RSS

İslamoğlu Tef. Ders. SEBE’ SURESİ (22-54) (135)

08 Şub

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize Sebe suresinin 22. ayeti ile devam ediyoruz.

 

22-) Kulid’ulleziyne ze’amtüm min dunillâh* lâ yemlikûne miskale zerretin fiys Semavati ve lâ fiyl Ardı ve ma lehüm fiyhima min şirkin ve ma lehu minhüm min zahiyr;

De ki: “Allâh dûnunda var sandıklarınızı çağırın (hadi)! (O isimlendirdikleriniz) ne semâlarda ve ne de arzda zerre ağırlığınca bir şeye mâlik değildirler! Onların (o isimlendirdiklerinizin) bu ikisinde bir ortaklığı yoktur ve O’nun bunlardan bir destekçisi de yoktur.” (A.Hulusi)

22 – De ki: Allahın berisinden o zu’mettiklerinize (Tanrı olduğunu zannettiklerimize) istediğiniz kadar yalvarın, ne Göklerde ne Yerde zerre miktarına güçleri yetmez, onların bunlarda bir ortaklığı da yok, onun onlardan bir zahîri de yoktur. (Elmalı)

 

Kulid’ulleziyne ze’amtüm min dunillâh de ki; Allah dışında kendilerine tanrısal güç atfettiğiniz kim varsa onları çağırın, ya da onlara yalvarıp yakarın. Bu ayeti kerimenin bağlamını hatırlayacak olursak dünyevi iktidarların gelip geçici olduğunu söylemişti daha önceki dersimizde işlediğimiz ayetler. Davud ve Süleyman peygamberin kurduğu adalet devletine ve görkemli medeniyete atıf yapmış, bunları iktidarın pozitif örnekleri olarak göstermişti. Arkasından da Sebe uygarlığına atıf yapmış bunu da tevhitten ve imandan uzak iktidara yani negatif iktidara örnek göstermişti.

Fakat bütün bunların ortak yanı diğer tüm dünyevi iktidarlar gibi geçici olmasıydı. İşte bu tarihi hakikati, bu beşeri hakikati hatırlattıktan sonra Kur’an sözü ilahi iktidarın ebediliğine getirir ve bu söze Allah dışında tanrılık atfedilen her bir şeyin ki, iktidar sahiplerine genelde Allah’a layık sıfatlar atfedilir. Bu bir tasavvur bozukluğudur. Nedense onların servet, güç ve iktidarları kalıcıymış gibi görülür. Ya da servet, güç ve iktidara tanrısallık atfedilir. Bir tür tapınma atfedilir. Bir tür kulluk atfedilir.

Onun için iktidarın, servetin, gücün gözleri kamaştırmasının önüne geçer vahiy. Göz kamaştırıcı iktidar, servet ve gücün aslında ilahi bir sınav olduğunu, gelip geçici olduğunu, hiçbir zaman hakikate referans olamayacağını, bu güç Davud ve Süleyman’ın gücü de olsa, Sebe’nin gücüde olsa, Nemrud’un gücüde olsa, İbrahim’in iktidarı da olsa, Musa’nın iktidarı da olsa, firavunun iktidarı da olsa hiçbir kimse için bu gücün ebedilik ifade etmediğini, dolayısıyla imtihan ifade ettiğini, kişinin ya da grupların, ya da uygarlıkların elde ettikleri bu servet, güç ve iktidarı ne uğruna kullandıklarının belirleyici olduğunu bize bu ayetle bir kez daha hatırlatıyor.

lâ yemlikûne miskale zerretin fiys Semavati ve lâ fiyl Ard ne göklerde ne de yerde onların zerre kadar bir gücü, bir payı yoktur. Yani iktidar sahipleri göklerde ve yerde mülkiyet iddia edemezler. Göklerin ve yerin yegane maliki Allah’tır. O halde buradan çıkarılacak sonuç, ey insan eğer iktidar karşısında hayran kalıyorsan, hayran kalacak bir iktidar arıyorsan geçici dünyevi iktidara bakma. Göklerin ve yerin sahibinin iktidarına bak. Hayran kalınmak için Allah’ın iktidarı yeter.

ve ma lehüm fiyhima min şirk üstelik onlar bu ikisinin yönetiminde bir ortaklık sahibi de değildirler. Yani dünyevi iktidarlar, kendisine güç vehmedilenler, güç görülenler, azizler ya da şerirler, iyiler ya da kötüler fark etmez. Kendisine tanrısal nitelikler yakıştırılanlar, bu konuda Allah’a ortakta değiller. Yani bir payları da yok. ve ma lehu minhüm min zahiyr dahası o, onlar arasından kendisine bir yardımcı da atamamıştır.

Bütün bunlar yan yana getirildiğinde şu çıkıyor meleklere, velilere, azizlere ve hatta peygamberlere aracılık atfı kesinlikle nehy ediliyor. Yani insanın Allah’tan bağımsız herhangi bir insan ya da güce, görünür görünmez herhangi bir güce Allah’a ait bir niteliği yakıştırması gibi görülüyor.

Aracılık fikri aslında insanın Allah ile ilişkisini koparıyor. Yani ben ne yaparsam yapayım eğer bir gün ahiret varsa, hesap varsa ve hesap vereceksem, bir biçimde yırtarım, bir aracı bulurum, bir kayırıcı bulurum mantığı insanın Allah ile ilişkisini koparan, kesen bir mantık olmanın da ötesinde insanın ahlaki sorumluluğunu aşan bir mantık. Çünkü sorumlu davranışlar sergilememin bir de mazereti oluyor böyle bir sapma. Onun için vahiy ilk muhatabı olan müşriklerin yamuk ve yanlış şefaat anlayışlarını, itikatlarını kökten reddeder. Bu konuda ki 25 ayetinin tamamında. konuya devam ediyor sure.

 

23-) Ve lâ tenfa’uş şefa’atü ‘ındeHU illâ limen ezine leh* hattâ izâ füzzia’ ‘an kulubihim kalu ma zâ kale Rabbüküm* kalül Hakk* ve “HU”vel ‘Aliyyül Kebiyr;

Kendisine izin verilen müstesna, O’nun indînde şefaat fayda vermez! Nihayet bilinçlerini saran dehşet yatıştığında: “Rabbinizin hükmü nedir?” derler… “Hak” derler… “HÛ”; Alîy’dir, Kebiyr’dir. (A.Hulusi)

23 – Huzurunda şefaat fayda de vermez, ancak izin verdiği kimseninki müstesna, nihayet kalplerinden dehşet giderildiği zaman «rabbiniz ne buyurdu?» Derler. «hakkı» derler, o öyle yüksek, öyle büyük, (Elmalı)

 

Ve lâ tenfa’uş şefa’atü ‘ındeHU illâ limen ezine leh onun nezdinde kendisi lehine izin verdikleri dışında hiç kimse için şefaat fayda vermez.

Ayet açık, Ve lâ tenfa’uş şefa’atü ‘ındeHU illâ limen ezine leh onun nezdinde kendisi lehine izin verdikleri dışında hiç kimse için şefaatin yararı olmaz.

Tenfe’u fiilinin mef’ule geçmemesi, fail üzerinde kalması ve limen birleşik edatında ki lâm dan dolayı şefaatin tümünü olumsuzlar, ayetin grameri. Yani kökten illa istisnası kökten keser, tümünü olumsuzlar. Kur’an da ki bu ayette dahil tüm şefaat ayetleri şu iki ayet ışığında anlaşılmak zorundadır.

lâ yeşfe’une illâ limenirteda… (Enbiya/28) onun razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler. Yani Mef’umu muhaliflinden ancak onun razı olduğuna şefaat edebilirler.

Onun razı olduğu kim? Şefaat edilecek kimse, yani O’nun razı olduğuna şefaat edebilirler.

Yine şu ayet ışığında anlaşılmalı Kul Lillâhiş şefa’atü cemiy’a. (Zümer/44) De ki şefaat tümüyle Allah’a mahsustur. O halde bu gibi ayetlerde ki istisnayı nasıl anlamalı. Daha genelde şefaati nasıl anlamalı.

Şefaat doğru tanımlanacak olursa Kur’an a göre şudur. Devredilmiş bir ilahi yetkinin kullanımı değildir şefaat. Yani ilahi bir yetkinin bir başkasına devri değildir. Şefaat bir ödüllendirme değildir. Şefaat Allah tarafından verilmiş ödülü sahibine tevdi etmedir, sahibine vermedir.

Eğer yukarıda ki ayetleri göz önünde bulunduracak olursak lâ yeşfe’une illâ limenirteda… (Enbiya/28) onlar Allah’ın razı olduğu kimse dışında hiç kimseye şefaat edemezler.

Eğer birinden Allah razı olmuşsa bu durumda şefaate gerek mi var? Diye sorulabilir. Yani zaten razı olmuş. O zaman şefaat ne? Bu ayetlerle birlikte anlayacaksak ve bu ayetlerin birbiriyle çelişmediği iman ettiğiniz bir husussa ki öyledir, o zaman şefaat anlayışımızı bu ayetlere göre düzeltmemiz gerekiyor. O da şudur; Allah razı olduğu ve affettiği kimseye af ödülünü, belgesini bir başka razı olduğu kimse aracılığı ile iletebilir. Yani af belgesini, af ödülünü verme işini birine vererek onu da ödüllendirir, onu da onurlandırır. Tabir caizse ilahi şefaat hem sahibine hem de onu tevdi eden, onu takdim edene ikisine birlikte gitmiş olur. Bu çerçevede şefaat Allah’ın rızalığını, razı olmasını, razı olduğu kimseye bildirme işidir. Bu bildirme işini Allah’ın yine razı olduğu başkalarına yaptırması da onun için bir ödülüdür. Onu onurlandırmasıdır.

Böyle düşündüğümüzde, böyle yaklaştığımızda Kur’an da ki 25 adet olan şefaat ayetlerinin tamamını birbiriyle tefsir etmiş, birbiriyle açıklamış, birbiriyle anlamış oluruz. Ve zaten doğru yaklaşım da budur.

[Ek bilgi; ŞEFÂAT VE ŞİRK

Bedenin yaşı vardır ama şuurun yaşı yoktur!… Şuur yaşı, ilim yaşıdır!… İlim yaşının ilerlemesi de ancak, dünyada sağlıklı yaşayabildiğin ve tefekkür edebildiğin kadardır. Öyle ise ilim yaşımızı, en kısa sürede en âzamîye çıkartıp da ayrılmak dünyadan, en akıllıca iş olur gibime geliyor!

“Dün dünde kaldı cancağızım”, diyordu…. “Bugün yeniden başlamak lâzım….”,

Dün bana sordular sohbette… ” Rasûlullah`ın şefâati ehli kebâire imiş; ne demek bu” diye….

“Ehli kebâir” kimdir?…

Bu açıklamada iki şeyi iyi anlamak lâzım; dedik…

Bir, “ŞEFÂAT” nedir?… Nasıl olur?….

İki, “Kebâir” nedir?…

Şefâat, sanılıyor ki, biri gelip koluna girip seni sürükleyecek; bir yere sokacak! Birisi koluna girip de, seni bir yere mi götürecek!?.

Şefâat, dünyada var; âhirette var… mahşerde var, cehennemde var. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın şefâati var; evliyanın şefâati var; âlimlerin şefâati var…!

Nedir bu şefâat?… Neye dönük bir şefâattir?… Yalnızca cehennemden çıkmaya dönük bir şefâat mi?…

Günahların en büyüğü nedir?..

“İnneş şirke lezulmün azîm”! (Lokman/13) “Şirk azîm zulümdür”; diyor âyet. Yâni, “Allah”ı, tanrı mesabesine koymak!… Şirk budur! “Sizin için korktuğum gizli şirktir, artık açık şirk olmaz ümmetimde” diyor.

Öyle ise Tanrıya tapmak “kebâir”in tâ kendisidir! Büyük günahların en başında gelen ve hepsinin kökenidir! Bütün günahların kökeninde de “Şirk-i hafî” yani “tanrıya inanmak” yatar!

“Ey iman edenler…. Allah`a iman edin”; âyetindeki uyarı, Hz. Muhammed ve Kur`ân ‘a iman, edip henüz Tanrı anlayışından kurtulmamış olan SAHÂBEYE gelmişti. “Sahâbe”, yâni Allah Rasulü`nü gören(!)ler böyle olursa… Ya bizler?!

Allah`a imanın yolu da, cehennemden kurtuluşun yolu da hep şirki hafîden kurtulmak için ŞEFÂATE NÂİL OLMAKTAN GEÇER!

“Allah izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse”, (Sebe/23)

Âyetini… “TANRI izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse” diye anlarsak…. Cehennem ateşimiz kolay kolay sönmez bizim!… Yanarız da yanarız!..

“Tanrı izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse”, cümlesi ile; “ALLAH izin vermedikçe şefâat edemez kimse”, cümlesi arasındaki fark nedir?

Evimizdeki nesneyi, biz, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde bile arasak bulamayız!…

Çünkü evimizde! Biz, “şefâati reddederken”; “şefâat nasıl ulaşır” bize?

Basiretimizi örten perde örtülü olduğu sürece, biz nasıl şefâati görüp, şefâate ulaşabiliriz?

“Tanrı”ya inanırken… “Tanrı”nın büyükelçi(!)sine ve “Arapça bilen Tanrı”nın “Arapça yazılı gönderilmiş” bir kitaptaki emirnâmesine iman ederken! Türlü kerâmetleriyle âdeta bir sihirbaz gibi değneği ile bizi cehennemden kurtaracak “Tanrının Evliyâsı”na inanırken. Nasıl, ŞEFÂAT bize ulaşır? Allah (özümüzden), izin vermezken; içindeki, şefâati reddederken; kim şefâat edebilir ki!… Basiretimizi örten perde nasıl kalkar da, şefâate ulaşırız biz!…. Ve böylece de, nasıl şirki hafîden arınıp; her şey’in hakikatı ve varlığımızın kaynağı olan “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”e iman edip; “Kur’ân ”ı “OKU”ruz?… (şirkten) arınmamışlar el sürmesin!… dendiği halde…

Bize kalırsa… Önce, Allah`tan (yani özünden gelen bir yolla) izin çıkıp, ŞEFÂATE nâil olmak gerek, sonra şefâati değerlendirip, diğer âfâkî perdelerden arınmak, sonra da, nefsine bilincine-şuuruna-gerçek “ben”ine zulmetmeyi terketmek!

Sen, nefsine sürekli zulmetmektesin; nefsinin, hakikatını yaşamasına engel olduğun sürece, üstelik bu gerçeği bildiğin halde, çevrenle paylaşmıyorsan, o “en yakınım” dediklerine de zulmün en büyüğünü yapıyorsun!

Ama ben istiyorum da olmuyor!

Niye olmuyor?

Muslukçuda pasta satılmaz! Bilgisayarcıda ayakkabı aranmaz!

Şeytan, zâhirine bakıp Âdem’in, “İblis” oldu! Âdem’in, ilmine ve hakikatine bakıp onu değerlendirebilseydi, bu sahnelenen oyun oynanmayacaktı zaten!

Biz, yalnızca ilim için yaratıldık! İlmi de, ateşin arkasına koydu ki Allah, korkaklar o ateşe “nefsim yanmasın, yanarak arınmasın” diyerek yaklaşamasın da; böylece, yanma korkusuyla, da lâyık olmadıklarını ele geçiremesinler diye.

Ateşte benliğini yakma korkusunu atıp, içine dalabilenler; Deccal’ın sağ yanındaki ateş Cehenneminden geçip, ilim ve irfân Cenneti`ne girebilirler! Korkuyu atamayanlar ise, ateşten geçemezler ve ilme irfâna ulaşamazlar. Korkuyu atmak gerek!

Yunus Emre’nin dediği “Ödünü sıdır”ın açıklamasını yanındaki arkadaş yapmıştı bana… Allah’tan yapmış… Sayesinde hep gözü kara daldım her yeni ilmin içine!…

Geldik elli küsûrlara altmış küsûrlara… Ne yaşayacağımız, özellikle de aklımız başımızda, ağrısız sızısız sağlıklı olarak ne kadar yaşayacağımız meçhul!

“Şirki hafi”den kurtulduk mu?… Vicdanımız cevap versin!…

“ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, bir “Tanrı” olmayıp; ne olduğunu farkedip; hiç olmazsa iman edebildik mi?… O`nu her an ve her yerde görüp, dinleyebiliyor muyuz?… Her dem O`nunla konuştuğumuzun farkında ve bilincinde miyiz?…

Şefâatin ulaşması için, önce uzatılanı geri çevirmemek gerek! Şefâat, Cehennem`den kurtulmak içindir; ki bu, Cehennem`in dünya bölümünde de olur, Âhiret bölümünde de!

Şefâat, Allah`a da ermek içindir! Ki bu da ancak dünyada iken ilm’ullah’ın zâhir olduğu kişiyi bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür!

Şefâat, kişinin yanlışlarda ısrarına yol açan, yanlışlarından dönmesine engel olan bilgi yetersizliğini ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir!

Nebi ve Rasûllerin de, Evliyanın da şefâati hep bu yoldadır. Kişi o bilgilerle kendinde arınmayı oluşturur ve yanmaktan kurtulur! Gereğini de yaşayarak (hem enfüsünde hem âfâkında) bilinç boyutunda “Allah”a erer!

Öyle ise, önce, “ötendeki TANRI” değil, özündeki “ALLAH” izin verecek ki; sen o şefâate açık hâle geleceksin! Şefâati, def etmeyeceksin. Sonra o, ŞEFÂAT olan bilgiyi değerlendirecek, ilim doğrultusunda yaşayarak arınacaksın. Sonra da “şirki hafî” sona erip “ALLAH”a ereceksin.

Kısaca dünkü sorunun cevabı böyle idi… Bu konuyu etraflı düşünmek, tartışmak ve anlamak, “şefâat” kapısının açılması demektir, umarım!.

Hakkınızı helâl edin bir kusur ettiysek bilmeyerek! Vicdanınızla baş başasınız.

O günde hesap görücü olarak NEFSİNİZ (ilminiz-şuurunuz) yeter!…(İsra/14)

http://tumkitaplar.org/find/default.asp?KA=0&Sub=1&chk_BKD=&chk_TMK=&chk_HPI=0&txtFind=&cmb_Kitaplar=&SubID=967 ]

hattâ izâ füzzia’ ‘an kulubihim kalu ma zâ kale Rabbüküm yeniden dirilişin yani kıyametin dehşeti kalplerinden giderilince. Birbirlerine veyahut ta ödül verilenler ödül verecek, tevdi edecek, takdim edecek olanlara soracaklar ma zâ kale Rabbüküm rabbimiz sizin hakkınızda ne buyurdu. Evet, burada bir çok müfessirin de vurguladığı gibi kıyametin dehşetinden sarsılacak olanlar, kendisinden şefaat umulan kimseler. Yani onlar da hesabın dehşeti altında tir tir titreyecekler.

Bu titreme nasıl giderilecek onu anlatıyor ayet. Yani birilerinin beni falanca kayırır ahirette, falancanın eteğinden tutarım ve yırtarım diye düşündüğü o büyük kimseler, ulu kimseler, nebiler, veliler, alimler, sıddıyklar, şehitler tir tir titreyecek mahşerin ve hesabın ağırlığı altında. Fakat onlardan bu dehşet nasıl giderilecek. İşte bu soru cevap, bu temsili diyalog onu veriyor bize. Yani onlara falancaların ödülünü Allah sizin elinizle vermeyi diledi denildiğinde onlarda ki hesap dehşeti giderilmiş olacak.

Demek ki Allah bizim elimizle ödül dağıttığına göre biz de artık rahatlayabiliriz. Demiş olacaklar. İşte bu temsili diyalog bize bu imayı veriyor.

kalül Hakk* ve “HU”vel ‘Aliyyül Kebiyr cevap verecekler bu soruya karşılık. Hakk neyse onu söyledi. Yani rabbimiz hakkı söyledi, gerçeği söyledi. Zaten mükemmel olanda, büyük olanda sadece O’dur diyecekler.

Ne demek kalül Hakk; Hakkı dediler. Bu iki manaya gelebilir.

1 – Kim ne hak ettiyse onu.

2 – şefaat konusunda birilerinin ne söylediği değil, Allah’ın ne dediği önemli. Allah’ta bu konuda hakikati söyledi. Yani biraz önceki ayetin ifade ettiği gibi Zümer/44, Enbiya/28 gibi bir çok Kur’an ayetinde ifade edildiği gibi bu manada ödül verme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’ın verdiği ödülü birileri eliyle tevdi edebileceğini, takdim edebileceğini, bu takdimin ödülü onun verdiği anlamına gelmediğini, ödülü takdim edenin de ödüle muhtaç olduğunu, dolayısıyla kendisine ödül verilen ya da verilecek olanların ödül isteyecekleri kapının ödülü takdim eden kapı değil, ödülü veren kapı olması gerektiğini, onun da sadece Allah olduğunu Zümer/44 de ifade edildiği gibi ve dolayısıyla teşekkürü de Allah’a yapmak gerektiğini bu ödülden dolayı teşekkür edilecek biri varsa onun da Allah olduğunu, ödülü tevdi edene değil, ödülü verene teşekkür etmek gerektiğini ve ondan istemek gerektiğini biz bu ayetten böylece öğrenmiş oluyoruz.

İşte Kur’an ın şefaat tasavvuru kısaca bu. Herkese ancak, ayetin sonunda ki o el ‘aliym, el Kebiyr. Mükemmel olan diye çevirdim, gerçekten de Allah’tan başka hiçbir varlık mükemmel olmayacağı için. Mükemmellik Allah’a has bir şey. En yüce olan, en büyük olan, el Kebiyr. Çünkü insanlara ödülü ancak böyle bir zat verebilir. Mükemmel olmalı ki kendisi başkalarını ödüllendirsin. Ödülleri takdir etsin. Varlık içerisinde insanların kendisine muhtaç olduğu bu ihtiyaç açısından hiç kimsenin bir diğerinden farklı olmadığı ve istisna tutulmadığı tek varlık Allah’tır.

Bu anlamda vahyin ilk muhatabı olan müşriklerin sapık şefaat akidesi de reddedilmiş oldu. Zümer/3. ayetinde ifade buyrulduğu gibi vahyin ilk muhatabı olan müşrikler kendilerine; Bunlara niçin tapıyorsunuz, bu putlara niçin tapıyorsunuz denildiğinde şöyle cevap veriyorlardı;

ma na’budühüm illâ liyükarribûna ilAllâhi zülfâ. (Zümer/3) biz bunlara sadece ve sadece bizi Allah’a yakınlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. Diyorlardı. İşte böylesine bir çarpık noktaya, böylesine yamuk bir şefaat anlayışından yola çıkarak varmışlardı. Onun için vardıkları bu sapma noktasının daha baştan tıkanması onların ve tüm insanların ve tabii ki Kur’an ın tüm muhataplarının şefaat anlayışlarının düzeltilmesine bağlıydı.

 

24-) Kul men yerzukuküm mines Semavati vel Ard* kulillâhu ve inna ev iyyaküm leâla hüden ev fiy dalâlin mubiyn;

De ki: “Semâlardan ve arzdan (bilinç katlarınız ve bedeniniz itibarıyla) yaşam gıdanızı veren kimdir?”… De ki: “Allâh! Muhakkak ki biz ya da siz (birimiz) hakikat üzereyiz; (diğerimiz de) apaçık bir sapkınlık içindedir!” (A.Hulusi)

24 – Size, de: Göklerden ve Yerden kim rızık veriyor? Allah, de: ve her halde biz veya siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz veya açık bir dalâl içinde, (Elmalı)

 

Kul men yerzukuküm mines Semavati vel Ard De ki; göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? kulillâhu ve inna ev iyyaküm leâla hüden ev fiy dalâlin mubiyn Allah’tır diye cevap ver bu soruya. Göklerden ve  yerden sizi besleyen kimdir sorusuna Allah’tır diye cevap ver ve ekle, şu takdirde biz ya da siz ama mutlaka ikimizden biri doğru yoldaysa diğeri de sapıklığa gömülmüş olmuyor mu. Diğeri de sapıklığa gömülüp gitmiş demektir. Yani burada düşünceye davet ediyor Kur’an muhatabını. Eğer ikinizden biri sapıksa bunun kim olduğunu siz düşünün. İkimiz aynı değiliz. Çünkü ikimiz aynı düşünmüyoruz. Allah’a, yalnız Allah’a kulluk edenle, Allah ile beraber başkalarına da kulluğunu paylaştıran nasıl bir olur. Allah’a ait bir vasfı başka varlıklara yakıştıranla, Allah’a ait niteliklerin tamamını O’na hasreden ve Allah dışında ki hiçbir varlığa kul olmayan, kula ve eşyaya kul olmayan nasıl bir olur.

İşte bu iki varlık tasavvuru, iki ayrı Allah tasavvurunun sahibini aynı kategoriye koymayacağı, aynı akıbetle akıbetlendir meyeceği bu kıyas eşliğinde anlatılıyor.

 

25-) Kul lâ tüs’elune ‘amma ecramnâ ve lâ nüs’elü ‘amma ta’melun;

De ki: “Suçlarımızdan size sorulmaz… Yaptıklarınızdan da bize sorulmaz!” (A.Hulusi)

25 – De ki: siz bizim cürümlerimizden mesul edilmezsiniz, biz de sizin yaptıklarınızdan mesul olmayız. (Elmalı)

 

Kul lâ tüs’elune ‘amma ecramnâ ve lâ nüs’elü ‘amma ta’melun yine de ki ne siz bizim suçlarımızın hesabını verecek siniz, ne de biz sizin işlediklerinizin hesabını vereceğiz.

Galiba; ve ma edriy ma yüf’alu Biy ve lâ Biküm. (Ahkaf/9) ayetiyle bağlantı kurmamız gerekecek. Öyle diyordu efendimiz veya ona; öyle de deniliyordu rabbimiz tarafından ben yarın bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Yani bana ve size nasıl muamele edileceğini bilmiyorum de, deniliyordu. Dolayısıyla burada Resulallah’ın bile iddia etmediği bir şeyi, başkalarının bilmesi, onların; yarın kendilerine nasıl muamele edileceği konusunda spekülasyonlar yürütmesi, bir takım dedi kodular yapması, gaybı taşlaması, ahiret hakkında fikir jimnastiği yapmaya kalkması aslında meseleyi sulandırması, belki daha öte akideyle bir parça dalga geçmesi anlamına gelir ve onun içinde burada ciddiyete davet ediliyordu bu ayetle.

 

26-) Kul yecme’u beynena Rabbüna sümme yeftehu beynena Bil Hakk* ve “HU”vel Fettahul’ ‘Aliym;

De ki: “Rabbimiz bizi bir araya getirecek ve Hak olarak aramızı (isâbet edenler ve yanılanlar olarak) açacaktır… “HÛ”; Fettah’tır, Aliym’dir.” (A.Hulusi)

26 – De ki: rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da hak hükmü ile aramızı ayıracak, o öyle Fettah, öyle alîmdir. (Elmalı)

 

Kul yecme’u beynena Rabbüna sümme yeftehu beynena Bil Hakk De ki;

Dikkat buyurunuz sure hemen hemen de ki suresi tamamıyla. Yani aslında bir diyalog, Allah insan diyalogu. Rabbimiz insana ne diyeceğini öğretiyor. Gerek insanın kendi iç suallerine karşı, gerek dışarıdan gelecek suallere karşı, gerek aklının üreteceği kuşkulara karşı, gerek dışarıda üretilip kendisine gelen kuşkulara karşı adeta cevaplar silsilesi bu sure. Onun için hep de ki diye gidiyor. Yani bu deki ler bazen cevap ver, bazen sor,bazen karşı çık, bazen itiraz et, bazen delil getir, bazen kıyasla gibi bir çok manaya gelir. Yani bu “Kul” de sözcüklerinin içeriği bir çok mana ile dolu olabilir bağlamına göre.

Kul yecme’u beynena Rabbüna sümme yeftehu beynena Bil Hakk de ki rabbimiz bizi bir gün bir araya getirecek ve aramızda hükmünü adaletle verecektir. Nihai söz bu, yani çok söze gerek yok. Bir gün nasıl olsa bir araya geleceğiz, bir gün nasıl olsa mahşerimiz oluşacak ve bir gün tüm eteklerimizde ki taş dökülecek, traşımız olacak ve saçımız ağarmış mı, siyah mı göreceğiz. Ve aramızda hükmünü adaletle verecektir.

ve “HU”vel Fettahul’ ‘Aliym Zira O en adil hüküm verendir, her şeyi layıkıyla bilendir.

 

27-) Kul eruniyelleziyne elhaktüm Bihi şürekâe kella* bel HUvAllâhul ‘Aziyzül Hakiym;

De ki: “O yanı sıra var sandığınız ortaklarınızı gösterin bana! Hayır, hâşâ! Bilakis yalnızca “HÛ”; Aziyz, Hakiym (olan) Allâh’tır.” (A.Hulusi)

27 – De ki: ona şerik diye takıştırdıklarınızı bana gösterin bakayım: hayır öyle şey yok, doğrusu bu: Allah yegâne azîz, yegâne hakîmdir. (Elmalı)

 

Kul eruniyelleziyne elhaktüm Bihi şürekâe de ki O’na ortak olarak tasavvur ettiklerinizi, şu kimlerse O’na ortak olarak tasavvur ettiğiniz. Mesela bana yardımcı olacak dediğiniz aziyz, veliy, peygamber hatta, her kimse onları bana bir gösterin bakayım, gösterin.

Kella asla, yok böyle bir şey bel HUvAllâhul ‘Aziyzül Hakiym aksine O yüceler yücesi olan sonsuz merhamet sahibi olan Allah’tır, sonsuz hikmet sahibi olan, sonsuz hüküm sahibi olan ve hükmünde hiç kimsenin ortak olmadığı hükmünü de hikmetle icra eden Allah’tır. Yani O’nun hükmüne kimse, sadec kötüler değil varlık içinde ki iyiler de ortak değildir  anlamına geliyor burada. Şirkin en ufak kokusuna karşı Kur’an ın ne kadar hassas olduğunu hep beraber görüyoruz değil mi?

 

28-) Ve ma erselnake illâ kâffeten linNasi beşiyran ve neziyran ve lâkinne ekseren Nasi lâ ya’lemun;

Seni, tüm insanlar için müjdeci ve uyarıcı olarak irsâl ettik… Ne var ki insanların çoğunluğu anlamazlar (bunun ne demek olduğunu)! (A.Hulusi)

28 – Seni de başka değil, ancak bütün insanlara şamil bir risaletle rahmetimizin müjdecisi, azâbımızın habercisi gönderdik ve lâkin insanların ekserisi bilmezler. (Elmalı)

 

Ve ma erselnake illâ kâffeten linNasi beşiyran ve neziyra ey nebiy biz seni ancak bütün bir insanlık için müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. ve lâkinne ekseren Nasi lâ ya’lemun  ne ki insanların çoğu bunların farklına dahi varmamış olacaklar ki, Devam edelim, çünkü müteakip ayet buraya dahil;

 

29-) Ve yekulune meta hazel va’dü in küntüm sadikıyn;

“Eğer sözünüzde sadıksanız, bu vaat (ölümü tadarak söylenenleri yaşamak) ne zaman?” derler. (A.Hulusi)

29 – Ve «ne vakit bu vaad eğer gerçekseniz?» diyorlar. (Elmalı)

 

Ve yekulune meta hazel va’dü in küntüm sadikıyn bu vaad edilen vakti, bu vaad edilen kıyametin, son saatin ya da vakti ne zaman, eğer doğru sözlüyseniz söyleyin diyorlar.

beşiyran ve neziyra müjdeci ve uyarıcı bütün bir insanlık için. Aslında peygamberlerin ve onların sertacı olan Allah Resulünün müjdelediği ve uyardığı her şey insanlığa bir rahmettir. Onun için her peygamber Allah’ın insanlığa bir sadakasıdır. Allah’ın insana olan merhametinin tecellisidir. Ama son nebi Hz. Muhammed Mustafa (SA.) bütün bir aleme rahmettir. Uyarısıyla alemlere rahmettir, müjdesiyle alemlere bir rahmettir. Uyardığı şeyler insanı cehennemden uzaklaştırır, müjdelediği şeyler de cennete yaklaştırır. Bu manada o alemlere, yani bütün bir insanlığa rahmettir, bütün bir insanlığa merhamettir.

 

30-) Kul leküm miy’adü yevmin lâ teste’hırune ‘anhü sa’aten ve lâ testakdimun;

De ki: “Sizin için tespit edilmiş bir süreç vardır ki, onu ne erteleyebilirsiniz ne de öne alabilirsiniz.” (A.Hulusi)

30 – De ki: size bir gün mîadı ki ondan bir saat geri de kalamazsınız, ileri de geçemezsiniz. (Elmalı)

 

Kul leküm miy’adü yevmin de ki sizin için bir gün tespit edilmiştir. lâ teste’hırune ‘anhü sa’aten ve lâ testakdimun o gün geldiğinde ne onu bir an erteleyebilirsiniz, ne de atlatabilir, savuştura bilirsiniz. Cevabı aslında verilmiştir yukarıdaki sorunun. Yani o son saatin zamanı ne zaman diye soruyorlardı ya, ne zaman gelecek diye? Onun cevabı Kur’an da farklı yerlerde zaten verilmişti.

A’raf suresine bakıyoruz kul innema ılmuha ‘ınde Rabbiy.. (A’raf/187) de ki son saatin bilgisi sadece Rabbimin katındadır, sadece O bilir.

Yine Lokman suresine bakıyoruz 34. ayet İnnAllâhe ‘ındeHU ılmüs saah.. (Lokman/34) son saatin bilgisi sadece Allah katındadır. Hatta bu meyanda Kur’an efendimize, onun şahsında hepimize  Fiyme ente min zikraha. (Nazi’at/43)  onun vaktini haber vermek kim sen kim. Yani insanın bilgisi son saatin vaktini haber vermeye yetmez. Dolayısıyla bu konuda daha sonra gelip de haddini aşacak olanları bu ayetlerle uyarmak gerekiyor.

 

31-) Ve kalelleziyne keferu len nu’mine Bi hazel Kur’âni ve lâ Billeziy beyne yedeyh* ve lev tera iziz zâlimune mevkufune ‘ınde Rabbihim* yerci’u ba’duhüm ila ba’dinil kavl* yekulülleziynestud’ıfu lilleziy nestekberu levla entüm lekünna mu’miniyn;

Hakikat bilgisini inkâr edenler dediler ki: “Bu Kurân’a da, bundan önce bize bildirilmiş olana da asla iman etmeyeceğiz”… Zâlimleri, Rablerinin indînde zorunlu dururlarken (değerlendiremedikleri hakikatlerindeki gerçeği fark etmiş hâldeyken), bir görsen! Bir kısmı diğerini suçlarken… Tâbi olan zayıflar, büyüklük taslayan önderlerine: “Eğer siz olmasaydınız, elbette iman edenlerden olurduk” derler. (A.Hulusi)

31 – Bununla beraber o küfredenler: «biz ne bu Kur’an a inanırız, ne de önündekine» dediler, fakat görsen o zalimler yakalanıp rablerinin huzuruna durduruldukları zaman bazısı bazısına söz atarken, ki taraftan zebun edilenler, o büyüklük taslayanlara şöyle diyorlardır: siz olmasa idiniz her halde biz mü’min olurduk. (Elmalı)

 

Ve kalelleziyne keferu len nu’mine Bi hazel Kur’âni ve lâ Billeziy beyne yedeyh küfürde ısrar edenler dediler ki; Bizler ne bu Kur’an a inanırız, ne de geçmiş vahiylerden bu günlere kalanlara. Vahyi kökten reddeden mantığın cevabı bu. Allah’ın rehberliğini reddediyorlar aslında. Allah’ın müdahil olmadığı bir hayat tasavvurunun sonucudur bu mantık. Allah müdahil olmasın istiyorlar hayatlarına. Çünkü hayatları hesabı verilecek, verilebilecek bir hayat değil. Sorumluluktan kaçıyorlar. Ama Allah’tan kaçamayacaklar.

ve lev tera iziz zâlimune mevkufune ‘ınde Rabbihim* yerci’u ba’duhüm ila ba’dinil kavl sen o haddini bilmezlerin, o zalimlerin rablerinin huzuruna tutuklanmış olarak getirildikleri zaman suçu nasıl birbirlerine yıktıklarını, suçu nasıl birbirlerinin üzerine attıklarını bir görseydin. Kur’an dan başka hiçbir kaynağın haber veremeyeceği bir alemden haber veriyor bu ayet, ahiretten. yekulülleziynestud’ıfu lilleziy nestekberu levla entüm lekünna mu’miniyn zayıf bırakılanlar büyüklük taslayanlara; siz olmasaydınız eğer, biz kesinlikle inananlardan olacaktık diyecekler.

Mustazaflar, zayıf bırakılanlar. Allah’ın verdiği akıl ve iradeyi kullanmak yerine gönüllü köle olanlar, gönüllü kula kulluk yapanlar. Müstekbirlerse kulları kendilerine kul edinenler. Toplumun servetle, güçle, iktidarla, makamla hatta bilgi ile şımarmış ve büyük kesimini elinde oynatan, başkalarının omzuna çıkarak yaşamayı, başkalarının başına basarak yükselmeyi marifet zanneden şımarık kesimleri müstekbirler.

Ama bu mazeret geçersiz, akla ve iradeye ihanet, emanete ihanettir. Onun içinde ezilenlerin, altta kalanların, lokomotif değil de vagon olanların, kula kul olanların, kendilerini ezenlerin yaptıklarına rağmen mazeretleri kabul edilmeyecek. Edilmeyecektir çünkü onlar diğerlerini izlemişlerdir. Onların peşine takılmışlar, onları önder bilmişlerdir. Bu akla ve iradeye ihanettir. Bunlara ihanet emanete ihanettir. Emanete ihanet Allah’a ihanettir. Bu emanetin ne olduğunu bir önceki Ahzab /72 ayetinde işlemiştik.

 

32-) Kalelleziynestekberu lilleziynestud’ıfu enahnu sadednaküm ‘anil hüda ba’de iz caeküm bel küntüm mücrimiyn;

Kibirli önderleri de, kendilerine tâbi olan zavallılara: “Size gelen hakikatten sizi biz mi alıkoyduk? Hayır, siz suçlusunuz!” (A.Hulusi)

32 – Diğer taraftan büyüklük taslayanlar o zebûn edilenlere şöyle demektedir: ya… Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik, hayır siz kendiniz mücrimdiniz. (Elmalı)

 

Kalelleziynestekberu lilleziynestud’ıfu büyüklük taslayanlar, zayıf bırakılmış olanlara şöyle cevap verecekler.

Hemen sözün burasında Kur’an da 3 tür mustazaftan söz edilir. Onu da vurgulayıp geçiyorum. Bu 3 tür;

1 – Övülen mustazaflar, zayıf bırakılmışlar. Ki kasas/5. ayet bunlardan söz eder.

Ve nüriydü en nemünne alelleziynestud’ıfu fiyl Ardı ve nec’alehüm eimmeten ve nec’alehümül varisiyn. (Kasas/5) biz istedik ki ezilenleri, altta kalanları yer yüzünün önderleri yapalım, imamlar yapalım, liderler yapalım. Yani alttayken üste çıkaralım istedik, arzu ettik buyrulur ayette. Bunlar övülen mustazaflar. Bunları diğerlerinden bu ayette anlatılanlardan ayıran fark ne? Kendilerini ezenlere gönüllü kölelik yapmamaları, onlara imrenmemeleri, onlar gibi olmaya çalışmamaları.

2 – İkinci kesim bu ayette anlatılan bu surede anlatılan mustazaflar. Yerilenler, kınananlar. Bunlarla diğerlerinin farkı şu eğer bunların eline kendilerini ezenlerin elinde ki  imkanı verseniz kendileri de başlarlar daha başkalarını ezmeye. Yani bunlar ezilmeyi ortadan kaldırmak için çalışmazlar, ezenlere hayran olurlar, onlar gibi olmak isterler. Yani ezilmek yerine ezmeyi isterler. İşte bunlar da yerilen mustazaflar.

3 – Bir de üçüncü kesim var ki mazur görülenler A’raf/150. ayetinde bunlar; çocuklar, çaresiz kadınlar, kimsesizler, ihtiyarlar, yaşlılar. İşte bu mustazaflar da zayıflara girer. Dönelim ayete;

Kalelleziynestekberu lilleziynestud’ıfu büyüklük taslayanlar zayıf bırakılanlara şöyle cevap verecekler enahnu sadednaküm ‘anil hüda ba’de iz caeküm ne? Hidayet ayağınıza kadar geldi de sizi ondan biz mi alıkoyduk. bel küntüm mücrimiyn asla siz zaten günahı hayat tarzı haline getirmiş kimselerdiniz. Yani biraz önce yerilen mustazafları tarif ederken söylediğimiz gibi, siz ezilmeseniz ezecektiniz. Siz aslında düşmanınıza aşık tiplersiniz. Siz tepenizde sizi ezen kişiler gibi olmak istiyorsunuz. Belki bundan zevk almaya başladınız ezilmekten. Onun içinde kula kul oldunuz, bunda gönüllü oldunuz.

Tıpkı 20 ve 21. ayette ima edilen şeytanın dediği gibi bir gerçeği görüyoruz burada;  ve ma kâne liye aleyküm min sültanin illâ en deavtüküm festecebtüm liy* fela telumuniy ve lumû enfüseküm... (İbrahim/22) ne diyordu şeytan? Benim sizin üzerinizde aslında hakiki bir gücüm yok. Ancak ben davet ettim, siz de davetime icabet ettiniz, geldiniz. Beni kınamayın, kendinizi kınayın. Beni yermeyin kendinizi yerin. ma ene Bi musrihıküm ve ma entüm Bi musrihıyy.. (İbrahim/22) ne ben bugün size yardım edebilirim, ne de siz bana. Birbirimizin yardımına koşamayız. Diyordu ya. İşte kıyametten açılan bu sahnenin içinde konuşan müstekbirler, yani başkalarını peşlerine takanlar, onlara önderlik yapanlar, onları peşlerinden götürenler, koşturanlar söz oraya gelince havlu atacaklar ve onları; Başınızın çaresine bakın diye tersleyecekler ve siz de bizden aşağı kalmazdınız diyecekler. Yani kötülükte önderlik yaptıklarını unutacaklar ve böyle diyecekler. Ayet bize böyle temsili bir diyalog veriyor ve tabii körü körüne taklidin, kötüyü izlemenin akıbetini bu meyanda dile getiriyor.

 

33-) Ve kalelleziynestud’ıfu lilleziynestekberu bel mekrulleyli vennehari iz te’mürunena en nekfüre Billâhi ve nec’ale leHU endada* ve eserrun nedamete lemma raevül azâb* ve cealnel ağlâle fiy a’nakılleziyne keferu* hel yüczevne illâ ma kânu ya’melun;

Zavallı tâbiler, kibirli önderlerine dedi ki: “Hayır, gece ve gündüz hile ile bizi yanılttınız! Allâh’ın, Esmâ’sıyla hakikatimiz olduğunu inkâr etmemizi ve O’na ortak tanrılar oluşturmamızı emrederdiniz”… Azabı gördüklerinde ise pişmanlıklarını gizlediler! Hakikat bilgisini inkâr edenlerin boyunlarında (başlarını bedensellik kabulünden döndüremeyecekleri) boyunduruklar oluşturduk! Ortaya koyduklarının sonucunu yaşıyorlar! (A.Hulusi)

33 – O zebûn edilenler de o büyüklük taslayanlara demektedir: hayır işiniz gece gündüz dolap, çünkü sizler bizlere hep Allaha küfretmemizi ve ona menentler koşmamızı emrediyordunuz, ve böyle atışırlarken hepsi azâbı gördükleri o demde içlerinden pişmanlık getirmektedirler, tomrukları geçirmişizdir de boyunlarına hep o küfredenlerin, sâde yaptıklarının cezasını çekiyorlardır. (Elmalı)

 

Ve kalelleziynestud’ıfu lilleziynestekberu bu kez zayıf bırakılanlar büyüklük taslayanlara şöyle itiraz edecekler; bel mekrulleyli vennehar hayır, işiniz gücünüz, gece gündüz dolap çevirmek.

Hakikaten ne güzel ifade bu günü de ne güzel ifade ediyor. Evet müstekbir mantık, azgın mantık, şımarık mantık her çağda dolap ve dümen çevirir, gece gündüz işi bu. Göz boyar, cilalar Onun içinde imaja yönelik çalışır. Değil midir ki günah al benili olandır. Değil midir ki her zehir altın tasta sunulur.

Aslında insanların fark etmediği kölelikler, fark etmediği kula kulluklar, altın tas içinde sunulan zehirlere, itlaf ekiplerinin itlaf edecekleri köpeklere verdikleri köftelere benzer. Aslında köfte içinde zehir taşımaktadır. Fakat dışardan bakınca köfte gibi durmaktadır. Onun kimin elinden geldiği, niçin geldiğini neden geldiğini, neden size geldiğini sorgulamazsanız, köfte yer gibi zehir yersiniz. İşte burada hatırlatılan da bu. Aklınızı başınıza alın başkalarını körü körüne izlemeyin, sizin tepenize çıkanlar sizi kendi istikametlerine sürenler sizi kendi emellerine alet edenler, yarın hesap vermeye gelince sizin hesabınızın zerresini veremeyecekler.

iz te’mürunena en nekfüre Billâhi ve nec’ale leHU eddada hatırlasanıza bir; bize, Allah’a yabancılaşmamızı ve ona eş değer güçler tanımamızı dayatıyordunuz. ve eserrun nedamete lemma raevül azâb derken onlar asıl pişmanlığı kendilerini bekleyen azabı görünce yüreklerinin ta derinlerinde yaşayacaklar. Asıl pişmanlık bu. Kendilerini bekleyen azabı görünce yüreklerinin en derin yerinde yaşayacaklar, hissedecekler. Vicdan azabının en büyüğü o.

Bu bin yangına bedel bir yürek yangını aslında. İnsanı kahreden bir ahiret pişmanlığı. Ki bunu tarif ve tavsif etmek için kelimeler yetmez.

ve cealnel ağlâle fiy a’nakılleziyne keferu zira biz inkarda ısrar edenlerin boyunlarına halkalar geçireceğiz. Niçin? Bu halkalar, bu tasmalar şu kölelerin boyunlarına vurulan tahta boyunduruklar var ya o kastediliyor. Yani kendi benliklerine kölelik ve başkalarına da gönüllü kölelik yaptıkları için. Onun için madem siz Allah’a kul olmak yerine kendi nefsinize köle oldunuz ve tepenizde tepinenlerin ayağını öptünüz. Onların yanlış ve yamukluklarını paylaştınız.

Hatta tepenizde tepinmelerine bakmayıp onları omzunuzda taşımaya gönüllü oldunuz. Kur’an sizi yan yana safa davet ederken, hep birlikte omuz omuza Allah’a kulluğa davet ederken, erle komutanı, sultanla tebayı, yönetenle yönetileni, en zenginle en yoksulu namazda tek sıralı bir safa dizerken, omuz omuza getirirken, siz Kur’an ın verdiği bu hayat mesajını anlamazlıktan geldiniz. Hatta elinizin tersiyle ittiniz ve siz piramidik bir hayat metodunu benimsediniz. İnsanların yan yana durduğu bir hayatı değil, insanların birbirinin omzuna basarak yükseldiği bir hayatı, altta kalanın canının çıktığı bir hayatı desteklediniz. omzunuzdakileri alkışladınız. Onların tepenize vurmasına ses çıkarmadınız, onurunuzu koruyacak yerde, onurunuzu peşkeş çektiniz. Dolayısıyla işte akıbetiniz bu. Şimdi bu duruma düştünüz ve yürek yangınına düştünüz.

Aslında şimdi ne kadar içiniz yansa yeridir. Fakat hiçbir şey ifade etmeyecektir. Onun için de boyunlarına boyunduruk geçirilecek, tıpkı köleler gibi. Çünkü onlar efendilerine gönüllü köleliğe, gönüllü kulluğa yanaştılar.

hel yüczevne illâ ma kânu ya’melun hem yaptıklarının bunun dışında bir karşılığı mı var ki..!

 

34-) Ve ma erselna fiy karyetin min neziyrin illâ kale mütrefuha, inna Bima ursiltüm Bihi kâfirun;

Biz hangi memlekete bir uyarıcı irsâl ettiysek, oranın şımarık zenginleri: “Muhakkak ki biz Risâletinizle gönderilen hakikat bilgisini kabul etmeyiz” (dediler). (A.Hulusi)

34 – Biz her hangi bir memlekette (bir nezîr) tehlikeyi haber veren bir Resul gönderdikse her halde onun refah ile şımartılmış olanları dediler ki: «biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanıyamayız».(Elmalı)

 

Ve ma erselna fiy karyetin min neziyrin illâ kale mütrefuha, inna Bima ursiltüm Bihi kâfirun ve ne zaman biz herhangi bir topluma bir uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri, yani mütrefleri sizinle gönderilen şeyin gerçekliğini inkar ediyoruz derler.

Tarihi bir veri bu dostlar. Refah içinde yüzen şımarmış kesimler vahye ve onu getiren nebilere ilk karşı çıkan kesimler olmuştur. En şiddetli karşı çıkan kesimler olmuştur.Güç ve serveti haklılığın gerekçesi saydıkları için böyle olmuştur. Onlar kendi ellerinde ki güç, servet ve iktidarın kendi haklılıkları sonucu kendilerine verildiğini düşünürler. Hatta gücün hakkını savunurlar. Hakkın gücünü değil. Onun içinde güçlünün haklılığı esastır onların dünyasında ve buradaki mantıkta odur zaten, Karun mantığı.

..innema utiytühu alâ ılmin ındiy. (Kasas/78) diyordu ya Karun; bu bana bende ki bir bilgi sayesinde verilmiştir bu servet, bu dünyalar dolusu servet. Yani servet benim değil mi, kim ne karışır diyordu. Mutlak mülkiyet iddia ediyordu. Geçici olduğuna bakmıyordu. Hiçbir servetin kalıcı olmadığı gerçeğini görmüyordu. Kendisine emanet edilmiş olduğuna inanmaya yanaşmıyordu. Eğer emanet bilse, emanet olduğuna inansaydı, benim değil mi istediğimi yaparım diyebilir miydi.

Senin değil ve istediğini de yapamazsın. Emanettir, ihanet edersen hainlerden olursun. Sadakat gösterirsen sadıklardan olursun. Akıbetinde ya hainlerin akıbeti, ya sadıkların akıbeti olur. Onun için servete, şöhrete, mala, mülke, güce, iktidara nasıl baktığınız önemli. Onların kimin elinde, sizde mi olup olmadığı, ele girmiş ya da elden çıkmış olup olmadığı değil belirleyici olan, onlara nasıl baktığınız, onlara nasıl muamele ettiğiniz, onlara bir emanet olarak görüp görmediğinizdir.

 

35-) Ve kalu nahnu ekseru emvalen ve evladen ve ma nahnu Bi mu’azzebiyn;

Dahi dediler ki: “Biz hem servetimiz hem de evlatlarımız yönünden daha güçlüyüz… Biz azaba uğramayız!” (A.Hulusi)

35 – Ve dediler ki «biz emvalce de daha çoğuz evlatça da, ve biz ta’zib olunmayız».(Elmalı)

 

Ve kalu nahnu ekseru emvalen ve evladen ve ma nahnu Bi mu’azzebiyn işte geldi söylediğimiz. İşte servetle, güçle, makamla şımarmış olan bir mantığın söyleyeceği söz bu. Ne diyor?, ne diyorlardı? Biz servetle soy açısından sizden daha güçlüyüz. Bu durumda bizim cezaya çarptırılmamız söz konusu olamaz derler. Yani bunu kim söylüyor? Altta kalanların tepesine basarak yukarı çıkanlar söylüyor, altta kalanlara söylüyor. Tamam siz ceza görmelisiniz, dünyada da alttaydınız zaten, siz bizim vagonlarımızdınız. Yani siz bizi izliyordunuz, peşimizden geliyordunuz, bize imreniyordunuz. Dolayısıyla siz dünyada da alttaydınız. Onun için burada da öyle olsanız bir şey lazım gelmez. Ama biz cezalandırılmayacağız. Çünkü servet sahibiyiz, soy sahibiyiz, boy sahibiyiz diyorlardı.

Bu aslında her çağda geçerli bir mantığın ayan beyan fotoğrafıdır dostlar. Maddi başarı ve refahı doğru yolda olmanın kanıtı sayan akıldır bu işte. Dünyevileşmiş akıl yani, küstahlaşmış akıl. Davud ve Süleyman gibi aleme sultan olmakla, Zekeriyya ve Yahya gibi aleme Kurban olmak arasında ne fark var. Eğer mahiyet açısından bakarsanız her biri kendine verilen rolü, kendine verilen imkanlarla oynayan peygamberler bunlar.

Varlıkla yokluk arasında mahiyet farkı yoktur. Varlıkla yokluk arasında sınav farkı vardır, araç farklı vardır. Yani biri varsıl, biri yoksul. Biri servete sahip, diğeri değil. Biri makama sahip diğeri değil. Bu ikisi arasında ki fark nitelik farkı değildir imtihanın aracının farkıdır. İmtihan aracı farklıdır. Biri verilerek sınanmıştır, diğeri verilmeyerek. Biri alınarak sınanmıştır biri verilerek. Biri servetle sınanmıştır, biri yoksullukla sınanmıştır o kadar. Herkes sınavını sınandığı şekliyle veriyorsa işte orada fark ortaya çıkacaktır.

Onun için bu mantık bunu mahiyet farkı zanneden mantıktır, ki vahyin ilk muhatapları da böyle düşünüyorlardı. Kendilerine hakikati  getiren peygambere, Allah resulüne şöyle bakıyorlardı. Biz haksız olsaydık eğer Allah bizi desteklemezdi. Allah bizi destekliyor çünkü biz şu anda bölgenin en iyisiyiz, en zenginiyiz. Bu da Allah’ın bizi desteklediğini gösteriyor. O halde sen bizi neye çağırıyorsun. Bunu demeye getiriyorlar.

Oysa ki Kur’an bu mantığı yerden yere vuruyordu. Çünkü bir insanın elinde servetin olması, gücün olması, iktidarın olması, insan gücünün kaynaklarının olması o insanın haklı olduğu, o insanın elindeki servetin helal olduğu anlamına gelmiyor. İşte şu gelen ayette olduğu gibi:

 

36-) Kul inne Rabbiy yebsütur rizka limen yeşau ve yakdiru ve lakinne ekseren Nasi lâ ya’lemun;

De ki: “Muhakkak ki Rabbim yaşam gıdasını (rızkı), dilediğine genişletir veya daraltır (zenginlik kazanılmaz Allâh vergisidir)… Ne var ki insanların çoğunluğu (bu gerçeği) bilmezler.” (A.Hulusi)

36 – De ki rabbim rızkı dilediğine döşer dilediğine sıkar ve lâkin nâsın ekserisi bilmezler. (Elmalı)

 

Kul inne Rabbiy yebsütur rizka limen yeşau ve yakdir de ki; şüphe yok ki benim rabbim dilediğine rızkı açar, dilediğine de kısar, az verir. ve lakinne ekseren Nasi lâ ya’lemun fakat insanların çoğu bunun hikmetini dahi bilemezler.

Varsıllığı Allah’ın ödülü, yoksulluğu cezası olarak görürler insanların çoğu. Oysa ki bu yanlış, hatta bu yanlışın nasıl yanlış olduğunu devamında ki ayetler bize verecekler.

 

37-) Ve ma emvalüküm ve lâ evladüküm Billetiy tukarribüküm ‘ındeNA zülfa illâ men amene ve amile saliha* feülaike lehüm cezauddı’fi Bima ‘amilu ve hüm fiyl ğurufati aminun;

Size indîmizde kurb (Kurbiyet mertebesi – Allâh Esmâ’sı özellikleriyle şuurlu tahakkuk mertebesi) oluşturacak olan, ne zenginliğiniz ve ne de evlatlarınızdır; sadece iman edip imanının gereğini uygulayan müstesna… İşte onlara bu çalışmalarının getirisi kat kat arttırılır. Onlar yüksek mertebeler içinde güvendedirler. (A.Hulusi)

37 – Halbuki ne mallarınız ne de evlâtlarınız değildir sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, ancak iman edip salâh ile iş gören, işte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükâfat vardır. Ve onlar Cennet şehnişinlerinde emniyet içindedirler. (Elmalı)

 

Ve ma emvalüküm ve lâ evladüküm Billetiy tukarribüküm ‘ındeNA zülfa sizleri bizim katımıza yakın kılacak olan ne servetinizdir, ne de soyunuz illâ men amene ve amile salihan fakat iman eden ve salih amel işleyen kimseler var ya feülaike lehüm cezauddı’fi Bima ‘amilu işte onları yaptıklarına karşılık ödülün en katmerlisi beklemektedir. ve hüm fiyl ğurufati aminun ve onlar yüce köşklerde huzur ve güven ortamında yaşayıp gidecekler.

Burada ayetin içinde, metinde gözüken bir nükteye dikkatinizi çekmeliyim. İlla istisna edatı, iman ve salih amelin mal ve evladı, Allah’a yakınlaşma aracı kılabilme imkanına atıf yapıyor. Yani tamam imanı ve salih ameli olmayan kimseye malı ve evladı hiçbir yarar saplamaz. Fakat İmanla, iyi, güzel, değerli, yararlı iş üretmekle kullanırsa soy ve serveti, o zaman bunlar yarar sağlar anlamı ayette açık.

Yunus/26. ayeti de Lilleziyne ahsenül Hüsna ve ziyadeh. Yunus/26) der. Onlar için güzellerin en güzeli ve bir de fazlalığı var. Bu bir çok açıdan tefsir edilmiş ama, güzel dünyada verilen bu nimetler. Güzellerin güzeli bu nimetlerin ahiret nimetine vesile olacak şekilde kullanılması. Ziyadesi de ahirette üzerine eklenen ve bizim aklımızın alamayacağı sürprizler. Öyle tefsir edilmiş.

 

38-) Velleziyne yes’avne fiy âyâtiNA mu’aciziyne ülaike fiyl azâbi muhdarun;

İşaretlerimizi (uyarılarımızı) geçersiz kılmak için koşuşturanlara gelince, işte onlar sürekli azapta tutulacaklardır. (A.Hulusi)

38 – Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarış ederek çalışanlar ise hakkın huzuruna onlar azâb içinde ihzar edileceklerdir. (Elmalı)

 

Velleziyne yes’avne fiy âyâtiNA mu’aciziyn ama ayetlerimizin amacını geçersiz kılmaya çalışan kimseler, ülaike fiyl azâbi muhdarun azabın içerisinde yaptıklarıyla yüzleşecekler. Ayetlerimizin anlamını geçersiz, amacını geçersiz kılmaya çalışanlar buyruluyor. Yani ayetlerin amacı var, bu amacı geçersiz kılmaya çalışma, o amacı gerçekleştirmemek için uğraşmak..! işte vahye karşı yapılacak en büyük ihanet bu.

 

 39-) Kul inne Rabbiy yebsütur rizka limen yeşau min ‘ıbadiHi ve yakdiru leh* ve ma enfaktüm min şey’in feHUve yuhlifuh* ve HUve hayrur razikıyn;

De ki: “Muhakkak ki Rabbim yaşam gıdasını (maddi – manevî rızkı), kullarından dilediğine genişletir ve (dilediğine de) daraltır! Bir şey infak ederseniz (Allâh için karşılıksız bağışlarsanız), O, onun yerine başkasını verir… “HÛ”, yaşam gıdasıyla besleyen mükemmel Rezzâk’tır.” (A.Hulusi)

39 – De ki hakikaten rabbim kullarından dilediği kimseye rızkı hem döşer hem sıkar ve her neyi hayra sarf ederseniz o ona halef de verir, hem o, rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Elmalı)

 

Kul inne Rabbiy yebsütur rizka limen yeşau min ‘ıbadiHi ve yakdiru leh de ki şüphe yok ki rabbimin isteyen kullara rızık vermeyi dilediği de olur, ya da onun rızkını açmayı dilediği de olur, onun yararına olarak kısmayı dilediği de olur. Neden onun yararına olarak diye çevirdim, burada ve yakdiru leh; lehu da ki lâm böyle bir yan anlamı içerir. Onun lehine olarak kısmak.

Yukarıda ima etmiştim bunun hikmetini dahi anlamazlar ayetinde ima etmiştim. İşte bu; Kıstığına ikram eder bazen. Bazen kuluna ikram etmek için nimetini kısar, serveti kısar. Bazen kuluna ikram etmek için gücü kısar, iktidarı kısar. Bu ne biçim şey demezsiniz herhalde. Çünkü servetin mi, yoksa onun yokluğunu mu. Aşırı güç ve iktidarın mı, yoksa onun ele geçmemesini sahibi hakkında hayırlı olduğunu Allah’tan daha iyi kim bilebilir. Bütünü gören bir tek zat var O. Biz parçayı görüyoruz.

 Servet parçadır, serveti ister. Fakat eğer servet geçici lezzete karşılık ebedi saadetini kendisine kaybettirecekse bu insana bütünü gösterseydiniz hala onu ısrarla istemeye devam edecek miydi? O halde insana kalan tek şey var; parçayı görüp bütünün taamını göremeyen insana düşen bir şey var, bir tek şey; O da bütünü gören Allah’a teslim olmak. Ona güvenmek. Zaten bunu yaptığı anda kurtulur. Bunu yaptığı anda güven ve huzur bulur, yoksa yok. Onun için insanın maddi durumu onun hakikatle ilişkisinde hiçbir zaman referans olamaz.

ve ma enfaktüm min şey’in feHUve yuhlifuh ama siz ne infak ederseniz, yani infak; iki şey için kullanılabilir.

1 – Allah davası uğruna harcamak,

2 – Allah rızası için harcamak.

Allah rızası için bir yoksula vermek, birine vermek ya da Allah davasına vermek. Zaten o doğrudan Allah rızası için harcamaktır. İnfak bu, karşılıksız vermek. Her ne verirseniz onun yerini o hemen doldurur. Bu ibare bunu söylüyor. Allah onun yerini doldurur.

İlginç değil mi? Rasyonel bakış şu; verdin mi azalır. Öyle değil mi, vermek çıkmaktır. Verilen azalır. Ama Kur’an ın ürettiği kendine özgü rasyonellikte her zaman verilen azalmaz, bazen verilen çoğalır. Çoğalmanın tek ölçütü ölçülen ve tartılan şeyler değildir ey insanoğlu. Elle tutulup gözle görülür, özgül ağırlığı olan şey azalabilir. Ama elle tutulup gözle görülmeyen şeylerin çoğalıyordur. Zaten o elle tutulan şeyleri, elle tutulmayan şeylerle ürettin. Çünkü eğer insanda yaşam sevinci olmasa, iç enerji olmasa, o huzur olmasa nasıl üretir, nasıl çalışır, nasıl çabalar. Verilenin yeri huzur olarak doldurulur, kanaat olarak doldurulur, iç enerji olarak doldurulur, bereketle doldurulur. Allah bereket vererek doldurur.

ve HUve hayrur razikıyn zira O rızık verenlerin en hayırlısıdır.

 

40-) Ve yevme yahşüruhüm cemiy’an sümme yekulü lilMelaiketi ehaülai iyyaküm kânu ya’budun;

O süreç ki, hepsini toplar, sonra meleklere: “Bunlar mı yalnızca size kulluk edenler idi?” der. (A.Hulusi)

40 – O gün ki hep onları birlikte mahşere toplayacağız, sonra Melâikeye diyeceğiz: şunlar size mi tapıyorlardı? (Elmalı)

 

Ve yevme yahşüruhüm cemiy’an sümme yekulü lilMelaiketi ama o haddini bilmezlere gelince bir gün onların tümünü bir araya getirecek ve ardından meleklere soracağız ehaülai iyyaküm kânu ya’budun bunların tapındıkları siz miydiniz? Böyle soracağız. Evet, bu ibareyi şöyle de çevirmek mümkün; Bunlar size mi tapınıyorlardı?

 

41-) Kalu subhhaneke ente veliyyüna min dunihim* bel kânu ya’budunel cinne, ekseruhüm Bihim mu’minun;

(Melekler) dedi ki: “Subhansın sen. Sensin Veliyy’miz, onlar değil… Bilakis onlar cinne tapıyorlardı; çoğunluğu onlara iman etmişti (tanrı olarak).” (A.Hulusi)

41 – Demişlerdir: zati sübhanına arzı tenzih ederiz, sensin onlara karşı ekserisi onlara inanmışlardı. (Elmalı)

 

Kalu subhhaneke ente veliyyüna min dunihim melekler cevap verecekler; Aşkın olan zatını tenzih ederiz ki onlar değil, sen sin bizim veliymiz, sensin bizim sahibimiz. bel kânu ya’budunel cinne, ekseruhüm Bihim mu’minun hayır onlar öteden beri cinlere tapınıyorlardı, onların çoğu cinlere iman etmişti diyecekler.

İlginç, Kur’an da cin lafzının birden çok anlama geldiğinin en tipik örneklerinden biri bu ayet. Burada ki cin ile;

Ve ma halaktül cinne vel inse illâ liya’budun. (Zariyat/56) ayetinde ki; Biz cinleri ve insanları sadece kulluk için yarattık buyrulan ayette ki cin aynı olamaz. Burada ki cin; gerçek ya da mevhum, gizli tüm güçler. Kendisine tapınılan gizli güçler. Eşyanın vehmedilen ya da gerçek gizli güçleri anlamına gelir. Ki tarih boyunca bazı insanlar, bazı toplumlar bir takım eşyanın gizli güçleri olduğunu vehmetmişler. Bu evhamlarına tapınmışlar. Yada gerçekten görünmeyen varlıklara tapınmışlar. Meleklere tapınmaları da bu cümledendir aslında. Onlara tanrısal nitelikler yakıştırmışlar.

İşte burada bu dile getiriliyor. Belki bölge halkının içerisinde tefsirlerimizde nakledilen bazı rivayetlere bakılırsa cinlere özel olara tapan kabileler var. Özelde onlar dile getiriliyor. Ama hayır bu bölgeselleştirilecek bir şey değil, bu her çağda insan bilinmeyen güçlere karşı, Allah’a karşı duyması ve beslemesi gereken hisleri besliyor olabilir. Onların hepsi bu ayetin kapsamında değerlendirilmeli.

 

42-) Fel yevme lâ yemlikü ba’duküm li ba’dın nef’an ve lâ darra* ve nekulü lilleziyne zalemu zûku azâben narilletiy küntüm Biha tükezzibun;

İşte o süreçte, kimse kimseye ne bir fayda ve ne de bir zarar verebilir… (Nefsine) zulmedenlere: “Kendisini yalanladığınız o yanışın azabını tadın!” deriz. (A.Hulusi)

42 – İşte o gün bazınız bazınıza ne bir menfaate, ne de bir zarara mâlik olamaz ve o zulmedenlere deriz: tadın bakalım o yalan deyip durduğunuz ateşin azâbını. (Elmalı)

 

Fel yevme lâ yemlikü ba’duküm li ba’dın nef’an ve lâ darra derken Allah şöyle buyuracaktır; Sizden hiç biriniz bir diğerine bugün ne yarar ne de zarar verecek güce sahip değilsiniz. ve nekulü lilleziyne zalemu zûku azâben narilletiy küntüm Biha tükezzibun ve o gün haddini bilmezlere şöyle sesleniriz. Kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını haydi tadın bakayım.

 

43-) Ve izâ tütla aleyhim ayatuNA beyyinatin kalu ma hazâ illâ racülün yüriydü en yesuddeküm amma kâne ya’büdü abaüküm* ve kalu ma hazâ illâ ifkün müftera* ve kalelleziyne keferu lil Hakkı lemma caehüm, in hazâ illâ sıhrun mubiyn;

Âyetlerimiz onlara apaçık olarak okunup bildirildiğinde (zâlimler) dediler ki: “Bu, atalarınızın tapınageldiği şeyden sizi çevirmeyi amaçlamış bir adamdır”… Yine dediler ki: “Bunlar, uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değil”… Hakikat bilgisini inkâr edenler, Hak kendilerine geldiğinde: “Bu, ancak apaçık bir sihirdir” dediler. (A.Hulusi)

43 – Karşılarında açık beynineler halinde âyetlerimiz tilâvet olunduğu zaman o zalimler: «bu başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı ma’budlardan menetmek isteyen bir adam» dediler ve «bu (Kur’an) başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira» dediler ve o küfredenler hak kendilerine geldiği vakit bu apâçık bir sihirden başka bir şey değil, dediler. (Elmalı)

 

Ve izâ tütla aleyhim ayatuNA beyyinatin ve ayetlerimiz onlara açık saçık aktarıldığında dediler ki kalu ma hazâ illâ racülün yüriydü en yesuddeküm amma kâne ya’büdü abaüküm bu sizi atalarınızın öteden beri taptıklarından uzaklaştırmaya çalışan biridir, başkası değil diyecekler.

Evet, hakikate nasıl ki servet ve güç referans olamazsa değerli Kur’an dostları, atalar yolu da referans olamaz. Doğru yo ataların yürüdüğü yol değildir. Hakikat değerini kıdeminden almaz. Kaldı ki o zaten en kadim olandır. Çünkü el Hakk tan neş’et eder. Onun için burada körü körüne taklit, tıpkı servet nasıl insanın hakta olduğunun belgesi değilse ataların izini takip etmekte insanın doğru yolda olduğunun referansı değildir diyor ayet.

ve kalu ma hazâ illâ ifkün müftera bir de şunu eklediler; Bu Kur’an uydurulmuş düzme koşma bir şeydir. Bir kitaptır, metindir. ve kalelleziyne keferu lil Hakkı lemma caehüm, in hazâ illâ sıhrun mubiyn nihayet inkarda direnenler ayaklarına kadar gelen hakikat için bu açıkça büyüleyici bir sözdür, sözden başka bir şey değildir dediler.

 

44-) Ve ma ateynahüm min kütübin yedrusuneha ve ma erselna ileyhim kableke min neziyr;

Oysa onlara ders almalarını (sana itiraza kaynak) sağlayacak bilgileri vermemiştik. Senden önce onlara uyarıcı da irsâl etmemiştik. (A.Hulusi)

44 – Halbuki biz onlara öyle ders alacakları kitaplar vermedik ve kendilerine senden evvel bir nezîr de göndermedik. (Elmalı)

 

Ve ma ateynahüm min kütübin yedrusuneha ve ma erselna ileyhim kableke min neziyr halbuki biz onlara ne okuyup öğrenecekleri vahiyler, ne de senden önce bir uyarıcı göndermiş değildik.

Razi’nin alternatif yorumuna göre şu müteakip ayeti de bu bağlamda okuyup çevirelim;

 

45-) Ve kezzebelleziyne min kablihim ve ma beleğu mı’şare ma ateynahüm fekezzebu Rusuliy* fe keyfe kâne nekiyr;

Onlardan öncekiler de yalanlamıştı (genetik özellik)! (Oysa bunlar) onlara verdiğimizin onda birine bile ulaşmamışlardır… (Buna rağmen) Rasûllerimi yalanladılar… İşte bak, benim de onları inkârımın sonucu nasıl oldu! (A.Hulusi)

45 – Onlardan evvelkiler de tekzip etmişlerdi, hem bunlar onlara verdiklerimizin onda birine ermediler, Resullerimizi tekzip ettiler de nasıl oldu inkârım? (Elmalı)

 

Ve ma ateynahüm min kütübin yedrusuneha ve ma erselna ileyhim kableke min neziyr , Ve kezzebelleziyne min kablihim dahası onlardan öncekilerde yalanlamışlardı ve ma beleğu mı’şare ma ateynahüm oysa ki onlara verilen manevi nimetler bu ümmete verilenin onda birine bile ulaşmamıştı.

İşte Razi’nin alternatif yorumuna göre çevirdiğim metin bu. Onlara verilen nimetler, öncekilere verilenin 1/10 na ulaşmamıştı. Bu şöyle de çevrilebilir; önceki helak edilmiş kavimlere verilen nimetlerin onda biri, bu vahye karşı gelenlere verilmemişti. Yani öncekiler onların 10 katı nimete sahip oldukları halde helak oldular bunlar neylerine güveniyorlar şeklinde de anlaşılabilir ama özellikle Razi’nin bu alternatif yorumu daha makul geldiği için onu tercih ettik ve buna göre onlara verilen manevi nimetler, bu ümmete verilenlerin onda birine bile ulaşmamışken onlar helak edildiler ve bu ümmete verilen bu kadar geniş nimete rağmen siz neden bu nimetleri görmezden geliyorsunuz. Neden bu nimete rağmen, bu manevi nimetlere rağmen inkarda direniyorsunuz anlamına ulaşırız.

[Ek bilgi; Yani, “Mekkeliler bizim daha önce o topluluklara verdiğimiz servet, güç ve şöhretin onda birine bile ulaşmış değildirler. Peygamberlerin kendilerine getirdikleri gerçeklere inanmayıp hayat tarzlarını bâtıl üzerine inşa ettiklerinde servet ve güçlerinin onlara hiçbir şey kazandırmadığını ve nasıl kötü bir akıbete uğradıklarını görün.” (Ebu’l Âla Mevdudi)]

fekezzebu Rusuliy* fe keyfe kâne nekiyr buna rağmen elçilerimizi yalanladılar ve sonuçta inkar nasıl olurmuş, yalanlamak nasıl olurmuş, tanımamak nasıl olurmuş gördüler.

 

46-) Kul innema e’ızuküm Bi vahıdetin, en tekumu Lillâhi mesna ve fürada sümme tetefekkeru* ma Bi sahıbiküm min cinnetin, in huve illâ neziyrun leküm beyne yedey azâbin şediyd;

De ki: “Size sadece bir tek öğüt veriyorum: Allâh için ister ikişer – birlikte ister kendi başınıza kaldığınızda şöyle bir derin düşünün bakalım! Size sahip çıkanda bir cinnet söz konusu değildir… O ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizin için uyarıcıdır!” (A.Hulusi)

46 – De ki: size sâde bir tek nasihat edeceğim şöyle ki: Allah için ikişer üçer ve teker teker kalkarsınız, sonra da iyi düşünürsünüz, arkadaşınızda cinnetten eser yoktur, o yalnız şiddetli bir azâbın önünde sizi sakındıracak bir Peygamberdir. (Elmalı)

 

Kul innema e’ızuküm Bi vahıdetin, en tekumu Lillâhi mesna ve fürada de ki; Bu surenin berceste ayetidir bu sevgili dostlar. Onun için bu ayet yüreklere kazılmalı.

Size tek bir öğüdüm var ister başkalarıyla beraber, ister yalnız başınayken Allah’ın huzurunda olduğunuzu asla unutmayın.

Allah’a karşı esas duruşa davet ediyor insanoğlunu ayet. Allah’ın huzurunda ki esas duruşunuzu bozmayın, klas duruşunuzu bozmayın. İster başkaları ile birlikte, ister tek başınıza fark etmez.

Bütün mesele bu aslında insanoğlunun tüm çabası bu. Allah’a karşı esas duruşunu bozmamak, Allah’a karşı esas duruşunu bozarsa eğer onu esas duruşa getirecek bir yığın kul var. Kula kul edecek, kendilerine kul edecek, onu süründürecek bir yığın kul var. ancak kula kul olmamanın tek çözümü var, sadece Allah’a kul olmak.

sümme tetefekkeru* ma Bi sahıbiküm min cinneh sonra arkadaşınızda delilikten eser olmadığını bir düşünün. in huve illâ neziyrun leküm beyne yedey azâbin şediyd onun tek yaptığı önünüzde bekleyen şiddetli mahrumiyete karşı sizi uyarmaktır.

Yangını haber verene düşman olunur mu? Ayet adeta bize bunu söylüyor. O size yangını haber verdi, kule nöbetçisidir, yanın kulesinin uykusuz nöbetçisi. Bu uğurda bir ömrünü uykusuz geçirdi. Sizin ona teşekkürünüz böyle mi olmalıydı. Neden beni uyandırdın diye ortalığı velveleye vermekte haklı mısınız. Yanacaktınız sizi sallıyor ki uyandırayım diye. Teşekkür etmeniz gerekmez mi. Aslında ima ettiği hakikat bu.

 

47-) Kul ma seeltüküm min ecrin fe huve leküm* in ecriye illâ alAllâh* ve HUve alâ külli şey’in Şehiyd;

De ki: “Sizden bir karşılık istemişsem, o sizin olsun… Benim ecrim ancak Allâh üzerinedir… “HÛ” her şeye Şehiyd’dir.” (A.Hulusi)

47 – De ki: ben sizden ücrete dâir bir şey istersem o sırf sizin kendiniz içindir, benim ecrim ancak Allaha aittir ve Allah her şey’e şâhittir. (Elmalı)

 

Kul ma seeltüküm min ecrin fe huve leküm de ki; sizden hiçbir ücret talep etmiş değilim. Fe huve leküm o sizin olsun, o sizde kalsın. in ecriye illâ alAllâh benim ücretimi takdir etmek sadece Allah’a kalmıştır. ve HUve alâ külli şey’in Şehiyd zira o her şeye fazlasıyla şahittir, tanıktır.

Peygamberler insanlığın mutluluk sakalarıdır, yürek yürek insanlara mutluluk taşırlar. Allah’ın insanlara canlı sadakasıdırlar. İşte burada gördüğünüz gibi.

 

48-) Kul inne Rabbiy yakzifü Bil Hakk* allâmul ğuyub;

De ki: “Muhakkak ki benim Rabbim Hakk’ı şiddetle ortaya atar! Allam-ül Ğuyub’dur (her şeyin gaybını çok iyi bilen)!” (A.Hulusi)

48 – De ki hakikaten rabbim hakkı fırlatır allâmül’guyubdur. (Elmalı)

 

Kul inne Rabbiy yakzifü Bil Hakk de ki şüphesiz rabbim ebedi gerçekle onların başlarını parçalayacaktır. Ya da ebedi gerçeği onların başlarına çalacaktır. Böyle de anlaşılabilir, şöyle de anlaşılabilir biraz imaen serbest yorumla. Şüphesiz rabbim bu hakikati, vahyin hakikatini başınıza vura vura size öğretecektir. Çünkü yakzifu Bil Hakk hakkı başına çalmak, başına vura vura hakkı göstermek anlamları verilebilir.

allâmul ğuyub o kimsenin bilmediği geleceğin nelere gebe olduğunu da bilendir. Bu aynı zamanda bir mucizevi haberdir. Allah’ın bu hakikati zamanın başına çala çala nasıl genişlettiğine insanlık tarihi şahit olmuştur.

 

49-) Kul cael Hakku ve ma yübdiül bâtılu ve ma yu’ıyd;

De ki: “Hak açığa çıktı! Bâtıl ne yeni bir şey oluşturabilir ne de eskiyi yeniden ileri sürebilir!” (A.Hulusi)

49 – De ki: hak geldi, bâtılın önü de kalmaz sonu da, (Elmalı)

 

Kul cael Hakk de ki ebedi gerçek gündeme gelmiştir artık. ve ma yübdiül bâtılu ve ma yu’ıyd artık sahte ve yalan ne yeni bir şey ortaya koyabilir, ne de geçmişi geri getirebilir.

Hakikat güneş gibidir, yalan ve batılsa kar gibidir. Güneşten nefret edenler, sermayesi buz olanlardır. Mevsimi yaklaştığı zaman, vakti geldiği zaman kimse güneşin doğuşunu engelleyemez. Yalan, sanal, sentetik imaj, imajınatif olan her ne sahte değer varsa onların hiç birisi değer üretemezler. Değer üretemediği gibi üretilmiş ve geçmişte kalmış bir değeri de tazeleyemezler, bu güne taşıyamazlar. Çünkü sahte bir değere sahip değildir aslında. Sahtenin değeri de sahtedir. Sadece muhatap aldandığı kadar ona değer yükler. İşte bu ayet onu dile getiriyor. Sahteye birileri değer yüklüyorsa eğer onun değerli olduğundan kaynaklanmıyor bu. Ona değer yükleyenlerin ahmaklığından kaynaklanıyor demeye getiriyor.

 

50-) Kul in daleltü feinnema edıllu alâ nefsiy* ve inihtedeytü fe Bima yuhiy ileyye Rabbiy* inneHU Semiy’un Kariyb;

De ki: “Eğer (doğru inançtan) saparsam, bilincimin (yanıltışı) olur bu sapış! Eğer hakikate erersem, Rabbimin bana vahyettiği iledir… Muhakkak ki O, Semi’dir, Kariyb’dir.” (A.Hulusi)

50 – De ki: eğer ben yanılırsam yalnız kendime kalarak yanılırım ve eğer hidayeti bulmuşsam bilmeli ki rabbimin bana vahiy vermesiyledir, çünkü o yakındır, işitir, işittirir. (Elmalı)

 

Kul in daleltü feinnema edıllu alâ nefsiy de ki; Eğer ben saparsam kendi aleyhime sapmış olurum. ve inihtedeytü fe Bima yuhiy ileyye Rabbiy yok eğer doğru yoldaysam bu yalnızca rabbimin vahyi sebebiyledir, sayesindedir. inneHU Semiy’un Kariyb şüphesiz o her şeyi işitir, o kuluna şah damarından daha yakın olandır.

 

51-) Velev tera iz fezi’u fela fevte ve ühızû min mekanin kariyb;

Korku ve dehşete kapıldıklarında bir görsen! Kaçacakları yerleri yoktur; çok yakından yakalanmışlardır! (A.Hulusi)

51 – Görsen o telâşa düştükleri vakit, artık kaçamak yoktur’ yakın yerden yakalanmışlardır. (Elmalı)

 

Velev tera iz fezi’u fela fevte ve ühızû min mekanin kariyb asıl sen onları şah damarlarından yakalanıp kaçacak bir delik bulamayınca, bulamayacakları bire halde dehşetten panikledikleri zaman bir görmeliydin. Kıyametten bir sahneyi dile getiriyor. Hesap gününden bir sahneyi.

Bir önceki ayetin sonundaki karıyb le kapalı bir ima ortaklığı var sanki bu ayette ki Karıyb in. Şah damarından, öz benliğinden, yani kaybettiği kendisinden daha yakın anlamına geliyor aslında o Karıyb.

 

52-) Ve kalu amenna BiHİ, ve enna lehümüt tenavüşü min mekanin be’ıyd;

“O’na (hakikatimizde olarak) iman ettik” dediler… (Öyle olsaydı) bu uzaklık nasıl oluşurdu ki! (A.Hulusi)

52 – Ve «iman ettik ona» demektedirler, fakat onlara uzak yerden el sunmak nerede? (Elmalı)

 

Ve kalu amenna BiH bu panikleyen yarın hesap gününde panikleyen bu kişi, ki ta..! en yakın yerinden tutulacak, benliğinden kavranılmış olacak. İşte onlar o zaman biz ona inandık derler. Can damarından ele geçince inandık derler. ve enna lehümüt tenavüşü min mekanin be’ıyd ama bunca uzak bir noktadan kurtuluşa basitçe ulaşmak nasıl ve nereden mümkün olacak. Yani artık iş işten geçti. Bunca uzak bir noktadan, yani dünyadayken mümkündü o. Hayatı yaşıyorken mümkindi. Şimdi gördü, gayba iman edecekti. Gördükten sonra inanmanın bir anlamı yok. Sınav kağıtları toplanalı çok oldu. Cevap anahtarları verildi. Cevap anahtarını eline aldıktan sonra ben biliyorum demenin anlamı yok ki.

 

53-) Ve kad keferu BiHİ min kabl* ve yakzifune Bil ğaybi min mekânin be’ıyd;

Daha önce o hakikati inkâr etmişlerdi! Hakikatten uzak olarak, gaybları hakkında ileri geri atıp tutuyorlardı. (A.Hulusi)

53 – Halbuki evvel ona küfretmişlerdi, uzak yerden gayba taş atıyorlardı. (Elmalı)

 

Ve kad keferu BiHİ min kabl oysa ki onlar daha önceden de inkar etmişlerdi. ve yakzifune Bil ğaybi min mekânin be’ıyd ve dünya gibi çok uzak bir noktadan, ahiret gibi idrakin ulaşamayacağı, aklı aşan bir gerçeğe dil uzatmışlardı. Evet, onların büyük problemi bu. atılıp sıkılan gayb, ahiret burada, dil uzatılan gayb. Ahiret hakkında ki her tür spekülasyonu reddediyor bu ayet aslında. O hayat tam bir gayb hayatıdır. Yani idrakimizin almayacağı bir gerçek.

 

54-) Ve hıyle beynehüm ve beyne ma yeştehune kema fu’ıle Bi eşya’ıhim min kabl* innehüm kânu fiy şekkin müriyb;

Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi onlarla, iştahla arzuladıkları şey arasına engel konmuştur! Muhakkak ki onlar kendilerini huzursuz kılan kuşku içindedirler.(A.Hulusi)

54 – Artık kendileriyle arzularının arasına set çekilmiştir, tıpkı bundan evvel emsallerine yapıldığı gibi, çünkü hepsi işkilli bir şek bulunuyorlardı. (Elmalı)

 

Ve hıyle beynehüm ve beyne ma yeştehun artık kendileriyle arzu ve özlemleri arasına bir set çekilmiştir. Bu gibilerin. Onlar artık umutlarını kaybetsinler. Çünkü iş işten geçmiştir. kema fu’ıle Bi eşya’ıhim min kabl tıpkı kendilerinden önce geçip gitmiş kafadarlarına yapıldığı gibi, yoldaşlarına yapıldığı gibi. innehüm kânu fiy şekkin müriyb çünkü ötekiler de korku ve endişeyle karışık bir kuşku içinde helak olup gitmişlerdi. fiy şekkin müriyb ya gerçekleşirse, ya doğruysa eğer endişesi taşıyan bir kuşku bu. Ama sonuçta bu “ya..?” gerçekleşti. Yani eğer kuşkularından biraz daha zorlasalardı gerçek olduğuna dünyada da  inanabilirlerdi. Ama ya doğruysa dediler, fakat gereğini yapmadılar. Hesap vermeye gelince de veremediler.

Rabbim imanımıza musallat edecek her tür kuşkudan bizleri korusun.

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 08 Şubat 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: