RSS

İslamoğlu Tef. Ders. SEBE’ SURESİ (01-21) (134)

01 Şub

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin! Amin!

Değerli Kur’an dostları bugün Kur’an ülkemizin yepyeni bir sitesine daha ayak basacağız. Görmediğimiz, gezmediğimiz, bize yepyeni şeyler söyleyen, bize yep yeni tecrübeler kazandıran sokaklarına, mahallelerine, hanelerine, yani ayetlerine, cümlelerine, kelimelerine gireceğiz. O bizim, biz onun olacak, tanış olacağız,biliş olacağız, sarış olacağız.

Vahiy Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak inmiş bir şey değil, inmeye devam eden bir şey olarak yüreğimizi bulacak. Bireysel, toplumsal, ekonomik sosyal, siyasal, maddi, manevi dertlerimize ilacı vahyin eczanesinden arayacağız. Hayatın prospektüsünü, yani kullanım kılavuzunu vahyin ışığında okuyacağız. Vahiy aydınlatacak önümüzü, rabbimizle diyalogumuz, kendimizle diyalogumuza, eşya ile, tabiatla, yerle ve gökle diyalogumuza dönüşecek. Varlık bir diyalog olacak ve biz bu diyalog zincirinde bir aktif halka olacağız.

Sebe suresi keşfedeceğimiz bu yeni site, Kur’an ın mevcut Mushaf diziminde 34. suresi. Sure adını güney Arabistan’da ki bir su medeniyeti olan ve ipek yolunun hakimi olan Sebe krallığından alır. Bu krallıktan söz eden 15 ile 20. ayetler aslında geçmişte olup bitmiş bir olaydan değil, yer yüzünde ki her iktidarı bekleyen mukadder akıbetten söz eder.

Sebe geçmiş zamanlarda yaşamış bir süper güçtür. Kendi çağının süper gücü. Sure bu adı almakla aslında dünyevi her iktidarın geçiciliğine vurgu yapar. Süper güçlük iddialarının, tarihin mutlaka tozlu yaprakları arasında bir gün unutulup gideceğini ve geriye baki kalanın Allah olduğunu insanın da Allah’a yakın olduğu oranda, Allah’la sıcak ilişkiler kurabildiği oranda kalıcı mutluluğu yakalayacağını, değilse geçici mutlulukların yerinde yeller eseceğini bu sure ile ibreti alem olarak gözler önüne serer.

Hz. Peygamber döneminde surenin bu adla anılıp anılmadığını bilmiyoruz. Fakat hadis ve tefsir kaynaklarımızda surenin anıldığı tek isim bu,

Sebe. Surenin zamanına gelince; Sure Mekki, bunda ittifak var. Aksi iddialar herhangi bir mesnede dayanmamakta. Sure inişte nüzul  sıralamasında 58. sırada yer alıyor. Lokman suresi ile zümer suresi arasında inen bir sure olarak kabul ediliyor.

Sebe 9. ayetle İsra/92. ayet arasında gerçekten açık bir irtibat var. Bu irtibat bize şunu gösterir; Sebe suresiyle İsra suresi inişte ardışık, yani zaman olarak birbirine yakın inmiş iki suredir. Buradan yola çıkarak Sebe suresinin Mekke’de ki iniş dönemini yaklaşık olarak tayin ve tespit edebiliriz ki bu da 3 dilime ayrılmış olan Mekke döneminin orta periyodunda, yani yaklaşık 7. yılla 10. yıl arasına gelen bir periyoda, belki 6. yılla 9. yıl arasına gelen bir periyoda inmiş olmalıdır.

Surenin konusu, isminden de anlaşılacağı gibi ana fikri dünyevi her iktidarın, dünyevi her servetin, her namın ve nişanın mutlaka geçici olduğu, kalıcı olanın kutsalla irtibatlı olduğu, ama dünyada verilmiş her iktidarın mutlaka bir gün gelip vadesini tamamlayacağı fikridir. Hepsi de Mekki olan Fatiha, En’am, Kehf ve Fatır sureleri gibi Sebe suresi de Hamd ile başlar. Yani Hamd’i Allah’a sonsuz övgü ve senayı telkinle başlar. Hamd ile başlaması insanoğlunun, Allah’ın verdiğinde de aldığında da bir nimete karşı hamd etme yükümlülüğünü dile getirir.

Gerçekten de şükürden farklı olarak hamd sadece nimet verilince değil alınınca da yapılandır. Çünkü o vermişti, aldığında da hamd edersiniz. Yani iktidar verince hamd edersiniz alınca da hamd edersiniz. Ama şükrü sadece verince yaparsınız. O vermişti, O aldı.

İkincisi bir daha verebilir. Onun için hamd etmek durumundasınız.

Üçüncüsü daha büyüğünü alabilirdi. Bunun için hamd etmek durumundasınız. Alınca da hamd edersiniz.

Dördüncüsü daha küçüğünü alıp, daha büyüğünü verebilir. Yani büyüğünü vermek için küçüğünü almış olabilir. Onun için hamd etmelisiniz.

Beşincisi sizin için onun verilmesi mi yoksa alınması mı hayırlı bunu bilemeyebilir siniz. Parçayı görürsünüz fakat bütünü görmediğiniz için o parçanın elinizde olması mı, yoksa çıkması mı sizin ebedi mutluluğunuz için hayırlıdır bunu gerçek anlamda bilen tek zat Allah’tır. İşte onun için hamd edersiniz. Yani sure bütün bu şeyleri anlatmak için hamdle başlar ve ardından şirki reddeden ayetle devam eder.

Şirki ret, kula kulluğu redir. Çünkü Allah’a ait bir vasfı, bir niteliği, bir özelliği Allah dışında bir varlığa yakıştırmak, onun karşısında insanın nesneleşmesidir. İnsanın onun karşısında onuruna, şerefine, haysiyetine yönelik bir azaltma operasyonudur. Şirk bunun için Allah’a karşı zulüm değil, insanın kendisine karşı yaptığı bir zulümdür. Ve kula kullukla sonuçlanan her türlü süreç şirktir. İşte bunun için şirki reddeden bir ayetle girer konuya sure. Ve arkasından tevhide davet eder.

Tevhid; öz olarak varlığın amaçlı ve anlamlılığı demektir. Tabii ki bu da varlığın, varlık zincirini oluşturan her bir halkanın kendi arasında ki bağlantı ve bağıntıya delalet eder. çünkü tevhid her şeyin her şeyle bağlantısı ve her şeyin bir şeyle bağlantısıdır. Bu anlamda tevhid Allah’ın varlık üzerinde ki müdahalesine iman etmedir. Varlığın Allah’tan bağımsız olmadığını görmek bilmek ve inanmaktır.

9. ayet göğün ve yerin bilgisinin görünenle sınırlı olmadığını görünmeyenin daha fazla olduğunu ifade eder. Yani tevhid aslında bizi varlığın bize açılan ve açılmayan iki kapısı önüne getirip bırakır. O kapının önünde bize şunu söyler; 5 duyu ile yetinme ey insan. Aklı kullan kabuğu aş, bilgiyi ara. Açık kapıdan gir açılmamış kapıyı vur. Ola ki hakkını verirsen, doğru tıklatırsan, emek sarf edersen, açılmış olanı iyi kullanırsan, açılmamış olanda önüne serilebilir.

Bu bilgi iktidar ve ihtişam getirir. Elbette bilginin kendisi sahici Krallıktır ve her Krallık bilgiyle gelir. Ama yaratılışın amacına uygun kullanılabilir bu iktidar, aykırı da kullanılabilir. İşte 10 ve 14. ayetler arasında Davud ve Süleyman AS. örnekleri yaratılışın amacına uygun olarak kullanılan iktidara verilen iki örnektir. Ve tabii ki 15 – 21. ayetler arasındaki de Sebe medeniyeti, uygarlığı gibi yaratılışın amacına aykırı kullanılan bir iktidarın, bir görkemin, bir refahın, o refahın kullanıcıları tarafından nasıl elden çıkarıldığı, nasıl bir belaya dönüştüğü ve nasıl yok olduğunun örneği, ama daha doğru bir ifade ile ibreti dile getirilir. Fakat yasa bellidir. İster Davud’un ve Süleyman’ın Adalet ve hikmet devleti, ister Sebe Krallarının kudret ve saltanat devleti olsun. Hepsinin de akıbeti ortaktır. Dünyevi her iktidar geçicidir. Kalıcı olan Allah’ın mutlak iktidarıdır. Bütün bu örnek ve ibretlerin sonucunda ortak ders budur.

Kalıcı iktidar Allah bilinciyle elde edilir. Ayetler bizi bu noktaya getirir sure boyunca ve sonuçta şu gerçeği, hepimizi titretmesi gereken şu muhteşem gerçeğin önüne getirip bırakır.

Kul innema e’ızuküm Bi vahıdetin, en tekumu Lillâhi mesna ve fürada.. (46) size bir tek şey tavsiye edeceğim de. De ki; Ey tüm insanlık size bir tek şey tavsiye edeceğim; İster başkalarıyla birlikte olun, ister yalnız başınıza olun Allah’ın huzurunda bulunduğunuzu asla, ama asla unutmayın. Allah’ın huzurunda bulunmak, işte insana ebedi mutluluk bilincini tattıracak olan şey budur. Allah’ın huzurunda bulunduğu bilinci. İnsan esas duruşunu, klas duruşunu u bilinç sayesinde edinir. Eğer sürekli Allah’ın huzurunda bulunduğu bilincini kaybetmezse o zaman sadece Allah karşısındaki haddini bilmiş olmaz. Eşya, servet, iktidar dünya karşısındaki kadrü kıymetini de bilmiş olur.

Bunu bilmek insana neyi getirir? En büyük şeyi; Kula kul olmamayı. Dünyaya kul olmamayı, eşyaya kul olmamayı getirir. Kendini bilmeyi getirir, daha ne getirsin ki. Eğer biri kendini biliyorsa onun elde ettiği sahici iktidarı hangi güç, hangi kudret, hangi silah elinden alabilir ki, onu kim korkutabilir ki. Kendini bilen rabbini bilir, Kendini ve rabbini bilen Allah’ın rızasından ve cennetten aşağısına gitmez. Dolayısıyla ucuza gitmez. Onun için Allah’tan başka kimse ona değer biçemez, fiyat biçemez. Allah’tan başka kimsenin kendisine değer biçemeyeceği biri olmak yer yüzünde, şu fani dünyada insanoğlunun olabileceği en yüksek yerde olmaktır.

İşte bu sure bunu verir ve bu ayetin önüne getirip insanı bırakır. Şimdi bu girizgâhtan sonra Sebe suresine geçebiliriz.

 

BismillahirRahmanirRahıym

1-) ElHamdu Lillâhilleziy lehu ma fiys Semavati ve ma fiyl Ardı ve lehül Hamdu fiyl ahireti, ve “HU”vel Hakiymül Habiyr;

Hamd, semâlarda (bilinç mertebeleri) ve arzda (beden) ne varsa kendisi için olan Allâh’a aittir! Sonsuz gelecek yaşamda dahi Hamd O’na aittir! “HÛ”; Hakiym’dir, Habiyr’dir. (A.Hulusi)

01 – Hamd o Allah’ındır ki Göklerde ne var, Yerde ne varsa hep onun, Âhirette de hamd onun, ve o öyle hakîm öyle habîr ki: (Elmalı)

 

ElHamdu Lillâhilleziy lehu ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard rahman, rahim Allah adına. Hamd tümüyle, her çeşidiyle, bütünüyle göklerde ve yerde var olan her şeyin gerçek sahibi Allah’a mahsustur.

Girizgâhta Kur’an da hamd ile başlayan 5 sureden biri olduğunu söylemiştim bu surenin. Hamdin şükürden farklı olan yanlarına değinmiştim. Sadece verilince değil, o nimet elden alınınca da hamd edilir demiş ve bunun beş gerekçesini saymıştım. Burada Hamd ile girmemizi telkin eden bu sure aslında bizim hamd etmemiz gereken en büyük nimetin Allah’ın insanoğluna tenezzül buyurup vahyini indirmesi olduğunu ima eder.

Vahiy ilahi rahmetin bir eseri. Rabbimiz insanoğluna tenezzül buyurmuştur. Verdiği akıl ve irade aslında yeterdi İnsanoğlunun bir mazereti de kalmamıştı. Fakat O’nun insanoğluna olan sevgi şefkat ve merhametinin büyüklüğüne bakınız ki; Akıl verdim yetmez mi, irade verdim yetmez mi demedi, bir de vahiy verdi. Ve sadece tek bir vahiy değil, ardı ardına defaatle vahiy ile insanlığı uyardı, peygamberler gönderdi. İşte bu Allah’ın insana olan büyük sevgisinin nişanesidir ve biz bunun için insanlık olarak rabbimize özel olarak hamd etme makamındayız. Bizi kale aldığı için, bize tenezzül buyurduğu için. O’nun bize değil, bizim O’na ihtiyacımız olduğu halde bizim yakamızı bırakmadığı için. Bizi kendi halimize bırakmadığı için. Eğer bizi bize bıraksaydı kesinlikle bizi benliğimizin eline bırakmış olur, dolayısıyla kendi kendimizi beş paralık etmeye bırakmış olurdu. Ama O buna izin vermedi, bunun içinde O’na hamd etmek durumundayız. Adeta insana şunu söyledi; İnsan o kadar kıymetli ki, o kadar değerli ki mahlukat içinde, yaratıklar içinde, insanı kendisine bile bırakmaya gelmez. Bize verdiği mesaj buydu. Bu mesajı alan herkes gibi biz de O’na sonsuzca hamd ederek başlıyoruz.

ve lehül Hamdu fiyl ahireh öteki alemde de hamd, övgü, sena sadece O’na mahsustur. İlginçtir Ahirette ibadetin olmadığını biliyoruz, ibadet dünyadadır. Fakat ahirette bir şeyin olduğunu devam ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Hamd. Gerçekten de Hamd devam edecek. Kur’an ın ifadesi ile,

“ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn.” (Yunus/10) Onların davaların en sonu, yani tekamüllerini tamamlayıp insanoğlunun en mükemmel hali güzelliğin en mükemmel hali, olan cennetle buluşunca; Elhamdülillah diyecekler.

Yine bir başka ayet Ve kalül Hamdu Lillâhilleziy ezhebe ‘annelhazen. (Fâtır/34) evet, cennete giren o nasipli, o kurtulmuş, o ebedi mutluluğu yakalamış güzel kullar şöyle diyecekler. Hüznü, kederi, sıkıntıyı, belayı bizden ebediyen kaldıran Allah’a sonsuzca hamd olsun. Gerçekten de cennet hüznün olmadığı bir mekan. Mekan üstü bir mekan, mekan ötesi bir mekan. Buradan şu çıkar; Dünya hiçbir zaman cennet olmayacaktır. Cenneti dünyaya taşımaya, ya da cenneti dünyada yaşamak istercesine sıkıntısız, dertsiz, acısız, elemsiz, kedersiz bir hayat arayışı tek kelimeyle ütopyadır, düştür ve bu düş dünyada Gerçekleşmeyecektir. Dünya bu anlamda intihan mahallidir. Eğer imtihan alanında sınav yoksa bu hiçte hayra alamet olmayacaktır.

Yine bir başka ayet; ve kalül hamdü Lillâhilleziy hedana lihaza ve ma künna li nehtediye levla en hedanAllâh (A’raf/43) Evet, cennete girenlerin söyleyeceği ifade edilen bir çok sözden birini de bu ayet beyan ediyor. Onlar öyle diyecekler; Hamd olsun O Allah’a ki bizi bugün cennete yöneltti. Sonu cennete açılan bir yola koydu bizi. İşte bunun için O’na sonsuzca hamd olsun. Eğer O bize doğru yolu göstermemiş olsaydı biz bugün burada olmayacaktık. Derler, itiraf ederler. Yani özetle ahirette de hamd devam edecek.

ve “HU”vel Hakiymül Habiyr zira yalnız O’dur mutlak hikmet sahibi olan ve yalnız O’dur her şeyden haberdar bulunan. Aktif Allah tasavvurunu ifşa ediyor ayetin bu son isimleri.

Hakiym Allah; Anlamsızlığı rettir aslında bu. Çünkü bir şeyin hikmeti olmak, anlamı olmaktır. Hikmetsiz iş yapmak, anlamsız ve amaçsız iş yapmaktır. Ve varlığın bir numaralı yasası anlamlılık ve amaçlılıktır. Bu yer çekimi yasasından daha istisnasızdır. Bu cazibe yasasından daha istisnasızdır. Bildiğiniz her türlü yasadan daha büyük ve kapsamlıdır bu. Varlığın anlamlı ve amaçlılığı. Hiçbir istisnası yoktur. Anlamsız ve amaçsız bir tek varlık yoktur.

Bu anlamda eğer çok basit gibi gördüğümüz her şeyin bile bir amacı ve anlamı varsa, mahlukat içinde çok müstesna ve seçkin bir yere sahip olan insanın anlam ve amacı olmasın mı? Peki anlam ve amacı olan insan kendi elleriyle anlamı ve amacını yok ediyorsa bunun getireceği bir vebal, bir sorumluluk, bir yükümlülük olmasın mı? Bunun bir cezası olmasın mı? Evet, Hakiym ismi bize bunları hatırlatıyor.

Habiyr ismine gelelim. O da aracılığı ret. İnsan Allah  ilişkisinde, insan – Allah diyalogunda herhangi bir aracının araya sokulup ta uzak bir Allah’mış gibi muamele edilmesini ret içindir bu isim. İşte vahyin ilk muhatabı olan inkarcıların problemi buydu. Uzak bir Allah tasavvuruna sahip olanlar, O’na bildirmek için bir takım varlıkları aracı olarak ilan ediyorlardı ki bu Allah tasavvurunda ki yamulmadır.

 

2-) Ya’lemu ma yelicü fiyl Ardı ve ma yahrucü minha ve ma yenzilü mines Semai ve ma ya’rucü fiyha* ve HUver Rahıymul Ğafûr;

Arza (bedene – yeryüzüne) gireni ve ondan çıkanı; semâdan inzâl olanı (bilinçten açığa çıkanı) ve ondaki (boyutsal yükselişi) urûc edeni bilir… “HÛ”; Rahıym’dir, Ğafûr’dur. (A.Hulusi)

02 – Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor, Gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyor hepsini bilir, hem o, öyle rahîm, öyle ğafûr. (Elmalı)

 

Ya’lemu ma yelicü fiyl Ardı ve ma yahrucü minha ve ma yenzilü mines Semai ve ma ya’rucü fiyha toprağa giren ve oradan çıkan her şey, yine gökten inen ve oraya yükselen her şeyi O bilir. Maddi manevi uruç ve nüzul, Ref ve hubud, iniş ve çıkış, geliş ve gidiş, organik ve inorganik her türlü oluşum ve çözülüş, oluş ve bozuluş. Toprağa düşen bir çekirdek, çekirdeğin ağaca dönüşmesi, ağaçtan düşen bir meyve, meyvenin toprak olması, yeniden tohuma durması yeniden büyümesi ve bu müthiş dönüş, bu müthiş seremoni İşte bu.

Varlığın kendi içinde ki muhteşem dönüşümü ve bütün bunların sadece maddeden değil aynı zamanda manevi bir boyuta da sahip olması. İnen vahiy, çıkan ibadet. İnsandan yükselen dua, Allah’tan ona inen icabet. çıkan can, inen ölüm. İşte bütün bu ilahi link, ve bu linkin sürekli, deveran etmesi. Aslında varlık nedir deseniz, iniş ve çıkıştır. Yükseliş ve iniştir. Dua ve vahiydir. İbadet ve nüzûldür. Çoğaltın gitsin derim. Bu manada varlık diyalogdur. Diyalog, yani mutlak varlığın mukayyet varlığa yönelmesi, Allah’ın mahlukata ve mahlukatın bu yönelişe cevap vermesidir.

Gül açarak verir bu cevabı, insan kulluk ederek, su akarak, bulut yağmura dönüşerek verir bu cevabı. Her şey kendi dilince verir ve bu cevaba Kur’an tespih der. Varlığın konulduğu yerde görevini yapması. Yani ilahi nüzule kendi dilince tesbih ve hamd etmesidir. İşte burada da bu dile getiriliyor.

 ve HUver Rahıymul Ğafûr ne ki merhametin kaynağı olan da, bağışlaması sınırsız olan da yine O dur. Rahmet ve bağış nihai belirleyicidir işte burada olduğu gibi. Hamdin karşılığı rahmet, tevbenin karşılığı ise ğufran, yani bağıştır. Burada insanoğluna özelde hatırlatılan yere giren ve yerden çıkan, göğe yükselen ve gökten ineni bilir, belki özel olarak şudur; eylemleriniz göğe yükselen, bu eylemlere karşılık Allah’ın yarattıkları da yere inendir. Yani ey insanoğlu gökten inen takdiri, göğe çıkan eylemin belirliyor. Doğru eylemler ortaya koy, doğru mektuplar gönder ki, o mektuplara sevineceğin cevaplar alasın. Rabbine doğru eylemlerle niyazda bulunki onlara sevineceğin karşılıklar alasın. Belki çıkan ve ineni çok özel bağlamda insan eylemi ile sınırlı olarak öyle anlarız ki Miraç hadislerinden birinde de Resulallah Cibril’e şöyle soruyordu;

– Ya Cibril bu çıkan ne? Bu inen ne?

– Ya Muhammed bu çıkan insanlığın eylemleri, bu inen de o eylemlere anında yaratılan karşılıklar. Diyordu.

Onun için bu çıkan ve inenin sonunda ve HUver Rahıymul Ğafûr diye bitmesi Allah’ın çıkanların çirkinliğine rağmen yine de insanoğlundan rahmet ve bağışını esirgemeyeceğinin bir ifadesi.

 

3-) Ve kalelleziyne keferu lâ te’tiynes sa’atü, kul bela ve Rabbiy lete’tiyenneküm ‘Alimil ğayb* lâ ya’zübü anhü miskalü zerretin fiys Semavati ve lâ fiyl Ardı ve lâ asğaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fiy Kitabin mubiyn;

Hakikat bilgisini inkâr edenler: “O saat (ölümle hakikati fark etmek) bize gelmeyecek” dediler… De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbime yemin ederim ki elbette size gelecektir! Semâlarda ve arzda zerre ağırlığınca bir şey dahi O’ndan gizli kalmaz! (Hatta) ondan daha küçük ve daha büyük (ne varsa o da) Kitab-ı Mubiyn’dedir (apaçık kitap olan fiiller âleminde).” (A.Hulusi)

03 – Küfredenler ise «bize o saat gelmez» dediler, de ki hayır, rabbim hakkı için o size behemehal gelecek, gaybı bilen rabbim ki ondan Göklerde ve Yerde zerre miktarı bir şey kaçmaz, ne ondan daha küçüğü, ne de daha büyüğü, hepsi mutlak bir «kitabı mübîn» dedir. (Elmalı)

 

Ve kalelleziyne keferu lâ te’tiynes sa’ah küfürde direnenler kıyamet saati asla gelip de bizi bulamaz, bulmayacak dediler.

Ya tabiata tanrılık atfı, ya da insanı sıradan bir canlıya indirgeyerek tüm değer ve anlamından soyutlanması. Budur aslında. Yani ölümden sonra bir hayatın olmadığını iddia etmek, insanın değerine hiçbir şey kazandırmaz, aksine insanı sıradan bir canlı derecesine indirir. Yani bir solucan, bir böcek, bir haşarat, bir sinek derecesine, insan canlılarla canı paylaşır. Eşya ile fiziki varlığını paylaşır. Ama paylaşmadığı ve kendine ait bir ruhu var Akıl işte onun bir ışığı, yansıması, bir iradesi var. İradeli ve akıllı bir varlık olan insanı siz nasıl sineklerle aynı akıbete indirgersiniz. Onun için ahireti inkar, insanın kendi değer ve şerefine yaptığı en büyük hakarettir.

kul bela ve Rabbiy lete’tiyenneküm de ki hayır rabbime and olsun ki o mutlaka gelip sizi bulacaktır. Mutlaka ölüm gelip sizi bulacaktır, mutlaka bir gün dirilecek ve yaptıklarınızın hesabını sorulacağı bir gün gelecektir. ‘Alimil ğayb O idraki aşan hakikatleri de bilendir.

Bu böyle de okunur, ğalimil ğayb yani rabbinin sıfatı olarak da okunur. Ki elimizde ki Mushaf bu okuyuşa göre tercihte bulunmuş. Bu manayı alırsak, bu okuyuşu esas alırsak o zaman insan idrakini aşan, her şeyi bilen Rabbim hakkına, rabbime and olsun ki o gün mutlaka gelecektir manasına kavuşur.

lâ ya’zübü anhü miskalü zerretin fiys Semavati ve lâ fiyl Ard göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun bilgisinden, Allah’ın ilminden kaçıp kurtulamaz. Asla gayb olamaz. Yani gayb, insan içindir, Allah için değil. İdrakinizi aşan gerçeklikler vardır, fakat bu gerçeklikler Allah’a ayandır. Siz parçayı görüyorsunuz ama O bütünü görüyor. Onun için O’nsuz yapamazsınız ve sizin doğru bildiğiniz öyle şeyler vardır ki bütünü gören onun yanlış olduğunu bilir. Onun için parçanın nerede durması gerektiği konusunda son görüş Allah’tan alacağınız görüştür. O nedenle rabbiniz olmadan yapamazsınız, O’nun yardımı olmadan, yol göstermesi olmadan, hidayeti olmadan doğruyu ve yanlığı ayıramazsınız.

ve lâ asğaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fiy Kitabin mubiyn ister bundan daha küçük olsun, ister daha büyük hepsi apaçık bir fermanda bir bir kayıtlıdır.

Bu ayetin son cümlesi insanın hesap vermekten kaçamayacağını ifade ediyor aslında. İlahi denetimin mutlaklığına atıf yapıyor. İlahi bilginin mutlaklığına atıf yapıyor. Yani, ey insanoğlu böyle bir rabbin denetiminden kaçınacağını mı sanıyorsun. Ahirete inanmaman aslında senin içinde büyük bir kayıp bunu bilirsin. Yani insanın kendi akıbetine toprak değeri biçmesi, öncelikle kendine yönelik bir tehdittir, kendine yönelik bir aşağılamadır. Fakat bunu niçin yapar insanoğlu? Belli, sorumluluktan kaçmak için, hesaptan kaçmak için. Neden hesaptan kaçar? Hesabını verecek bir hayatı yaşamak istemez.

Evet bu aslında insanoğlunun adam olmaktan kaçmasıyla eşdeğerdir. Kendinden kaçmasıyla eş değerdir. Kendine yabancılaşma böyle bir sürecin sonunda gelir. Kendine yabancılaşan kendisiyle nasıl barışık olabilir. Kendisiyle barışık ve tanışık olmayan, kiminle barışık olabilir.


4-) Liyecziyelleziyne amenû ve amilussalihat* ülaike lehüm mağfiretün ve rizkun keriym;

İman edip imanının gereğini uygulayanları cezalandırması içindir (bu)! İşte onlar için mağfiret ve kerîm yaşam gıdası vardır. (A.Hulusi)

04 – çünkü iman edip iyi ameller işleyenlere mükâfat verecek, işte onlar için bir mağrifet ve bir «rızkı kerîm» var. (Elmalı)


Liyecziyelleziyne amenû ve amilussalihat bunu niçin böyle yaptı Allah; Ki böylece O iman eden ve salih amel işleyenleri ödüllendirecektir. Yani Ahiretin varlığının sebebi burada açıklanıyor. Ahiretin varlığı kısaca adalet içindir. Eğer ilahi adalet diye bir şey varsa, var olacaksa, ahiret var olmak zorundadır. Ki suyu getirenle testiyi kıran bir tutulmasın. Böyle bir dünya suyu getirenle testiyi kıranın bir tutulduğu bir dünya, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin, doğru ve yanlışın, hak ve batılın farkı kalır mıydı. Bunların farkının kalmadığı bir dünyada iyi olmanın gerekçesi ne olabilirdi. O zaman ahlaki davranışın zemini olur muydu.

ülaike lehüm mağfiretün ve rizkun keriym işte böylelerini tarifsiz bir rızık. Buradaki rizkun kelimesinde ki nekiralık, yani belirsizlik, onun tarifsiz, hatta limitsiz bir rızık olduğunu gösterir. Yani sınırsız bir rızık ve tarifsiz bir bağış. Yani akıl fikir ermez genişlikte bir bağış beklemektedir.

 

5-) Velleziyne se’av fiy âyâtiNA mu’aciziyne ülaike lehüm azâbü min riczin eliym;

İşaretlerimizi geçersiz kılmak için koşuşturanlara gelince, işte onlar için riczten (pislik, vehim) kaynaklanan feci bir azap vardır! (A.Hulusi)

05 – Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlar, onlar için de pislikten öyle bir azâb var ki elîm. (Elmalı)

 

Velleziyne se’av fiy âyâtiNA mu’aciziyn ama mesajlarımızı amacından mahrum bırakmak için çaba gösterenler, onlara gelince, yani mu’aciziyn aciz bırakmak. Bu sanırım amaçla ilgili bir şey olsa gerek. Allah’ın vahyini amacından aciz bırakmak, amacından uzaklaştırmak. Vahyin amacı nedir? Hayatın yeniden inşasında insana kılavuzluk etmek. İnsanın aklını, tasavvurunu şahsiyetini inşa etmek. Bu inşadan vahyi mahrum bırakmak, onu amacından mahrum etmektir.

Onlara gelince ülaike lehüm azâbü min riczin eliym işte böylelerini de bu çirkinlikten dolayı acıklı bir azab beklemektedir. Acıklı bir azab.

Vahyi amacından mahrum bırakmak isteyenleri, ki bırakanları diyemeyeceğiz çünkü buna güçleri yetmez. Ama buna çaba gösterenler aslında insanı mutluluğundan mahrum edenlerdir. Bunun anlamı bu. Allah insan diyalogunu kesmenin vebalini düşünebiliyor musunuz. Allah ile insanın diyalogu kesilirse, bağlantısı koparsa bundan kimin ne çıkarı olur, buna kim sevinir, niçin sevinir, niye sevinir hiç düşündünüz mü? Bir düşünün.

Burada azab kelime anlamına yönelerek terk etmek, mahrum bırakmak anlamına yakın bir anlam taşıyor olsa gerek ki zaten mahrum bırakılan, yani vahyi amacından mahrum bırakmaya çaba gösteren vahiyden ve hidayetten mahrum bırakılır. Bu da bir azabdır, hem de azabın en büyüğü dünyada ki azabın en büyüğü.

 

6-) Ve yeralleziyne utül ılmelleziy ünzile ileyke min Rabbike “HU”vel Hakka, ve yehdiy ila sıratıl ‘Aziyzil Hamiyd;

Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana inzâl olunanın Hakk’ın ta kendisi olduğunu ve Aziyz, Hamiyd’in, Hakikatine erdirme yoluna yönlendirdiğini görürler. (A.Hulusi)

06 – Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise sana rabbinden indirileni görüyorlar ki o mahzâ hak, ve o izzetine nihayet olmayan sahip ham din yolunu gösteriyor. (Elmalı)

 

Ve yeralleziyne utül ılmelleziy ünzile ileyke min Rabbike “HU”vel Hakk ama bilginin amacını kavrama yeteneği ile donatılmış olanlar. Yani ‘Utül ilm, sadece bilgi sahipleri diye çevirmek yerine bilginin amacını kavrama yeteneği ki zaten ‘ılm bu manada veri ve data anlamına gelmez, malumat anlamına gelmez. Veriyi datayı, malumatı hikmete çeviren dönüştüren kişi bilgiye sahiptir. ‘ılm bu manada alametten gelir, ‘ılm bilginin maksat ve illetini kavramış insan alimdir bu anlamda.

Evet bu yetenekle donatılmış olanlar rabbinden sana indirilmiş olanın hakikatin ta kendisi olduğunu görmektedirler. “HU”vel Hakk gerçeğin ta kendisi olduğunu ancak bilginin maksadını kavrayanlar görür. El Hakk amaçlılığa atıf, gerçek amaç, vahyin gerçek amacı,varlığın gerçek amacı, yaratılışın gerçek amacı, her şeyin gerçek amacına bir atıf burada.

ve yehdiy ila sıratıl ‘Aziyzil Hamiyd ve o yüceler yücesi, O tüm övgülere layık olanın yolun yönelteceğini de bilir bilen biri. Vahyin böyle bir yöneltici misyonu olduğunu da bilir. Doğru yola yöneltenin vahiy olduğunu, vahyin amacının bu olduğunu da çok iyi bilir.

Sırat-ı Müstakıym bu işte vahiy yol haritası. İnsanın hayatı kullanım kılavuzu. Hayatınızı nasıl kullanacaksınız, hayat size verilmiş bir imkan. Bu imkanı eğer kötü kullanırsanız, bir daha kullanamayacaksınız. Bir tek imkan eğer kötü kullanırsanız, size tanınmış bir imkanı heba edeceksiniz iflas edeceksiniz. Kötü kullanmayalım diye bir tek açılmış bu krediyi doğru kullanalım diye verilmiş bir kullanım kılavuzudur vahiy.

 

7-) Ve kalelleziyne keferu hel nedüllüküm alâ racülin yünebbiüküm izâ muzzıktum külle mümezzekın, inneküm lefiy halkın cediyd;

Hakikat bilgisini inkâr edenler dedi ki: “Unufak toz olduktan sonra, kesinlikle siz yeni bir yaratılışta olursunuz, diyerek Nebilik iddia eden bir adamı size gösterelim mi?” (A.Hulusi)

07 – Böyle iken o küfredenler şöyle dediler: size bir adam gösterelim mi ki tamamen didik didik didiklendiğiniz vakit muhakkak siz, yeni bir hilkat içinde bulunacaksınız diye size Peygamberlik ediyor? (Elmalı)

 

Ve kalelleziyne keferu hel nedüllüküm alâ racülin yünebbiüküm izâ muzzıktum külle mümezzekın, inneküm lefiy halkın cediyd öte yanda inkara saplanmış olanlar yandaşlarına, dostlarına, arkadaşlarına derler ki; siz param parça olup dağıldıktan, toz toprağa bulandıktan, kemikleriniz ufalandıktan sonra size yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adam gösterelim mi. Sanki çok garip bir şeymiş gibi polemik yapmaya kalkarlar. Yani çok önemli bir şeyi haber verecekmiş havası içerisinde aslında gülünç olurlar. Kendi değerlerini yok eden, kendi değerlerini beş paralık eden, öldükten sonra dirilmeme düşüncesinin prim yapacağı gibi bir saflık, bir zavallılık içerisindedirler.

 

😎 Eftera alellahi keziben em Bihi cinnetün, belilleziyne lâ yu’minune Bil ahireti fiyl azâbi ved dalâlil be’ıyd;

“(Acaba o adam) Allâh’a atfen bir yalan mı uydurdu yoksa onda bir cinnet mi söz konusu?” (dediler)… Tam tersine, sonsuz gelecek yaşamlarına iman etmeyenler, azap ve (hakikatten) uzak düşmüş bir sapma içindedirler. (A.Hulusi)

08 – Bir yalanı Allaha iftira etmekte mi? Yoksa kendisinde bir cinnet mi var? Hayır doğrusu o Âhirete inanmayanlar uzak bir dalâletle azâb içindeler. (Elmalı)

 

Eftera alellahi keziben em Bihi cinne ve devam ederler o tipler o uydurduğu yalanı Allah’a isnat mı etti, yoksa cinnet mi geçirdi. belilleziyne lâ yu’minune Bil ahireti fiyl azâbi ved dalâlil be’ıyd hayır, asıl ahirete inanmayanlar can yakıcı bir terk edilmişliğe. Azabı kelime anlamı olarak terk edilmişlik olarak çevirmem burada daha uygun olsa gerek, çünkü dalâl dünyada anlamlıdır ahirette sapmadan söz edilemez. Sapmak dünyada, daha hayatta iken anlamlı bir şey. Onun için buradaki ‘azab da mutlaka dünyada, Elmalılı üstadımızın da isabetle ifade buyurduğu gibi vicdan azabının en maksimum olanına tekabül etse gerektir ki zaten bu ‘azab aynı zamanda vahye sırt dönmüş bir ferdin, ya da toplumun akıbetini bekleyen ahlaki çözülme, çürüme ve yıkılmadır ki bu sureye adını veren Sebe uygarlığı da zaten bu ibret olarak nakledildi.

Onlar işte can yakıcı bir terk edilmişliğe ve en uç noktada bir sapıklığa ved dalâlil be’ıyd en uç noktada bir sapıklığa mahkum olacaklar.

 

9-) Efelem yerav ila ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm mines Semai vel Ard* in neşe’ nahsif Bihimül Arda ev nüskıt aleyhim kisefen mines Sema’* inne fiy zâlike leayeten likülli abdin müniyb;

Önlerinde ve arkalarında (gelecekte ve geçmişte), semâdan ve arzdan (bilinç ve bedenen) neler olduğunu görmediler mi? Eğer dilesek onları arza batırırız (bedensellikte boğarız Esmâ’mızdan açığa çıkan bir şekilde) yahut üzerlerine semâdan parçalar düşürürüz (düşüncelerini alt – üst ederiz)! Muhakkak ki bunda (hakikatine) yönelen her kul için elbette bir işaret vardır. (A.Hulusi)

09 – Ya Gökten ve Yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilersek kendilerini Yere geçiriveririz, yahut Gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz hakikaten onda inâbe edecek (hakka gönül verecek) bir kul için şüphesiz bir âyet vardır. (Elmalı)

 

Efelem yerav ila ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm mines Semai vel Ard onlar yerden ve gökten ne kadarını önlerine serdiğimize, ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize de bakmazlar mı.

Pozitivist ve rasyonalist yaklaşımları ret. Aslında bu ibareyi şöyle de belki çevirebiliriz. Efelem yerav, onlar görmezler mi ila ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm mines Semai vel Ard gökten ve yerden önlerine ve arkalarına koyduğumuz, yani 5 duyu ile kavradıkları ve kavrayamadıkları şeyleri görmezler mi,bakmazlar mı, gözleri kör mü manasını da verebiliriz. Bu mana verirsek şu anlam kendiliğinden ortaya çıkar;

Gördüklerinizden ibaret değil bu içinde yaşadığınız tabiat bile. Bir de görmediğiniz var. Oraya yönelin, gördüklerinizden yola çıkarak görmediklerinizi de algılamaya çalışın. Akıl yoluyla, aklı selim yoluyla onları da keşfetmeye çalışın ve belki bu keşifte size kılavuzluk edecek bir numaralı unsur iman olacaktır. Çünkü görmediğiniz şeylerin varlığını önce iman eder bilirseniz, bu iman sizi onların bilgisine teşvik eden bir enerji olacaktır. Dolayısıyla öncelikle her şeyin gördüğünüzden müteşekkil olduğu düşüncesine itibar etmemeniz gerekiyor. Ki pozitivist ve rasyonalist yaklaşımları rettir bu ayetin söylediği.

Bilinen bilinmeyene göre devede kulak. Hz. Ali’nin ifadesi ile; Bilmediklerimi ayağımın altına koysaydım başım göğe değerdi. Diyor ya. İnsanın maddi dünya ile bilgileri dahi çok sınırlı. Yani burada yer ve gökten söz ediliyor. Yerle ilgili bilgilerimizde dahi görmediğimiz çok büyük bir miktar var. Böyleyse eğer fizik dünya ile bilgilerimiz dahi sınırlıysa, ya metafizik dünya ile ilgili bilgilerimiz, ve ya ahiretle ilgili bilgilerimiz. Belki bizi buraya bu noktaya getirmek istiyordu ayet. Yani daha içinde yaşadığınız şu dünyanın dahi bir çok şeyini görmüyor bilmiyorsunuz, ahiretin mi keyfiyetini iyice anlayıp bilmeye kalkıyorsunuz. O zaman iman etmekten başka çıkar yolunuz yok. Onun için aklınızın kapasitesi sınırlı. Aklınızı aşan gaybi alanda, metafizik alanda mutlaka imanınızla yol alırsınız. Bu anlamda ahirete  iman şart. İşte bunu ima ediyor.

[Ek bilgi; Bilim dünyası 5’ten çok daha fazla duyumuz olduğu konusunda ısrarlı. Şimdilik 21 duyu üzerinde karar kılındı. Bu konuda hemen herkes hemfikir. Ancak çeşitli görüşlere göre bu sayı 33’e kadar uzanıyor. New Scientist Dergisi, duyular konusunu geniş bir dosya olarak ele aldı ve bilim dünyasında üzerinde tam veya yarım fikirbirliği içinde olunan yeni duyularımızın hem listesini yayımladı hem de fonksiyonları hakkında geniş bilgi verdi…..

 http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=301585 ]

in neşe’ nahsif Bihimül Arda ev nüskıt aleyhim kisefen mines Sema’ eğer biz dileseydik onları yerin dibine geçirir, ya da göğü başlarında paralardık. Bu dehşet bir ilahi uyarı tehdit. Eğer Allah korumazsa insanoğlu şu yeryüzünde öyle sürpriz tehlikelere açık ki, bir meteor, bir gök cismi, eksendeki küçük bir kayma, yeryüzünün dönüş eksenindeki, ay dünya, dünya güneş, dünya mars gibi yakın uydu ve gezegenler ve yıldızlar arasında ki mesafelerde ki küçük bir oynama, yeryüzünde ki şu hayatı silip süpürmeye yeter ve artar. Hayatın kısmen ya da tamamen bitirecek, yer yüzünün varlığını yol edecek o kadar çok tehlikeye açığız ki. Bunu garanti edecek bir tek varlık var. O da Allah.

Yer yüzünün bir bölgesinde kurulmuş küçük bir iktidar süper güçlük davasında bulunsa bile neye yarar. Böylesine kozmik tehdit ve tehlikelere açık, Allah’ın muhafazası olmasa, her an üzerinde ki hayat yok olmakla karşı karşıya bir gezegende insanoğlu Allah’a baş kaldırıyorsa, kıytırık bir iktidarla. Bu nasıl bir şeydir. Bu nasıl bir küstahlıktır. Aslında bizi düşünmeye davet ettiği şey bu ayetin. Hangi garanti, hangi iktidar garantilidir ki bu manada. Ve tabii önüne getirilip bırakıldığımız noktadan itibaren örneklerini ve modellerini de verecek.

 inne fiy zâlike leayeten likülli abdin müniyb şüphe yok ki bütün bunlarda Ona yönelen her bir kul için mutlaka alınacak bir ders vardır.

Kendinse yönelen kullara verdiği lütfa Davud’un kurduğu adalet ve görkemli devleti örnek veriyor rabbimiz İşte şimdi ona geldi sıra.

 

10-) Ve lekad ateyna Davude minna fadlâ* ya cibalü evvibiy meahu vettayr* ve elenna lehül hadiyd;

Andolsun ki Davud’a bizden bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar (benlik sahipleri), Onunla beraber beni tespih edin ve de kuşlar (ilimle seyredenler)!” Onun için, keskin (demir leblebi olan gerçeği) olanı (hakikate imanı) yumuşattık. (A.Hulusi)

10 – Şanım hakkı için Davud’a bizden bir fadıl verdik: ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar! dedik ve ona demiri yumuşattık. (Elmalı)

 

Ve lekad ateyna Davude minna faldân doğrusu biz Davud’u da katımızdan işte bu nedenle ödüllendirmiştik. Unutmayalım bir önceki ayet abdin müniyb kendisine yönelen kullardan söz ederek bitmişti. Burada ki imada aslında Hz. Davud’un tevbesine, Allah’a yönelişine dolaylı bir imadır ki Sâd/24. ayetinde  Hz. Davud’un Allah’a yönelişi ve tevbesi dile getirilir.

ya cibalü evvibiy meahu vettayr ey dağlar onun sesine ses katın ve siz ey kuşlar siz de öyle yapın. İlginç değil mi? dağlar ve kuşlara bir hitap, ilahi bir hitap. Mezmurlarda ey dünya titre diyordu.

Evet, tabiatla deruni bir diyaloga girmek aslında söylenen bu. Hz. Davud’un sesine ses katan dağlar, Hz. Davud’un sesine yankı veren dağlar ve kuşlar, ovalar, yerler ve gökler. Aslında insanla tabiat arasındaki diyalogu simgeliyor. Ey insanoğlu öyle bir ses ver ki dağlar sesine ses katsın, yankı yapsın, şahit olsun. Zaten dağlar ve taşlar, yerler ve gökler Allah’ı kendi dillerince tesbih ediyor. Ey insanoğlu bu ilahi koroya sen de katıl, sen de bu ilahiyi söyle, bu ilahi şarkıya eşlik et ki dağların sesine ses katasın, sen de çatlak ses çıkarmayasın.

Aslında burada aklımıza geliyor mu Resulallah’ın sanki bir dostu ziyaret eder gibi Uhud dağını ziyaret etmesi ve kendisine bunu şaşkınlıkla karşılayanlara şöyle demesi;

– Uhudun cebelun yuhibbuhu ve yuhibbuha.! Uhud bir dağdır, biz onu severiz o da bizi sever.

Yani dağdır amma aramızda bir sevgi vardır, bir muhabbet vardır. Bu dağa canlı gibi muamele etmektir. Bu dağla diyaloga girmektir. Allah insanla diyaloga girmeye tenezzül ediyor da ey insan sen dağla diyaloga geçmeye neden tenezzül etmiyorsun. O zaman okuyacaksın onu bir ayet olarak. Ayat-ı kainat olarak okuyacaksın, kainat kitabının bir ayeti olarak.

Resulallah bir gün, Ebu Davud naklediyor; Yağan yağmura eteğini tutmuş bile bile ıslanmasına göz yumuyordu. Sahabe etrafındaki dostları anlayamadılar, ne yapıyorsun ya Resulallah dediler. Cevabı gerçekten bugün çevreciyim diyenlerin aklını dumura uğratacak cinsten, şaşırtacak cinsten.

– Onun Allah ile olan sözleşmesi benden daha yeni ondan istifade ediyorum.

Yağmura böyle bakmak, hiç böyle baktınız mı?

Bir dağa çıktığında Resulallah şahadet namazı kılar, yani onun tanık olması için namaz kılardı. Siz de tabiata böyle, bu gözle bakmayı denediniz mi? İşte bu. Aslında Davud’un sesine ses katan dağlardan söz eden ayet, kuşlardan söz eden ayet bu varlığın toptan bir ilahiyi söylediğini dile getiriyor, başka bir şey değil.

 ve elenna lehül hadiyd dahası biz ondaki bütün katılığı ve sertliği yumuşattık.

Lafzen demiri yumuşattık. Çünkü hadiyd lafzen demir manasına gelir ama, Kâf/22. ayetinde demir manasına gelmez. Hadiyd kullanılır, fakat mecazi anlamı verilir. Orada demir, keskin bakış manasına kullanılır. Onun için Arapçada demir sert mizaç, keskin ve katı tavır anlamına gelir. Burada Kur’an da kullanıldığı her iki anlamıyla da anlamak mümkün. Ama bir peygamber için fiziki bir anlama yormaktan daha çok ahlaki bir alanda anlamak daha doğru olsa gerektir. Onun için biz ondaki sertliği yumuşattık manası müreccah (Tercih edilen) bir mana olsa gerek.

 

 11-) Enı’mel sabiğatin ve kaddir fiysserdi va’melu saliha* inniy Bima ta’melune Basıyr;

“Zırh gibi koruyucu mükemmel bir düşünce sistemi oluştur; ve imanınızın gereğini uygulayın! Doğrusu ben yaptıklarınızı Basıyr’im.” (A.Hulusi)

11 – Bol bol zırhlar yap ve iyi biçime yatır diye. Siz de salâh ile çalışın, daha iyi işler yapın, çünkü ben her yapacağınızı gözetiyorum. (Elmalı)

 

Enı’mel sabiğatin ve kaddir fiysserd ve dedik ki işleri en güzel en ideal, hakkını verecek bir şekilde yap ve onlar arasında ki yani işlerin arasında ki ölçü ve uyumu gözet.

Yine burada bu cümlede bir üsttekine bağlı olarak ya fiziki bir anlamda anlaşılabilir, ya da metafizik anlamda. Fizik anlamda anlaşıldığında Hz. Davud’un zırh yapmasına yorumlanarak zırhı şu şekilde yap biçiminde. Onun halkalarını şöyle ör biçiminde anlaşılmış, yorumlanmış klasik yoruma göre.

Ama burada unutmamak lazım ki hemen ardından gelen va’melu salihan ibaresi var. Ayet devam ediyor. Yani salih amel işleyin, iyi ve güzel şeyler işleyin. Salih amel ortaya koyun emri göz önüne alınacak olursa, onun ışığında anlaşılacak olursa bu cümlede bir önceki gibi ahlakla ilgili, tavırla ilgili, ahlaki davranış kodlarıyla ilgili olarak anlaşılmalıdır ki sabiğatin tam yapmak, hakkını vermek. Fiysserd ise parçalar arasındaki uyuma delalet eder. Bu ibareyi zırh yapmak gibi zanaatla ilgili bir bağlam yerine vahyin amacı olan ahlaki davranış kalıpları bağlamında anlamak daha doğru olsa gerektir.

Aynı problem, yani böyle iki alanda, iki uçta anlama problemi Enbiya/82. ayeti içinde geçerli ki Enbiya/80 de Davud’un işi konusunda enameli konusundadır.

[Ek bilgi; “Yap diye, bol bol, geniş geniş zırhlı elbise parçalarını birbirine ölçülü biçimde tak. Dokunuşunu ve biçimini iyi ölç, biçiminde maharetli ol, iyi biçime yatır. Deniliyor ki, yüce Allah’ın bu sanatı övmesinin hikmeti şudur:

Bu sanatta “Savaşınızın şiddetinden sizi korumak.” (Enbiya, 21/80) buyrulduğu üzere, Allah katında muhterem olan insanlığı öldürülmekten korumak ile ruhu koruma vardır. Onun için bunu yapan, kılıç vesaire gibi saldırı silahı yapanlardan daha hayırlıdır. Dünyada fazla bir silah buluşu yapan ve onu kullanmasını bilenler insanlığa bir bakımdan yararlı iseler,

ondan korunma vasıtasını bulanlar barışa ve iyiliğe hizmet ettikleri için daha çok yararlıdırlar. Bu sebeple buyruluyor ki hem salah ile çalışın, iyi bir iş yapın.

Burada “yap” denilmeyip de “yapın” denilmesi dikkate değerdir. Bu fiilin öznesi yerine kullanılan çoğul zamiri, Davud ile birlikte beraberinde bulunanların yerine kullanılmıştır, diye söylemişler ise de biz bunun, “Savaşınızın şiddetinde n sizi korumak.” (Enbiya, 21/80) gibi hikayenin bir ibreti olmak üzere Muhammed ümmetine sesleniş ile bir ek cümle olduğu kanaatindeyiz ki, şöyle demek olur: Siz de ey Muhammed ümmeti, iyilik ve barış ile çalışın, daha güzel işler yapın. Çünkü ben ne yapacağınızı gözetiyorum, her ne yaparsanız görürüm. Yani ona göre mükafatını veririm. Elmalı’lı tefsir- Kuran dili)]

[Ek bilgi – 2; Allahü Teâlâ, Dâvud (a.s.) ‘a peygamberlik ve saltanat verip dağları ve kuşları emrine müsahhar kıldı. Onunla beraber teşbih etmelerini emretti. Ona demiri balmumu gibi yumuşatmış, savaşta giymek için zırh ve silâh yapmasını buyurmuştur. O zamana kadar demir, savaşlarda levha halinde kullanılırdı.

Bu ilâhî emirden sonra Dâvud (a.s.) demirden halkalar yapıp zırh dokumuştur. Demircilerin ve zırh ustasının pîri Dâvud (a.s.)’dur. O, demiri istediği şekle sokardı. Çünkü demir onun elinde balmumu gibi yumuşardı. Yüce Halik bunu şöyle beyan ediyor: «…Ona demiri yumuşattık. Bol bol zırhlar yap, dokumada intizamı gözet, diye buyurduk.» Allah kullarının yaptıklarını bilir ve görür. Ona göre mükâfat ve mücâzat verir.  Ey insanlar, siz iyi amelde bulunun, Allah sizin yaptığınız her şeyi görür ve bilir. O’nun bilgisinden hiçbir şey gizli kalmaz. (Tefsir-ül Kuran Ebü’l-Leys Semerkandi)]

va’melu salihan İşte kastettiğim cümle buydu. Bir önceki cümleyi de bu çerçevede bunun ışığında anlamak lazım ve hepimize bir emir bu. Salih amel işleyin. Yani sizi Allah nezdinde temize çıkaracak iyi, doğru, güzel ve yararlı işler yapın, hepiniz böyle yapın.

inniy Bima ta’melune Basıyr çünkü ben yaptığınız her işi görmekteyim.

 

12-) Ve li Süleymaner riyha ğudüvvüha şehrun ve revahuha şehr* ve eselna lehu aynel kıtr* ve minel cinni men ya’melu beyne yedeyhi Bi izni Rabbih* ve men yeziğ minhüm ‘an emriNA nüzîkhu min azâbis se’ıyr;

Süleyman’a da sabah gidişi bir aylık yol, akşam dönüşü bir aylık yol olan o rüzgâr (gibi hareket edeni verdik)! Onun için bakır kaynağını sel gibi akıttık! Rabbinin elvermesiyle cinnden (görünmeyen türden) kimileri de (ifrit türü) Onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden çıkarsa, ona alevli bir ateş azabından tattırırız. (Bakır kaynağı tanımlamasını, Zülkarneyn’in yaptığı, yecüc mecüc’e karşı set inşaatında kullandığı eriyik bakır – demir olayıyla birlikte düşünürsek; anladığımız maddi anlamda değil, daha farklı bir alanda düşünmemiz zorunluluğu açığa çıkar. Gerek Zülkarneyn (iki boynuzlu {antenli?}) gerekse Süleyman a.s.ın görünmez varlıklara karşı tasarruf sahibi oldukları düşünülürse, olayın maddi bakır – demir konusu değil, bu iki maddenin elementsel bileşiminin gücünü kullanma olarak, belki farklı bir düşünce kapısı açılabilir bize. Daha derine girmek istemiyorum. A.H.) (A.Hulusi)

12 – Süleyman’a da rüzgâr: sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay, erimiş bakır membaını da ona sel gibi akıttık, hem rabbinin izni ile elinin altında Cinnîlerden de çalışan vardı, onlardan da her kim emrimizden inhiraf ederse ona Saîr azâbını tattırırız. (Elmalı)

 

Ve li Süleymaner riyh Süleyman’ın emrine de rüzgarı amade kıldık. Hz. Süleymanın rüzgarla hareket eden destani deniz ticaret filolarına bir atıf bu. ğudüvvüha şehrun ve revahuha şehr onun çıkış vakti bir aylık mesafeyi, dönüş vakti de yine bir aylık mesafeyi buluyordu. Yani onun akşamıyla sabahı, lafzi anlamda bu ama müfessir üstadımız Tahir Bin Aşur’un ifade ettiği gibi, otlatmaya gönderilen hayvanların akşam çıkıp sabah dönüşüne nazire olarak. Deniz ticaret filolarının çıkış ve dönüşünü akşam dönüşü, sabah çıkışı şeklinde ifade edilmiş.

ve eselna lehu aynel kıtr ve ergimiz bakır mebaını onun için akıttık. Eldeki Kitabı Mukaddes Tevrat nüshalarında da var zaten. Hz. Süleyman’ın o kurduğu muhteşem medeniyette madeni ve özellikle bakır ve bakırdan mamül alaşımları nasıl kullandığını iz ayrıntılarıyla okuyoruz. Ona bir ima bu.

ve minel cinni men ya’melu beyne yedeyhi Bi izni Rabbih yine cinlerden bir kısmı rabbinin izni ile onun emri altında çalışıyordu.

Rüzgarı kurduğu medeniyette maksimum biçimde kullanan bir peygamber yönetici var. Yine madeni kullanan peygamber yönetici Hz. Süleyman. Yine görünmeyen varlıkları, ya da aslında görünmez olmayıp ta insanoğlunun çok ender rastladığı, çok az gördüğü, yani şaşırtıcı varlıkları kullanarak elde ettiği bir görkem bir devlet ve bir medeniyetten söz ediyor Kur’an. Yani böylesine bir iktidar. Öyle bir iktidar ki her türlü şeyi emrine amade kılmış.

Burada söylenen şey açık aslında Süleyman’ın kurduğu iktidar yer yüzünde görülebilecek en görkemli iktidarlardan biriydi. Sadece maddi varlıkları değil, manevi varlıklar bile o iktidarın altında payanda idi. O iktidarı yüceltiyorlardı. O iktidarın kalıcılığı için çalışıyorlardı. Peki söz nereye getirilecek? Elbette böyle bir iktidar bile fanidir. Ey insanoğlu, bunun üzerinde düşün dersine getirilecek.

ve men yeziğ minhüm ‘an emriNA nüzîkhu min azâbis se’ıyr ve onlardan hangisi emrimizden çıkarsa ona çılgın bir ateşin azabını tattırıyorduk.

 

13-) Ya’melune lehu ma yeşau min mehariybe ve temasiyle ve cifanin kel cevabi ve kudurin rasiyat* ı’melu ale Davude şükra* ve kaliylun min ıbadİYeş şekûr;

Onun (Süleyman) için, mabetler, heykeller, geniş çok büyük havuzlar ve yerlerinde sâbit kazanlardan ne dilese yaparlardı… “Davud nesli şükre çalışın! Kullarımdan şükreden (değerlendiren) azdır!” (A.Hulusi)

13 – Onlar ona, mihraplar, timsaller ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı şükür için çalışın, mamafih kullarım içinde şekûr olan azdır. (Elmalı)

 

Ya’melune lehu ma yeşau min mehariybe ve temasiyle ve cifanin kel cevabi ve kudurin rasiyatin onlar arzusuna göre, yani Hz. Süleyman’ın arzusuna, isteğine göre ona mabetler, mehariyb mabetlerin parçaları, belki en belirgin parçası mihraplar, heykeller. Burada ki mihrapla bizim bildiğimiz mihrap değil, mabedin en çok kullanılan içerisinde çileye çekilinen, ibadete çekilinen özel mahal. Heykeller temasiyl, ki bu ahdi kadimde de ifade edilir; Yolun her iki tarafına tunçtan ve bakırdan 12 aslan heykeli yaptırmıştı diye geçer Tevrat’ta.

Yine göletler gibi yekpare döküm havuzlar. Evet, ve yere tespit edilmiş dev küvetler. Kazan diye çevirmedim bunu, çünkü Tevrat’ta baktığımızda ayrıntıya bunların içinde yıkanıldığını görüyoruz.Dev küvetler yapıyorlardı.

ı’melu ale Davude şükran biz de dedik ki, yani zımnen bunu demeye getirdik böylece. Ey Davud’un inanç ailesi şükretmek için çok çalışın. Niçin inanç ailesi diye çevirdim? Ale ile ehl arasında dilciler böyle bir fark görürler. Ehl şeklide gelirse kan yakınlığına, ale şeklinde gelirse inanç ve ideoloji yakınlığına delalet eder. Bu anlamda hepimiz Davud’un iman ailesine mensubuz. Şükretmek için çok çalışın. Yani söylenen özetle kıssadan hisse şu ki; verilen her bir nimet ve iktidar, Allah’ın insanoğlunun şükrünü sınamasından başka bir şey değildir.

ve kaliylun min ıbadİYeş şekûr ne ki samimi kullarım arasında bile layıkıyla şükreden çok azdır.

 

14-) Felemma kadaynâ aleyhil mevte ma dellehüm alâ mevtihi illâ dabbetül’Ardı te’külü minseeteh* felemma harre tebeyyenetil cinnü en lev kânu ya’lemunel ğaybe ma lebisû fiyl azâbil mühiyn;

Ona (Süleyman’a) ölümü (tatmasını) hükmettiğimizde, Onun asasını yiyen kurtçuktan başkası onlara (cinlere) gerçeği fark ettirmedi! Nihayet (asa çürüyüp) yıkıldığında, cine (ifrit türüne) fark ettirdi (ölümünü) ki; eğer (onlar) gayblarını bilenler olsaydılar, alçaltıcı azap içinde kalmazlardı. (A.Hulusi)

14 – Sonra vaktâ ki ona ölümü hükmettik, onlara onun ölümünü sezdiren olmadı, yalnız bir güve böceği (Arza) dayandığı asasını yiyordu, bu sebeple yıkıldığı zaman tebeyyün etti ki Cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilleti azâb içinde bekleyip durmazlardı. (Elmalı)

 

Felemma kadaynâ aleyhil mevt (iktidarın görkemine rağmen,) biz bunu böyle parantez içinde böyle anlayacağız. Davud ve Süleyman iktidarının olanca görkemine rağmen, ki yukarıda örnekleri verildi. Görünen ve görünmeyen varlıklar bu iktidarın altında payanda iken, onu yüceltirken ve ayakta tutarken onun uğruna çalışırken, buna rağmen, ölüm hakkındaki yasamız onun içinde geçerli oldu Felemma kadaynâ aleyhil mevt yani ölüm konusunda koyduğumuz yasa onu da gelip buldu.

ma dellehüm alâ mevtihi illâ dabbetül’Ardı te’külü minseeteh evet, sonuçta bastonunu kemiren ağaç kurdu da olmasaydı öldüğünü onlara bildiren bir delil olmayacaktı. Hz. Süleyman için geçiyor bu. Zımnen bastonunu kemiren ağaç kurdu olmasaydı, Denek i Hz. Süleyman vefat etmiş, buradan bunu anlıyoruz, ama vefatından kimsenin haberi olmamış. Belki buradan şunu anlayabiliriz onun vefat ettiğinden haberdar etmemek için, belki bir isyandan korkulduğu için, belki ülkenin parçalanmasından korkulduğu için onu yaşıyormuş gibi göstererek yakınları, düzenin devamını sağlamaya çalıştılar ama gerçek değiştirilemiyordu.

İnsan ölümlüydü, bu sultan Süleyman da olsa, aynen bizim Kanuni Süleyman’ımız gibi. O da Zigetvar seferinden dönüşte öldüğü halde diriymiş gibi yeniçerileri selamlamıştı. Hz. Süleyman’ın yeniçerileri de ona çalışan, işte çalıştığı ifade buyrulan, görünmeyen varlıklar ya da görünmez olmayıp ta aslında ender görülen cin gibi, cin fikirli, çok becerili, çok marifet sahibi özel varlıklar özel çalışanlar onun yeniçerileri idi ve onlar bile anlamamışlardı onun öldüğünü. Çünkü böyle bir tedbir alınmış olabilirdi.

Ama özetle zımnen Süleyman da olsa her dünyevi iktidar geçicidir. Allah her iktidara bir kemirici musallat eder. ve o onu kemirir. Kurucusu Nebi bile olsa, peygamber bile olsa bu böyledir. Ki tarihen sabittir Hz. Süleyman’ın oğlu Rahbaim, Hz. Süleyman’ın bıraktığı bu görkemli devleti paramparça etti. Zevki safaya düşerek devlet paramparça olmuştu ve belki buradan yola çıkarak Medine’de ucu gözüken o büyük İslam devletinin daha kurulmadan önce onu bekleyen tehlikeye işaret ederek Resulallah ile müminler zımnen uyarılmış oluyordu.

felemma harre tebeyyenet nihayet baston kırılıp devrilince şu gerçek anlaşıldı. felemma harre tebeyyenetil cinnü en lev kânu ya’lemunel ğaybe ma lebisû fiyl azâbil mühiyn eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o onur kırıcı azaba katlanmalarına gerek kalmazdı. Yani bu da ilk muhatapların cin tasavvurlarına bir müdahale, bir düzeltme. Eğer cinler görünmeyen varlıklar veya cin gibi adamlar veya çok yetenekli bir takım varlıklar, yetenekli olduğunu düşündükleriniz, yani sizi parmaklarında oynatacağına inandığınız, düşündüğünüz yetenekte, bilgiye sahip olan her kimlerse onlar Eğer gaybı bilselerdi bunu da bilirlerdi diyor. Dolayısıyla gaybı sadece Allah bilebilir. Yani insan idrakini aşan hakikatler vardır ve onları sadece Allah bilir.

[Ek bilgi 1; Gayb hakkında geniş bilgi; http://ekabirweb.blogspot.com/2012/09/gayb-nedir-nasil-anlamaliyiz_26.html ]

[Ek bilgi 2; İlginç bir hikaye; Rivayet ediciler şöyle demişlerdir.

Süleyman (AS) ın mübarek ömrü elliye ve sultanlığı 40 yıla erince her gün mescide gider ibadette bulunurdu. Devler de yeni yeni onarmalarda bulunuyorlardı Kendisi zaman olurdu kibir ay mescitten dışarı çıkmazdı. Kimi olurdu ki bütün gün ayakta durur ibadet eylerdi. Hiç kimsenin bu ibadeti sırasında onun yanına varmasına cesareti olmazdı. Eğer bir dev yanaşmış olsa gökten bir ateş düşer o devi yakardı.

Süleyman (AS.)ın mihrabında her gün bir ağaç biter, fışkırırdı. Süleyman (AS) ağaca; “niçin geldin” diye sorardı. O ağaç dile gelip; “Ben filan ağacım ve filan derde devayım” derdi. Eğer otlardan biri olsaydı onu da; “bu otu koparın mihrabımı temizleyin” derdi. O otu yerinden çıkarırlar veya başka bir yere dikerlerdi.

Bir gün mihrapta yine bir ağaç gördü ona; “sen niçin geldin” diye sordu. O ağaçta;”şunun için geldim ki bu mescidi yakıp yıkacağım.” Dedi. Hz. Süleman (AS) da;Ama ben yaşıyorum hayatta iken bunu kim yakar yıkar” dedi. Lakin ölümünün yaklaşmış olduğunu anladı Buyruk verdi o ağacı kestirdi, ondan bir asa yaptılar. Ne zaman ibadete olursa o ağacın üstüne dayanırdı.

Hz. Süleyman (AS); “ Ya rabbi bu mescidin bitimi için çok az yapılacak iş kalmıştır. Yapan devler ölümümü duyacak olurlarsa mescit işini bırakırlar Benim ölümümü bunların hepsinden sakla. Ta ki bu mescidi tamamlasınlar.” Diye dua etti. Hak Teala da duasını kabul etti. Vatka ki ölüm vakti erişti ayak üstünde iken yüce Allah’ın rahmetine kavuştu, Ayak üstünde öylece kaldı.

Allah u Teala bir böcek kurduna; “o ağacı kemir” diye buyurdu. O kurtta hemen geldi ve o asayı kemirmeye başladı Vatka ki aradan bir yıl geçip tamamlandı, asa kırılıp parçalandı. Süleyman (AS) yere düştü. Nitekim Cenabı hak şöyle buyurur.

“Biz ona (Süleyman’a) ölüm hükmünü uyguladığımız zaman ölümünü bildiren bir şey olmadı. Ancak küçük bir kurt asasını kemirdi, Süleyman yere düştü. (sebe/14)

Süleyman (AS) yere düşünce Ademoğulları katında devler de periler de birer yalancı çıktılar. Çünkü onlar; “Biz gaybı biliriz diye iddia ederlerdi. Eğer gaipteki işleri bilmiş olsalardı Hz. Süleyman’ın da ne zaman ölmüş olduğunu bilirlerdi.

Din bilginleri ilerlediler o asayı aldılar, o küçücük kurdu gördüler bir gün bir gece ne yedi ne içti Ondan kıyaslayarak bildiler ki Hz. Süleyman öleli bir yıl olmuştur.

(Tarih-i Taberi 1. cilt/557-558)]

Bu örnekler nebinin ve mü’minlerin iktidar tasavvurunu inşa etmek için verilmiş örneklerdi. Ama bir de şimdi burada ilk ve son her çağda ki inkarcıların iktidar tasavvurlarını düzeltmek için verilen bir örneğe geldik Sebe örneği.

 

 15-) Lekad kâne liSebein fiy meskenihim ayetün, cennetani ‘an yemiynin ve şimal* külu min rizkı Rabbiküm veşküru leHU, beldetün tayyibetün ve Rabbün Ğafûr;

Andolsun ki Sebe halkına kendi meskenlerinde (bedenlerinde) bir işaret vardır! Sağdan ve soldan iki bahçe ile çevrili… (Kendilerine): “Rabbinizin yaşam gıdasından beslenin ve O’na şükredin! Tayyib bir belde ve Ğafûr bir Rab!” (denildi). (A.Hulusi)

15 – Celâlime kasem ederim ki Sebe’ için meskenlerinde hakikaten bir âyet vardı: sağ ve soldan iki Cennet, yiyin diye rabbinizin rızkından da ona şükredin, ne güzel: hoş bir belde, gafur bir rab. (Elmalı)

 

Lekad kâne liSebein fiy meskenihim ayeh doğrusu bu yurtlarında bir nice ibret bulunan Sebe halkı içinde geçerliydi. Geçerli olan ne? Yani ölümlülük, yani fani olma. Sebe krallığı güney batı Arabistan da hüküm süren altın devrini MÖ. 1.000 lerde yaşayan su uygarlığı. Başkent Mağrip Me’rip ya da günümüze kadar gelen kalıntılarından anlaşıldığına göre gerçekten de görkemli bir uygarlığın merkezi idi.

Neml/22 ve 44. ayetleri arasında bu uygarlığın belli bir dönemi dile getirilir. Bu devletin Altın döneminden bir safha orada dile getirilir. Me’rip barajı MS. 215 te iki olmak üzere defaatle yapıldı ve yıkıldı. Ki bu İmparator Desius dönemine denk geliyordu. Roma imparatoru ve bu yıkılmayla birlikte bu su uygarlığının çerçevesi içinde oturan bütün halklar paramparça oldu kuzeye doğru büyük bir göç başladı. Gerçekten yer yüzünün servetini çeken, ki kadim tarihçilerden Fellini öyle diyor, tüm Roma’nın ve  Pers’in servetini çekip götüren Sebeliler diye bahsediyor bunlardan. Demek ki bu iki süper güçten daha görkemli bir uygarlık vardı o bile yerinde yeller esti manasına.

cennetani ‘an yemiynin ve şimalin sağdan ve soldan boylu boyunca uzanan iki has bahçe hal diliyle sanki şöyle sesleniyorlardı. (Bunu parantez içinde böyle anlıyoruz, çünkü diyalog giriyor hemen sonraki cümle.) külu min rizkı Rabbiküm veşküru leH rabbinizin size bahşettiği rızıktan nasiplenip, ama ona olan şükrünüzü de eda edin.

Yine nimet ve şükür bakınız. Surenin başından beri ana fikir bu. hep bu. şükür çerçevesinde geçiyor. Hamd ve şükür. Güzellik sahipsiz değildir dostlar. Anlamsız da değildir. Böyle olan güzel değildir. Bir şey ki sahipsiz ve anlamsız sa güzel değildir. Anlam arayışı insanı Allah’a ulaştırır. Nerede bir güzellik gördünüz, o güzellik sizi Allah’a ulaştırmıyorsa, anlam ve amaçtan yoksunsunuz demektir. Şükür işte orada başlar. Güzellik sizi anlama ulaştırdığında, anlam arayışı da Allah’a ulaştırdığında yapacağınız tek şey vardır. Şükür. Burada da bu isteniyor.

beldetün tayyibetün ve Rabbün Ğafûr işte tarifsiz güzellik te bir mekan ve çok bağışlayıcı bir rab.

 

16-) Fea’redu feerselna aleyhim seylel a’rimi ve beddelnahüm Bi cenneteyhim cenneteyni zevatey ükülin hamtın ve eslin ve şey’in min sidrin kaliyl;

Onlar yüz çevirdiler… Bu yüzden onlara Arım Seli’ni irsâl ettik ve (baraj yıkılmasıyla oluşan bu sel ile) onların iki bahçesini, acı meyveli ağaçlar ve birkaç sedir ağacından ibaret hâle dönüştürdük. (A.Hulusi)

16 – Fakat onlar bakmadılar, biz de üzerlerine arim selini salıverdik ve o dilber iki Cennetlerini buruk yemişli, ılgınlık, az bir şey de sidirden iki harap Cennete çevirdik. (Elmalı)

 

Fea’redu Peki ne oldu sonuçta? Kötü oldu. Ne var ki onlar yüz çevirdiler. Yani bu öğüdü dinlemediler. Muhtemelen peygamberleri aracılığıyla rabbimi onlara bu öğüdü verdi, ya da nimet zaten bu öğüdü zaten kendisi verir. Yani şükret der. Her nimet şükür emrini içerir.

feerselna aleyhim seylel a’rim işte bu yüzden biz onların üzerine barajlarını yıkan şiddetli bir sel gönderdik. A’ran, a’rim; arameden geliyorsa şidet ve çokluk manasına selin adı da  olabilir. Veya Yemen ve Habeş dillerinde baraj anlamına da kullanılıyor olabilir ki üç ihtimali de dilciler kayıt altına almışlar.

ve beddelnahüm Bi cenneteyhim cenneteyni zevatey ükülin hamtın ve eslin ve şey’in min sidrin kaliyl ve o iki has bahçeyi acı meyveli çalılar hamt, acı meyveli çalılar. Yani erak ağacı aslında bu. şu misvak diye kullandığımız ağaç var ya onun ağaca. Bu çalı, çöl çalılarından,çöl bitkilerinden biri. Ve eslin, yani bu da botanikte Tamariks diye bilinen tür, ılgın türü. O ılgınlarla kaplı içerisinde sadece birkaç sedir türü bulunan harap bir bahçeye çevirdik. Bu sedirgiller ki kara yemiş te diyenler buna, Arap kirazı adı da veriliyor buna. Anma sedirgillerden olması muhtemeldir çünkü tek işe yarar ağaç birkaç tane sedir ağacı kalmış harap bir bahçe.

 

17-) Zâlike cezeynahüm Bima keferu* ve hel nücaziy illel kefur;

Küfür (nankörlük) etmeleri ile onları işte böyle cezalandırdık… Nankörlük edenlerin karşılığı budur! (A.Hulusi)

17 – Bunu onlara nankörlüklerinin cezası yaptık ve biz hep öyle çok nankör olanları cezalandırırız. (Elmalı)

 

Zâlike cezeynahüm Bima keferu inkarda inat etmelerinden dolayı işte onları böyle cezalandırdık. ve hel nücaziy illel kefur biz hiç nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız.

lein şekertüm le eziydenneküm ve lein kefertüm inne azâbiy leşediyd. (İbrahim/7) eğer şükrederseniz artırırım. Yok küfreder nankörlük ederseniz azabım şiddetli olur diyen ayeti hatırlayalım.

 

 18-) Ve ce’alna beynehüm ve beynel kurelletiy barekna fiyha kuren zahireten ve kadderna fiyhes seyr* siru fiyha leyaliye ve eyyamen aminiyn;

Onlar (Sebe’liler) ile içlerinde bereketler halk ettiğimiz şehirler arasında görünen mesafelerde beldeler oluşturduk… Onların arasında seyahati düzenledik… “Oralarda gece ve gündüz, güvenli olarak seyredin” (dedik). (A.Hulusi)

18 – Biz onlarla o feyz-u bereket verdiğimiz memleketler arasında sırt sırta karyeler meydana getirmiştik ve onlarda muntazam seyr-ü sefer takdir eylemiştik, gezin oralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde demiştik. (Elmalı)

 

Ve ce’alna beynehüm ve beynel kurelletiy barekna fiyha kuren zahireten biz bu helakten önce onlara mübarek kıldığımız şehirlerle kendileri arasına birbirine nazır beldeler inşa edecek kudret vermiştik. Yani nasıl bir görkemli medeniyet oluşturduklarını ifade ederken ayet, aynı zamanda yerleşim birimlerinin niteliğini de göz önüne seriyor. Bu mübarek şehirler Mekke ve Kudüs. Baharat yolu, (İpek yolunun oradaki karşılığı) üzerinde ki mamur beldeler zincirinden söz ediyor burada. Ki baharat yolu okyanustan Akdeniz’e baharat taşınan çok zengin bir altın zincirdi.

ve kadderna fiyhes seyr ve bunlar arasında düzenli ulaşımı temin etmiştik. Aslında bunun örnek verilemesi ile Sebe uygarlığının, Mekke de ki ilk muhatap olan müşriklere de siz bunlarım görkemine göre küçücük bir iktidara sahipsiniz. Sebe bile yok oldu. Allah sizin hatırınızı mı gözetecek, sizin küfrünüze mi ses çıkarmayacak. İmaen söylenen bu.

siru fiyha leyaliye ve eyyamen aminiyn ve bu yolla geceler ve gündüzler boyunca güvenli bir biçimde yolculuk yapın demiş olduk. Yani böyle demeye getirdik. Yine temsili diyalog yoluyla verilen nimetle aslında rabbimizin insana konuştuğu, her gelen nimetle insana söylenenin; aman dikkat şükret. Şükrünü eda etmezsen alınır diye bir uyarı ile geldiği ima ediliyor.

 

19-) Fekalu Rabbena ba’ıd beyne esfarina ve zalemu enfüsehüm fecealnahüm ehadiyse ve mezzaknahüm külle mümezzekın inne fiy zâlike leâyâtin likülli sabbarin şekûr;

“Rabbimiz, sefer alanımızı uzat – yay” dediler ve nefslerine zulmettiler… Biz de onları anlatılan ibretlikler kıldık ve onları darmadağın ettik… Muhakkak ki bu olayda çok sabreden ve çok şükreden herkes için elbette işaretler vardır. (A.Hulusi)

19 – Buna karşı onlar «ya Rabbenâ, seferlerimizin arasını uzaklaştır» dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve tamamen didik didik dağıttık, şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette âyetler var. (Elmalı)

 

Fekalu Rabbena ba’ıd beyne esfarina ve zalemu enfüsehüm buna rağmen onlar rabbimiz sefer menzillerimiz arasında ki mesafeyi uzat demeye getirdiler ve böylece kendilerine zulmetmiş oldular. Ya da şöyle okuyabiliriz, böyle de okumuş bazı kailer; Fekalu Rabbüna ba’ade rabbimiz bizim yolumuzu uzattı ama biz mevcut okuyuşu değerlendirerek ona göre tefsirimizi yapacak olursak; Rabbimiz bizim yolumuzu uzat. Yani rahatlık battı demeye mi geliyordu, ama aslında eğer biri bir nimete şükretmiyorsa hal dili ile Allah’a kendisi için beddua etmiş olur. Şöyle demiş olur; Rabbim bunu benden al. Burada aslında verilen özetle sonuç bu. Onlarda hal diliyle böyle dediler şükretmeyince. Rabbimiz bu rahatlık bize battı, bunu bizim elimizden al. Yani yollarımız kısaldı, harika bir yolculuk yapıyoruz bizim yolumuzu uzat denir mi? Denek ki nimetin kadri bilinmeyince işte beddua yerine geçer.

fecealnahüm ehadiys biz de onları geçmişin efsanelerine döndürdük ve mezzaknahüm külle mümezzek kendilerini param parça edip dağıttık inne fiy zâlike leâyâtin likülli sabbarin şekûr hiç şüphesiz bütün bunlarda sürekli şükredip, sürekli sabreden herkes için mutlaka alınacak bir ders vardır.

 

20-) Ve lekad saddeka aleyhim ibliysü zannehu fettebe’uhü illâ feriykan minel mu’miniyn;

Andolsun ki İblis’in onların (insanların) hakkındaki zannı doğru çıktı da, iman edenler dışındakiler ona tâbi oldular. (A.Hulusi)

20 – Yine celâlime kasem ederim ki İblîs, onlar aleyhindeki zannını hakikaten doğru buldu da içlerinde mü’minlerden ibaret bir fırkadan maadası ona tabi’ oldular. (Elmalı)

 

Ve lekad saddeka aleyhim ibliysü zanneh ve doğrusu iblis onların aleyhinde kanaat belirtirken yanılmamıştı. Hani demişti ki senin kullarının çoğunu saptıracağım, sen de onları sana kullukta direnir bulmayacaksın demişti ya o dediği zannında doğru çıktı. fettebe’uhü illâ feriykan minel mu’miniyn nitekim bir grup inanan hariç geri kalanların hepsi ona uydular. Ki A’raf/16-17. ayette bu güzel dile getirilir; Sen onları kullukta ısrar edici bulmayacaksın demişti.

 

21-) Ve ma kâne lehu aleyhim min sultanin illâ lina’leme men yu’minu Bil ahireti mimmen huve minha fiy şekkin ve Rabbüke alâ külli şey’in Hafiyz;

Oysaki onun (İblis), onlar üzerine bir zorlayıcı gücü yoktu! Sadece sonsuz gelecek yaşamına iman eden ile ondan kuşku duyanın farkı açığa çıksın diye bunu yaptık. Rabbin her şey üzerine Hafiyz’dir. (A.Hulusi)

21 – Halbuki onun onlar üzerinde hiç bir saltanat kudreti yoktu, lâkin biz Âhirete imanı olanı belli edecek, ondan şekk içinde bulunandan ayırt eyleyecektik. Öyle ya rabbin her şeye karşı hafîzdir. (Elmalı)

 

Ve ma kâne lehu aleyhim min sultan oysa ki onlar üzerinde onun zorlayıcı hiçbir gücü yoktu. Yani şeytanın insan üzerinde zorlayıcı gücü yoktur. Şeytanın insan üzerinde ki gücünü insan iradesinden transfer ettiği kadar kullanır. Yani iradenizden ödünç verirsiniz, o, onu size karşı kullanır.

illâ lina’leme men yu’minu Bil ahireti mimmen huve minha fiy şekk sadece ahirete inanan kimseleri, ondan kuşku duyanlardan seçip ayıralım diye ona izin verdik. Yani suyu getirenle testiyi kıranı ayıralım diye şeytanın bu ilvasına, vesvese vermesine hayatta izin vermiş olduk. Bu da bir sınav aracıydı. şekkin ve Rabbüke alâ külli şey’in Hafiyz nitekim senin rabbin her şeyi görüp gözetmektedir.

Belki şeytan ve şeytani güçlerin insanı aldatması ve ilvasına ilişkin bir pasajın sonunda böyle bir ayetin gelmesi Euzü Billahi mineş şeytanir racim diye gönülden Allah’a sığınanı Allah korur anlamına gelir.

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 01 Şubat 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: