RSS

İslamoğlu Tef. Ders. FATIR SURESİ (19-45) (137)

22 Şub

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 

Değerli Kur’an dostları geçen dersimizde Fatır suresin 18. ayetine kadar işlemiştik. Bu dersimizi aynı surenin 19. ayeti ile sürdürüyoruz.

 

19-) Ve ma yesteviyl a’ma vel basıyr;

Âmâ (kör) ile basîr (gören) bir olmaz. (A.Hulusi)

19 – Ne kör ile gören, müsavi olur. (Elmalı)

 

Ve ma yesteviyl a’ma vel basıyr ne gerçeği görenle, gerçeği görmeyen bir olur.

 

20-) Ve lez zulümatü ve len nûr;

Karanlıklar (cehalet) ile Nûr da (ilim de)! (A.Hulusi)

20 – Ne zulümat ile nûr. (Elmalı)

 

Ve lez zulümatü ve len nûr ne de aydınlıkla karanlıklar bir olur.

Aslında bir önceki ayette, daha doğrusu geçen dersin sonlarından işlediğimiz ayetlerle bu ayetler arasında doğrudan bağlantı var. Özellikle Fatır suresinin, Allah’ın yaratışında ki farklılıklar, çeşitlilikler ilahi bir yasa olarak tanıtıldığı, takdim edildiği göz önüne alınacak olursa, işte o farklılıkların insana dönük yüzünde bir takım çift kutupluluklar dile getiriliyor. Yine bir yasa olarak dile getiriliyor. Ama bu tabii ki iradesi olan, seçme yeteneği olan, aklı olan bir insanla ilgili ise sonuçta tabiattaki çiçeklerin, tabiattaki böceklerin farklılığına benzemeyen bir farklılıktan söz ediliyor demektir. Fiziki körlükle alakası yok burada bahsedilen körlüğün. Ve ma yesteviyl a’ma vel basıyr (19) körle gören bir olur mu diyor, bir olmaz diyor.

Kur’an kendine özgü bir özürlülük kavramı inşa ediyor, özürlülük tasavvuru inşa ediyor. Kur’an a göre gözü kör olana, gözü görmeyene, görme engelli olana kör demezler. Çünkü Kur’an insanın fiziki durumuyla değil, maskesiyle değil, insanın toprağa dönüşecek yeri ile değil, insanın ölümsüz yeri ile ilgileniyor. İnsanın insanca tarafıyla ilgileniyor. İnsanı insan kılan yeri ile ilgileniyor, ruhu ile ilgileniyor, aklıyla ilgileniyor. Onun için burada kör olan baş gözü değil, yürek gözü ki, onu Kur’an da bir ayette aynen böyle buluyoruz.

..lâ ta’mel ebsaru ve lâkin ta’mel kulubülletiy fiyssudur. (Hac/46) Gözler kör olmaz, fakat asıl kör olanlar göğüstekilerdir. Yani kalp gözü diye de ifade ettiğimiz gönlün görme kapasitesi. Yakub’un Yusuf’un kokusunu aldığı yer, o yer. Mecnunun, Leylanın kokusunu aldığı yer o yer. İşte o yer. Görür duyar, işitir, sızlar, acı çeker, sever, özler, yanar. Ona Kur’an kalp diyor. Yani bütün bir iç dünya. İnsanı insan eden iç potansiyel, insanın görünmez boyutu. Bakanlar değil, görenlerden söz ediliyor burada. Yine çiftler devam ediyor.

 

21-) Ve lezzıllu ve lel harur;

Zıll (Esmâ kuvveleri gölgesi şuur) ile harur (yakan sıcak bedenler) de! (A.Hulusi)

21 – Ne de zıll ile harûr. (Elmalı)

 

Ve lezzıllu ve lel harur dahası, ne serinletici gölge ile kavurucu sıcaklıklar.

 

22-) Ve ma yesteviyl ahyâu ve lel emvat* innAllâhe yüsmi’u men yeşa’* ve ma ente Bi müsmi’ın men fiyl kubur;

Diriler (hakikat ilmi) ile ölüler (kendini vefat edince yok olacak sanan bedenliler) de bir olmaz! Muhakkak ki Allâh dilediğine işittirir… Sen, kabirlerin içindeki (kozalarının – beyinlerinin içindeki dünyalarında yaşayıp kendini bununla kilitlemiş) kimselere işittirme işlevine sahip değilsin! (A.Hulusi)

22 – Ölüler de müsavi olmaz diriler de, gerçi Allah her dilediğine işittirirse de sen kabirlerdekine işittirecek değilsin. (Elmalı)

 

Ve ma yesteviyl ahyâu ve lel emvat ne de (manen) dirilerle ölüler bir olur.

Manen dedim hayat ölüm tasavvuru da tıpkı gören görmeyen tasavvuru gibi manevidir. Yaşamak ne ölmek ne? Kur’an a sorarsanız bir çoğumuzun cevapladığı gibi cevaplamıyor bunu. Sizin yaşıyor diye baktığınıza Kur’an ölü diye bakabiliyor. Çünkü Kur’an a göre yaşamanın ölçüsü organizma değil, yaşamanın ölçüsü soluk alıp vermek değil, yaşamanın ölçüsü fiziki boyutunuzun çalışıyor olması değil.

Yaşamanın ölçüsü metafizik boyutunuzun, fizik ötesi boyutunuzun, iç dünyanızın, insanı insan eden tarafın çalışıyor olup olmaması, yaşıyor olup olmaması. Onun içinde taş gibi kalplerden söz eder Kur’an, taştan daha katı kalplerden. Mühürlenmiş gönüllerden söz eder Kur’an. Ya da bizim ölü dediklerimizin yaşadığından söz eder. Fakat onların yaşadığı hayatı bizim bilmediğimizden söz eder. İşte burada da olan bu, söylenen bu. Manen ölmüş olanlar, ya da yaşayanlar.

Bu meyanda aklıma gelen bir çok örnek var. Amir Bin Füheyre Bir’i Maune de tuzağa düşürülüp şehit edilen 40 ya da 70 kişilik kafilenin başındaydı. Onu öldüren katil Cebbar anlatıyor. “Onu ben öldürdüm” diyor. Öldürürken şöyle dedi legat füztû vallahi. Vallahi işte şimdi kazandım.” Ve Cebbar soruyor; Ben öldürenim o ölen nasıl o kazanıyor? Nasıl o kazanmış oluyor.

Cebbara göre müşrik tasavvura göre kendisi kazandı. Çünkü onun tasavvurunda hayat tek, hayatın bir tek mertebesi var o da bu. Ama Amir onun baktığı yerden bakmıyor. Amirin tasavvurunda hayatın mertebeleri çok ve hayatın bu mertebesi en küçük ve en düşük mertebesi. Onun için hayatın yüksek mertebesini kazandığını söylüyor o. Fakat karşısında ki onu anlamıyor. Kur’an ın inşa ettiği bir tasavvur işte hayata böyle bakıyor, farklı bakıyor. Herkesin ölüm dediğine o hayat diyor. herkesin diri dediğine o ölü diyor.

innAllâhe yüsmi’u men yeşa’ şu kesin ki Allah dilediğine işittirir. ve ma ente Bi müsmi’ın men fiyl kubur fakat sen mezardakilere asla işittiremezsin. Yani açılımı mezara girmiş gibi ölü olan kimselere, manen ölmüş olan kimselere asla işittiremezsin. Burada ki tabii ki bir mecazdır, manen ölmüş olanlar kastedilmektedir.

 

23-) İn ente illâ neziyr;

Sen kesinlikle yalnızca uyarıcısın! (A.Hulusi)

23 – Sen sade bir nezîrsin. (Elmalı)

 

İn ente illâ neziyr sen sadece ve sadece bir uyarıcısın. Doğrudan hitap Resulallah’a döndü ve eğer hidayet senin elinde olsaydı tamamdı. İstediğini hidayete erdirirdin. Fakat böyle değil. Yani hidayet tek taraflı bir şey değil demek bu. Bu ayetin söylediği şey bu. Hidayet sadece hidayet verenin katıldığı bir şey değil, hidayetinin muhatabının da katıldığı bir şey. Çift taraflı bir şey, enteraktif bir şey, hidayete layık olacak ki hidayete ulaşsın. Kendisi isteyecek ki ona hidayet verilsin. Kapıyı vuracak ki kapı açılsın. Talep edecek ki kavuşabilsin. Yürüyecek ki varabilsin.

Hidayet işte böylesine çift taraflı bir şey. Eğer böyle olmasaydı Peygamber Nuh, kafir oğlu Kenan için hidayet verici olurdu. Eğer böyle olmasaydı Peygamber İbrahim putperest babasına hidayet iletirdi, verirdi. Eğer böyle olmasaydı Peygamber Lût eşine ve kızlarına hidayet verirdi. Onları hidayete ulaştırırdı. Hidayet öncelikle insanın iradesiyle talebine bağlı. Öncelikle insanın duasına bağlı, yönelişine bağlı, tercihine bağlı. Yani hiçbir hidayet muhatabının iradesini yok saymaz, atlamaz, görmezden gelmez.

 

24-) İnna erselnake Bil Hakkı beşiyran ve neziyra* ve in min ümmetin illâ halâ fiyha neziyr;

Muhakkak ki biz seni Hak olarak irsâl ettik, müjdeci ve uyarıcı! Hiçbir ümmet yoktur ki onun içinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın. (A.Hulusi)

24 – Muhakkak ki seni Hakk ile hem bir Beşîr hem bir nezîr gönderdik, hiç bir ümmet de yoktur ki içlerinde bir nezîr geçmiş olmasın. (Elmalı)

 

İnna erselnake Bil Hakkı beşiyran ve neziyra şüphe yok ki seni, hakikate sadık bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. ve in min ümmetin illâ halâ fiyha neziyr zira hiçbir ümmet yoktur ki illâ halâ fiyha neziyr içlerinden bir uyarıcı çıkmamış olsun.

Her ümmete bir peygamber. Aslında Kur’an ın değişik yerlerinde bu konuda bilgiye rastlıyoruz. …ve likülli kavmin had. (Ra’d/7) her toplumun bir yol göstericisi vardır buyurur. Bu sadece peygamberlikle dar anlamda sınırlı değil. peygamberlerden sonra da risalet mirasını nesil nesil taşıyan onların varisleri, yani alimler, davetçiler de belki bu kapsama girerler. Hicr/10, Nahl/36., Şu’ara/208. ayeti gibi bir çok ayet bu konuda bu ilkeyi dile getirir.

Risaleti ulaştırmak, aslında risaletin kendilerine iletildiği insanların risalete olan teşekkür borcudur. Hidayet sadece muhatabını hidayete ulaştırmakla, ya da muhatabında nakes bulmakla, yankı bulmakla yetinmez. Hidayete ulaşmış olmak o hidayeti başkalarıyla paylaşmayı gerektirir. Yani size nasıl taşındıysa sizin de başkalarına taşıyarak şükrünü eda etmeniz gerekir. O nedenle;

…ve uhıye ileyye hazel Kur’anu liünziraküm Bihi ve men belağa. (En’am/19)buyrulur. Bana bu Kur’an sizi ve onun ulaştığı kimseleri uyarmam için gönderildim. Burada 1. cümle açık ve biliyoruz. Ama özellikle 2. cümlecik yani onun ulaştığı kimseleri de ki ve men beleğa, onun ulaştığı kimseler. O kendi kendine mi ulaşıyor. Birilerinin onu ulaştırmak için çaba göstermesi gerekmiyor mu. Eğer gerekmiyorsa o zaman bu surenin ileriki ayetlerinde gelecek olan vahyi biz emanet ettik, miras bıraktık. O yeti nasıl anlayalım? Ki;

Sümme evresnel Kitabelleziynastafeyna min ‘ıbadiNA (32) aynen böyle diyor. Bu ilahi kelamı tebliğ işini kullarımızdan seçtiklerimize bıraktık, miras bıraktık. Bir şey miras kalıyorsa o mirasa sadakat gerekiyor. Vahyin miras bırakıldığı kimseler bu ümmet değil mi?

Ayet açık, Resulallah’ın vefatıyla risalet mirası kolektif bir mirasa dönüştü. Eğer o mirasa sadakatten söz edersek, ihanetten de söz etmemiz lazım. Zaten ayetin devamı ondan söz ediyor. Ve insanları üçe ayırıyor. Risalete karşı aldıkları tavra göre insanları üçe bölüyor. Yani ilahi vahyin muhatabı olan ümmeti, ümmeti Muhammedi özelde üçe ayırıyor; Vahye ihanet edenler, ortalama bir yol tutturanlar ve vahyi taşımada öncülük edenler.

Ayet gelecek,  o zaman bunun ne anlamı olur? İşte bu ayeti tefsir ederken mutlaka 32. ayete atıf yapmak ve onunla birlikte düşünmek durumundayız.

 

25-) Ve in yükezzibuke fekad kezzebelleziyne min kablihim* caethüm Rusulühüm Bil beyyinati ve Bizzuburi ve Bil Kitabil müniyr;

Eğer seni yalanlıyorlarsa, gerçekten onlardan öncekiler de yalanlanmıştı. Rasûlleri onlara apaçık deliller, zübur (hikmet bilgileri) ve aydınlatıcı bilgiler olarak gelmişti. (A.Hulusi)

25 – Seni tekzip ediyorlarsa bunlardan evvelkiler de tekzip etmişlerdi, onlara Peygamberleri beyyinelerle, suhuflarla ve nurlu kitab ile gelmişlerdi. (Elmalı)

 

Ve in yükezzibuke fekad kezzebelleziyne min kablihim eğer seni yalanlıyorlarsa unutma ki senden öncekiler de yalanlamışlardı. caethüm Rusulühüm Bil beyyinati ve Bizzuburi ve Bil Kitabil müniyr oysa ki elçileri onlara hakikatin  apaçık delilleri ile birlikte gelmişler, hikmet yüklü sayfalarla, aydınlatıcı vahiy ile gelmişlerdi.

 

26-) Sümme ehaztülleziyne keferu fekeyfe kâne nekiyr;

Sonra o hakikat bilgisini inkâr edenleri yakaladım… Benim Nekiyr’im (beni inkâr sonucu cezam) nasıl oldu! (A.Hulusi)

26 – Sonra ben o küfredenleri tuttum alıverdim, o vakit inkârım nasıl oldu? (Elmalı)

 

Sümme ehaztülleziyne keferu en sonunda inkarda ısrar edenleri yakaladım, enseledim, tabir caizse kıskıvrak enseledim. fekeyfe kâne nekiyr görsünler bakalım inkar nasıl olurmuş. Tanımamazlık nasıl olurmuş görsünler. Yani felaket sizin Allah’ı tanımamanız değil, asıl felaket Allah’ın sizi tanımaması. Felaket sizin Allah’ı inkarınız değil, asıl felaket Allah’ın sizi inkarı. Allah sizi tanımazdan gelirse, görmezden gelirse, göz ardı ederse işte felaket o, işte kıyamet o. İşte en büyük azap ve gazap o. Onun için tehdit cümlesi ile bitiyor. Görsünler bakalım inkar nasıl olurmuş.

 

27-) Elem tera ennAllâhe enzele mines Semai maen, feahrecna Bihi semeratin muhtelifen elvanüha* ve minel cibali cüdedün biydun ve humrun muhtelifün elvanüha ve ğarâbiybü sud;

Görmedin mi ki Allâh semâdan bir su (ilim) inzâl etti… Onunla renkleri muhtelif meyveler (düşünce sahipleri) çıkardık… Dağlardan (benlik sahipleri) da beyaz, renkleri muhtelif kırmızı ve simsiyah cüddeler (renkleri {anlamları – yaşam tarzları} farklı olan yollar var). (A.Hulusi)

27 – Görmedin mi Allah yukardan bir su indirdi de onunla bir çok meyveler çıkardık: renkleri başka başka, dağlardan da yollar var, beyazlı kırmızılı, renkleri muhtelif, hem de kuzgûnî siyahlar. (Elmalı)

 

Elem tera ennAllâhe enzele mines Semai maen yeni bir pasaja girdi sure ve yine sözü göklere, yere, suya, yağmura, kuraklığa getirdi. Yani vahiy rahmetinin kurak gönülleri nasıl sulayıp yeşerttiğine getirdi ve dedi ki; Görmedin mi ki Allah gökten suyu indirmiştir, feahrecna Bihi semeratin muhtelifen elvanüha derken onunla farklı renkte ki meyveleri yine biz çıkarmışızdır.

Bir önceki dersimde bu surenin ana fikrini, temasını söylerken yaratılışın olanca renkliliğine rağmen iç uyumundan söz etmiştim. İşte bire bir bundan bahseden ayetler geldi. Ve bir çok atıfla devam edecek. Varlık içinde ki farklı renklere. Farklılığın, yaratılışın bir boyutu olduğuna ve bunun yok edilemeyeceğine, aslında şu kainatta ki farklılıkların bir birlerinin zıddına bir savaşı değil, muhteşem bir uyumu getirdiğini. Yani her farklılığın ille de birbirini yok etmeye çalışması gerekmediği mesajını veren ayetler bunlar.

ve minel cibali cüdedün biydun ve humrun muhtelifün elvanüha ve ğarâbiybü sud ve dağlardan aşan beyaz, kırmızı rengarenk yollar ve zıtların hayranlık verici uyumunu simgeleyen siyahın her türü. Bazı bilgilere göre ğarabiyb karga anlamına gelen ğurab dan türetilmiş. Yani kuzguni siyah, karga siyahı, kara kargalar gibi.

Aslında burada söylenen şey tabiatta ki o çeşitlilik, o renklilik, o rengarenk görünüm. Tabii ki bu rengarenk çeşitliliğin içerisinde farklılığın kendi içinde ki muhteşem uyumu. Zımnen şunu söylüyor; İnsanoğlunun neden kendisinden farklı olanı yok etmeye yöneldiği sorgulanıyor, Resulallah’ı yok edilmesi gereken öteki olarak gören müşrik akıl burada yargılanıyor. Yani sizden farklı olanı neden hemen yok etmeye girişiyorsunuz. Ki surenin indirildiği zaman dilimini, Mekke döneminin orta periyoduna denk geldiği de aklımızda tutacak olursak surenin ayaklarıyla gayet uyumlu bir yorum olur bu. Ki 18. ayete de bir atıf yapmak gerekiyor burada.

 

28-) Ve minenNasi veddevabbi vel’ en’ami muhtelifün elvanühu kezâlik* innema yahşAllâhe min ‘ıbadiHİl ‘ulema’* innAllâhe ‘Aziyzün Ğafûr;

İnsanlardan, dabbelerden (beden türleri – ırklar) ve en’amdan da (hayvansı özellikler) renkleri muhtelif olanlar var! Allâh’tan, kullarından ancak âlimler (“Allâh” ismiyle işaret olunanı fark edenler, Azametini bilenler) haşyet duyar! Muhakkak ki Allâh Aziyz’dir, Ğafûr’dur. (A.Hulusi)

28 – İnsanlardan: hayvanlardan, davarlardan da kezâlik türlü renklileri var, ancak Allah saygısını kullarından bilenler duyar, haberiniz olsun ki Allah azîz bir gafûrdur. (Elmalı)

 

Ve minenNasi veddevabbi vel’ en’ami muhtelifün elvanühu kezâlik dahası insanlar, vahşi canlılar ve evcil hayvanlar da tıpkı bunun gibi uyumlu bir farklılığın renklerini taşıyorlar. Yine farklılıkların arasında ki var oluşsal hiyerarşi. Tabii ki söz yine insana, imaen de olsa insana getiriliyor. Fakat burada ki kezâlik ibaresini bir sonraki cümleye vererek okumak ta mümkün;

kezâlik* innema yahşAllâhe min ‘ıbadiHİl ‘ulema’ işte böyle tabiatta canlılar arasında nasıl farklılık varsa, Allah’a kulları içinde yalnızca bu farklı yaratılışın hikmet ve sebebini bilenler hakkıyla saygı duyarlar. Yani burada farklılık insana getiriliyor ve bilginin farklılığına göre insanın da Allah’a karşı duruşunun değişeceği söyleniyor. Ne kadar biliyorsa Allah’a karşı o kadar duruş sahibidir. Yani bu manada insanlar da farklı farklıdır demeye getiriyor ayet sözü.

innAllâhe ‘Aziyzün Ğafûr çünkü Allah çok yücedir sınırsız bağışlayıcıdır.

Bu ayet üzerinde bir miktar durmak gerekiyor. Çünkü Allah’tan layıkıyla sadece kulları içerisinde bilenler sakınır korkar. Ya da O’nun huzurunda tir tir titrerler, saygı duyarlar diyen bir cümle ile karşı karşıyayız. Bu gerçekten de önemli bir nokta.

İnsanlar da farklı diyor öncelikle ayet. Allah’a karşı küstahlaşanlar, O’nun şerefine halel getiremezler. Ayetin sonu bize bunu söylüyor. innAllâhe ‘Aziyzün Ğafûr yani eğer bunun zıddına bir şey yapacaksanız Allah’ın bundan zarar görmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Aziyz ismi geldiğinde hep bu imayı içerir bağlam demiştim ya bu surenin başında, girişinde bu ismi tefsir ederken. Yine hatırlatıyorum: Aziyz ismi geldiğinde eğer bu söylenilenleri yapmazsanız, kaybedecek olan Allah değildir, sizsiniz mesajı var. Ama asıl ayetin bu cümlenin öncesi önemli;

Bilgi nedir diyenler gereği gibi saygı duyarlar diyordu. Bilgi eğer İbn. Faris’in tarifini esas alırsak; Alamettir, işarettir, atıftır, yani parmak gibi kendi başına bir şey değildir. Bir başka şeyi gösterir. Onun için bilginin kendisi bir amaç değildir, araçtır. “El ilmu yedullu ala eserin bis sey’i yetemeyyezu bihi an gayrihi” Diyordu İbn. Faris tarifinde bilgiyi, ilmi.

İlim bir şeyi, yani asıl şeyi o olmayan şeyden, sahtesinden ayırmamız için bize yol gösteren işarettir, izdir, eserdir. Demek ki bilgi kendi başına bir amaç değil bir araç.ç Zaten alem de ‘ilm den türetilir. Alem, yani evren tüm bir varlıklar evreni Bunlar bilgimize konu olduğu için alem denilmiştir. Hepsini bilmiyoruz, belki bilmemiz de çok mümkin değil. Ama her ne olursa olsun yine de insanın bilgisine sunulmuştur. İnsanın gayreti, çabası, tecrübesi oranında kendisini açar insana. Dolayısıyla bilgi havada uçuşan desteksiz şeyler değil. Bilgi; bilgi nesnesinin daha doğru ifade ile bilgi öznesinin objesinin kendisini ifşa etmesidir.

Siz ya yanlış bilirsiniz, ya doğru. Yanlış bilirseniz yanlış bilginizin bilgi objeniz üzerinde hiçbir etkisi yoktur. O sizin yanlışınızdan etkilenmez, sadece siz yanlış bilmiş olursunuz. Bunu Allah’ı bilmeye getirelim, en büyük bilgiye, marifetullaha. Eğer Allah’ı yanlış tanırsanız bundan zarar görecek olan Allah değildir, sizsiniz, biziz, insanoğludur ve sümmel emsel fel emsel tüm bilgi objelerine yayabiliriz bu örneği, bu kıyası.

Bizde bilgi alamettir dedim, kendi başına bir amaç değildir. İslam aklını Yunan batı aklından ayıran da bilgiye bakışımızdır. Onun içindir ki İslam aklında ahlaktan bilgiye gelinir. Yunan batı aklında bilgiden ahlaka gidilir. Kur’an da aklın isim olarak hiç kullanılmıyor oluşunun sebeplerinden biri de budur. Akl olarak geçmez, taakkul olarak geçer fiil olarak geçer. Çünkü aktif ve aktüel değilse akıl yok demektir. Akıl var olması için, var kabul edilmesi için aktif olması, fiilen çalışıyor olması, iş görüyor olması lazım.

İşte bizde bilginin kendi başına bir değer ifade etmekten daha çok ahlaka dönüştüğünde bir değer ifade etmesinin sebebi de budur . Bu nedenledir ki efendimiz faydasız bilgiden Allah’a sığınmıştır. Bu hem özünde faydasız olan bilgi, hem de özünde faydalı olduğu halde onu bilene faydası olmayan, yani bilenin ondan yararlanmadığı bilgi anlamına gelir.

Hard disk ile insanı ayıran işte budur. Bir CD ye de bilgiyi kopyalayabilirsiniz. Bir hard diske çok büyük bilgileri sıkıştırırsınız. Fakat fark nedir? Fark hard diskin o bilgiyi üretememesi, o bilgiyi ahlaka dönüştürememesi, o bilgiyi hayata dönüştürememesi, o bilgiden hikmet devşirememesi, o bilginin illetine ulaşamamasıdır. İnsan bunu yapar. Onun içindir ki bilenler sadece Allah’a karşı gereği gibi saygı duyarlar.

Sahabeden İbn. Mes’ud un ilim tarifi burada önem kazanıyor. Veysel ‘ilm kesretül ehadis. İlim çok hadis, çok haber, çok veri, çok data, çok malumat sahibi olmak değildir. Velâ kinnel ‘ilm kesretül haşyeh. fakat asıl ilim Allah’a saygıdır diyor. Bu aktif ve aktüel hale gelen bilgiden bahsediyordu aslında İbn Mes’ud. Bir bilgi ki eğer aktif değilse, sahibine yararlı sonuçlar üretmiyorsa, yani hikmete götürmüyorsa, bilgi objesi ile mutlak alim arasında bir irtibat sağlamıyorsa, yani gösterdiği yer görülmüyorsa, ki bilgi nesnelerini biz parmak olarak anlamıştık baştaki tariften. Bilinen her şey birer parmaktır, her parmak bir yeri gösterir. Bilginin gösterdiği yeri görüyorsanız ilim olur. Yoksa ilme dönüşmez, veri olur, data olur. Eğer gösterdiği yeri görüyorsanız o zaman atıf işlevini üstlenir. Çünkü Alem bir atıftır. Alem, el ‘alim’e atıftır. Alemin, varlığın tamamı Allah’a bir atıftır. Siz atfı görüyorsunuz, fakat kendisine atfedileni görmüyorsanız parmağa bakıyor, parmak ayı gösterirken ayı görmüyorsunuz demektir.

Zümer/9. ayeti bilgi ile ilgili tasavvurumuzu inşa eden ayetlerden biri;

..hel yestevilleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemun. (Zümer/9) bu ayetin bu ibaresi nedense kürsülerden sık sık söylenir, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Fakat Koskoca bir ayetin küçücük bir cümlesidir bu ve ait olduğu bütünden koparılınca neyi bilenlerle bilmeyenler sorusu boşta kalır. Ama ayeti başından aldığımızda bilginin aynı zamanda tarifini, vahyin bilgiye ilişkin tanımını da elde ederiz.

Emmen huve kanitün anaelleyli saciden ve kaimen yahzerul ahırete ve yercu rahmete Rabbih. (Zümer/9) Yoksa o kimse, o isyan eden, o bilmeyen kimse Allah’ın huzurunda uzun zamanlar boyu kıyamda durarak, Allah’ın huzurunda esas duruşunu takınarak havf ve haşyetle Allah’a karşı tir tir titreyen bir kalple rabbine yönelen kimseyle bir olur mu?

İşte bu, gece yarılarında diyor, hiç kimsenin görmediği ve bakmadığı anlarda sırf rabbine karşı duyduğu haşyetten dolayı rabbine esas duruşunu ve klas duruşunu tazeleyen gösteren kimseyle bunu yapmayan kimse bir olur mu? V e arkasında da;

..hel yestevilleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemun. İşte o zaman anlıyoruz biz neyi bilmekle neyi bilmemek ve işte o zaman anlıyoruz biz bilginin aktif ve aktüel hale geldiğinde akıl gibi, yani taakkul, akletmek gibi faydalı olduğunu. Yoksa bir böbrek taşı kadar, belki ondan daha fazla zararlı olabileceğini, bilginin kendisinin bizzat zararlı olmayacağını ama böbrek taşı nasıl böbreği tahrip ediyorsa kötü kullanılan, ya da kullanılmayan, yerinde kullanılmayan verilerin, dataların en azından boğaza durmuş su kadar insana zarar verebileceğini de unutmamak gerekiyor.

Bu manada bir şeyi daha unutmamak gerekiyor, şimdi aklıma geldi. Efendimiz ara ara bilginin hikmete dönüşmesi sürecini de ifade eden şu duayı yapardı, “İlahi erinel eşyae kemahi” Allah’ım bize varlığın, eşyanın hakikatini göster. Çünkü bilmek sahibini hakikate doğru götürmüyorsa o bilgi varlığın ambarına hırsızlık için girmek demektir. Bu manada sahibine bile hayrı olmayabilir demektir.

 

29-) İnnelleziyne yetlune KitabAllâhi ve ekamus Salete ve enfeku mimma razaknahüm sirran va alaniyeten yercune ticaraten len tebur;

Muhakkak ki Allâh’ın Kitabını “oku”yanlar, salâtı ikame edenler ve kendilerini beslediğimiz yaşam gıdalarından, gizli – açık, Allâh için karşılıksız bağışlayanlar, asla kaybetmeyecekleri yatırımı yaptıklarını umabilirler! (A.Hulusi)

29 – O Allahın kitabını okur, ardınca gider olanlar ve namazı kılıp kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden gizli ve açık infak etmekte bulunanlar her halde öyle bir ticaret umarlar ki hiç batmak ihtimali yoktur. (Elmalı)

 

İnnelleziyne yetlune KitabAllâh şüphesiz Allah’ın kelamını okuyanlar, bir şeyi tilavet etmek yetlune KitabAllâh izlemeyi ve iletmeyi içerir. Onun için telâ fiili ‘utlû emri mesela. Hem izle, hem ilet emrini de içerir. Burada Allah’ın kitabını okumaktan kasıt, izlemek ve iletmekte dahildir.

ve ekamus Salâh namazı ikame edenler. Allah’a karşı esas duruşlarını koruyanlar genel itibarıyla Namazla inşa yani. Orta sütun peygamberimizin ifadesi ile. Esas duruş, belki ayağa kaldırmak.

ve enfeku mimma razaknahüm sirran va alaniyeten verdiğimiz rızıktan gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar. İnfakla servet tasavvurunu inşa ediyor burada Kur’an.

İnfak; Nefak, nifak, ilginçtir aynı kökten. Nifak biliyorsunuz münafığın türetildiği kök. Yani iki yüzlülük. Nefak aslında metroya denir. Tünele de nefak denilir. Hatta bu manada köstebek yuvasına da nefak denilir. Yani giriş ve çıkışı bol olduğu için. Bir yerden girip bir yerden çıktığı ve görünmez olduğu için. Burada infak neden bu kökten türetilmiş; Çift dünyalı bir anlayışın ifadesi olduğu için.

Bir tünelin en az iki kapısı vardır. Giriş ve çıkış. İnfak edecek, Allah yoluna harcayacak bir mü’minin iki dünyası, iki dünyalı bir tasavvuru olmalıdır. Bu dünyadan verince öbür dünyada kaldığını, orada kendini beklediğini, orada kendini bekleyen bir servete dönüştüğünü, ebedi ve kalıcı bir servete dönüştüğünü bilmesi ve inanması.

Tek dünyalı infak edemez. Tek dünyalının iki yüzü olabilir. Ama iki dünyalının tek yüzü olur ve iki dünyalı olan infak eder. Çünkü kimse kendisine geri dönmeyecek bir yere bir şey vermez.

Allah’a güvendir nifak. Aynı zamanda emanet bilincidir. Yoksulun kendine verilmiş olan, tevdi edilmiş olan payını sahibine iade etmektir. Çünkü bazılarını varlıkla bazılarını yoklukla sınar Allah. Bazılarının payını bazıları yolu ile verir eliyle. Onun payını onun eline vermesi onun kılması değildir. Bakalım kendine tevdi için verilmiş olan payın üstüne mi yatacak, yoksa sahibine mi verecek işte budur, bir sınamadır ve servetin imtihan olması, fitne olmasının gerekçesi de budur.

yercune ticaraten len tebur ancak kesintisiz bir kazanç elde edebilirler işte bu kimseler.

 

30-) Li yüveffiyehüm ücurehüm ve yeziydehüm min fadliHİ, inneHU Ğafûrun Şekûr;

Onlara hak ettikleri karşılığı tam verir ve fazlından da artırır… Muhakkak ki O, Ğafûr’dur, Şekûr’dur. (A.Hulusi)

30 – Çünkü Allah ecirlerini kendilerine tamamen ödedikten başka fadlından onlara ziyadesini verecektir, çünkü o hem gafûr hem şekûrdur. (Elmalı)

 

Li yüveffiyehüm ücurehüm ve yeziydehüm min fadliH netice de Allah onlara karşılıklarını tam olarak ödeyecek. Üstelik kendisinden bir bağış olarak fazlasını da lütfedecektir. inneHU Ğafûrun Şekûr zira O sınırsız bağışlayandır, şükre tarifsiz bir karşılık verendir. Ğafûrun Şekûrun kelimelerinin belirsiz formda  gelmeleri sınırsız ve limitsiz, tarifsiz. Yan anlamlarını zaten metne katıyor. İman güvenin ta kendisidir. İnfak emri güvenin sınanmasından başka bir şey değildir.

 

31-) Velleziy evhaynâ ileyke minel Kitabi “HU”vel hakku musaddikan lima beyne yedeyh* innAllâhe Bi ‘ıbadiHİ le Habiyrun Basıyr;

Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİSİ’nden (Kitaptan) sana vahyettiğimiz, kendinden öncekini tasdik eden olarak Hakk’ın ta kendisidir! Muhakkak ki Allâh, Esmâ’sıyla kullarının varlığında olarak Habiyr’dir, Basıyr’dir. (A.Hulusi)

31 – Kitaplar içinde o sana vahy eylediğimiz kitab da önündekileri musaddık olmak üzere hak, ancak odur, her halde Allah, kullarına habîr bir basîyr bulunuyor. (Elmalı)

 

Velleziy evhaynâ ileyke minel Kitabi “HU”vel hakku musaddikan lima beyne yedeyh sana vahy ettiğimiz ilahi kelam önceki vahiylerden kendisine kadar ulaşmış olanları doğrulayan hakikatin ta kendisidir. Maide/48. hatırlayalım. Ne diyordu?

Ve enzelna ileykel Kitabe Bil Hakkı musaddikan lima beyne yedeyhi minel Kitabi ve Müheyminen aleyh.. (Maide/48) özellikle son iki kelime Müheyminen aleyh ibaresine dikkat. Onların doğrusunu yanlışından ayırt edici olarak gönderdik bu kitabı. Neylerin? Kendisinden önce gelmiş olan vahiylerin doğrusunu yanlışından ayırt edici bir sağlama kitabıdır son vahiy. Son vahyin önceki vahiylerden onayladığı kabul edilir, onaylamadığı kabul edilmez. Yani Kur’an vahyi önceki vahiylerin doğrusunu yanlışından ayıracak bir sağlama yöntemidir aynı zamanda.

innAllâhe Bi ‘ıbadiHİ le Habiyrun Basıyr elbette Allah kullarının gidişatından haberdardır, her şeyi görmektedir.

 

32-) Sümme evresnel Kitabelleziynastafeyna min ‘ıbadiNA* feminhüm zâlimün linefsih* ve minhüm muktesıd*ve minhüm sabikun Bil hayrati Biiznillâh* zâlike “HU”vel fadlül kebiyr;

Sonra kullarımızdan süzüp seçtiklerimizi Hakikat ve Sünnetullâh bilgisine vâris kıldık! Onlardan kimi nefsine zulmedicidir (hakikat bilgisinin hakkını vererek yaşayamaz)… Onlardan kimi muktesiddir (arada, kâh hakikatini hisseder kâh bedenselliğe düşer)… Onlardan kimi de Bi-iznillâh (Esmâ açığa çıkışının elvermesiyle) hayırlar – yaşantıları ile öne geçendir… İşte bu büyük lütuf, üstünlüktür! (A.Hulusi)

Not: Bu âyeti açıklayan bir hadis-i şerif: Ebud Derda r.a. dedi ki, Hz.Rasûlullâh’ı şu âyeti (yani bu 32. âyeti) okurken işittim de şöyle buyurdu: “Hayratlar ile öne geçene gelince, o hesap görmeden cennete girer… Muktesid (arada olan) ise kolay bir hesapla hesaba çekilir… Amma nefsine zulmedene gelince, kendisine hemm (hüzün – üzüntü) dokununcaya kadar bir makamda oturur, sonra cennete dâhil olur”… Sonra şu âyeti okudu: “Hamd, hazanı (üzülmeyi) bizden gideren (tüm kuvvelerin sahibi) Allâh’a aittir… Muhakkak ki Rabbimiz, Ğafûr’dur, Şekûr’dur. {34. âyet}” (Müsned-i A.Hanbel) (A.Hulusi)

32 – Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzdüklerimize mîras kıldık, onlardan da nefislerine zulmeden var, muktesıd: orta giden var, Allahın izniyle hayırlarda ileri geçenler var, işte büyük fadıl o. (Elmalı)

 

Sümme evresnel Kitabelleziynastafeyna min ‘ıbadiNA derken bu ilahi kelâmı tebliğ işine kullarımızdan seçtiklerimizi varis kıldık. Biraz önce atıf yaptığım ayeti kerime geldi. Varisler ümmeti Muhammed. Hz. Peygamberin risalet sorumluluğu vefatıyla ümmete geçmiştir, bu ümmete. Delili Kur’an da Hz. peygamber için zikredilen her fazilet ve ödülün ayrıca da bu ümmet için zikredilmesidir. Şimdi burada sayamayacağım kadar bir çok örnekte Resulallah için hangi ödül zikrediliyorsa bu ümmet için de aynı ödül zikredilmiştir.

Bireysel olmaktan çıkıp toplumsal risalete dönüşmüştür Resulallah’tan sonra risalet mirası. A. İmran suresinde;

Veltekün minküm ümmetün yed’une ilel hayri ve ye’murune Bil ma’rufi ve yenhevne anil münker. (A.İmran/104) içinizden hayra çağıran, iyiliği emreden kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun ayetini hatırlayalım.

İçinizden dediği kimdir? Elbette bu ümmet. Yani içinizden bir topluluk bulunsun. Muhataplarının içinden. Niçin? O topluluk gelecekte gelmesi mukadder olan baharı müjdeleyen çiçekler olsun. O topluluk bu mirasa ihanet etmemiş olsun. Bu mirası yere düşürmesin. Sancağı, bayrağı yere düşürmesin, vahyi taşısın.

Mirasa ihanet edenler, Resulallah onlardan şikayet edecek Hatırlayınız ..ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura. (Furkan/30) buyuruyordu Kur’an Resulallah’ın dilinden. Resul yarın hesap gününde Ya rabbi diyecek bu toplum var ya benim bu toplumum, bu Kur’an ı terk edilmiş bir hitap olarak bıraktılar, metruk bıraktılar. Yani emanete ihanet ettiler. Resulallah’ın ümmetini şikayet ettiği, edeceği, edebileceği tek konu olarak gözüküyor. İşte ayette bunu yapanlar nefsine zulmedenler olarak geçiyor, ki devamında bu geliyor.

feminhüm zâlimün linefsihim bunlar üç kısımdır. Miras bırakılanların mirasa tavrına göre üçe ayrılacak bunlar.

1. kesim onların içerisinden kimisi kendisine zulmeder. Kendilerine zulmedenler. Yani vahiy emanetine ihanet edenler. Onu yüz üstü bırakanlar, onu taşımayanlar, onu hayatlarına koymayanlar.

 ve minhüm muktesıdun kimisi ortalama bir yol tutturacak, yani mirasa ihanet etmeyecek belki ama bireysel yaşayacak fakat onu taşımak için öncü de olmayacak. Ama 3. kesim;

ve minhüm sabikun Bil hayrati Biiznillâh kimisi de Allah’ın izni ile her iyi şeyde öncülük edecek, yani vahiy mirasını yere bırakmamak ve taşımak için hangi çaba gerekiyorsa onu göstermekten geri durmayacak. Vahyin amacını gerçekleştirmek için rol alanlar, bunu dert edinenler. Burada sözü edilen 3. kesim işte. Benzer bir üçlü tasnif Vakıa suresinde de birkaç kez geçer ki onlarla birlikte okunduğu zaman bu üçlü tasnif daha iyi anlaşılır.

zâlike “HU”vel fadlül Kebiyr bu, işte budur muhteşem zafer.

 

33-) Cennatu ‘Adnin yedhuluneha yuhallevne fiyha min esavira min zehebin ve lü’lüa* ve libasühüm fiyha hariyr;

Adn (Esmâ kuvveleriyle tahakkuk ederek yaşam) cennetleri ki, oraya girerler… Orada altından bilezikler ve inci ile süslenirler… Orada onların elbiseleri ipektir. (A.Hulusi)

33 – Adin Cennetleri: ona girecekler, orada altın bileziklerden, hem de inci süslenecekler, elbiseleri de orada ipektir. (Elmalı)

 

Cennatu ‘Adnin yedhuluneha onlar kalıcı mutluluk ve güzelliğin merkezi olan cennetlere girecekler. yuhallevne fiyha min esavira min zehebin ve lü’lüa altın künyelerin ve bileziklerin, inci takıların takınıldığı bir yer olacak orası. Orada altın künyeler takınacaklar ve inci ile bezenecekler. ve libasühüm fiyha hariyr ipekten elbiselere orada sahip olacaklar.

Dikkatinizi çekmiştir, aslında dünyada ki gönüllü mahrumiyetlerinin ahiretteki karşılığı olarak. Altın künyeler, bilezikler, inciler, ipekler, tabii ki bunlar kendi dünyamızda kendi bilincimize indirilmiş şekli. Yoksa bütünüyle bir gayb olan ahirette ki havsalamızın almayacağı nimetler bu kelimelerle ifade edilemeyecek kadar bize uzak, ama bizim dünyamızdan en çok bunlarla anlayabiliriz. Onun için de bunlarla anlatılıyor. Fakat bizin asıl alacağımız ders farklı.

Hz. peygamber Altına ve ipeğe nasıl davrandığını biliyoruz. Aslında onun tavrı işte bu ve buna benzer ayetlerden kaynaklanıyor. Böyle yorumlamamız çok daha doğru bir yaklaşım olur. Gönüllü mahrumiyetimiz mutlaka ödüllendirilecek.

[Ek bilgi; Soru;1- Bir erkeğin İpek seccade üzerinde namaz kılması dinimizce uygun mudur?

2- Bir erkeğin altın saat takması dinimizce uygun mudur?

        Cevap;

1. Erkeklere Hz. Peygamberin getirdiği ipek (harir) ve altın  “yasağı” (haramı değil) efendimizin cennette vaad edilen nimetleri ondan dünyada kendini mahrum ederek hak etme hassasiyetinin bir ürünü olsa gerektir. Zira harir, cennetteki sonsuz hürriyetin timsalidir (cenneten ve harira: cennet ve sonsuz hürriyet).

Taabbudi (İbadet ve Kulluk) bir yasak olsa kadın erkek fark etmez, her mümin için yasak uygulanırdı. Oysa ki kadınlar için yasak söz konusu bile değildir. Beri yandan Abdurrahman b. Avf’ın haşerelere karşı hassas vücudu için “Bit tutmuyor” gerekçesiyle İpek gömlek giyme izni istemesi üzerine Rasulullah bu izni vermişti. Kaldı ki seccade giyilecek bir şey değildir. İpeğin giysi dışında kullanımını yasaklayan ya da yeren bir rivayet bilinmemektedir.

2. Efendimizin altın yüzüğü erkeklere yasak kılmasının gerekçesi ipek yasağı ile aynıdır. Buna, altının kadınların zinet eşyası olarak bilinmesi ve kullanılması, dolayısıyla cinslerin kendilerini karşıt cinse benzetme girişiminin yasaklanması kapsamına girmesi de eklenebilir.

Ebu Davud’un tahriç ettiği bir haberde Suheybi Rumi’nin dört sahabenin parmağında altın yüzük gördüğünü söylemesi ve kendisinin de altın yüzük kullanması, Peygamber tarafından konulan bu yasağın “haram koyma” şeklinde anlaşılmadığını gösterir.

Hüküm: saat eğer takı niyetine takılıyorsa altın yüzük hükmündedir ve Efendimiz’in yasağı kapsamına girer. Eğer takı amacıyla değil de saat olarak kullanılıyorsa, saat bir hacet olduğu için bunda bir beis olmasa gerektir. zira Efendimiz kesik burnu yerine gümüşten bir burun yaptıran bir sahabeye, gümüş koku yaptığı için “altından bir burun edin” demiştir. (Mustafa İslamoğlu)]

[Ek bilgi-2; Prof. Dr. Bedri Gencer, zamanımızın önemli Müslüman düşünürlerinden ile sohbetten.

Dinen kendilerine haram kılınan altın ve ipeğin erkeklerde kadınlık hormonu olan östrojen miktarını arttırdığı tıbben ispatlanmıştır.

 

http://www.dunyabizim.com/?aType=haber&ArticleID=9603

 

Doç. Dr. Ahmet Selçuk Can; Erkeklerde östrojen fazlalığının belirtileri;

1 – memelerde büyüme,

2 – penis boyunda azalma,

3 – vücut kıllarında azalma,

4 – kaslarda şişme ve vücutta ödem.

 

http://www.uzmantv.com/ostrojen-hormonunun-fazla-olmasi-erkeklerde-ne-tur-sorunlara-yol-acar ]

 

34-) Ve kalül Hamdu Lillâhilleziy ezhebe ‘annelhazen* inne Rabbenâ le Ğafûrun Şekûr;

(Adn cenneti yaşamına girenler) dediler ki: “Hamd, üzülmeyi bizden gideren Allâh’a aittir… Muhakkak ki Rabbimiz, Ğafûr’dur, Şekûr’dur.” (A.Hulusi)

34 – Ve şöyle demektedirler: «hamd olsun Allaha, bizden o hüznü giderdi, hakikaten rabbimiz çok gafûr, şekûr. (Elmalı)

 

Ve kalül Hamdu Lillâhilleziy ezhebe ‘annelhazen ve diyecekler ki hüznü bizden gideren Allah’a hamd olsun. Cennet ehli cennete girdiğinde bunu söyleyecek. Artık hüzün bitti, hüznü, kederi, derdi sıkıntıyı, acıyı, elemi bizden tamamen söküp atan Allah’a sonsuzca hamd olsun. Diyecekler.

Gözlerimi kaldırdım devindi hüzün,

Hüzün ki çiçeği gül ömrümüzün.

Necati Polat.

Diyordu ya şair. Çiçeği gül ömrümüzün. O kadar çiçeği ki bilmek zaten hüzün verir. Onun için bilenler hep bir parça mahzundurlar. Onun için sevgili nebi, “İnniy Nebiyyül ahzan” (hadis) diyordu. Ben hüzünlerin peygamberiyim. Yine o; Lev tağlemune ma ağlem. Le dahiktum kaliylen. Vele bekeytüm kesiyren. (Hadis-Buhari)  eğer benim bildiğimi bilseydiniz, bir başka varyantında benim gördüğümü görmüş olsaydınız çok ağlar az gülerdiniz. Diyordu. Yine son nefeslerinde baş ucunda ağlayan kızı Fatımasına; “Ağlama kızım baban bir daha acı çekmeyecek.” Diyordu. Adeta bu ayetin sanki tefsiriydi. Ve kalül Hamdu Lillâhilleziy ezhebe ‘annelhazen işte bu, yani hüznün kökten söküldüğü yer cennet olacak. Bunun zıddı şu; Dünyada hüzün hiç kökünden sökülüp atılmayacak.

inne Rabbenâ le Ğafûrun Şekûr gerçekten de rabbimiz sınırsız bir bağışlayıcıymış, şükre tarifsiz bir karşılık verirmiş.

 

35-) Elleziy ehallenâ dârel mukameti min fadliHİ, lâ yemessünâ fiyhâ nesabün ve lâ yemessünâ fiyhâ luğûb;

Ki O, bizi fazlından Dâr-ül Mukame’ye (cennet yaşamını yaşatacak özellikli yapıya) yerleştirdi… Onda ne bir yorgunluk dokunur bize, ne de bir usanç. (A.Hulusi)

35 – Fadlın da bizi durulacak yurda kondurdu, burada bize yorgunluk gelmeyecek, burada bize usanç gelmeyecek».(Elmalı)

 

Elleziy ehallenâ dârel mukameti min fadliH lûtfuyla bizi bu varlığı ve güzelliği kalıcı diyara yerleştirdi Allah. Dârel mukame, cennet bedel değil ödüldür, lûtfuyla diyor ya ayet lûtfuyla, yani bedel değil ödül. Sizden hiç kimse diyordu efendimiz bir hadisinde cenneti amellerin karşılığı olarak elde edemez. O Allah’ın size olan bir rahmeti ve lûtfudur. Ya Resulallah sen de mi diye sormuştu dinleyenler. Evet, ben de. diye buyurmuştu. Onun için ..sevaben min indillâh. (A.İmran/195) Allah’tan bir ödül olarak cennet verilecek buyrulur.

lâ yemessünâ fiyhâ nesabün ve lâ yemessünâ fiyhâ luğûb orada semtimize ne yorgunluk ve bezginlik, ne de usanç ve bıkkınlık uğrayacak. Bu rahatlıktan insan sıkılmaz mı sorusunun cevabıdır. Rabbimiz bu muhtemel sorunun geleceğini elbette biliyordu ki, işte burada onun cevabı geliyor. Hayır asla usanma ve sıkılma olmayacak.

 

36-) Velleziyne keferu lehüm naru cehennem* lâ yukda aleyhim feyemutu ve lâ yuhaffefü anhüm min azâbiha* kezâlike necziy külle kefur;

Hakikat bilgisini inkâr edenlere gelince, onlar için cehennemî yanış vardır… Ne onlara ölümle hükmedilir ki ölsünler ve ne de azaplarından hafifletilir… Her (hakikat bilgisine karşı) nankörlük edeni böylece cezalandırırız. (A.Hulusi)

36 – Küfredenlere gelince: onlara Cehennem ateşi var: hüküm verilmez ki ölsünler, kendilerinden biraz azâbı da hafifletilmez, işte her nankörü böyle cezalandırırız. (Elmalı)

 

Velleziyne keferu lehüm naru cehennem inkarda ısrar edenlere gelince onlar cehennem ateşine mahkum olacaklar. lâ yukda aleyhim feyemutu ve lâ yuhaffefü anhüm min azâbiha evet, çok ilginç. İzin verilmez ki ölsünler, ölebilsinler. Yani ölmek isteyecekler, toprak olmak, yok olmak isteyecekler, bu ölüm öyle bir ölüm, buna Kur’an dilinde sübûr denilir. Fakat bunu beceremeyecekler. Dahası azapları kısmen dahi hafifletilmez. Ölümü değil ölümleri çağırın diyordu ya;

Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u sübura. (Furkan/14) bugün bir tek ölüm yetmez size bir tek ölümü çağırmayın, ölümleri çağırın.

kezâlike necziy külle kefur işte biz her bir nankörü böyle cezalandırırız.

 

37-) Ve hüm yastarihune fiyha* Rabbena ahricna na’mel salihan ğayralleziy künna na’mel* evelem nu’ammirküm ma yetezekkeru fiyhi men tezekkere ve caekümün neziyr* fezûku fema liz zâlimiyne min nasıyr;

Onlar orada (cehennemde) feryat ederler: “Rabbimiz! Bizi (bu şartlarımızdan) çıkar ki önceden yaptıklarımızdan farklı olarak esas yapılması gerekli olanları yapalım”… (Cevap verilir:) “Sizi, düşünme kapasitesi olan birinin, düşünebileceği kadar bir ömürle yaşatmadık mı? Size uyarıcı da geldi! O hâlde şimdi tadın (kendinize hazırladığınızı)! Zâlimler için bir yardımcı yoktur.” (A.Hulusi)

37 – Ve onlar orada şöyle feryat ederler: «ya Rabbenâ, bizleri çıkar, yapa geldiklerimiz gayri yarar bir amel yapalım» ya size düşünecek olanın düşüneceği kadar ömür vermedik mi ki, hem size Peygamber de geldi, o halde tadın, çünkü zalimleri kurtaracak yoktur. (Elmalı)

 

Ve hüm yastarihune fiyha ve onlar orada şöyle feryadü figan edecekler; Rabbena ahricna na’mel salihan ğayralleziy künna na’mel rabbimiz kurtar bizi, söz daha önce yaptıklarımızdan daha farklı, daha iyi şeyler yapacağız eğer bize bir fırsat daha tanırsan. evelem nu’ammirküm ma yetezekkeru fiyhi men tezekkere öyle mi diyeceğiz. Size aklını başına almaya gönüllü birine yetecek kadar uzun bir ömür vermemiş miydik? Vermiştik.

Aklı başa almaya yetecek kadar uzun bir ömür.  Bu konuda çok farklı görüşler ileri sürülmüş müfessirler tarafından. Fakat aslında Kur’an bize bu sorunun cevabını veriyor. Ahkâf/15. ayeti ışığında anlayabiliriz bunu; ..hattâ izâ beleğa eşüddehu ve beleğa erba’ıyne seneh. (Ahkâf/15) rüşt yaşına eriştiğinde, yani 40 ına geldiğinde diyor. Bu ayette ki o süreyi de 40 yaş olarak görebiliriz.

ve caekümün neziyr üstelik bir de uyarıcı gelmişti. fezûku fema liz zâlimiyne min nasıyr şu halde elinizle yaptıklarınızı tadın ama zalimlerin yardımcısı olmayacağını da asla unutmayın.

 

38-) İnnAllâhe ‘Alimu ğaybis Semavati vel Ard* inneHU ‘Aliymun Bi zatis sudur;

Muhakkak ki Allâh semâların (Esmâ hakikatinden gelen beyindeki kapasitenin) ve arzın (beyindekilerin) gaybını bilendir… Şüphesiz ki O, sadırların (derûnlarınızın) zâtı (hakikati) olarak Aliym’dir. (A.Hulusi)

38 – Şüphe yok ki Allah, Göklerin ve Yerin gaybına âlimdir. Elbette o sînelerin künhünü bilir. (Elmalı)

 

İnnAllâhe ‘Alimu ğaybis Semavati vel Ard şüphe yok ki Allah göklerin ve yerin gaybi gerçeklerini çok iyi bilir. inneHU ‘Aliymun Bi zatis sudur nitekim o göğüslerde saklı en mahrem sırları da bilir. Yani hem içinizde ki enfüsi sırlarınızı bilir, hem de kainatta ki afâki sırları bilir. Dolayısıyla Allah’tan bir şey kaçıramazsınız.

 

39-) “HU”velleziy ce’aleküm halâife fiyl Ard* femen kefere fealeyhi küfruh* ve lâ yeziydül kafiriyne küfruhüm ‘ınde Rabbihim illâ maktâ* ve lâ yeziydül kafiriyne küfruhüm illâ hasârâ;

“HÛ” ki sizi arzda halifeler olarak meydana getiren (hilâfet özelliği; meydana getirilmiştir, yaratılmamıştır. Bu ince ve derin düşünülmesi gereken bir konudur. A.H.)… Kim nankörlük eder (birimsel, bedensel zevkler ve kabuller uğruna halifeliğini örter) ise, onun (hakikatini) inkârı kendi aleyhinedir! Hakikat bilgisini inkâr edenlere bu inkârları Rableri indînde şiddetli gazap yaşatmaktan başka bir şey artırmaz! Hakikat bilgisini inkâr edenlere inkârları hüsrandan başka bir şey eklemez! (A.Hulusi)

39 – O ki sizleri Yer yüzünde halîfeler kıldı, o halde kim küfrederse küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlere küfürleri rablerinin kıtında buğzdan başka bir şey artırmaz kâfirlere küfürleri hasardan başka bir şey artırmaz. (Elmalı)

 

“HU”velleziy ce’aleküm halâife fiyl Ard odur sizleri yer yüzünde halifeler kılan.

Halife, ardıl, vekil, kefil. Yer yüzünde ama. Bu önemli, bu sınırlıyor. Yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa için halife kıldık. Yani yer yüzünün halifesi. Kur’an da insanın halifeliği Allah’a atfedilmez. İzafe edildiği böyle bir yer yok. Yer yüzünün halifesi, yer yüzüne atfedilir.

Bu hayatı inşa sorumluluğudur. Keramet sahibisin ey insanoğlu Ve lekad kerremna beniy Adem.. (İsra/70) sorumsuzluk yapma. Sorumsuzluk küfür, nankörlüktür. İlahi misafir hanenin konuğusun ey insanoğlu. Size zimmetlendi bu misafirhane, zimmet suçu işleme. Misafir olduğun yeri kırıp dökme, mahvetme. Zararını yine siz çekersiniz. Aslında anlamamız gereken bu.

[Ek bilgi; HALİFE OLUŞUNU FARK EDEBİLMEK

İlim, gereği yaşanmak için ARAÇTIR!..

Hilâfetini yaşayabilmek ise AMAÇTIR!..

Halife olarak yaratılmış insan için tek amaç da bütün engelleri aşıp, bunu yaşayabilmektir…

Yarın zorunlu olarak terk edeceğin her şeyi, bugün şuur boyutunda ihtiyârınla terk etmedikçe, onlardan bağımsızlığını elde etmedikçe gerçek kimliğine ulaşamazsın!

Yaşadığımız devirde artık tarikat olayı bitmiş; gerçek anlamıyla şeyh-derviş ilişkisi son bulmuş; yetiştirici ve yetişecek ikilisi ortadan kalkmıştır!

Bu tür yetiştirilmenin örneği Yunus ve Taptuk olayıdır!.. Yunus yirmi yaşında tekkesine girdiği Taptuk’un yanında kırk yıl hamur gibi yoğrulmuş; oturup-kalkmasından, yiyip-içmesine, ağzından çıkan her kelimesine ve düşüncelerine kadar forme edilmiş, yontulmuş; altmış yaşında öğrendiklerinin gereğini yaşaması için dünya sahnesine salıverilmiştir…

Bugün ise böyle bir yaşam tarzı olanak dışıdır! Sizin her an yanında ve kontrolünde olup, her davranışınızı düzeltip yönlendirecek bir yetiştirici bulmanız imkânsızdır!

Hayali kavramlardan arınınız! Uzaklardan bir kontrol ile, kimse elini oynatasıya terbiye edilemez!..

İlim ötelerden, Çin’den yayılabilir; o ilme açık beyinler tarafından da alınarak değerlendirilebilir… Ama yaşam biçiminizin ve davranışlarınızdaki yanlışların kontrolü ise asla mümkün değildir!.. Bunu ancak ilminiz kadarıyla siz başarabilirsiniz!

Duyguların, yanlış değerlendirmelerin uzaktan hokus-pokusla düzeltilebileceği, ancak gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir!..

İçinde yaşadığınız SİSTEM ve DÜZEN, Allâh ahlâkının eseridir!

Kur’ân, içinde yaşamakta olduğumuz “Allâh SİSTEM ve Düzeni”ni fark etmemiz için elimize verilmiş kitaptır!

Anladığımız Kur’ân, içinde yaşadığımız sistem ve düzen algılamamızla bütünleşmiyorsa, biz daha Kurân’ı “”OKU” mamışız demektir!

Kur’ân, okunduğu zaman sistem ve düzen fark edilir ki, bu da “Allâh ahlâkı”nın fark edilmesi sonucunu getirir. Ne kadar “Allâh ahlâkı” ile bütünleşmiş ve o bakış ile varlıkları ve yaşamı değerlendirebilmiş iseniz; o nispette de “Halife“siniz demektir!

        Gökten inecek bir hokus-pokus değneği sizi “Halife” ya da “Velî” yapmayacaktır; çünkü bunlar bir yaşam ve bakış açısının adlarıdır… Eğer bu yaşam ve bakış açısı sizde yoksa, altın varakla bu kelimeler yazılıp etiketlenseniz, gene de ne olduğunuz gerçeğini değiştiremezsiniz!

Lütfen kendinizi kandırarak, hayalî beklentilerle “nefsinize zulmetmeyin”!…(Devam ediyor) (A. Hulusi)

http://www.ahmedhulusi.org/yazi/halife.htm ]

femen kefere fealeyhi küfruh şu halde kim onu inkar ederse bundan kesinlikle kendisi zarar görür. ve lâ yeziydül kafiriyne küfruhüm ‘ınde Rabbihim illâ maktâ zira inkarcıların küfrü rableri katında sadece alçalışlarını, bayağılaşmalarını artırır. ve lâ yeziydül kafiriyne küfruhüm illâ hasârâ yine inkarcıların küfrü kendileri içinde sadece aldanışlarını artırır.

 

40-) Kul eraeytüm şürekâekümülleziyne ted’une min dunillâh* eruniy mazâ haleku minel Ardı em lehüm şirkün fiys Semavat* em ateynahüm Kitaben fehüm alâ beyyinetin minh* bel in ye’ıdüz zâlimune ba’duhüm ba’dan illâ ğurura;

De ki: “Allâh dûnunda tapındığınız ortaklarınızı – dostlarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, arzdan ne yarattılar (bedeninizde ne tasarrufları oldu)?”… Yoksa onların semâlarda bir ortaklığı mı var (bilinç dünyanıza farklı bir kendini bilme hâli mi oluşturdular siz kendinizi beden kabullenirken)? Yoksa kendilerine hakikat bilgisi (kitap) verdik de onlar ondan bir açık delil üzere midirler? Bilakis, zâlimler birbirlerine aldanıştan başka bir şey vadetmezler. (A.Hulusi)

40 – De ki gördünüz a o Allahın berîsinden yalvardığınız şeriklerinizi? Gösterin bana onlar bu Arzdan hangi cüz’ü yaratmışlar? Yoksa onların gökler de mi bir ortaklığı var? Yoksa kendilerine bir kitab vermişiz de ondan bir beyyine üzerinde mi bulunuyorlar? Hayır o zalimler birbirlerine aldatmadan başka bir vaad de bulunmuyorlar. (Elmalı)

 

Kul eraeytüm şürekâekümülleziyne ted’une min dunillâh de ki; hiç Allah’ı bırakıp ta yalvarıp yakardığınız varlıklar olan şu şirk nesneleriniz hakkında kafa yordunuz mu? Düşündünüz mü? Kim bunlar, neyi becerirler, ne yaptılar, Sizin üzerinizde ki hakları ne, neyi borçlusunuz ve Allah’a neyi borçlusunuz hiç düşündünüz mü? Hiç kafa yordunuz mu? Allah’a ait vasıfları Allah dışında birilerine yakıştırırken cömertçe Allah’a ait sıfatları Allah dışındakilere verirken hiç ne kadar büyük bir cinayet işlediğinizi yani tanrı atama yetkisinin sizde olduğu gibi bir sapkınlığı ifade ettiğini hiç düşündünüz mü?

eruniy mazâ haleku minel Ardı em lehüm şirkün fiys Semavat gösterin bakalım yeryüzünde neyi yaratmışlar. Yoksa onların göklerin yönetiminde bir paylarımı var. em ateynahüm Kitaben fehüm alâ beyyinetin minh veyahut onlara bir vahiy indirdik te delil olarak ona mı dayanıyorlar.

Tabii bu hayatın bir yolculuk olduğunu hatırlatıyor. İnsan yolcu, hayat yolculuk, ömür yol. Yolcu ya sahih bir harita, pusula ve kılavuzla yol alır, ya da evet, ya da yolda kalır, dolaşır, yol almaz. Eğer pusulanız yanlış yolu gösteriyorsa, haritanız yanlışsa, kılavuzunuz yamuksa her halde buna yol alma denmez, yolda kalma denir.

bel in ye’ıdüz zâlimune ba’duhüm ba’dan illâ ğurura bu haddini bilmezler birbirlerine sadece ve sadece aldanış vaad ederler. Zalimler, ben haddini bilmezler diye çevirdim, serbest çeviri olduğu için değil, zulüm bir şeyi yerinden etmektir. İnsanın kendisine zulmetmesi, kendisi hakkında, kendisini Allah’ın koyduğu yerden başka bir yere koyması.

Bunu nasıl yapar? Kendini bilmeyen yapar. Kendini bilmemesidir zulüm. Onun için haddini bilmeyen kendini bilmez. Kendini bilmeyen kendine zulmetmiştir. Tabii kendini bilmeyeni takip eden elbette aldanır. Eğer kendini bilmiyorsa rabbini de bilmiyor, yani parmağın nereyi gösterdiğini görmüyorsa, parmağın gösterdiği yere de bakmıyor demektir. Onun için kendini bilmek Allah karşısında ki zayıflığını, yetersizliğini, eşya karşısında ki üstünlüğünü, şerefini ve onurunu bilmektir. Kula kul olmamak, Allah’a kul olmaktan geçer.

 

41-) İnnAllâhe yümsiküs Semavati vel Arda en tezula* ve lein zaleta in emsekehüma min ehadin min ba’diHİ, inneHU kâne Haliymen Ğafûra;

Muhakkak ki Allâh, semâları ve arzı, işlevlerini yitirmemeleri için ayakta tutuyor! Andolsun ki eğer işlevlerini yitirseler O’ndan sonra hiç kimse onları ayakta tutamaz… Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafûr’dur. (A.Hulusi)

41 – Doğrusu Gökleri ve Yeri zeval buluvermelerinden Allah tutuyor, celâlim hakkı için zeval buluverirlerse onları ondan başka kimse tutamaz, o cidden halîm bir gafûr bulunuyor. (Elmalı)

 

İnnAllâhe yümsiküs Semavati vel Arda en tezula şu açık ki, şu bir gerçek ki sapmasınlar diye gökleri ve yeri yörüngede tutan sadece Allah’tır. ve lein zaleta in emsekehüma min ehadin min ba’diH eğer yörüngeden sapmalarına izin verirse bunun ardından hiç kimse onları tutamaz. İşte kıyamet o olur. O kıyamet olur. İnsan şu dünyada ki varlığının tek güvencesinin Allah olduğunu hiç unutur mu? inneHU kâne Haliymen Ğafûra ne var ki O cezalandırma da hiç acele etmeyen, sınırsız bağışlayandır.

Surenin son ayetinde açılımı yapılan ilahi merhamete bir atıf aslında. Allah ihmal etmez, yani görmezden gelmez. Ama inha eder, mühlet verir, süre tanır, fırsat verir. Yoksa bu ihmal anlamına gelmez. Onun içinde rabbimizin insana olan şefkat ve merhameti, sevgisi, onun kendinse dönüp dönüp ihanet eden, her şeyi kendisine borçlu olduğu halde, hatta inkar ettiği dili bile kendisine borçlu olduğu halde dönüp bir daha inkar eden insana açtığı ömürlük kredidir bu aslında. Bu krediyi bütünüyle çar çur edenin başka ne istemeye hakkı vardır.

 

42-) Ve aksemu Billâhi cehde eymanihim lein caehüm neziyrun leyekûnunne ehda min ıhdel ümem* felemma caehüm neziyrun ma zadehüm illâ nüfura;

Var güçleriyle (billâhi diye) Allâh’a yemin ettiler ki, eğer onlara uyarıcı gelir ise, mutlaka (geçmiş ve gelecek diğer) ümmetlerin (herhangi) birinden daha çok hidâyette olacaklardı… Kendilerine bir uyarıcı geldiğindeyse, (bu) onlarda nefretten başka bir şey artırmadı! (A.Hulusi)

42 – Yeminlerinin en kuvvetlisiyle Allaha kasem de etmişlerdi ki: billâhi kendilerine inzar edici bir Peygamber gelse her halde ilerideki ümmetlerin en birincisinden daha kabiliyetli olacaklar, daha iyi yola geleceklerdi, fakat kendilerine inzar edici bir Peygamber geldiği vakit onlara sırf bir ürküntü artırdı. (Elmalı)

 

Ve aksemu Billâhi cehde eymanihim lein caehüm neziyrun leyekûnunne ehda min ıhdel ümem bir de o inkarcılar kendilerine bir uyarı geldiği takdirde doğru yolu bulmakta tüm toplumların önünde yer alacaklarına dair Allah adına var güçleriyle yemin ettiler. Yani gelmiş geçmiş tüm toplumlardan hidayete daha önce koşacağız. Eğer bize de bir hidayet önderi gelirse, rehberi gelirse diyen bu mantık ne yaptı?

felemma caehüm neziyrun ma zadehüm illâ nüfura fakat onlara bir uyarıcı geldiğinde ise, bu onların sadece tepkilerini nefretlerini artırdı.

Şarta bağlı her iman değerli Kur’an dostları samimiyetsizdir. Şarta bağlıysa bir iman, şöyle yaparsa iman eder, böyle olursa iyi Müslüman olurum. Peygamber döneminde gelseydim bak sen ben nasıl iyi bir Müslüman olacaktım. Veya eğer bana şunu şunu şunu  verirsen Allah’ım sana iyi bir kul olurum. Bütün bu şartlara bağlı olan inanç, samimiyetsizdir. Onun için iman samimiyettir. İman özünde samimiyettir.

 

43-) İstikbaren fiyl Ardı ve mekres seyyi’* ve lâ yehıykulmekrusseyyiü illâ Bi ehlih* fehel yenzurune illâ sünnetel evveliyn* felen tecide lisünnetillahi tebdiyla* ve len tecide lisünnetillahi tahviyla;

Arzda kibirlenerek (benlikle) ve kötülüğün mekrini (hilelerini) kurarak (uzaklaştılar)… Kötülüğün mekri ise sadece oluşturanları kuşatır! Acaba onlar, öncekilerin tâbi olduğu sünnetten (Allâh sistem ve düzeninden) başkasını mı bekliyorlar? Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın! (A.Hulusi)

43 – Yer de bir kibirlenme ve bir sui kasd düzeni, halbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer, o halde evvelkilerin sünnetinden başka ne gözetirler. O halde Allahın sünnetine bir tebdil bulamazsın, Allahın sünnetine bir tahvil de bulamazsın. (Elmalı)

 

İstikbaren fiyl Ardı ve mekres seyyi’ bir de yer yüzünde ki böbürlenmelerini ve çirkin tuzak kurma kapasitelerini artırdı gelen elçinin gelişi. Yani çok ilginç, ters tepti. Hidayetlerini artıracağı yerde, tuzak kurma, ya da kötü şeyleri iyi paketlere sarma kapasiteleri arttı. Çenelerini yarıştırdılar yani mazeret bulma konusunda ki kapasiteleri daha da artmış oldu. Hidayete ulaşma değil ama.

İmanı ret haddini bilmezliktir aslında küstahlaşmadır. İmansızlık için getirilecek her açıklama bir tuzaktır. Kişinin kendisine karşı kurduğu bir tuzak. Belki burada ki mekr den onu anlamak lazım.

ve lâ yehıykulmekrusseyyiü illâ Bi ehlih oysa ki her çirkin tuzak, bu tuzak ille de bizim bildiğimiz manada bir tuzak değil, dışında ki paket insanın gözünü aldatıp ta içindekinin de değerli olduğunu sandığımız şeydir. Yani bugün albenili ve cazibeli modern hayatta bu tür bir tuzak sayılabilir. Sadece onu kuranı çepe çevre kuşatır ve ağına düşürür diyor. Yani böyle bir tuzak kuranı ağına düşürür.

fehel yenzurune illâ sünnetel evveliyn bu durumda onlar öncekilere uygulanan ilahi uygulama dışında başka bir şeyi mi bekliyorlar. Yani ilahi geleneğin (Sünnetullah) dışına mı çıkılsın istiyorlar. felen tecide lisünnetillahi tebdiyla iyi bilsinler ki Allah’ın yasasında bir başkalaşma göremezsin. Yani bunu bekleyenler de, sen de iyi bil ki Allah’ın yasasında bir başkalaşma göremezsin.

ve len tecide lisünnetillahi tahviyla evet sen Allah’ın yasasında bir sapma da göremezsin. Sünnetullah, orijinal ifadesi ile, Allah’ın adeti. Biz sünnet-i Nebi yi biliriz de, peygamberin sünnetini, Allah’ın sünneti olduğunu pek hatırlamayız. Oysa Allah’ın sünneti var. Yani bu ilahi uygulama, ilahi gelenek. Yasa olmuş ilahi gelenek. Mesela toplumların değişimi bir sünnetullah’a tabidir ve biz bunu Kur’an dan anlarız.

Ve izâ eredna en nühlike karyeten… (İsra/16) Biz bir toplumun helak sürecine girmesini irade ettiğimizde, ..emerna.. emrederiz. İyilikleri, güzellikleri emrederiz. mütrefiyha fefeseku fiyha.. oranın önde gelen, ileri gelen seçkinleri, iktidar seçkinleri, servet sahipleri, şöhret sahipleri, yönetim sahipleri orada fısk işlerler. Yoldan çıkarıcı her şeye başvururlar. fehakka aleyhel kavl.. ve söz gerçekleşir. Onların aleyhinde ki yasa o zaman onlar için de gerçekleşir. fedemmernaha tedmiyra. (İsra/16) en sonunda onları yerle bir ederiz.

İşte bir yasanın ifadesi. Bir başka ifadesi daha;

Ve tilkel eyyamu, iktidar günleri, yönetim günleri, güçlü olunan günler, dönemler daha doğrusu nüdavilüha beynen Nas. (A. İmran/140) İnsanlar arasında döndürür dururuz. Bir iyilere bir kötülere veririz iktidar olma işini. Kötülere verdiğimizde iktidara imrenenler, aklını gücünü iktidara, güce, kuvvete, servete takanlar galiba bunu elde etmek için kötü olmak lazım derler ve oraya seğirtirler ve kaybederler. Böylelikle insanları seçeriz, ayırırız. Akıllılık edenler ve ahmaklık edenler. Doğruyu tercih edenler ve yanlışı tercih edenler böylece seçip ayrılır.

Yine bireysel yasa; innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim. (Ra’d/11) hiç şüphe yok ki Allah bir topluluk, o topluluğu oluşturan bireyler kendilerini değiştirmedikçe Allah o toplumun halini değiştirmez. Evet, yani toplumsal değişme, bireysel değişmeden geçer. Bu da bir yasa.

İşte bu gibi yasalar Sünnetullah genel başlığı altında değerlendirilirler ve bunlar değişmezler. Hep aynı kalırlar.

[Ek bilgi; SÜNNETULLAH

Yaşadığımız Dünya’da otomatik olarak tâbi olduğumuz yasalar ile, tüm evrensel yasalar Kur’ân-ı Kerîm’de “Sünnetullâh” olarak isimlendirilmiştir…

Stringlerin hareketinden; holografik gerçeklikten; evrenler arası ilişkilerden; evrenin enerji bütünselliğinden; kozmolojik ilişkilerden; insanın kendi yapısı ve özündeki Arş’ından Kürsî’sine, semâvatına ve yedi kat arzına kadar tüm ilişkiler yumağı, hep “Sünnetullâh” kapsamında gerçekleşir!.. Devam ediyor) (A. Hulusi)

http://www.ahmedhulusi.org/yazi/sunnetullah.htm ]

 

44-) Evelem yesiyru fiyl Ardı feyenzuru keyfe kâne akıbetülleziyne min kablihim ve kânu eşedde minhüm kuvveten, ve ma kânAllâhu li yu’cizehu min şey’in fiys Semavati ve lâ fiyl Ard* inneHU kâne ‘Aliymen Kadiyra;

Arzda gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl oldu basîretle görsünler? Onlar (öncekiler) kuvvet itibarıyla bunlardan daha şiddetli idiler… Ne semâlarda ve ne de arzda hiçbir şey Allâh’ı etkisiz bırakacak değildir! Muhakkak ki O, Aliym’dir, Kaadir’dir. (A.Hulusi)

44 – Ya Yer yüzünde gezip bir bakmadılar da mı? Kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Halbuki onlar onlardan daha kuvvetli idiler, Allah, ne Göklerde ne Yerde hiç bir şeyin onu âciz bırakmasına imkân-ü ihtimal yoktur. O hiç şüphesiz alîm bir kadîr bulunuyor. (Elmalı)

 

Evelem yesiyru fiyl Ardı feyenzuru keyfe kâne akıbetülleziyne min kablihim şimdi onlar hiç yeryüzünde dolaşıp ta kendilerinden öncekilerin nasıl bir akıbete uğradığını görmediler mi?

Kur’an da doğrudan bu formda ki ayet 7 yerde, -yanlış hatırlamıyorsam- gelir, ama dolaylı olarak 15 e yakın yerde gelir. Yer yüzünde dolaşmayı öneren, emreden bu ayetler aslında geçmiş uygarlıkların akıbetini görmeye davet eder. Yani onların kalıntılarına bakıp içinde yaşadıkları zamanın süper güçlerinin de gelecekte onların akıbetini beklediğini görsünler. Onun için eğer geçmiştekiler bu akıbete uğramışlarsa, gelecektekileri o akıbete uğramaktan koruyacak şey ne olabilir.

ve kânu eşedde minhüm kuvveten oysa ki onların gücü bunlarınkinden daha üstündü. ve ma kânAllâhu li yu’cizehu min şey’in fiys Semavati ve lâ fiyl Ard nitekim ne göklerde ne de yerde hiçbir şeyin Allah’ı aciz bırakma imkan ve ihtimali bulunmamaktadır, yoktur. inneHU kâne ‘Aliymen Kadiyra çünkü O her şeyi bilir, her şeye güç yetirir.

 

45-) Velev yuahızullahunNase Bima kesebu ma tereke alâ zahriha min dabbetin ve lâkin yuahhıruhüm ila ecelin müsemma* feizâ cae ecelühüm feinnAllâhe kâne Bi ‘ıbadiHİ Basıyra;

Eğer Allâh, insanlara, yaptıklarının getirisini anında yaşatmayı dileseydi yeryüzünde hiçbir DABBE (insan bedenini sağ) bırakmazdı! Ne var ki onları (bedenli yaşamlarını) takdir edilmiş bir ömrün sonuna kadar tehir ediyor. Onların ecelleri geldiğinde (dünyada işleri biter)! Muhakkak ki Allâh Esmâ’sıyla kullarının varlığında olarak Basıyr’dir. (A.Hulusi)

45 – Bununla beraber Allah insanları kesibleriyle hemen muâheze ediverecek olsa yer yüzünde bir deprenen bırakmazdı ve lâkin müsemmâ bir ecele kadar onları tehir buyurur, nihayet ecelleri geldiği vakit işte o vakit, şüphe yok ki Allah kullarını basîyr bulunuyor. (Elmalı)

 

Velev yuahızullahunNase Bima kesebu ma tereke alâ zahriha min dabbeh eğer Allah insanları yaptıkları yüzünden (hemen) cezalandıracak, hesaba çekecek olsaydı yer yüzünde bir tek çanlı insan bırakmazdı.

Evet değerli dostlar, yani suçu işler işlemez cezalandırsaydı yeryüzünde bir tek canlı kalmazdı. Allah’ın rahmetine gönderme yapan bir ayet. İlahi merhametin ifadesi bu. İnkar ettiği dili dahi O’na borçlu olanların Allah’a savaş açmış haline rağmen, Allah’ın süre tanıması şefkat ve sevgisinin göstergesi değil de nedir. ..ketebe Rabbüküm alâ nefsiHİr rahme.. (En’am/54) diyordu Kur’an O kendisi için rahmeti, merhameti ilke edindi.

Öyle, Muaz (RA) anh anlatıyor. Resulallah’ın Allah’ın rahmetini nasıl okuduğunu, onu nasıl gördüğüne ilişkin Buhari’nin ve diğer hadis derlemelerinin naklettiği müthiş bir haber var.

Ben Resulallah’ın terkisinde gidiyordum, çok uzun bir yolculuktu. Resulallah iç dünyasına kapanmıştı. Çok gittik sesizce. Bir den Resulallah sanki bambaşka bir dünyadan bu dünyaya dönmüş gibi;

Ya Muaz..!” dedi, lebbeyk ve saddeyk ya Resulallah dedim. Fedake ebi ve ümmi anam babam sana feda olsun buyur ya Resulallah.

Sen biliyor musun Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir.” Allah Resulü daha iyi bilir dedim.

Allah’ın kullar üzerinde ki hakkı ella tüşriku lillah Allah’a şirk koşmamalarıdır.”

Bir müddet daha içine kapandı, çok gittik gittik..! Yine aynı şekilde birden dünyamıza dönmüş gibi;

Ya Muaz..!” dedi. Buyur Ya Resulallah dedim. Bu kez;

“Peki kullarının Allah üzerindeki hakkı nedir biliyor musun?

Gerçekten insanı irkilten bir soru bu. Kulların Allah üzerinde ki hakkı..! Allah Resulü daha iyi bilir dedim.

“Ella yazzibehüm. Allah’ın onlara azab etmemesidir. “

Peki Kur’an ın her tarafında bunca azab vaid ayetini ne yapalım? Azab eden Allah değil insan kendi elleri ile kendi cezasını veriyor. Resulallah işte böyle okuyordu Allah’ın rahmetini, merhametini ve Kur’an da ki bütün azab ayetlerini.

ve lâkin yuahhıruhüm ila ecelin müsemma ama onları sonu yasa ile belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Yani hemen cezalandırmıyor. Hemen kesmiyor pusulalarını, sonuna kadar erteliyor. Bakalım tevbe edecek, bakalım kendini bilecek, bakalım Allah’a yönelecek mi.

feizâ cae ecelühüm feinnAllâhe kâne Bi ‘ıbadiHİ Basıyra fakat süreleri dolunca artık anlarlar ki Allah kullarını her daim görüp gözetmekyedir.

Ayetin sonu Basıyra, tehdit biçiminde de anlaşılabilir, rahmet ve mağritet biçiminde de anma ben ikincisi olarak anlamayı daha doğru buldum. Onun için görüp gözetmektedir diye meallendirdim.

İlahi rahmetin ışığında bir hayat niyaz ediyorum tüö Kur’an dostlarına.

 

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 22 Şubat 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: