RSS

İslamoğlu Tef. Ders. YASİN SURESİ (41-83) (139)

08 Mar

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Değerli Kur’an dostları geçen dersimizde Yasin suresinin 40. ayetine kadar işlemiştik. Geçen ders tefsirini yaptığımız ayetleri hatırlayacak olursak ve ayetüh lehüm (41) serisi idi. Yani onlar için belgeler, ayetler, işaretler, dersler vardır. Kim onlar? Elbette bizler, Kur’an ın tüm muhatapları. Ders alacak aklı, görecek gözü, çalışan yüreği, düşünecek zihni ve Akleden kalbi olanlar için. Varlık kitabını Akleden kalp sahipleri okurlar. Varlığa bir kitap gibi bakarlar. Varlık kitabını okumayanın ilahi kitabı tek başına okumuş olması çok büyük bir anlam ifade etmez. Çünkü ilahi hitap bu varlık kitabının bir şerhi, bir tefsiri, bir açıklamasıdır.

İşte bugün de 41. ayetle devam edeceğimiz dersimiz, ilgili seriye ait varlık kitabına atıfla başlıyor.

41-) Ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meşhun;

Bizim onların zürriyetlerini o dopdolu gemilerde yüklenip taşımamız da onlar için bir işarettir! (A. Hulûsi)

41 – Bir âyet de onlara o dolu gemide zürriyetlerini taşımamız. (Elmalı)

Ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meşhun bizim, onların nesillerini, zürriyetlerini dolu gemilerle taşımamızda da onlar için bir ders vardır, bir öğüt vardır. Yani bu da bir ayettir ve bu ayette okunmalı, anlaşılmalı, tefsir edilmeli, te’vil edilmeli, teşrih edilmelidir. Suya kaldırma kuvveti veren ilahi yasaya bir atıf, bu ayet o.

Ve ayetün lehüm onlar için dersler vardır, ayetler vardır diyen her ayet biraz önce de değindiğim gibi muhatabına hitap eder. Yani varlığa gören, sadece bakan değil, baktığını gören bir gözle bakan herkes varlığı okunacak bir kitap gibi görür. Dahası varlığı bir parmak gibi görür, işaret eden bir parmak, işaret parmağı. Neye işaret ediyor, neyi gösteriyor diye sorar.

Her gösterge bir şeyi gösterir, peki bu neyi gösteriyor? İşte bu soruyu sorduğu anda var edenle var edilen arasında ki bağ kuruluverir. O illiyet bağı keşfedilir. Bu bağ keşfedildiğinde var edileni bilmek ilme dönüşür. İşte ilim o zaman ilim olur. Yani bilgi, veri, data o zaman ilim olur, alamet olur, işaret olur ve alem Allah’ı gösteren bir parmağa dönüşür.

İşte burada da bize suyun kaldırma gücünün, o kaldırma gücünden istifade ile yüzen gemilerin neye işaret ettiğini, yani bu suya kaldırma gücü vermeseydi Allah bu yolculuğun yapılıp yapılamayacağını, tabii sadece bu değil, daha da arka planda suya bile insana hizmet etsin diye yasa koyan Allah’ın insan için hiçbir yasa koymadığını düşünmenin abes olduğunu ima ve işaret ediyor aslında. O nedenle suyu boş bırakmadı Allah ta sizi boş mu bırakacak. Suya bir amaç koydu da sizin için, yani suyu kendisi için yarattığı insanoğlu için bir amaç belirlemesin mi? Onu amaçsız mı bıraksın.

42-) Ve halaknâ lehüm min mislihi ma yerkebun;

Onlar için onun misli, binecekleri şeyleri yaratmış olmamız! (A. Hulûsi)

42 – Ve kendilerine o misilliden binecekleri şeyler yaratmamızdır. (Elmalı)

Ve halaknâ lehüm min mislihi ma yerkebun ve onları benzer nitelikte taşıma araçları (yapabilecek kabiliyette) yaratmamızda da onlar için ayetler vardır. Yani, min mislihi ma yerkebun her türlü taşıta atıftır. Bugün füzeye kadar, uçağa kadar, arabaya kadar, ne kadar taşıma aracı var bunları yapabilecek kapasiteyi insana veren Allah’tır.

Buradan belki yine bu parmağa bakarken bu işaret parmağına aslında çok görmezden geldiğimiz, unuttuğumuz bir hakikati hatırlatıyor. İnsanoğlu Hayran hayran uçağa bakar da, o uçağı yapan, icat eden insana hayran hayran bakmaz. Peki aslında hiçbir sanat eseri sanatkarsız olmayacağına göre, sanata hayran olup ta sanatkara hayran olmamak nasıl bir kafa. Esere hayran olup ta müessire hayran olmamak nasıl bir kafa. Füzeye, uzay araçlarına hayran hayran bakıp ta o aracı tasarlayacak, o aracı icat edecek bir varlık olan insana sıradan muamelesi yapmak. Hele o insanı tasarlayan Allah’ı unutmak, onu yok saymak. İşte bu, bu işaret parmağının gösterdiği, bu ayetin gösterdiği yer o.

43-) Ve in neşe’ nuğrıkhüm felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazûn;

Eğer dilesek onları suda boğarız da, ne imdatlarına yetişen olur ve ne de kurtarılırlar! (A. Hulûsi)

43 – Dilersek onları gark da ederiz o vakit ne onlara feryatçı vardır, ne de onlar kurtarılırlar. (Elmalı)

Ve in neşe’ nuğrıkhüm eğer dilersek biz onları suda boğabiliriz. Ya da boğarız. Bu hem suyun kaldırma yasasına bir atıf. Eğer biz o yasayı koymazsak suda boğulurlardı. Hem de mevcut yasasıyla birlikte yine de suda yüzen taşıtların Allah’ın hıfz-ı emanına muhtaç olduğuna bir atıf. Yani istersek kaldırma yasasına rağmen yine boğarız. Onun için suya böyle bir yasa koyduk diye Allah’a muhtaç olmadıklarını düşünmesinler, sanmasınlar. Yine Allah’a muhtaçlar. Çünkü o yasayı koyanın elindedir onların kaderi.

felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazûn Bu takdirde imdatlarına kimse koşamaz, yetişemez ve onlar kurtarılamazlar da. Gerçekten Bu ayetin hatırlattığı tarihte çok büyük kazalar var. Yani Allah’a baş kaldırmış, Allah’a kafa tutmuş insanların, bunu Artık Allah bile batıramaz diye yaptıkları gemilerin mesela Titanic’in Kalat meşhuruyla, batması, onu yapan insanların duyguları. Tarihi verilere göre Titanic i kızağa oturtan, yani bu projenin sahibi olan kişi, böylesine muhteşem bir taşıtı denize indirdikten sonra bunu tanrı bile batıramaz demiş.

Bilmiyorum, Allah’la ayaklaşan her insanın başına gelecek olan aynı şeydir. Burada da zaten bu ayetler bağlamında verilmek istenen ders bu. Allah’ın koyduğu yasaları kullanarak bir takım kolaylıklar sağlıyorsunuz kendiniz için. Bir takım icatlar gerçekleştiriyorsunuz, bir takım tasarımlar yapıyorsunuz. Fakat bütün bunlar yine sizi Allah’tan müstağni kılmaz. Yani yine Allah’a mahkum ve mecbursunuz. Nasıl mecbur olmazsınız ki, Allah’ın verdiği kabiliyeti ve kapasiteyi kullanarak yapıyorsunuz onları. Ama bu gerçeği unuttuğunuz anda bu kapasite başınıza bela olur. Yani sizi yaşatsın rahat ettirsin, size huzur versin diye yaptığınız her şey size bela getirir, size mezar olur, sizin huzursuzluğunuzu artırır. Onun için ne yapıyor olursanız olun Allah ile bağlantıyı koparmayın, irtibatı kesmeyin. Allah ile irtibatı kestiğiniz anda ortaya koyduğunuz her şey amacının tam tersi bir işleve bürünüverir.

Tabiat alışılmış davranışların dışında davranmaya başlarsa eğer, düşünsenize bizler tabiatın alışılmış davranışlarla sonsuza kadar tekrar edeceğini, kendisinin tekrar edeceğini düşünüyoruz. Fakat alışılmış davranışları göstermemeye başlarsa bu bizim için alışılmamış. Çünkü insan oğlunun şu tabiatta ki, şu dünya misafirhanesinde ki misafirliği çok kısa. Şu evrenin yaşına göre insanoğlunun soyunun yaşı nedir ki, ne kıymeti var ki birkaç milyon yılın 15 milyar yıl karşısında. Dolayısıyla bu kısacık misafirlikte ne gördü ki insanoğlu? Ama insanoğlunun görmediğini gören biri var, bilmediğini bilen biri var. Tabiatın hep alışılmış davranışlar göstermeyeceğini bilen biri var. Daha doğrusu alışılmışın dışında davranışlar gösterme yeteneği veren biri var.

Düşünün, su hep alışıldık davranışın dışına çıkıp ta kaldırma gücünü bir an için geri çekiverirse. Rüzgar hep alışıldık davranışın dışına çıkıp ta maksimum esiş birimini ikiye katlayıverirse, 200 mil hızla değil de bir gün 500 mil hızla esmeye başlarsa. Deprem hep alışılmış davranışı olan 8 e kadar güçle sallama davranışını 12 ye katlayıverirse yeryüzünün şekli değişir. Bunu hiç hesap etmiyor insanoğlu.

Daha ötesi var insanoğlunun yeryüzü misafir hanesinde güvenliği nasıl saplanacak. İnsanoğlu güvenlik deyince çok küçük toprak birimlerinde aldığı tedbirleri aklına getiriyor. Peki kürenin güvenliğini kim sağlayacak, yer kürenin güvenliğini. Yer küre bir yığın kozmik kazaya açık, peki bu güvenliği kim sağlayacak. Allah’tan başka bir ihtimal var mı? Yer kürenin güvenliğini sağlayacak biri var mı. İşte bütün bunları düşünmemiz ve nihayetinde Allah’a iltica etmemiz, Allah’a yönelmemiz isteniyor.

Tabii bunun tersi insanoğlunun tabiatı hoyratça kullanması. Yani suyu çürütmesi,i suyu kokutması, havayı çürütmesi, kokutması. Toprağı çürütmesi, kokutması. Elini değdiği her şeyi berbat etmesi. Üstelik kendisi için yaratılmış ve kendisine emanet edilmiş bu şeylere ihanet etmesi.

Sonuç? Bu sorumsuzluktur. Sorumsuzluk bir zincirleme günah galerisidir. En düşüğü varlığın en aşağısına, en yükseği varlığın zirvesine karşı sorumsuzluk. Toprağa karşı sorumsuzluk başlamışsa, Allah’a karşı sorumsuzluğa kadar gider. Onun için takva sadece  İnsan Allah ilişkisinde değil, insan toprak ilişkisinde de geçerli. İnsan – tabiat ilişkisinde de geçerli. Sorumluluk bilincinin kaybolması. Bunun temelinde ahiret inancının zafiyeti yatar. Bir insan ahireti gözden kaçırdığında, kulak ardı ettiğinde, göz ardı ettiğinde ancak sorumsuz olabilir. İşte ayette aslında oraya getiriyor sözü.

44-) İllâ rahmeten minNA ve meta’an ilâ hıyn;

Ancak bizden bir rahmet olarak ve yalnızca belli bir süre nasiplenmeleri için ömür vermemiz hariç. (A. Hulûsi)

44 – Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak için başka. (Elmalı)

İllâ rahmeten minNA ve meta’an ilâ hıyn sadece katımızdan bir rahmet ve geçici bir mühlet tanımamız sayesinde yaşayabilirler, (ayakta kalabilirler, hayatta kalabilirler.)

45-) Ve izâ kıyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm le’alleküm turhamun;

Onlara: “Önünüzdekinden (karşılaşacaklarınıza karşı) ve arkanızdakinden (yapmış olduklarınızın sonuçlarından) korunun ki rahmete eresiniz” denildiğinde (yüz çevirirler). (A. Hulûsi)

45 – Hal böyle iken onlara önünüzdekini ve arkanızdakini gözetip korunun ki rahmete şayan olasınız denildiği zaman. (Elmalı)

Ve izâ kıyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm le’alleküm turhamun kendilerine sizi bekleyen ahiret ve geride bıraktığınız dünya hayatından dolayı sorumluluktan titreyin ki, tir tir titreyin ki, sorumluluğunuzu o kadar içten duyun ki ilahi merhamete ulaşabilesiniz denildiğinde, (yüz çevirdiler.)

Biraz önce sorumsuzluğun temelinde ahirete inançtaki zaafın yattığını söylemiştim. İşte o ayet geldi. Sorumluluktan kaçmak için insanoğlu o kadar büyük bir yanlış işliyor ki insanın tabiatında ölümsüzlük arzusu vardır, insan böyledir. Çok sever, ister ki 1.000 yıl yaşayım ..lev yu’ammeru elfe sene.. (Bakara/96) diyor ya Yahudileşmiş İsrail oğullarını ele aldığı bir ayette Kur’an. Tabii bu dünya da yaşamak. Aslında dünya da yaşamak değil onun kisi, onun tüm yaşamı dünyaya ait olduğu için dünyevileşmiş bir akıl, tüm hayatı buraya hasrettiği için, teksif ettiği için burada düşünüyor. İnsanoğlu fıtratı icabı ölümsüzlüğü ister.

Fakat sorumsuzluk insanın fıtratında ki bu arzuyu bile bastırıyor. Sorumsuz bir hayat yaşadığında bu dar-ı dünyada, bu geçici hayatta, kalıcı bir ölüm sonrası hayatı inkar etmeye kalkıyor. Şuna bakınız, yani küçücük hayatı sorumsuzca yaşadım diye, sonsuz ebedi hayatın üstünü çizmeyi istemek. Nasıl bir şey, işte ahireti inkar budur. İnsan fıtratında ki bir arzuyu bile sırf sorumsuzluk için feda edebilmek. Ölümsüzlüğünü sorumsuzluğuna feda etmeyi isteyebiliyor. Ama tabii bunu beceremiyor, yapamıyor.

46-) Ve ma te’tiyhim min ayetin min âyâti Rabbihim illâ kânu ‘anha mu’ridiyn;

Onlara Rablerinin işaretlerinden bir delil gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler. (A. Hulûsi)

46 – Kendilerine rablerinin âyetlerinden her hangi bir âyet de gelse mutlaka ondan yüz çevire geldiler. (Elmalı)

Ve ma te’tiyhim min ayetin min âyâti Rabbihim illâ kânu ‘anha mu’ridiyn zira onlara ne zaman rablerinden bir mesaj ulaşmışsa, her seferinde ondan yüz çevirmişlerdir. ‘anha mu’ridiyn. Yüz çevirmişler, ona sırt dönmüşlerdir.

47-) Ve izâ kıyle lehüm enfiku mimma razekakümullâhu, kalelleziyne keferu lilleziyne amenû enut’ımü men lev yeşaullahu at’ameh* in entüm illâ fiy dalâlin mubiyn;

Onlara: “Allâh’ın sizi beslediği yaşam gıdalarınızdan Allâh için karşılıksız bağışlayın” denildiğinde hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere dedi ki: “Dileseydi Allâh, kendisinin doyuracağı kimseyi mi yedirip doyuralım? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.” (A. Hulûsi)

47 – Allahın size merzuk kıldığı şeylerden hayra sarf edin denildiği zaman da onlara o küfredenler iman edenler için şöyle dediler, biz hiç yedirir miyiz o kişiye ki Allah dilese ona yiyeceğini verirdi, siz apaçık bir dalâl içinde değil de nesiniz! (Elmalı)

Ve izâ kıyle lehüm enfiku mimma razekakümullâhu, kalelleziyne keferu lilleziyne amenû enut’ımü men lev yeşaullahu at’ameh kendilerine Allah’ın size verdiği rızıktan, servetten, nimetten Allah yoluna sarf edin denildiğinde küfürde direnenler tabii ki. İnkarda ısrar edenler, imanda sebat edenlere ne yani derler Allah’ın istemesi halinde doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım. Yani Allah’ın doyurmadığını biz mi doyuralım derler. in entüm illâ fiy dalâlin mubiyn ve eklerler işte gördünüz, işte açıkça görülüyor ki siz iyice kaçırmışsınız, iyice sapıtmışsınız. Yani siz acıklı bire şaşkınlık içinde değil de nesiniz. Derler.

Evet, İnfak önerildiğinde, İnfak ne demek? Servetten Allah yolunda harcamak. İnfakın bahusus karşılığı bu. Yoksa Kur’an da sadakat olarak ta gelir, zekat olarak ta gelir. Artma ve arınma yöntemi. Sadaka, Allah’a sadakati ispatlama yöntemi sadaka. Ama infak özellikle Allah yolunda, ya da Allah yoluna, ya da Allah rızası için harcama. Burada infak denilmesinin sebebi nefak kökünden gelmesinin sebebi, çok ince bir nükte var. Biliyorsunuz münafık ta aynı kökten türetilir. Bu kökten türetilmesinin sebebi bir tünelin bir ucundan atınca, tünelin ahirette ki çıkışından alınacağına inanmak. Yani nefak zaten tünel demektir. Köstebek yuvasına da onun için aynı isim verilir. Yani dünyada ki ucundan atınca, infak edince, ahirette sizi bekleyen bir yatırıma, bir servete dönüşmesi. Onun için çift dünyalı olanlar infak ederler. Tek dünyalı olanlar nifak ederler. Çift dünyalı olanların tek yüzü olur, tek dünyalı olanların çift yüzü olur. İki yüzlülerdir.

İşte infak Allah’a daha fazlasını almak için vermektir. İnfak Allah’ın verdiğini paylaşmaktır ki daha fazlasını versin. Dahası Allah’ın verdiği geçici nimeti paylaşarak, Allah’tan kalıcı nimet almaktır. İnfak budur.

İmanın test edilmesinin yöntemlerinden biri olarak geçer Kur’an da, iman infakla test edilir. Karşılığını orada almak için bu dünyada seve seve vermek. İnkarcı tavır vereceğine takılmış burada. Ama alacağını görmüyor. Sadece vereceğine takılmış. Onun için de diyor ki, Allah istese doyururdu, biz mi doyuralım. Allah’ın doyurmadığını biz mi doyuralım. Onun için bunu görmüyor Allah’ın onu doyurmayıp bunu da doyacağından fazlasıyla rızıklandırmasının sebebini görmüyor. Aslında onun doyacağını bunun eli ile vermiş ona. Onu görmüyor. Yani emanet verildiğini görmüyor. Kendisinin doyacağından fazlasının elinde olmasının hikmetini kavrayamıyor.

Bu Allah’tan bağımsız ve bağlantısızı düşünmenin acıklı sonucu. Çünkü tek dünyalı dedim ya biraz önce. Servete hesabı sorulacak bir emanet olarak bakmıyor. Bakmadığı içinde infak etmeye yanaşmıyor. Dünyevileşmiş bir aklın akıbeti bu.

48-) Ve yekûlûne meta hazâlva’dü in küntüm sadikıyn;

Derler ki: “Eğer sözünüzde sadıksanız, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?” (A. Hulûsi)

48 – Ve ne zaman bu vaat, doğru iseniz? Diyorlar. (Elmalı)

Ve yekûlûne meta hazâlva’dü in küntüm sadikıyn bir de derler ki; eğer dürüstseniz söyleyin bakalım şu vaad ettiğiniz son saat ne zaman gerçekleşecek.

49-) Ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeten te’huzühüm ve hüm yahıssımun;

Onlar tartışırlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlıktan (beden sur’una üfleniş) başkasını beklemiyorlar? (A. Hulûsi)

49 – Başka değil, tek bir sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir. (Elmalı)

Ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeten te’huzühüm ve hüm yahıssımun Evet, çok ilginç bir cevap. Onlar diyor ayet. Bunu tartışırlarken kendi aralarında bu tartışmayı yaparlarken kendilerine enselenecekleri bir tek bela çığlığından başka bir şey bekliyor olmayacak. Sadece bir tek bela çığlığı.

Dikkat buyurun, infak ile ilgili bir ayetin hemen arkasından 47. ayetin arkasından ahiretle ilgili ayetler gelirler. İnfakla ahiret arasında ki doğrudan bağı kuruverdi. Yani insan yer yüzünde gerçekten ahlaki bir davranış, bir erdem olarak paylaşma işini ancak ahirete iman ettiğinde yapabilir. Ahirete iman etmemiş bir akıl verince eksileceğini düşünür. Bu akıl düz matematikten yola çıkar. 3 – 2 = 1 kalır ona göre. 40 – 1 = 39 kalır ona göre.

Ama burada iman matematiği geçerlidir. İman matematiğinde 40-1 =80 eder. Yani Allah için verdiğinizde katlar. İman matematiği böyledir. Hatta 800 eder, hatta 8000 eder.  ..seb’a senabile fiy külli sünbületin mietü habbeh. (Bakara/261) her başağında 100 dane olan yedi başak gibidir diyordu ya Kur’an. İşte böyle bir şey. İman matematiğinin işleyişi farklı. O matematiğin işleyişini ancak ahirete imanı olanlar bilirler. Allah’a güven demektir bu zaten. Bir başka dünyanın daha bizi beklediğini, bu hayatın tek bir hayat olmayacağını, bu hayatın bir de öbür yüzünün olduğunu, hayatın mertebe mertebe olduğunu ve bu geçici hayatın bir de kalıcısının bulunduğunu bilenler ve inananlar infak ederler.

Değerli dostlar bu ayetle 48. ayetle birlikte surenin asıl konusuna girdik. Bu sure ilk nesil tarafından Kur’an ın kalbi olarak nitelendirildi. Neden Kur’an ın kalbi olarak nitelenirdi? Çünkü bu surenin ana teması ahiret. Ahiret ise akidenin kalbi. Akaidin kalbi ahiret ahiretten söz eden yoğunlukla bir dip akıntısı gibi tüm ayetlerin altında ahiret akan bu sure de Kur’an ın kalbi. Onun için ahiret aslında hayatın kalbi. Ve bu ayetler tam da hayatın kalbinden konuşuyor. Hayata kanı, ahiret kalbi pompalar. Eğer ahiret kalbi hayata kan pompalamazsa hayat durur. Hayata hayat veren erdem durur.

Eğer ahiret inancını çekip alırsanız hayattan şu darı dünyada ahlaki davranış bir sabiteye, bir temele, bir esasa kavuşamaz. Tesadüflerden müteşekkil olur Ahlaki davranışlar ve bunu ahlaki davranış olup olmadığını da bilemezsiniz özü itibarıyla. Yüzünden, görünüşte ahlaki gibi gelebilir ama, çok derinlerine indiğinizde en büyük ahlaksızlık niyetini taşıyor da olabilir. O nedenle ahlaki davranış mutlaka kendini aşan bir köke sahip olmalıdır. Kendini aşan bir kökte ahirettir. Yani yaptıklarının hesabını vereceği bir günün mutlaka geleceği ve o gün de sadece yaptıklarının değil, düşündüklerinin de, duyduklarının da, o şeyi yaparken hissettiklerinin de kayda alınmış olduğuna iman ettiği bir ahiret inancı.

Bu 49. ayette Ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeh yani onlar başka bir şey beklemesinler, bir tek çığlık, bela çığlığı. Sayha bu aslında beklesinler. Son saatin nasıllığı ile ilgili bir ip ucu da veriyor. Demek ki yer yüzünde hayata son verecek olan, halk arasında kıyamet diye bilinen, ama daha doğrusu son saat, sa’ah, Kur’an ın sa’ah dediği ki kıyamet, yeniden kalkış. Sa’ah dediği şey işte onun hakkında bir ipucu, ilahi bir bela sayhası. Ona suûr da deniliyor kelamda. Kur’an da atıf yapan ayetler var.

Yer kürenin güvenlik garantisi yoktur demiştim ya. Allah değilse kim sağlayacak bu garantiyi ve bu manada bu geçici hayat bir yerde son bulacak. Çünkü aslolan kalıcı hayattır. İşte o son buluş noktasının nasıl olacağına dair bir ipucu bu.

Burada bir şeyi daha söylemeliyim. Fatır/10. ayetini daha önce işledik. Bu sureden önceki sure, hatırlar mısınız? (Hayır Fatır/14 olması lazım) ve lâ yünebbiuke mislü Habiyr. (Fatır/14) diyordu ya, ne demek? Sana her şeyi bilenin, her şeyden haberdar olan Allah’ın verdiği gibi bir haberi kim verebilir. İşte bu. Yani şu ayetlerin bize verdiği haberi alabileceğimiz bir başka haber kaynağı bulunmamaktadır. Ahiretten bize kim haber verecek. Ölüm ötesinden bize kim haber verecek. Allah değilse ki. Vahiy işte bunun için insana, başka hiçbir yerden alamayacağı haber veren ilahi bir haber kaynağıdır.

[Ek bilgi; AHİRET

…… “Âhiret”; Dünya’daki bedenli yaşam sonrası, devam edegiden ve sonraki tüm boyutlara uzanan yaşamın genel adıdır, anlamıyla olaya yaklaşırsak.

Kişinin içine girdiği bu yeni yaşam boyutunda, kendini sorgulama olayını “Sorgulamak” (Münker-Nekir) yazısında anlatmıştık… Bu, o süreçte ve o boyutta şuurlu bir şekilde yaşanacak bir olaydır. Bu yaşamın tevil edilecek bir yanı yoktur.

Daha sonra kişi, yaşadığı bu kabir âleminde, dünyada yapmış olduğu ibadetlerden elde ettiği nûrun -enerjinin- çeşitli yararlarını da yaşayacaktır o boyutun canlı türlerine karşı.

Bu yaşam, Dünya’nın kıyametine kadar devam edecektir.

Kıyametle birlikte “Kabir âlemi” yaşamı sona erecek, bütün insanların Dünya’dan ayrıldıklarındaki son sûretlerinde olan ruhları toplu bir hâlde “mahşer” diye isimlendirilmiş ortamda bir araya geleceklerdir.

Bu süreç, herkesin dünyada edindiklerinin ve elde ettiklerinin kendine neler kazandırıp neler kaybettirdiğini en detaylı bir şekilde yaşadıkları bir evredir ki, insanlar için hayli sıkıntılı ve uzun süren bir süreç olacaktır.

Daha sonra insanlar Dünya’yı kuşatan cehennemden uzaklaşmak için, Dünya’da iken inanmış oldukları Rasûl ve Nebilerin peşine takılarak yola çıkacaklardır. Bu yolculukta, iman sahipleri bu geçişi başararak “cennet” ismiyle tanımlanan boyuta geçecek; iman nûrundan mahrum olanlar ise “cehennem” ismiyle tanımlanan boyutta yaşamlarını sürdüreceklerdir. Bu konunun detaylarını ilgili âyet ve hadisler ile “İNSAN VE SIRLARI” isimli kitapta anlatmıştık. İlgi duyanlar oradan okuyabilir detayını.

İman nûruna sahip olanların Dünya’dayken yaptıkları “ibadet” diye tanımlanmış çalışmaları, onların bu geçişi daha kolay yapmalarını sağlayacak; Rasûl ve Nebilerin haber verdikleri konularda yeterli çalışmaları yapmamış olanlar da, o geçiş sırasında bunun sıkıntısına katlanacaklardır.

Cehennem” boyutunda kalanlar, ruh bedenle yaşamlarına devam ederlerken, “cennet” ismiyle işaret edilen boyuta geçenler ise bir tür transformasyon yaşayarak, “ruh” bedenden arınıp, “nûr” yapılı yaşamlarına başlayacaklardır.

Bize Allâh Rasûlü’nden gelen, Allâh’ın bahşettiği ilme göre, olayın çok özetle seyri böyledir. İnancımız bunadır. Elbette herkes kendi inancından sorumludur.

Allâh hepimize indîndeki gerçeklere göre iman etmeyi, yakîni ihsan etsin. (Ahmed Hulusi) http://www.ahmedhulusi.org/yazi/ahiret.htm ]

50-) Felâ yestetıy’une tavsıyeten ve lâ ilâ ehlihim yerci’ûn;

O zamanda ne bir vasiyete güçleri yeter ve ne de ailelerine dönebilirler! (A. Hulûsi)

50 – O zaman bir tavsiyeye bile kadir olamazlar, ailelerine de dönecek değillerdir. (Elmalı)

Felâ yestetıy’une tavsıyeten ve lâ ilâ ehlihim yerci’ûn her şey o kadar ani olacak ki, o kadar kısa zamanda olup bitecek ki ne vasiyet edebilecekler, ne de yakınlarına dönebilecekler. Bu kadar ani olacak.

Kıyameti, son saatin yani doğru ifadesi ile nasıl bir hercümerc içinde kopacağına dair. Hz. Nebiy bir hadisinde şöyle buyuruyor; “Kişi elindeki lokmayı ağzına atmaya bile fırsat bulamayacak.” İşte böyle. Yani yarın yaparım diye ahlaki sorumluluklarını erteleyen herkese aslında kendi küçük kıyametin kopmadan evvel ki ne zaman kopacağını bilmiyorsun, Bugün yap o şeyi, şimdi yap o şeyi. Aslında verdiği öğüt bu.

[Ek bilgi; KIYAMET.

Bundan sonra kıyamet dediğimiz devre gelir, yani âhiretin ikinci devresi. Bu ikinci devre kıyametle birlikte oluşur.

Kıyamet ne zaman?

Bunun hakkında dinî kaynakların hiçbirinde, herhangi bir zaman verilmemiştir. Verilmediği için, şu anda bizim de burada bir şey söylememiz câiz olmaz!..

Belli hadislerden faydalanarak; kıyamet koptuğu anda, Dünya’da yaşamış olan bütün insan ruhlarının o ortama özel bir beden ile Dünya üzerinde olacağını; Dünya üstünde hepsinin bir araya geleceğini; cehennemin melekler tarafından çekilerek getirilip, bütün Dünya’yı kuşatacağını, Dünya’nın üzerinden, cehennemi aşıp cennete ulaşacak biçimde bir köprü oluşacağını; insanların bu geçitten geçebilenlerinin cennete ulaşacağını; geri kalanların da cehenneme düşeceğini söyleyebiliriz.

Şimdi köprü denince aklımıza hemen bir boğaz köprüsü geliyor! Ya da başka türlü bir köprü mü kurulacak?

Hadiste de Hz. Resulallah, insanlara o meseleyi anlatabilmek sadedinde misal veriyor;

Köprünün üzerinde çengeller vardır. Mesela bir kişi dünyada namazını kılmamışsa namazla ilgili çengel uzanır, o kişiyi yakalar cehenneme atar veya oruç eksiği varsa, orucunun eksiği dolayısıyla o kişiyi kapar oruç çengeli, cehennemde cezasını çeker ve sonra cehennemden çıkar” diyor. Buradaki tâbir, mecazî bir anlatım!

Mesela, ben bunu size şöyle anlatmaya çalışayım. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikalılar Berlin’e hava köprüsü kurdular ve hava köprüsü ile pek çok yiyecek, giyecek ve insan taşıdılar. Şimdi “hava köprüsü” deyince, aklınıza Boğaziçi köprüsü gibi bir köprü geliyor ve Amerika’dan Berlin’e kadar böyle bir köprü kurulmuş!..

Hayır!.. Amerika’dan Berlin’e uçaklar sürekli çalışarak, oraya gerekli ikmali yaptılar! Bunun gibi, Dünya’nın üzerinden de insanlar, kendi çalışmalarına göre elde ettikleri kuvvetleri kadar bir güçle kaçmaya başlarlar. Çünkü Dünya, o anda cehenneme gidiyor, Güneş’in içine girecek; Cehenneme düşecek insanlar Dünya’dan kaçacaklar; herkes kendi gücüne göre kaçacak.

Sıratı geçenlerin kimisi şimşek gibi geçer, kimisi deve hızıyla geçer, kimisi koyun hızıyla geçer, kimisi at hızıyla geçer, kimisi de sürüne sürüne geçer” diye tarif ediyor Hz. Rasûlullâh.

Başka türlü nasıl anlatılır, o devrin insanını bir düşünün.

Peki buradaki hâdise ne?

Herkesin belli bir ruhaniyeti var; o ruhundaki enerji dolayısıyla, yani belli kaçış gücü dolayısıyla; kimisi yerçekiminden kendini kolaylıkla soyutlayıp hızla fırlayabilecek, kimisi de çok büyük güçlüklerle yükselebilecek.

Şimdi şu da bilimsel bir gerçek! Daha önce izah ettiğimiz üzere Güneş belli bir süre sonra, bugünkü hacminin 400 katı büyüyerek Dünya, Merkür, Venüs ve Mars’ı içine alacak. Güneş’in yüzeyindeki hararet 6000-6500 derece! Dünya eriyor, su gibi oluyor!

Dünya Güneş’in içine girerse ne olur? Su gibi erir akar mı?

Zaten Hz. Rasûlullâh da hadiste;

Cehennemin içine düşünce, Dünya eriyip su damlası gibi buharlaşır” şeklinde tarif etmiyor mu? Bir su damlası gibi kalmayacak mı Dünya?

Güneş’in bugünkü hâli, Dünya’nın 1.303.000 katı büyüklüğünde! O gün en az 400 milyon kere daha büyük olacak Dünya’dan! Dünya’nın manyetik çekim alanından kendini kurtaramayıp da cehennem sınırları içinde sürünenler eğer bu çekim alanının ilk anlarındaysalar; yanlarından geçenler tarafından çekilip götürülmeye çalışılacak. Fakat o kurtulma hâlini, gücünü hiç elde etmemiş olanlar da ebedî olarak Güneş çekiminin içinde kalacaklar.

Peki böyle bir şey var mı? Yani söz konusu olabilir mi?

Bugün uzayda “kara delikler” adı verilen ölmüş güçlü yıldızlar var. Bunlar hacim olarak, Ay kadar olmalarına rağmen; civarlarından geçen bir Jüpiter kadar veyahut ta ondan daha büyük Güneş gibi koskoca bir kütleyi alıyor, yutuyor, hazmediyor, içinde yok ediyor!.. Ve bana mısın da demiyor!..

Bunun gibi, insan ruhlarının da karşılaşacağı, “cehennem” adı verilen bu korkunç durumdan kendilerini ebedî olarak kurtarabilmeleri mümkün değil!

Eğer şu anda Dünya’da belli çalışmalar yapıp da belli bir ruhaniyet, belli güç elde edemezse insan, bunun neticesi olarak, kendilerini oradan kurtarabilmeleri ebedî olarak mümkün değil!

Ondan sonra, cehennem böylece geçilebilirse eğer, tabii biz burada haşr sahasında olacak olaylara değinmiyoruz! O da ayrı bir konu! Geçebilirlerse eğer; cennete gidiyorlar.

Cennete girecek en düşük mertebeli bir insana, bu Dünya’nın on misli büyüklüğünde bir dünya verileceği söyleniyor hadiste.

Uzaydaki, galaksideki yıldızların en küçüğü o, bundan daha küçük yıldız yok!.. Hatta daha da büyük belki de; Hz. Rasûlullâh, “mübalağa zan olunur” diye, o kadarla yetindi.

Cehennemin gerçek şiddetini, Hz. Rasûlullâh anlatmamıştır! Zira bu anlattığı kadarıyla bile, “cehennemin korkunçluğunu” insanlar kavrayamamakta ve “olamaz böyle şey” demektedirler! Eğer hakiki boyutlarıyla anlatmaya kalksaydı, zaten kimse kabul etmezdi!

Gerçekte çok daha korkunç bir şey!..

Cehennemde, ölüm diye bir şey yok!..

Cehennemde değil; ölüm tadıldıktan sonra, herkes için ebediyen ölüm diye bir şey yok!.. Yok olmak, “yok olup gitmek” diye bir olay söz konusu değil!..

Zira esas olarak, senin ana yapın; ruh dediğimiz dalga yapı. Manyetik yapının yok olması, söz konusu değil artık!.. Ve bu manyetik yapının, bulunduğu ortama göre yoğunluk kazanarak oluşturduğu terkip, çeşitli şekillerde zedelenebilir, bozulabilir, değişebilir, fakat ortadan kalkmaz! Çünkü o terkibin aslı, dalga bedendir! Holografik dalga yapı olduğu için, bozulmaz!

Bu neye benzer? Bunun misalini de rüya âleminden verelim. Rüyada ölüyorsun. Sonra, rüya içinde gene yaşamaya başlıyorsun! Yani, ruhanî yapıda ölmek diye bir şey yok!.. Manyetik yapı için, ölmek diye bir şey yok! Dolayısıyla cehennemdekiler binlerce defa öldüklerini sanırlar ve binlerce defa ölmeden yaşarlar!

Onlar için acıklı sonsuz birer ıstırap vardır” (Maide/35) diye tarif edilmesinin sebebi budur.

Buna mukabil Cennetler dediğimiz diğer âlemlere gidenlere, yani diğer yıldızların boyutsal derinliklerine gidenlerse kendilerinde mevcut ruhanî kuvvetlerle; ki bu ruhanî kuvvetler de ilâhî isimlerin mânâlarına dayanır, ilâhî isimlerin mânâlarını ortaya koyup gerçekleştirme kabiliyetini kendilerinde bulacaklar! Çünkü bu ilâhî mânâların gereğini ortaya koyabilmede, Dünya’da bir güçlük var! Bir madde beden oluşması var! Şu madde beden, senin her düşündüğünü bilfiil ortaya koymanı çok güçleştiriyor.

Ama cennette lâtif bir yapı! Lâtif bir yapı olması nedeniyle de her düşündüğün, tahayyül ettiğin şey anında gerçekleşiyor!.. Ve böylece, cennet hayatı onlar için de ölümsüz olarak, ebedî olarak sonsuza dek devam eder!

İşte “bâ’su bâdel mevt“in, yani ölüm denen madde bedenin terkinden sonra hayatın devamı ile ilgili olarak kısaca söyleyebileceklerimiz bunlar! (Ahmet Hulusi) http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kiyamet.htm ]

51-) Ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel’ecdasi ilâ Rabbihim yensilun;

Sur’a nefholunmuştur! Bir de bakarsın ki onlar kabirleri hükmünde olan bedenlerinden çıkmış, Rablerine (hakikatlerini fark etme aşamasına) koşuyorlar! (A. Hulûsi)

51 – Bir de sur üfürülmüştür ne baksınlar kabirlerinden rablerine doğru akın ediyorlardır. (Elmalı)

Ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel’ecdasi ilâ Rabbihim yensilun derken sura üflenmiştir. Aslında fiysSuri okunuşunu Katade, -ilk otoritelerden- fiys suveriy okumuş. Buna göre suretlere ruh üflenmiştir manasına gelir. Ama biz bu okuyuşa göre mana verdik. Sure üflenmiştir. Ve işte o zaman hemen mevzilerinden çıkıp ilâ Rabbihim yensilun rablerine doğru süratle koşarlar.

Yukarıdaki ayetler son saatten söz ediyor. Bu ayet işte kıyametten söz ediyor. Bu haberi de ancak Allah verir. Ve burada insanoğlunun kaçmak istese dahi kaçamayacağı  bir saati haber veriyor Allah. Hani ..eynelmeferr, (Kıyamet/10) nereye kaçmalı ibaresi vardı ya Kur’an da, hatta cevabını da yine Kur’an dan bulabiliriz bunun. Fefirrû ilAllâh. Zariyat/50) Allah’a kaçın. İnsanoğlu istese de istemese de Allah’tan kaçamayacak. Kaçamayacak ama kaçmak istemesi en büyük cinayetini oluşturacak. Kaçamayacağı halde kaçmak istemesi. Kaçamayacağı halde Allah’ı unutması insanoğlunun kendine yapabileceği en büyük kötülük olacak.

52-) Kalu ya veylena men beasena min merkadinâ* hazâ ma ve’ader Rahmânu ve sadekalmurselun;

(O vakit) dediler ki: “Vay bize! (Dünya) uykumuzdan kim bizi yeni bir yaşam boyutuna geçirdi? Bu, Rahmân’ın vadettiğidir ve Rasûller doğru söylemiştir.” (Hadis: İnsanlar uykudadır, ölümü tadınca uyanırlar!) (A. Hulûsi)

52 – Eyvah, başımıza gelenlere derler: kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? Bu işte, o Rahmanın vaat buyurduğu, doğru imiş o gönderilen Resuller. (Elmalı)

Kalu ya veylena men beasena min merkadinâ eyvah..! yazıklar olsun bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı diyecek ve tabii cevabı yine kendisi verecek. hazâ ma ve’ader Rahmânu ve sadekalmurselun rahmanın vaad ettiği bu olsa gerek. Demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler diyecek. Evet, demek ki doğru söylemişler diyecek ama hiçbir işe yaramayacak. Yani bunu tasdik etmenin işe yaramayacağı yerde tasdik edecek.

Bu noktada İmam Cafer’in ahireti inkar eden bir mülhitle, bir kafirle diyalogu geldi aklıma. İmam Cafer ahireti ısrarla inkar eden karşısında ki inkarcıya şöyle der. Kıpti farzı muhal bu dünyayı gördüğümden daha fazla ahirete iman ediyorum. Ama tut ki senin dediğin haydi haklı, farzı muhal değil ya, öyle kabul edelim bir an için. Haklısın diyelim. Ben Allah’ın emirlerine uygun olarak bir hayat yaşamakla ne kaybederim? Disiplinli, özverili, ahlaklı, erdemli bir hayat yaşamakla ne kaybederim. Zaten dünyamı da mamur etmiş oluyorum. Çünkü Allah emir ve nehiylerinde beni kolluyor, beni gözetiyor. Fakat yine senin zihnine göre tut ki senin inkar ettiğin ahirete bir ihtimal var ve bu ihtimal de gerçekleşti. Sen ne kaybedersin? Yani imam Cafer’in ahireti inkar eden bu kafirle olan diyalogumda alacağımız çok dersler var ve tabii ahiret münkirlerinin alacağı çok fazla dersler var.

53-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâhüm cemiy’un ledeyNA muhdarun;

Sadece tek bir sayha (İsrafil’in sur’u) oldu… Bir de bakarsın ki onlar toptan huzurumuzda hazır kılınmıştır. (A. Hulûsi)

53 – Başka değil, sâde bir tek sayha olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza ihzar edilmişlerdir. (Elmalı)

İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâhüm cemiy’un ledeyNA muhdarun sadece bir tek bela çığlığı, olanın hepsi bu. Ve hemen ardından herkes huzurumuzda sıra sıra dizilecek, boy gösterecek.

54-) Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey’en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta’melun;

O süreçte hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez… Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız. (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)! (A. Hulûsi)

54 – Artık bu gün hiç kimseye zerrece zulmedilmez, ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz. (Elmalı)

Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey’en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta’melun artık bugün hiçbir kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacak ve sadece yaptıklarınızda edip eylediklerinizden, işlediklerinizden sorumlu tutulacaksınız.

55-) İnne ashâbel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun;

Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgul ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar. (A. Hulûsi)

55 – Cidden ashabı Cennet bu gün bir şuğl içinde zevk etmektedirler. (Elmalı)

İnne ashâbel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun evet, yepyeni bir bölüme girdik. Ama bir önceki bölümün de bir devamı niteliğinde. Cennetten bahsediyor bu ayetler.

Cennet; güzelliğin üretildiği merkez. Cennet deyince insanoğlunun aklının alamayacağı güzellik merkezi gelmeli. Onun için cennette insanoğlunu bekleyen sürprizleri insanın aklının alamayacağını daha önce Kur’an söylemiş biz de tefsir etmiştik. Gerçekten akıl almaz sürprizler bekliyor insanı diyordu. Akıl almaz, çünkü dünyada gördüğümüz füzelikler, güzelliğin birer kopyası. Onların asılları cennette. Dünya da gördüğümüz güzellikler güzelliğin geçici olanı cennet güzelliğin kalıcı olanlarına verilen ad. Onun içindir ki Cennetü adn, güzelliğin madeni olarak geçer Kur’an da. Maden, adn güzelliğin gözü, güzelliğin üretildiği merkez.

Cennet bedel değil, bu niteliği ile bedel değil, olamaz da zaten. Yer yüzünde bir ömür çalışıp didinip de boğaz manzaralı bir evlik yer alamayan insanın, şu geçici hayatta güzelliğin üretildiği ve yüz ölçümü kilometrelerle ölçülemeyen, yerler ve gökler kadar olan, -Kur’an ın ifadesi ile- cenneti bir bedel olarak değil, bir ödül olarak alacak. Yani bu Allah; Allah kadar verir. Bu bunun göstergesinden başka bir şey değil.

[Ek bilgi; CENNET

….Bunlar benim kişisel yorumlarımdır. Yorumlarımı diler değerlendirirsiniz; dilerseniz güvenilmez bulur; böyle de düşünen varmış deyip, bir yana koyar; fırsat bulunca da doğru bildiğinizi bize yazarsınız. Elbette bu konuda soracaklarımızı da kabullenmek kaydıyla.

Önce şu tasnifi yapalım.

Dünya yaşamının cennet kavramı var; kendi şartları içinde.

Kabir âleminin cenneti var; kendi şartları içinde.

Mutlak mânâda cennet var. Kendi şartları içinde.

Bazıları “Cennet” kavramını, bunlardan yalnızca biri için kullanınca, olayın anlaşılmasında çok güçlükler yaşanıyor.

“Dünya Cenneti” denince, bundan kişinin tabiatına uygun gelen, zevklerini tatmin edebildiği bir ortam anlaşılıyor genelde. Yanı sıra, içinde bulunduğu manevî âlemdeki huzur da anlaşılabiliyor. Tabii, bu kısa süreli de olabiliyor; uzun süreli de.

“Kabir âlemi cenneti” ise, bir hayli farklı “Dünya cenneti”nden! Kişi mezarda yaşanan maddesel algılamalı boyuttan, kabir âlemine geçtikten sonra. Eğer, âkıbeti cennet olacak ise, yaşamı “Kabir Cenneti” denen bir biçimde gelişme gösteriyor.

Kişi, kabir âlemine geçtiği andan itibaren, cehennem ve cennet boyutlarını algılamaya başlıyor, ruhanî algılama sistemiyle! Burada, beş duyu yok artık. Onun yerine, kendisine ulaşan dalga boylarını Dünya’da edindiği kapasiteye göre algılayıp, değerlendiren bir ruhî algılama sistemi var. İsterseniz buna, “ruhun beyni” adını verelim, anlatımda kolaylık olsun diye.

Kabir âleminde yaşamakta olan kimse, bir yandan cehennem boyutunu seyrederken ve bundan büyük korku duyarken; diğer yandan da, cennet boyutunu seyretmekte; bunun özlemini çekmekte; bu arada kendi türünden ve boyutundan ruhanî varlıkları ve ruh boyutuna tenezzül etmiş melâikeyi de algılamaktadır.

Rüyada, nasıl belli duygular ve düşünceler belirli sembollere bürünerek kişi tarafından seyredilmekte ise, kabir âleminde de kişi, bir tür rüya gibi, Dünya’da edindiklerinin getirisini otomatik olarak seyretmekte ve yaşamaktadırlar. Bazen zevkle, bazen kabûslar şeklinde!

Artık Dünya ile iletişimi kesilmiştir. Yalnızca, dünya’dakilerin kendisi hakkındaki yönlendirilen düşüncelerini ve dualarını, anladığı kadarıyla Kurânsal mesajlarını almaktadır. Fakat bütün bunlar onu uzun süreli meşgûl etmemektedir. Bu tıpkı, tek yönlü çalışan bir receiver (alıcı) gibi olmaktadır. Ruhun beyninde oluşan dalgalar, bizim beynimizin alma kapasitesinin çok üstünde olan yüksek frekanslı dalgalar olduğu için, onların alınması insanlar tarafından mümkün olmamaktadır. İnsan beyinleri bazı şartlarda, en fazla Cin boyutundakilerin dalgalarını değerlendirebilmektedirler.

Kabir âlemi yaşamında, uykuda yaşadığınız duyguları, çok daha fazlasıyla ve çok daha yoğunluklu olarak yaşayacaksınız.

Bu durum “Sistemin kıyameti” dediğimiz, Dünya’nın Güneş tarafından yutulması evresine kadar devam edecektir. Güneş, Dünya’yı yutmaya başladığında; Dünya’nın manyetik alanı ortadan kalktığında, bütün insan ruhları, otomatik olarak kendilerini bizim anlayışımıza ve yapımıza göre “Cehennem” olarak tanımlanan Güneş’in, dalga boyutlu yapısı içinde bulacaklardır.

Bu evre, “insanların kabirlerinden çıkması” olarak tanımlanmıştır.

Dünya’da “ibadet” adı verilen (hakikatleri olan Allâh’a ait özelliklerin kendilerinde açığa çıkması) çalışmalara gereken önemi vermiş olanlar; bu çalışmalar sonucu edindikleri NÛR ile, enerji ile, kendilerini cehennemin ve içinde yaşamakta olan canlılarının ortamından kurtarıp, cennet boyutuna geçiş yapacaklardır. Sahip oldukları NÛR oranının getirdiği hız nispetinde.

Cehennemden kaçış; Ruh bedenlerin cehennem ortamında terk edilmesi ve NÛR bedenle yeni bir boyuta geçilmesi suretinde olacaktır!

Nasıl madde beden, Dünya’da bırakılıp, ruh bedenle kabir âlemi ve cehennem boyutuna geçildiyse; ruh beden de cehennem boyutunda terk edilerek, NÛR bedenle cennet boyutuna geçilecektir!

Esasen âlemdeki her yapıda, ruh ve nûr boyutları mevcuttur! Mesela Güneş’in dahi ruh ve nûr boyutu vardır. Gözümüzün algıladığı ise, Güneş’in madde-gaz boyutudur. Bu yüzden de Güneş içinde yaşamakta olan “ruh boyutu ve nûr boyutu canlıları”nı algılayamamaktayız!

Ruh gözü ile görenler o boyutu; Nûr boyutunu algılayabilenler ise, elbette ki, o boyuta dair algılamaları yapmaktadırlar.

Nûr boyutunda, ruh boyutunda olduğu gibi bir sâbit beden görüntüsü, şekil yoktur! Burası salt bilinç boyutu olup, bilinç tahayyül ettiğini canlı olarak anında yaşar! Rüyada algılanan maddemsi yaşam duygusuyla!

Cennetteki kişinin kudreti, kendindeki vehim kuvvesini kullanabildiği miktardadır. Bu esasen Dünya’da dahi böyledir!

Ruh boyutundaki beden görüntüsü, şekli genelde; kişinin Dünya’dan ayrıldığı andaki son görüntüsü üzerinedir.

Nûr yapılı birimler ise bir beden veya şekille bağımlı olmayıp, dilediği beden şekline bürünebilir.

Nûr boyutundaki cennette yaşayanların tümü, gerçekte nûr yapılı, şekilden berî bilinç varlıklardır; algılayanın veritabanına göre görüntü verirler. Kabir âlemindeki sorgu meleklerinin, herkese değişik gelmesinin de nedeni budur.

Cennet boyutunda, o kişinin ilmiyle sınırlı olmak şartıyla, Allâh isimlerinin özellikleri açığa çıkacak; o boyutta yaşayanlar; Allâh’ın kuvvet-kudret ve yaratıcılığıyla, diledikleri her şeyi istedikleri anda, istedikleri şekilde yaşayabileceklerdir! (Ahmed Hulusi) http://www.ahmedhulusi.org/yazi/cennet.htm ]

İşte sözün bittiği ve artık aslında insanın havsalasının almayacağı için sadece bildiğimiz güzellikten teşbih yaparak, atıf yaparak bize izah edilen o mutlak güzellik merkezini, güzelliğin üretildiği o merkezi tarif eden ayetlere girdik.

İnne ashâbel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun şüphe yok ki cennet ehli o gün sevinç ve huzur veren bir meşguliyet içinde olacaklar.

İlginç, fiy şüğulin fâkihun şüğun; meşgale, iş. Cennette iş te mi var? ama yok dersek bu sefer de bu akıl biliyorum aa..! canım sıkılır benim. Boşluktan canım sıkılır. Bu kadar güzelliğin içinde de insan. Oturur, yer, içer, oturur, canı sıkılır diyecek. İşte bu ikisini de dedirtmiyor Kur’an. Fatır/35. ayetini hatırlasanıza, yine bundan bir önceki surenin tefsir ettiğimiz ayeti.

lâ yemessünâ fiyhâ nesabün ve lâ yemessünâ fiyhâ luğûb. (fatır/35) öyle diyordu. Ne yorgunluk, ne de can sıkıntısı ve usanç olacak orada. Yani yorulacak bir iş değil. Nasıl bir iş peki. İşte bu ayette o “nasıl” geldi. fiy şüğulin fâkihun neş’e sürur ve huzur veren bir meşgale. Evet, yani yaptıkça yorulduğun değil, yaptıkça huzur bulduğun, yaptıkça sürur bulduğun, yaptıkça haz aldığın bir meşgale. Fâkihun; sevinç, sürur, neşe, hatta refah anlamındaki fekihten türetilmiş.

Onun içinde Arapça’da meyveye fakihe derler. Fakihe neden meyveye verilmiş? Çünkü meyve refahın en yüksek düzeyini, daha doğrusu bir sofranın son halkasını oluşturur. Sofrada asli olanlar ekmek ve su. İşte gerekli olanlar ettir, süttür.. İşte, hatta arkasından tatlıdır, tuzludur. Ama mükemmeli olsun istiyorsanız, yani bir de üstüne taç kondurulsun istiyorsanız meyvedir. Onun için tacı olan refah. Refahın maksimum derecesi onun için fakihe denilmiştir meyveye. Burada da fakihun, ya da fekihun, iki şekilde de okunur, sürur veren bir meşgale, mutluluk veren bir meşguliyet.

56-) Hüm ve ezvacühüm fiy zılâlin alel’erâiki müttekiun;

Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. (A. Hulûsi)

56 – Kendileri ve zevceleri erîkeler üzerine kurulmuşlardır. (Elmalı)

Hüm ve ezvacühüm fiy zılâlin alel’erâiki müttekiun onlar ve eşleri bu huzurun, bu mutluluğun gölgesi altında, zıl; Arapçada mecaz olarak kullanıldığında yine huzur ve mutluluğa denk gelir. Bu huzurun gölgesi altında, kuş tüyü yataklar üzerinde uzanmışlardır. İç dinginliğe ve manevi doygunluğa bir işaret bu.

Cennet; insan tekamülünün zirvesidir. İnsan maddi olarak tekamül ettikten sonra hatırlayın anne karnında cenin tekamül eder, dünyaya gelir. Aslında ceninin ahiretidir dünya. Dünyası anne karnıdır. Dünyaya gelir. Dünyaya geldiğinde başlar ağlamaya. Korkar, çünkü oraya alışmıştır. Orada sadece tüketmektedir. Orada sıfır riskle yaşamaktadır hesapta değildir tabii. Dünyaya geldiğinde ağlar. Çünkü artık bir başka aleme gelmiştir. Ama nedense dünyadan giderken de ağlar. Bilmemektedir ama, bilmediği aleme güvenemediği için ağlar.

Yer yüzünde büyür, akil ve baliğ olur, tekamül eder, gelişir. Çünkü hayatın yasasıdır bu. Kemikleri gelişir, yirmi küsur yaşında kemik gelişimi tamamlanır. Dahası bu gelişme hep bir şeylerle sürer. Akıl gelişimi tamamlanır 30 yaşlarında ve 40 lı yaşlara geldiğinde ruh gelişimi tamamlanır. Tamamlanmışsa tabii.

Bazen de yarım kalır. Kemik gelişimi yarım kalırsa kemik hastalığı, akıl gelişimi yarım kalırsa akıl hastalığı, ruh gelişimi yarım kalırsa ya, yani bizim bildiğimiz manada, psikiyatrik manada bir ruh hastalığı değil, işte tam da Kur’an ın söylediği manada bir iman hastalığına yakalanır. Eğer bu gelişim devam ederse, bu tekamül devam ederse, ki etmek zorunda, nereye kadar eder? Cennete kadar.

İşte cennet insan tekamülünün sonudur. Cennet dediğimiz şey insanın kemal halidir. Kemale ulaşmış insan mükemmel bir mekanda konuk edilmelidir. Onun için kemale ulaşmış insanla, güzelliğin kemale ulaşmış halinin buluşmasıdır. Cennet ehlinin cennete kavuşması.

57-) Lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yedde’un;

Onlar için orada meyveler vardır… Onlar için keyif alacakları şeyler vardır. (A. Hulûsi)

57 – Onlara orada bir meyve var: hem onlara orada ne iddia ederlerse var. (Elmalı)

Lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yedde’un orada her tür refaha sahip olacaklar, ve arzuladıkları her şey onlara sunulacaktır. Yedde’un, burada şöyle bir ima içeriyor bu kelime, istemeye bile gerek kalmadan, yani gönüllerinden istemeleri yeterli, geçirmeleri yeterli. O bile kafi. İstediklerine, arzu ettiklerine ulaşacaklar.

58-) Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym;

Rahıym Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini yaşarlar)! (A. Hulûsi)

58 – Bir selâm, rahîm bir rabden kelâm. (Elmalı)

Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym rahmeti sonsuz rabbin sözüyle gelen tarifsiz bir mutluluktur bu. Ya da rahim olan rabden bir selam almışlardır.

Evet, belki de cennetin tacı bu olacak, yani cennetin güzelliğini örten bir güzellik bu olacak. Allah Tealadan doğrudan selam almak. ..‘Ahsenül Hüsna ve ziyadeh (Yunus/26) de ki güzelliğin daha güzeli ve bir de artısı var diyen Kur’an i ibarede ki o artı bu olsa gerek. Selam; mutluluk ve güven garantisidir. Kurtuluş, rahat, iç barışı anlamına gelir. Onun için rabbimizden alınan selam; Ne mutlu size, artık garantidesiniz, artık güzelliğin üretildiği merkezdesiniz. Güzelsiniz, güzele layık bir hayat yaşadınız ve güzel bir akıbete kavuştunuz. Onun için selam olsun size. İşte belki asıl mutluluk Allah ile barış içinde, Allah ile bilişik, tanışık ve barışık bir hayat yaşamak ve sonunda selamı hak etmek. Selamı hak edenler selameti hak ederler. Selameti hak etmek içinde teslim olur İslam olurlar.

59-) Vemtazul yevme eyyühel mücrimun;

“Ey suçlular! Bugün ayrılın!” (A. Hulûsi)

59 – Ve haydin ayrılın bu gün ey mücrimler! (Elmalı)

Vemtazul yevme eyyühel mücrimun ama suçlulara gelince, onlara denilir ki; siz ey mücrimler bugün şöyle ayrı durun seçilip ayrılın bakayım. Mücrimun; suçu tabiat haline getirmiş kişiler, yani suç isim olmuş onlara. Onun için isim olarak geliyor.

60-) Elem a’had ileyküm ya beniy Ademe en lâ ta’budüş şeytan* innehu leküm ‘adüvvün mubiyn;

“Ey Âdemoğulları… Size ahdetmedim (bildirip bilgilendirmedim) mi şeytana (bedene – hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?” (A. Hulûsi)

60 – And vermedim mi size? «Ey adem oğulları! Şeytana kulluk etmeyin, o size açık bir düşmandır» diye. (Elmalı)

Elem a’had ileyküm ya beniy Ademe en lâ ta’budüş şeytan* innehu leküm ‘adüvvün mubiyn imdi ben size buyurmadım mı ey Ademoğulları, söylemedim mi ki şeytana kulluk etmeyin çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır diye.

Şeytana kulluk etmek, Es şatanu; çok uzun ip, halat kökünden türetilmiş. Tek anlamı bu. Hatta ibikli yılana da es şatanu deniyor. Özelliği ne bunun? Çok çevik, hızlı ve anında gözden kaybolan. Dahası özel bir zevki var bu yılanın uyuyan insanların açık duran ağızlarından girmek. Şimdi şeytanın neden şeytan denildiğinin çok ilginç bir iması da var. Uykuya gelmez şeytan, uyumaya hiç gelmez. Eğer bir anlık gaflet gösterirseniz hemen ağzınızdan giren bir yılan gibi giriverir. Damarlarınıza giriverir. Dolayısıyla uyumayan bir düşmandır. Su uyur, şeytan uyumaz onun için mü’minin imanı da uyumamak zorundadır. Uyumayan bir iman geliştirmek zorundadır. İşte buna karşı uyarılıyor.

Şeytan, insan, cin, somut, soyut her şeyden olabilir. Onun için de Kur’an da insan içinde kullanılır. Yani şeytanlık yapan insan, şeytana asker olmuş olan insanlar için. Hatta bazı insanlar, şeytana pabucu ters giydirebilir. Onun için şeytana besmele çekilir, onun için şeytan da bazı tiplere besmele çekerek yanaşır. Öyle insanlar da olabilir.

Yılana zehir veren diye bir sürüngen türü vardır. Yani yılan zehirlidir, yılan zehrini aldığı daha zehirli biri daha varmış demek. Onun için şeytan her tür insanın ebedi mutluluğuna düşmanlığı temsil eder. İnsanın negatif iç benliği de bir tür şeytandır. Yani insanı Allah’tan koparan her şey.

Günahı tabiat haline getirmek, şeytana tapmaktır. Düşman, dost tasavvurunu inşa ediyor bu ayet. Yani ey insan şeytan o kadar sinsi ki senin ebedi düşmanın olduğu halde sana dost gibi yaklaşır, atan Adem’e yaklaştığı gibi. ..en teküna melekeyni ev teküna minel halidiyn. (A’raf/20) iki melek olmak istemez misiniz ya da ebedileşmek? Kim istemez, Şu tumturaklı gerekçelere bakınız.

Onun için şeytan insana yaklaşırken mutlaka itlaf ekibi gibi yaklaşır. Nedir itlaf ekibinin yaptığı? İtlaf ekibinin yaptığı kuduz köpeği telef edecekken verilen köftenin içine zehir koymak. Yani zehri zehir olarak vermez. Köftenin, hem de çok kaliteli bir köftenin içine koyar. Onun için zehri altın tas içre sunmak, altın kupayla sunmak. Kupaya bakarsanız zehri içersiniz.

İşte bu noktada düşman ve dost tasavvurumuzu iyi geliştirirseniz, inşa ederseniz yutmazsınız demeye getiriliyor. Ve kula kul olmayın. Belki burada bu. Şeytana kul olmak, kula kul olmaktır. Eşyaya kul olmak, hatta düşmana kul olmaktır şeytana kul olmak. Şeytana kulluk etmeyin.

61-) Ve enı’buduniy* hazâ sıratun müstekıym;

“Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur” (diye?). (A. Hulûsi)

61 – “Ve bana kulluk edin doğru yol budur» diye. (Elmalı)

Ve enı’buduniy* hazâ sıratun müstekıym ve yalnız bana kulluk edin, dosdoğru yol budur.

62-) Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekûnu ta’kılun;

“Andolsun ki (kendinizi yok olup gidecek beden zannınız) sizden pek çok cemaatleri saptırdı! Aklınızı kullanmadınız mı?” (A. Hulûsi)

62 – Böyle iken celâlime karşı o içinizden bir çok cibilletleri yoldan çıkardı, ya o vakit sizin akıllarınız yok muydu? (Elmalı)

Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra doğrusu o şeytan sizden bir çok nesli yoldan çıkarmıştı. efelem tekûnu ta’kılun o zaman aklınız başınızda değil miydi?

63-) Hazihi cehennemülletiy küntüm tu’adun;

“İşte bu vadolunduğunuz cehennemdir!” (A. Hulûsi)

63 – Bu işte o Cehennem ki vaad olunur dururdunuz. (Elmalı)

Hazihi cehennemülletiy küntüm tu’adun işte size vaad olunan cehennem budur.

Önceki ayetin sonu ile birlikte düşünelim hemen bir önceki ayetin; efelem tekûnu ta’kılun ile birlikte o zaman ne çıkıyor? Akletmemenin kendisi cehennemdir.

64-) Islevhel yevme Bima küntüm tekfürûn;

“Hakikatinizi inkârınızın karşılığı olarak şimdi yaşayın sonucunu!” (A. Hulûsi)

64 – Bu gün yaslanın ona bakalım küfrettiğiniz için. (Elmalı)

Islevhel yevme Bima küntüm tekfürûn ısrarla inkar etmenizin bir sonucu olarak bugün orayı boylayın.

Islavha; ateşi alevlendirmek için yakıt atmak, yani odun atmak, ateşe odun atmaktan mülhem bir kelime es sılâ bu manaya geliyor. Ateşin alevini artırmak için yakıt atmak, odun atmak. Bu ne demek? Bu yanma sonuçta kendi kendisinin yakıtı olan bir yanmadır. Yani insan bir başka şeyle yansın diye değil. kendi kendisini yaksın. Evet, kendi yanıp kendi yakan bir yanma. Yani insanın ateşi kendisi. Kendi ateşini kendisi hazırlıyor.

Hud/101. ayetini hatırlayın; Ve ma zalemnahüm ve lâkin zalemu enfüsehüm fema ağnet anhüm alihetühümül letiy yed’une min dûnillâhi min şey’in lemma cae emru Rabbik. (Hud/101) onlara biz zulmetmedik, asıl onlar kendi kendilerine zulmettiler. Bu bir yürek yangını dostlar, bu bir yürek yangını. Yürek yangını dıştaki bir ateşten daha ferî dir. daha acı yakar.

Düşünün bir anneyi kendisini hayata bağlayan tüm bağlar kopmuş bütün evladını bir anda vermiş, kaybetmiş. Eşini, çocuklarını, sahip olduğu her şeyi. Böyle birini düşünün. Bu insanın içinde ki içine düşmüş ateşi düşünün. Ölüm cana minnettir denilen acıları düşünün. Ey ölüm nerdesin. Böyle diyen çok insan görürsünüz. Bu tip yürek yangınları yaşayan insanlar ki bizim yaşamayacağımız dair de bir garanti yok. Böyle bir yürek yangınıyla kıyaslanamaz bile. Çünkü nihayetinde sizi dışarıdan yakan bir şey, derinizde ki sinir uçlarını yakıncaya kadar acıdır. Onun için yüksek dereceli yanıklarda acı biter. Acıma deride ki sinir uçları algılayıncaya kadardır. Onlar yandığında biter.

Ama yürek yangınları, içe düşmüş kor ateşler. İşte bu nedir? Siz en büyük değerinizi kaybettiğinizde, Ya Allah’ı kaybettiğinizi anladığınızda? Allah’ın sevgisini kaybettiğinizi kıyamet günü, mahşer günü, hesap günü anlarsınız. Artık yüzünüze bakılmadığını görüyorsunuz. Yani her şeyiniz aslında. Onu görünce insanın içine düşen yürek yangınını hesap edelim diyeceğim ama, sanırım hesapta edemeyeceğiz. Bunu kavramak bile mümkün değil. Bunun verdiği acıyı, acının kat sayısını anlamak ve anlatmakta mümkün değil.

Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra. (Furkan/14) bugün bir tek ölümü çağırmayın size bir yok oluş yetmez, ölümleri, bir çok ölümü çağırın diyordu ya ayet. İşte öyle bir yürek yangını.

65-) Elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn;

O süreçte ağızlarını mühürleriz; yaptıkları hakkında elleri konuşur ve ayakları şahitlik eder bize. (A. Hulûsi)

65 – Bu gün ağızlarını mühürleriz de bize elleri söyler ve ayakları şahadet eyler: neler kesp ediyorlardı. (Elmalı)

Elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn o gün onların ağızlarına mühür vururuz ve bize onların elleri konuşur, ayakları yaptıklarına şahitlik eder.

İkra’ Kitabek* kefa Bi nefsikel yevme aleyke Hasiyba. (İsra/14) diyordu ya bir başka ayette Kur’an. Oku kitabını, oku sicilini, seyret hayat filmini. Zira bugün hesap görücü olarak sen sana yetersin. Yani bir başka muhasibe gerek yok. Onun için bir başka şahide de gerek yok, senin şahidin sensin.

66-) Velev neşâu letamesna alâ a’yünihim festebekussırata feenna yubsırun;

Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda (öylece) koşuşurlardı… Fakat nasıl görebilecekler (bu gerçeği)? (A. Hulûsi)

66 – Hem dilersek gözlerini üzerinden silme kör ediverdik de yola dökülürlerdi, fakat nereden görecekler? (Elmalı)

Velev neşâu letamesna alâ a’yünihim eğer Ademoğlunu iradesiz yaratmak isteseydik, onun görüp anlama yeteneğini yok ederdik. festebekussırata feenna yubsırun de, akılsız canlılar gibi yolda itişip kakışırlardı. O takdirde doğruyu nereden ve nasıl görecekti. Feenna yubsirun, eğer böyle yapsaydık doğruyu nasıl seçecek ayırt edeceklerdi. Yani akılsız hayvanlar gibi yoldan çıkmak için birbiri ile yarışırlardı. Eğer insana irade vermek istemeseydik.

Peki irade verdikte ne oldu? Akıl verdikte ne oldu? onu da bu ayet söylüyor.

67-) Velev neşau lemesahnahüm alâ mekanetihim femesteta’u mudıyyen ve lâ yerci’ûn;

Dileseydik mekânları üzere onları mesh ederdik (bulundukları anlayış üzere onları sâbitlerdik) de artık ne ileri gitmeye güçleri yeterdi ve ne de eski hâllerine dönebilirlerdi. (A. Hulûsi)

67 – Daha dilesek kendilerini oldukları yerde mesh ediverdik de ne ileri gidebilirlerdi ne dönebilirlerdi. (Elmalı)

Velev neşau lemesahnahüm alâ mekanetihim eğer böyle olmalarını dileseydik mutlaka onları kendi konumlarına göre başka bir hale dönüştürürdük. Alâ mekanetihim, kendi konumları manası verdim. Doğrusu da bu. Çünkü bu manada Kur’an ın başka yerlerinde de gelir. Kendi konumuna göre. Mesela bir insan hayatı, bir hayvanın algıladığı gibi algılıyor. Yeme, içme, yatma, uyuma, çiftleşme. Şimdi böyle bir insanın suretini de hayvana dönüştürebilirdik diyor. Ama bunu yapmadık. Bu nerede olacak. Bu için dışa döndüğü o gün olacak. İnsan hayatı nasıl algılamışsa ahirette algıladığı bir surette haşr olunacak. Peygamberimizin açıklamalarından da anladığımız bu .

femesteta’u mudıyyen ve lâ yerci’ûn o takdirde ne savuşturabilirler, ne de geri dönebilirler.

68-) Ve men nu’ammirhu nünekkishü fiylhalk* efelâ ya’kılun;

Kimi uzun ömürlü yaparsak onu yaratılışı itibarıyla zayıflatırız. Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı? (A. Hulûsi)

68 – Bununla beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak hilkatte onu tersine çeviriyoruz, hâlâ da akıllanmayacaklar mı? (Elmalı)

Ve men nu’ammirhu nünekkishü fiylhalk ve kimin ömrünü uzatırsak onun doğuştan gelen yeteneklerinde de eskitmeye gideriz, eskitme yaparız kısaltırız yani. efelâ ya’kılun hala akıllanmayacaklar mı?

Burada söylenmek istenen şu; Ey insan ahlaki sorumluluklarını erteleyip durma. Yani ilerde yaparım diyorsan eğer, bu bir Kabil kompleksidir. Nedir Kabil kompleksi? Sahip olduğunun en değersizini Allah’a adamak. Öyle değil mi. Ömrünün en değerli yıllarını günaha ayıracaksın, en zayıf yıllarını zaten istesen de günah işleyemeyeceğin ihtiyarlık yıllarını Allah’a. Bu Kabil’in sahip olduğu malının en kötüsünü sadaka vermesinden ne farkı var bunun.

69-) Ve ma allemnahüş şi’re ve ma yenbeğıy leh* in huve illâ zikrun ve Kur’ânun mubiyn;

O’na şiir öğretmedik! O’na yakışmaz da! O ancak bir hatırlatma ve apaçık bir Kurân’dır! (A. Hulûsi)

69 – Biz ona şiir öğretmedik, ona yaraşmaz da, o sâde bir zikir ve parlak bir Kur’an dır. (Elmalı)

Ve ma allemnahüş şi’re ve ma yenbeğıy leh şimdi biz ona şiir yeteneği vermedik. Bu onun için asla gerekli de değil.

Nebi’ye şair, Kur’an a şiir denilmesini ret. Vahyin ilk muhatapları arasından birçok inkarcı peygambere şair iftirasını, Kur’an a da şiir diyorlardı. Aslında burada şaire ve şiire bir tariz yok. Bunu söyleyince Şu’ara’ suresinin son üç ayeti aklımıza geliyor hemen. O zaman neden Şu’ara’ suresinin son ayetlerinde şairler yeriliyor. Yine o ayetlerin içinde iman eden şairlerin övüldüğünü de unutmayalım.

Yerilen burada şair ve şiir değil. O günün şairine yüklenen misyon. O günün şairi şaman koltuğunda oturuyordu. Şiir, kehanet, şair de kâhin gibi görülüyordu. Cahiliye insanı Allah ile cinler arasında nesep bağı kuruyordu, bunu biz biliyoruz Kur’an dan Saffat/158. ayeti buna delil. Şiir, şairin cin ile ilişkisinin bir ürünü olarak görülüyordu. Şairler de bunu körüklüyorlardı bu duyguyu, bu anlayışı. Yani işlerine geliyordu. Herkes şair olamazdı, ancak cinleriniz varsa şair olursunuz. Vahyi şiir, peygamberi şair olarak algıladı işte o günün insanı u yüzden. Yani veyahut ta algılamadı kafirler, böyle algılamaya kalktılar.

Aslında biz bunun kendilerinin de inanmadığı bir şey olduğunu çok iyi biliyoruz. Çünkü itirafları var. Mesela Ebu Zer, kardeşi Uneys’i Mekke’ye gönderiyor. Git dinle, dinlediklerini de al bana getir. Gidiyor Resulallah’ın okuduğu Kur’an ı dinliyor ve geliyor Kardeşi Ebu Zer, ne gördün diyor. Okuyor. Peki bu şiir mi diyor. Vallahi ben şiir söylerim, şiirin hasını da bilirim, bu şiir değil. Ben böyle şiir görmedim.

Aynı şeyi Mekke’de ki müşrik şairler de söylüyorlar. Yine diğer müşrikler de söylüyorlar. Ümeyye Bin Halef’in de böyle bir itirafı var. Utbe ve Şeybe’nin de böyle bir itirafı var. Yani bu şiir değil, o da şair değil. Zaten daha önce şiire benzer bir şey söylediği hiç duyulmamış. Yani şiirle ilgilendiği duyulmamış Resulallah’ın.

Onun için peygamber şiiri reddetmedi. Şairin şaman koltuğuna oturtulmasını reddetti. Şiiri reddetseydi insanlık tarihi boyunca şiire verilmiş en büyük ödül olan hırkayı saadetini bir şairin sırtına giydirir miydi. Aslında Kaab Bin Züheyr Baned suad kasidesini söylediğinde Resulallah’ın sırtından çıkarıp ta onun sırtına giydirdiği hırka dünya tarihinde şiire verilmiş en büyük ödüldür. Şiirin başına kondurulmuş bir taç idi o. Onun içindir ki efendimiz şiir dinlerdi. Hatta Cahiliyenin en büyük şairlerinden biri olan Ümeyye Bin ebis Salt’ın şiirlerini, yüzlerce beyit tutan uzun destan ve gazellerini okutturur dinler, ve bir kezinde de dinledikten sonra. Onun şiiri Müslüman oldu demişti. Yani kendisi Müslüman olmayan bir insanın şiirinin Müslüman olduğunu ifade edebilmişti.

in huve illâ zikrun ve Kur’ânun mubiyn o vahiy sadece bir uyarı ve öğüttür. Dahası açık ve açıklayıcı bir hitaptır.

70-) Liyünzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlü alel kâfiriyn;

Tâ ki diri olanı uyarsın ve hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine de o hüküm gerçekleşsin. (A. Hulûsi)

70 – Hayatı olanı uyandırmak, nankörlere de o söz Hakk olmak için. (Elmalı)

Liyünzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlü alel kâfiriyn ki bu sayede (kalben) diri olanları Liyünzire men kâne hayyen kalben diri olanları uyarabilsin, bu sayede uyarabilesin. Evet. men kâne hayyen Kur’an demek ki her yer yüzünde gölgesi olana diri demiyor. Kur’an ın diri dediği şey başka. Kur’an; yiyen, içen, yatan insanı diri olarak görmüyor. Kur’an fiziğine bakmıyor insanın ölümsüz tarafına, insanı insan eden tarafına bakıyor. ve yehıkkal kavlü alel kâfiriyn ve bunu ısrarla inkar edenlere karşı verimli  söz gerçekleşsin.

Evet, diri olanlar Kur’an a göre bir kalbi, Akleden bir kalbi olanlardır. Başka değil. Tefsir olarak Kaf/37. ayeti yeter.

İnne fiy zâlike le zikra limen kâne lehu kalbun.. (kaf/37) bu vahiyde içinde bir kalp taşıyanlar için bir öğüt vardır. Demek ki Kur’an ın kalp dediği şey kan pompasından farklı bir şey. Diri dediği şey de yiyip içip gezmekten farklı bir şey. Onun için Kur’an ın kendine has diri – ölü, iyi – kötü, kâr – zarar, güzel – çirkin, yüksek – alçak, geçici – kalıcı tarifleri var.  bu tarifleri anlayıp sindirmeden Kur’an a göre bir tasavvur inşa edilmiş olmaz.

71-) Evelem yerav enna halaknâ lehüm mimma ‘amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikûn;

Görmezler mi ki, eserlerimiz arasında onlar için kurban edilebilir hayvanlar yarattık… Onlara mâliktirler. (A. Hulûsi)

71 – Şunu da görmediler mi? Biz onlar için ellerimizin yaptıklarından bir takım (En’am) yumuşak hayvanlar yaratmışız da onlara malik bulunuyorlar. (Elmalı)

Evelem yerav enna halaknâ lehüm mimma ‘amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikûn şimdi onlar kendileri için kudretimizin bir nişanesi olarak evcil hayvanlar yarattığımızı ve bu sayede onlara sahip olabildiklerini de mi görmezler.

İmanın özü olan tevhid değerli dostlar. Bütün bir varlık zincirini oluşturan halkaları ait olduğu bütün içinde algılar ve onu yaratana atfeder. Alem alemdir, alamettir, hayvan, su, deniz, bulut, gemi fark etmez. Hepsi bir zincirdir, bu zincirin her biri bir ayet olarak Allah’ı gösterir. İşte burada da var edilmiş olan evcil hayvanlara bir atıf.

72-) Ve zellelnâhâ lehüm feminha rekûbühüm ve minha ye’külun;

Onları (en’amı) bunlara boyun eğdirdik… Hem binekleri onlardandır ve hem de onlardan kimini yerler. (A. Hulûsi)

72 – Ve onları kendilerine zebun etmişiz de hem onlardan binitleri var, hem de onlardan yiyorlar. (Elmalı)

Ve zellelnâhâ lehüm feminha rekûbühüm ve minha ye’külun dahası onları emirlerine amade kıldık ki bir kısmına binsinler, bir kısmını da yesinler diye. Hayvanın yaratılış amacı insan. Zımnen söylenen şu ey insan ya senin yaratılış amacın ne. Hayvan sana musahhar kılındı. Ya sen kim içinsin? Ayetin bize sordurmak istediği soru bu.

73-) Ve lehüm fiyha menâfi’u ve meşarib efelâ yeşkürun;

Onlarda kendileri için menfaatler ve içecekler vardır… Hâlâ şükretmezler mi? (A. Hulûsi)

73 – Onlardan daha bir çok menfaatleri ve türlü içecekleri de var, hâlâ şükretmeyecekler mi? (Elmalı)

Ve lehüm fiyha menâfi’u ve meşarib ve onlardan başkaca da yararlansınlar, içecek süt sağsınlar diye onlara boyun eğdirdik. efelâ yeşkürun hala şükretmeyecekler mi? Yani şükretmeyeceklerse eğer bu takdirde küfretmiş olmazlar mı? Nankörlük aslında küfür değil mi.

74-) Vettehazû min dûnillâhi âliheten le’allehüm yünsarun;

Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle Allâh dûnunda tanrılar edindiler! (A. Hulûsi)

74 – Tuttular da Allah dan başka bir takım ilâhlar edindiler güya yardım olunacaklar. (Elmalı)

Vettehazû min dûnillâhi âliheten le’allehüm yünsarun ne ki onlar, şükretmeleri gerekiyordu değil mi? Şükretmek yerine kendilerine yardım ederler ümidiyle Allah’tan başka ilahlar edindiler. Bakın, şükretmemekle kalmadılar, bir de Allah’tan başka kendilerine yardım ederler ümidiyle ilahlar edindiler.

75-) Lâ yestetıy’une nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun;

(Tanrılar) onlara yardım edemezler! (Aksine) onlar, tanrılara (hizmete) hazır duran ordudurlar! (A. Hulûsi)

75 – Onların onlara yardıma güçleri yetmez, onlar ise onlar için hazırlanan askerler. (Elmalı)

Lâ yestetıy’une nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun bunların onlara yardıma asla güçleri yetmez, cevabını Kur’an veriyor. Yani yardım etsinler diye ilah edindikleri asla yardım edemezler. Aksine kendileri bunlar için hazır askerdirler. Hazır kıta askerdirler. ve hüm lehüm cündün muhdarun onlar bunlar için hazır asker. Ne demek bu? Şirkin en büyük zararını ifade ediyor bu ayet. Şirk; Şirk koşanın şirk koşulan karşısında nesneleşmesidir. Hazır asker, hazır kıta asker.

Oysa ki şirk koşan şirk nesnesine tanrılık yakıştırıyor değil mi. İş orada kalmıyor, artık onun hazır askeri oluyor kendisi. Allah’a ait bir sıfatı mesela bir yontuya, bir eşyaya, bir heykele, bir nesneye veriyor değil mi. Artık o onun öznesi olmaya başlıyor. Bu benim uğurum demeye başladığınız zaman artık o sizi yönlendirmeye başlar. Allah’a ait bir vasfı birine yakıştırdığınızda onun nesnesi olursunuz. İç enerjinizi tüketir. Yani akıl ve iradenizi ipotek eder. Şirkin insana verdiği en büyük zararda budur zaten.

76-) Felâ yahzünke kavlühüm, innâ na’lemu ma yüsirrune ve ma yu’linun;

O hâlde onların lafı seni mahzun etmesin… Muhakkak ki biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz. (A. Hulûsi)

76 – O halde onların lâkırdıları seni mahzûn etmesin, biz onların içlerini de biliriz dışlarını da. (Elmalı)

Felâ yahzünke kavlühüm artık onların sözleri seni üzmesin, üzülme yani. innâ na’lemu ma yüsirrune ve ma yu’linun unutma ki biz onların gizlediklerini de çok iyi biliriz, açıkladıklarını da çok iyi biliriz.

77-) Evelem yeral’İnsanu enna halaknâhu min nutfetin feizâ hüve hasıymun mubiyn;

İnsan görmedi mi ki biz onu bir spermden yarattık… Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır! (A. Hulûsi)

77 – Görmedi mi o insan? biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişgen kesildi. (Elmalı)

Evelem yeral’İnsanu enna halaknâhu min nutfeh insan görmez mi ki biz kendisini bir damlacık hayat suyundan yarattık. (Tabii Kur’an ın başka yerlerinde ki bu meyanda ki ayetlerden yola çıkarak söylüyorum; akıl ve fikir verdik. Yani onu bir damlacık hayat suyundan yarattık, basit bir su, yani Allah’ın yaratışına göre. Ama akıl ve ruh verince o muhteşem bir varlığa dönüşüverdi. Ve ne oldu? aslında asıl burası önemli);

feizâ hüve hasıymun mubiyn fakat o apaçık bir hasım olup çıktı. Bir damlacıktan, başka ayetlerde min turabin, min amein mesnun, min salsalil kel fahhar, min dıyn yani bir çok, çamurdan, topraktan, pişirilmiş çamurdan, kurutulmuş çamurdan yarattık ta ne oldu. Yaratıp akıl verdik, ruh üfledik ve onu adam olsun diye donattık iradeyle de ne oldu? Fakat gelip verdiğimiz akıl ve irade ile değer kazanacağı yerde, bunları alır almaz, sahip olur olmaz Allah’a ihanet etti. Yani bu akılla Allah’a yaklaşacağı yerde Allah’tan uzaklaştı. Bu ruhla ve onun insanda ki ışıklarıyla, onun insanda ki diğer enerjileriyle kendini bulacağı yerde kendini kaybetti.

Evet, 73. ayette ki şükretmiyor musunuz un açılımı bu işte. Şükretmeyince de  böyle olur. Aklın şükrü varlıkla var eden arasında ki ilişkiyi bulmaktır. Eğer akıl şükrünü eda etmiyorsa küfretmeye başlar. Sahibini Allah’tan uzaklaştırır. Sahibini Allah’a yaklaştırması gereken yerde.

İradenin şükrü insanın kötüye karşı direncini korumaktır. Ama irade şükrünü eda etmeyince insanı günaha yaklaştıran bir araca dönüşür. Yani iradesizlik insanın kendine yabancılaşmasına dönüşür.

78-) Ve darebe lena meselen ve nesiye halkah* kale men yuhyiyl’ızame ve hiye ramiym;

Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi. (A. Hulûsi)

78 – Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: kim diriltir o kemikleri onlar çürümüşken? Dedi. (Elmalı)

Ve darebe lena meselen ve nesiye halkah* kale men yuhyiyl’ızame ve hiye ramiym bir yandan bizim için benzerler uydururken, öte yandan kendisinin bir damlacık sudan yaratılışını unutarak şöyle der. Çürüyüp toz toprağa karıştıktan sonra, yani karışmış kemikleri yeniden mi diriltecek Yani bu kemikler mi diriltilecek der.

Evet, men yuhyiyl’ızame ve hiye ramiym toza toprağa dolanmış bu kemikleri kim diriltecek diye isyan ve itiraz eder. Kendini bilmezlik eder, haddini aşar. Kendi rolünü unutup Allah’a rol biçmeye kalkar, ayetin başı bu. Yani bizim için bir takım şeyler yakıştırırken, öyle mana vermek lazım, Öbür taraftan kendini unutur, haddini unutur, haddini unutunca Allah’a akıl vermeye kalkar.

79-) Kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;

De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Aliym’dir.” (A. Hulûsi)

79 – De ki onları ilk defa inşa eden diriltir ve o her halkı bilir. (Elmalı)

Kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merreh de ki onları ilk defa kim var etti ise O diriltecek ve HUve Bikülli halkın Aliym zira O he tür yaratığın ve yaratılmanın, yaratmanın halk, İki manaya da gelir; Akıl sır ermez bilgisine bütünüyle vakıftır.

80-) Elleziy ce’ale leküm mineş şeceril’ahdari naren feizâ entüm minhü tukıdûn;

O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu… İşte bak ondan yakıyorsunuz! (A. Hulûsi)

80 – O ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da şimdi siz ondan tutuşturup duruyorsunuz. (Elmalı)

Elleziy ce’ale leküm mineş şeceril’ahdari naren feizâ entüm minhü tukıdûn O’dur sizin için yeşil ağaçta ateş var eden. Bu sayede sizler ondan ısı elde edersiniz. Yani Fatır suresinin ana fikri olan varlığın içerisinde ki çift veya zıt kutupluluk. Farklılığın muhteşem uyumuna bir atıf bu aslında.

81-) Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm* belâ ve “HU”vel Hallâkul Aliym;

Semâları ve arzı yaratan, onların benzerini Esmâ’sıyla yaratmaya Kaadir değil midir? Evet! “HÛ”; Hâllak’tır, Aliym’dir. (A. Hulûsi)

81 – Ya Gökleri ve Yeri yaratan onlar gibisini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadir, hallâk o, alîm o, (Elmalı)

Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm değil mi ki Ona gökleri ve yeri yaratan Allah’ın onlar gibisini yeniden yaratmaya kudreti yetmez mi. Yani böyle mi düşünüyor insanoğlu. Mislehüm, benzerlerini, yani onlar gibileri, çürüyüp toprak olduktan sonra kim yaratacak diyen gibilerini. belâ ve “HU”vel Hallâkul Aliym Elbette yeter zira O her şeyi bilen mükemmel bir yaratıcıdır.

82-) İnnema emruhû izâ erade şey’en en yekule lehu kün feyekûn;

Bir şeyi irade ettiğinde, O’nun hükmü, ona “Kün = Ol!”dan (olmasını istemesinden) ibarettir!.. (O şey kolaylıkla) olur. (A. Hulûsi)

82 – Onun emri bir şeyi murad edince ona sâde ol demektir, o oluverir. (Elmalı)

İnnema emruhû izâ erade şey’en en yekule lehu kün feyekûn O eşsiz yaratışıyla bir şeyin olmasını dilediği zaman sadece ona Ol demesi yeterlidir. O da hemen oluverecektir. Bütün oluş ve bozuluş Onun eseridir çünkü.

83-) Fesubhanelleziy BiyediHİ melekûtü külli şey’in ve ileyHİ turce’ûn;

Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebede oluştuğuna işaret) Subhan’dır… O’na rücu ettirileceksiniz.(A. Hulûsi)

83 – Artık tesbih edilmez mi öyle her şeyin melekûtu yedinde bulunan sübhana! hep de döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Elmalı)

Fesubhanelleziy BiyediHİ melekûtü külli şey’in her şeyin tasarrufunu kudret elinde bulunduran Allah her tür kişileştirmeden uzaktır. Yani bu surede, bu vahiyde, bu kitapta Allah’a ilişkin ne geçiyorsa onu Allah’ın aşkın varlığına münasip bir biçimde anla ey insanoğlu. ve ileyHİ turce’ûn ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz. Ve tüm yollar Allah’a çıkar. innâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn; (Bakara/156) Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz. O aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır. Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 08 Mart 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: