyle anlamak belki doğru olur; vahyin tamamına kavuşacağından kuşku duyma.

ve ce’alnahu hüden li beniy israiyl ve unutma ki vahyi İsrail oğulları için bir hidayet, bir yol haritası kılmıştık.

24-) Ve ce’alna minhüm eimmeten yehdune Bi emriNA lemma saberu* ve kânu Bi âyâtiNA yukınun;

Onlardan, sabrettiklerinde, emrimizle hakikate erdiren önderler oluşturduk! Onlar işaretlerimize ikân sahibi oldular! (A. Hulusi)

24 – Ve içlerinden öncül imamlar yetiştirmiştik ki sabrettiklerinde emrimizle hidayet ediyorlardı ve âyetlerimize yakîn ile sarılmışlardı. (Elmalı)

Ve ce’alna minhüm eimmeten yehdune Bi emriNA lemma saberu* ve kânu Bi âyâtiNA yukınun yine unutma ki zorluklara göğüs gerip ayetlerimize gönülden inandıkları zamanlarda, yani bu zamanlara hasredilmiş, gönülden inandıklarında göğüs gerdikleri zamanlarda emrimizle içlerinden hidayete ulaştıran önderler çıkarmıştık. Evet, eimme, imamlar, önderler çıkarmıştık.

İsrail oğullarının aldığı tavra göre muamele gördüklerini ifade ediyor ayet. Aslında müspeti söylemiş ama menfi de zımnen söylenmiş oluyor. Göğüs germedikleri zaman da çıkarmadık manası, önder çıkarmadık. Önder çıkarmamız için öncelikle dedim ya çelikleşmesi lazım. Göğüs germesi, koruduğu bir siperin olması lazım, savunduğu bir yerin olması lazım. Bir değer savunmalı ki önder olsun. Yani imam olmak ümm..! olmaktır, anne olmaktır, toplumun anası olmaktır. Ana gibi topluma yar olmaktır. Anne yüreği gibi bir yüreğe sahip olmaktır. Onun için imam olmanın temel şartı toplumun anası olacak bir yüreğe sahip olmaktır.

25-) İnne Rabbeke HUve yefsılu beynehüm yevmel kıyameti fiyma kânu fiyhi yahtelifun;

Muhakkak ki senin Rabbin O, hakkında karşı çıktıkları konularda kıyamet sürecinde onların aralarında hüküm verecektir. (A. Hulusi)

25 – Şimdi ihtilâf edip durdukları şeylerde hiç şüphesiz ki rabbin Kıyamet günü beyinlerini fasledecektir. (Elmalı)

İnne Rabbeke HUve yefsılu beynehüm yevmel kıyameti fiyma kânu fiyhi yahtelifun şüphesiz kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecek olan elbette senin rabbindir.

26-) Evelem yehdi lehüm kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fiy mesakinihim* inne fiy zâlike leayat* efela yesme’un;

Meskenleri üzerinde yürüdükleri hâlde, kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helâk etmiş olmamız onlara gerçeği göstermedi mi? Muhakkak ki bu olayda dersler vardır… Hâlâ mı algılamıyorlar? (A. Hulusi)

26 – Daha irşat etmedi mi onları ki kendilerinden evvel nice karınlar helâk etmişiz, meskenlerinde geziyorlar, elbette bunda şüphesiz âyetler var, halâ kulak vermeyecekler mi? (Elmalı)

Evelem yehdi lehüm kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fiy mesakinihim şimdi o eski eserlerin kalıntılarında dolaştıkları, kendilerinden önce yaşamış uygarlıkların nicelerini helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı. Hidayet vesilesi olmadı mı. Yani o kalıntılar üzerinde dolaşıp duruyorlar.

Çok ilginç değil mi? İlginç olan ne? Evelem yehdi lehüm; onlar için hidayet vesilesi. Demek ki Allah hidayetini akledenlere vereceğini ifade buyuruyor. Kalıntılarında dolaştıkları geçmiş, helak edilmiş medeniyetlerin üzerinde düşünüp de aklederler ve ibret alırlarsa bu hidayet olmuş oluyor. Onun için hidayet bir gece bir mechul şahıs tarafından siz uyurken yastığınızın altına bırakılan bir şey değil. Hidayet; sizin yola çıkıp uzun yolculuğu kabul edip ısrarla vurduğunuz kapının açılmasıdır.

inne fiy zâlike leayah kuşkusuz bunda da alınacak bir ders mutlaka vardır. efela yesme’un peki, halâ mı işitmeyecekler, halâ mı duymayacaklar.

Ahlakın gücü yerine gücün ahlakını egemen kılan her küstah uygarlık mutlaka bir gün gelir değer krizine girer. Değer krizine giren her uygarlık ta mutlaka yıkılır. Onun için bu ayetleri bir de böyle okumak lazım. Yani günümüzde ki ahlakın gücüne değil de gücün ahlakına. Sözün gücüne değil de gücün sözüne dayanan insanı yok etmiş, insanın insani değerlerini mahvetmiş sahte uygarlıkların da akıbetini haber veriyor. Aslında ondan daha öte şeyleri, devam edelim de devamında ki ayette bu bağlamda çünkü;

27-) Evelem yerav enna nesukul mae ilel Ardıl cüruzi fenuhricü Bihi zer’an te’külü minhü en’amuhüm ve enfüsühüm* efela yubsırun;)

Görmediler mi ki biz suyu çorak – kupkuru arza sevk ederiz de, o suyla, onların hayvanlarının ve kendi nefslerinin yediği ekini çıkarırız? Hâlâ mı görmüyorlar? (A. Hulusi)

27 – Ya hiç görmediler de mi? Biz kır yere suyu salıveriyoruz de onunla bir ekin çıkarıyoruz, ondan hayvanları da yiyor, kendileri de, hâlâ gözlerini açmayacaklar mı? (Elmalı)

Evelem yerav enna nesukul mae ilel Ardıl cüruzi fenuhricü Bihi zer’an te’külü minhü en’amuhüm ve enfüsühüm kıraç toprağa suyu sevk edipte onunla kendilerinin ve hayvanlarının beslendiği bitkiler çıkardığımızı nasıl görmezler.

İlginç..! Arz insanın kalbi, öyle sayılır. Bu ayette geçen arzın yerine insanın kalbini koyun, yüreğini. Su; o yüreğe inen vahiy. Eğer arz kalbine vahiy duyu  inerse çorak olan o yüreği ne yapmaz ki bir düşünsenize. İşte bu sembolize değerlerden yola çıkarsak Kur’an da sudan bahsedilen, Allah’ın rahmetinden bahsedilen her sembolik ifade aslında gelir vahye dayanır. Vahyi sembolize eder. Allah’ın suyu göndermesi, çorak toprağı sulaması, susuz toprağı yeşertmesi, onunla ölü toprağa can vermesinden bahseden her ayetlerde siz ölü yüreklere vahyin verdiği can suyu olarak anlayın. Böyle olursa ne mi olur? Ne olmaz ki eşkıyadan evliya çıkarır. Evet, Ebu Zer’den Ebu zer..! çıkarır.

efela yubsırun peki daha da mı göremeyecekler. İşte bu soru mühim. Daha da mı göremeyecekler, kim? Yukarıda ki o şımarmış iktidar sahipleri, güç sahipleri, devlet sahipleri, uygarlık sahipleri. 1.000 yıl yaşama iddiasındadır hepsi de. Hepsi de ağızlarını açınca 1.000 yıldan söz eder. Ama her tür güç gösterilerine ve tarihin sonu teziyle küstahlıklarına rağmen Allah’ın koyduğu yasadan kurtulamazlar. Yine de gelir dayanırlar. Geçmiş, geleceğe diyor İbn. Haldun, suyun suya benzediği gibi benzer ve Allah’ın elinden yakalarını kurtaramazlar. Ağızlarını açtıklarında 1.000 yıl yaşamaktan söz etseler de. Allah’a rağmen yine de yaşayamazlar.

28-) Ve yekulune meta hazel Fethu in küntüm sadikıyn;

Derler ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz: Şu El Feth (mutlak feth – ölümün tadılarak hakikatin apaçık algılanması) ne zaman?” (A. Hulusi)

28 – Bir de ne vakit o fetih eğer doğru iseniz? Diyorlar. (Elmalı)

Ve yekulune meta hazel Fethu in küntüm sadikıyn bir de diyorlar ki eğer doğru söylüyorsanız bu yani haze, bu ismi işaret, yukarıda bahsi geçen kesin hüküm ne zaman verilecek. Fethi kesin hüküm diye anlayacağız burada. Zaten fethin anlamları arasında bu var. Açmak, sözü kesip takırtıyı tüketmek, iki şeyin arasını kesip ayırmak. Bir konuda son hükmü koymak ve hüküm vermek manası zaten kelimenin kendisinde var. Onun için burada ki en doğru manası o. Çünkü bir sonraki ayet bu manayı pekiştiriyor, ne diyor?

29-) Kul yevmel fethı lâ yenfeulleziyne keferu iymanuhüm ve lâ hüm yünzarun;

De ki: “O FETH’in yaşandığı süreçte, (ölümü tatmadan önce) hakikat bilgisini inkâr edenlere artık iman etmeleri bir fayda sağlamaz ve mühlet verilmez.” (A. Hulusi)

29 – De ki küfredenlere o fetih günü imanları fayda vermez ve onlara göz açtırılmaz. (Elmalı)

Kul yevmel fethı lâ yenfeulleziyne keferu iymanuhüm ve lâ hüm yünzarun de ki kesin hükmün verileceği gün inkarda ısrar edenlere ne imanları fayda verecek, ne de onlara göz açtırılacak. Demek ki burada ki feth, ahirette ki kesin hüküm. O gün geldiğinde onlara hiçbir şeyin yararı olmayacak. İşte asıl fetih o olacak. Bu fetih zorunlu fetih, yani gönüllü olarak, vermediler gönüllerini hakikate, ahirette zorunlu olarak yürekleri açılacak.

Hani yukarıda diyordu ya artık ikna olduk..! İsterseniz olmayın. Zorunlu olarak açılacak. Çünkü ilahi, anahtar takıldı fakat hiçbir işe yaramayacak. Neden ilahi anahtar takıldı dedim? Çünkü mühürlenmişti. Amelleri tubia alâ kulubihim.. (Tevbe/87)   Allah kalplerinin üstüne mühür vurmuştur. Ne mührü bu? Artık adam olmayacaklarını beyan ettiklerinde, adam olmaz mührü. Bu mühür orada açılacak. Çünkü mührü vuran, mührü açanın kendisidir ve o zaman da hiçbir işe yaramayacak.

30-) Fea’rıd anhüm ventazır innehüm müntezırun;

Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Muhakkak ki onlar da bekliyorlar! (A. Hulusi)

30 – Şimdi onlardan yüz çevir de gözet, çünkü onlar gözetiyorlar. (Elmalı)

Fea’rıd anhüm ventazır innehüm müntezırun şu halde onları kendi hallerine bırak.

Burada onları kendi hallerine bırak derken, yani; ventazır diyor arkasından ve bekle, İnnehüm müntezırun, hiç şüphe yok ki onlar da bekliyorlar. Yani bırak ta bir kenara otur deniyor gibi anlaşılmasın fezerhum diye bir ibare de gelir başka ayetlerde. Bununla Fea’rıd anhüm arasında bir nüans var. zerhum; tamam onları kendi haline bırak. Ama Fea’rıd anhüm onları bırak ta işine bak, kendi işine bak, işin var tabii. Bu işi olana söylenen bir şey, senin işin var kervanın var kervan yürüsün kervana karşı birileri eğer ses çıkarıyorsa, saldırıyorsa kervandakilerin paçasına, bırak onları, yoldan ayrılma, devam et işine bak. Eğer onlar beklemeyi kabul ediyorlarsa sen dünden bekle, ventezur innehüm müntezırun, sen dünden bekle. Niye çünkü beklemek onların aleyhine ve senin lehine.

Umarım bu ayetleri biz de üstümüze alırız. Umarım zımnen işine bak diyen secde suresinin son ayeti bize de bunu söyler ve bizimde esaslı bir işimiz olur. Öyle bir iş ki sonucunda ebedi maaşı alacağımız, Allah’ın ödüllendireceği bir iş olsun. Bu işte sınıfta kalanlardan, yola yatanlardan, yolu satanlardan,yolda yorulanlardan kılmasın rabbim.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 04 Ocak 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: