RSS

İslamoğlu Tef. Ders. YASİN SURESİ (01-40) (138)

01 Mar

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!

Değerli Kur’an dostları bugün Kur’an ülkemizin yepyeni bir sitesine daha giriyoruz. Yasiyn suresi. Kur’an ın 36. suresi olan Yasiyn bir yoruma göre “Ey insan” anlamına geliyor, adını 1. ayetinden alıyor. Hz. Peygamber bu sureyi bu adlanmış. Buhari ve Tirmizi’ye sure bu ismi ile girmiş.

Surenin Mekki olduğunda her hangi bir ihtilaf yok. Mekke döneminin 2. periyoduna, yani 3 dilimlik orta periyoduna denk geliyor. Cabir Bin Zeyd’in nüzul tertibine göre, yani iniş sırası tertibine göre 41. sırada yer alıyor sure. Cin suresi ile Furkan suresi arasında.

Surenin ana teması yeniden diriliş tek kelime ile. Surenin bütünü içerisinde bazen lafzen, bazen manen, bazen de bir dip akıntısı gibi işaret eden ahiret ve hassaten yeniden diriliş gerçeği, realitesi surenin ana temasını, konusunu teşkil ediyor.

Hz. Peygamber onu hassaten ölüm döşeğinde ölmek üzere olan kimselerin üzerine okumayı tavsiye etmiş bir hadislerinde. Ebu Davud ve İbn. Hibban bu hadisi naklederken özellikle bunu vurgulamışlar ki anlamı şu; ölüm döşeğinde iki dünya arasında ki köprüye gelmiş olan bir insan bu sure ile, bu surenin kendisine hatırlattığı ahiretle yüzleşir, karşılaşır, hatta onu gözünde ve gönlünde canlandırır da belki bu sayede hazırlıklı bir biçimde ebedi hayata yürür.

Sure Kur’an ın kalbi olarak nitelendirilmiş. Onun böyle nitelendirilmesi tesadüfi değil. Çünkü ahirete iman, yani surenin ana fikri, ana teması olan ahirete iman ilkelerinin kalbidir. Kur’an ın atan kalbi olarak nitelendirilmesinin sebebi de budur yasin suresinin. Adeta Kur’an ın tüm surelerine, tüm ayetlerine kan pompalayan bir kalp işlevi biçilmiş. Bu durumda Kur’an ın tamamına ilişkin ahiretle ilgili, mahşerle ilgili, yeniden dirilişle, hesap günü ile ilgili vurgular bu surenin sanki bir uzantısı , bir yasiyn uzantısı, bir yasiyn damarı gibi algılanmalı Kur’an ın her tarafında.

Ahirete iman gerçekten de iman ilkelerinin kalbidir. Bu sadece doğru bir Allah inancının değil, bizatihi Allah inancının kendi garantisidir. Eğer Allah olsaydı bunca mutsuzluğa, bunca zulme, bunca haksızlığa asla izin vermezdi diyen bir mantık düşünün. Böyle bir mantık Allah inancını sadece beşeri ve dünyevi beklentileri ile tanımlıyor demektir. Bu durumda öte dünya realitesini dikkate almadığı açık. Eğer böyle bir mantık öte dünya realitesini dikkate alırsa, yeniden diriliş gerçeğine iman ederse böylesine bir sakatlığa ve sapmaya düşer mi? Onun için Allah inancının temelinde ahiret inancı yatmak zorundadır. Yani adalet inancı, yani anlam inancı. Bu manada ahirete iman, adalete imanın ta kendisidir.

Çünkü Ahlaki davranış sorumluluk bilincine dayanır. Hiçbir ahlaki davranış kendisinden başlamaz. Niçin böyle davrandın sorusuna; Hiç..! diye cevap verildiğini düşünün. Hiçe dayalı bir ahlaki davranış olabilir mi? Hiçe dayalı bir davranış tekerrür etme garantisine sahip olabilir mi? Hiçe dayalı bir davranış anlamlı olabilir mi? Anlamsız bir davranış ahlaki olabilir mi?

Onun için bir ahlaki davranış mutlaka gücünü kendi dışında ki bir kaynaktan almalıdır. Derin bir kaynaktan. O davranışı yapan insan bu davranışın temel esasını o kaynağa dayandırabilsin ki bu davranış onda geçici, anlık bir harekete dönüşmesin, kalıcı sabit bir değere dönüşsün. Ahlaki davranışlar, kalıcı ve sabit bir değere dönüşmezlerse bu davranışın kendisi iyi olabilir. Fakat sahibini iyi kılmaz. Çünkü mutlak ahlak değil, mukayyet ahlak denir buna. Bir yerde bir topluluğa karşı o davranışı yapan bu insan, bir başka yerde kendi toplumunun dışında, veya görülmediği, gözetilmediği ya da tanımadığı bir yerde aynı davranışı göstermez.

İşte bu ikisi arasında ki fark iyinin onu yapan kimsede bizatihi ahlaki davranışa dönüşmemiş olmasıdır. Yani kaynağını onu yapanın yüreğinden almıyor, kökü orada değil. Dolayısıyla bu iliştirilmiş bir davranış olur. İyi dahi olsa bu iyiliğin garantisi yoktur, kırılgandır.

İşte bunun için sorumlulukla sorumsuzluk arasında ki ayrım şarttır. Sorumluluk gereği yapılan davranışlar mutlaka adalet ayrımına tabi tutulmalı. Yani sorumsuzlukla sorumluluk arasında ki farkın adil bir biçimde ortaya konmalı, konması gerekir.

İşte ahirete iman burada gündeme girer Adaletin tecellisine imandır ahirete iman. Hesap gününü inkar, hayatı sorumsuzca tüketmek kaygısından neş’et eder. Hayatı sorumsuzca tüketenler, hesabını verebileceği bir hayat yaşarlar mı? Veya niçin yaşasınlar. İşte bunun için hesabı verilebilecek bir hayat yaşayanlar ahirete inanırlar.

Ahireti inkar edenlerin temel derdi aslında sadece inkar değildir, sorumluluğu inkardır. Sorumlu yaşamayı, ahlaki davranışı inkardır. Böyle bir akıl hiçbir iyiliği bizatihi kayıtsız ve şartsız bir kökene dayalı olarak yapmaz. Hesaplı iyiliktir, kayıtlı iyiliktir, şartlı iyiliktir. Çünkü ahiret inancı kayıtsız ve şartsız iyiliğin ödüllendirileceği esasına dayanır. Eğer bir gün yaptığınız tüm davranışların onu hiç kimse görmemiş olsa dahi bir bir ortaya dökülüp hepsinin hesabını vereceğinize iman etmişseniz, iyi davranmak sizin için artık alternatifi olmayan, düşünülemeyecek olan bir davranış biçimine dönüşür.

Tüketilmiş bir hayatın hesabı verilemez. Fakat inkar hesap günü gerçeğini de ortadan kaldırmaz. Onun için bu sure 65. ayetinde;

Elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn (65) O gün der, onların ağızlarını kapatırız, mühürleriz, bantlarız. Bize elleri konuşur ve ayakları şahitlik, tanıklık yapar. Ne kazandığı, ne yaptığı, ne ettiği, ne eylediğini bir bir sayar ve döker. İşte tamamının ana fikri yeniden diriliş ve hesap günü olan Yasiyn suresi içinden sadece bir ayet bu.

Bu surenin ahiret ana fikri etrafında böylesine yoğunlaşmasının bir başka sebebi de varlığın unuttuğumuz, ya da gözümüzden kaçan çoğu zaman bir yasasıdır. Tekamül yasası.

Tekamül yasası; materyalist kimi düşüncelerin de kabul ettiği bir yasa. Fakat nedense sadece madde ile sınırlı olarak gördü. Bu tekamülün manaya, maddeyi aşan boyuta geçmediğini sandığı bir yasa. Oysa ki tekamül maddenin sadece görünen boyutunu değil görünmeyen boyutunu, varlığın sadece maddi boyutunu değil manevi boyutunu da ilgilendiren bir yasadır.

Maden, bitki, hayvan ve insan bu yasaya tabi. Bu yasaya tabi olduğu içindir ki madenlerin en yüksek en soylu en gelişmiş birimi bitkilerle bir teğetlik oluşturur. Adeta kendisinden bir üstte ki varlık katmanına yükselir. Bitkilerin en gelişmiş türü, kendisinden bir üstte ki varlık katmanıyla irtibata geçer. Yoğun geçen bir cereyan akımının atlama yapması gibi bir üst varlık katmanıyla buluşur. Orada bir kontak noktası oluşur. Bir iletişim noktası kurulur.

Bu sadece insana kadar böyle değildir. Maddi ve manevi boyutuyla, ruhani boyutuyla, maddenin değil, aşkının konusu olan, lâhutun konusu olan insan, kendi türünün içinde yükselir ve yücelirse, bir üst alem olan alem-i Melekûtla irtibata geçer. Orada insan ruhunun çeperlerine tutunarak adeta yol alır, tekamül eder. Ve bu Tekamül sonuna kadar sürer. Madde de biten tekamül, manada devam eder gider. Ve aslında cennet insanın tekamül etmiş halinin son durağıdır.

Onun içindir ki ahiret bu sürecin maddi olmayan yüzünü temsil eder. Ve işte bu sure bu bakımdan da okunurken insanın tekamül sürecinin, varlığın maddi olan yüzü ile sınırlı olmayıp, manevi olan boyutuyla da devam ettiğinin bir göstergesi, bir işareti olarak okunmak durumundadır. Bu mukaddimeden sonra Yasin suresinin tefsirine geçebiliriz.

[Ek bilgi-1 ;  SURENİN İSİMLERİ

Bu sûreye «Kaîb» adı da verilmiştir. İtikada dair birçok esasları ihtiva ettiği ve okuyanların kalplerini nûrlandırdığı için de «Kalbü’r-Kur’an» adını almıştır. Birçok yanlış inançları ortadan kaldırdığı ve İslâmiyet’i müdafaa ettiği için de «Dafia» unvanını almıştır. Gafilleri ikaz edip haklarındaki hükmü-i ilâhîyi bildirdiği için de “Kaziye» adını almıştır. Kendisini, ihlâs ile okuyanların dünyevi ve uhrevî nimetlere nail olacaklarına vesile olacağı için «Muammime» unvanını da almıştır. (Ebü’l-Leys Semerkandi Tefsirü’l-Kur’an) ]

[Ek bilgi-2 ; YASİN SURESİNİN ESASLARI

Yasin suresi Kur’an ın 4 esas maddesinden 3. olan

1 – Tevhid, Allah’ın birliği demek,

2 – Ahiret

3 – Risalet yani peygamberlik hakikatini ayrıntılı denecek derecede ele alır. Şöyle ki;

1 – Yüce Allah’ın gök yüzünde tezahür eden, görünen kudreti, güneş ve ayın hikmetleri gece ve gündüzün oluşumu, bitkiler ve hayvanlar aleminde, insanın yaratılışında tezahür eden, ortaya çıkan, görünen deliller hatırlatılarak bütün bunların tek olan yüce yaratıcıyı gösterdiği zihinlere yerleştirilir.

2 – Yasin suresi 2. olarak ölmüş yer yüzünün her sene bahar mevsiminde canlanması, insanın bir damla sudan yaratılması, ölülerin diriltilmesinin delili olarak anlatılır.

3 – Üçüncü olarak insanlık tarihinde risaletin yani peygamberliğin öteden beri mevcut olup Hz. Muhammed (S.A.S.) ile devam ettiği, mahiyet olarak beşerden başka bir şey olmayan elçilerin sadec ilahi mesajı tebliğ ile görevli oldukları, onların bu ağır vazifeden ötürü insanlardan hiçbir karşılık beklemedikleri bildirilir.

Kısaca bu surede Hz. Muhammed (S.A.S.)in peygamberliğini inkar etmenin, alay ve zulüm ile karşı koymanın korkunç sonuçlarıyla dini inkar edenler korkutulmaktadır. Her ne kadar deliller öne sürülerek açıklamalar yapılıyorsa da bu surede inzar yani korkutarak uyarma esastır ve ağır basmaktadır…..

Prof Dr Davut Aydüz

http://www.youtube.com/watch?v=zzLHN5jI8Wc ]

“BismillahirRahmanirRahıym”

Rahman, rahiym Allah adına.

1-) Yaa, Siiiiyn;

Yâ Siiin (Ey Muhammed)! (A. Hulûsi)

01 – Yâsîn. (Elmalı)

Yaa, Siiiiyn ey insan. Aslında bu kelimenin kimi tefsir otoriteleri anlamlı bir kelime olmaktan öte bir çok surenin başında gelen mukaddaat harflerinden biri olduğunu söylemişler ve onlardan biri bu. Fakat Tercüman-ül Kur’an lakaplı İbn. Abbas bu harflerin, ya da bu kelimenin daha doğrusu hurufu mukadda değil, anlamlı bir isim olduğu görüşünde. Arap kabilelerinden Tay lehçesinde insan yerine kullanılan ya uneysiyn, yani bir şefkat ifadesi olan ismi teshıyr kipinde ya buneyy, yavrucuğum, canım yavrum, ey can insan, ey değerli insan, ey değerli varlık manasına, ey insan manasına kullanıldığını tespit etmiş.

Yine bu görüşe İlk tefsir otoritelerinden İkrime, Dehhak, Said Bin Cübeyr gibi Kûfe ekolüne mensup müfessirlerle, Hasan Basri gibi Basra ekolüne mensup müfessirler de katılmışlar. Hatta Said Bin Cübeyr bunun, Resulallah’ın isimlerinden bir isim olduğu yorumunu yapmış, öyle okumuş. Yine Habeş dilinde de Yasiyn in ey insan anlamına geldiği konusunda tespitte bulunmuşlar.

Neden böyle bir isimle giriyor sure, ey insan..! eğer bütün bu otoritelerin yorumlarını kabul edersek, ki en kabule şayan görüş bu olmalı; Ey insan. diye nida ile girmesinin sebebi ne. Öncelikle burada ey insan denilenin Resulallah olduğunu hemen hatırlatalım. Çünkü hemen devamında; İnneke leminelmurseliyn (3) sen diye devam ediyor. Gönderilmiş peygamberlerdensin diyor. Demek ki burada ki ey insan hitabı genel olarak insanlığa olmaktan daha çok Resulallah’a dır.

Peki neden? Bunun iki nedeni olabilir. İnsan olmanın haysiyet ve değerine bir atıf. Yani bizatihi insan olmak çok kıymetli bir şey, çok değerli bir şey, çok yüce bir şey onun için bir insanı övecekseniz ona insan demeniz yeter. Onun için bir insan eğer yücelmek istiyorsa, büyümek istiyorsa, gelişmek istiyorsa, kendisine tumturaklı, şatafatlı bambaşka sıfatlar aramaya kalkmasın “İnsan” olsun. Çünkü insan doğulmaz, insan olunur. Beşer doğulur, insan olunur.

İnsan olmak anatomik bir şey değildir. İnsanın fiziki boyutuyla ilgili bir şey değildir. İnsan olmak insanın ruhani boyutuyla, akli boyutuyla, iradi boyutuyla ilgili bir şeydir. Onun için 1. amacı insan olmanın değerine bir atıf.

2. si ise Peygamberin, Resulallah’ın, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.S.)in “insan” olduğuna, yani hem beşer olduğuna, melek olmadığına, ayaklarının yerden kesik olmadığına, yer yüzünde iz bıraktığına, dolayısıyla izlenecek birini arıyorsak onu izlememiz gerektiğine bir işaret, hem de kelimenin en güzel manalarının tamamıyla insanlığın ufku olduğuna bir atıftır.

Bu noktada Kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna.. (15) i hatırlatırım. Dediler ki siz bizim gibi bir beşerden, ölümlü bir insandan başkası değilsin. Yani bu mantığa bir atıf adeta aynı zamanda. Tüm inkarcı toplumlar kendilerine gönderilen peygamberlere itiraz ederken ilk gösterdikleri itiraz delili siz de bizim gibi bir insansınız demek olmuştur.

Melek bekliyorlardı, aslında onların melek beklentileri muhataplarından çok kendilerinin bulacağı mazerete bir kulp olsun içindi. Eğer melek gönderilmiş olsaydı peygamberlerin insan yerine, o zaman da bizim bir meleği izlemek gibi bir şeyimiz, kabiliyetimiz olamaz, çünkü aramızda yapısal fark var. Tabiatımız uyuşmuyor diyeceklerdi. Zaten itaat etmeye, izlemeye gönüllü olmadıkları için, o zaman daha kolay mazeret uyduracaklardı. Onun içinde Kur’an açıkça Nisa suresinde olacak yanlış hatırlamıyorsam. (hayır İsra/95); Eğer yeryüzünde salına salına gezen insanlar değil de melekler olsaydı, biz de peygamber olarak melekler gönderirdik. (İsra/95) cevabını veriyor.

Bu anlamda ey insan hitabının, muhatabın aklında çağrıştırdığı ilk düşünce “insan ol” sözcüğünün en güzel anlamlarıyla beraber gözümüzün önüne kim gelir insan deyince? Aslında ders bu. İnsan deyince, veya biri bize insan ol deyince gözümüzün önüne Resulallah’ın, Allah’ın resulünün gelmesi gerektiğini ima ve ihsas ediyor bu ayet. Kim gibi, nasıl insan olalım..! işte insan olmak..! Ey insan.

Yine ilginç bir anekdot olabilir, Kur’an da Resulallah’ın Muhammed ismi mükerreren kullanılır, Ahmed ismi kullanılır. Fakat bunların hiç biri nida ve münada olarak kullanılmaz. Yani bu isimlerle nida edilmez, nida formunda gelmez. Ey Muhammed, Ey Ahmed, nida formunda gelmez. Bu kalıp kullanılmaz. Ama Resulallah’a nida formu ile gelen tek vasıf veya Said bin Cübeyr’in görüşüyle isim budur. Ey insan..! Yani her şeyi anlatmaya yetiyor aslında. Ey insan, o kadar Ey insanlığın zirvesi, ey insanlığın ufku, ey insanlığın mostrası, ey insanlık modeli üsvetün hasenetün de bu işte. İnsanlık için bir model, bir şahit, bir şehiyd, bir tanık, bir mostra.

Bu manada Hz. İsa’yı düşmanlarına şikayet eden hain Yahuda’nın hikayesi anlatılırken onun Romalı askerlere Hz. İsa’yı, İşte insan diye gösterdiği nakledilir. İşte İnsan, Yani demek ki tüm peygamberler aslında Allah’ın insanlığın önüne sunup da işte insan diye model gösterdiği ufuk şahsiyetlerdir ve onların tamamının ufkuda, zirvesi de bu surenin girişinde kendisine hitap edilen Allah Resulü A.S. dır.

2 -) VelKur’ânilHakiym;

Ve Kur’ân-ı Hakiym (ve bildirdiği Hikmet dolu Kur’ân)! (A. Hulûsi)

02 – Hikmetli Kur’an ın hakkı için. (Elmalı)

VelKur’ânilHakiym hikmetle (muhatabını inşa eden) bu Kur’an a and olsun.

Neden muhatabını inşa eden diye bir parantez içi bir ilaveye ihtiyaç duyduk, Çünkü el Hakiym kalıbı mübalağa ile ismi fail kalıbıdır. Dolayısıyla ismi fail kalıbı canlı ve şuurlu özneler için kullanılır. İlginç olan şu Kur’an a canlı ve şuurlu bir özne gibi bakmamızı istiyor El Hakiym sıfatını vererek Kur’an a rabbimiz. Yani Kur’an a özne olarak bakalım istiyor.

Kur’an a özne olarak bakmak nedir? Sizi inşa edecek bir usta olarak görmektir. Çünkü Kur’an ın indiriliş amacı, vahyin indiriliş amacı genelde inşadır. Vahiy ilahi bir inşa modelidir. İlahi bir inşa projesidir. Vahyin inşa ettiği şey de insandır. Zaten ey İnsan diye başlayıp VelKur’ânilHakiym diye devam ediyorsa, Kur’an a dikkat çekiyorsa ve Kur’an ın da Hakiym oluşuna dikkat çekiyorsa; İnsan olmak istiyorsanız vahyin kılavuzluğuna sarılın. İnsan olmak istiyorsanız vahyin hikmetine sarılın, insan olmak istiyorsanız vahiy ışığından ayrı kalmayın demek istemektedir.

İşte onun için bilinçli ve canlı özneler için kullanılan ismi fail kalıbını burada Kur’an ın bir niteliği olarak getirmiş. El Hakiym. Ey insan Kur’an a inşa edici bir özne olarak bak.

Bunun tersi nedir? Senin özne olup Kur’an ın nesne olması. Eğer Kur’an ı nesneleştirirsen vahyin dediğinin tam tersini yaparsın. Kur’an ı nesneleştirmek ne demek? Kur’an sizi inşa edip Kur’an size yol göstereceği yerde siz Kur’an ı inşa etmeye, yani kitaba uymak yerine, kitabına uydurmaya ve onun üzerinde tasarrufta bulunmaya, ona yol göstermeye kalkarsınız o size yol göstereceği yerde. İşte bu roller ters dönmüş olur bu durumda. Kur’an özne olacakken, Kur’an nesneleşmiş, nesneleştirilmiş olur ki o zaman fonksiyonunu icra edemez.

İşte o zaman ilk nesli yer yüzünün en büyük iman hamlesini yapacak şekilde eğiten Kur’an ilk nesle indiği gibi sizin elinizde de olmasına rağmen sizde hiçbir şey değişmez. Bu aradaki fark Kur’an dan kaynaklanmaz. Bu aradaki fark insanın Kur’an a, muhatabın Kur’an a bakışından kaynaklanır. İlk nesil Kendilerini Kur’an ın inşasına açmışlar, akıllarını, tasavvurlarını ve şahsiyetlerini Kur’an a inşa ettirmişler. Doğru ve yanlışın içini Kur’an a doldurtmuşlar. Kur’an doğruyu nasıl tanımlıyorsa doğruyu öyle kabul etmişler. Yanlışı nasıl tanımlıyorsa öyle kabul etmişlerdi. İyi ve kötüyü, kârı ve zararı, kazancı ve kaybı, yükseği ve alçağı nasıl tanımlamışsa Kur’an onlar da öyle bilmişlerdi. Zaten Kur’an ı özne bilmek budur. Kur’an ın inşa ettiği bir zihniyete bir akla, bir tasavvura sahip olmakta budur. O zaman artık vahiyle tutar, vahiyle görür, vahiyle konuşur, vahiyle yaşar, vahiyle ölürsün.

Ama bunun tersi Kur’an ın nesneleşmesidir ki artık Kur’an inşa edici bir özne olmaktan çıkmıştır. Sadece elinizde canınızın istediği zamanlar törensel bir unsura dönüşmüştür. Yani ölüm törenlerinde veya başka törenlerde geçici bir zaman için ruhuna nüfuz etmeden, aklınızı ona açmadan, zihninizi ona açmadan, ruhunuzu ona açmadan, hayatınızı ona açmadan, tabir caizse bir kadavra muamelesi yaparak, elinize eldiven, burnunuza maske, önünüze önlük takıp onu bozdurup bozdurup harcayarak ve bozup parçaladıktan sonra da aşağı atarak Kur’an okumuş olmazsınız. Olmayız. Bu Kur’an a nesne muamelesi yapmak olur.

İşte onun için Kur’an bizi daha 2. ayetinde El Hakiym niteliği ile uyarıyor, yani ismi fail, hem de mübalağa kipiyle ismi fail ki özneliğin en büyük biçimiyle özne. Özneliğin maksimum değeriyle özne. Kim üzerinde? Elbette insan üzerinde.

3 -) İnneke leminelmurseliyn;

Kesinlikle sen Rasûllerdensin. (A. Hulûsi)

03 – Emîn ol ki sen o risaletle gönderilen Peygamberlerdensin. (Elmalı)

İnneke leminelmurseliyn ki, sen elbette gönderilen elçilerden birisin. Seni yalanlamak, Kur’an ı yalanlamaktır. Kur’an ı yalanlamak, ahireti yalanlamaktır, ahireti yalanlamak Allah’ı yalanlamaktır. Bakınız silsile halinde nereye varıyor. Onun için aslında bu ilk ayetlerde gösterilen yol, silsile birbiri ardınca gelen halkalar bir yalanlama zincirinin ilk halkasının nasıl bizi son halkaya doğru götürdüğünü de gösteriyor. Allah korusun tabii ki.

İnkarın şiddetine bakın ki bu 3. ayette tam 4 te’kitle geliyor bu ayet.

1 – Muhataplar ne kadar ısrarlı inkârcılarsa ayet “inne” te’kidiyle geliyor.

2 – Bu bir pekiştirme ısrar. İnne Muhakkak, şüphesiz, kuşku yok “l” lemin de ki “lâm” te’kit lam ı 2. te’kit bu.

3 – Yemin VelKur’ânilHakiym deki yemin. O yemin buraya da raci.

4 – İsim cümlesi. İsim cümlesi de Arap dilinde fiil cümlesinden farklı olarak ısrara, yani sabit kadem olarak sübuta delâlet eder ki; ısrarcıyım, ayak diriyorum, bu böyledir anlamını içerir. Yan anlamını içerir.

4-) ‘Alâ sıratın müstekıym;

Sırat-ı müstakim üzeresin. (A. Hulûsi)

04 – Bir sıratı müstakîm üzerindesin. (Elmalı)

‘Alâ sıratın müstekıym dosdoğru bir yol üzeresin.

..ve inihtedeytü fe Bima yuhiy ileyye Rabbiy.. (Sebe’/50)  Hatırlayalım ayeti eğer hidayette isem bu rabbimin vahyi sayesindedir. Daha önce bu ayeti işledik. Eğer ben hidayette isem, kesinlikle bu rabbimin hidayeti sayesindedir, vahyi sayesindedir. Yani demek ki Allah’ın vahyi olmazsa bizim şaşırmamız içten değil. Onun için Ve vecedeke dâ(aaa)llen feheda. (Duha/7) yolunu kaybetmiş bulup da doğru yola yönetmedik mi diyen Kur’an işte buna atıf yapar. Ve Kur’an ın baş rolü muhatabına ilahi bir kılavuzdur. Yol haritasıdır.

5-) Tenziylel AziyzirRahıym;

Aziyz ve Rahıym’in sende tafsilâtlı olarak açığa çıkardığı ilim ile! (A. Hulûsi)

05 – Tenziliyle o azîz rahîmin. (Elmalı)

Tenziylel AziyzirRahıym çünkü bu vahiy en yüce, en merhametli olanın katındadır.

Vahiy ilahi rahmetin tecellisidir. Allah tenezzül buyurmuştur insanoğluna. Onun için insanoğlunun önüne bir gök sofrası açmıştır. Bu gök sofrası vahiy sofrasıdır. Karınlar acıkır, yer sofrasında doyar. Ruhlar acıkır, akıllar acıkır gök sofrasında doyar. Onun için bu gök sofrasının başına tüm insanlık davet edilmiştir. Bu sofra yedikçe çoğalan bir sofradır.

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil ‘alemiyn. (Enbiya/107) de budur. Çünkü tüm alemler u sofraya davet edilmişlerdir. Tüm insanlık davet edilmiştir ve Allah Resulünün alemlere rahmet olmasının anlamı da budur. Bu sofrayı insanlığa açtığı için alemlere rahmet olmuştur.

6-) Litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn;

Ataları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, Sünnetullâh’tan) kozalı olarak yaşayan bir toplumu uyarman için. (A. Hulûsi)

06 – İnzar edesin: vahameti haber veresin diye bir kavme babalar İnzar edilmedi de haberleri de yok gafiller. (Elmalı)

Litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn bu sayede ataları uyarılmamış, dolayısıyla haktan gafil kalmış bir topluluğu uyarabilesin.

Tabii ki Kur’an vahyi tüm alemleri kapsar. Yani bütün bir insanlığa indirilmiştir. Ama şunu da unutmamak lazım; Ve enzir aşiyretekel akrebiyn. (Şu’ara’/214) uyarmaya yakınlarından aşiretinden akrabandan başla diyen ayet, aslında vahyin hitap sınırını daraltmış falan olmuyor kesinlikle. Çünkü öbür taraftan;

Ve ma erselnake illâ kâffeten linNasi beşiyran ve neziyra… (Sebe’/28) diyor. Biz seni bütün bir insanlığa müjdeci ve uyarıcı olman için gönderdik. Başka bir şey için değil. Yani kâffeten linNas tüm insanlığa. Bu iki ayet arasında ki irtibatı nasıl kuracağız? Elbette merkezden muhite, odaktan çevreye doğru bir üslup, bir yol yordam izlenir.  Kişinin hakikati ilk duyuracağı, kendisine en yakın olanlardır ve dolayısıyla daha sonra suya atılan bir taş gibi dalga dalga çember yayılacaktır. İşte burada başlama noktasına işaret edilmektedir.

7-) Lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm lâ yu’minun;

Andolsun ki onların çoğunluğuna o söz (Cehennem, insanların ve cinlerin çoğuyla dolacaktır; sözü) Hak olmuştur! Bu sebeple onlar iman etmezler! (A. Hulûsi)

07 – Celâlim hakkı için daha çoklarına karşı söz Hakk olmuştur da onlar imana gelmezler. (Elmalı)

Lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm lâ yu’minun doğrusu onların bir çoğu hakkında ki söz doğru çıkmıştır. Artık asla iman etmezler. Söz bu, çoğunluğun iman etmeyeceğine dair ilahi bilgi. Biz bunu Kur’an ın bir çok yerinde farklı kalıplarla görüyoruz. Çünkü ekseren Nasi lâ yu’minun. (Hud/17) diyor mesela. İnsanların çoğu iman etmez. Adeta bu bir ilke, sanki bu işin yasalarından biri. Gerçekten yığınlar, kalabalıklar ilgisi manevi olana değil maddi olanadır. İlgisi hakikate değil yalanadır. İlgisi eşyanın derinine değil yüzeyinedir. Onun içindir ki ekseruhüm lâ ya’kılun (Ankebut/63) insanların çoğu akletmez. Niye iman etmez? çünkü akletmez. Akletmeyen doğal olarak iman da etmez.

Peki iman etmeyince 3. bir kalıp daha var Kur’an da ekseren nâsi lâ yeşkurûn (Bakara/243) şükretmez. İman etmedi ki şükretsin. Akletmedi ki iman etsin. Dolayısıyla bu kalıplar aynı zamanda kitlelerin, yığınların tabiatını ele verir. İşte burada da sözden kasıt bu olsa gerektir.

8 -) İnna ce’alnâ fiy a’nakıhim ağlâlen fehiye ilel’ezkani fehüm mukmehun;

Muhakkak ki biz onların boyunlarında, çenelerine kadar dayanmış boyunduruklar (şartlanma ve değer yargıları) oluşturduk! Artık (onlar kendi hakikatlerini göremezler) başları yukarı doğru kalkıktır (benlikleriyle yaşarlar)! (A. Hulûsi)

08 – Çünkü biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişiz, onlar çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı gözleri aşağı somurtmaktadırlar. (Elmalı)

İnna ce’alnâ fiy a’nakıhim ağlâlen fehiye ilel’ezkani fehüm mukmehun zira sanki biz onların boyunlarına çenelerine kadar uzanan demir halkalar geçirmişiz de başlarını bir türlü eğememektedirler. Orada ki sanki, tabii metnin ortaya koyduğu, daha doğrusu lafzın ortaya koyduğu bir şey olmaktan daha çok mananın ortaya koyduğu bir açıklama olarak anlaşılmalı.

İnkarcıların kibir ve küstahça tavırlarına bir atıf bu. Bu ayeti ahirete müteallik olarak anlama yanlısı olmuş müfessirlerimiz. Fakat Zemahşeri ve Razi başta olmak üzere bir çok müfessirimizin de dikkat çektiği gibi bu ayet gerçekten de temsili bir ayettir ve kafirlerin inkarcıların Allah’a baş kaldırmada ki ısrarlarını ifade etmektedir, küstahça tavırlarını ifade etmektedir.

Ve boyna geçirilen demir halkalardan söz etmektedir. Öyle ki demir halka çeneye kadar uzanıyor. Üst üste demir halkalar düşünün, o kadar sıkıştırılmış ki omuz üstünde, çenenin altında, boynu sıkan bu halkalar, artık çenesini havaya kaldırmış başı yere inmiyor. Yani burada ince bir ironi de söz konusu başını eğecek zaman gelince başını eğemeyecek, adeta demir bir halka varmış gibi.

[Ek bilgi; Boynu halkalı kadın. Örnek resim.) http://ekabiruzay.blogspot.com/2012/11/boynu-halkal-kadn.html

Burada tevriye de var bir yerde, çünkü demir halka köleliğin simgesi aynı zamanda. Öyle ki nefislerine kul olanlar, benliklerine kul olanlar, şeytana kul olanlar bakınız Allah’a baş kaldırıyorlar. Allah’a kafa tutanlar, başlarını Allah’a karşı dikenlere bakınız, kimin kulu oluyorlar. Yani aynı zamanda köleler.

Burada belki paradoksal biçimde bu iki şeyin bir arada olduğunu görüyoruz. Allah’a karşı baş kaldırırken, nefislerine, benliklerine, içgüdülerine, şehvetlerine ve şeytana kul olanların resmini çiziyor ayeti kerime.

9-) Ve ce’alna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun;

Onların önlerinden bir set (geleceği göremezler) ve arkalarından bir set (geçmişlerinden ders almazlar) oluşturduk da böylece onları bürüdük… Artık onlar görmezler. (A. Hulûsi)

09 – Hem önlerinden bir set ve arkalarından bir set çekmişiz, kendilerini sarmışızdır da baksalar da görmezler. (Elmalı)

Ve ce’alna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun yine burada dünyaya müteallik olarak anlayacaksak o adetayı bir daha parantez içinde almak zorundayız. Adeta önlerinden ve arkalarından birer set çekmiş ve gözlerini perdelemişizdir de artık görememektedirler.

Sembolik dil kullanıldığını daha önce söylemiştim. Manevi körlükten söz ediyor bu ayet. Yoksa birer duvar çekmeden değil. Çekilen bir duvar falan yok. Fakat sanki duvar varmış hatta duvardan da öte ses geçirmez, duygu geçirmez bir duvar beklide. Böyle bir ruhu engelleyen bir duvar düşünün, ruha sinyal gönderilen sinyalleri almayan, geçirmeyen bir duvar düşünün.

Göz var fakat ışık yok, ışığa kapalı, ışık; vahiy. Göz olsa ne yazar. Eğer vahiy ışığı yoksa en keskin göz bile karanlıkta neyi görebilir. İşte belki bu duvar, insanın kendi ruhunun önüne, insanın kendi yüreğinin önüne, insanın kendi bilincinin önüne, aklının önüne ördüğü ses geçirmez, iman geçirmez, vahiy geçirmez korkunç bir duvar. Ondan bahsediyor ayet.

10-) Ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu’minun;

Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler! (A. Hulûsi)

10 – Ve onlarca müsavidir: ha İnzar etmişin kendilerini ha etmemişin; inanmazlar. (Elmalı)

Ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu’minun şu halde sen onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için fark etmez. İman etmezler, dönmezler, asla değişmezler. Çünkü algılamazlar, çünkü gözlerini güneşe kapatmışlardır yarasalar gibi. Çünkü yüreklerini ve akıllarını kapatmışlardır. Hiçbir etkisi olmaz. Etkisi olmayacak diye sen uyarıdan vazgeç manasına gelmiyor bu. Sen uyar çünkü kimin kapalı kimin açık olduğunu bilemezsin ki. Lem ad’as en aşukka ala kulûbin nas diyordu onun için efendimiz. “Ben insanların kalbini açıp yarmak için gönderilmedim.” O nedenle de herkesi uyardı, herkesi müjdeledi, herkesi davet etti. Çünkü kimin kapalı kimin açık olduğu davetten sonra belli olur. Davet edilmeden nasıl bilinebilirdi.

11-) İnnema tünziru menittebe’azZikre ve haşiyer Rahmâne Bilğayb* febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym;

Sen ancak Zikre (hatırlatılan hakikate) tâbi olan ve gaybı olarak Rahmân’dan haşyet duyanı uyarırsın. Onu bir mağfiret ve kerîm bir bedel ile müjdele! (A. Hulûsi)

11 – Ancak zikri takip eden ve gayb de rahmana haşyet besleyen kimseyi sakındırırsın, işte onu hem bir mağrifetle hem bir ecri kerîm ile müjdele. (Elmalı)

İnnema tünziru menittebe’azZikre ve haşiyer Rahmâne Bilğayb ne ki sen sadece ilahi uyarıya tabi olan ve idraki aşan bir hakikat olmasına rağmen o Rahman’a derin bir saygı duyan kimseyi uyarabilirsin. febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym o halde bu gibilerini tarifsiz güzellikte bir güzellikle, bir ödülle, bir mükafatla müjdele.

Tıpkı; Nebbi’ ıbadiy enniy enel Ğafûrur Rahıym. (Hicr/49) kullarıma haber ver, haber verki ben sonsuzca bağışlayan bir rabbim. Ama; Ve enne azâbiy hüvel azâbül eliym. (Hicr/50) ama bir de azabım var ki o çok acıdır, çok acı bir cezalandırmadır ayetini hatırlatıyor.

Kullarıma haber ver rahman olduğumu, fakat istismar etmeye kalkmasınlar. Rahmetin kaynağı benim. Eğer bir yerde rahmet görmüşlerse, merhamet görmüşlerse onun kaynağını izlesinler, orada beni bulacaklar. Onun içinde bana yönelsinler. Bu kaynaktan onlara da pay ayırayım. Bu kaynağın arıtmayacağı kir yok. Bu kaynağın temizlemeyeceği günah yok, örtmeyeceği günah yok. Ama yeter ki yönelsinler.

Aslında ayetin söylediği açık. Allah’a yönelin, bağışlanmayacak hiçbir günah yoktur. Yeter ki itiraf edin Allah’a yönelin. Rahmetin kaynağının O olduğunu bilin ve bu bilinçle O’nun kapısına gelin. Bunu söylüyor.

12-) İnna nahnu nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asârehüm* ve külle şey’in ahsaynâhu fiy imamin mubiyn;

Kesinlikle biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz! Onların yaptıklarını ve meydana getirdikleri eserleri yazarız! Biz her şeyi İmam-ı Mubiyn’de (beyinlerinde ve ruhlarında) ihsa ettik (tüm özellikleriyle kaydettik)! (A. Hulûsi)

12 – Hakikat biz biziz, ölüleri diriltiriz ve takdim ettikleri şeyleri ve bıraktıkları eserleri kitaba geçiririz ve zaten her şey’i açık bir kütükte bir «İmamı Mübîn» de ıhsa etmişizdir. (Elmalı)

İnna nahnu nuhyilmevta elbette biz, evet, ölüyü biz dirilteceğiz. ve nektübü ma kaddemu ve asârehüm ve onların önden yolladıklarını da, arkada bıraktıkları eserleri de mutlaka kayda geçireceğiz. Burada sadakayı cariyeyi, Resulallah’ın öldükten sonra kişinin defterini şu 3 şey kapamaz haberini hatırlıyoruz. O 3 şey; salih evlat, hayırlı bilgi ve sadakayı cariye.

Sadakayı cariyeyi biliyoruz, insanlığa yararlı şeyler. Hayırlı evlat, onu da biliyoruz ve doğru bilgi. Geriye kalmış doğru bilgi yararlı bilgi. İşte o insanın yaşayan ameli. Yani insan ölür, fakat ölmeyen bir şey kalırsa geriye o da amelidir, yaşayan amelidir. Dolayısıyla bu hadiste beyan edilen 3 şey insanın arkasından çalışan açık bir cari hesap olması çok anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü bir başkasının sevabı değildir o giden, onun kendi sevabıdır. Çünkü kendisi ölmüş ama eylemi yaşamaktadır, bilgisinde yaşamaktadır, kitap olarak yaşamaktadır. İnsanları irşad ederek yaşamaktadır. Onu her okuyandan bir pay gitmektedir.

Evladında yaşamaktadır, o evladın yaptığı her güzellik adeta altına bir karbon konularak bir nüshası da ona vesile olana gitmektedir. Yine onun geriye bıraktığı kalıcı, faydalı eserler. O da açık bir hesaptır. İşte bu hadisi hatırlatıyor.

ve külle şey’in ahsaynâhu fiy imamin mubiyn böylece her şeyi açık seçik gelişmiş bir ana bellekte kayıt altına almış oluruz.

İmam, en ileri, gelişmiş anlamına gelir kök anlam itibarıyla, Umm. Bir şeyin türediği asıl, anne de oradan gelir. Ama hemen bu anlamın yanında önde olan, emam da oradan gelir. Ön taraf demektir. İmam aynı kökten türetilir. Önde olduğu için, lider olduğu için, en gelişmiş ve en ileri şekline de bu kelime kullanılır bir şeyin. Yani kayıt tutmanın en ileri biçimiyle, “en ileri tekniği” neyse onunla kayıt tutacağız. Gören Allah’a imanı pekiştiren bir ifade bu.

3.000 boyutlu bir kamera düşünün, 3 boyutlu değil. Bugün 3 boyutlu çekilmiş kayıtları izlediğimizde hayran oluyoruz. 3.000 boyutlu. Bu boyutların içinde o işi yaparken aklından neler geçiyor, kalbinden neler geçiyor, hafızan ne durumda, seninle görevli meleklerin yüzü nasıl, yani ona nasıl tepki veriyorlar kayıtta o da var. Ve nefsin enen, egon nasıl, şeytanın ne durumda. Yani hepsi kayıtta. Bir tek eylem ama o eylemin arkasında görünen ya da görünmeyen ne kadar unsur varsa, bilincin, aklın, iraden, kalbin, duygun, düşüncen dahil olmak üzere hepsi de kayda girmiş.

Bunu insan havsalası almıyor, aklı düşünemiyor bile böyle bir kayıt sistemini. İşte öylesine en ileri kayırt tekniğiyle kaydedilmiş olarak hesaba geçecek.

13-) Vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun;

Onlara o şehir halkını örnek ver… Hani oraya Rasûller gelmişti. (A. Hulûsi)

13 – Ve onlara, o karye sahiplerini temsil getir, o dem ki ona o gönderilen Resuller varmıştı. (Elmalı)

Vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun imdi onlara kendilerine elçilerimizi gönderdiğimiz şehir halkının hikayesini anlat. Katade ve İkrime, -ki Taberi naklediyor bunu- bu karyenin, bu şehrin Antakya olduğunu söylerler. Ki aksal Medine, 20. ayette öyle diyor, şehrin en uzağından, Medine olarak geçiyor. Kur’an bir yer için Medine diyorsa orada hukuki her türlü alt yapı var demektir. Çünkü bir yerin Medine olabilmesi deyyana sahip olmasıyla mümkündür. Deyyan orada hukukun işlediğini gösterir. Onun içinde bura kelimenin tam anlamıyla bir uygarlık kenti. Ki Antakya buna uyuyor. Orada ki halkında Antakyalılar olduğu yorumunu yapmış bu otoriteler.

Racülün de ilerde gelecek Habibi Neccar olduğunu söylemişler Antakya da metfun olan yani Antakya da geçmiş tarihsel bir hadiseyle bu ayetler arasında bir bağ kurmuşlar. Elçilerin de Hz. İsa’nın havarileri olduğunu söylemişler.

Bu yorumu eksen alacak olursak el Mürselun u peygamber manasına elçiler değil, elçinin elçileri anlamına alabiliriz. Yani davetçiler anlamıyla alabiliriz. Çünkü Hz. İsa göndermişse, havarilerse; onlara peygamber manasına elçiler demek doğru olmaz.

Hz. Peygamberin Muaz Bin Cebel’i Yemen’e gönderirken Resuli Resulillah dediği gibi. Allah’ın elçisinin elçisi manasına belki kullanılabilir.

Murselun edilgen bir kip zaten. Kıssa boyunca hep bu kiple geçer ilginçtir. Hiç ne isim olarak ne de zamir olarak Allah’a izafe edilmez. Yani rusülüna gibi bir izafet terkibi kullanılmaz. Musa ve Harun örneğinde olduğu gibi Kur’an ın anlattığı peygamberler tarihinde aynı zaman ve aynı yere iki peygamberin birden gönderildiği enderde olsa vakidir. Fakat üçünün birden aynı anda aynı yere aynı zamanda gönderildiği Kur’an tarafından nakledilmemiştir. Buradan da yola çıkarak bunların; elçinin elçileri anlamına olabileceğini, alınabileceğini söyleyebiliriz.

Fakat burada asıl parmağa değil, parmak ayı gösterirken aya bakmak lazım. Kur’an ne yerden bahsediyor, ne isim veriyor, ne mekan veriyor. Bunları vermiyorsa eğer aslında bizin parmağa değil de aya bakmamız içindir. Zaten buda sadece yorumlardan bir yorumdur ve bu yorumu ilk nesilden itibaren reddeden büyük otoriteler olmuştur, İbn. Kesir bu reddi ciddi bir biçimde ele alır ve kendiside bu redde katılır.

Peki camdan bakarsak cama değil de ne görünür burada görünen aslında her coğrafya da, her mekanda hakikati ileten her insanın başına gelecek olanlardan bir örnek seçilmiştir burada. Yani hakikati insanlara ulaştıranlar neleri göze almışlar, nasıl bedeller ödemişler, bunun örneğine burada bak ve bu örnekten yola çıkarak ey ilk muhatap olan Resul sen de ibret al ey bu vahyin tüm muhatapları, sizde hakikati insanlığa götürmek istiyorsanız bu örnek aklınızdan çıkmasın. Aslında verilmek istenen derste budur ve bu kıssa zamanlar üstü olarak anılmalı ve bunun kıssadan hisse çıkarmak için burada anlatıldığı unutulmamalıdır.

14-) İz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma fe’azzezna Bisâlisin fekalû inna ileyküm murselun;

Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar… Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: “Doğrusu biz size irsâl olunanlarız” dediler. (A. Hulûsi)

14 – O sıra ki onlara o ikiyi göndermiştik, bunları tekzip ettiler, biz de bir üçüncü ile izzet (ve kuvvet) verdik de varıp dediler: haberiniz olsun biz sizlere gönderilmiş Resulleriz. (Elmalı)

İz erselna ileyhimüsneyn bir zamanlar onlara iki elçi göndermiştik fekezzebuhüma ama ikisini de yalanladılar. fe’azzezna Bisâlis bunun üzerine onları bir üçüncüsüyle destekledik. Bu ayet rivayet ve yorumların ötesinde anlaşıldığında ortaya şu çıkar. Burada ki iki elçi Hz. Musa ve Hz. İsa ve onlarla yollanan Tevrat ve İncil. Yalanlanmaları onların bıraktığı mirasa ümmetlerinin ihaneti ve üçüncüsüyle desteklenmesi ise Resulallah’la onların vahiy mirasının desteklenmesi biçiminde anlaşılabilir. Belki bu yorum en güzel yorumlardan biridir. Hz. Peygamber ve Kur’an vahyinin Musa ve İsa’yı ve onların vahyini desteklediği ise zaten Kur’an ın sık sık söylediği bir gerçektir.

fekalû inna ileyküm murselun ve onlar dediler ki biz size gönderilmiş elçileriz.

[Ek bilgi -1; ANTAKYA HALKINA GELEN ELÇİLER

En doğru ve en açık olan görüşe göre bu ifadenin başındaki iz edatının zarf olup, fiillinin ise kendinden önce geçen câe olmasıdır. Buna göre mana, “O peygamber oraya, onları gönderdiğimiz zaman gelmiş (gitmiş)lerdi, yani, onlar kendiliklerinden gitmemişlerdir.  Onlar oraya emr olundukları  için  gitmişlerdi” şeklindedir.

Burada şöyle bir incelik var: Bu anlatıştan o peygamberin Hz. İsa (a.s) tarafından Antakya’ya gönderildikleri çıkmaktadır.

İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak “Hz. İsa’nın göndermesi, bizim göndermemiz sayılır. Allah’ın izni alınarak gönderilen, Allah’ın elçisinin elçileri, Allah’ın elçileri sayılır. Binâenaleyh ey Muhammed, aklına, “Bunlar, peygamber olan Hz. İsa’nın elçileriydi, ben ise Allah’ın elçisiyim” diye bir düşünce gelmesin. Çünkü onları yalanlamak tıpkı seni yalanlamak gibidir” demiş ve bu teselli, “Göndermiştik de” ifadesiyle tamamlanmıştır.

Bu, şöyle bir fıkhî meseleyi destekler: Müvekkilin izni ile tayin edilen vekilin vekili (avukatın avukatı), vekilin avukatı değil, müvekkilin avukatı sayılır. Binâenaleyh vekilin onu azletmesiyle, o azlolunma*. O ancak müvekkil azlederse, azlolunmuş olur. Bu izah, ayetteki “Onlara örnek ver” ifadesinin, Hz. Muhammed (s.a.s) için getirilmiş bir mesel oluşu, görüşümüz hususunda çok açık bir delildir. (Faruddin Er Razi-Tefsiri Kebir)]

[Ek bilgi: ANTAKYA HALKINA GELEN ÜÇ PEYGAMBER

Yüce Halik, putperest olan Antakya halkına Terman ile Tâlus’u elçi olarak göndermiştir. Onlar Antakya’ya gelip halkı imana davet ederek «Ey insanlar, siz putlara tapıp şeytana ibadet etmeyin. Allah’a ibadet edin, O’ndan başka ibadete lâyık yoktur» demişlerdir. Halk onların davetini kabul etmeyerek, kendilerini yalanlamışlar ve yakalayıp krallarına götürmüşlerdir.

Onlar kralın yanma girince putları görmüşler ve «Sizin taptığınız şu putlar bâtıldır. Onları asla ma’bûd edinmeyiniz. Sizin Ma’bûdunuz yerleri, gökleri yaratan ve her şeye sahip olan Allah’tır. O’ndan başka ma’bûdunuz yoktur. Kim O’ndan başka ma’bûd edinip ibadet ederse yeri cehennemdir» demişlerdir. Kral onların böyle konuştuklarını görünce gadaba gelir, ikisini de sopa ile döver ve zindana attırır.

Bunlar zindana atılınca Hâlik-ı Mutlak, o kasaba halkına Şemun’u gönderir. Şemun Antakya’ya gelir, onların zindana atıldığını öğrenir ve hemen bulundukları yere gelir. Zindanın bekçisinden onlara yemek vereceğini söyleyerek izin ister ve yanlarına girer. Karınlarını doyurduktan sonra «ben sizi kurtarmak için geldim. Siz işe yanlış başladınız, onların size itaat edip etmeyeceğini hesap etmediniz, önce onları yumuşaklıkla davet edecektiniz. Siz ise korkutarak davet ettiniz. Sizin durumunuz şu kadının durumuna benzer: Genç yaşında çocuğu olmayan, yaşlandığı zaman bir oğlu olan ve hemen onun bir anda büyümesini isteyen, büyümesi için de onu aşırı şekilde yediren, fakat çocuk bakımını bilmediği için boğup öldüren kadın gibidir. Siz de, o kadın gibi acele ettiniz, krala geldiniz, davet vakti olmadan, hemen onu imana davet ettiniz ve başınıza belâ getirdiniz.» der.

Sonra yanlarından ayrılır, puthaneye gelip oturur. Halkın gelmesini bekler. Halk puthaneye gelip ibadet etmeye başlar, Şemun da gönlünü Allah’a yönelterek secdeye kapanır. Halk Şemun’u kendilerinden zannederler.

Birkaç gün böyle devam eder, sonunda halk Şemun’un kendilerinden olmadığını anlarlar ve durumu krallarına bildirirler. Kralları, Şemun’u huzuruna davet eder, o da gider. Kral hangi milletten olduğunu sorar, o da, Îsrail oğullarından olduğunu, onların işlerini organize ettiğini, hepsi öldüğü için kendilerine sığındığını söyler. Bunun üzerine kral ona bir kaç mes’ele sorar, hepsinden olumlu cevap alır, sonra onu yakınlarının arasına alır.

Bir müddet geçtikten sonra Şemun, krala cezaevindekileri hatırlatır ve «Ey kral, uzun zamandan beri iki kişinin hapiste olduğunu öğrendim. Onlar seni başka bir Hâna tapmaya davet etmişler. Onları getirseniz de ne demek istediklerini ben de Öğrensem ve senin tarafından onlarla bu hususta mücadele yapsam der.

Bunun üzerine kral iki kişiyi getirtir. Şemun. bunların kim olduğunu tanımamazlıktan gelir ve «sizin ilâhınızın kim olduğunu bana söyleyin.» der. Onlar da «bizim ilâhımız dilsizleri konuşturur, sağırları işittirir, alaca hastalığa yakalananları iyi eder» derler.

Bunun üzerine Şemun körleri nasıl gördüreceksiniz gösterin bakalım» der. Sonra bunların huzuruna bir âmâ getirirler, onlar dua ederler, Allah ü Teâlâ dualarını kabul eder ve anadan doğma kör olan zat görmeye başlar. Bu defa Şemun «Ben de âmâları gördürürüm» der ve bîr kör çağırır, gizli dua eder o da görmeye başlar. Şemun onlara ben de, sizin gibi görmeyeni gördürdüm. Bu bakımdan sizin benden hiçbir farkınız yok» der.

Sonra bir alacalı hastayı getirmesini isterler, bunlar onu da iyi ederler. Şemun da aynı şekilde bir alacalı hastayı iyi eder. Yine onlara «sizin benden bunda da bir üstünlüğünüz yok, der. Başka yapacağınız bir şey var mı?» diye sorarlar. Onlar da «bizim Rabbimiz ölüleri diriltir, dirileri de öldürür derler.

Bu defa Şemun «Benim buna gücüm yetmez. Ey kral, putları getirelim, belki onlar öldürmeye ve diriltmeye muktedir olurlar. Eğer buna muktedir olurlarsa üstünlük sende kalır bunlara mağlûp olmazsın» der. Kral «putlar ne körleri gördürür, ne sağırları işittirir, ne alacalıları iyi eder, ne de Ölüleri diriltir. Onlar cansız şeylerdir, hiçbir şeye malik değillerdir” der.

Şemun “Ey padişah, bunlara sor, o söyledikleri şeye güçleri yeter mi bakalım” der. Padişah da «madem ki sizin Rabbiniz, ölüleri diriltiyor, bizim bir ölümüz var. öleli yedi gün oldu, babası tarlasına ekin ekmeye gittiği için yedi gündür onu defnetmediler, babasını bekliyorlar. Haydin bakalım, onu diriltin de sizi görelim, der. Sonra ölüyü getirirler. Bunlar aşikâr dua ederler, Şemun da gizli dua eder, ölü dirilir.

Bunun üzerine Şemun «şahitlik ederim ki, bunların söylediklerinin hepsi doğrudur. Ma’bûdları haktır» der. Padişah ve adamları Şemun’un da onlardan olduğunu anlarlar ve her üçünü de öldürürler. Bunlar öldürüldükten sonra, ölünün babası Habibin Neccar gelir, oğlunun dirildiğini görünce iman eder, kral onu da öldürtür.

Antakya halkı Allah’ın elçilerine bu işi yapınca Yüce Allah üzerlerine Cebrail’i gönderir. Cebrail gelip onlara bir sayha atınca hepsi bîr anda helak olur. Böylece inkarcılar ve zalimler cezalarını görürler. Hâlik-ı Zülcelâl, bunu şöyle beyan ediyor: «Onlara iki elçi göndermiştik. Onu yalanladıkları için üçüncü biriyle desteklenmiştik. Onlar ‘biz, size gönderildik’ demişlerdi. Onlar bu elçilerin davetini kabul etmeyerek yalanlamışlardı.”

(Ebü’l-Leys Semerkandi Tefsirü’l-Kur’an)]

[Ek bilgi – 3; İlginç bir makale:

….Hz. İsa kendine ve inananlara karşı Kudüs’de Yahudilerin ölüm planı hazırladıklarını sezince Havarilerini çeşitli ülke şehirlerine ilâhi dinin davetçileri olarak gönderdi. Havarilerden Yahya (Yuhanna) ile Yunus (Pavlos)’u Roma halkını ilâhi dine davet etmeleri için Antakya şehrine gönderdi.
“Onlara, o şehir halkını misal getir. Hani onlara elçiler gelmişti. Biz onlara iki elçi gönderdiğimizde, o ikisini yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik…. (Devam ediyor).

http://www.hakimiyet.com/habib-i-neccar–makale,1946.html ]

{Allahû Alem..!}

15-) Kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna ve mâ enzelerRahmânu min şey’in in entüm illâ tekzibun;

Dediler ki: “Siz bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz… Rahmân da hiçbir şey inzâl etmedi… Siz ancak yalan söylüyorsunuz.” (A. Hulûsi)

15 – Siz, dediler: bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz, hem Rahman hiç bir şey indirmedi, siz sırf yalan söylüyorsunuz. (Elmalı)

Kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna muhatapları dediler ki siz de sadece bizim gibi birer ölümlü beşersiniz, insansınız. Yani burada melek peygamber talebi var. Aslında Kur’an da helaki anlatılan tüm toplumların peygamberlerinden ilk istedikleri ilk itirazları daha doğrusu bize bir melek gönderilmeli değil miydi. Bununla Allah’ın hayata aktif müdahalesini inkar etmek istiyorlar. Bunun altında yatan gizli sebep o. Çünkü eğer melek gönderilmiş olsaydı onu izlemeyeceklerdi ve Allah’ın insanoğluna Melek göndermeyeceğini de biliyorlar. Çünkü Allah’ın maksadı hayatın içine müdahil olmaktır. Yani vahyi ile insana kılavuzluk yapmaktır ve insana vahy ile kılavuzluk yapacaksa bu vahyi yer yüzünde bir insan uygulayacak, bir insanın şahsında bu vahiy tecessüm etmesi, gerekecek. O da peygamberden başkası değil. Onun için mazeret ileri sürüyorlardı, üretiyorlardı.

Nisa/95. ayete de denildiği gibi; Yer yüzünde salına salına yürüyen melekler olsaydı eğer, melek peygamber gönderilirdi. Ama yer yüzünde  insanlar yürüyor.

ve mâ enzelerRahmânu min şey’in rahman da hiçbir şey indirmemiştir dediler. Yani onlar Allah’a inanmak, fakat O’nun müdahalesini reddetmek. Mantık bu. Allah’a inanmak, fakat hayata müdahalesini reddetmek. Onun için rahman ismi ısrarla geliyor çünkü Rahman ismi Allah’ın hayata rahmetiyle müdahil olduğunu ifade eder ve vahiy de Allah’ın bu rahmetinin bir tezahürüdür.

in entüm illâ tekzibun siz sadece yalan söylüyorsunuz dediler.

16-) Kalu Rabbüna ya’lemu inna ileyküm lemurselun;

(Rasûller) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsâl olunanlarız.” (A. Hulûsi)

16 – Dediler: rabbimiz bilir, inanın biz gerçek size gönderilmiş, Resulleriz, (Elmalı)

Kalu Rabbüna ya’lemu inna ileyküm lemurselun elçiler dediler ki; Rabbimiz biliyor ki biz size gönderilmiş elçileriz.

17-) Ve ma aleyna illelbelağul mubiyn;

“Bize ait olan sadece apaçık tebliğdir.” (A. Hulûsi)

17 – Açık bir tebliğden ötesi ise bizim üstümüze değil, (Elmalı)

Ve ma aleyna illelbelağul mubiyn ve biz size açıkça tebliğ etmekten başka bir şeyle mükellef değiliz. Yani biz sadece size tebliğ ile emr olunduk. Görevimiz tebliğ etmektir polemik yapmak değil demeye getiriyor.

18-) Kalû inna tetayyerna Biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym;

Dediler ki: “Kuşkusuz sizde uğursuzluk olduğunu düşünüyoruz… Andolsun ki, eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi taşlayarak öldüreceğiz ve elbette size bizden feci bir azap dokunacaktır.” (A. Hulûsi)

18 – Doğrusu dediler: biz sizinle teşe’üm ettik, yemin ederiz ki vaz geçmezseniz sizi hiç tınmadan recm ederiz ve her halde size bizden pek acıklı bir azâb dokunur. (Elmalı)

Kalû inna tetayyerna Biküm Onlar; Siz bize uğursuzluk getirdiniz dediler. Yani uğursuzsunuz dediler.

Bakınız Allah’a iman etmezken ya da vahyin Allah’tan geldiğine iman etmezken şunların inandığına bakınız, batıl inançlarına bakınız. Batıl inançlarında da vaz geçmiyorlar. Uğursuzluk, Allah’ın müdahalesini reddeden akıl, eşyayı özneleştiriyor. Uğursuzluk ya da uğurluluk bu anlama gelir.

A’raf/131 de İsrail oğulları da Hz. Musa’yı aynı şeyle suçlamışlardı. Sen bize uğursuzluk getirdin demişlerdi. Uğurlu ya da uğursuz olarak nitelemek eşyayı, onun karşısında kendinizi nesneleştirmektir. Artık o öznedir siz nesne. Siz onu değil o sizi kullanmaya başlar. Onun içinde Allah; El Kuddüs’tür her tür kutsallık atfı O’ndan gelmelidir. O’nun dışında bir şeye kutsallık atfı, O’na ait olan bir vasfı çalmaya kalkmaktır başka bir şey değil.

lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym eğer buna bir son vermezseniz sizi öldüresiye taşa tutar ve sizi keyfimizce şiddetli bir cezaya uğratırız dediler. Yani sözün gücüne karşı gücün sözünü kullanmaya kalktılar. Sözün gücü vahiydi, gücün sözü ise zulüm. Bu sadece o çağda değil, bu çağda da aynı oldu. sözün gücünü yüceltmeye çalışan vahiy erbabının karşısında hep gücün sözcüsü olan ve zorbalık ve güce başvuran, zulmü söze karşı çıkaran zorbalar olmuştur. Tarih bunun tanığıdır.

19-) Kalu tairuküm me’aküm* ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun;

Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinledir… Eğer (hakikatinizle) hatırlatılıyorsanız bu mu (uğursuzluk)? Hayır, siz israf eden bir toplumsunuz.” (A. Hulûsi)

19 – Dediler: sizin şum kuşunuz beraberinizde, ya… nasihat edilirseniz öyle mi? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavimsiniz. (Elmalı)

Kalu tairuküm me’aküm elçiler dediler ki kaderimiz size bağlıdır. Kaderimiz elinizde yani. Maiyet, me’a harfi cerri edatı maiyet ifade eder. Yani kaderimiz sizin elinizde size bağlı. İnsanın kaderi seçmektir, belki burada bunu hatırlamak lazım. Onun içindir ki En’am/148 de .lev şaAllâhu ma eşrekna.. (En’am/148)Allah dilemeseydi biz şirk koşmazdık diyen müşrikler gibi yapmaya kalkıyorlar. Şimdi müşriklerin kadere iman ettiğine mi inanacağız. Yoksa istismar ettiğine ve yamuk ve sapık bir kader inancı olduğuna. Galiba 2. sine.

ein zükkirtüm ne yani, size öğüt verdik diye mi böyle oldu. Yani öğüt verdik şimdi başımıza bumu gelecekti, böyle mi tepki koyacaktınız. Öğüt verdik diye teşekkür etmeniz gerekirken tehdit mi ediyorsunuz. bel entüm kavmün müsrifun hayır, asıl siz haddi aşmış bir toplumsunuz.

Evet, yani hayatını harcamış bir toplumsunuz. İsraf edilir, ekmek israfı, su israfı, para israfı. Ama israf edilen hayatsa, işte bu israfların en büyüğüdür.

20-) Ve cae min aksalmediyneti racülün yes’a, kale ya kavmit tebi’ul murseliyn;

Şehrin uzak tarafından koşarak bir adam geldi: “Ey halkım, Rasûllere tâbi olun” dedi. (A. Hulûsi)

20 – O esnada şehrin tâ ucundan bir er koşarak geldi, ey hemşerilerim: dedi: uyun o gönderilen Resullere. (Elmalı)

Ve cae min aksalmediyneti racülün yes’a, kale ya kavmit tebi’ul murseliyn derken şehrin en uzağından bir adam koşarak gelip ey kavmim dedi, ey kavmim, elçilere uyun.

21-) İttebi’û men lâ yes’elüküm ecren vehüm mühtedun;

“Sizden bir karşılık istemeyen; kendileri hakikat üzere olanlara tâbi olun!” (A. Hulûsi)

21 – Uyun sizden bir ecir istemeyen o zatlara ki onlar hidayete irmişlerdir. (Elmalı)

İttebi’û men lâ yes’elüküm ecren vehüm mühtedun uyun sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere. Zira bunlar doğru yoldadırlar.

Bu ayetten öncesi genel bir üslup ile anlatılıyor. Aslında genelleştirilebilir. Bu ayetten sonrası ille de tarihsel bir kıssaya atıf yapılacaksa, işte bu ayetle birlikte atıf yapılabilir. Habib’i Neccar olayı belki bu ayetle birlikte gündeme gelebilir.

Büyük müfessirimiz Elmalı’lı burada anlatılan kıssanın temsili olduğunun üzerinde sıkı sıkıya duruyor. Ki gerçekten doğru olan yorumda budur. Ayetlere getirilecek her türlü tarihsel karşılık bir yorumdur. Ama bu ayetler tarihsel karşılıklarıyla örtüştürülüp, zamanlar ve mekanlar üstü öğüt vericiliği görmezden gelinemez. Onun içindir ki temsil ettiği şey bellidir ayetlerin.

Resulallah’ın yakınında ki amca iman etmez, şehrin en uzağında, ülkenin en uzağından gelmiş Habeşli Bilal iman eder. Mekke’nin göbeğinde ki evi Kabe’ye Resulallah’ın evinden yakın olan Ebu Cehil iman etmez, Bizans’tan koşup gelmiş olan Süheyb-i Rumi iman eder. Utbe ve Şeybe iman etmez Mekke’nin göbeğinde yerleşik bulunan bu insanlar.

Ama İran’dan destani bir yolculukla çıkıp gelmiş Selman iman eder. Şehrin en uzağından, kentin en uzağından, ülkenin en uzağından, yer yüzünün en uzağından fark etmez. Bir yerde hakikat savunuluyorsa o hakikate, o yerde oturanlar, o yerde sakin olanlar dönüp bakmasa dahi o hakikat uzakta ki birilerini çeker kendisine cezp eder.

Bu evrensel hakikati müjdeliyor ayet aslında ve Resulallah’ı bir yerde teselli ediyor, dahası orada da kalmıyor kıyamete kadar gelecek tüm muhataplarına bu gerçeği söylüyor ve diyor ki; Siz hakikati savunun, Hakikate nispet edin kendinizi. Eğer bulunduğunuz yerde kıymeti bilinmezse, kıymetini bilecek birileri çıkar ve gelir.

22-) Ve maliye lâ a’budülleziy fetareniy ve ileyHİ turce’ûn;

“Beni (böylece) fıtratlandırana nasıl kulluk etmem? O’na rücu ettirileceksiniz.” (A. Hulûsi)

22 – Hem neyime kulluk etmeyeyim ben, o beni yaratana? Hep de döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Elmalı)

Ve maliye lâ a’budülleziy fetareniy ve ileyHİ turce’ûn Hem ben, beni yaratana, dahası hepinizin huzuruna varacağı O zata neden kulluk etmeyeyim ki.

23-) Eettehızü min dûniHİ aliheten in yüridnir Rahmânü Bidurrin lâ tuğni ‘anniy şefa’atühüm şey’en ve lâ yunkızûn;

“O’nun dûnunda tanrılar mı edineyim! Eğer Rahmân bir zarar açığa çıkarmayı irade ederse, onların şefaati bana ne yarar sağlar ne de bir şeyden korur…” (A. Hulûsi)

23 – Hiç, ben ondan başka mabutlar mı tutarım? Eğer o Rahman bana bir keder irâde buyurursa onların şefaati benden yana hiç bir şeye yaramaz ve beni kurtaramazlar. (Elmalı)

Eettehızü min dûniHİ alihe O’nu bırakıp da başka ilahlar edineyim öyle mi? in yüridnir Rahmânü Bidurrin lâ tuğni ‘anniy şefa’atühüm şey’en ve lâ yunkızûn eğer Rahman bir zarar vermeyi dilerse ne onlar bana zerre kadar şefaat edebilir, ne de beni bundan kurtarabilir. Rahman, bakınız burada da geldi vahiy ile müdahil olmanın rahmetin bir eseri olduğuna bir atıf bu aslında.

Kur’an ın ilk 30 suresinde, ilk nazil olan 30 suresinde rahman suresi hariç, bakınız rab ismi 80 kez. İlah Allah ismi 20 kez. Tam ¼ e. Yani Allah isminden daha fazla rab ismi çerçevesinde Allah’a isyan ediyorlardı. Belki bu çerçeve de düşündüğümüzde, bu trentte Rahman ismi de, rab isminden sonra, belki Allah isminden daha fazla, ilk 30 surede geçen bir isimdi. Bu çerçevede Allah’ın rahmetiyle insanoğluna müdahalesine karşı bir itiraz yükseltiliyordu vahyin ilk inkarcı çevresi.

24-) İnniy izen lefiy dalâlin mubiyn;

“O takdirde muhakkak ki ben apaçık bir dalâlet içinde olurum!” (A. Hulûsi)

24 – Şüphesiz ben o vakit açık bir dalâl içindeyim. (Elmalı)

İnniy izen lefiy dalâlin mubiyn işte o zaman ben apaçık bir sapıklığa düşmüş olurum.

25-) İnniy amentü BiRabbiküm fesme’ûn;

“Gerçekten ben sizde de açığa çıkan Rabbe iman ettim; beni dinleyin!” (A. Hulûsi)

25 – Haberiniz olsun ki ben rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni. (Elmalı)

İnniy amentü BiRabbiküm fesme’ûn işte artık ben sizin de rabbiniz olana iman etmiş bulunuyorum.

Evet, açık. Bu çığlık tüm zamanlarda yankılanan bir çığlık. Bunu bazı müfessirlerin yorumunda olduğu gibi Habibi Neccar’a atfedelim, fark etmez ve tarihin tüm adı unutulmuş Habibi Naccar’larının çığlığı olarak bilelim fark etmez. Bu çığlık imanın çığlığıdır, imana tanıklık davetidir aslında. Yani hepimizi tanıklığa, şahitliğe çağırıyor. Elçiler siz şahit olun diyor bu çığlığın sahibi.

İkincisi; Ey halk, ey inkarcılar siz de şahit olun.

Üçüncüsü; Ey benden sonra bu vahiyle benim adım kendisine ulaşacak olanlar siz de şahit olun. Yani her mü’min aslında hal dilince bu çığlığı tüm zamanlara koy vermiş olur.

26-) Kıyledhulil cennete, kale ya leyte kavmiy ya’lemun;

(Ona): “Cennete dâhil ol!” denildi… Dedi ki: “Halkım hâlimi bileydi!” (A. Hulûsi)

26 – Denildi ki: haydi gir Cennete! ay, dedi, ne olurdu kavmin bilselerdi? Rabbim bana ne mağrifet buyurdu. (Elmalı)

Kıyledhulil cenneh en sonunda ona cennete gir denildi. kale ya leyte kavmiy ya’lemun dedi ki keşke kavmim bir bilseydi bunu. Yani rabbimin beni cennetle şereflendirdiğini.

27-) Bima ğafere liy Rabbiy ve ce’aleniy minel mükremiyn;

“Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve benim ikramlara nail olanlardan olduğumu…” (A. Hulûsi)

27 – Beni ikram olunan kullarından kıldı. (Elmalı)

Bima ğafere liy Rabbiy ve ce’aleniy minel mükremiyn rabbimin beni bağışladığını ve beni ilahi ikrama mazhar olan kimseler arasına kattığını keşke kavmim bir bilseydi.

Her kentin bir Habibi Neccar’ı olmalı sevgili Kur’an dostları. Her inkarı temsil eden birileri varsa, her yerde imanı temsil eden birileri de olmalı. Çağının tanığı olmak budur işte. Çağının şahidi olmak budur. Bu uğurda başına ne gelecekse ona göğsünü açıp katlanmalı. İşte burada şehiyd kimdir sorusu ortaya çıkıyor.

Şehiyd kimdir? Şehiyd hayatını imanına şahit kılandır. Bu zat hayatını, yani canını imanına şahit kıldığını aleme ilan ediyor ve Kur’an aslında kime şehiyd denileceğini, bir kişinin ne zaman şehiyd olmuş sayılacağını burada ki sembol kişinin şahsında cümle aleme ilan etmiş bulunuyor.

28-) Ve ma enzelna alâ kavmihi min badihi min cündin minesSemâi ve ma künna münziliyn;

Ondan sonra onun halkının üzerine semâdan hiçbir ordu inzâl etmedik, inzâl ediciler de değildik. (A. Hulûsi)

28 – Arkasından ise kavminin üzerine Semâdan bir ordu indirmedik indirecek de değildik. (Elmalı)

Ve ma enzelna alâ kavmihi min badihi min cündin minesSemâ’ ve bunun ardından üzerine gökten bir ordu indirmedik. Yani bunu yapan toplumun üzerine her kimlerse onlar, aslında ille de bir belli mekan olması gerekmiyor. Üzerine bir ordu indirmedik. ve ma künna münziliyn zaten biz asla indirmişte değiliz.

Burada ayetin sonu Tahir Bin Aşur’un, müfessirimizin de dediği gibi sünnetullahı ifade ediyor. Enfal/9 ve 12. ayetlerinde Allah’ın bin melekle yardım etmesini bu ayetle nasıl yan yana getireceğiz diye bir soru sorulabilir. Zaten ilgili ayetlerde adı geçen yardım iç ferahlatıcı bir müjde. Mesela Enfal/10. ayette. Yine iç sükunetin çepeçevre kuşatması 11. ayette. Yine mü’minlere kalbi bir destek ve moral destek, kafirlerin yüreğine de korku salmak biçiminde gerçekleştiğini yine ilgili ayetler beyan ediyor.

Onun içindir ki bir önceki surenin son ayeti; Eğer işledikleri suçlar nedeniyle insanları hemen cezalandırsaydı Allah, bir önceki surenin son ayeti. Yer yüzünde tek canlı kalmazdı, tek canlı bırakmazdı ayetini hatırlayalım. Onun için o ayetle bu ayeti yan yana getirdiğimizde rabbimiz ihmal etmez, süre tanır, ihmal eder gerçeği bir kez daha ortaya çıkıyor.

29-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâ hüm hamidun;

Sadece tek bir sayha oldu; onlar hemen sönüverdiler! (A. Hulûsi)

29 – O yalnız bir sayha oldu derhal sönüverdiler: (Elmalı)

İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâ hüm hamidun eğer bu gerekseydi tek bir çığlık yeterli olurdu. O zaman da onlar savrulmuş küle dönerlerdi. Yani eğer onları helak etmek gerekseydi bunu bir tek çığlıkla yapardık, bir orduya gerek yoktu. Burada ki in şartını olumsuz çağrışımıyla, yani burada ki in kânet, Zuhruf/84 te ki mesela; (Hayır Zuhruf/81 olacak) in kâne lirrahmani veledün.. (Zuhruf/81) eğer Allah’ın bir çocuğu olacak olsa, yani olmaz ya..! anlamına. Yapmadık ya, olmadı ya. Ama eğer yapsaydık bir tek çığlık yeterdi. Manasına alınabilir. Fakat burada mücerret şart içinde  alınabilir. O zaman olup bitmiş bir helake işaret eder ki bu da tarihte Antakya’nın böyle bir helake uğradığına dair hiçbir belirti yok. Belki Roma’nın kül gibi savrulup gitmesine yorulabilir.

30-) Ya hasreten alel ‘ıbad* ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun;

Hüsran şu kullara! Kendilerine bir Rasûl gelmeye görsün, hep Onun bildirdiğiyle alay ederlerdi. (A. Hulûsi)

30 – Ey!.. ne hasret o kullara ki kendilerine her gelen Resul ile mutlaka istihzâ ediyorlardı. (Elmalı)

Ya hasreten alel ‘ıbad vay gele şu kulların başına. İlahi şefkat ve merhametin bir ifadesi. Yani ne oluyor şu kullara, niye böyle yapıyorlar. Ya hasreten alel ‘ıbad* ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun ne zaman kendilerine bir elçi gelmişse onu alaya aldılar.

31-) Elem yerav kem ehlekna kablehüm minelkuruni ennehüm ileyhim lâ yerci’ûn;

Görmediler mi ki onlardan önce nice kuşaklar helâk ettik ki; gidenlerin hiçbiri geri dönmeyecek onlara! (A. Hulûsi)

31 – Baksalar a kendilerinden evvel ne kadar karınlar helâk etmişiz, onlar hiç onlara dönüp gelmiyorlar. (Elmalı)

Elem yerav kem ehlekna kablehüm minelkurun onlardan önce nice nesilleri helak ettiğimizi de mi görmezler. Evet, kurun uygarlıklar anlamını da içerisinde barındırır. Yani nice uygarlıkları yerle bir ettiğimizi görmezler mi, etraflarına hiç bakmazlar mı, sur kalıntılarını görmezler mi? ennehüm ileyhim lâ yerci’ûn ki onlar kendilerine dönüp gelmeyecekler.

32-) Ve in küllün lemma cemiy’un ledeyNA muhdarun;

Elbette hepsi, toptan zorunlu hazır bulunacaklar. (A. Hulûsi)

32 – Ancak hepsi toplanıp bizim kıtımıza ihzar edilmişlerdir. (Elmalı)

Ve in küllün lemma cemiy’un ledeyNA muhdarun ama hepsi bizim huzurumuzda toplanacaklar. Yani onlara gitmeyecekler, bize gelecekler buyuruyor ayet burada. Ki kendilerine dönüp gelmeyeceklerin açılımı şöyle olabilir; Onların dönüp gelerek “biz kaybettik, siz akıllı olun.” Demeleri mümkün değil, bunu demeyecekler.

33-) Ve ayetün lehümül Ardulmeytete, ahyeynâhâ ve ahrecnâ minha habben feminhu ye’külun;

Ölü arz da onlar için bir işarettir! Onu dirilttik, ondan ürünler çıkardık da ondan yiyorlar… (A. Hulûsi)

33 – Hem bir âyettir onlara ölü Arz: biz ona hayat verdik ve ondan habbeler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Elmalı)

Ve ayetün lehümül Ardulmeyteh ölü toprakta dahi onlar için bir ders vardır. Tabiat açılmış bir kitaptır demeye getiriyor ayet. Kainat, kevni vahiydir. her şeyin amaçlı ve anlamlılığına iman eden onu bir kitap gibi okumaya çalışır. Ey bu ayetleri okuyanlar yer ve göğe bakın o ayetleri de okuyun. ahyeynâhâ ve ahrecnâ minha habben feminhu ye’külun ona biz can verdik. Beslenmeleri için ondan tohumları biz çıkardık.

Yeniden diriliş, kıştan sonra gelen bahara bakın denilerek anlatılıyor burada. Yani yeniden dirilmeniz ey insanoğlu, kıştan sonra baharın gelmesi kadar doğaldır. Kıştan sonra bahar geleceğine inanıyorsunuz da yeniden dirileceğinize niye inanmıyorsunuz dercesine bir kıyas yapmamızı istiyor.

34-) Ve ce’alna fiyha cennatin min nehıylin ve a’nabin ve feccerna fiyha minel ‘uyun;

Orada hurma ağaçlarından, üzümlerden bahçeler oluşturduk, orada pınarlar fışkırttık. (A. Hulûsi)

34 – Ve onda Cennetler yaptık, hurma bahçeleri, üzüm bağları, neler! içlerinde kaynaklar akıttık. (Elmalı)

Ve ce’alna fiyha cennatin min nehıylin ve a’nab orada hurmalıları ve üzüm bağlarını biz var ettik. ve feccerna fiyha minel ‘uyun yine orada su gözelerini biz çağlattık, çağıldattık.

35-) Liye’külu min semerihi ve ma amilethü eydiyhim* efelâ yeşkürun;

Onun getirisinden ve ellerinin ürettiklerinden yesinler diye… Hâlâ şükretmezler mi? (A. Hulûsi)

35 – Yesinler diye mahsulünden ve kendi ellerinin mamulâtından, halâ şükretmeyecekler mi? (Elmalı)

Liye’külu min semerihi ve ma amilethü eydiyhim ki onunla yetişenlerin ve elleriyle ektiklerinin ürünlerini yiyebilsinler. efelâ yeşkürun hala şükretmeyeceksiniz öyle mi?

36-) Subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ ya’lemun;

Subhan’dır; arzın (bedenin) oluşturduklarından, nefslerinden (bilinçlerinden) ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri (gen sarmallarını) yaratan! (A. Hulûsi)

36 – Tenzih o yardan sübhana bütün o çiftleri, hepsini, Arzın bitirdiklerinden ve kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri neler, nelerden. (Elmalı)

Subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ ya’lemun şanı ne yücedir O’nun ki, O Allah’ın ki yer yüzünün tüm bitkilerini, insanların bizzat kendilerinin ve hakkında henüz hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyleri çift çift o yarattı. Sahip olmadıkları şeyleri, hiçbir şeye, hiçbir bilgiye sahip olmadıkları şeyleri de çift çift O yarattı.

İlginç gerçekten, bu ayet bize bilmediğimiz konularda bilinmeyen konusunda da ilkeler veriyor. Yaratılışın aslında sırrını veriyor bu ayet. Çift çift. Atoma bakın çift atomun çekirdeği bile çift. Evet, yani nötronla proton. Bakın cereyana, elektriğe, o bile çift. Nötr ve faz. Bakın insana erkek ve dişi. Bakın bitkiye bitki bile çift. Yani, bir biçimde ya kendi içinden çiftleşerek ürer, ya dışarıdan toz alarak ürer. Yani her şey çift. Bakın göklere yıldızlar bile çift. Onun için gördükleri yıldız sistemleri içerisinde yek olan tek yıldız güneş, onun eşi nereye gitti diye araştırıyorlar. Evet, evren çiftlerden oluşuyor varlığın yasası çift. Onun içinde gecenin çifti gündüz, yani aynı zamanda zıt kutupluluğu da buradan çağrıştıran bir ifade bu. Her şey çift. Polarite çift kutupluluk bir varlık yasasıdır.

37-) Ve ayetün lehümülleyl* neslehu minhünnehare feizâhüm muzlimun;

Gece de onlar için bir işarettir! Ondan gündüzü (ışığı) çekeriz de hemen onlar karanlık içinde kalırlar. (A. Hulûsi)

37 – Bir âyet de onlara gece, ondan gündüzü soyarız bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar. (Elmalı)

Ve ayetün lehümülleyl gecede de onlar için bir ders vardır. Gece de bir ayet diyor bakın. Zımnen imanın karşısında inkar geceye benzer. Her inkar gecesinin bir iman gündüzü vardır demeye getiriyor. neslehu minhünnehare feizâhüm muzlimun biz ondan gündüzün ışığını çekip alırız da onlar aniden karanlıkta kala kalırlar.

38-) VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym;

Güneş de kendi yörüngesinde akar gider! Aziyz, Aliym’in takdiridir bu! (A. Hulûsi)

38 – Güneş de; kendisine mahsus bir müstekarr için cereyan ediyor, o işte o azîzi alîmin takdiridir. (Elmalı)

VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha güneşte de bir ders vardır, o istikrarlı bir hareket halindedir. İstikrarlı hareket yasası. Hem nizama, hem tekamüle atıf. Yani, rota varsa yol alınır, yoksa dolaşılır. Onun için rotanız olsun yol alasınız demeye getiriyor. zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym bu O yüceler yücesi olanın, her şeyi bilenin takdiridir.

39-) VelKamere kaddernahü menazile hattâ ‘ade kel’urcunil kadiym;

Ay’a gelince, ona konak yerleri takdir ettik… Nihayet kadim urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı) gibi görülür. (A. Hulûsi)

39 – Aya da: menzil menzil ona miktarlar biçmişizdir, nihayet dönmüş eski urcun gibi olmuştur. (Elmalı)

VelKamere kaddernahü menazile hattâ ‘ade kel’urcunil kadiym aya da sonunda kuru ve eğri bir hurma dalı haline gelinceye kadar farklı evreler takdir ettik. Ayın evreleri zamanı gösteren bir ayet, o sana amade ey insan, sen kime amadesin.

40-) LeşŞemsü yenbeğıy leha en tüdrikel Kamere ve lelleylü sabikun nehar* ve küllün fiy felekin yesbehun;

Ne Güneş, Ay’a yetişir; ne de gece gündüzü geçer! Her biri ayrı yörüngede yüzerler. (A. Hulûsi)

40 – Ne Güneş kendine aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçer, her biri birer felekte yüzerler. (Elmalı)

LeşŞemsü yenbeğıy leha en tüdrikel Kamere ve lelleylü sabikun Nehar ne güneş aya kavuşabilir, ne de gece gündüze, gündüzü kapatabilir. Yani güneşte, ay da yörüngesinde onun için ey insan ya senin yörüngen ne, senin yerin var mı? Yerini terk etme Allah sana vahiyle bir yer tayin etti. ve küllün fiy felekin yesbehun ve her biri bir yörüngede hareket edip dururlar. Sen de Allah’ın sana tayin ettiği yörüngede kulluğuna devam et ey insanoğlu.

Ek bilgi; GÜNEŞİN UZAYDAKİ HAREKETİ

Güneşin uzayda bir çok hareketleri vardır. Ekseni çevresinde dönüşü, içinde bulunduğu sarmal kol içindeki dönüşü, sarmal kol ile birlikte Galaksimizin çevresinde dönüşü, Galaksimiz ile birlikte Kainat içerisindeki hareketi.

Güneş Merkezi Galaksimizin merkezinde bulunan çember biçimindeki bir yörünge üzerinde saniyede 250 km lik bir hızla hareket etmektedir. Bu yörüngedeki bir turunu 250 milyon yılda tamamlamaktadır ve şimdiye değin 19 tur yapmıştır.

Güneş sistemimiz, halen galaksimizin düzleminin belirli derece üzerinde bulunup, bu düzlemden 50 ışık yılı uzaklıktadır ve bu düzlemden ise saniyede 7’km lik bir hızla uzaklaşmaktadır. Üstteki ayet, Güneş sistemimizin uzaydaki hareket, yön ve yörüngelerinin belirlenmiş olduğunu belirtmektedir ki, bu tüm uzay nesneleri içinde geçerlidir.

(Prof. Dr. Maurice Bucaille – Kitab-ı Mukaddes, Kuran ve Bilim)

Sadagallahul aziym.

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 01 Mart 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: