RSS

İslamoğlu Tef. Ders. AHZAB SURESİ (22-48) (132)

18 Oca

 

231“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Değerli Kur’an dostları Ahzab suresinin 21. ayetine kadar geçtiğimiz dersimizde işlemiştik. Bugün dersimize aynı surenin 22. ayeti ile devam ediyoruz.

BismillahirRahmanirRahıym

22-) Ve lemma rael mu’minunel ahzabe kalu hazâ ma veadenAllâhu ve RasûluHU ve sadakAllâhu ve RasûluHU ve ma zadehüm illâ iymanen ve tesliyma;

İman edenler ise Ahzab’ı (destek için gelmiş grupları) gördüklerinde: “Bu, Allâh ve Rasûlünün bize vadettiğidir… Allâh da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler… (Bu) onların ancak iman ve teslimiyetlerini artırdı. (A.Hulusi)

22 – Mü’minler gördükleri vakit da o Ahzabı «bu, işte, Allahın ve Resulünün bize vaad ettiği, Allah ve Resulü doğru çıktı» dediler ve onların imanını ve teslimiyetini artırmaktan başka bir şey yapmadı. (Elmalı)

 

Ve lemma rael mu’minunel ahzabe nitekim mü’minler Allah’a güvenip inanan kimseler müttefik düşman güçlerini gördüklerinde kalu hazâ ma veadenAllâhu ve RasûluHU ve sadakAllâhu ve RasûluH Allah’ın ve resulünün bize vaad ettiği şey işte budur ve Allah’ta, Resulü de doğru söylemişlerdir dediler. Tabii bu ayet geçen ders işlediğimiz ayetlerin sonunda yer alan tavra tam zıt bir konumda duruyor. Yani Allah ve Resulünün kendilerini aldattığını söyleyen küfrün derin çukuruna düşmüş, ya da iki yüzlülüğün ağına, tuzağına yakalanmış kimseler bir yanda, tam karşı tarafta ise Allah ve Resulü doğru söylemiştir. Allah ve Resulünün bu vaad ettiği şey işte budur diyenler yer alıyor.

Bu bir bakış açısıdır sevgili Kur’an dostları. Nasıl ve nereden bakarsanız öyle görürsünüz. Eğer şeytanın gör dediği yerden bakarsanız, Allah ve Resulünün aldattığını söylersiniz. Şeytanın gör dediği yerden bakmak, iman ile bakmamaktır. Şeytanın gör dediği yerden bakmak, iç güdülerle bakmaktır. Şeytanın gör dediği yerden bakmak yamuk bakmaktır. Yamuk bakan nasıl doğru görsün. Yamukluğu bakışında değil, baktığında arayanlar neyi doğru görürler ki?

Onlar ön yargıyla bakıyorlardı. Çünkü küfür en büyük önyargıdır. Müminlerse ön bilgi ile bakıyorlardır. Çünkü iman ön bilgidir. İkisi arasındaki fark acil olan ve acil olanı, yani hemen şimdi ve burada olanla, yarın, gelecek olanı ayırıp ayıramama farkıydı. Biri acil olana bakıyordu, parçaya bakıyordu Parçada o vaadi göremiyordu.

Doğru, Resulallah midesi sarkmasın diye kuşak sarıyordu, çünkü o bile açtı Hendek günlerinde. Çünkü sadece bir keçiyi bütün bir orduya kesiyorlardı. Bazı günler oluyordu ki orduya tayın bile çıkmıyordu. Çünkü kuşatma altındaydılar. Zaten kuşatmanın en büyük sonucu buydu. Pes ederek teslim olmak.

İşte böylesi günlerde Resulallah Mü’minlere yeryüzünün en büyük iki imparatorluğunu kastederek; “Bizans’ın saraylarını görüyorum, Pers İmparatorluğunun saraylarını görüyorum, Yemen’in saraylarını görüyorum..!” diyordu. Yani müstakbel ümmetinin hudutlarını çiziyordu. Ümmetine hedef gösteriyordu. Yüreklere haritayı asıyordu.

Böylesi bir durumda, insanların tuvalete dahi gidemediği böylesi yer demir gök bakır bir durumda bu sözlere iman ile yaklaşanlar ancak anlayabilirlerdi. Yani parçayı bütün içine koyanlar anlayabilirlerdi. Parçayı bütün içine yerleştiremeyenler asla anlayamadılar. İşte bütünü görüp parçayı bütün içinde değerlendiren mü’minler, inkarcıların ve münafıkların tam zıddına Allah ve Resulünün bize vaad ettiği şey işte budur. Allah’ta, Resulü de doğru söylemiştir dediler.

Neydi vaad? Yani peşin ve geçici bir mutluluk mu yoksa vadeli ve kalıcı mutluluk mu. Zaten vaad, vadeli olan değil miydi. Allah ve Resulü doğru söylemişti. Çünkü Ankebût suresi daha girişinde;

Ehasiben Nasu en yütrekû en yekulu amenna ve hüm lâ yüftenun (Ankebût/2) yoksa insanlar sadece inandık demekle sınanmadan denenmeden, imtihan edilmeden, bedel ödemeden, inandık demeleri ispata tabi tutulmadan yakalarının bırakılacağını mı zannediyorlar. Salıverileceklerini mi zannediyorlar. Cennete gireceklerini mi zannediyorlar.

Yine bir başka ayet; Em hasibtüm en tedhulül cennete ve lemmâ ye’tiküm meselülleziyne halev min kabliküm. (Bakara/214) yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler kendi başınıza da gelmeden cennete öyle bedelsiz girivereceğinizi mi zannediyorsunuz. Günah işlemenin bile bir bedeli var, ya cenneti elde etmenin bir bedeli olmasın mı? Yatmanın bile bir bedeli var, ya cennetin bedeli olmasın mı? messethümül be’sâu veddarrâu ve zülzilû onlar yani öncekiler, cenneti önceden elde edenler öyle sıkıntılar çektiler, öyle acılara katlandılar, öyle darlıklar ve yokluklar çektiler, öyle sarsıldılar ki gelen sıkıntı ve belalarla hattâ yekulerRasûlü velleziyne âmenû meahû metâ nasrullah Allah’ın elçisi bile onunla beraber olanlarla birlikte diyorlardı ki; Allah’ım, yardımın ne zaman. Allah’ın yardımı ne zaman gelecek. Evet, gözlerini ufka dikmişler bittik ya rabbi diyorlardı, bittik. Zaten bittik diyenlere yettim kulum diyecek bir rab vardı ve zaten o zaman yetişirdi. elâ inne nasrAllâhi kariyb (Bakara/214) aklınıza koyun, hiç unutmayın ki böyle diyenlere, bitenlere, elinden gelen tüm imkanı kullananlara, tüm çabasını ortaya koyup bittim ya rabbi diyenlere Allah’ın yardımı çok yakındır, çok yakın.

Allah doğru söylemiş, Resulü doğru söylemişti. İşte o doğrular o gün ortaya çıkmıştı. Bittik diyene kadar imtihan edilmişlerdi. Arkadan ve önden kuşatılmışlar, içten ihanete uğramışlar, Kureyze oğulları onları arkadan hançerlemiş hiçbir yerden yardım gelmeyecekken Allah yardım kapılarını açmış, hiç hesapta yokken düşman ordusunda bir nefer olarak bulunan cins kafa biri iman etmiş ve düşmanı birbirine düşürebilmişti ve arkasından yer ve gök kardeşleri, Müslüman olan rüzgar, Müslüman olan gök, Müslüman olan yer şuurlu olan kardeşlerinin yardımına koşmuş, tıpkı Musa’nın yardımına koşan su gibi, tıpkı İbrahim’in yardımına koşan ateş gibi onların da yardımına koşmuş ve o gece çıkan fırtına müttefik ordularını darmadağın etmiş geldikleri gibi çekip gitmişlerdi. İşte Allah ve Resulü doğru söylemişti.

ve ma zadehüm illâ iymanen ve tesliyma bu onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. Sadece bu.

 

23-) Minel mu’miniyne ricalün sadeku ma ahedullahe aleyh* feminhüm men kadâ nahbehu ve minhüm men yentezır* ve ma beddelu tebdiyla;

İman edenlerden öyle rical vardır ki, Allâh’a verdikleri sözde durdular… Onlardan kimi hayatını adamıştı, yerine getirdi (Allâh uğruna ölümü tattı); ve onlardan kimi de (yerine getirmeyi) beklemektedir… Onlarda değişme olmamıştır! (A.Hulusi)

23 – Müminlerdendir o erler ki Allaha verdikleri ahde sadakat ettiler: kimi adağını o dedi kimi de gözetiyor ve hiç bir suretle değiştirmediler. (Elmalı)

 

Minel mu’miniyne ricalün sadeku ma ahedullahe aleyh mü’minlerden öyle yiğitler var ki Allah’a verdikleri sözde durdular. Bu sözden dönmediler. feminhüm men kadâ nahbehu ve minhüm men yentezır onlardan kimi andını, imanına canına şahit kılarak yerine getirdi. Kimisi de sırasını beklemektedir. Bu and neydi? Bu andı bize Kur’an şöyle talim ettirmişti; Yıllar önce işte sırasını savan ve savamayan bu insanlara bu andı Kur’an En’am/162. ayetinde şöyle talim ettirmişti;

Kul, deki et Mü’min inne Salatiy benim desteğim, isteğim, duam, talebim, bütün arzum ve Nüsükiy bütün ibadetlerim ve mahyaye ve mematiy ölümüm ve dirimim, ölümüm ve hayatım Lillâhi Rabbil alemiyn (En’am/162) Alemlerin rabbi olan Allah’a armağan olsun. Bu andı yıllar önce inen, Mekke döneminin son yıllarında inen bu ayet Mü’minlere zaten öğretmişti ve onlar bu anda sadık kaldılar.

ve ma beddelu tebdiyla sözlerini yemediler, caymadılar, değiştirmediler, takas etmediler.

Bu ayetin sebebi nüzulü bahsinde tefsirlerimiz şöyle bir malumat verir. Bir grup sahabe Resulallah’a şöyle söz vermişti veya kendi aralarında şöyle bir andlaşma yapmışlardı. Ne zaman Resulallah ile savaşa çıkarsak ölümüne kadar savaşacağımıza Allah adına birbirimize söz verelim demişlerdi ve bu andı yapanların içerisinden Hamza ve Mus’ab Bin Umeyr Uhud’da sözlerini yerine getirerek canlarını imanlarına şahit kılmışlar, yani şehiyd olmuştular. Şehiyd olmak budur. Canı imana şahit tutmaktır. Rabbin huzuruna varınca; Ya rabbi imanıma şahit olarak canımı gösteriyorum demektir. Hayatımı gösteriyorum diyenlerde şehiyddirler. Model olarak yaşayanlar, örnek olarak çünkü şehiyd aynı zamanda model, örnek manasına da gelir.

İşte onlardan bir kısmı rablerine canlarını şahit tutmuşlar, bir kısmı ise sıralarını bekliyorlardı. Bire bir tarihi arka planda kastedilen onlar olsa da bu ayet yer yüzünün son gününe kadar yaşayacak olan ve sözüne sadık kalan her mü’min için elbette ki geçerlidir.

 

24-) LiyecziyAllâhus sadikıyne Bi sıdkıhim ve yu’azzibel münafikıyne in şâe ev yetube aleyhim* innAllâhe kâne Ğafûran Rahıyma;

Böylece Allâh, sadıkları (doğrucuları – hakikati tasdik edenleri) sıdkların (saf samimi inanç) sonuçlarıyla cezalandıracak; münafıkları ise, dilerse azabı yaşatacak yahut onların tövbelerini gerçekleştirecek… Muhakkak ki Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

24 – Çünkü Allah, sadıklara sadakatleriyle mükâfat edecek, Münafıklara da dilerse azâb veya tevbe verecek, şüphe yok ki Allah bir gafur rahîm bulunuyor. (Elmalı)

 

LiyecziyAllâhus sadikıyne Bi sıdkıhim neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmiş ve yu’azzibel münafikıyne in şâe ev yetube aleyhim iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak, ya da tevbe ederlerse tevbelerini kabul etmek için böyle yapmıştır.

..ketebe alâ nefsiHİr rahme.. (En’an/12) Allah kendi zatı için rahmeti yazdı. Yani Allah merhameti kendisine ilke edindi. Bu ayet ışığında düşündüğümüzde in şâ’e, eğer isterse nin ne manaya geldiğini açıkça anlıyoruz. Evet Allah affetmek istiyor. Affetmek içinde koyduğu yasa gereği insandan bahane istiyor. Yani bu yasaya uymasını istiyor. Tevbenin affedilmek için bahane kılınmasının sebebi bu. Yoksa eylemleriyle yaptığı ve sonucunda bir çok şeyi kırıp döktüğü halde insanın tevbesinin Allah tarafından reddedilmesi gerekmez mi? Ama değil. O bile Allah’ın merhametini harekete geçirmeye yetiyor. Çünkü Allah affetmek istiyor. İradesini bu yönde koyuyor, arzusunu bu yönde koyuyor. Onun için,

..azâbiy usıybu Bihi men eşa’* ve rahmetiY vesiat külle şey’.. (A’raf/156 buyuruyor. Azabım var ya onu dilediğime isabet ettiririm. Fakat önemli olan şu rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Evet İşte bu ve dahası, Kullarıma de ki; Nebbi’ ıbadiy.. Kullarıma haber ver ki; enni enel gafurur rahiym. (Hicr/149) ben çok affediciyim, çok merhamet sahibiyim, bir rabbim, bir Allah’ım.

İşte bütün bunlar insanın yüreğine su serpiyor. Çünkü rabbimize karşı yüzümüzün olmadığını bil sekte O’nun engin bağış okyanusuna dalmaktan elbette kaçamayız, kaçamayacağız.

innAllâhe kâne Ğafûran Rahıyma çünkü Allah zaten oldum olası çok bağışlayıcı, merhamet kaynağıdır.

 

25-) Ve reddAllâhulleziyne keferu Bi ğayzıhim lem yenalu hayra* ve kefAllâhul mu’miniynel kıtal* ve kânAllâhu Kaviyyen ‘Aziyza;

Allâh, hakikat bilgisini inkâr edenleri bir hayra nail olmaksızın kendi hışımları ile defetti! Allâh, savaşta iman edenlere yeterli geldi… Allâh Kaviyy’dir, Aziyz’dir. (A.Hulusi)

25 – Allah hem o kâfirleri hiç bir hayra elleri irmeksizin gayzleriyle defetti ve bu suretle Allah, müminlere kıtalin hakkından geliverdi ve Allah, kaviy, azîz bulunuyor. (Elmalı)

 

Ve reddAllâhulleziyne keferu Bi ğayzıhim lem yenalu hayran Allah kinleri yüzünden küfre gömülenleri geri püskürtmüş lem yenalu hayran ve ellerine hiçbir şey geçmemiştir. Hiçbir şey elde edemediler. Yani Medine’nin önünde sıra sıra ordugâh kuran müttefik küfür güçleri için bu ayet. Ellerine hiçbir şey geçmedi diyor. Çok beklediler, çok çaba gösterdiler ve var güçlerini kullandılar ama hiçbir şey geçmedi. 24.000, 3.000 ne kadar büyük bir kuvvetler dengesizliği var. Hiçbir denge yok. Hiçbir kıyas kabul etmez. Ama nereden baktığınıza bağlı. 3.000, 24.000 İ yenmişti.

Burada kiniyle küfre gömülenlerden söz ediliyor. Elleziyne keferu Bi ğayzıhim kinleriyle küfre gömülenler Bu tipler her çağda kafirin en şedidini oluştururlar. Her çağda küfrü inadi sahipleri bunlardır. Kinlerinin temelinde küfürleri, küfürlerinin temelinde de kinleri olan insanlar. Kinleri arttıkça küfürleri, küfürleri arttıkça kinleri artar. Asıl kafirler de bunlardır. Yoksa kendisine hakikat ulaşmamış, ulaşmadığı içinde her hangi bir inkarı söz konusu olmayanlar değil.

ve kefAllâhul mu’miniynel kıtal zira Allah mü’minlere savaşta da yeter. Yani sadece barışta yetmez. Savaşta da yeter O. ve kânAllâhu Kaviyyen ‘Aziyza ve zaten Allah güç ve kuvvet, azamet ve izzet sahibidir.

 

26-) Ve enzelelleziyne zaheruhüm min ehlil Kitabi min sayasıyhim ve kazefe fiy kulubihimür ru’be feriykan taktülune ve te’sirune feriyka;

Ehl-i kitaptan onlara arka çıkanları da kalelerinden indirdi ve onların kalplerine endişe düşürdü… Bir bölümünü öldürüyordunuz, bir bölümünü de esir ediyordunuz. (A.Hulusi)

26 – Hem de ehli kitab dan onlara muzaheret edenleri: kalplerine korku düşürerek kulelerinden indirdi, bir kısmını katl ediyordunuz bir kısmını esîr. (Elmalı)

 

Ve enzelelleziyne zaheruhüm min ehlil Kitabi min sayasıyhim Yine O geçmiş vahyin mensuplarından düşmana desten verenleri kalelerinden çıkarmış ve kazefe fiy kulubihimür ru’b ve kalplerine derin bir korku salmış feriykan taktülune ve te’sirune feriyka kalplerine derin bir korku salmıştık, baksanıza bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyorsunuz.

Burada kastedilen mü’minleri arkadan hançerleyen Kureyza oğulları kabilesidir. Medine de bulunan 3 Yahudi kabilesinden 2 si daha önceden yaptıkları ihanetin cezası sonucunda yurtlarından çıkarılmıştılar. Son kalan Ben i Kureyza Müslümanlarla ittifak yaptı, ittifaka da son ana kadar sadık kalmıştı. Müttefik düşman güçler Medine’yi abluka altına alıp kuşatınca Kureyza’yı ayarttılar. Diğer göç eden Yahudi kabilelerde müşriklerle ittifak kurarak Müslümanlar üzerine yürümüşlerdi çünkü.

Kureyza oğulları Müslümanlarla yaptıkları ittifaka rağmen ihanet ederek onları en zor zamanlarında arkadan hançerlediler ve anlaşmayı bozup Müslümanlara arkadan saldırmak için hazırlıklara başladılar. Tabii neticede bunu başaramadılar ve müttefik güçler başarısız olup çekip gittiler. Artık Müslümanlarla Kureyza baş başa kalmıştı.

Resulallah uzun kuşatma günlerinde ki o yorgun, o bitkin haliyle artık evine gelip de tam zırhını çıkaracağı zaman kendi özel haber kaynağı Kureyza üzerine yürümesini emrediyordu. Artık duramazdı ve mü’minlere de herkesin toplanıp Kureyza üzerine cezalandırmak için yürünmesi emrini verdi ve Kureyza oğulları kalelerine kapandılar. 3 haftalık sıkı bir kuşatma oldu. Bu kuşatma sonunda Kureyza oğulları teslim olmak istediklerini, fakat bir şartlarının olduğunu söylediler. Bu şart Kendileri hakkında, ihanetleri hakkında hükmü çok eskiden biri müttefik oldukları Medine’li Saad Bin Muaz’ın vermesi şartını koştular.

Resulallah tereddütsüz bu şartı kabul etti ve Saad’ın vereceği hiçbir hükme itiraz etmeyeceğini söyledi. Yani şartlarını itirazsız kabul etti. Bu arada Ebu Lübabe’yi bir takım danışmalarda bulunmak üzere içlerine gelmesini istediler. Resulallah bu dileklerini de kabul etti ve Ebu Lübabe’yi gönderdi. Ebu Lübabe onların sorularına cevap verdi. Bu arada bizim akıbetimiz ne olacak diye onun gözüne bakıyorlardı. O sanki onlara, onların o haline acımıştı. Saad’ın onlar için ne hüküm vereceğini hissetmiş olsa gerek ki elini boynuna götürerek, yani cezalandırılacaksınız işareti yaptı. Ondan sonra döndüğünde eyvah ben ne yaptım. Ben sanki düşmanını Resulallah’a kışkırtmış gibi oldum. Sanki düşman hesabına bilgi taşımak gibi bir duruma düştüm diyerek kendisini mescitteki direğe kendi elleriyle bağladı. Diyordu ki Beni buradan Resulallah çözmedikçe kimse çözemez ve sürekli göz yaşı döküyor, tevbe ediyordu. Ebu Lübabe hakkında onun affolunduğuna dair ayet ininceye kadar da orada bağlı kaldı. Böyle bir imanı sadakat testinden geçmişti Ebu Lübabe.

Saad Bin Muaz en sonunda Ben-i Kureyza teslim olduğunda kararı onların hukukuna, onların kitabına göre vereceğini söyledi ve yine söylediği gibi yaptı. Tensiye kitabının 20. babının 10 ve 14. ayetlerinde yer alan Hukuklarına göre davrandı ve eli kılıç tutanların ihanetlerine karşılık kendi hukukları gereği öldürülmeleri hükmünü verdi. Resulallah zaten hiç karışmadı ve sadece su sözü söylemekle yetindi. Onlar hakkında yedi kat göğün hükmüyle hükmettin. Yani Tevrat’ın hükmüyle hükmettin demekle yetindi. İşte burada dile getirilen olay Ben-i Kureyza’nın ihanetinin bulduğu karşılıktır.

[Ek bilgi; Tevrat-Tesniye 20. bab Say/198.

10 – Bir şehre karşı cenk etmek için ona yaklaştığın zaman onu barışıklığa çağıracaksın.

11 – Ve vaki olacak ki eğer sana sulh cevabı verirse ve kapılarını sana açarsa o vakit vaki olacak ki içinde bulunan bütün kavim sana angaryacı olacaklar ve sana kulluk edecekler.

12 – Ve eğer seninle musalaha etmeyip cenk etmek isterlerse o zaman onu muhasara edeceksin.

13 – Ve Allah’ın RAB onu senin eline verdiği zaman onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin.

14 – Ancak kadınları ve çocukları ve hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bütün malını çapul edeceksin ve Allah’ın RABBİN sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin. (Tevrat-Tesniye 20. bab Say/198.)]

 

27-) Ve evreseküm Ardahüm ve diyarehüm ve emvalehüm ve Ardan lem tetauha* ve kânAllâhu alâ külli şey’in Kadiyra;

Onların arazilerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız bir bölgeye sizi mirasçı kıldı… Allâh her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

27 – Ve arazilerini ve yurtlarını ve mallarını size miras kıldı, bir de bir arzı ki daha ona ayak basmadınız, Allah her şey’e kadîr bulunuyor. (Elmalı)

 

Ve evreseküm Ardahüm ve diyarehüm ve emvalehüm böylece O sizi onların arazilerine, yurtlarına, mallarına mirasçı kıldı. ve Ardan lem tetauha dahası ayak basmadığınız bir nice toprağı da vaad etti.

Bu bir mucizevi haber. Çok ilginç, Fütühatın hedefi gösteriliyor. Belki Filistin kastediliyor. Yani henüz ayak basmadığınız bir nice toprağı da size vaad etti diyor. Zaten bu vaadin nasıl gerçekleştiği İslam tarihi tarafından gözümüzün önüne tarihi bir gerçek olarak serilmiştir.

ve kânAllâhu alâ külli şey’in Kadiyra zira Allah her şeye güç yetirendir.

 

28-) Ya eyyühen Nebiyü kul li ezvacike in küntünne türidnel hayated dünya ve ziyneteha fetealeyne ümettı’künne ve üserrıhkünne serahan cemiyla;

Ey Nebi… Eşlerine de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun zinetini diliyorsanız, gelin size boşanma bedeli vereyim ve sizi güzel bir şekilde serbest bırakayım.” (A.Hulusi)

28 – Ey o Peygamber! zevcelerine şöyle söyle: eğer Dünya hayat ve ziynetini istiyorsanız haydi geliniz sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. (Elmalı)

 

Ya eyyühen Nebiy sen ey peygamberler ailesinin ferdi kul li ezvacike in küntünne türidnel hayated dünya ve ziyneteha eşlerine de ki; eğer sizler dünya hayatını ve onun süslerini, ihtişamını, albenisini, ziynetini istiyorsanız fetealeyne ümettı’künne ve üserrıhkünne serahan cemiyla gelin size istediğiniz dünyalığı vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim, bırakayım, boşayayım.

Fark ettiğiniz gibi yepyeni bir konuya girdik. Bu ayetlerin nazil olduğu dönemde İslam cemaati savaşlarla gelen servetten paylarını almışlardı tabii ki. Özellikle bu son savaş müttefik düşman güçlerinin sessiz sedasız çekilmesi üzerine Ben-i Kureyza’dan ele geçen çok yüklü bir ganimet olmuştu, Hatta çok ilginçtir Kureyza cezalandırıldıktan sonra onların hanelerinin gizli bölmelerinde 1.500 askeri tam teçhizat donatacak bir savaş teçhizatı çıkmıştı. Demek ki öteden beri ihanete hazırlanırlarmış.

Tabii bütün bu ganimetler mü’minlere kaldı ve Medine İslam cemaatinin hayatına da yansıdı. Refah düzeyi elbette ki yükseldi. Fakat bu yükselen refah standardından Resulallah’ın haneleri hiç pay almadılar. Gözle görülür bir biçimde yükselen Medine’de ki refah düzeyi Resulallah’ın hanelerine yansımamıştı. Çünkü Resulallah’ın ta baştan beri gözettiği bir ilke vardı, kendi koyduğu ilkesi.

Başında bulunduğu Müslümanların en yoksulu gibi yaşamak. O bu ilkesini hep sonuna kadar korudu. Ama Resulallah’ın eşleri de İslam cemaatine yansıyan bu refahtan pay almak istediler ve ihtiyaçlarını Resulallah’a ulaştırdılar. O güne kadar sabretmişlerdi. Öyle sabır ki Hz. Aişe’nin verdiği bilgiye bakarsak 3 ay olurdu ki diyor Resulallah’ın hiçbir evinde ateş tütmezdi. Yani sıcak yemek görmezdik 3 ay geçerdi de. Böyle zor dönemler.

İşte bu durumlar ezvac-ı tahirat annelerimizi, Resulallah’ın temiz eşlerini oldukça bunaltmış olacak ki, onlar da bu refahtan pay istediler, ihtiyaçlarını ilettiler. Kadın olarak süs eşyası, zinet eşyası istediler. Ya da tabii ve doğal ihtiyaçlarının üzerinde arzu ettikleri ilave şeyler istediler. İşte bunun üzerine Resulallah onlara gönül koydu. Yani kendilerini, kendisini anlamadıklarını düşündü ve içine kapandı.

Öyle ki o günlerde diyor Hz. Ömer Katafa’nın bizim aleyhimize ordu hazırlayacağı haberlerini işitiyorduk ve tetikte bekliyorduk Katafan ne zaman üzerimize gelecek ve bir sabah namazında bir çığlıkla uyandık. Bir ağıt sesiydi bu. Ağıdın sahibine gittiğimde “Resulallah eşlerini boşadı” diye bir haber işittim. Sanki tepemden kaynar su dökülmüş gibi oldum. Öyle çevirebiliriz. Ve hemen Resulallah’ın yanına gidip görüşmek istedim. Mescitten hanesine geçmek için Bilal’den benim için izin istemesini söyledim. Bilal girdi İzin istedi, fakat hiç cevap vermemiş.

Bilal “cevap alamadım” dedi. Bilal mescitte meşgul oldu, bir daha izin istedim, yine aynı sükutla karşılaşmıştım. 3. izin isteyişimde artık umudumu kesmiş geri dönüyordum ki Bilal arkamdan çağırdı; “Gel izin çıktı.” Girdim.

Girdiğimde gördüğüm şey hanesinde şuydu yerde yapraklar bir köşede seriliydi, bir köşede şilte vardı, bir kırba su vardı, gördüğümün hepsi buydu. O manzarayı görünce içim doldu, kendimi tutamadım göz yaşlarımla birlikte dedim;

– Ya Resulallah anam babam sana feda olsun. Krallar bir eli yağda, bir eli balda  yaşarken, senin şu haline bak.. Dedi ki

– Ya Ömer  onlar alacaklarının tümünü dünyada aldılar.

Arkasından konuşturmayı başardım ya diyerek hemen konuya girdim.

– Ya Resulallah eşlerini boşadın mı?

Uzun bir sükûttan sonra;

– Hayır. Dedi. Ve arkasından dedim ki;

– Ya Resulallah sana eziyet ediyorlarmış, senden bir şeyler istiyorlarmış, dünyalık istiyorlarmış. Sen onları bize bırak. Hafza’yı bana, Aişe’yi babası Ebu Bekir’e bırak. Biz onların hakkından geliriz. Geçen hafta benim eşim benden bir şeyler istemişti, ben ona istediklerini farklı bir biçimde verdim, anlarsın ya ya Resulallah..! Deyince Ya Resulallah gülmüştü.

– Güldürdüm ya içime güneş doğdu diyor. Yani Resulallah’ın güldüğünü gördüm ya, tebessüm ettiğini, artık rahatlamıştım. O da rahatlamıştı ve;

– Anam babam sana feda olsun ya Resulallah seni üzmesinler, sen onlara bakma, sen onlara aldırma, biz onların hakkından geliriz. Deyip çıktım.

Önce Aişe’nin odasına uğradım. Lafı açacak oldum, Aişe;

– Sen git kızınla uğraş. Dedi ve kızım Hafza’nın yanına girdim;

– Hazfa,niye böyle yapıyorsunuz kızım, bundan sonra sana bir şey lazım olursa babandan iste oldu mu. Resulallah’ı kırma, gücendirme. Neyine güveniyorsun kızım dedim. Sen neyine güveniyorsun. Komşun ve ortağın, onun hali başka. Eğer sen ona bakıp da böyle yapıyorsan ona bakma. Onu Allah Resulünün nasıl sevdiğini sen de bilirsin. (Yani Hz. Aişeyi kastediyordu.) Yani ona bakıp da sen neyine güveniyorsun kızım. Sonra Resulallah’ın gönlü incinirse Allah sana ne der Hazfa..! Bunları söyledim ve oradan ayrıldım. Diyor.

İşte yaşanan bu olaylar ve bunun arkasından inen ayetler.

 

29-) Ve in küntünne türidnAllâhe ve RasûleHU veddarel’ahırete feinnAllâhe e’adde lilmuhsinati minkünne ecren ‘azıyma;

“Yok eğer Allâh’ı, Rasûlünü ve sonsuz gelecek yurdunu diliyorsanız, muhakkak ki Allâh sizden, muhsin kadınlar (görürcesine Allâh’a yönelmişler) için çok büyük bedel hazırlamıştır.” (A.Hulusi)

29 – Yok eğer Allah ve Resulünü ve Âhiret evini istiyorsanız haberiniz olsun ki Allah içinizden güzellik edenlere pek büyük bir ecir hazırlamıştır. (Elmalı)

 

Ve in küntünne türidnAllâhe ve RasûleHU veddarel’ahıreh yok eğer Allah’ı, Resulünü ve ahiret yurdunu, ahiretin mutluluğunu istiyorsanız feinnAllâhe e’adde lilmuhsinati minkünne ecren ‘azıyma bilin ki Allah içinizden iyi davranışı tabiat haline getirenlere muhteşem bir ödül hazırlamıştır.

Bu ayet inince Resulallah Hz. Aişe’ye bu ayeti okur. Yani Allah ve Resulünü mü istiyorsunuz, yoksa dünya malını mı. Dünyayı istiyorsanız size isteğinizi verip sizi salayım, yani boşayayım ve arkasından Resulallah şöyle der.

– Hemen cevap vermen gerekmiyor, istersen git bir anne babanla istişare et.

Hz. Aişe, o güzel annemiz buna sinirlenir başka bir şeye değil.

– Ben Allah ve Resulünü tercih etmeyi anne babamla mı konuşacağım. Ben Allah ve Resulünü tercih ediyorum. Tabii sırasıyla tüm eşleri Resulallah’a sevgi ve muhabbetlerini tekrar yenilerler, sunarlar, gönlünü alırlar. Allah ve Resulünü tercih ettiklerini söyler ve tabir caizse biatlarını tazelerler. Hz. Aişe bu sözünden hiç ömür boyu dönmeyecektir.

Abdülmelik döneminde bir günde Abdülmelik 1/5 humus payından Hz. Aişe’nin payına düşen 100.000 altın gönderir. Hz. Aişe’nin hizmetçisi naklediyor.

– Hanımım dedi ki bugün bunları dağıt. Ben akşama kadar o gün para dağıttım, altın dağıttım. Eve geldiğimde hanımımın oruç olduğunu hatırladım, hemen ona bir iftar hazırlamaya koyuldum ama evde sadece içine ekmek doğranmış yağlı bir su vardı. Onu yedirdim.

– Başka bir şeyler yok mu? dedi;

– Efendin sen birkaç para altın ayırsaydın şimdi bir şeyler alırdık ama hepsini bana dağıttırdın.

– İyi iyi fazla söylenme, hatırlatsaydın ayırırdım, o da düşünülecek şey mi dedi.

Ne zaman mükellef bir davete gitse Hz. Aişe, oradan sadece belli şeyleri yerdi. Birçok şeye el sürmezdi. Bir keresinde davet sahibi aşırı ısrar edince ağlamaya başlamıştı.

– ‘hıbbi lem ye’kun sevgilim hiç yemedi..! demişti. Meğer Resulallah’ın yemediğini o da yemezmiş. İşte böylesine durdular sözlerinde.

 

30-) Ya nisaen Nebiyi men ye’ti minkünne Bi fahışetin mübeyyinetin yuda’af lehel azâbü dı’feyn* ve kâne zâlike alAllâhi yesiyra;

Ey Nebi’nin Kadınları… Sizden kim apaçık bir terbiyesizlik – haddini aşan fiil yaparsa, onun için azap iki misli olur! Bu, Allâh üzerine pek kolaydır. (A.Hulusi)

30 – Ey Peygamberin kadınları! sizden her kim açık bir terbiyesizlik ederse ona azâb iki kat katlanır ve Allaha o kolay bulunuyor. (Elmalı)

 

Ya nisaen Nebiy ey peygamber eşleri men ye’ti minkünne Bi fahışetin mübeyyinetin yuda’af lehel azâbü dı’feyn içinizden her kim açık bir hayasızlık yaparsa onun ahiretteki azabı iki kat olacaktır. ve kâne zâlike alAllâhi yesiyra zira bu Allah için çok kolaydır.

Örnekliğin avantajı değil mi Kur’an dostları. Örnekliğin avantajı olduğu gibi riski de var. Örnek olan güzelliği ürettiği için elbette iki kat sevap alacak. Bir sonraki ayette geleceği gibi. Ama kötü örnek olan çirkinliği ürettiği içinde aslında iki kat değil; Hem yaptığı çirkinlik için, hem de başkalarının çirkinliğine neden olduğu için.

Bu bir nükteyi de içeriyor. Cahiliyeden beri geleneksel örfte hür insanlar kölelerin iki katı ceza alırdı suç işleyince. Hatta hürlere cezanın indirimli ceza verilmesi düşünüldüğünde bana köle muamelesi mi yapıyorsunuz diye üzülürdü. Onun için burada aynı zamanda annelerimizin sosyal statüsünün yüksekliği gösterilmiş oluyor.

 

31-) Ve men yaknüt minkünne Lillâhi ve RasûliHİ ve ta’mel salihan nü’tiha ecreha merreteyni ve a’tedna leha rizkan keriyma;

Sizden kim Allâh’a ve Rasûlüne itaat eder ve imanın gereğini uygularsa, ona da ecrini iki kere veririz… Onun için cömert – zengin bir yaşam gıdası hazırlamışızdır. (A.Hulusi)

31 – Yine sizden her kim Allaha ve Resulüne divan durup salih bir amel işlerse ona da ecrini iki kere veririz, hem onun için kerîm bir rızık hazırlamışızdır. (Elmalı)

 

Ve men yaknüt minkünne Lillâhi ve RasûliHİ ve ta’mel salihan ama içinizden her kim de Allah’a ve Resulüne gönülden boyun eğer  ve salih amel işlerse nü’tiha ecreha merreteyn biraz öncekinin tam tersi onun ödülünü de iki misli veririz. ve a’tedna leha rizkan keriyma aynı zamanda ona akıl almaz güzellikte bir rızıkta hazırlarız. Evet, Akıl almaz güzellikte bir rızık diye çevirmem boşuna değil; keriym, keriyman sözcüğünün nekira, belirsiz formundan dolayı. Belirsizlik formu metnin anlamına yan anlam olarak aklın almayacağı, hesaba gelmeyecek, düşünülemeyecek manasını yansıtır. Ki zaten Kur’an da da bu var. Aklın almayacağı nimetlerin mü’minlere verileceği ifade buyruluyor. Mü’minleri öyle sürprizlerin bekleyeceği ki, bunu aklın dahi almayacağı ifade buyruluyor.

 

32-) Ya nisaen Nebiyi lestünne keehadin minennisai inittekaytünne fela tahda’ne Bil kavli feyatmealleziy fiy kalbihi meradun ve kulne kavlen ma’rufa;

Ey Nebi’nin Hanımları… Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz! Eğer korunmak istiyorsanız (muhatabınız olan erkeğe) edâlı – işveli konuşmayın! Bu yüzden, düşüncesiz – hastalıklı olan kimse sizden umutlanır! Uygun ve yanlış anlaşılmayacak tarzda konuşun! (A.Hulusi)

32 – Ey Peygamberin kadınları siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz, eğer korunur takvalı olursanız, onun için söylerken kırıtmayın da kalbinde bir maraz bulunan tamaa düşmesin, güs güzel, dos doğru söz söyleyin. (Elmalı)

 

Ya nisaen Nebiy Ey peygamber eşleri lestünne keehadin minennisai inittekaytünne siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Tabii ki eğer Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız. fela tahda’ne Bil kavl şu halde işveli bir edayla konuşmayın. feyatmealleziy fiy kalbihi meradun sonra kalplerinde hastalık bulunanlar yersiz bir arzuya kapılabilirler. Eğer işveli bir edayla konuşursanız ve kulne kavlen ma’rufa ama güzel ve düzgün konuşun.

Karşıt cinsle iletişim kurarken kendi doğal konuşma tarzınızı değiştirmeyin çağrısı bu aslında. Mü’minlerin annelerinin örnekliğine de bir atıf.

 

33-) Ve karne fiy buyutikünne ve lâ teberrecne teberrucel cahiliyyetil’ula ve ekımnes Salâte ve atiynez Zekâte ve etı’nAllâhe ve RasûleHU, innema yürıydullahu liyüzhibe ankümürricse EhlelBeyti ve yütahhireküm tathiyra;

Evlerinizde oturun… Önceki cahiliye anlayışındaki gibi (işveli cazibeli tahrik edici şekilde) kendinizi teşhir ederek yürümeyin… Salâtı ikame edin, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlüne itaat edin! (Ey Rasûlün) hane halkı, Allâh sizden yalnızca ricsi (kiri, maddi şeylere bağlılığınızı, bedensel şeyler ile kayıtlanmanızı) gidermek ve sizi tertemiz yapmayı diler! (A.Hulusi)

33 – Hem vakalarınızla evleriniz de durun da evvelki cahiliyet çıkışı gibi süslenip çıkmayın, namaz kılın, zekât verin, Allah ve Resulüne itaat edin, Allah sâde şunu istiyor: sizden kiri uzaklaştırsın da ey ehli beyt sizi tertemiz, pam pâk etsin!. (Elmalı)

 

Ve karne fiy buyutikünne evlerinizde dahi vakarlı olun.

Aslında; Ve kırne fiy buyutikünne diye okursak bunun manası evlerinizde vakarlı olun. Fakat ve karne fiy buyutükünne diye okursak, yani kırne yerine karne okursak bu durumda evlerinizde oturun. Ya da kökeninin nereden geldiğine, bu ihtilafa bakarak evlerinizde dahi göz aydınlığı olun. Kurratü ayn aynı kökten gelir. Evlerinizde dahi göz aydınlığı olun. Manasına gelir.

Arabistan ikliminin kadının ev içi giyimine yansıyan rahatlığıyla birlikte bu ayet düşünülmeli. Bir de Resulallah’ın hanelerinde ki yoğun ziyaretçi akını hesap edilmeli ve buna İmam Malik’in Muvatta’ında naklettiği ilerleyen yıllarda, hicretten sonra cemaat o kadar büyüdü ki Cuma günleri artık mescit almaz olmuştu. Ve bunu telafi için Resulallah’ın haneleri açılıyor Cuma namazında ve cemaat oraya kadar taşıyordu. Rivayetini de birlikte düşündüğümüzde bütün bunlarla beraber neden evlerinizde dahi vakarlı olun, ağır başlı olun, yani ev içi mahrem kıyafetle değil, tamamen her an o evin de kamuya açılacakmış gibi kullanılabileceğini unutmayın. Çünkü bütün bu veriler dikkate alındığında bu sonuç çıkıyor.

ve lâ teberrecne teberrucel cahiliyyetil’ula eski cahiliye dönemi, ben haddini bilmezlik dönemi diye çeviriyorum bunu çünkü cehalet bizim bildiğimiz manada bilmezlik olayı değil, bilgi kıtlığı değil, haddini bilmezlik. Ebu Cehil’in cehaleti buydu. Yoksa çok kültürlüydü. Yani bugün ki seviye dikkate alındığında entelektüel bile sayılabilirdi. Ama Ebu Cehil’in cehaleti haddini bilmezlikti, kendini bilmezlikti. Onun için eski kendini bilmezlik döneminde olduğu gibi, dişiliğinizi ön plana çıkarmayın.

Cahiliyeyi açıkladık Teberrücü açıklayalım. Teberrüc; aslında kadınların ziynet eşyalarını göstermek için ayaklarını yere vurmaları anlamından türetilmiştir. Karşıt cinsle iletişim de kadının dişiliğini, kişiliğinin önüne geçirmesi hali ve sergilemesi hali. Kısaca böyle tanımlayabiliriz. Dahası cinselliğin kamuya açılması olarak tanımlayabiliriz.

Cinsellik, özellikle kadın için burada geçiyor, çünkü kadın estetik bir varlıktır. Yani güzel bir varlıktır, cinsi latiyftir. Ama cinsellik deyince zaten kadın ve erkek cinselliği hepsi bunun içine girer. Cinsellik özel alandır. Kamulaştırılamaz, kamuya açılamaz. Buradan anlayacağımız makro öğüt budur.

ve ekımnes Salâh namazınızı hakkını vererek kılın, ekımne. ve atiynez Zekâ zekâtınızı verin. Dikkat buyurun, kadına zekatınızı verin diyor. Yani kadının mülkiyet hakkını teslim ediyor daha o günden. Unutmayınız Avrupa da bir çok ülkede kadının mülkiyet hakkı 19. yy. a kadar verilmiyordu.

ve etı’nAllâhe ve RasûleH Allah’a ve Resulüne uyun. innema yürıydullahu liyüzhibe ankümürricse EhlelBeyti ve yütahhireküm tathiyra emin olun ki Allah sizden maddi manevi her tür kiri gidermek için sizi ter temiz yapmak istiyor ey peygamberin ev halkı. Hepsi bu. İnnema, hepsi bu. Yani sizden kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.

Künne zamiri küm zamirine dönüşmüş son satırda, son cümlede. Künne dişil, müennes zamir. 2. çoğul şahıs. Küm ise eril ve tabii içinde dişiliği de ifade eden zamir. Neden dersek bu Resulallah’ın ehlibeytinin kapsamına sadece hanımlarının değil, belki o eve ait olan diğer torunları, damadı, kızı, onların da girdiği bir tanıma elverişli olsun için diye düşünebiliriz. Ama hepsinden öte ihtimalsiz olarak düşüneceğimiz şey;

Ey peygamberin eşleri sizi aldığınız tavır ve davranışların sonuçlarından doğrudan etkilenen biri var o da peygamber. Onun için sizi temizlemek istiyor, çünkü sizin arınmışlığınız doğrudan peygamberle ilgili. Peygamberin yanındasınız. Dolayısıyla size bakan sizi ve peygamberin evini görüyor. Modelsiniz.

 

34-) Vezkürne ma yütla fiy buyutikünne min âyâtillâhi vel hıkmeti, innAllâhe kâne Latıyfen Habiyra;

Evlerinizde Allâh’ın âyetlerinden ve hikmetten bildirilenleri zikredin (anın)… Muhakkak ki Allâh Latiyf’tir, Habiyr’dir. (A.Hulusi)

34 – Oturun da evlerinizde okunan âyâtullahı ve hikmeti anın, şüphe yok ki Allah, lâtif, habîr bulunuyor. (Elmalı)

 

Vezkürne ma yütla fiy buyutikünne min âyâtillâhi vel hıkme bir de evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini, ama özellikle onlarda ki hikmeti düşünün. innAllâhe kâne Latıyfen Habiyra şüphesiz Allah hikmetiyle her şeyin özüne nüfuz eden, ve her şeyden haberdar olandır.

 

35-) İnnel müslimiyne vel müslimati vel mu’miniyne vel mu’minati vel kanitiyne vel kanitati ves sadikıyne ves sadikati ves sabiriyne ves sabirati vel haşi’ıyne vel haşi’ati vel mütesaddikıyne vel mütesaddikati ves sâimiyne ves sâimati vel hafizıyne fürucehüm vel hafizati vez zakirinAllâhe kesiyren vez zakirati e’addAllâhu lehüm mağfireten ve ecren ‘azıyma;

Muhakkak ki İslâm’ı kabul etmiş erkekler ve İslâm’ı kabul etmiş kadınlar, iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, sadık (sözünü yerine getiren) erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, huşû eden (hakikati fark etmenin getirisi olan hassasiyet hâli) erkekler ve huşû eden kadınlar, tasaddukta bulunan (sadaka – zekât veren) erkekler ve tasaddukta bulunan kadınlar, orucu yaşayan erkekler ve orucu yaşayan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden (hatırlayan) erkekler ve zikreden kadınlar var ya, işte Allâh onlar için bir mağfiret ve Aziym bir ecir hazırlamıştır. (A.Hulusi)

35 – Bütün Müslimler ve Müslimeler, mü’minler ve mü’mineler, kanitler ve kaniteler, sadıklar ve sadıkalar, haşı’ler ve haşialar, mütesaddıklar ve mütesaddikalar, saimler ve saimeler, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar Allah ı çok anan zâkirler ve zakireler hep bunlara Allah bir mağrifet ve bir büyük ecir hazırlamıştır. (Elmalı)

 

İnnel müslimiyne vel müslimat şüphesiz Allah tam teslim olmuş erkekler ve kadınlar vel mu’miniyne vel mu’minat Allah’a güvenip yürekten inanmış erkekler ve kadınlar. vel kanitiyne vel kanitat Allah’a adanmış erkekler ve kadınlar ves sadikıyne ves sadikat ahdine sadık bütün erkekler ve bütün kadınlar ves sabiriyne ves sabirat sıkıntılara karşı göğüs geren bütün erkekler ve bütün kadınlar. vel haşi’ıyne vel haşi’at Allah’a karşı derin bir saygıyla tir tir titreyen bütün erkekler ve bütün kadınlar vel mütesaddikıyne vel mütesaddikat Allah’a sadakatlerini, servetlerini yoksullarla paylaşarak ispat eden bütün erkekler ve bütün kadınlar.

Sadaka budur. Tasadduk budur. Allah’a olan sadakati, Allah’ın sizi imtihan için verdiği serveti yoksullarla paylaşarak ispatlama.

ves sâimiyne ves sâimat benliklerini denetim altına alıp oruç tutan bütün erkekler ve bütün kadınlar. Sâvm imsak manasına gelir, tutmak, iç güdüyü tutmak, benliği tutmak, egoyu tutmak, yani duygularını tutmak, kendini tutmak. Sıkı sıkıya. Kendine sahip olmak, kendini denetlemek. Onun için sâvm en geniş manada öz denetimdir ve oruçta zaten bu öz denetimin bir parçasıdır.

vel hafizıyne fürucehüm vel hafizat iffetlerini koruyan bütün erkekler ve bütün kadınlar. vez zakirinAllâhe kesiyren vez zakirat Allah’ı sürekli hatırda tutan bütün erkekler ve bütün kadınlar.

Evet, bunlara ne var? e’addAllâhu lehüm mağfireten ve ecren ‘azıyma işte bütün bunlara Allah sınırsız bir bağış ve muhteşem bir ödül ecren ‘azıym hazırlamıştır.

Küçük bir nükte gibi gözüküyor ama küçükte değil. Vav bağlacı, birbirine bağlanan ilki şey arasındaki zati farklılığa delalet eder, der Tahir Bin Aşur. Güzel bir nükte. Bu niteliğe sahip her kadın ve her erkek için bu vaad ayrı ayrı geçerlidir. Bu da bu yan anlamı katıyor ayete.

 

36-) Ve ma kâne li mu’minin ve lâ mu’minetin izâ kadAllâhu ve RasûluHU emren en yekûne lehümül hıyeretü min emrihim* ve men ya’sıllahe ve RasûleHU fekad dalle dalalen mubiyna;

Allâh ve Rasûlü bir iş hakkında hükmettiklerinde, iman etmiş bir erkek ve iman etmiş bir kadının, o işlerinde, kendileri için tercih- seçim hakkı yoktur! Kim Allâh’a ve Rasûlüne isyan ederse (uygulamazsa), gerçekten apaçık yanlış olan bir inanca sapmıştır! (A.Hulusi)

36 – Bununla beraber gerek bir mü’min için ve gerek bir mümine, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman o işlerinden ihtiyar kendilerinin olmak olamaz, ve her kim Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur. (Elmalı)

 

Ve ma kâne li mu’minin ve lâ mu’minetin izâ kadAllâhu ve RasûluHU emran imdi Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman inanan bir erkek ve kadının en yekûne lehümül hıyeretü min emrihim kendi işlerinde kişisel tercihlerine göre hareket etmeleri düşünülemez.

Ve ma Kâne kalıbı olmaz, yakışık almaz yerine göre şık kaçmaz, düşünülemez, asla mümkün değildir gibi farklı vurgular içerir. Kastedilen peygamberlik alanına giren hükümler olduğu belli. Resulallah’ın kendi özel içtihatları da oluyordu ara ara. Mesela bunların en ünlüsü Hurma aşılaması konusunda ki görüşü. Bu gibi özel şahsi, indi görüşleri elbette bu ayetin kapsamında değerlendirilmez.

Bir gün Hurma bahçesinin yanından geçerken hurmaların aşılanmak için dallarının kesildiğini gördüler.

– Eğer bıraksaydınız daha güzel olurdu.

Onlarda bıraktılar tabii. Fakat hiçbir şey olmadı ve dediler ki;

– Bıraktık ama hiçbir şey olmadı, iyi olmadı, yani ıslah olmadı.

Evet, o zaman Resulallah şöyle buyurdu;

– Siz dünyanızın işlerini benden daha iyi bilirsiniz.

Bu bir örnek. Mesela Hubab Bin Münzir’in Bedir savaşında ordugâhın nereye kurulması gerektiği konusunda ki görüşü de öyleydi. Resulallah ilk kuyunun hemen yanına kuralım derken, o tüm kuyuları kapatıp en son kuyuya kurmayı teklif etmişti.

Yine Berire, kocasına dönmeyen bir kadındı, Resuallah kocana dön buyurduğunda;

– Ya Resulallah bu bir vahiy mi, yoksa sen kocama şefaat mi ediyorsun, yani kocamdan yana bana bir talepte mi bulunuyorsun. Deyince;

– Vahy değil. Buyurmuştu. O da;

– Hayır dönmek istemiyorum ya Resulallah. Deyince Resulallah sadece tebessüm etmekle yetinmişti. İşte bunun gibi örnekler ve daha başka örnekler bu ayetin kapsamı dışında olduğu tabii ki açıktır.

ve men ya’sıllahe ve RasûleHU fekad dalle dalalen mubiyna zira kim Allah ve Resulüne isyan ederse işte o apaçık bir sapıklığa gömülmüştür.

 

37-) Ve iz tekulü lilleziy en’amAllâhu aleyhi ve en’amte aleyhi emsik aleyke zevceke vettekıllahe ve tuhfi fiy nefsike mAllâhu mübdiyhi ve tahşen Nas* vAllâhu ehakku en tahşaHU, felemma kadâ Zeydün minha vetaren zevvecnakeha likey lâ yekûne alel mu’miniyne harecün fiy ezvaci ed’ıyaihim izâ kadav minhünne vetarâ* ve kâne emrullahi mef’ula;

Hani sen, Allâh’ın üzerine in’amda bulunduğu ve senin de kendisine in’amda bulunduğun kimseye (Hz.Rasûlullâh’ın evlatlığı Zeyd b. Harise): “Eşini nikâhında tut ve Allâh’tan korun” diyordun, (fakat) Allâh’ın açığa çıkaracağı şeyi düşüncende gizliyordun ve insanlardan endişeliydin (bu fikrini yanlış anlayıp Allâh yolundan dönerler diye)! (Oysaki) Allâh, kendisinden endişe etmene daha lâyıktır! Zeyd ondan boşanınca, onu (Zeynep’i) seninle biz evlendirdik ki; evlatlıklarının eşlerinde, onlarla ilişkiyi bitirdiklerinde, iman edenler için (onlarla evlenmek hususunda) bir zorluk – engel olmasın… Allâh’ın hükmü yerine gelmiştir! (A.Hulusi)

37 – Hem hatırla o vakit ki o kendisine hem Allahın in’am ettiği hem senin in’am ettiğin kimseye: «zevceni kendine sıkı tut ve Allah dan kork» diyordun da nefsinde Allahın açacağı şeyi gizliyordun, nâsı sayıyordun, halbuki Allah, kendisini saymana daha gerekti, sonra vaktâ ki Zeyd, o kadından ilişiğini kesti biz onu sana tezvic eyledik tâ ki oğullukların ilişiği kestikleri zevcelerinde müminlere bir darlık olmasın, Allahın emri de fiile çıkarılmış bulunuyor. (Elmalı)

 

Ve iz tekulü lilleziy en’amAllâhu aleyhi ve en’amte aleyh hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği ve senin de iyilikte bulunduğun kişiye şöyle diyordun; emsik aleyke zevceke vettekıllah eşini bırakma ve Allah’a karşı saygılı ol, Allah’tan kork.

Burada bahsedilen kim? Zeyd Bin Harise. Zeyd Bin Harise gerçekten de yaşam öyküsü, biyografisi çarpıcı bir sahabi. Bu zat çocukluğunda bir yolculuk sırasında kervan basılır ve esir alınır. Esir alındıktan sonra Mekke’li birine satılır. Mekke’li biri, yani Hz. Hatice’nin yeğeni bunu alır ve halası Hatice’ye bunu hediye eder. Hz. Hatice Resulallah’la evlendikten sonra Zeyd’i Resulallah’a hediye eder. Resulallah’ta bu çok akıllı, çok dürüst, gerçekten karakter sahibi olan, özü itibarıyla hür ve iyi bir ailenin çocuğu olduğu halde sonradan gasp edilip köleleştirilmiş bu insanı hemen özgürlüğüne kavuşturur ve onu azat eder.

Derken Zeyd’in ailesi kaybettikleri çocuklarını araya araya araya bulurlar, onun Mekke’de olduğunu haber alırlar ve gelirler. Bir rivayete göre babasıyla amcası, bir rivayete göre çocukken kaybettiği babası değil onun yerine olan amcası. Babasıyla amcası olduğu rivayetini kabul ederek konuşalım. Resulallah’tan Zeyd’i isterler. Resulallah der ki;

– Kendisine bırakıyorum. Nasıl isterse öyle yapsın.”

Zeyd Allah resulünü tercih eder. babası ve amcasının gönlünü alır ve Resulallah’la birlikte kalmak istediğini, onu çok sevdiğini, ondan ayrılamayacağını söyler. Resulallah’ta Zeyd’i buna bir ödül olarak elinden tutar o günün adetleri gereği Kabe’nin yanına götürür ve artık kendi evladı edindiğini, bundan böyle ona Zeyd bin Muhammed denilmesi gerektiğini söyler ve artık o Resulallah’ın evladıdır.

İşte bunun üzerine ailesi çeker giderler ve tabii Zeyd Resulallah tarafından çok sevilmekte ve Resulallah Zeyd vasıtasıyla bir çok cahiliye geleneğinin ortadan kalkmasına çalışmaktadır. Bu çok kötü geleneklerden biri de anadan doğma hür bir kimsenin sonradan kölelikten azat edilmiş biri ile evlenmemesidir. Evlenememektedirler.

Oysaki Zeyd her iki açıdan da mağdurdur. Yani o aslında azat edilmiş bir köle değil, özü itibarıyla hür biridir. Ama köle bile olsa bu gayri insani bir tavırdır ve Zeyd’i halasının kızı Zeynep Binti Cahş ile evlendirmek ister. Zeynep bu evliliğe razı olmaz. Fakat Resulallah’a da daha fazla direnemez. Israrlar sonucu bu evliliğe evet der.

Aslında bu evlilikten ne Zeynep’in ne de Hz. Zeyd’in herhangi bir kazancı yoktur. Çünkü Hz. Zeyd zaten Ümmü Eymen ile evlidir ve bir yavrusu vardır, Üsame. Yani Zeyd’in zaten mutlu bir yuvası vardır. Ama Allah Resulü çirkin bir geleneği, gayri insani bir geleneği, insan onurunu ayaklar altına alan bir geleneği yok etmek istemektedir ve bu evlilik tabii ki çok zor bir evlilik olur. Birkaç kez boşanmanın eşiğine gelir çiftler fakat her seferinde Allah Resulü Zeyd’e eşini tutmasını söyler. Oysaki Hz. Zeynep’in gönlünde gerçekten de Resulallah’la evlenmek vardır. Çünkü o kendisini Resulallah’a yakıştırmaktadır. O kendisini azatlı bir köleye değil, toplumun reisine yakıştırmaktadır.

Dolayısıyla evlilik yürümez ve boşanma vuku bulur. Boşanmadan sonra iddetin bitiminde Hz. Zeynep gerçekten de Resulallah’ın ısrarıyla Zeyd le evlendiği için mağdur bir konumda bulunmaktadır. Gönlü kırık bir konumda bulunmaktadır. Resulallah onun mağduriyetini gidermek ve kırık gönlünü almak için onu kendisine eş olarak seçer ve bu eş olarak seçme de aynı zamanda cahiliye geleneğinin bir parçasını ayaklar altına alma uygulamasının bir devamıdır. Kısaca olayı özetledikten sonra ayetlere dönüp devamını oradan sürdürelim.

ve tuhfi fiy nefsike mAllâhu mübdiyhi ve tahşen Nas ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun. Zira ve tahşen Nas insanlardan çekiniyordun. vAllâhu ehakku en tahşaH oysa ki kendisinden çekinilmesi gereken, çekinmeye daha layık olan Allah’tır.

38. ayetteki ilahi yasayı, -ki gelecek- Nebi elbette biliyordu. Fakat yanlış anlaşılmaktan çekiniyordu. Yani her peygamberin görevi toplumun yatağında çöp gibi akan bir nesne olmak değil, toplumu elleriyle yoğuran bir özne olmaktır. Yani fiili durumları hukuki durun gibi kabul etmek değil, toplumu gerçek bir hukuki norma kavuşturmaktır. Elbette Resulallah’ın görevi de buydu. Ama bu görevi yapmak o kadar kolay değildi. Resulallah işte uğrayacağı töhmetten çekiniyordu. Toplumun dedikodusundan çekiniyordu. Burada da ona bir ima var.

felemma kadâ Zeydün minha vetaren En sonunda Zeyd o kadınla ilişkisini tamamen kesip boşadı. zevvecnakeha likey lâ yekûne alel mu’miniyne harecün fiy ezvaci ed’ıyaihim izâ kadav minhünne vetarân ve biz onu seninle evlendirdik ki evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşandıklarında, kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiçbir engel kalmasın.

Evet sebep açık, ayet illeti de açıkça ifade etti. Neden bu evlilik ilahi olarak emredildi vahiy tarafından? Çünkü Allah cahiliyenin bir ayetini daha geçersiz kılmak istiyordu. Surenin başında da eşyanın hakikatinin sabit olduğu üzerinde durmuştuk. Geçen dersimizde ilgili ayetleri okurken eşyanın hakikatinin sabit olduğunu, fakat eşlerine senin sırtın anamın sırtı gibidir diyerek zulmeden ve onları diri diri toprağa gömen bir mantığın, ya da kendi, çocukları olmayan kimselere benim oğlum deyince kendi öz çocukları gibi olduğunu düşünen bir gelenekle karşı karşıyayız. Yani fiili durumları hukuki durum gibi algılayan, fiili durumdan hukuk normu çıkaran bir gelenek. Bu geleneğin yıkılması gerekiyordu ve bu geleneğin yıkılması içinde Resulallah ne risk alması gerekiyorsa alacaktı. İşte Zeynep’le evliliği aslında Resulallah’ın aflığı bu riskti.

ve kâne emrullahi mef’ula sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu. hepsi bu.

 

 38-) Ma kâne alenNebiyi min harecin fiyma feradAllâhu leh* sünnetAllâhi fiylleziyne halev min kabl* ve kâne emrullahi kaderen makdura;

Allâh’ın kendisine zorunlu kıldıklarında O Nebi’ye sorumluluk yoktur! Bu, önceden geçmişler içinde de Sünnetullâh’tır… Allâh’ın hükmü, planlanmış (yerine gelmesi kesin) bir kaderdir! (A.Hulusi)

38 – Peygambere Allahın takdir ettiği, mubah kıldığı şeyde bir darlık yoktur, bundan evvel geçen bütün Peygamberler hakkında Allahın sünneti böyle ve Allahın emri biçilmiş bir kader bulunuyor. (Elmalı)

 

Ma kâne alenNebiyi min harecin fiyma feradAllâhu leh Allah’ın kendisini mecbur tuttuğu bir husustan dolayı peygambere hiçbir suç isnat edilemez. Yani aynı zamanda bu emirden dolayı birileri Resulallah’ı suçlayacaksa onu da savunan yine vahiy oluyor. Allah’ın emrini tuttuğu için kim suçlayabilir ki peygamberi.

sünnetAllâhi fiylleziyne halev min kabl Allah’ın bu yasası daha önce gelip geçmiş olan peygamberler içinde geçerliydi.  ve kâne emrullahi kaderen makdura sonuçta Allah’ın emri ölçülüp biçildiği gibi gerçekleşmiş oldu başka bir şey değil.

Resulallah’ı suçlayan bu rolü ona emreden Allah’ı suçlamış olur başka bir şey değil. Her peygamberin kaderi aynıdır; Allah’ın rızasına kayıtsız şartsız ram olmak. Her peygamberin kaderi budur.

[Ek bilgi; SÜNNETULLAH (Allah sisteminin değişmez yasaları)

Yaşadığımız Dünya’da otomatik olarak tâbi olduğumuz yasalar ile, tüm evrensel yasalar Kur’ân-ı Kerîm’de “Sünnetullah” olarak isimlendirilmiştir…

Stringlerin hareketinden; holografik gerçeklikten; evrenler arası ilişkilerden; evrenin enerji bütünselliğinden; kozmolojik ilişkilerden; insanın kendi yapısı ve özündeki Arş’ından Kürsî’sine, semâvatına ve yedi kat arzına kadar tüm ilişkiler yumağı, hep “Sünnetullâh” kapsamında gerçekleşir!

“Sünnetullah” öncelikle şöyle bildirilmektedir:

“...Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.” (İsra’/ 77)

“...Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın!” (Feth/23)

“...Sünnetullah için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın!” (Fâtır/43)

Şimdi bir evrensel gerçeği vurgulayalım; bazılarının hafsalaları çok zorlansa veya alamasa da… Zira gerçek gerçektir!

Nokta’dan ilk açılımın olduğu andan, genişleyen evren gerçekliğine dayalı bir şekilde sonsuza dek tüm olan ve olacaklar, Yaratıcı Kudret indînde bellidir ve asla değişmez!

Bu vurguladığım olay yanında, insanlık tarihinin yeri ise düşünebilenlerce takdir edilir ki, bir hiç mesabesindedir!

Evrende muhakkak ki insan aklının alamayacağı kadar canlı, şuurlu değişik türler mevcuttur; ve bunların tamamı dahi bu “Sünnetullah” kapsamında değerlendirilir!

Bir ALLÂH Resûlü uyarısını hatırlayarak konumuza girelim:

Siz eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız!.. Rahat yataklarınızda yatamayıp “Allâh, Allâh” diye bağırarak dağlara kaçardınız!”

Acaba Allâh Resûlü ne anlatmak istiyordu burada dersiniz?

“Sünnetullah”a eğer “OKU”ya bilirsek…

Evren Anayasası’nın şu ilk maddelerini fark etmeye başlarız:

(1) – Tüm yaratılmışlar, bilinçli veya bilinçsiz şekilde mutlak kulluklarını yerine getirmektedir; yaratılış amaçlarına hizmet eder şekilde yaşayarak!

Yedi semâ (yedi bilinç mertebesindeki tüm yaratılmışlar), arz (bedenler) ve onların içindekiler O’nu tespih eder (Esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)! Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdı olarak, tespih etmesin! Fakat siz onların işlevini anlamıyorsunuz!” (İsra/44)

Semâlar ve arzda bulunan (tüm) canlılar ve melâike (ruhanî ve cismanî âlemlere ait varlıklar ve kuvveler), hiç kibirlenmeksizin (benliğe kapılmaksızın) Allâh’a secde ederler (Allâh’a mutlak teslimiyet hâlindedirler).” (Nahl/49)

(2) – İblis denilen varlığın isyanı dahi mutlak kulluğunun eseridir! Ne var ki mutlak kulluk ifası, tard edilme veya lânete (uzak düşmeye) engel olmaz!

“(İblis) dedi ki: ‘Rabbim! Bende açığa çıkan Esmâ’n sonucu azdırman yüzünden, yemin ederim ki, arzda (bedenli yaşamlarında) onlara (suçları; Sünnetullah’a göre perdelilik oluşturan fiilleri) süsleyeceğim ve onları toptan azdıracağım.’” (Hicr/39)

(3) – Sünnetullâh’ta, ismi ALLÂH olanın “Kudret” sıfatı hâkimdir. İsmi “ALLÂH” olanın “Kaadir” sıfatı gereği, Sünnetullah denen evrensel sistem ve düzen, her dem güçlünün güçsüzü yok etmesi şeklinde işler! İsmi “ALLÂH” olan, var ettiği sistemde “Kudret” sıfatını ortaya koyar. “Acz” ise sistemde yok olmak içindir! Dolayısıyla, sistemde duygulara ve beşerî değer yargılarına dayalı değerlendirmelerin hükmü yoktur! Acımak veya acınmak sistemin işleyişini etkilemez. Korunmak isteyenler için, içinde bulunulan ortamın gerektirdiği tedbiri almak zorunludur. Duygularına ve beşerî bakış açısına göre yaşayan, bu kararlarının sonuçlarını da yaşar!

Ey iman edenler! Nefslerinizi (benliğinizi) ve ehlinizi (bedeninizin gelecekteki karşılığını), yakıtı insanlar ve taşlar (tapındıkları heykeller, putlar türü cansızlar) olan Nâr’dan koruyun! Onda hükmedildiği üzere emredildiklerini yapan; kendilerine emrettiği konuda Allâh’a âsi olmayan, çok güçlü, çok şiddetli acımasız, melekler (kuvveler) vardır!” (Tahriym/6)

(4) – Her birim, her bir anda, kendisinden daha önceki süreçte açığa çıkmış olanın sonuçlarını ve gereğini yaşamaktadır; farkında olsa da, olmasa da! Bu, yaptıklarının cezasını (yani karşılığını) almasıdır. “Bugün“, “dünün” sonucudur; “yarın” ise “bugün”ün sonuçları yaşanacaktır! “Bugün“, yaşadığın andır! “Yarın” ise yaşadığın anın sonrası! Zerre kadar hayır yapan anında karşılığını alır; zerre kadar zararlı fiil ortaya koyan bunun da anında karşılığını alır.

Ancak, alınan bu karşılık, beyindeki alındığı devre itibarıyla, kısa veya uzun zamanda belirgin olabilir! Çünkü ortaya konulan fiilin beyindeki hangi devrelerin faaliyeti sonucu oluştuğu, fiilin feedback şeklinde beyinde nasıl bir geri etkileşim oluşturduğu, ve dahi bu geri etkinin beyinde ne zaman hangi şartlar sonucunda devreye gireceği bizim tarafımızdan bilinemez.

Kitap (kişinin tüm yaşam bilgisi) ortaya konmuştur! Suçlu durumundakilerin hepsinin, o bilgilerden korkup ürpererek ‘Yandık şimdi! Bu nasıl ‘Kitap’mış (kaydedilmiş bilgi) ki, küçük-büyük demeden tüm düşünce ve yaptıklarımızı kaydetmiş!’ dediklerini görürsün… Ne yapmışlarsa onu hazır bulmuşlardır! Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf/49)

Kaydedilmiş sayfaları açıldığında...”(Tekviyr/10)

Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görür. Kim de bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa, onu görür.” (Zilzâl/7-8)

(5) – Her birim için sonsuza kadar sadece yapabildikleri ve yapabildiklerinin sonuçları söz konusudur. Yapmamış olduğunu veya karşılığından mahrum kalmayı getiren bir yanlışı telâfi edebilecek hiçbir mazeretin geçerliliği yoktur.

İnsan için yalnızca çalışmalarının (kendisinden açığa çıkanların) sonucu oluşacaktır!” (Necm/39)

(6) – Sistemde geçmişin telâfisi yoktur! Sistemde oluşlar sürekli bir ileriye gidişi oluşturduğundan ve yaşanılan hiçbir an’ın tekrarı söz konusu olmadığından geriye, DÜNE dönmek de imkânsızdır. Dolayısıyla geçmişin telâfisi yoktur! Yalnızca, yaşanılan an’ın değerlendirilmesi söz konusudur! Geçmiş geçmiştir! Geçmişin (ve dahi namazın) kazası da olmaz!

Eğer o ikisinde (semâlar ve arz) Allâh’tan başka tanrılar olsaydı, elbette o ikisi de düzenini yitirirdi! Arş’ın Rabbi Allâh, onların vasıflamalarından münezzehtir. Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)!” (Enbiyâ/22-23)

(7) – Burada basîreti açılmayan, ölüm denen dönüşümden sonra ebediyen kör kalır!

Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)!” (İsra/72)

(8) – İsmi “ALLÂH” olan, bu konuda yeterli bilgiye ve tefekküre sahip olmayanların sandığı gibi, uzayda bir gezegende yaşayan bir tanrı olmadığı için bir gün tanrının karşısına geçip neden türünden soru sormak da kesinlikle mümkün değildir!

(9) – İnsan, sonsuz yaşama dönük ne elde etmek istiyorsa, Dünya’da iken bunun gereklerini yapma ve ruhuna bunu yükleme şansına sahiptir. “Ölüm” denen “boyut değiştirme” sonrası, ibadet denen beyin geliştirme çalışmaları söz konusu değildir. Ölümle buna dayalı tekâmül yolu da kapanır! Dolayısıyla yaşam, ibadet denen beyindeki Allâh isimlerine dayalı özellikleri açığa çıkarmak için tek ve eşi bir daha gelmeyecek yegâne şanstır.

Bahanesi veya mazereti ne olursa olsun bunu değerlendirmeyen sonuçlarını ebeden değiştiremez!

Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: ‘Rabbim beni (dünya yaşamına) geri döndür.

Tâ ki (önemsemeyip) uygulamadığım şeylerde (iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda) sonsuz geleceğime yararlı çalışmalar yapayım!’… Hayır (geri dönüş asla mümkün değil)! Öyle bir şey söyler ki geçerliliği yoktur (sistemde yeri yoktur)! Arkalarında yeniden bâ’s olunacakları sürece kadar, bir berzah (boyutsal farklılık) vardır (geri dönemezler; reenkarnasyon da {ikinci defa dünya yaşamı} mümkün değildir)!

Sur’a üflendiğinde (yeni bir bâ’s için süreç başladığında), o gün aralarında nispetler (beşerî mensubiyetler, akrabalıklar, etiketler; dünyada birbirlerini tanımalarını sağlayan görünümleri) olmayacak! Sualleşmezler de (dünyadaki nispetlere/iletişime göre birbirlerini sormazlar da).” (Mu’minûn/99-101)

(10) – Her birim, incir içindeki çekirdek ya da spermdeki insan gizliliği gibi, kendisinden sonrakini içinde barındırır içinde bulunduğu boyuta göre. Velev ki, açığa çıkmasa…

(11) – İnsanın farkı, kendi semâvatında yükselerek veya özündeki hakikat noktasına urûc ederek beşerî değer yargıları ve duygulardan arınmış bir hâlde, “halife” olmayı başarabilme olanağına sahip olmasıdır!

‘HÛ’ ki sizi arzda halifeler olarak meydana getiren (hilâfet özelliği; meydana getirilmiştir, yaratılmamıştır. Bu ince ve derin düşünülmesi gereken bir konudur. A.H.)… Kim nankörlük eder (birimsel, bedensel zevkler ve kabuller uğruna halifeliğini örter) ise, onun (hakikatini) inkârı kendi aleyhinedir! Hakikat bilgisini inkâr edenlere bu inkârları Rableri indînde şiddetli gazap yaşatmaktan başka bir şey artırmaz! Hakikat bilgisini inkâr edenlere inkârları hüsrandan başka bir şey eklemez!” (35.Fâtır: 39)

(12) – Hedefine ulaşarak yeni bir boyuta sıçrama yapan bir tek spermin yanı sıra, milyonlarcası hedefe ulaşamamanın sonucunu yaşamaktadır ve onlara hiç acıyan da yoktur!

Bu arada bir de ekleme yapalım konumuza, “Sünnetullah” ile “sünnet-i Resulallah”ı ayrı şeyler diye öğrenmiş olanlar için.

Bazıları Allâh Resûlü’nü, yetişme şartlanmaları ile “baba” gibi kabul ediyorlar. Hâlâ hiçbir şey anlamış değiller!

“RESÛL”LER birimizin, babası amcası falan değillerdir; ALLÂH Resûlleri’dir… Tâ o devirlerden beri bu mahalle yaklaşımı ne yazık ki hâlâ devam etmektedir. Bunun ne demek olduğunu düşünemeyenlere zaten bir şey anlatmak mümkün değildir! İşte âyet:

Muhammed, sizin ricalinizden birinin babası değildir!.. Fakat Allâh Rasûlüdür; Nebilerin Hâtemidir (zirvesi – sonuncusudur)…” (Ahzâb/40)

Umarım artık O’nu baba gibi kabul etmeyi bırakıp, gerçek hüviyetiyle değerlendirirsiniz!

Tasavvurundaki tanrısına, “ALLÂH” adını etiketleyip göğe oturtan, sonra da yerde peygamberi olduğunu sananlar için, elbette ki “Sünnetullah” diye bahsedilen ile “sünnet-i peygamber” ayrı ayrı şeylerdir! Biz, tasavvufun “vuf”una eremeyip “tasa”sında kaldığı için vahdet hikâyeleriyle uğraşan nice kişide dahi bu ayırıma rastladık… Bırakın, her şeye sırf zâhir gözüyle bakanları bir yana…

“(O), hevâsından (hayalî şeyleri) konuşmaz!” (Necm/3)

Âyeti başlı başına yeterlidir düşünebilen beyinler için “Allâh Rasûlü ve Nebisinin sünneti“nin “Sünnetullah” üzere olduğunun. Ayrıca bu konudaki değişik hadislerle konuyu detaylandırmaya gerek duymuyorum. İsteyen araştırsın bu konudaki hadisleri.

Kim olursa olsun, her birim “zerre”dir, “küll”e ayna olan; ve kendisindeki hakikatin özellikleriyle (Esmâ’sıyla) O’nun muradını zâhire çıkartır!

“TEK”ten “çok”a bakma yetisi kendisinde açığa çıkmayanların bu sırrı anlamaları mümkün değildir; velev ki taklit yollu kabul edebile…

“Kelime-i şehâdet”in anlamını idrak ederek söyleyebilen cennete girecek olandır!

Ne var ki Hz. Muhammed Mustafa (Aleyhisselâm)’ın “tanrı peygamberi” değil, “ALLÂH kulu ve RASÛLÜ” olduğunun idrakinde olarak buna “ŞEHÂDET” edebilecek “İNSAN” sayısı da galiba o kadar fazla değildir yedi milyarlık Dünya’da!

 AHMED HULÛSİ  ]

 

39-) Elleziyne yübelliğune risalâtillahi ve yahşevneHU ve lâ yahşevne ehaden illAllâh* ve kefa Billâhi Hasiyba;

Onlar (O Rasûller) ki, Allâh’ın risâletlerini (Hakikat bilgisini) tebliğ ederler, O’ndan haşyet ederler ve Allâh’tan başka hiç kimseden haşyet etmezler… Hasiyb olarak Allâh kâfidir! (A.Hulusi)

39 – Onlar ki Allahın risaletlerini tebliğ ederler ve ondan korkarlar, Allah dan başka kimseden korkmazlardı, hesaba alacak da Allah yeter. (Elmalı)

 

Elleziyne yübelliğune risalâtillahi ve yahşevneHU ve lâ yahşevne ehaden illAllâh o peygamberler ki Allah’ın mesajını tebliğ ederler, O’ndan korkanlar ve Allah’tan başkasından da asla korkmayanlardır. O’ndan korkar ve Allah’tan başkasından korkmazlar. Korku konusunda Kur’an nefiy ve ispat yöntemini kullanır. Yani sadece Allah’tan korkmak yetmez. Allah’tan başkasından da korkmayanlar diyor, risaleti tebliğ ederler. Fakat sevgiye gelince böyle değil. Sevgide iş değişiyor. Allah’tan başkasını sevmeyenler değil, en çok Allah’ı sevenler. Küfürde direnenler;

..yuhıbbûnehüm kehubbillah.. (Bakara/165) Allah’tan başkalarını Allah gibi severler. Ama velleziyne âmenû eşeddü hubben Lillah. (Bakara/165) İman edenlerse en çok Allah’ı severler. Sevmekle korku arasında ki fark bu işte.

Neden korkuda sadece Allah’a hasretme var? Çünkü korktuğunuzun tutsağı olursunuz. Allah için seversiniz. Allah için sevmek, Allah’ı sevmenin bir parçasıdır. Yaratılanı sevmek yaratandan ötürü. Fakat Allah için korkulmaz. Bir başkasından. Çünkü korkuyla sınanmak insanın iç donanımını yok eder. İç potansiyelini eritir. Bu manada;

Ve leneblüvenneküm Bişey’in minelhavfi velcû’ı ve naks..(Bakara/155) sizi korku ile açlıkla ve eksiltmekle sınayacağız derken o korku sınamasının diğer sınavların da zemini olduğunu unutmamak lazım. Açlıkla sınanmak, açlığın korkusuyla sınanmaktan daha küçük bir şey. Açlığın korkusu açlıktan büyüktür çünkü. Açı doyurursunuz ama açlık korkusu çekeni doyurmanız mümkün değil. O nedenle korku özel bir şey.

Allah’tan korkmamız mı, bundan kimse gocunmasın korkuyu istismar etmeyecek tek varlık vardır, o da Allah. Allah dışındaki kimden korkarsanız korkun, korkunuzu istismar eder. size karşı sizi köleleştirmek için kullanır.

ve kefa Billâhi Hasiyba zira Allah hesap görücü olarak yeter.

 

40-) Ma kâne Muhammedün eba ehadin min ricaliküm ve lâkin Rasûlellahi ve Hatemen Nebiyyiyn* ve kânAllâhu Bi külli şey’in ‘Aliyma;

Muhammed, sizin ricalinizden birinin babası değildir!.. Fakat Allâh Rasûlüdür; Nebilerin Hâtemidir (zirvesi – sonuncusudur)… Allâh, her şeyi (B sırrınca) Aliym’dir. (A.Hulusi)

40 – Muhammed sizin ricalınızdan hiç birinin babası değil, ve lâkin Allahın Resulü ve Peygamberin hatemidir, Allah, her şeye alîm bulunuyor. (Elmalı)

 

Ma kâne Muhammedün eba ehadin min ricaliküm ey mü’minler Muhammed sizin erkeklerinizden herhangi birinin babası değildir. ve lâkin Rasûlellahi ve Hatemen Nebiyyiyn veya ve lâkin Rasûlellahi ve Hatimen Nebiyyin ikisi de mümkün ve Hatimen Nebiyyin okursak mana şöyle olur. Fakat o Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Ve Hatemen Nebiyyin okursak o Allah’ın Resulü ve peygamberlerin mührüdür.

Aslında sonuç itibarıyla değişen bir şey yok. Çünkü mühür bir evrakın sonuna imza olarak vurulur. Ya da bir hanenin kapısına vurulur. Mühür vurulduktan sonra o evraka bir şey ekleyemezsiniz. Bir kapıya mühür vurulduktan sonra o kapıdan geçiş yasak olur. Dolayısıyla peygamberlerin sonuncusudur demekle, peygamberlerin mührüdür arasında netice itibarıyla bir fark bulunmamaktadır.

Ve o peygamberlerin mührüdür, sonuncusudur. Yani nübüvvet onunla bitmiştir. Artık onun risaletini insanlığa ulaştırmak kalmıştır geriye. Bundan sonra eğer vahye elçi olmak isteyen biri varsa ona düşen tek şey vardır, o da onun risaletini insanlığa taşımak, o kadar. Bunun dışında her tür iddia şarlatanlık olarak kalmaya mahkumdur. Çünkü Allah olgunlaşan insan aklının tamamına Resulallah’ın şahsında son kez hitap etmiş, bu hitabın son kez oluşu da insanlığın geldiği noktayla tespit edilmiş ve belgelenmiştir. Ona gelen vahiy evrenseldir. Onun nübüvveti evrenseldir. Ondan sonra insanlığın aldığı şekil ve yeryüzünde ki geldiği nokta bu evrenselliği de aslında fiilen doğrulamıştır. Artık yer yüzü adeta bir köydür.

İşte insan oğlunun kolektif aklının en son sınıfa geçtiğinde Kur’an vahyi bu akla son olarak hitap etmiştir ve o vahiy, vahiylerin tümünün zirvesi olmuştur.

ve kânAllâhu Bi külli şey’in ‘Aliyma ve zaten Allah her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir.

 

41-) Ya eyyühelleziyne amenüzkürullahe zikran kesiyra;

Ey iman edenler! Allâh’ı çok zikredin! (A.Hulusi)

41 – Ey o bütün iman edenler! Allah ı çok anış anın. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenüzkürullahe zikran kesiyra ey iman edenler Allah’ı sürekli hatırda tutun.

 

42-) Ve sebbihuHU bükraten ve asıyla;

Sabah – akşam (devamlı) O’nu tespih edin! (A.Hulusi)

42 – Ve ona sabah, akşam tesbîh edin. (Elmalı)

 

Ve sebbihuHU bükraten ve asıyla O’nun aşkın ve yüce olan zatını sabah akşam anın.

Yukarıda zikirden söz ediliyor, 41. ayet. Çokça zikredin, sürekli. Bu zikir Allah’ı sürekli hatırlamak, hatırda tutmak. Bunun güncel dile taşınması Allah gündeminizde olsun. Gündeminizden Allah’ı düşürmeyin demektir bu.

Zikir insanın iç dünyasında yer bulmasıdır bir şeyin. Bir şeyi zikretmek, iç dünyasında ona yer vermektir. Yani Allah’ı gündeminize alın, gündeminizden çıkarmayın, gündeminizden hiç düşmesin Allah. Ama bir sonraki ayet ilginçtir burada tespihten bahsediliyor. Yani insanın iç dünyasında yer bulmuş olan şeyin dile dökülmesi, dile taşınması olayıdır tespihte. Orada da ondan söz ediliyor.

Sabah akşam ifadesi genellikle kinaye olarak kullanılır ve sürekli, yani gün boyu anlamını içerir.

[Ek bilgi; ZİKİR OLAYININ SIRRI;

ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir hâlinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrak etmek zorunda kalırız.

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibarıyla biyoelektrik enerji üretip, bunu ışınsal enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan mânâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasiteyle çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, sıradan bir yaşam türü geçirir, bildiğimiz herkes gibi.

Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!

Zikrin önemi, bizim bu konuda yaptığımız açıklamalardan on sene sonra bilim dünyasında ilk defa olarak tespit edilmiştir. Aşağıda okuyacağınız metinler bu söylediklerimizin ispatıdır.

NOKTA 6 Mart 1994 tarih 11. Sayısında; “Batı, zikri geç keşfetti!” başlığı altında;

John Horgan’ın Bilim dergisinin (Scientific American) Ocak 1994 sayısında yayımlanan “Dağınık İşlevler” makalesinde savunduğu görüşlerin, ilk kez 1986 yılında Ahmed Hulûsi tarafından yazıldığını biliyor muydunuz?

Bilimsel konularda aşağılık kompleksimizi yenmek zaman alacak. İçimizden birinin yıllar önce savunduğu görüşleri dikkate almaktansa, o görüşlerin benzerlerinin dışarıda da kabul edilmeye başlanmasını bekleriz. Bazen de, aşağıda anlatacağımız, Ahmed Hulûsi örneğinde olduğu gibi şaşırtıcı tesadüfle karşılaşabiliriz.

Bilim Dergisi’nde yayımlanan “Dağınık İşlevler” adlı yazıda John Horgan, “Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin üstü bir yapı var mı?” sorusuna yanıt arıyor ve 1993 yılında yapılan deneylerden yola çıkarak çeşitli tezler öne sürüyor. Ahmed Hulûsi ise, 1986 yılında yayımladığı “Din ve Bilim Işığında İnsan ve Sırları”, “Dua ve Zikir” adlı kitaplarında bu soruların yanıtını çok daha önceden veriyor.

Sözü edilen makalede, John Horgan şu deneye yer veriyor: Deneyde gönüllülere isimler içeren bir liste veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okumaları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, “köpek” sözcüğü okununca “havlamak” gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor.

Bu deneyde, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözleniyor. Fakat aynı isimleri içeren listenin sürekli olarak tekrarlanması, nöron aktivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise nöron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor.

“Allâh” ismini dilinizle söylediğinizi kabul edelim… ‘Allâh’ kelimesinin beyinde hatırlanması demek, bu kelimenin mânâsını oluşturan hücre grupları arasında bir biyoelektriğin akışı demektir…

Esasen beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri arasındaki biyoelektrik faaliyetten başka bir şey değildir!.. Her mânâya göre beyindeki değişik hücre grupları arasında bir biyoelektrik akışı söz konusudur… Bu akış neticesinde devreye giren hücre grubuna göre ortaya sayısız mânâlar çıkmaktadır…”

Belleğin işlevi, John Horgan, “Dağınık İşlevler” makalesinde aynı konuyu şöyle açıklıyor: “Bu deney beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü, ama iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devraldığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, bellek yalnızca içeriğine göre değil, aynı zamanda işlevine göre de bölümlere ayrılıyor.”

“Zikir yaptığınız zaman yani Allâh’a ait olarak bilinen bir mânâyı tekrar ettiğiniz zaman beyinde ilgili hücre grubunda bir biyoelektrik akım meydana geliyor ve bu, bir tür enerji şeklinde, manyetik bedene yükleniyor! Aynı zamanda siz bu mânâyı tekrara devam ederseniz yani bu kelimeyi tekrara devam ederseniz, bu defa tekrarlanan kelimenin tekrarından oluşan biyoelektrik, daha da güçlenerek yeni hücre birimlerini devreye sokuyor ve bir kapasite genişlemesi söz konusu oluyor.”…

(Ahmed Hulusi – Dua ve zikir)  ]

[Ek bilgi 2 ; http://www.youtube.com/watch?v=uLUnPcQ_6wA&feature=related ]

 

43-) “HU”velleziy yusalliy aleyküm ve melaiketüHU li yuhriceküm minez zulümati ilenNûr* ve kâne Bil mu’miniyne Rahıyma;

“HÛ” ki, sizi (oluşmuş benlik – bilinç) karanlıklarından Nûr’a (hakikat ilmi yaşamı) çıkarmak için size salât (tecelli) eder ve O’nun melekleri (Esmâ kuvveleri) de! Hakikatine iman etmişlere Rahıym’dir. (A.Hulusi)

43 – Odur ki o sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize feyz-u bereket indiriyor, ve müminlere rahîm bulunuyor. (Elmalı)

 

HU”velleziy yusalliy aleyküm ve melaiketüHU li yuhriceküm minez zulümati ilenNûr O sizi melekleri eşliğinde üzerinize indirdiği vahiyle destekleyip dimdik ayakta tutar. Niçin li yuhriceküm minez zulümati ilenNûr bu sayede sizi zifiri karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Aydınlığa çıkarmak için yapılır bu. İşte vahyin indiriliş amacı bu cümlede gizli. Veya açık. Vahyin gayesi bu, tasavvuru, aklı, şahsiyeti hayatı inşa etmektir. Vahiy insanın yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek için indirilmiştir. Vahyin maksadı hayatın inşasıdır. Yoksa sadece okunup duvarlara asılmak değildir. Karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır.

Karanlıklarda olan nedir? Her halde lambanın altına oturunca benim vahye ihtiyacım yok diyemeyeceksiniz. Her halde bu değildir kasıt. Karanlıklarda olan cismani şeyler değil, insanın iç dünyasıdır, tasavvurudur, yüreğidir, aklıdır, muhakemesidir. İşte vahiy orayı karanlıklardan kurtarır. Sadece bir karanlıktan değil, karanlıktan kurtulmak yetmiyor zaten. Çünkü bir karanlıktan kurtulur öbürüne saplanırsınız. Karanlıkların tamamından kurtulmak gerekiyor, aydınlığa çıkmak gerekiyor. Bu aydınlıkta kökü Allah’a uzanan vahiyden başkası değildir. Onun verdiği enerjiyle iç dünyanız aydınlanacaktır. Unutmayınız ki içinden aydınlanamayan dışını aydınlatamaz.

ve kâne Bil mu’miniyne Rahıyma zira O müminler için sınırsız bir merhamet kaynağıdır.

 

44-) Tahıyyetühüm yevme yelkavneHU Selâm* ve e’adde lehüm ecran keriyma;

O’na (ölümle) kavuşacakları zaman, onlara esenlik dileği “Selâm”dır… Onlar için kerîm (cömert – zengin şerefli) bir karşılık hazırlamıştır. (A.Hulusi)

44 – Ona kavuşacakları gün tahiyyeleri selâmdır ve onlar için kerîm bir ecir hazırlamıştır. (Elmalı)

 

Tahıyyetühüm yevme yelkavneHU Selâm Onun huzuruna çıkacakları o gün “selâm” diye karşılanırlar. Yani mü’minler, yani cennette selâm diye karşılanırlar. Artık aydınlanmış olanlar, içi dışı aydınlık olanlar, hayatını ışık kılanlar, başkası için karanlık değil aydınlık olanlar. Yolları ve gözleri aydın olmuştur onların gözleri ve gönülleri aydın olmuştur. Gözlerini aydınlatacak en büyük müjdeyi görünce selâm diye buyur edilirler.

ve e’adde lehüm ecran keriyma O kendilerine tarifsiz güzellikte bir rızk hazırlamıştır.

Kimsenin Ahirette hangi göz kamaştırıcı sürprizlerle karşılaşacağına akıl sır ermez. Biraz öncede hatırlamaya çalışmıştım ayeti. Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün. (secde/17) çok ilginç. Hiç kimsenin aklı ermez hangi göz alıcı sürprizlerle karşılaşacağına diyor. Gerçekten akıl sır ermez bir göz alıcı güzellik merkezidir cennet.

 

45-) Ya eyyühenNebiyyü inna erselnake şahiden ve mübeşşiren ve neziyra;

Ey Nebi… Muhakkak ki biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak irsâl ettik; (A.Hulusi)

45 – Ey o Peygamber! Biz seni hakka bir şahit hem bir müjdeci hem bir gocundurucu gönderdik. (Elmalı)

 

Ya eyyühenNebiy sen ey peygamberler ailesinin ferdi, inna erselnake şahiden ve mübeşşiren ve neziyra şüphe yok ki biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermiş bulunuyoruz.

Şahit, hayata tanık insana tanık, imana tanık. Evet şahit ama nasıl? Doğru şahit sadık şahit, yalan söylemeyen şahit, yalancı şahitlik yapmayan şahit. Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura. (Furkan/30) Furkan suresinde ki bu ayeti hiç unutmayalım. Aynı zamanda ümmetinden böyle şikayet edecek olan şahit. Rabbim bu toplum bu Kur’an ı metruk, terk edilmiş bir kitap olarak bıraktı diye şikayet edecek olan bir şahit. Cenneti müjdeleyen bir müjdeci. Cehennemle uyaran bir uyarıcı. Hepsi bir arada.

 

46-) Ve da’ıyen ilAllâhi Biiznihi ve siracen müniyra;

Allâh’a (Hakikatine) O’nun izniyle çağıran ve nûr saçan bir ışık kaynağı olarak! (A.Hulusi)

46 – Hem Allaha izniyle bir davetçi ve nurlar saçan bir şavk. (Elmalı)

 

Ve da’ıyen ilAllâhi Biiznihi ve siracen müniyra yine O’nun izniyle Allah’a çağıran bir davetçi ve etrafını aydınlatan bir kandil.

Evet, ve siracen müniyra etrafını aydınlatan bir kandil, ışık saçan bir kaynak. Yarasalar kaçar bu ışıktan. Resulallah bir ışık kaynağı. Ondan kaçanlarsa ancak yarasa olabilirler. Karanlığı seven yarasalar.

 

47-) Ve beşşiril mu’miniyne Bi enne lehüm minAllâhi fadlen kebiyra;

İman edenlere, muhakkak ki onlar için Allâh’tan büyük bir lütuf – ihsan olduğunu müjdele! (A.Hulusi)

47 – Mü’minlere müjdele: onlara Allah dan bir büyük fadıl var. (Elmalı)

 

Ve beşşiril mu’miniyne Bi enne lehüm minAllâhi fadlen kebiyra imdi mü’minlere kendilerine Allah’tan büyük bir lütuf beklediğini müjdele.

 

48-) Ve lâ tutı’ıl kafiriyne vel münafikıyne ve da’ ezâhüm ve tevekkel alAllâh* ve kefa Billâhi Vekiyla;

Hakikat bilgisini inkâr edenlere de, münafıklara da uyma! Onların eziyetlerine aldırma! Allâh’a tevekkül et! Esmâ’sıyla hakikatin Allâh, Vekiyl olarak yeterlidir! (A.Hulusi)

48 – Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarını bırak da Allaha mütevekkil ol, Allah, vekîl olunca hepsine yeter. (Elmalı)

 

Ve lâ tutı’ıl kafiriyne vel münafikıyne ve da’ ezâhüm asla inkarcılara ve iki yüzlülere uyma.

Hani demiştik ya iki dünyası olanın tek yüzü olur, iki yüzü olanın tek dünyası. İki dünyalı olan iki yüzlü olamaz. Çünkü ahireti iman eden maskeyle dolaşamaz. İki yüzlülere uyma ve onları incitici sözler söyleme, onların incitici sözlerine de aldırma. Aslında ve da’ ezâhüm faile de mefule de izafe edilebilir. Yani onların sözlerine aldırma, onları da incitecek söz söyleme. İki manaya birden gelebilir. İkisine birden geldiğini düşünmek daha doğru olur. Çünkü Ben-i Kureyza ile Resulallah arasında yaşanan diyalogların ayrıntılarına baktığımızda bu ikisi de doğru olarak tarihsel bir vaka olarak gözüküyor.

ve tevekkel alAllâh ve yalnız Allah’a güven. Resulallah ömründe tek bir yerde çok kızdığı için pişman olduğu bir cümle söyledi. Ben-i Kureyza’ya geldi ve dedi ki ey maymunların kardeşleri. Onlar ya Muhammed sen daha önce böyle bir şey hiç demezdin, sen cahillerden değildin, sana ne oldu deyince, bir başka kaynakta şu ilave var. Resulallah’ın omuzlarında ki rida düştü utandı, elinde ki silah düştü ve söylediğine pişman oldu. İşte bunu da beraber düşündüğümüzde bu ibareyi böyle çevirmemiz uygun.

ve tevekkel alAllâh ve yalnız Allah’a güven ve kefa Billâhi Vekiyla zira koruyucu otorite olarak Allah yeter. Yetmeseydi yer yüzünün en büyük iman hamlesini, yer yüzünün en karanlık çağında bir avuç mü’min Resulallah önderliğinde nasıl başarabilirdi. Allah yeter, biz buna şahidiz.

 

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
13 Yorum

Yazan: 18 Ocak 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

13 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. AHZAB SURESİ (22-48) (132)

  1. oktay uner

    19 Ocak 2013 at 10:27

    Mustafa İslamoğlunun twiter ınada yazdım benim internetim kotalı evet tefsir ve esmaül hüsnayı yayınlamışsınız internetten ama iki ders falan izlesek kota doluyor bunları indirebilecek şekilde yayınlayın diye ama olmadı bir ara gece 4.5-5.5 larda sabah kalkıp hilal tv yi açıp karşısına cep telefonumun kamerasını açıp sonra tekrar seyrederim diye kayıt yaptığım gecelerde oldu hatta görüntüler çok yer kaplıyor diye 2 TB harici hard disk almya bile kalkmıştım. bu kayıt yaptığım 5-10 gece yüzünden sabah 7 de işe gittiğimden yorgun düştüğüm oluyordu.henüz yayınladıklarınızı okumaya başlamadım elimdeki kitapları bitirdikten sonra başlayacağım. bu yazıyı yaptığınız işin benim için değerini anlatmak için ve size teşvik ve moral olması için yazıyorum Teşekkür ederim. Rabbim size bu işlerinizde yardım etsin güç versin ve razı olacağı işlere yönlendirsin.Amin. tekrar ediyorum bu tefsir ve Esmaül Hüsna derslerini görüntülü olarak indirebilse idik çok faydalı ve çok güzel hizmet olurdu diye düşünüyorum.

     
    • ekabirweb

      19 Ocak 2013 at 11:00

      Merhaba, Beğendiğiniz ve desteklediğiniz için çok teşekkür ederim. Mustafa hoca’nın Kuran tefsir ve Esma dersleri videolarını ben de kendi sitesinden indiremedim. Ama You tube de buldum onları indirdim. Siz de Mustafa hocanın sitesindeki videonun başlığını kopyalayıp You tube de arama yaptığınızda ulaşabiliyorsunuz. (Akabemedya tarafından konulmuş) Gerekli program veya firefox kullanıyorsanız rahatlıkla indirebilirsiniz. Ben de çok isterdim kendi sitesinden ve Hilal tv den indirilebilmesini. Ama olmuyor işte…! Esen kalın, Allah’a emanet olun.

       
  2. Dost

    20 Ocak 2013 at 03:00

    Selamün Aleyküm. Hilal tv video arşivinden Esma derslerinin ramamını indirdim, sıra tefsir derslerine geldi. Benim internet vodafonun sınırsız aylık 10 tl olanından. Hızım biraz düşük ama sınırsız olması çok işime yarıyor. Flashgeti kurdum bilgisayara, flashget te kaldığınız yerden indirmeye devam edebiliyor. Bilgisayara her girdiğimde az az indiriyorum. Mustafa İslamoğlu Hocamızdan ve tüm emeği geçenlerden Allah razı olsun. Ekabir Bey in paylaşımlarında şu an 128. dersteyim, az kaldı yakalayacağım inşallah. Böyle bir hayır işlediği ve bizlere de ulaştırdığı için Ekabir Bey e teşekkür ediyorum. Allah ilminizi artırsın ve Alim ismiyle tecelli etsin…

     
    • ekabirweb

      20 Ocak 2013 at 10:58

      Merhaba, Allah cümlemizin gayretini artırsın. Doğru bilgiye ulaşmayı, onu idrak edip yaşamayı nasip etsin inşallah.

       
      • OSMAN PARMAKSIZ

        24 Ocak 2013 at 11:08

        Çalışmalarınızın devamını heyecanla bekliyorum. Öncekileri bilgisayarıma indirip Word üzerinden düzenledim. Şimdi onları parça parça ciltlettirmek için çalışma yapıyorum. Yazıları 7 punto üzerinden, ayet numaralarını da 8 punto üzerinden düzenlediğimde cilt boşluğu payını da bırakınca Fatiha, Bakara, Alî İmran ve Nisa Sureleri 250 sayfaya sığdı. Bu şekil karınca duası gibi yapıp 250-300 sayfalar halinde karton kapaklar yaptırtacağım nasip olursa. İslamoğlu’nun Gerekçeli Meal Tefsir çalışmasını çize çize okumaya kıyamıyorum. Bunun her tarafını çizer, notlar alarak okurum nasip olursa…Kütüphanemin en kıymetli eserinde asıl emek sizin emeğiniz olacak Allah razı olsun.

         
      • ekabirweb

        24 Ocak 2013 at 12:08

        Merhaba 🙂 çalışma şeklinizi ilginç buldum. Ben rahat okunsun, çabuk fark edilsin düşüncesi ile puntoyu yüksek tutuyorum, hacmi önemsemiyorum. Hatta aynı çalışmaları parçalar halinde (http://ekabirwep.blogspot.com/ ) sayfamda daha büyük puto ve renklendirerek çok daha rahat fark edileceğini ve okunacağını düşünmüştüm. Zevkler ve renkler tartışılmazmış 😉 Bu çalışmalarımı yaparken Kur’an ı anlamak isteyen kişiye hem görsel, hem de işitsel olarak faydalı olabileceğini, farklı görüşler var mı diye düşünen benim gibiler için de ek bilgilerle zenginleştirme yaparak çalışıyorum. Allah cümlemizin Kur’an ı doğru anlama çabalarımızı artırsın, idrak etmeyi ve yaşamayı nasip etsin inşallah. Esen kalın Allah’a emanet olun.

         
  3. OSMAN PARMAKSIZ

    25 Ocak 2013 at 14:00

    Kitap başkadır, kitap candır. 🙂
    Sizin çalışmanız zaten PC’de kayıtlı olacak. Kitap olarak bulunması her an ulaşılabilmesi ve topluluklarda paylaşım adına daha “kolay” bir yol… Ayrıca ben Tefsir derslerinin tamamını mp3 formatına çevirdim ve vakit buldukça dinleyerek öncelikle bir turu tamamlama derdindeyim.Bu şekilde Ankebut suresine kadar geldim. Şimdi mesela bir işle meşgulken kulağımdaki tefsir dersinde geçen “hayati” bir bölümü hazırlayacağım kitaptan bulup işaretleyerek daha sonra fark ederek kolayca ulaşmanın yolunu açacağım. Ayrıca hazırlayacağım kitapların sonlarına 3 sayfa kadar boş sayfa ekleyerek kitapta geçen ayetlerle ilgili farklı kaynaklarda geçen ilginç yorumları da oralara notlayacağım nasip olursa. Katıldığım Kur’an halkasında da sohbete tablet götürüp belli yaşın üzerindekilere bu kaynağı “zor ulaşılır” kılmak yerine,kitap götürüp herkesin sahip olabileceği izlenimini oluşturmak da faydalı olacak kanaatindeyim.
    Allahın selamı üzerinize olsun.

     
    • ekabirweb

      25 Ocak 2013 at 15:28

      Merhaba, çok güzel düşünceler, hepsine katılıyorum. Şu anda bu tefsir çalışmaları öyle kapsamlı ki, ister video, ister mp3, ister yazı formatında, ister kıyaslama, ister farklı yorumlar, düşünceler, ister internetten ek bilgiler, hepsi mevcut. Zaten amacımda buydu. Başlarken kendim için en doğru, en kolay, en çabuk biçimde Kur’an ve tefsir ile ilgili bilgilere ulaşabilmekti. Bunu sağlayacak bir kaynak oluşturmak ve onu paylaşmak çok güzel bir duygu. Allah alimlerimizden razı olsun, onların ilimlerini artırsın. Latin harfler ile yapma nedenim de aynı sebeptendi. Allah hepimizin gayretini artırsın, anlamayı, idrak etmeyi ve yaşamayı nasip etsin inşallah.

       
      • fetth

        09 Ağustos 2015 at 13:33

        s.a acaba bana osman parmaksız beyin e mail adresini gonderebilirmisiniz.. kendisini FB da aradım bulamadım.. teşekkr ederim.

         
  4. metin öz

    03 Mart 2013 at 18:13

    sn. oktay uner
    ben tüm videoları indirip bunu mp3 formatına dönüştürdüm. toplamı 5GB a yakın tuttu. dilerseniz bunları 500 er mb lık bölümler halinde internete upload ederim. ordan her ay birer, ikişer indirirsiniz.
    dediğim gibi mp3 şeklinde ses dosyası. ben telefon ve arabada da dinleme imkanı olsun diye böyle yaptım. daha önce internete upload etmiştim ancak uzun süre geçtiği için silinmiş.
    benimle iletişim için: http://www.facebook.com/metinozbaldoktu
    aeo

     
  5. metin öz

    03 Mart 2013 at 18:17

    sn. Osman parmaksız
    benzer bir çalışmayı bende yapıyrum. punto 6 ve 7 olunca cok küçük oluyor. 8 punto daha ideal. word dosyasını biraz düzenleyincede her desr 6-7 sayfaya sığıyor. arkalı önlü cıktı alabilmem için sol ve sağ dan eşit boşluk bıraktım. bir örneğini incelemek isterseniz buyrun: https://hotfile.com/dl/196829938/8da016d/Tefsir1(Giri-Fatiha).doc.html

     
    • metin öz

      03 Mart 2013 at 18:28

      çalışma yapıyorum derken yanlış anlaşılmasın. sn. ekabirweb in hizmetini sadece kopyala-yapıştır yapıp düzenliyorum. bu arada geçen hafta ilk cıkıyı alıp tefsire giriş derselerine 6 kişilk haftalık sohbet derslerine başladık. elimize böyle bir yazılı metin veren sn. ekabirweb e sonsuz teşekkürler. sohbet grubumuzdaki diğer arkadaşların ilk defa mustafa islamoğlu tefsiri ile muhattab olmaları ve çok beğenmeleri ayrı bir memnuniyet kaynağı. bu sohbetlerden hasıl lan sevabdan sn. ekabirweb inden istafade ediceğinden hiç şüphem yok. inşallah tüm videoların yazıya dökülmesi tamamlanır.
      selametle…

       
    • fetth

      09 Ağustos 2015 at 13:37

      s.a syn metin öz kardeşim.. verdiğiniz link çalışmıyor.. haber vereyim dedim.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: